Tanınmış markadan haksız yarar sağlanabilecek olması koşulunun ispatına ilişkin deliller: Coca-Cola, Master markasına karşı

6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nun (SMK) 6(5) maddesi, tanınmış markaların belirli koşullar dâhilinde, markanın tanınmışlığa sahip olduğu mallardan farklı türdeki mal veya hizmetler için de korunmasına imkân tanıyan bir yasal düzenlemedir ve bu düzenleme içerik itibarıyla AB Marka Tüzüğü (EUTMR)’nün 8(5) maddesiyle çok büyük benzerlik göstermektedir. Diğer bir ifadeyle, ilgili kanun maddesi, aynı konuya ilişkin AB düzenlemesi mehaz alınarak hazırlanmış desek herhalde yanlış olmaz.    

Bugünkü yazımızın konusu tanınmış markalara diğer markalardan daha geniş çaplı bir koruma sağlanmasına imkân tanıyan bu yasal düzenlemenin uygulamasına ilişkin olacak. Süreç içinde AB Adalet Divanı’na iki kere giden, dolayısıyla iki Adalet Divanı kararı ve toplamda üç ayrı EUIPO Temyiz Kurulu kararıyla neticelenen bu uyuşmazlık, konunun bilhassa ispata yönelik deliller bakımından olmak üzere farklı yönleriyle ele alınması bakımından kanaatimce önemli bir karar.

Yazının başlığını görünce, Coca-Cola ve Master markasının ne gibi bir benzerliği olabilir diyebilirsiniz. Ancak, yazıyı okuyunca bu soru yanıt bulacaktır diye tahmin ediyorum.

Olay şu şekilde cereyan ediyor;

10 Mayıs 2010 tarihinde Suriye’de yerleşik Modern Industrial & Trading Invesment firması (MITICO), AB Fikri Mülkiyet Ofisi EUIPO’ya aşağıdaki markanın tescili için başvuruda bulunur:

Başvuru kapsamında 29, 30 ve 32. sınıflarda yer alan çeşitli gıda ürünleri, su, maden suyu, meyve suları ve diğer alkolsüz içecekler gibi çeşitli mallar bulunmaktadır.

Başvurunun ilan edilmesi üzerine, Coca-Cola firması, karıştırılma ihtimali ve tanınmışlık gerekçelerine dayalı olarak itirazda bulunur. İtirazına dayanak olarak aşağıda görsellerine yer verilen AB nezdinde tescilli markalarını gösterir:

Coca-Cola, itiraz sürecinde, markasından haksız yarar sağlanabileceğini göstermek maksadıyla, MITICO’nun, Master markasını ticari olarak ve www.mastercola.com internet sitesinde, Coca-Cola markasını andıracak biçimde kullandığını öne sürer ve buna ilişkin bazı delilleri dosyaya sunar:

EUIPO İtirazlar Birimi ve devamında EUIPO Temyiz Kurulu itirazı reddeder. Temyiz Kurulu kararında, markaların benzer olmadığı ve bu nedenle markalar arasında karıştırılma ihtimali bulunmadığı gerekçesine yer verir. Temyiz Kurulu, Coca-Cola markasının tanınmışlığını kabul etmekle birlikte, markaların benzer olmaması nedeniyle, tüketicilerin markalar arasında bağlantı kurmayacağı sonucuna ulaşır. Ayrıca, haksız yarar sağlamaya ilişkin olarak, Coca-Cola tarafından sunulan kanıtların başvuru konusu markaya ilişkin olmaması nedeniyle bunları olayla alakalı görmez ve bu delillere itibar etmez.

Coca-Cola, Temyiz Kurulu kararına karşı dava açar. Davada Coca-Cola, Temyiz Kurulu’nun 8(5) maddesine ilişkin değerlendirmesinin hukuka aykırı olduğu gerekçesine dayanır. Bu hususla ilgili olarak, başvuru sahibinin Coca-Cola markasının tanınmışlığından haksız yarar sağlamaya yönelik niyetini göstermek amacıyla, Master markasının ticari kullanıma ilişkin olarak sundukları delillere EUIPO tarafından itibar edilmediğini öne sürer. Kararın karıştırılma ihtimaline yönelik kısmını ise dava konusu yapmaz.

Davayı gören AB Adalet Divanı Genel Mahkemesi, 11 Aralık 2014 tarih ve T-480/12 sayılı kararında özetle aşağıdaki tespit ve değerlendirmelerde bulunur:

  • Markalar arasında görsel benzerlik unsurları mevcuttur. Bu, sadece markaların ilk harfleri olan C ve M harflerinin, bir imza tarzında, kuyruklu olarak yazılmış olmasından değil, ayrıca ticari hayatta yaygın olarak kullanılmayan bir yazım fontunun (Spenserian script) da ortak olarak kullanılmış olmasından kaynaklanmaktadır.
  • Benzerlik düzeyi düşük olmasına rağmen bu benzerlik, tüketicilerin markalar arasında bağlantı kurması için yeterlidir. Bu nedenle, EUIPO’nun 8(5) maddesinde sayılan diğer koşullar bakımından bir inceleme yapması gerekirdi.
  • EUIPO, 8(5) maddesi kapsamındaki itirazla ilgili olarak, Coca-Cola tarafından sunulan belgeleri dikkate almayarak hata yapmıştır.

Bu hususlar çerçevesinde Adalet Divanı, EUIPO Temyiz Kurulu kararının iptaline karar verir ve mahkeme kararı ekseninde Temyiz Kurulu itirazı tekrar inceler ve yeni bir karar verir. Ancak, karar yine itirazın reddi yönündedir. Temyiz Kurulu kararında bu defa aşağıdaki gerekçelere dayanır:

  • Coca-Cola tarafından sunulan delillerin hiçbirisi AB’ye ilişkin değildir. Şöyle ki, Master Cola markalı ürünler Suriye ve Orta Doğu ülkelerinde satılmaktadır. Başvuru sahibi firmanın web sitesinde AB pazarına yönelik herhangi bir bilgi mevcut değildir. Ürünlerin, web sitesi üzerinden sipariş edilerek AB’ye gönderilebileceğine dair bir emare de yoktur.
  • Sadece AB markası başvurusu yapılmış olması, başvuru sahibinin markayı Avrupa’da da aynı şekilde kullanacağına işaret etmez.
  • Sunulan deliller, 29, 30 ve 32. sınıflara dâhil mallarda Coca-Cola markasından haksız yarar sağlanması riskinin bulunduğunu göstermemektedir.

Coca-Cola firması, Temyiz Kurulu’nun bu kararına karşı da dava açar. Coca-Cola davada, EUIPO’nun, sunulan delillerin olayla bağıntısını dikkate almamakla hatalı bir değerlendirme yapmış olduğunu ve EUIPO’nun mahkeme kararına uymadığını veya kararı doğru şekilde uygulamadığını ileri sürer.

Davayı gören AB Adalet Divanı Genel Mahkemesi, 7 Aralık 2017 tarih ve T-61/16 sayılı kararında özetle aşağıdaki tespit ve değerlendirmelerde bulunur:

  • Mahkeme kararına uyulmadığı iddiası haklı değildir.
  • EUIPO’nun, Master markasının AB dışındaki ticari kullanımını, işaretin gelecekte AB’deki kullanımının Coca-Cola markasından haksız yarar sağlama riski bulunup bulunmadığını belirlemek açısından dikkate alması gerekir.
  • İlke olarak, bir AB marka tescil başvurusundan hareketle, başvuru sahibinin mallarını AB pazarına sürme niyetinde olduğu, mantıksal olarak çıkarılabilir.
  • Markanın AB dışındaki kullanım biçimi, Coca-Cola markasından AB’de haksız yarar sağlanabileceği riskine işaret edebilir. Zira MITICO, AB’deki muhtemel ticari niyetlerinin Suriye ve Orta Doğu’dakinden farklı olacağına dair bir delil sunmamıştır.
  • EUIPO, Master markasının, AB dışındaki ticari kullanımına dair delillere yönelik değerlendirmesinde, Coca-Cola markasının AB’de haksız yarar sağlanması riski bulunduğu sonucuna ulaştırabilecek mantıksal çıkarımları ve ihtimal analizlerini göz ardı etmekle hata yapmıştır.

Sonuç olarak, AB Adalet Divanı Genel Mahkemesi, Temyiz Kurulu’nun ikinci kararının da iptaline karar verir ve dosya üçüncü defa Temyiz Kurulu’nun önüne gelir.

Buraya kadar aktarılanlardan, AB Adalet Divanı’nın EUIPO Temyiz Kurulu kararlarının hukuka uygunluğunu incelediği, ancak Temyiz Kurulu’nun tam bir inceleme ve değerlendirme yapmadığı bir konuda kendisi esastan inceleme yaparak ve uyuşmazlığı kendisi sonlandıracak şekilde nihai bir karar vermediği anlaşılmaktadır. Bu yönüyle, EUIPO Temyiz Kurulu kararlarının iptali istemiyle açılan davalarda AB yargı süreci ve işleyişinin, ülkemizde TÜRKPATENT YİDK kararlarının iptali talebiyle açılan davalardan bazı farklılıklar gösterdiği söylenebilir. Ancak, yazımızın konusu bu olmadığından, belirtilen hususlara sadece bir parantez açmak maksadıyla değinmekle yetinelim.

Olaya dönecek olursak, AB Adalet Divanı Genel Mahkemesi’nin bozma kararı doğrultusunda, EUIPO Temyiz Kurulu, yakın bir zaman önce, 4 Ekim 2018 tarihinde uyuşmazlık hakkında üçüncü kez karar vermiştir. (R/ 693/2018-5 sayılı karar)

Kararda, ilk olarak olayın safahatı özetlendikten sonra, markalar arasında bağlantı bulunduğunun Mahkemece hâlihazırda teyit edilmiş olması ve itiraz gerekçesi markaların tanınmışlığı konusunda da bir çekişme bulunmaması nedeniyle, Temyiz Kurulu tarafından değerlendirilecek tek koşulun, başvuru konusu markanın, önceki markanın tanınmışlığından haksız yarar sağlama veya ayırt edici karakterine ya da ününe zarar verme riski bulunduğu hususunun itiraz sahibince ispatlanıp ispatlanamadığı olduğu belirtilmiştir.

Yerleşik içtihatlara göre, önceki markanın sahibi fiili ve mevcut zararı göstermek zorunda olmasa da, gelecekte böyle bir zararın meydana gelebileceğine dair ciddi risk bulunduğunu kanıtlamak zorundadır. Tanınmış markadan haksız yarar sağlanması riski bulunduğuna, sadece farazi (tahmine, varsayıma dayalı) olmamak koşuluyla, olasılık analizinden doğan mantıksal çıkarımlara dayalı olarak, ilgili ticari sektörün yaygın pratikleri ve olayın diğer özellikleri göz önüne alınmak suretiyle karar verilebilir.

Genel Mahkeme kararında da ortaya konduğu üzere, marka hukukundaki ülkesellik prensibi, AB başvurusuna konu markanın AB dışındaki ticari kullanımına dair delil sunulması; gelecekte AB’de gerçekleşebilecek muhtemelen kullanımın önceki markanın tanınmışlığından haksız yarar sağlama riski bulunduğunu ortaya koymak için yapılacak mantıksal çıkarıma dayanak teşkil etmesine herhangi bir biçimde engel olmamaktadır. Aslında, dünyanın herhangi bir yerindeki fiili kullanıma dair deliller, aynı markanın AB’de gerçekleşmesi muhtemel kullanıma yönelik bir gösterge olabilir ve haksız yarar sağlanması riski bulunduğuna karar vermede yardımcı olabilir. (07/12/2017, T-61/16, EU:T:2017:877, § 94)

Bu bağlamda, www.mastercola.com internet sitesinin statik olmadığına ve örneğin, bir veya daha fazla AB resmi dilinin site içeriğine eklenmesi suretiyle sitenin AB tüketicilerini de hedefleyecek şekilde değiştirilebileceği belirtilmelidir.  

İspat yükü açısından, başvuru sahibinin AB’deki ticari niyetinin farklı olacağını kanıtlaması, itiraz sahibinin AB’deki muhtemel ticari niyetinin, AB dışındaki fiili ticari pratiğiyle benzer olacağını kanıtlamasından daha kolay olacaktır. Ancak, başvuru sahibi, AB’deki muhtemel ticari niyetlerinin, üçüncü ülkelerdekinden farklı olacağına dair herhangi bir özel bilgi sunmamıştır.  Dolayısıyla, Kurul, Genel Mahkeme tarafından belirtildiği üzere, gelecekte AB’de haksız yararlanmasına dair “farazi olmayan” risk bulunduğu sonucuna ulaşabilmek için “Master” markasının mevcut kullanım biçiminin dikkate alınmasının uygun olduğu kanaatine varmıştır. Bu, somut olayda olduğu gibi, fiili kullanım delillerine konu markanın, başvurusu yapılan markanın kabul edilebilir bir varyasyonu olması halinde de geçerlidir.

Markanın tanınmışlığından haksız yarar sağlanması koşulunda, tanınmış markadan bir imaj transferi söz konusu olduğundan, öncelik tanınmış markanın sahip olduğu imajın ortaya konulması gerekmektedir.  Bu hususlarla ilgili olarak Temyiz Kurulu, Coca-Cola tarafından dosya kapsamında sunulmuş olan deliller arasında, markanın imajını ortaya koyan bilgi ve belgelere de kararında atıf yapmıştır.

Bu çerçevede, yukarıda belirtilen hususlar, sunulan deliller ve Genel Mahkeme’nin uyuşmazlığa ilişkin yol gösterici tespit ve değerlendirmeleri ışığında Temyiz Kurulu, başvuru konusu markanın, Coca-Cola markasının alkolsüz içecekler sektöründeki öne çıkan konumu, ciddi yatırımlar, pazarlama çabaları ve dünya çapında pazardaki uzun süreli varlığı sonucu elde ettiği bilinirlikten haksız yarar sağlama riski bulunduğu sonucuna ulaşmıştır. Dolayısıyla, AB Marka Tüzüğü 8(5) maddesi kapsamındaki itiraz haklı bulunmuş ve başvuru konusu markanın reddine karar verilmiştir.

Suriyeli firmanın Suriye’deki iç savaş patlak vermeden önce AB’de yaptığı marka başvurusuna yapılan itirazla başlayan hukuki süreç, aradan geçen 8 yıldan uzun sürenin ardından ancak neticelenmiş görünüyor.

Kanaatimce, uyuşmazlıkta Genel Mahkemenin tanınmış markadan haksız yarar sağlanması riski bulunduğu hususunun ispatına ilişkin deliller hakkındaki değerlendirmeleri oldukça önemli ve dikkate değer nitelikte. Muhtemeldir ki, Mahkeme kararındaki önemli yorum ve değerlendirmeler, EUIPO’nun tanınmış markalara ilişkin uygulama kılavuzlarının güncel versiyonlarında kendine yer bulacaktır ve bundan sonra, EUIPO nezdindeki benzer uyuşmazlıklarda da Genel Mahkeme’nin Master / Coca-Cola kararına sıklıkla atıflar yapılacaktır.

H. Tolga Karadenizli

Ocak 2019, Ankara

karadenizlit@gmail.com

Dünya Fikri Haklar Göstergeleri 2018 – Genel Bakış ve Değerlendirme

Fikri Mülkiyet Hakları camiamızın duayen ismi M. Kaan Dericioğlu bir yazısını IPR Gezgini’nde yayınlama nezaketini gösterdi ve bizleri çok mutlu etti. Yeni yılın ilk yazısını Sayın Dericioğlu’nun kaleminden okuyacaksınız, kendisine teşekkürlerimizi sunuyoruz.

WIPO tarafından hazırlanan ve 2017 yılı verilerini içeren, Dünya Fikri Haklar Göstergeleri 2018,  3 Aralık 2018 günü duyuruldu.

Söz konusu göstergelere https://www.wipo.int adresinden ulaşılabilir.

Patent, faydalı model, marka, endüstriyel tasarım, bitki çeşitleri, coğrafi işaretler konularındaki 2017 yılında yapılan başvurular ve verilen belgeler bu yayında yer almıştır. Geçmiş yıllardaki verilere ek olarak, bu yıl, yaratıcı ekonomi kapsamında, ticaret, eğitim, bilim, teknik ve tıp sektörlerine ilişkin yayın ve gelir verileri ile, özel tema olarak, patent davası sistemi karakteristikleri belirtilmiş, Birleşik Krallık ile Amerika Birleşik Devletleri örnek alınarak istatistikler açıklanmıştır.

2017 yılında başvurusu yapılan; patent, faydalı model, marka, endüstriyel tasarım, bitki çeşitlerine ilişkin Dünya çapında toplam başvuru sayıları ile ilk üç ülke sayıları, giriş bölümünde sunulmuştur.

2017 yılı sayıları, 2016 yılı sayıları ile karşılaştırıldığı zaman, 2015 ve 2016 yıllarında olduğu gibi, marka başvuruları dışındaki konularda, önemli bir sayısal artışın olmadığı gözlenmiştir. Aşağıda sunulan tablo üç yılın Dünya çapında yapılan toplam başvuru sayılarını vermektedir:

2015-2017 Başvuru Sayıları (Dünya çapında toplam)

Konu 2015 2016 2017
Patent Başvurusu 2,887,300 3,125,100 3,168,900
Faydalı Model Başvurusu 1,205,400 1,553,280 1,761,200
Marka Başvurusu 8,609,500 9,771,400 12,387,600
Endüstriyel Tasarım Başvurusu 1,145,200 1,240,600 1,242,100
Bitki Çeşitliliği Başvurusu 15,240 16,560 18,490

Kaynak: WIPO, Indicators 2017, Indicators 2018 Key Numbers

2017 yılı göstergelerinde dikkat çeken bir konu, en çok patent başvurusu yapan ilk üç ülkenin, Çin, Birleşik Devletler ve Japonya’nın olmasıdır. Çin tüm fikri haklar alanlarında sayı üstünlüğünü sürdürmektedir.

WIPO yayınından elde edilen veriler alınarak, patent başvuru sıralamasına göre patent sayılarına ve verilen patent sıralamasına göre işlem sayılarına ilişkin iki tablo hazırlanmış ve aşağıda sunulmuştur.

Patent Başvuru Sıralamasına Göre Patent Sayıları 2017

WIPO, gösterge listelerinin hazırlanması sırasında, söz konusu ülkenin patent kurumuna doğrudan yapılan (by Office) başvurularını dikkate almaktadır. Bu konu Türkiye açısından değerlendirildiğinde, Türk Patent ve Marka Kurumu’na 2017 yılında yapılan 8,175 ulusal patent başvurusu ile 380 uluslararası patent başvurusu toplamı 8,555 toplam patent başvurusu olarak ele alınmaktadır.  WIPO, Avrupa patent başvurularını, patent Avrupa Patent Ofisi tarafından verildiği için, (by Office) olarak dikkate almamaktadır.  

              (A59-60) Patent Başvuru Sıralamasına Göre Patent Sayıları 2017

Sıra Ülke PATENT BAŞVURUSU 2017 VERİLEN PATENT 2017 YAŞAYAN PATENT 2017
1 ÇİN 1,381,594 420,144 2,085,367
2 ABD 606,956 318,828 2,984,825
3 JAPONYA 318,479 199,577 2,013,685
4 KORE 204,775 120,662 970,889
5 ALMANYA 67,712 15,653 657,749
6 HİNDİSTAN 46,582 12,387 60,777
7 RUSYA 36,883 34,254 244,217
8 KANADA 35,022 24,099 180,727
9 AVUSTRALYA 28,906 22,742 144,555
10 BREZİLYA 25,658 5,450 25,664
11 B. KRALLIK 22,072 6,311 1,243,678
12 MEKSİKA 17,184 8,510 112,617
13 İRAN 16,259 4,151 42,447
14 FRANSA 16,247 11,865 563,695
15 HONG KONG 13,299 6,671 45,059
16 SINGAPUR 10,930 6,217 49,514
17 İTALYA 9,674 4,855 297,672
18 ENDONEZYA 9,303 2,309
19 TÜRKİYE 8,555 1,900 68,886
20 Polonya 4,041 2,904 75,982
21 S. ARABİSTAN 3,191 501 3,277
22 HOLLANDA 2,606 2,307 165,879
23 İSPANYA 2,343 2,011 108,732
24 Avusturya 2,305 1,102 146,880
25 İSVEÇ 2,297 1,031 96,876
26 NORVEÇ 2,060 2,147 33,150
27 İSVİÇRE 1,628 771 208,022
28 BELÇİKA 1,217 1,016 102,120
29 İRLANDA 269 87 168,453
30 MONAKO 35 10   88,453

                    Kaynak: WIPO, World Intellectual Property Indicators, 2018

WIPO tarafından yayımlanan listede, patent başvurusu sıralamasında Türkiye 19. sırada yer almıştır.  

Türk Patent  ve Marka Kurumu tarafından yayımlanan istatistiklerde EPC 450 olan Avrupa Patenti başvurusu da bu sayıya eklendiği için 2017 yılında  yerli patent başvuru sayısı 8,625 (TR 8,125 + PCT 380 + EPC 450 = 8,625) olarak açıklanmıştır.

WIPO’nun 2017 yılı verilen patentler listesinde, Türkiye’de 1,757 yerli ve 143 yabancı olmak üzere toplam 1,900 patent verildiği ve 68,886 yaşayan patenti olduğu açıklanmıştır. 

Avrupa Patenti başvurularında tüm işlemler Avrupa Patent Ofisi bünyesinde gerçekleştirilmektedir. Avrupa Patenti verildikten sonra belirlenen üye ülkelerde Avrupa Patenti ’nin sicile işlenmesi işlemi yapılmaktadır. WIPO ülkelerin listelerinin hazırlanmasında Avrupa Patenti dışındaki başvuruları değerlendirdiği için, yukarıdaki liste, bu verilere göre hazırlanmıştır.

(A61) “Patent Office Procedural Data-Patent Ofisi İşlem Verileri 2017”

WIPO, 2016 ve 2017 yılları göstergelerinde “Patent Office procedural data-Patent ofisi işlem verileri” bilgilerini de açıklamaktadır. Yedi sütunda verilen veriler, ilgililer ve başvuru tercihi yapacaklar için, aydınlatıcı niteliktedir.  

A61 işareti ile yayımlanan tabloda, bir yıllık dönemde işlem yapılan başvuru verileri değerlendirilmiş, Türkiye’de işlem yapılan 2,422 başvurudan 2,100 başvuru değerlendirilerek patent verilmiş, 257 başvuru reddedilmiş ve 65 başvuru sahipleri tarafından geri çekilmiştir.  2,422 sayısı, önceki yıllarda yapılan ve henüz değerlendirilmemiş başvurular içinden işlem yapılan başvuru sayısıdır.

Örneğin, Birleşik Devletler ’de 2017 yılında 922,829 işlem yapılmış, 318,829 patent verilmiş, 469,976 başvuru reddedilmiş ve 134,055 başvuru sahipleri tarafından geri çekilmiştir.    

Aşağıda verilen liste, buradaki “verilen patent” sıralamasına göre düzenlenmiştir.

Patent başvuru sıralamasına göre yapılan listede 19. sırada yer alan Türkiye, verilen patent sıralamasına göre yapılan listede 23. sırada yer almıştır. Bu listeden ülkeler seçilirken, Türkiye’deki 2100 sayısı esas alınmış ve ülkeler buna göre sıralanmıştır.

Listede, bölgesel nitelikli olan, (EPO) Avrupa Patent Ofisi ile (GCC) Gulf Cooperation Council verileri de kullanılmıştır.

Bazı ülkelerde bazı veriler 2017 yılı listesinde yer almamıştır. 2016 yılında bu konularda olan veriler tabloya (*) işareti ile eklenmiştir. 

A60 ve A61 işaretli tablolarda 2017 yılı içinde ve bazı ülkelerde verilen patent sayılarının birbirlerini tutmadığı dikkat çekmiştir. Bu ülkeler: Japonya, Kore Cum., Rusya, Fransa, Meksika, Endonezya, Vietnam, Türkiye ve Brezilya. WIPO bu konuyu, “bazı ülkelerin farklı zamanlarda sunduğu verilerde farklılık olması” olarak açıklamaktadır. Örneğin Türkiye için bu farklılık,  Avrupa Patenti verilen yerli patent sahiplerinden kaynaklanmaktadır.   Farklı sayılar ( ) içinde belirtilmiştir.

WIPO verilen patent sayılarındaki farklılığı şu şekilde açıklamaktadır: “Patent verilmesine ilişkin veriler, farklı veri süzme tarihleri nedeniyle bu raporun başka bir yerinde bildirilen patent verme verilerinden biraz farklılık göstermektedir. Prosedürlere ilişkin verilerin ortak tanım ve kavramlara dayalı olarak derlenmesi için her türlü çaba harcanmıştır, ancak işlemsel farklılıklar bu tür verilerin tam olarak uyumlaştırılmasını son derece zorlaştırmaktadır …..”

Patent başvuru yapacaklar için A61 işaretli tabloda yer alan, “ilk karar süreleri” çok önemlidir.  İlk kararın, rüçhan hakkı süresi olan 12 aydan önce verilmesi, patent başvuru sahiplerinin diğer ülkelere de başvuru yapmak kararlarını olumlu etkilemektedir.

Listedeki verilere göre ilk kararı 12 ay içinde verdiğini beyan eden ülkeler, yalnız 9.2 ay ile Rusya ve 11.8 ay ile İspanya’dır. 18 ay içinde ilk kararı verdiğini beyan eden ülkeler ise; 14.6 ay ile Japonya, 15.9 ay ile ABD ve Kore Cumhuriyeti, 17.4 ay ile Türkiye’dir.

İlk kararı iki yıllık sürede verdiklerini beyan eden ülkeler: Avustralya (19.0), Norveç (20.4 ay), İsrail (21.0 ay) , Çin (22.0 ay), EPO (22.1 ay), Yeni Zelanda (24.1 ay).

İlk kararı üç yıllık sürede ve daha sonra verdiklerini beyan eden ülkeler: Kanada (27.9 ay), İsveç (29.9 ay), Meksika (36.0 ay), Birleşik Krallık (36.0 ay), Polonya (36.0 ay). GCC (46.0 ay), Tayland (57.0 ay), Vietnam (57.3 ay), Hindistan (64.0 ay), Brezilya (95.1 ay).  

İlk karar için 12 aydan daha uzun süreler beklenilmesi, patent alınıncaya kadar teknolojinin eskimesi sorununu oluşturabilmektedir.

ABD, İsveç ve Avusturya gibi, ek ücret ödenerek hızlandırılmış araştırma yapan ülkeler, 12 aylık sürede kararlar için çözüm üretmişlerdir.

Ülkeler arasında ikili anlaşmalarla yürütülen Patent Prosecution Highway (PPH) – Hızlandırılmış İnceleme İşlemleri uygulamasına göre, 2017 yılında toplam        30,642 işlem yapılmıştır. (Bakınız: Indicators 2018 Table A52.)   PPH Sisteminde,      yapılan bir başvurunun istemlerinden en az birinin patent verilebilir olarak   değerlendirilmesi halinde, bu başvurunun karşılığının yapıldığı ikinci başvurunun inceleme işlemleri, başvuru sahibinin talebi üzerine, ikinci ofiste hızlandırılmaktadır. Türk Patent ve Marka Ofisi, İspanya ve Japonya Patent Ofisleri ile PPH konusunda ikili anlaşma imzalamıştır.

(http://www.turkpatent.gov.tr/TURKPATENT/resources/pph/PPHTR.pdf)

(A61) Verilen Patent Sıralamasına Göre İşlem Sayıları 2017

Sıra   Ülke İşlem yapılan başvuru Verilen Patent Reddedilen Başvuru Geri Çekilen Başvuru İncelemeci Sayısı İlk karar (ay) Son karar (ay)
1 Çin 420,144 2,302 22.0
2 ABD 922,859 318,828 469,976 134,055 8,279 * 15.9 * 22.6 *
3 Japonya 246,500 183,919 (199,577) 60,613 1,968 1,696 14.6 9.4
4 Kore Cum. 177,118 110,408 (120,662) 62,869 3,841 66 15.9 10.3
5 EPO 105,645 4,378 22.1 4.8
6 Rusya 45,217 33,988 (34,254) 1,147 10,082 587 9.2 9.0
7 Kanada 24,099 13,952 322 27.9 10.7
8 Avustralya 29,773 22,742 21 7,010 379 19.0 7.5
9 Almanya 36,833 15,653 8,356 12,824 721
10 Hindistan 45,379 12,387 3,203 29,789 571 64.0 52.0
11 Fransa 14,646 12,205 (11,865) 1,841 600 92
12 Meksika 13,921 8,843 (8,510) 120 4,958 125 36.0 3.0
13 B. Krallık 9,500 * 6,311 18,644 3,938 * 318 36.0 20.0
14 İsrail 7,659 4,815 12 2,832 114 21.0 28,5
15 Endonezya 4,383 3,578 (2,309) 41 774
16 Polonya 4,937 3,097 1,185 655 78 36.0 0.1
17 Tayland 14,204 3,080 906 10,218 73 57.0 21.0
18 Ukrayna 3,818 2,734 178 906 115 14.4 11.0
19 Yeni Zelenda 2,430 1,438 43 24.1 2.3
20 Vietnam 3,386 2,309 (1,745) 727 350 62 57.3 41.6
21 GCC 5,548 2,240 56 3,252 40 46.0 14.0
22 Norveç 4,073 2,148 14 1,911 75 20.4 6.5
23 Türkiye 2,422 2,100 (1,900) 257 65 112 17.4 3.6
24 İspanya 2,965 2,011 462 492 176 11.8 3.8
25 İsveç 2,313 1,031 25 1,257 111 29.9 7.6
26 Brezilya 532 5 (5,450) 4 523 183 95.1 89.0

(*) 2016 yılı sayıları ve ( ) içindekiler A60 daki sayılardır.  Kaynak: WIPO

Indicators 2018 Tablo A31, teknoloji alanlarında 2006, 2011 ve 2016 yılına ait yapılan patent başvuru sayılarını da yayınlamıştır. 2016 yılında değişik teknoloji alanlarında 2,648,466 patent başvurusu yapılmıştır. Bir yıllık dönemde patent başvuru sayılarındaki artışı belirtmek bakımından listeye 2015 yılı verileri de eklenmiştir.

Başvuru sayıları 100,000 den fazla olan ilk yedi teknik alan şu şekildedir:

Teknoloji Alanı 2015 toplam patent başvuru sayısı 2016 toplam patent başvuru sayısı
Bilgisayar teknolojisi 187,007 198,402
Elektrikli makineler, cihazlar ve enerji 176.457 185,560
Sayısal haberleşme 123,258 133,955
Ölçüler 123,986 129,439
Tıp teknolojileri     110,109 118,710
Taşımacılık 105,294 112,496
Eczacılık 102,790 106,704

Kaynak: WIPO, Indicators 2017 Figure A32, Indicators 2018 Table A31

A31 tablodaki veriler, patent başvurularının: elektrik mühendisliği, ölçüler, kimya, makine mühendisliği, diğer alanlarda (mobilya, oyunlar, diğer tüketici eşyaları, inşaat mühendisliği) yoğunlaştığını göstermektedir.                                

WIPO göstergelerinde özellikle vurgulanan istatistiklerden biri de YAŞAYAN PATENT sayılarıdır. “In Force by Office” olarak A60 tabloda ve ayrıca özel bilgi olarak verilmektedir. Dünya çapında yaklaşık olarak 13,718,050 yaşayan patent olduğu A60 tabloda açıklanmıştır. Yaşayan patent sayılarında 68,886 ile Türkiye’nin  22. sırada yer almış olup, ilk 20 ülke arasına girememiştir. (Bakınız: A42. Patents in force at the top 20 offices, 2017)

Yukarıda verilen, A59-60 listesinin 30. sırasında yer alan Monako’nun yaşayan patent sayısının 88,453 ile Türkiye’den fazla olması ilginçtir.

Yaşayan patent kavramı, yıllık ücretleri yatırılan ve koruması devam eden patent sayılarını belirtmektedir. 

(IPC) Uluslararası Patent Sınıflandırması, tüm teknoloji alanlarını 8 bölüme, (CPC) Birleştirilmiş Patent Sınıflandırması 9 bölüme ayırır. CPC de Y kategorisi olarak “Yeni Teknolojik Gelişmeler”, bölümlere eklenmiştir.  Patent başvuruları ve verilen patentler bu sınıflandırma sistemlerine göre kayıt edilir.  

BÖLÜM A İnsan İhtiyaçları
BÖLÜM B İşlemlerin Uygulanması; Taşıma
BÖLÜM C Kimya; Metalürji
BÖLÜM D Tekstil; Kağıt
BÖLÜM E Sabit Yapılar (İnşaat)
BÖLÜM F Makine Mühendisliği; Aydınlatma; Isıtma; Silahlar; 
BÖLÜM G Fizik
BÖLÜM H Elektrik

Türkiye’de yapılan patent başvuruları ile verilen patentlerin IPC sınıflarına göre dağılımı, aşağıdaki iki tabloda gösterilmiştir.  (Kaynak: Türk Patent, Resmi İstatistikler)

İki tablodaki veriler, Türkiye’de en çok patent başvurusu yapılan ve en çok patent verilen teknik alanlarda,  yerli ve yabancı olarak farklılık göstermektedir.  Yabancı başvuru ve patentlerin sıralaması: A, C, B, F, H, G, E, D olmasına karşılık yerli patent başvuruları ve verilen patentleri sıralaması birbirinden farklıdır. Yerli patent başvuruları A, G, B, H, D, E, C ve yerli verilen patentler A, B, F, G, H, C,  D, E şeklinde sıralanmaktadır. Bu verilere göre Türkiye’de insan ihtiyaçları en çok patent başvurusu yapılan ve patent verilen teknik alan olmaktadır.

WIPO Dünya Fikri Haklar Örgütü, her yıl ülke profili istatistikleri (Statistical Country Profiles) yayınlamaktadır. Türkiye ile ilgili olarak, 2001 ila 2015 yıllarının verilerini içeren istatistikte, Türkiye’de en çok patent başvurusu yapılan teknik alan,  %11,65 ile diğer tüketici malları (other consumer goods) olarak açıklanmıştır.  Bunu, eczacılık, mobilya, inşaat izlemektedir.  

WIPO, 2016 ve 2017 yılında bu tür istatistik yayınlamamıştır.

Diğer tüketim malları konusunda çeşitli yorumlar vardır.  “Other consumer goods: this field primarily represents less research-intensive sub-fields. Diğer tüketim malları: Bu alan öncelikli olarak daha az araştırma-yoğun alt alanları temsil etmektedir.” WIPO kayıtlarında yer almaktadır.

https://www.wipo.int/export/sites/www/ipstats/en/statistics/patents/pdf/wipo_ipc_technology.pdf

WIPO Dünya Fikri Haklar Örgütü son iki yıldır kadın buluşçular hakkında istatistikler yayınlamaktadır. Patent başvurularında buluşçuların cinsiyeti belirtilmediği için WIPO tarafından “gender-name dictionary” adlı özel bir program geliştirilmiştir. Bu program ile PCT – Uluslararası Patent başvurularında kadın veya erkek buluşçular konusunda istatistik bilgiler elde edilmektedir.   

Dileğimiz Türkiye’nin uluslararası patent platformunda ilk sıralarda yer almasıdır.

M. Kaan DERİCİOĞLU

Ankara Patent Bürosu Kurucu Ortak ve Onursal Başkan

Kaynaklar: (1) WIPO, World Intellectual Property Indicators, 2018

(2) Türk Patent ve Marka Kurumu, Resmi İstatistikler                                                                    

IPR Gezgini 3. Kitap Ödüllü Fikri Mülkiyet Yarışması – Yanıtlar ve Kazananlar

Yeni yılı kutlamak için düzenlediğimiz kitap ödüllü Fikri Mülkiyet yarışmamıza gösterdiğiniz ilgiden dolayı teşekkür ederiz.

Sorular ve doğru yanıtları aşağıda yer alıyor:

SORULAR ve YANITLARI

1- Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO) ve Amerika Birleşik Devletleri Patent ve Marka Ofisi (USPTO) Başkanları 2018 yılında değişmiştir. Her iki ofisin eski ve yeni başkanlarının isimleri sorunun doğru yanıtı olacak.

EUIPO: Eski – Antonio Campinos; Yeni – Christian Archambeau

USPTO: Eski – Michelle Lee; Yeni – Andrei Iancu

2- Ankara Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemelerinin iki değerli hakimi 2018 yılında emekli olmuştur. Bu hakimlerin isimlerini rica ediyoruz. (Ve her iki hakimimize de mesleki yaşamlarının kalan kısmında başarılar diliyoruz.)

Bu soruda aradığımız doğru yanıt, Fethi Merdivan ve Türkay Alıca idi. Ancak Türkay Bey’in 2018’de değil, 2017’de emekli olduğunu öğrendik, dolayısıyla Fethi Bey’in adının geçtiği her yanıtı doğru kabul ediyoruz.

Bir okuyucumuz bu bilgiye nasıl ulaşılabileceğini sormuş, aslında haklı, tarafsız olarak düşününce internet aracılığıyla pek de erişilebilir bir bilgi değil, ancak camiamız oldukça küçük ve bu alana büyük katkı veren eski hakimlerimiz de çok tanınır olduğu için yanıtlanabilinir bir soru olduğunu düşünmüştük.

3- 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nun markayla ilgili iki maddesinin Anayasaya aykırılıkları gerekçesiyle iptal edilmeleri için Anayasa Mahkemesi’ne itiraz yolunu kullanan mahkeme hangisidir ve SMK’nın hangi maddelerinin iptali talep edilmiştir?

Alanya 3. Asliye Ceza Mahkemesi, 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nun 29. ve 30. maddelerinin Anayasaya aykırılıkları nedeniyle iptalini talep etmiştir.

4- “Kim Milyoner Olmak İster?” yarışmasının 01/12/2018 tarihli bölümünde aslında (hükümden düşmüş) bir marka olan bir kelime, bir ürün ismi olarak değerlendirilerek sorunun doğru yanıtı olarak kabul edilmiştir. Hangi markadan bahsediyoruz? (IPR Gezgini’ni sosyal medyadan takip edenler çok avantajlı)

Daksil

5- Ünlü pop müzik yıldızı “Katy Perry”nin başı son günlerde bir telif hakkı ihlali meselesiyle dertte. Katy Perry’nin telif hakkı ihlali iddialarına konu edilen hit şarkısının adı nedir ve ayrıca hangi şarkıcı veya grup hangi şarkısıyla benzerlik olduğu iddiasıyla Perry’i suçlamaktadır?

Dark Horse; Flame – Joyful Noise

6- Aşağıdaki fotoğraftaki maske ve kostüm ilk olarak 1990’ların ünlü bir korku filmi serisinde kullanılmıştır. Sonrasında maske ve kostüm ikonik bir hal alarak sokaklarda ve birçok yerde karşımıza çıkmaya başlamıştır. NBA takımlarından birisinde oynayan A.B.D.’li bir basketbolcu kendisine “Scary” lakabını takarak, bu maskeyi kullandığı ürünleri piyasaya sürmüş ve sonrasında maskenin telif hakkını elinde bulunduran şirketle davalık olmuştur.

Sorularımız geliyor:

Maske ve kostümün kullanıldığı korku filmi serisinin adı nedir ve maskeyi kullanan NBA oyuncusunun adı ve oynadığı takımın ismi nedir?

Scream (Çığlık); Terry Rozier  – Boston Celtics 

7- Dünyaca ünlü bir yazarı soruyoruz. Bu yazar büyük yankı yaratan romanının ardından insanlardan kaçarak inzivaya çekilmiş ve yakın çevresinde bulunan kişiler dışında neredeyse kimseyle görüşmeyerek hayatını sürdürmüştür.

Ünlü romanının yarattığı etki ve yazarın seçtiği yaşam tarzı çok sayıda belgesel ve kitaba konu olmuştur. Bu kitaplardan birisinde yazarın alıcıları tarafından birkaç üniversite kütüphanesine bağışlanmış, izinle okunabilen ve daha önce yayınlanmamış mektuplarından alıntılara kendisinden izinsiz biçimde yer verilmiştir. Yazar bu kitaba karşı telif haklarının ihlali gerekçeli dava açmıştır. Davalı taraf adil kullanım (fair use) savunmasında bulunmuş, ancak Mahkeme bu savunmayı kabul etmeyerek davacı yazarı haklı bulmuştur.

Dünyaca ünlü bu yazarın ismi VE kendisiyle özdeşleşmiş kült romanının adı nedir?

J.D. Salinger – Catcher in the Rye (Çavdar Tarlasında Çocuklar)

8- Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) 2018 yılında tasarımlar hakkında önemli bir karar vermiştir (karar değerlendirmesi IPR Gezgini’nde yazılmıştır). ABAD tarafından yapılan değerlendirmenin konusu tasarımlar “shot bardaklarına” ilişkindir. Bu tasarımların sahibi ünlü alkollü içecek firmasının unvanı nedir?

Mast-Jagermeister SE; tek başına Jagermeister de kabul.

9- 2018 yılı içerisinde bizlerin pek aşina olduğu bir tuz serpme hareketi EUIPO nezdinde bir hareket markası başvurusuna konu edildi. Ancak neticeten EUIPO başvuruya konu işaretin “yiyecek sağlanması hizmetleri” açısından tescil edilebilme şartlarını taşımadığına karar verdi. Bu hareketi yaparak meşhur eden şefin adı nedir VE kendisi bu tuz serpme hareketinden sonra nasıl anılmaktadır?

Nusret (Gökçe) – Saltbae

10- A.B.D. Yüksek Mahkemesi 4 yıl önce patent hakkı ve bilgisayar yazılımları hakkında çığır açan bir karar verdi. Karar en temel haliyle “soyut bir fikri bir bilgisayara uygulamak onu tek başına patentle korunabilir hale getirmez” değerlendirmesini ortaya koymaktadır. Bu karar kısaca dava taraflarından bir firmanın adıyla anılmaktadır ve bu da bir kadın ismidir. Bu kadın ismini yazabilir misiniz?

Aşağıda kocaman bir ipucu veriyoruz:

Alice

11- Bu yıl IPR GEZGİNİ kaçıncı doğum yılını kutluyor?

5    

12- Patent ve Marka Vekilleri Derneği (PEM) bu yıl kaçıncı kuruluş yıldönümünü kutladı?

20

13- Bu yıl Fikri Mülkiyet dünyamız iki acı kayıp yaşadı. Bunlardan biri 8 Ocak 2018 tarihindeki vefatıyla bizi üzen Sn. Erdoğan Karaahmet idi. Karaahmet, Türk Patent Enstitüsü’nün kurucu kadrosunda başkan yardımcısı olarak görev yapmış, Enstitü’deki başkan yardımcılığı görevinin ardından ise fikri mülkiyet hakları ile ilişkisini kesmeyerek PEM Yönetim Kurulu üyeliği ve mahkemelerde bilirkişilik görevleriyle camiamıza katkı vermeye devam etmişti. Diğer acı kaybımızı hatırladığınızı elbette biliyoruz ama yine de sormak istiyoruz; 18 Ocak 2018’de ebediyete uğurladığımız AIPPI Turkey Derneği Başkanı’nın adı nedir?

Sertaç Köksaldı

KAZANANLAR:

1- IŞIL SELEN DENEMEÇ

2- MEHMET TARAKÇIOĞLU

3- ESRA BÖĞÜRCÜ

Kazananları tebrik ediyor ve kazanmanın önemli olmadığı bu eğlenceye katılan tüm okuyucularımıza teşekkür ediyoruz. Işıl Hanım ve Mehmet Bey Ankara’da bildiğimiz kadarıyla, onlara ödüllerini elden iletme şansımız olacak. Esra Hanım’dan adres bilgisi bekliyoruz. Ayrıca, Işıl Hanım’dan tercih ettiği iki kitabın isimlerini bekliyoruz.

Yeni yılınızı kutluyoruz!

IPR Gezgini

iprgezgini@mail.com

Aralık 2018

IPR Gezgini 3. Kitap Ödüllü Fikri Mülkiyet Yarışması – Sorular ve Kurallar

IPR Gezgini Kitap Ödüllü 3. Fikri Mülkiyet Yarışmasına hoşgeldiniz!

Yeni yılınızı şimdiden kutluyoruz!

İyi ve hızlı olan kazansın, hepinize bol şanslar.

KURALLAR

Kurallarımız basit:

En kısa sürede en fazla sayıda doğru yanıt veren kazanır.

Yanıtlarınızı bu akşam saat 18.00’e kadar kabul edeceğiz.

Birinci, ikinci ve üçüncüye ödüllerimiz var. Birinciye seçtiği iki kitabı, ikinci ve üçüncüye de diğer kitapları hediye edeceğiz.

Hediyelerimizin ikisi IPR Gezgini kurucusu ve yazarı Önder Erol Ünsal‘ın “IPR Gezgini Seçme Yazılar -1” kitabı, diğeri IPR Gezgini yazarı Osman Umut Karaca‘nın “Markayı Kullanma Zorunluluğu ve Kullanmamanın Hukuki Sonuçları” kitabının 2. baskısı ve sonuncusu ise arkadaşımız Dr. Zeynep Bahadır‘ın “Markanın Hükümsüzlüğü ve İptali” kitabı olacak.

Yanıtlarınızı iprgezgini@gmail.com adresine e-posta olarak göndermeniz gerekiyor. Lütfen yanıtlarınızı sitede yazının altına yorum olarak yazmayın veya Facebook hesabımıza mesaj olarak göndermeyin, bu tip yanıtları kabul etmeyeceğiz.

Sorulara lütfen “x veya y” şeklinde ikili yanıt vermeyin. Bunlardan birisi doğru olsa bile, yanıtınızı doğru olarak kabul etmeyeceğiz.

Doğru yanıtları ve kazananları 24 Aralık Pazartesi günü açıklayacağız.

Sorular Önder Erol Ünsal ve Özlem Fütman tarafından hazırlanmıştır. Sorulara itirazınız olursa itirazınızı da dikkate alacağız.

İpucu: Geciktim diye düşünerek yanıtlarınızı göndermekten vazgeçmeyin. Önceki yarışmaların kazananları tüm sorulara doğru yanıt verdiler, ancak en hızlılar arasında değillerdi.

SORULAR

1- Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO) ve Amerika Birleşik Devletleri Patent ve Marka Ofisi (USPTO) Başkanları 2018 yılında değişmiştir. Her iki ofisin eski ve yeni başkanlarının isimleri sorunun doğru yanıtı olacak.

2- Ankara Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemelerinin iki değerli hakimi 2018 yılında emekli olmuştur. Bu hakimlerin isimlerini rica ediyoruz. (Ve her iki hakimimize de mesleki yaşamlarının kalan kısmında başarılar diliyoruz.)

3- 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nun markayla ilgili iki maddesinin Anayasaya aykırılıkları gerekçesiyle iptal edilmeleri için Anayasa Mahkemesi’ne itiraz yolunu kullanan mahkeme hangisidir ve SMK’nın hangi maddelerinin iptali talep edilmiştir?

4- “Kim Milyoner Olmak İster?” yarışmasının 01/12/2018 tarihli bölümünde aslında (hükümden düşmüş) bir marka olan bir kelime, bir ürün ismi olarak değerlendirilerek sorunun doğru yanıtı olarak kabul edilmiştir. Hangi markadan bahsediyoruz? (IPR Gezgini’ni sosyal medyadan takip edenler çok avantajlı)

5- Ünlü pop müzik yıldızı “Katy Perry”nin başı son günlerde bir telif hakkı ihlali meselesiyle dertte. Katy Perry’nin telif hakkı ihlali iddialarına konu edilen hit şarkısının adı nedir ve ayrıca hangi şarkıcı veya grup hangi şarkısıyla benzerlik olduğu iddiasıyla Perry’i suçlamaktadır?

6- Aşağıdaki fotoğraftaki maske ve kostüm ilk olarak 1990’ların ünlü bir korku filmi serisinde kullanılmıştır. Sonrasında maske ve kostüm ikonik bir hal alarak sokaklarda ve birçok yerde karşımıza çıkmaya başlamıştır. NBA takımlarından birisinde oynayan A.B.D.’li bir basketbolcu kendisine “Scary” lakabını takarak, bu maskeyi kullandığı ürünleri piyasaya sürmüş ve sonrasında maskenin telif hakkını elinde bulunduran şirketle davalık olmuştur.

Sorularımız geliyor:

Maske ve kostümün kullanıldığı korku filmi serisinin adı nedir ve maskeyi kullanan NBA oyuncusunun adı ve oynadığı takımın ismi nedir?  

7- Dünyaca ünlü bir yazarı soruyoruz. Bu yazar büyük yankı yaratan romanının ardından insanlardan kaçarak inzivaya çekilmiş ve yakın çevresinde bulunan kişiler dışında neredeyse kimseyle görüşmeyerek hayatını sürdürmüştür.

Ünlü romanının yarattığı etki ve yazarın seçtiği yaşam tarzı çok sayıda belgesel ve kitaba konu olmuştur. Bu kitaplardan birisinde yazarın alıcıları tarafından birkaç üniversite kütüphanesine bağışlanmış, izinle okunabilen ve daha önce yayınlanmamış mektuplarından alıntılara kendisinden izinsiz biçimde yer verilmiştir. Yazar bu kitaba karşı telif haklarının ihlali gerekçeli dava açmıştır. Davalı taraf adil kullanım (fair use) savunmasında bulunmuş, ancak Mahkeme bu savunmayı kabul etmeyerek davacı yazarı haklı bulmuştur.

Dünyaca ünlü bu yazarın ismi VE kendisiyle özdeşleşmiş kült romanının adı nedir?

8- Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) 2018 yılında tasarımlar hakkında önemli bir karar vermiştir (karar değerlendirmesi IPR Gezgini’nde yazılmıştır). ABAD tarafından yapılan değerlendirmenin konusu tasarımlar “shot bardaklarına” ilişkindir. Bu tasarımların sahibi ünlü alkollü içecek firmasının unvanı nedir?

9- 2018 yılı içerisinde bizlerin pek aşina olduğu bir tuz serpme hareketi EUIPO nezdinde bir hareket markası başvurusuna konu edildi. Ancak neticeten EUIPO başvuruya konu işaretin “yiyecek sağlanması hizmetleri” açısından tescil edilebilme şartlarını taşımadığına karar verdi. Bu hareketi yaparak meşhur eden şefin adı nedir VE kendisi bu tuz serpme hareketinden sonra nasıl anılmaktadır?

10- A.B.D. Yüksek Mahkemesi 4 yıl önce patent hakkı ve bilgisayar yazılımları hakkında çığır açan bir karar verdi. Karar en temel haliyle “soyut bir fikri bir bilgisayara uygulamak onu tek başına patentle korunabilir hale getirmez” değerlendirmesini ortaya koymaktadır. Bu karar kısaca dava taraflarından bir firmanın adıyla anılmaktadır ve bu da bir kadın ismidir. Bu kadın ismini yazabilir misiniz?

Aşağıda kocaman bir ipucu veriyoruz:

11- Bu yıl IPR GEZGİNİ kaçıncı doğum yılını kutluyor?    

12- Patent ve Marka Vekilleri Derneği (PEM) bu yıl kaçıncı kuruluş yıldönümünü kutladı?

13- Bu yıl Fikri Mülkiyet dünyamız iki acı kayıp yaşadı. Bunlardan biri 8 Ocak 2018 tarihindeki vefatıyla bizi üzen Sn. Erdoğan Karaahmet idi. Karaahmet, Türk Patent Enstitüsü’nün kurucu kadrosunda başkan yardımcısı olarak görev yapmış, Enstitü’deki başkan yardımcılığı görevinin ardından ise fikri mülkiyet hakları ile ilişkisini kesmeyerek PEM Yönetim Kurulu üyeliği ve mahkemelerde bilirkişilik görevleriyle camiamıza katkı vermeye devam etmişti. Diğer acı kaybımızı hatırladığınızı elbette biliyoruz ama yine de sormak istiyoruz; 18 Ocak 2018’de ebediyete uğurladığımız AIPPI Turkey Derneği Başkanı’nın adı nedir?

IPR Gezgini

iprgezgini@gmail.com

Aralık 2018



Kitap Ödüllü 3. IPR Gezgini Yarışması 20 Aralık’ta! Geri Sayım Başladı!

Sevgili IPR Gezgini Okuyucuları,

2018 yılı sizin için nasıl geçti bilemiyoruz; belki hiç bitmesin belki de bir an önce sona ersin istiyorsunuz.

Bizce bir önceki yıl nasıl geçmiş olursa olsun, her yeni yılın gelişini kutlamak ve iyi dileklerde bulunmak hem önemli hem de mutluluk vericidir. Dolayısıyla, biz de yeni yılın gelişini kutlamak için geçen yıl olduğu bu yıl da Kitap Ödüllü IPR Gezgini Yarışması’nı düzenleyeceğiz. 

İlk iki yarışmamızda sorulan sorulara ve yanıtlarına https://iprgezgini.org/2018/04/27/2-kitap-odullu-yarismanin-sonuclari-and-the-oscar-goes-to/ ve https://wp.me/p43tJx-Kk bağlantılarından erişebilirsiniz. Bu bağlantılar, sizlere sorular hakkında bir fikir verecektir.

Yarışmayı 20  Aralık Perşembe günü yapacağız ve tıpkı geçen seferler olduğu gibi, sorular sabah saat 10.00’da sitemiz üzerinden duyurulacak ve akşam üzeri saat 18.00’a kadar cevaplarınızı iprgezgini@gmail.com e-posta adresine gönderebileceksiniz. Soru sayımız 10-15 arasında olacak. Kural aynı; sadece hız yetmez, en hızlı şekilde en fazla sayıda doğru cevap veren kazanacak!

İpucu: Geçtiğimiz yarışmaların kazananları tüm sorulara doğru yanıt vermişlerdi, ancak en hızlılar değillerdi, muhtemelen ilk on arasında da bulunmuyorlardı. Buna rağmen kazandılar, çünkü en hızlıların hepsinin en azından bir yanlış yanıtı vardı. O nedenle, hıza olduğu kadar yanıtların doğruluğuna da konsantre olmanızı öneriyoruz.

Ödüllerimize gelince:

Bu kez birinciye iki adet, ikinci ve üçüncüye ise bir adet kitap hediye edeceğiz.

Hediyelerimizin ikisi IPR Gezgini kurucusu ve yazarı Önder Erol Ünsal‘ın “IPR Gezgini Seçme Yazılar -1” kitabı, diğeri IPR Gezgini yazarı Osman Umut Karaca‘nın “Markayı Kullanma Zorunluluğu ve Kullanmamanın Hukuki Sonuçları” kitabının 2. baskısı ve sonuncusu ise arkadaşımız Dr. Zeynep Bahadır‘ın “Markanın Hükümsüzlüğü ve İptali” kitabı olacak. Tüm yazarlara yarışma için bize hediye ettikleri kitaplardan dolayı teşekkür ediyoruz.

Saatlerinizi 20 Aralık günü saat 10.00’a kurun. Geri sayım başladı!

IPR Gezgini

iprgezgini@gmail.com

Aralık 2018

Yanıtlar: Adalet Divanı Genel Mahkemesi’nin Kararları – Siz Ne Düşünürsünüz? (2)

Adalet Divanı Genel Mahkemesi tarafından sonuçlandırılan üç farklı dava hakkındaki yorumlarını bizlere ileten Mine Güner, @marka321b8b94505 ve Selçuk Bey’e teşekkür ediyor ve Mahkemenin kararlarını sizlerle paylaşıyoruz. 

Aşağıda öncelikle sorularımızı tekrar edecek ve devamında Mahkeme kararlarına ve gerekçelerine kısaca yer vereceğiz:

1- Aşağıda şişe şekli sizce ayırt edici nitelikten yoksun mudur?

EUIPO Temyiz Kurulu, 29.,30.32. ve 33. sınıflardaki gıda ürünlerini, alkollü ve alkolsüz içecekleri içeren aşağıdaki başvurunun “ayırt edici nitelikten yoksunluk” gerekçesiyle reddedilmesi kararını onayarak, başvuru sahibinin itirazını reddetmiştir. 

Başvuru sahibi Temyiz Kurulu kararına karşı dava açar ve dava Adalet Divanı Genel Mahkemesi tarafından karara bağlanır. 

Sizce Genel Mahkeme’nin değerlendirmesi ne yönde olmuştur?

Genel Mahkeme 3 Ekim 2018 tarihli T-313/17 sayılı kararıyla davacıyı haklı bulmuş ve EUIPO Temyiz Kurulu kararını iptal etmiştir.

İçtihatta bu tip şişe ve ambalajların tescil edilebilirliği için belirlenen ana kriter “piyasada kullanılan ürünlerin genel şeklinden önemli derecede uzaklaşmış olmaktır.” 

İnceleme konusu şişe şeklinin kavisli ve alt-üst kısımları belirgin derecede ayrıştırılmış yapısı ürüne sadece teknik ve fonksiyonel bir özellik katmamakta, aynı zamanda estetik bir özellik kazandırmaktadır. Tüketiciler böyle bir şişe biçimine alışkın değillerdir ve şişe özellikleriyle piyasada aynı amaca hizmet eden ürünlerden belirgin biçimde farklılaşmaktadır. Bu çerçevede, inceleme konusu şişe bir bütün olarak marka olarak tescil edilebilecek asgari ayırt edicilik şartını sağlamaktadır ve aksi yöndeki Temyiz Kurulu kararı iptal edilmiştir. 

2- Karıştırılma ihtimali ve tanınmışlık gerekçeleri hakkında ne dersiniz?

Aşağıda yer alan başvuru 9, 16, 18, 25, 28 ve 41. sınıflara dahil mal ve hizmetleri kapsamaktadır ve itiraz gerekçesi “Pelikan” markasının kapsamında da aynı ve benzer mal ve hizmetler bulunmaktadır. 

Başvuruya karşı yapılan itiraz EUIPO İtiraz Birimince kabul edilir, başvuru sahibi bu karara karşı itiraz eder ve itiraz EUIPO Temyiz Kurulu tarafından kabul edilerek ret kararı kaldırılır. Bu kez yayıma itiraz sahibi, Genel Mahkeme nezdinde dava açarak, markalar arasında karıştırılma ihtimalinin bulunduğunu ve markaların tanınmışlık nedeniyle ilişkilendirileceğini belirterek Temyiz Kurulu kararının iptal edilmesini talep eder. 

(Başvurusu yapılan marka)
(İtiraz gerekçesi marka)

Sizce Genel Mahkeme’nin karıştırılma olasılığına yönelik değerlendirmesi ne yönde olmuştur?

Genel Mahkeme 12 Eylül 2018 tarihli T-112/17 sayılı kararıyla davacıyı haksız bulmuş ve EUIPO Temyiz Kurulu kararını onamıştır.

EUIPO Temyiz Kurulu, başvurunun baskın unsurunu “New Orleans” ibaresi olarak değerlendirerek bir hata yapmamıştır. Başvuruda yer alan “pelicans” ibaresi markada ikincil konumdadır ve bu nedenle hiç telaffuz edilmeyeceği gibi, telaffuz edilse dahi markanın son kısmı olarak “New Orleans” ibaresinin ardında yer alacaktır. Bunların yanında, markalardaki kelime sayısı ve farklılıklar da dikkate alındığında markalar işitsel olarak benzer değildir. “New Orleans Pelicans” A.B.D.’nde bir NBA takımının adıdır ve kamunun ilgili kesimince bilinen kavramsal bir bütün oluşturmaktadır, bu husus markanın şekil unsuruyla birlikte oluşturduğu bütüncül izlenimle birlikte dikkate alındığında, markalar arasında kavramsal benzerlik de bulunmamaktadır. Başvuruda yer alan “pelicans” ibaresi, başvurudaki konumu itibarıyla bağımsız bir ayırt edici unsur olmadığı gibi, bu ibare “pelikan” kelimesiyle aynı da değildir.  Belirtilen gerekçelerle markalar benzer bulunmamıştır. Markalar benzer bulunmadığından, markalar arasında karıştırılma ihtimali yoktur ve aynı nedenle başvurunun tanınmışlık nedeniyle reddedilmesi istemi de yerinde değildir. Dolayısıyla, Temyiz Kurulu kararı haklı bulunmuş ve kararın iptali istemi Genel Mahkeme tarafından reddedilmiştir. 

3- Karıştırılma ihtimali hakkında ne dersiniz?

ANTONIO RUBINI kelime markası 33. sınıftaki alkollü içecekler için tescillidir. Bu markayla aynı malları kapsayan aşağıda görseline yer verilmiş önceki tarihli RUTINI markası gerekçe gösterilerek, ANTONIO RUBINI markasının hükümsüzlüğü talep edilir.  

(Hükümsüzlük talebinin gerekçesi marka)

EUIPO İptal Birimi talebi kabul eder ve markalar arasında karıştırılma ihitmalinin bulunduğu tespitiyle, ANTONIO RUBINI markasının hükümsüzlüğüne karar verir. Bu karara karşı yapılan itiraz EUIPO Temyiz Kurulu’nca reddedilir ve bu karara karşı dava açılır.

Sizce markalar arasında karıştırılma ihtimali bulunmakta mıdır ve Genel Mahkeme’nin kararı ne yönde olmuştur? 

Genel Mahkeme 11 Temmuz 2018 tarihli T-707/16 sayılı kararıyla davacıyı haksız bulmuş ve EUIPO Temyiz Kurulu kararını onamıştır. 

Şarap günlük tüketime yönelik bir üründür ve ortalama tüketicileri normal dikkat düzeyine sahiptir. 

Antonio gibi yaygın kullanımı bulunan bir kişi ismiyle birlikte, yaygın kullanımı bulunmayan bir soyisminden oluşan markalarda, kişi isminin ayırt edici gücü soyismine göre daha düşüktür. Şaraplar için asma yaprağı, kurdela ve hanedan arması gibi unsurlar markaya güçlü bir ayırt edici katmamaktadır ve dolayısıyla önceki tarihli markanın baskın unsuru “RUTINI” kelime unsurudur.

Markaların her ikisi de İtalyan orijinli soyisimleri içerse de, markalar arasında kavramsal benzerlik bulunmamaktadır.

Bununla birlikte, “RUTINI” ile “RUBINI” baskın ve ayırt edici unsurlarının görsel ve işitsel benzerlikleri dikkate alındığında, aynı mallar bakımından markalar arasında karıştırılma ihtimali bulunmaktadır. Dolayısıyla, “ANTONIO RUBINI” markasının hükümsüzlüğüne ilişkin Temyiz Kurulu kararı yerindedir ve bu kararın iptali talebiyle açılan dava Genel Mahkeme tarafından reddedilmiştir.

Görüşlerini bizlerle paylaşan tüm okuyucularımıza teşekkür ediyoruz. 

Önder Erol ÜNSAL 

Aralık 2018 

unsalonderol@gmail.com

Merak Ediyoruz: Adalet Divanı Genel Mahkemesinin Üç Ayrı Kararı Hakkında Siz Ne Düşünürsünüz (1)

“Siz ne düşünürsünüz?” serimizin yeni bölümünde Adalet Divanı Genel Mahkemesi tarafından sonuçlandırılan üç farklı davaya yer veriyor ve kararlar hakkındaki yorum ve değerlendirmenizi merak ediyoruz.

Davaların tamamı Avrupa Birliği Adalet Divanı Genel Mahkemesi tarafından bu yıl görülmüştür ve karara bağlanmıştır. Mahkeme kararlarını birkaç gün sonra sizlerle paylaşacağız ve geçen süre içinde sizlerden gelecek yorum ve yanıtları merakla bekleyeceğiz. Bu serideki sorularımıza ilişkin yanıtlar okuyucularımızca birbirlerinden farklı platformlarda (LinkedIn, Facebook, vb) paylaşıldığından, sizlerden ricamız söz konusu platformlarda verdiğiniz yanıtları, aynı zamanda sitede bu yazının altındaki yorum bölümüne de eklemenizdir. Değerlendirmeleriniz için şimdiden teşekkür ediyoruz. 

1- Aşağıda şişe şekli sizce ayırt edici nitelikten yoksun mudur?

EUIPO Temyiz Kurulu, 29.,30.32. ve 33. sınıflardaki gıda ürünlerini, alkollü ve alkolsüz içecekleri içeren aşağıdaki başvurunun “ayırt edici nitelikten yoksunluk” gerekçesiyle reddedilmesi kararını onayarak, başvuru sahibinin itirazını reddetmiştir. 

Başvuru sahibi Temyiz Kurulu kararına karşı dava açar ve dava Adalet Divanı Genel Mahkemesi tarafından karara bağlanır. 

Sizce Genel Mahkeme’nin değerlendirmesi ne yönde olmuştur?

2- Karıştırılma ihtimali ve tanınmışlık gerekçeleri hakkında ne dersiniz?

Aşağıda yer alan başvuru 9, 16, 18, 25, 28 ve 41. sınıflara dahil mal ve hizmetleri kapsamaktadır ve itiraz gerekçesi “Pelikan” markasının kapsamında da aynı ve benzer mal ve hizmetler bulunmaktadır. 

Başvuruya karşı yapılan itiraz EUIPO İtiraz Birimince kabul edilir, başvuru sahibi bu karara karşı itiraz eder ve itiraz EUIPO Temyiz Kurulu tarafından kabul edilerek ret kararı kaldırılır. Bu kez yayıma itiraz sahibi, Genel Mahkeme nezdinde dava açarak, markalar arasında karıştırılma ihtimalinin bulunduğunu ve markaların tanınmışlık nedeniyle ilişkilendirileceğini belirterek Temyiz Kurulu kararının iptal edilmesini talep eder. 

(Başvurusu yapılan marka)
(İtiraz gerekçesi marka)

Sizce Genel Mahkeme’nin karıştırılma olasılığına yönelik değerlendirmesi ne yönde olmuştur?

3- Karıştırılma ihtimali hakkında ne dersiniz?

ANTONIO RUBINI kelime markası 33. sınıftaki alkollü içecekler için tescillidir. Bu markayla aynı malları kapsayan aşağıda görseline yer verilmiş önceki tarihli RUTINI markası gerekçe gösterilerek, 

ANTONIO RUBINI markasının hükümsüzlüğü talep edilir.  

(Hükümsüzlük talebinin gerekçesi marka)

EUIPO İptal Birimi talebi kabul eder ve markalar arasında karıştırılma ihitmalinin bulunduğu tespitiyle, ANTONIO RUBINI markasının hükümsüzlüğüne karar verir. Bu karara karşı yapılan itiraz EUIPO Temyiz Kurulu’nca reddedilir ve bu karara karşı dava açılır.

Sizce markalar arasında karıştırılma ihtimali bulunmakta mıdır ve Genel Mahkeme’nin kararı ne yönde olmuştur? 

Değerlendirmelerinizi bekliyoruz ve birkaç gün içinde Genel Mahkeme’nin davalar hakkında verdiği kararları yazarak karşınızda olacağız.

Önder Erol ÜNSAL 

Aralık 2018 

unsalonderol@gmail.com

İnceleme Otoritesi Hatalı Kararlarını Düzeltebilir mi? USPTO “Açık Hata” Uygulaması

 

Türk Patent ve Marka Kurumu (Kurum) tarafından verilen kararların bir bölümü kararların yerindeliği, nispeten küçük bir bölümü ise kararların verildiği aşama bakımından eleştirilere konu olmaktadır.

Kararların yerindeliği tartışması, neredeyse dünya genelinde tüm tescil otoritelerinin kararları bakımından karşımıza çıkmaktadır. Benzerlik, karıştırılma olasılığı gibi öznel yönü ağır basan kararların yerindeliğinin tartışılması kanaatimizce de kaçınılmazdır ve bu yazının konusu belirtilen hususlar değildir.

İlk inceleme sonucunda Markalar Dairesi Başkanlığı tarafından ilan edilen başvuruların sonraki aşamalarda “düzeltme kararı” adı altında aynı Başkanlıkça reddedilmesi uygulaması ise tartışmanın diğer boyutunu oluşturmaktadır.

6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu madde 16(3) hükmü belirtilen uygulamayı mümkün kılmaktadır: “Başvurunun, 15 inci madde ile bu maddenin birinci fıkrası hükümlerine göre reddedilmesine yayımdan sonra karar verilmesi hâlinde bu karar da Bültende ayrıca yayımlanır.”

Yukarıda yer verilen hükümde yer alan “yayımdan sonra” ifadesi, yayımdan tescile kadar olan süreçteki her aşamayı ifade etmektedir ve tescil ücretinin talep edilmesi ve ücretin ödenmesi için verilen iki aylık süre bakımından da bir istisna getirmemektedir. Bu bağlamda, Kurum’un ilk karar, yani yayım kararından sonra tescile kadar olan tüm aşamalarda yeni bir ret nedeni tespit etmesi halinde, başvurunun reddedilmesine karar verme yetkisi mevcuttur.

Bu tip kararları “düzeltme kararı” olarak adlandırarak yazıya devam ediyoruz.

Kurum’un bir düzeltme kararı ile başvurunun 5. madde hükümleri çerçevesinde reddedilmesine karar vermesi halinde kullanılabilecek yöntem ret kararının esasına karşı Yeniden İnceleme ve Değerlendirme Kurulu nezdinde itiraz etmektir. Düzeltme kararı çerçevesinde başvurunun reddedilmesine karşı, Markalar Dairesi Başkanlığı bünyesinde yapılacak başkaca bir işlem veya telafi mekanizması bulunmamaktadır.

Kısaca “düzeltme kararı” olarak andığımız işlem tipinin yurtdışında bulunup bulunmadığına yönelik araştırma, karşımıza A.B.D. Patent ve Marka Ofisi’ndeki (USPTO), “açık hata (clear error)” uygulamasını getirmektedir.

Yazının devamında, USPTO’nun “açık hata” uygulamasını okuyucularla paylaşacağız.

USPTO “açık hata” uygulamasının genel ilkelerinin ve uygulama alanının https://tmep.uspto.gov/RDMS/TMEP/current#/current/TMEP-700d1e566.html bağlantısından görülmesi mümkündür. Uygulamanın anahatlarına aşağıda yer verilmiştir:

“Açık hata” terimi; USPTO uzmanının önceki bir ofis işlemi sırasında vermesi gereken bir ret kararını veya uygulaması gereken usul şartını yerine getirip getirmediğinin belirlenmesi için USPTO tarafından kullanılan idari nitelikte bir iç uygulamaya karşılık gelmektedir.

USPTO’nun politikası, uzmanın başvurunun ilk incelemesi sırasında tam bir inceleme yapması ve ilk Ofis kararında olası tüm ret nedenlerini ve eksiklikleri ortaya koymasıdır. Marka Kanunu veya Yönetmelik hükümlerini ihlal edecek bir tescil ortaya çıkmayacağı sürece USPTO yeni bir ret kararı vermeyecek veya ek şartlar öne sürmeyecektir. Ancak; örneğin, yayımdan sonra markanın kapsadığı mallar için jenerik bir adlandırma olduğunu açıkça gösteren yeni kanıtlar tespit edilirse, markanın tescili Marka Kanununun ihlali olacak ve uzmana başvurunun reddedilmesi yeni yetki verilecektir.

İç uygulama niteliğindeki “açık hata” ölçütü sadece idari bir rehberdir. Bu ölçüt, başvuru sahibine açık hatayı göstermek gibi bir yetki vermediği gibi, uzmana ret kararı için ilk aşamada ortaya koyması gerekenden daha yüksek düzeyde kanıtlar gösterme yükümlülüğü de getirmemektedir.    

Marka Kanununda ve Yönetmelikte, USPTO’nun tescilden önce yeni bir ret kararı vermesi veya usul şartı getirmesi için bir zaman kısıtlaması bulunmamaktadır. Açık hata uygulaması çerçevesinde verilen bir ret kararına karşı çıkmanın tek yolu, ret kararının esasına yönelik olarak USPTO Temyiz Kurulu nezdinde itiraz etmektir. Kurul, bu itirazı sadece ret kararının esasına yönelik olarak inceleyecektir.

USPTO’nun görevi uygun tesciller gerçekleştirmektir ve uzmanların ve diğer USPTO çalışanlarının hatalarını düzeltme konusunda geniş yetkisi bulunmaktadır. Dolayısıyla; USPTO, inceleme esnasında yapılan bir hatanın Marka Kanununun veya Yönetmeliğin ihlali sonucuna yol açacağını tespit ederse, tespit edilen ret nedeninin veya şartın daha önce ortaya konulmuş olması gerekliliğini bakmaksızın, ilgili ret kararını verecek veya yeni şartı getirecektir.

Yukarıda yer verilen USPTO uygulaması, Türkiye’de karşımıza çıkan düzeltme kararları ile oldukça benzer bir uygulama biçiminin USPTO’da da mevcut olduğunu göstermektedir. Her yıl yüzbinlerce karar veren tescil otoritelerinin tüm kararlarının doğru veya değiştirilemez olduğunu öne sürmek mümkün olmadığı gibi, kanaatimizce tescil otoritelerinin hatalı kararlarını düzeltme yetkilerinin de bulunduğunun kabul edilmesi gerekmektedir. Yerleşik ve standart uygulamaları sahip bir Ofis olan USPTO bakımından da durumun aynı olduğu yukarıda açıkladığımız “açık hata” uygulamasından anlaşılmaktadır.

Önder Erol ÜNSAL

Aralık 2018

unsalonderol@gmail.com

 

GÜMRÜK MEVZUATI BAĞLAMINDA SINAİ MÜLKİYET HAKLARINA İLİŞKİN GÜNCEL GELİŞMELER

 

Sınai mülkiyet haklarının ihlalinin görünüm şekilleri arasında malların ithalatı ve belli durumlarda ihracatı da yer almaktadır.  İhlalin belirtilen şekilde gerçekleşmesi halinde özellikle ihlale konu eşyanın muhafazası sınai mülkiyet mevzuatının yanında gümrük mevzuatının da konusunu oluşturmaktadır. Okumakta olduğunuz yazının konusu da belirtilen duruma ilişkindir. 28.11.2018 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 1 Seri No.lu Kaçak Eşya ve Kaçak Eşya Naklinde Kullanılan Taşıtlara İlişkin İşlemler hakkında Tasfiye Genel Tebliği[1] (Tebliğ) m.9 hükmünde fikrî ve sınai mülkiyet haklarını ihlal eder nitelikteki eşyaya ilişkin işlemler düzenlenmektedir.

Tebliğ m.9/1 hükmünde; 21.03.2007 tarihli ve 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’nda (KMK) tanımlanan suçların konusunu oluşturan ve aynı zamanda fikrî ve sınai mülkiyet haklarını ihlal eder nitelikte olduğundan şüphe edilen eşyanın, bir gümrük işlemi ile bağlantılı olması halinde gümrük idaresine ait ambarlara alınacağı belirtilmiştir.

Tebliğ m.9/2 hükmünde; yurt içinde fikrî ve sınai mülkiyet haklarını ihlal ettiği şüphesi ile elkonulan eşyanın gümrük işlemleri ile bağlantısının kurulamaması halinde bu tür eşyanın, 22.12.2016 tarihli ve 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu (SMK) m.163 hükmüne göre hızlı imha prosedürüne tabi tutulması gerektiğinden bahisle gümrük idaresince teslim alınmaksızın milli emlak birimlerine teslim edileceği belirtilmiş, KMK kapsamında dava açılması halinde bu tür eşya gümrük ambarlarına alınabileceği gibi eşyanın tasfiyesine ilişkin işlemlerin yerinde de gerçekleştirilebileceği ifade edilmiştir.

Tebliğ m.9/3 hükmünde KMK kapsamında yurt içinde el konulan ve aynı zamanda SMK kapsamında olduğu değerlendirilerek gümrük idaresine teslim edilen eşya ile ilgili olarak SMK kapsamında dava açılması ve mahkemesince imhası yönünde karar verilmesi halinde, eşyanın depolanması, imhası ve yapılan diğer masrafların yükümlüsünden tahsil edileceği belirtilmiştir.

Tebliğ hükümleri incelendiğinde; Tebliğ m.9/2 hükmünün yalnız marka hakkına ilişkin olduğu ve marka hakkına tecavüz suçuyla sınırlı olduğu sonucuna varmak mümkündür. Bu çıkarımı yapmamızın nedeni, anılan hükmün SMK m.163 hükmünde düzenlenen hızlı imha prosedürüne atıf yapmasıdır. SMK m.163 hükmü, her ne kadar SMK’nin Ortak Hükümler başlığı altında yer alsa da doğası gereği yalnız markalara uygulanabilecek niteliktedir. Zira SMK m.163 hükmü SMK’de düzenlenen suçlara ilişkindir ve SMK’de yer alan tek suç, SMK m.30 hükmünde düzenlenen marka hakkına tecavüz suçudur. Bununla birlikte Tebliğ m.9/1 ve m.9/3 hükümleri tüm sınai mülkiyet haklarına uygulanabilecek niteliktedir. Zira anılan hükümlerde sınai mülkiyet hakkının ihlalinden söz edilmekte ve bu ihlal halinin suç niteliğinde olması koşulu aranmamaktadır.

Tebliğ’in sınai mülkiyet hakkına ilişkin bölümü üzerinde yapılacak genel bir değerlendirmede, KMK’de tanımlanan suçların konusunu oluşturan eşyanın aynı zamanda fikrî ve sınai mülkiyet haklarını ihlal eder nitelikte olduğundan şüphe edilmesi ve bir gümrük işlemi ile bağlantısının bulunması halinde gümrük idaresine ait ambarlara alınabileceği, ancak bu eşya hakkında SMK kapsamında dava açılarak imha kararı verilmesi halinde, eşyanın depolanması ve imhasına ilişkin masraflar ile yapılan diğer masrafların yükümlüsünden tahsil edileceği sonucuna varılmaktadır. Tebliğ m.9/2 hükmüne göre; yurt içinde fikrî ve sınai mülkiyet haklarını ihlal ettiği şüphesi ile el konulan eşyanın, gümrük işlemleri ile bağlantısının kurulamaması halinde, gümrük idaresince teslim alınmaksızın milli emlak birimlerine teslim edileceği; ancak bu tür eşya hakkında KMK kapsamında dava açılması halinde ise söz konusu eşyanın gümrük idaresine ait ambarlara alınabileceği veya eşyanın tasfiyesine ilişkin işlemlerin eşyanın bulunduğu yerde de gerçekleştirilebileceği sonucuna varılmaktadır.

[1] Bkz; http://www.resmigazete.gov.tr/main.aspx?home=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2018/11/20181128.htm&main=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2018/11/20181128.htm

 

Osman Umut KARACA

osmanumutkaraca@hotmail.com

Kasım 2018

 

 

“Kanun Bu Kadar Şizofrenik Değildir” – A.B.D. Federal Temyiz Mahkemesi Karıştırılma Olasılığı Değerlendirmesinde Tanınmış Markanın Rolünü Açıklığa Kavuşturuyor (Play Doh – Fundough Kararı)

 

Şizofreni en basit ve oldukça eksik tanımıyla, kişinin gerçeği değerlendirme yetisini bozan ağır bir psikolojik hastalıktır.

Peki, bir kanunun uygulaması bir mahkeme tarafından nasıl şizofrenik olarak değerlendirebilir? Bu yazıda bu hususu sizlere bir A.B.D. Federal Temyiz Mahkemesi kararı özelinde aktarmaya gayret edeceğim.

Tanınmış bir marka, kimilerine göre, diğer markalardan çok daha kolaylıkla ayırt edilebilir ve dolayısıyla tanınmışlık, karıştırılma olasılığı incelemesinde tanınmış markanın sahibine avantaj değil dezavantaj sağlar.

Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) ve Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO) içtihat ve kılavuzunda, yorum tam tersi yöndedir. Tanınmışlık, karıştırılma olasılığı incelemesinde, tanınmış markayla karıştırılma olasılığını artıran bir faktördür ve tanınmış marka sahibinin lehine yorumlanması gerekir.

Atlantik’in karşı tarafında belirtilen hususun nasıl değerlendirildiğini aktarmak, bu yazının konusunu oluşturmaktadır.

A.B.D. Patent ve Marka Ofisi’nin (USPTO) bu konuda referansta bulunduğu başlıca karar, A.B.D. Federal Temyiz Mahkemesi’nin 1992 tarihli Kenner Parker Toys Inc. v. Rose Art Indus. Inc. kararıdır [963 F.2d 350, 22 USPQ2d 1453, 1456 (Fed. Cir. 1992)].

Yazı boyunca 1992 yılına ait bu ilke kararını özetleyerek sizlere aktarmaya gayret edeceğiz:

Davacı Kenner Parker Toys Inc. firması hepimizin bildiği “Play-Doh” markalarının sahibidir ve bu markaların kapsamında Türkiye’de “oyun hamuru” olarak tabir ettiğimiz mallar bulunmaktadır.

Davalı Rose Art Indus Inc. aynı nitelikteki mallar için “Fundough” markasının tescil edilmesi için USPTO’ya başvuruda bulunur.

Kenner Parker bu başvuruya karşı itiraz eder, ancak itirazı USPTO Temyiz Kurulu tarafından reddedilir. Kenner Parker bu karara karşı dava açar ve dava A.B.D. Federal Temyiz Mahkemesi tarafından 15 Nisan 1992 tarihinde karara bağlanır. Temel bir karar niteliğindeki Temyiz Mahkemesi değerlendirmesinin https://law.justia.com/cases/federal/appellate-courts/F2/963/350/243488/ bağlantısından görülebilir.

Temyiz Mahkemesi kararına önceki tarihli itiraz gerekçesi markanın tanınmışlığı hususunun değerlendirilmesine ilişkin detaylı bir analizle başlar:

Önceki tarihli markanın ünü, güçlü veya ünlü bir markanın dahil olduğu vakalarda baskın bir role sahiptir. Ünlü veya güçlü markalar daha geniş bir hukuki korumadan yararlanır. İçtihada göre, bir taraf kendiliğinden zayıf bir markayı seçerse, güçlü markaların sahiplerine sağlanan geniş korumadan yararlanamaz. Kamu tarafından yoğun bilinirliğe ve üne sahip markalar, bilinmeyen veya zayıf markalara kıyasla daha geniş hukuki korumayı hak ederler.

Sayısız işaretin kamunun dikkatini çekmek için karmaşa içerisinde bulunduğu piyasada bir markanın ün kazanması, genellikle çok ayırt edici bir marka, büyük reklam harcamaları ve istikrarlı değere sahip bir ürün gerektirir. Bir marka ün kazandıktan sonra sadece sahibine kazanç sağlamaz, aynı zamanda tercih edilen ürünü tanımak için işarete güvenen tüketicilere de kazanç sağlar. Bununla birlikte markanın ünü ve tüketicilerin bu işarete güveni, bedavacıların (free riders) sömürüsüne konu olmaktadır.

Ticari rakipler, yerleşik bir piyasada reklam gideri olmaksızın benzer bir ürünü satmanın ekonomik avantajlarını kısa sürede hesaplayabilir. Bu güdüler, rakipleri ünlü bir markaya mümkün olduğunca sokulma konusunda cesaretlendirir. Bedavacıların ünlü markalara karşı oluşturduğu tehdidin farkında olan mahkeme, ticari rakiplerin zayıf markalara yaklaşmasına izin vermiştir. Buna karşın, güçlü bir marka ticari rakiplerin uzak durması gereken uzun bir gölgeye sahiptir.

Bu çerçevede, Marka Kanununun (Lanham Act) yarışan markalar arasındaki benzerlik hakkındaki toleransı, önceki tarihli markanın ününe bağlı olarak ters yönde değişmektedir. Markanın ünü arttıkça, kanunun yarışan markalar arasındaki benzerlik hakkındaki toleransı azalmaktadır. Bu çerçevede; itiraz sahibinin markasının güçlü, ünlü bir marka olması halinde, bu durum her zaman önem arz eder. Bir markanın ünü, tüketicilerin ünlü bir isme sahip bir ürünü satın alırken daha az dikkat gösterecek olmaları nedeniyle, tüketicilerin karıştırma olasılığına düşmeleri durumunu tetikleyebilir. Bu ilkeler ışığında Mahkemeye göre; ticari bir rakibin tanınmış markasına yaklaşmanın hiçbir bahanesi olamaz ve karıştırmanın, alımda hata veya yanılgının olası olup olmadığına ilişkin her kuşku, özellikle önceki markanın üne sahip olması halinde, yeni tarihli markanın aleyhine değerlendirilecektir.  

İncelenen vakada Temyiz Kurulu Kenner Parker’ın önceki tarihli markasının oyun hamurlarına ilişkin ününü kabul etmiştir ve Rose Art da bu ünü kabul etmektedir. Buna karşın, tüketicilerin ünlü bir markayla farklılıkları daha kolaylıkla algılayacağı yaklaşımından hareket eden Kurul; Kenner’ın ünlü markasının benzer markalar için daha az değil, daha fazla yasal tolerans sağlayacağı sonucuna varmıştır.

Akademisyenler, ünün markalar arasındaki farklılıkların algılanması hususunda kamunun algısını yükselttiği veya azalttığı hakkında önermeler sunarak konuyu tartışıyor olsalar da, yasal önerme tartışma götürmeyecek derecede açıktır. Marka Kanununun gerekçe ve kökenleri, Mahkemeler tarafından da istikrarlı biçimde uygulanan “ünlü markaların karıştırılmaya karşı daha fazla korunmasını” hususunu gerektirmektedir.

En eski içtihatlarda dahi, markaların fonksiyonu, hem markalarına itibarlarını ve sermayelerini yatıran üreticileri, hem de bu işaretlere güvenen tüketicileri korumaktır. Tüketicilerin ürünlerin kaynağını tanımasını sağlayacak markalar, tüketicileri ürünleri güvenilir bir üreticiden satın almaya geri götürecek ve bu yolla mükemmeliyet için ekonomik bir ödül yaratacaklardır. Dolayısıyla, markalar kaliteli ürünleri teşvik edecek ve tüketicilerin piyasa araştırması için maliyetlerini azaltacaktır. Buna ilaveten markalar, hak sahiplerinin yatırımlarını koruyacak ve emek ve sermaye sağlayanların hak ettikleri uygun getirilerini garanti altına alacaktır.

Marka Kanununun yukarıda bahsedilen çeşitli amaç ve faydaları; güçlü ve ayırt edilebilen bir markaya yapılan yatırımlar için, mutlak bir yasal koruma sağlanması ödülünün getirilmesi halinde işlerlik kazanacaktır.

Yatırımcıların yararlandığı yasal korumanın derecesi, markanın ününün artmasıyla düşerse, kanun markalara yapılan yatırımları engelleyici bir hali teşvik edecektir. Kanun bu kadar şizofrenik değildir. Marka korumasının amaçları ve kaynakları ile uyumlu olarak, Marka Kanunu markanın ünü arttıkça daha geniş kapsamlı bir koruma sağlar.

Mahkeme bu tespitlerin ardından, incelenen vakada markaların karşılaştırmasına geçer. Bu yazıda detaylarına girmeyecek olsak da, en basit haliyle, “PLAY” ve “FUN” kelimelerinin kavramsal yakınlığı ve “DOH” ve “DOUGH” ibarelerinin işitsel benzerliğini dikkate alarak markalar arasında belirli düzeyde benzerlik bulunduğu kanaatine ulaşır. Buna ilaveten, itiraz gerekçesi “PLAY-DOH” markasının ününün belirtilen benzerliğin önemini arttırması gerekirken, Kurul’un bu hususu yanlış değerlendirdiğini belirtir. Malların aynı olması, satış kanallarının aynı olması ve malların tüketici grubunun genel anlamda halk olması hususlarını da dikkate alarak Mahkeme, markalar arasında karıştırılma ihtimalinin bulunduğu kanaatine ulaşır ve aksi yöndeki USPTO Temyiz Kurulu kararını iptal eder.

Kararda yer verilen “Kanun bu kadar şizofrenik değildir.” ifadesi, Temyiz Mahkemesi’nin “tanınmış markalar diğer markalardan daha kolay ayırt edilir ve karıştırılmaz” biçiminde özetlenebilecek temelsiz argümandan artık sıkıldığını ortaya koymaktadır.

Önceki tarihli markanın tanınmışlığı halinde karıştırılma ihtimalinin güçleneceği Türkiye’de mahkemeler ve Kurum nezdinde de kabul görmüş bir ilkedir. Bununla birlikte aksi yöndeki yorumlarla, yani “Tanınmış marka çok daha kolay ayırt edilir ve benzerleriyle piyasada karıştırılmaz.” argümanıyla da halen sıklıkla karşılaşılmaktadır. Hukuki dayanağı bulunmayan ve neye göre ölçümlenip – iddia edildiği belli olmayan bu argümanın bu denli kolaylıkla dile getirilmesi şahsımca da ilginç bulunmakla birlikte, A.B.D. değerlendirmesinin de Türkiye’de genel kabule konu olan şekilde gerçekleştirildiği bu yazıda Kenner Parker kararı özelinde ortaya konulmuştur.

Okuyucularımızın faydalanacağını umuyoruz.

Önder Erol ÜNSAL

unsalonderol@gmail.com

Kasım 2018

 

 

ABAD’DA TARİHİ OTURUM; BİRLEŞİK KRALLIK TEK TARAFLI OLARAK AB’DEN AYRILMA NOTASINI İPTAL EDEBİLİR Mİ?

 

Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD), dün (27 Kasım 2018) tam 4 saat süren bir oturum gerçekleştirdi. M. Campos Sánchez Bordona’nın Hukuk Sözcüsü olarak atandığı C-621/18 numaralı dosya çok ilginç, çünkü daha evvel ABAD’ın hiç görüş açıklamadığı bir konuya dair ve AB’nin geleceği açısından hayati bir meseleyi tartışmaya açıyor. Belirteyim ki dosya “acil işler” içinde görülüp diğer dosyaların önüne alındı.

Biliyorsunuz  29/03/2017 tarihinde Birleşik Krallık ve Kuzey İrlanda (BK), AB’den ayrılma iradesini belirten notayı AB Konseyi’ne vererek Brexit adı verilen süreci resmen başlattı. Bu durumda BK’nın 29/03/2019 tarihinde AB’den ayrılması gerekiyor ve buna sadece sayılı günler kaldı.

BK’nın verdiği nota Avrupa Birliği’nin 2 temel kurucu anlaşmasından biri olan, daha çok Maastricht Anlaşması olarak  bilinen, “Treaty on European Union” yani kısaca TEU’nun 50. maddesine dayanıyordu. İskoçya Mahkemesi’nin acil görüş isteme çağrısı ise diğer kurucu anlaşma olan TFEU’nun acil görülecek işlere ilişkin maddesine dayanıyor.

Ne Oluyor? Şu oluyor;

— 29/03/2016’da BK ayrılma notasını verdi

— 19 Aralık 2017’de Andy Wightman, Ross Greer, Alyn Smith, David Martin, Catherine Stihler, Jolyon Maugham, Joanna Cherry, Tom Brake ve Chris Leslie isimli kişiler Secretary of State for Exiting the European Union, yani AB’den Ayrılma Sürecini Yürüten Devlet Bakanlığı aleyhine İskoçya’da  bir dava açtılar.

Bu dava ile TEU 50. maddesi uyarınca BK’nın verdiği Nota’nın tek taraflı olarak iptalinin mümkün olup olmadığının ve mümkünse bunun şartlarının ABAD’dan sorulmasını talep ettiler.

Tabi davalı taraf buna itiraz etti; böyle bir talep akademik ve farazidir dedi.

ABAD’dan görüş sorulmasına ilişkin talep önce reddedildi,   bu karara karşı iç hukuktaki itiraz aşamaları geçildi ve neticeten şuna karar verildi; TEU 50. Maddesine ilişkin bu soru AB için anayasal bir tartışmadır ve sistemin temeli ile ilgilidir, Mahkeme ABAD’dan görüş sorsun. Dosya hemen ABAD’a intikal ettirildi.

— Bunlar olagelirken bu arada AB-BK görüşmeleri devam etti. 26 /06/2018’de ise BK Ayrılma Anlaşmasını AB’ye sundu. Buna göre Anlaşma 29 Mart 2018’den evvel BK Parlamentosunda oylanacak, onaylanmazsa dahi her halükarda BK 29 Martta AB’den çıkacak. (Enteresan bir madde değil mi?)

Kim bu davacılar? Bunlar Avrupa veya İskoçya Parlamentosunda görev yapan vekiller, yani bizim bildiğimiz anlamıyla bildiğin milletvekilleri.  

19 Ekim 2018 tarihinde ABAD, dosyanın raportörünü ve  Hukuk Sözcüsü Bordona’yı dinledikten sonra, meselenin aciliyetine ikna oldu ve hızlandırılmış yargılama prosedürünün başlatılmasına karar verdi.

Sonuçta dün ABAD büyük salonda toplanıp dört saat boyunca bu dosyayı konuştu ve tarafların argümanlarını dinledi. ABAD’ın resmi sosyal medya hesabından dün öğleden sonra yapılan açıklamada verilecek görüşün en kısa zamanda açıklanacağı belirtildi.

Bu davada İskoç Mahkemesi ABAD’a şunları sordu;

— TEU 50. Maddesine göre bir AB üyesi ülke AB’den çıkmak isterse bunu belirten iradesini içeren bir notayı AB Konseyi’ne verir. Bu notanın verilmesinden 2 yıl sonra üye ülke AB’den çıkar.

Peki AB’den çıkma notası veren üye ülke tek taraflı olarak bu notayı iptal edip AB’de kalmaya devam edebilir mi?

— İptal edebilirse bunun şart ve koşulları nelerdir?

— İptal edebilirse bunun AB’nin mevcut diğer üyeleri üzerindeki etkisi ne olur?    

Bakalım ABAD ne diyecek.

Bu arada şunu da söyleyeyim; yaptığım araştırmada gördüm ki, davalı taraf ABAD’a görüş sorulmasına ilişkin İskoç Mahkemesi kararının temyiz edilmesine izin vermesi için İngiltere Yüksek Mahkemesi’ne başvurmuş. Ancak bu izin talebi reddedilmiş.  İzin talep ettikleri dilekçeyi hükümetin resmi sayfasına 26 Kasım’da yüklemişler, böylece argümanlarının ne olduğunu kamu ile paylaşmışlar. https://www.gov.uk/government/publications/wightman-and-others-v-secretary-of-state-for-exiting-the-european-union-application-for-permission-to-appeal-to-the-supreme-court

Şimdi Brexit taraftarları, Ayrılma Anlaşması üzerinde çalışanlar, İngiltere Hükümeti filan kendi kendilerine şöyle diyorlar mıdır acaba; ya bu İskoçlar Büyük Britanya’nın kararına karşı mı çıkıyor/hala bunu mu sorguluyor, referandum yaptık yani halka sorduk ve onlar da AB’den ayrılalım dedi, konu kapandı gitti.

Böyle düşünenler vardır kesin, ama bence meseleye bir de şöyle bakalım; İskoç yargı sisteminin görüş sorulmasını kabul etmesi son derece demokratik bir yaklaşım olarak nitelendirilebilir, çünkü Brexit’e taraftar olanlar kadar olmayanlar da var ve karşı olanların ABAD’ın ne diyeceğini duyma hakları var. Ayrıca ABAD görüşü sistemin kendi içindeki bu boşluğu nasıl doldurması gerektiğine mihmandarlık edecek ki, durum bu yüzden de önemli bence.

Size bir şey söyleyeyim mi, tarihin çok enteresan bir virajını dönüyoruz dünya olarak. Bu olanlar ileride bir film yapılmayı hak ediyor bence.  

 

Özlem FÜTMAN

ofutman@gmail.com

Kasım 2018

 

 

SINAİ MÜLKİYETTEN COĞRAFİ İŞARETLİ KESİTLER

(https://www.dawn.com/news/188006)

 

Bu yazımda coğrafi işaretlerin, diğer sınai mülkiyet haklarına temas eden kesitlerine genel olarak değinmeye çalışacağım.

 

Coğrafi işaret – marka:

Coğrafi işaretlerin en çok temas ettiği alan şüphesiz ki marka. Marka olarak tercih edilen işaretin, üzerinde kullanılacağı ürün için coğrafi kaynak belirtiyor ya da bu konuda yanıltıcılık içeriyor olması, o işaretin tescilini engellemektedir. Yani aslında, coğrafi işaretin kapsamından çok daha geniş olan “coğrafi kaynak” mefhumu marka tescili için belirleyici esaslardan.

“Tescilli coğrafi işaretten oluşan ya da tescilli coğrafi işaret içeren işaretler”in marka olarak tescil edilememesine ilişkin bir özel hüküm de Avrupa Birliğinin 2015/2436 sayılı Direktifini takiben 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunla birlikte gelen ve coğrafi işaretlere açık ihtimam gösteren yeni bir koruyucu hükümdür.

Resen gerçekleştirilen bu incelemenin haricinde, Resmi Marka Bülteninde yayımlanan marka başvurusunun herhangi bir fikri mülkiyet hakkını içermesi halinde ise hak sahibinin itirazı üzerine başvuru reddedilir.

Coğrafi işaretlerin incelenmesinde “bu coğrafi işaret başvurusuyla benzer marka var mı?” sorusuna cevap bulmaya çalışılmaz. Eğer coğrafi işaret başvurusuyla çakışan önceki tarihli bir marka varsa, marka sahibi, coğrafi işaret başvurusunun Resmi Coğrafi İşaret ve Geleneksel Ürün Adı Bülteninde ilanını takip eden üç ay içinde itirazını yapar. Markanın, coğrafi işaretin korunmasından önce iyiniyetle tescil edildiğinin veya bu markanın kullanım hakkının iyiniyetle kazanıldığının ispatlanması gerekir. Peki ispatlanırsa ne olur, coğrafi işaret başvurusu red mi edilir? Hayır reddedilmez, sadece markanın iyiniyetle kullanımı devam eder. Zaten marka iyiniyetle tescil edilmemişse, bu durum marka açısından bir hükümsüzlük nedenidir. Ancak diğer taraftan itiraza mesnet gösterilen tescilli markanın sahip olduğu itibar, ün ve kullanım süresi de göz önünde bulundurularak bu marka ile aynı veya benzer olması sebebiyle markanın varlığına zarar verici veya gerçek kaynağı konusunda yanıltıcı olacak nitelikteki adlar coğrafi işaret olarak tescil edilmez.

  

Coğrafi işaret – alan adı:

Marka-alan adı arasındaki ilişkinin ve tabi çekişmenin benzeri bir durum coğrafi işaret-alan adı için de söz konusu. Bu konudaki tartışmalar uluslararası platformlarda devam etmekte olup WIPO’nun Markalar, Endüstriyel Tasarımlar ve Coğrafi İşaretler Daimi Komitesinin 12-16 Kasım 2018 tarihli 40 ıncı oturumunun da gündem maddelerindendi. Konuyu bir örnekle basitçe özetlemek gerekirse;  

markasının sahibi dışında ‘’Starbucks.com’’ alan adı kullanımı engelleniyorsa, neden 

coğrafi işaretini kullanım hakkı olmayan biri “colombiacoffee.com’’ alan adını kullanabilsin?

 

Coğrafi işaret – patent (genetik kaynak / geleneksel bilgi):

 Coğrafi işaret başvurusu kapsamında: ürünün tanımı; ürünün hammaddesinin tanımı (uygun hallerde) ve üretim metodu, varsa ürüne özelliğini veren yerel üretim teknikleri ile usul ve adetlerin belirtildiğini hatırlayalım. Şimdi bu bilgiler aklımızın bir kenarında dururken ünlü Basmati pirinci vakasını inceleyelim.


 

Basmati Pirinci Vakası:

1997 yılında Amerikan RiceTec firması, Hindistan dışında yetiştirilen aromatik çeltik bitkisi için Amerikan Patent ve Marka Ofisinden patent hakkı elde eder. RiceTec aynı zamanda, Basmati’nin uluslararası pazarına “Kasmati” ve “Texmati” markalarıyla girmeye çalışmaktadır ki bu markayı taşıyan ürünleri “Basmati tipi” olarak tanımlar ancak ürün minimum başarı düzeyindedir. Eğer bu patent hükümsüz kılınmazsa RiceTec’in Basmati adını kullanması da meşrulaşacak ve Amerika’da üretilen pirinç daha ucuz olacağı için de Hindistan ve Pakistan’ın küresel pazar payı düşecektir.

RiceTec’in bu hamleleri Hindistan’da ve Pakistan’da büyük yankıyla karşılanır. Özellikle Hindistan, toplam Basmati ihracatının %10’una denk gelen Amerika’daki 45 bin tonluk pazarını kaybetmekle kalmaz, Avrupa Birliği, Birleşik Krallık, Ortadoğu ve Batı Asya gibi kritik pazarlardaki gücü de sarsılır.

Uzun tanecikli aromatik olan Basmati’nin sadece Pencap, Haryana ve Uttar Pradesh’te yetiştiği hakikatini zedeleyen RiceTec’in Basmati patenti, Hindistan basınında “tarihimizin ve kültürümüzün çalınıp kaçırıldığı” haberleriyle çalkalanır.

RiceTec’in Basmati patenti; çeltik hattı, bitkisi ve tohumu kapsar. Patentin özetinde bu buluşun aynı zamanda pirincin pişirilmesi ve pirinç tanelerinin nişasta oranı ile bunların çeltik hatlarındaki kullanımı da tanımlanmakta, bu hatların yetiştirilme metodu anlatılmaktadır. RiceTec daha da aşırıya giderek pirinç tanelerindeki nişasta indeksinin pirincin pişme süresinin tahmin edilmesini sağladığını, geleneksel Basmati pirinç pilavı hazırlama oranlarını kullanmak suretiyle tanımladığı bir metoda dayandırır.

Binlerce yıldır Himalaya’nın eteklerinde yetişen Basmati’nin fındığa benzer lezzeti, aroması ve kaliteli dokusu, Dünya’nın en pahalı pirinci olmasını sağlar.

Bilindiği üzere pirinç, birçok Asya ülkesinin mutfağının vazgeçilmezidir. Bu gıda maddesinin elde edilmesi için bölge koşullarına, damak tadlarına ve ihtiyaçlara en uygununu bulabilmek için binlerce çeltik çeşidi geliştirilmiş ve yetiştirilmiştir.  RiceTec’in Basmati patenti bu çiftçilerin emeklerini, bölge halkının mirasını ve dahi geleceğini, bu bölgedeki tacir ve ihracatçıların pazarını çalmakla, yani sınai mülkiyet haklarını ve biyoçeşitliliğini çalmakla kalmayıp ait olduğu yerden sökülen Basmati adının tüketicide edindiği yeri de sarsmaktadır. Çünkü bu ürün ait olduğu yerde değil başka yerlerde üretildiğinden kalitesi de hiçbir surette orijinaliyle aynı olmayacaktır.

Hindistan hükümeti Amerikan Patent ve Marka Ofisinden derhal bu patentin tekrar incelenmesini ister ve diğer taraftan da üst düzey diplomatik görüşmelere başlar. RiceTec’in patentini patent vekilleriyle ve bilim adamlarıyla iyice analiz ederek çalışmalarını yürüten Hindistan, sonuçtan endişelidir. Zira daha önce Hint asıllı iki bilim adamı tarafından zerdeçalın yara iyileştirme özelliğine dayalı olarak Amerika’dan alınan patent, Amerikan patent yasalarındaki “Dünya’nın herhangi bir yerinde basılı veya yazılı halde bulunan “bilinen gerçek”lere (common knowledge) dayalı bilgilerin yeni buluş niteliği taşımayacağından patentlenemeyeceği” hükümlerine göre layığıyla ispatlandığı için hükümsüz kılınmıştı. Ancak bu vakada durum farklıdır.

RiceTec’in patentinin Basmati’nin karakteristik özellikleriyle aynı olan çeltik bitkisinin yetiştirilmesi; bu bitkiden elde edilen taneler ve RiceTec tarafından icat edilen nişasta indeksine (starch index-SI) bağlı olarak çeltik bitkisi seçme yöntemi olmak üzere üç temel hususu kapsadığından hareketle;  patente konu edilen bitki çeşidi ve tanelerinin zaten var olduğu, yani buluşun yenilik özelliği taşımadığı ileri sürülür. İddiaya ispat olarak Amerikan Ulusal Tarım İstatistik Servisinin 1997 tarihli son Pirinç Yıllık Kitabında yer alan “Amerika’nın yıllık pirinç ithalinin yaklaşık %75’ini Tayland’dan Jasmine pirinci, kalanının da büyük çoğunlukla Hindistan ve Pakistan’dan temin edildiği” bilgisine, yani bu pirinçlerin “Amerika’da yetişmeyen” çeşitlerden elde edildiği gerçeğine dayandırılması son derece dikkat çekicidir.

Hindistan, RiceTec’e bu patentin verilmesinin TRIPS ile coğrafi işaretlere sağlanan korumanın Basmati için ihlal edildiğini iddia eder. Nasıl ki Amerika’da üretilen bir şarap Champagne olarak etiketlenemez, Hindistan’ın Basmatisi de Amerikan etiketi taşıyamamalıdır! Ancak zerdeçal davasındakinin aksine çeltik çiftçilerinin iddialarını ispatlayacak belgeleri yoksa, Basmati patenti hükümsüz kılınamayacak ve bu durumda da bu konu, TRIPS’in ihlali iddiasıyla Dünya Ticaret Örgütüne de taşınacaktır.

İtiraz üzerine patent sahibi istemlerinin bir kısmını geri çeker ancak mevzu, patentten Basmati adının kötüye kullanılmasına dönmüştür artık. RiceTec, Birleşik Krallık’ta tescil ettirdiği markaların kullanımında Basmati adının jeneriğe dönüşmüş olduğunu iddia eder. Başarılı bir itiraz sürecinin ardından Birleşik Krallık’ta “tüketici algısı, ticaretin döngüsü ve bilimsel gerçeklerin mevcudiyeti; gerçek Basmati pirincinin ancak Hindistan ve Pakistan’ın kuzey bölgelerinden elde edilebileceğini çünkü o bölgelerin çevre, toprak, iklim, zirai uygulamalar ve Basmati çeşitlerinin genetik özelliklerinin eşsiz karışımının bu ürüne spesifik karakter kazandırdığı” kabul edilerek bir dizi ticari tedbirler uygulanır.

Diğer taraftan özellikle başta Amerika olmak üzere Avustralya, Mısır, Tayland ve Fransa’da Basmati’nin jenerik olarak kabul edildiğini ifade eden; eğer Hindistan ve Pakistan tarafından coğrafi işaret olarak zamanında tescil edilmiş olsaydı bu sorunların yaşanmayacağıni ve özellikle Amerika’nın pirinç ithalatının büyük bir yüzdesine sahip Hindistan’ın neden zamanında Amerikan Federal Ticaret Komisyonuna resmi yollardan Basmati’nin jenerik olmadığı konusunda itiraz etmediğini sorgulayan birçok yazıya rastladığımı belirtmek isterim.

Hindistan’ın Amerikan patentleriyle mücadelesinden kazanımı, Dijital Kütüphane!

Zerdeçal ve Basmati hakkındaki Amerikan patentleriyle ilgili maliyetli mücadelenin ardından Hindistan, birkaç ulusal kurumunun ortaklaşa yürüttüğü bir projeyle  Geleneksel Bilgi Dijital Kütüphanesi (Traditional Knowledge Digital Library-TKDL) kurar. Bu kütüphane özellikle geleneksel Hindistan tıp bilimi olan Ayurveda’yı hedefleyerek bu konudaki kamuya açık (public domain) bilgileri İngilizce, İspanyolca, Almanca, Fransızca, Japonca ve Hint dilinde yayımlar. Burada yer alan bilgiler ise Uluslararası Patent Sınıflandırma (International Patent Classification-IPC) sistemine uygun biçimde sınıflandırılır ki patent uzmanları başvuruları incelerken bu bilgilere kolaylıkla erişebilsin ve kamuya açık bilgilere dayalı patentler daha inceleme aşamasında iken reddedilsin.

Hazır “geleneksel bilgi”den bahsetmişken tanımını vermeden geçmek olmaz. Geleneksel bilgi; geçmişten bugüne taşınabilmiş tüm geleneksel kültürel anlatımları (folklor), biyolojik çeşitliliği, genetik kaynakları, bitki ıslahını, geleneksel tarımı ve geleneksel ilaç yapım metodlarını kapsayan geniş bir alanı kapsar. Bu konuyla ilgili olarak WIPO nezdinde Fikri Mülkiyet ile Genetik Kaynaklar, Geleneksel Bilgi ve Folklor Hükümetlerarası Komitesi (Intergovernmental Committee on Intellectual Property and Genetic Resources, Traditional Knowledge and Folklore-IGC) kapsamlı çalışmalar yürütmektedir.


 

Basmati vakasıyla ilgili yazılarda da değinildiği üzere, eğer Hindistan ve Pakistan’ın genetik kaynaklarına dayanan ve belirli bölgelerinden kaynaklanan, bu bölgelerdeki doğal ve beşeri unsurlarla yoğrularak Dünya pazarında yer edinmiş Basmati pirinci için TRIPS’e göre coğrafi işaret koruması zamanında sağlanmış olsaydı, Amerika’da patent alınması belki de en başından itibaren mümkün olmayacak ya da bu patentin hükümsüzlüğü için bu kadar çaba sarfedilmesine gerek kalmayacaktı. Diğer taraftan zamanında sağlanacak coğrafi işaret koruması ile Basmati adının başta Amerika olmak üzere TRIPS üyesi diğer ülkelerde jenerik hale döndüğünün kabulü de mümkün olmayacaktı.

Yeri gelmişken değinmekte fayda var.  TRIPS’in 23(4) hükmüyle TRIPS Konseyine, şaraplara sağlanan korumayı kolaylaştırmak amacıyla çok taraflı bir bildirim ve tescil sistemi kurulması için görüşme yapma görevi verilmiştir. Bu konuda geçmiş yıllarda çalışmalar yapılmış ancak muhtelif nedenlerle somut bir mesafe katedilememişti. İşte tam bu noktada kâr amacı gütmeyen sivil bir kuruluş olan ORIGIN  (The Organization for an International Geographical Indications Network), sevindirici bir gelişme olarak yoğun bir emeğin sonunda kendi ülkelerinde korunmakta olan Dünya coğrafi işaretlerini içeren bir veritabanını bir süre önce hizmete açtı. https://www.origin-gi.com/i-gi-origin-worldwide-gi-compilation-uk.html adresinden erişim sağlanan bu veritabanında, mevcut durumda 7972 coğrafi işaret yer alıyor. Menşe ülke, coğrafi bölge, ürün çeşidi, başka ülkelerde koruma elde edilip edilmediği gibi çeşitli kriterlere göre arama yapılabiliyor. İlgilenenlere önemle duyurulur.

 

Coğrafi işaret-ıslahçı hakkı:  

Coğrafi işaretle ıslahçı hakkının kesiştiği nokta sadece “isim” konusudur ve aslında marka ile de ıslahçı hakkı bu noktada kesişir.

Öncelikle coğrafi işaret mevzuatında bu başlık altında ilişki kurulabilecek temel hükümlere yer verelim.

* Ürünün gerçek kaynağı konusunda halkı yanıltabilecek olan bitki tür ve çeşitleri, hayvan ırkları veya benzeri adlar coğrafi işaret olarak tescil edilemez. (madde 35)

* Tescil edilen coğrafi işaret tescil ettirene inhisari hak sağlamaz. (madde 44)

* Coğrafi işaret lisans, devir, intikal, haciz ve benzeri hukuki işlemlere konu olamaz ve teminat olarak gösterilemez. (madde 148)

Şimdi sıra ıslahçı hakkına ilişkin olanlarda. Ama öncelikle TRIPS’in “patentler” ile ilgili kısmında ıslahçı hakkına değinildiğini, 27 nci maddesinin üçüncü fıkrasında bu hakkın üye ülkelerce patent veya kendine özgü bir sistemle yahut bunların kombinasyonlarıyla koruma sağlama yükümlülüğü bulunduğunu belirtelim.

Ülkemizde ıslahçı hakları patent mevzuatıyla değil, 2004 tarihli Yeni Bitki Çeşitlerine Ait Islahçı Haklarının Korunmasına İlişkin 5042 Sayılı Kanun ile korunur. Bu arada dikkatinizi çekti mi? Yukarıda irdelediğimiz Basmati pirinci vakası eğer Türkiye’de yaşanmış olsaydı, buna “Basmati patenti” yerine “Basmati ıslahçı hakkı” diyecektik.

Tarım ve Orman Bakanlığının sorumluluğunda bulunan 5042 Sayılı Kanunun 9 ve 42 inci maddelerinin konuyla ilişkilendirilen hususları aşağıdaki gibidir.

* Islahçı hakkına konu yeni bitki çeşidine verilecek isim, o çeşidin “umumi ismi” olup bu ismin kullanım zorunluluğu “ıslahçı hakkı sona erse dahi’’ devam eder.

       * Çeşit için önerilen isimde, çeşit ile ilgili ürünler bakımından marka alınmasını markalar mevzuatı açısından engelleyecek unsurlar bulunamaz.

* Çeşit ismi için UPOV Sözleşmesine taraf ülkelere de bildirim yapılır ve bu kapsamdaki isimlerle aynı ya da karıştırılabilecek benzerliğe sahip isimler kullanılamaz.

              * Satışa sunulan veya diğer şekillerde piyasaya sürülen bir çeşidin isminin marka, ticaret unvanı veya benzer diğer işaretler ile birlikte kullanımı ancak çeşit isminin kolayca tanınabilir şekilde yazılması halinde mümkündür.

       * Çeşidin kullanımıyla ilgili olarak üçüncü kişilerin önceki hakları saklıdır. Üçüncü kişilerin önceki hakları nedeniyle, bir çeşide ait ismin kullanılması bu ismi kullanmak zorunda olan kişiye yasaklanmışsa Tarım ve Orman Bakanlığı ıslahçıdan çeşit için yeni bir isim ister.

* Sadece bitki çeşitleri ve tohumculuk sektöründe söz konusu olan tür, kalite, miktar, amaç, değer, coğrafi orijin veya üretim tarihini belirten işaretlerden ibaretse çeşit için önerilen isim reddedilir.

* Çeşidin özellikleri, değeri ve coğrafî orijini açısından veya çeşit ile ıslahçı ya da çeşit ile başvuru sahibi arasındaki irtibat bakımından yanıltıcı veya karışıklığa neden olacak nitelikteyse çeşit için önerilen isim reddedilir.

5042 sayılı Kanun kapsamında ıslahçıya tescilden doğan hakkın devri, intikali, rehin hakkı tesisi, haczi ve lisans sözleşmesine konu olması mümkündür.

Yukarıda bahsi geçen UPOV, Uluslararası Yeni Bitki Çeşitleri Birliği (The International Union for the Protection of New Varieties of Plants) olup yeni bitki çeşitlerinin korunması için oluşturulan ve mevcut durumda 75 üyesi bulunan bir uluslararası birliktir. UPOV Sözleşmesiyle ilgili işlemler WIPO nezdinde yürütülür.

UPOV tarafından bütün üye ülkelerden toplanılan verilere, http://www.upov.int/pluto adresinden erişim sağlanan PLUTO (Plant Variety Database) veritabanından ulaşılabilir. Bunu da böylelikle ilgilenenlere duyurmuş olalım.

Islahçılar, geliştirdikleri yeni bitki çeşitlerini isimlendirir. Bu isimlendirme de yukarıda değinildiği üzere çeşitli kurallara, hem de uluslararası kurallara tabidir. Üstelik UPOV kapsamında da, o yeni geliştirilen bitki çeşidine verilecek ismin daha önceden UPOV’a bildirilmiş çeşit isimleriyle aynı ya da karıştırılabilecek benzerliğe sahip olmaması gerekir. Tanıdık geldi mi? Tabii ki, tıpkı marka tescil başvurularındaki benzerlik araştırması bu!

Söz konusu yeni bitki çeşitleri için kullanılmak üzere UPOV’a kayıtlı çeşit isimleri için ilgili ıslahçılar tarafından bir de marka tescil başvurusu yapılmasının uluslararası alanda yaygın bir davranış olduğunu da öğrendim bu araştırmayı yaparken. Ancak bu isimler, yeni bitki çeşitlerinin “umumi ismi”, diğer bir deyişle o özelliklere sahip ürünün jenerik adı haline geldiğinden, taleplerinin olumlu sonuç vermesi söz konusu değil elbette. Serde markacılık da var ya, bu noktaya da değinmeden geçemedim.

Gelelim konunun coğrafi işaretlerle ilgili kısmına. Yeni geliştirilen bitki çeşitlerine coğrafi orijin belirten isimlerin verilmesi esasen ilgili yasal düzenleme bakımından mümkün değil. Ancak 5042 sayılı Kanunun “Çeşidin özellikleri, değeri ve coğrafî orijini açısından veya çeşit ile ıslahçı ya da çeşit ile başvuru sahibi arasındaki irtibat bakımından yanıltıcı veya karışıklığa neden olacak nitelikteyse çeşit için önerilen isim reddedilir.” hükmünün geniş çerçevede değerlendirilmesinin isabetli olacağı düşüncesiyle, Tarım ve Orman Bakanlığı Bitkisel Üretim Genel Müdürlüğünün “Bitki Çeşitleri Bülteni”nin, konunun ilgililerince takip edilmesi önerisinde bulunmak yerinde olacaktır. Ayrıca coğrafi işaret mevzuatında “coğrafi yer adı içermemesine rağmen geleneksel olarak kullanılan, günlük dilde yerleşmiş adların coğrafi işaret olabilmesi” istisnası mevcut, tescilli “Rakı” coğrafi işareti gibi.  Bu durumda aslında 5042 sayılı Kanunda geçen “coğrafi orijin belirten” bir isim olması nedeniyle reddedilmesi gerektiği halde isminde coğrafi yer adı geçmediğinden ıslahçı hakkına konu edilmiş bir coğrafi işaretin varlığının takibi açısından da Bitki Çeşitleri Bülteninin dikkate alınması faydalı olacaktır. Yine serdeki markacılık nedeniyle değinmeden geçemeyeceğim. Sadece yeni bitki çeşitleri için marka tescil talebinde bulunulması durumu olmayabilir. Yani tescilli markalar ya da karışıklığa yol açabilecek düzeyde benzeri bir isim de yeni bir bitki çeşidine verilmek üzere olabilir. Benden söylemesi, acele edin!

 

Coğrafi işaret – tasarım / eser sahibinin hakları:  

Coğrafi işarete konu “ürünün özel bir şekli” olabileceği ya da “ürünün üzerinde desenler, süslemeler, vb hususlar” bulunabileceği gerçeğini göz önünde bulundurarak tasarım mevzuatının konumuzla ilişkilendirilebilecek hususlarına bakalım.

* Tasarım, ürünün tümü veya bir parçasının ya da üzerindeki süslemenin çizgi, şekil, biçim, renk, malzeme veya yüzey dokusu gibi özelliklerinden kaynaklanan görünümüdür.

* Tasarım “yeni” ve “ayırt edici niteliğe sahip” ise korunur.

* Bir tasarımın “bilgilenmiş kullanıcı” üzerinde bıraktığı genel izlenim ayırt edici niteliğin değerlendirilmesinde önemlidir.

* Tasarımda “kamuya sunma”; sergileme, satış gibi yollarla piyasaya sürme, kullanma, tarif, yayım, tanıtım veya benzer amaçlı faaliyetleri kapsar.

* Tasarım koruması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununda aranan şartları taşıması halinde söz konusu Kanunla öngörülen korumaya halel getirmez.

* Tasarım sahibinin izni olmadan koruma kapsamındaki tasarım veya tasarımın uygulandığı ürün üretilemez, piyasaya sunulamaz, satılamaz, ithal edemez, ticari amaçlı kullanamaz.

IPR Gezgini’ndeki 3 Nisan 2017 tarihli yazımda özelliklerine kısaca değindiğim ve Türkçe “Bavyera Bretzeli” şeklinde adlandırabileceğim “Bayerische Breze / Bayerische Brezn / Bayerische Brez’n / Bayerische Brezel” coğrafi işaretini bu konuya kurgu bir örnek olarak vermek istiyorum. Avrupa Birliğinde mahreç işareti olarak tescilli Bavyera Bretzeli’nin özel bir şekli var. Dua sırasında kenetlenmiş kolları simgeleyen bu şekil, diyelim ki bir tasarım başvurusunda kullanıldı. Bu “özel şekilli” ürünün, coğrafi işaret tescil kaydı bulunması acaba tasarımın yeni olmadığının iddiası için bir gerekçe olarak ileri sürülebilir mi? Yahut 5846 sayılı Kanun kapsamında eser sahipliği iddiasının değerlendirilmesinde dikkate alınabilir mi?

 

 

Konuyla ilişkilendirmek istediğim bir diğer örnek ise Niğde ili Bor ilçesi Obruk Köyünden kaynaklanan “Obruk (Arısama) Halısı”. Mahreç işareti olarak tescil edilen bu coğrafi işaretin tescil bilgileri arasında “çavuşlu motifi”, “balıklı motifi” ve “elmalı” motifi” olarak tanımlanmış üç motif yer almakta. Yani Obruk (Arısama) Halısının özelliklerinden biri, halının göbek kısmında bu üç motiften birini taşıması. Tescil belgesinde yer verilen görsel aşağıdaki gibidir:

 

 

 

Ve sorumu soruyorum:

Coğrafi işaret tescil belgesinde yer verilen motifler dayanak gösterilerek bu motifleri içeren tasarım başvuruları reddedilebilir mi ya da tescillerin hükümsüzlüğü istenebilir mi? Yahut bu motiflerin üzerinde eser sahipliğinden doğan hakların bulunduğunu iddia eden kişilere karşı, söz konusu motiflerin coğrafi işaretli ürüne ait olmasından dolayı anonim nitelikte olduğu iddiası ileri sürülerek eser sahipliği karinesi çürütülebilir mi?

Coğrafi işaret tescillerine bir de bu açıdan bakmaya ne dersiniz?

Gonca ILICALI

Kasım2018

gilicali12@gmail.com

 

 

PEYNİRİN TADI TELİFLE KORUNUR MU: ÇEKİYORUM, GÜLÜMSEYİN ve “PEYNİİİİİİİR” DEYİN!

 

Aşağıda yer verdiğim ABAD görüşüne konu davanın taraflarının ilk karşı karşıya gelişi değil bu. Belli ki davacı Levola Hengelo B.V davalının piyasadaki varlığından hiç memnun değil ve onun “sinsi”  bir şekilde kendisini taklit ettiğini-kendisinden yararlandığını düşünüyor.

Taraflar geçmişte 2015 yılında bir marka ihtilafında ringe çıktılar ve itiraz eden/davacı Levola en sonunda Temyiz’de kazandı davayı. Aşağıda inceleyeceğim görüşe konu davayı duyunca hemen o marka ihtilafı zihnimde parıldadı, çünkü iflah olmaz bir Harry Potter hayranı olarak, Levola’nın kavramsal benzerlik ile ilgili argümanları ilgimi çekmiş ve eğlenceli gelmişti bana çünkü kavramsal benzerlik karşılaştırmasında büyücüler, cadılar vs havada uçuşuyordu! O zaman ne olmuştu hemen kısacık anlatayım. Davalı Benelüks’te WITTE WIEVENKAAS diye marka tescilleri yapınca Levola şirketi HEKS’NKAAS markasına dayanarak buna itiraz etmişti. İki marka da KAAS kelimesini içeriyor ama KAAS Hollanda dilinde “peynir” demek yani bir ayırt ediciliği yok. Şimdi diğer kelimelere bakalım;

Hollanda dilinde HEKS “CADI”, HEKSEN ise  “CADILAR” demek, WITTE “BEYAZ” demek ve “WIEVEN” bir Hollanda diyalektiğinde “KADIN EŞLER/KADINLAR” demek. Yani HEKS’NKAAS , “CADILARIN PEYNİRİ” ve WITTE WIEVENKAAS “BEYAZ KADINLARIN PEYNİRİ”  demek. Gördüğünüz gibi yazılışlar ve okunuşlar benzemiyor. (Hollanda dilinde bir kelimenin nasıl okunacağını Hollandalıların kendisi ve Tanrı dışında hiç kimse bilemez (!), ama verilen Benelüks kararında okunuşlar benzemiyor dendiğinden dolayı ben de benzemiyor diye yazdım.)

Levola demişti ki; WHITE WIEVEN cadıların hayaleti olan bir cadı türüne referans veriyor, bizim markamız da CADILARIN PEYNİRİ olduğuna göre bizim markamızla anlamsal ve kavramsal olarak güçlü bir benzerliği var.

Bunun üzerine Benelüks Marka Kurumundaki uzmanlar da oturup  (büyücü!) Merlin’in sözlüğünü açıp iki kavramın anlamını buluyorlar. (Bu arada hemen söyleyeyim, uzmanların yararlandığı Hollanda’nın en saygı gören sözlüğü tabii ki). Sözlüğe göre cadı; büyü yapma gücü olan, bir çeşit sihirbaz, başkaları için felaketlere sebep olma gücü olan kişi, zeki ve yaramaz kız veya doğada büyülü gücüyle var olan kişi gibi anlamlara geliyor.

Yine Sözlük’e göre WITTE WIEVEN ise Alman Mitolojisinden gelen bir kavram ve şu demek; kötücül ama aynı zamanda zeki kadın, deliklerde ve gizli yerlerde yaşayan, şans ve şanssızlığı aramak veya gelecekte olacakları tahmin etmek için zaman zaman bulundukları yeri terk eden, çalınmış veya kaybedilmiş şeylerin yerini bulan genç ve bekar kızlar.

Kurum neticeten bu iki kavram arasında bir benzerlik olmadığını çünkü HEKS(CADI) nın büyücülük yetenekleri olan bir kişiyken, Levola’nın iddialarının aksine, WITTE WIEVEN’in cadı olmadığını ve bu kavramı bilen herkesin de aradaki farkı ayırt edebileceğini söylüyor.  Böylece markalar benzer bulunmayarak itiraz reddediliyor. Levola işi bir üst aşamaya taşıyıp Temyiz’de kazanıyor ama. (Arzu ederseniz birgün o kararı da yazabilirim).

Şimdi yıllar sonra ABAD görüşüyle anlıyoruz ki yukarıda bahsettiğim marka ihtilafı devam ederken taraflar bir yandan da telif hakkı üzerinden bir savaşa girmişler. Bakalım neler olmuş.

 

OLAYIN VAK’ALARI

HEKSENKAAS veya HEKS’NKAAS bir çeşit sürülebilir ve batırılarak yenen (dip), krem peynir ve taze ot/bitkilerden müteşekkil yiyecek. (ben buna kısaca peynir diyeceğim) Ürün 2007 yılında taze sebze ve meyve ticareti yapan bir Hollandalı tarafından yaratılmış ve 2011 yılında tüm hakları Levola’ya devredilmiş. HEKSENKAAS markası 2010 yılında tescil edilmiş, ayrıca ürünün üretim usulüne ilişkin olarak 2012 yılında patent alınmış.

Davalı Smilde Foods BV ise 2014 yılından beri WITTE WIEKENKAAS markası altında Hollanda’da bir süpermarket zinciri için, Levola’nın ürünü gibi, bir peynir üretiyor.

2015 yılında Levolo, Smilde’ye, Hollanda’da dava açıyor ve kısaca diyor ki; bunlar benim peynirimin “tadını” taklit ediyor,  bu telif hakkı ihlalidir, peynirin tadındaki telif hakkı ürün tüketilirken ki hissedilişten kaynaklı genel izlenimden doğar ki, bunun içine ürüne dokunulduğunda doğan his ve ağızdaki algıda dahildir.

Ancak Gelderland Yerel Mahkemesi peynirin tadı telif hakkına tabi eser midir değil midir tartışmasına dahi girmeye gerek olmadığını, çünkü Levola’nın hangi unsur veya unsur kombinasyonlarının Heksenkaas peynirlerine orijinal karakter verdiğini ve Levola’nın hususiyetini taşıdığını ispat edemediğini söyleyerek davayı reddediyor.

Levola kararı temyiz ediyor. Temyiz Mahkemesi dosyayı durdurup ön görüş için ABAD’a gönderiyor.

Hemen söyleyeyim bu davaya Fransız, İtalyan, Hollanda ve İngiliz Hükümetleri ile AB Komisyonu da görüş sunuyor. Ben herkesi anladım da, kusura bakmasınlar, ama İngilizleri pek çözemedim. Kızmasınlar ama, İngilizlerin bi Cheddar (Çedar) peyniri vardır bilinen -ki peynir üstadı İsvçreliler Cheddar kelimesini duyunca  gözlerini devirirler o yüzden peynirle ilgili bir tartışmada İngilizleri görünce biraz şaşırdım!.

Temyiz Mahkemesi ABAD’a kısaca diyor ki;

Geçmişte Hollanda Yüksek Mahkemesi, prensip olarak, parfüm kokularının telife tabi olabileceğine karar vermişti; Levola bu karara dayanarak peynirin tadının da telife tabi eser olabileceğini iddia ediyor. Smilde ise telif sistemine göre korumanın ancak görsel ve işitsel eserlere verilebileceğini, bir gıda ürününün tadının sübjektif doğaya sahip olup, her zaman aynı stabilite de olmayacağından dolayı da telif korumasına tabi olamayacağını iddia ediyor. Fransa Court of Cassation ise kategorik olarak kokulara telif koruması verilmesine karşı çıkıyor. AB’ndeki Mahkemeler arasında bu konularda görüş birliği yok.

AB Hukuku bir yiyeceğin “tadına” telif koruması verilmesini yasaklıyor mu? Böyle bir koruma “edebi ve artistik eserler” kavramına aykırı mı olur? Bern Konvansiyonu  2(1) maddesi  “every production in the literary, scientific and artistic domain, whatever may be the mode or form of its expression”, diyor, burada verilen örnekler yalnızca görülerek ve/veya duyularak algılanan yaratılarla mı ilgildir?

Bir gıda ürününün tadının istikrarsız olabilme ihtimali ve/veya tüketildiğinde sübjektif bir kanaat oluşturması buna telif koruması verilmesine engel midir?

Eğer telif koruması verilebilirse bunun şartları nelerdir? Telif sadece tada mı verilir yoksa tarife de verilebilir mi? Telif iddiasında bulunan bunu hangi delillerle ispat etmelidir? Böyle bir ihtilafa bakan Mahkeme ihlal olup olmadığını nasıl tespit etmelidir; iki ürünün tadının bütünsel olarak aynı olması gözönüne alınacak bir faktör müdür?

 

Önce şunu söyleyeyim; Temmuz 2018’de ABAD Hukuk Sözcüsü bu dava hakkındaki görüşünde bir gıda ürününün tadına telif koruması verilmesinin mümkün olmadığını söylemişti.

C-310/17 sayılı 13/11/2018 tarihli görüşüyle ABAD bu konuda ne demiş şöylece özetleyebiliriz;

1- AB Hukuku üye ülkelere “eser” kavramının nasıl tespit edileceği ve kapsamı konusunda açık bir kural önermiyor. Ancak AB’nin her yerinde eşit biçimde uygulanacak ve aynı biçimde kabul görecek ortak bir anlayış ihtiyacı mevcuttur. Dolayısıyla yapılacak yorumların tüm AB’de aynı biçimde geçerli, otonom ve yeknesak olması şarttır.

2- Bir yiyeceğin tadına telif koruması verilmesi, bunun ancak eser kabul edilmesi ön şartına bağlıdır. Eser kabul edilebilmek için de bunun “orijinal” yani “sahibinin hususiyetini taşır” olması ve ifade edilmiş olması şarttır. İfade edilmiş olduğunun kabul edilebilmesi için ise, kalıcı bir formda olmasa dahi,  yeterli derecede kesinlik ve objektivite taşıması gerekir. Bu böyledir çünkü ortada telif ihlali olup olmadığını araştıracak mercilerin (Mahkemelerin) dava konusunun koruma altında olduğunu açık ve kesin biçimde tespit edebilmesi lazımdır. Ayrıca bu gereklilik piyasada var olan rakip kişiler için de lüzum arz eder. Ortada bir sübjektif durum olmaması gerekir.

3- Ancak bir yiyeceğin tadı kesin ve objektif biçimde bu vasfı taşımaz. Yiyeceğin tadı özünde duyum ve tecrübelere bağlıdır ki bunlarda sübjektif olup, tadan kişi – bunun yaşı – yiyecekler konusundaki tercihleri – tüketme alışkanlıkları gibi faktörlere bağlı olarak değişir.

4- Bugünün mevcut teknik imkanlarıyla bir yiyeceğin tadının kesin ve objektif olarak aynı tip başka ürünlerle farkının belirlenmesi mümkün değildir.

5- Tüm bunlar göz önüne alındığında bir gıda ürününün tadının AB Hukuku uyarınca “eser” kabul edilmesi mümkün değildir. Bu durumda herhangi bir Üye ülkenin yerel mevzuatının da yiyeceklerin tadının telifle korunacağına izin verdiği biçiminde yorumlanamaz. İlk soru bu şekilde cevaplandığına göre, sonraki soruların cevaplanmasına yer yoktur.

Acaba Levola’da çalışanlar fotoğraf çektirirken hala “cheeeeese” diyorlar mıdır?

Özlem FÜTMAN

ofutman@gmail.com

Kasım 2018

 

 

 

 

NUSR-ET’İN (PİRUS) ZAFERİ – BİR HAREKET MARKASININ EUIPO TARAFINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ

 

Antik Yunan tarihçisi Plutark’ın kaydettiğine göre Arnavutluk-Makedonya hattında kurulu Yunan krallığı Epir’in şan şeref düşkünü kralı Pirus, kazandığı savaşta ordusunun büyük bölümünü kaybettiği için, onu tarihe geçirecek şu sözü söylemiştir; “Böyle bir zafer daha kazanırsak tamamen biteceğiz.’’

 

 

İşte bundan dolayı, nihai getirisi, kazanma yolunda ödenen bedeli karşılamayan zaferlere siyasi ve tarihi literatürde “Pirus Zaferi” deniyor. Meydanda zafer gözükür ama daha geniş bir perspektiften bakıldığında aslında bir hezimettir.

Aşağıda inceleyeceğim karara ilişkin netice gerçek bir zafer midir yoksa Pirus Zaferi midir, siz de bir düşünün bakalım.

04 Mart 2017 tarihinde D Et ve Et Ürünleri Gıda Pazarlama Ticaret A.Ş aşağıdaki hareket markasının 25,30 ve 43. sınıflarda tescili için EUIPO’ya başvuruyor.

 

 

Bu hareketi bildiniz ve hareketi yapanı tanıdınız değil mi? Resimlerdeki bizim Doğuş Grubu bünyesindeki meşhur Nusr-Et et lokantalarının kurucusu ve halen D ET şirketinin ortaklarından olan Nusret Gökçe ve kendisi buralarda çokça sükse yapmış tuz serpme hareketini yapıyor. Biliyorsunuz ki Nusret Bey bu hareketten sonra “Salt Bae” olarak anılmaya başlandı.

Başvuru  43. sınıfta, elbette ki, yiyecek-içecek sağlanması hizmetleri başta olmak üzere aşağıdaki hizmetleri kapsıyor.

Services for providing of food and drink; restaurants, self-service restaurants, cafeterias; cafés, canteen services, cocktail lounges, snack bars, catering, pubs; rental of food service equipment used in services providing food and drink; arranging temporary housing accommodations, namely hotels, motels, holiday camps, boarding houses, rental of tents, youth hostel services, room reservation services; reservation of temporary accommodation, rental of banquet and social function facilities for special occasions, namely, wedding receptions, conferences and meetings; providing day care centers; pet day care services, pet and animal boarding services.”

Koruma talep edilen renkler şöyle; siyah, beyaz, gümüş, açık kahveregi, koyu kahverengi, kırmızı, pembe, altın rengi, gri ve okre.

Marka başvuruda şu şekilde tarif edilmiş;

“Bu başvuru yaklaşık 3 saniye süren sinematik sekansdan oluşan renkli bir hareket markasıdır. Sekanstaki her bir poz yaklaşık 0,5 saniyeden oluşmaktadır.  Başlangıç pozu yukarıda belirtilen pozlardan üst sırada en solda yer alanken sonuncu poz alt sırada en sağda yer alandır.  Hareketler (yukarıdaki gösterimde yer alan) pozların soldan sağa devamıyla ve yine alt sıraya geçip soldan sağa doğru devam eder. Bütün hareketler, yukarıdaki pozlardan görüleceği üzere, bir mutfakta gerçekleşmektedir. Görüntülerde bir şef göğüs hizasına kadar kaldırılmış bir tepsi içerisine yerleştirilmiş bir et parçasına tuz serpmektedir. 

İlk görüntüde şef ayaktadır ve yukarıdan ete bakmaktadır. Şefin vücudu ete dikey biçimdedir, vücudunun sağ tarafı tepsiye yakın ve sol tarafı uzaktır.  Şefin sağ kolu etin üstündedir ve sağ elinin parmakları birlikte bir tutam tuzu tutmaktadır Sol kolu hemen hemen göğüs kafesinin yanındadır ancak sol önkolu 90 derecelik bir açı yapmaktadır.

İkinci pozda şef etin üzerinden göğsünü hafifçe sola doğru çevirmektedir.  

Sağ kolunu yukarı doğru omuz hizasına kadar ve tepside yer alan ete yatay bir biçimde kaldırmaktadır.  Sağ önkolu etin üzerinde dikey biçimde yerleşirken parmakları şimdi yukarıda ve hafifçe sağ dirseğinin gerisinde durup tuzu serpmekte, şef başını omuzuna doğru yaslamaktadır.   Sol kolu hafifçe göğüs hizasından uzaklaşmaktadır.

 Üçüncü, dördüncü, beşinci ve altıncı pozlar şef etin üzerine tuz serperken sağ eldeki parmakların hareketini yeniden yapmakta, şefin sağ el parmakları dışında dikey pozisyonu korunmakta ve bu durum tuzun serpilmesi eylemini geliştirmekte, son iki görüntüde parmaklar doğal biçimde açılarak kalan tuzun etin üzerine serpilmesini sağlamakta ve bu şekilde hareket sonlanmaktadır.  

Etin üzerine tuz serpme işlemi sırasında şefin vücudunun diğer bölümleri çok çok az hareket etmekte, çoğunlukla ikinci pozda tarif edilen biçimdeki pozisyonunu korumaktadır.”

Dosyayı inceleyen uzman, başvuruyu 43. sınıfta yer alan Services for providing of food and drink; restaurants, self-service restaurants, cafeterias; cafés, canteen services, cocktail lounges, snack bars, catering, pubs; rental of food service equipment used in services providing food and drink; reservation of temporary accommodation, rental of banquet and social function facilities for special occasions, namely, wedding receptions, conferences and meetings”  hizmetleri bakımından ayırt edici olmadığı (ve kullanımla ayırt ediciliğin ispatlanamadığı ) gerekçesiyle reddediyor ve diyor ki;

– Marka 6 sekanssal görüntüden müteşekkil 3 saniyelik bir videodur.

– Reddettiğim hizmetler genel tüketim içindir ve tüketici kitlesi hem ortalama tüketiciler hem de alan profesyonelleridir. İşaret bir parça et üzerine tuz serpen bir şefi göstermektedir. Şefin el ve kollarının nasıl konumlandığı dikkate alınsa bile sonuçta ilgili toplum kesimi bunu bir şefin eti tuz serperek hazırlaması şeklinde sıradan ve basmakalıp bir hareket olarak algılar. Yemek pişirirken eti tuzlamak normal ve standart bir haldir. Her ne kadar değişik şefler değişik tuz serpme teknikleri geliştirebilirlerse de her halükarda hareketi izleyen kişi için bu sonuçta bir şefin yiyeceği/yemeği hazırlaması eyleminden başka bir şey değildir.

-Bu başvuru redde konu hizmetler bakımından tescil için gerekli minimum ayırtedicilik seviyesine sahip değil. Bir markanın tescil edilebilmesi için artistik ve özellikle yaratıcı niteliği olması gerekmez, ancak yenilik ve orijinallik de bir kriter değildir. Belki bu hareket markasının içeriğinin (sinematik sekanslar) piyasa için basmakalıp olmadığı söylenebilir fakat bu durum yine de konu markanın standart ve basmakalıp olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

D-ET dosyaya kullanımla ayırt ediciliğe dair aşağıdaki delilleri sunmuş;

I– 14/2/2017 tarihinde Monako’da yapılan Laureus World Sports Awards’a dair fotoğraf ve promosyon materyalleri. Nusret Bey bu fotoğrafların bir kısmında görünüyor ve tabi ki bazılarında tescil talep ettiği tuz serpme hareketini yapıyor. Ayrıca kendisinin ünlülerle verdiği pozlara ilişkin bir çok online siteden çıktılar sunulmuş.

II- Twitter, YouTube ve Instagram gibi bilinen sosyal medya sitelerinden çıktılar. Bazı sunulan eklerde post edilen içeriğin görüntüsünün 2017 yılına ait olduğuna dair görülüyor. Bazılarında Nusret Bey ile sporcular tuz serpme hareketini yapıyor ama tabi ki birçok kişi sadece hareketi yapmaya çalışıyor, becerebildiği kadarıyla. Dosyaya ayrıca kaç kişinin bu paylaşımları görüntülediğine ilişkin istatistikler de sunulmuş.

Monako’daki ve birçok Avrupa ülkesinde online olarak şefin ve tuz serpme hareketinin promosyonunun yapıldığına dair deliller de sunulmuş dosyaya ancak bunların ciddi bir bölümü başvuru tarihinden sonraya tekabül ediyor.

III- Salt Bae ile ilgili Wikipedia sayfası.

IVwww.bustle.com web sayfasından alınan çıktı.

V- Business Insider UK web sayfasından alınan çıktı.

VI– The Telegraph gaztesinden bir makale; burada futbol yıldızları başarılarını konu tuz serpme hareketini yaparak kutluyor.

VII– The Independent gazetesinin web sayfasından alınan çıktı; harekete ilişkin video hakkında.

VIII– Daily Mail’den bir makale; Salt Bae’ye 2017 yılının en fazla videosu paylaşılan starları arasında yer veriyor.

Uzman kararında özetle diyor ki; tamam anladım bu hareket biliniyor, biliniyor DA ortada ilgili toplum kesiminin önemli bir bölümünün marka başvurusundaki hareket yüzünden reddettiğim hizmetlerin kaynağının başvuru sahibi olduğunu düşüneceğine dair bir delil yok. Web sayfalarından ve sosyal medya delillerinden anladığım şey işaretin kullanıldığı ama mevzuat sadece yoğun kullanımı aramıyor ki, bu kullanım sonucunda işaretin kaynak gösterme fonksiyonu ifa eder hale gelmiş olmasını da arıyor, fakat ben olayda böyle bir hal göremiyorum.

Tabi bu karar başvuru sahibinin yüzünü güldürmüyor ve EUIPO Temyiz Kurulu’na aşağıdaki argümanlarla başvuruyorlar;

1- Bu (tuz serpme) hareketi piyasanın standart normlarından esaslı derecede sapma gösteriyor, ne lokantalarda ne de insanlar günlük hayatlarında evlerinde tuzu böyle serpmez. (Türkçesi; benzemez kimse sana, tavrına hayran olayım! Allah aşkına hiç böyle tuz serpen gördünüz mü ömrünüzde?)

2- Hareket 2017 yılı başlarında uluslararası olarak jet hızıyla yayıldı ve binlerce kişi tarafından paylaşıldı. Nusret Gökçe 2017 yılının Ocak ayında internete kendisinin et keserken ve değişik bir hareketle eti tuzlarken ki görselini koydu, bu görsel adeta bir virüs gibi yayıldı. Ama asıl ün 7/01/2017 günü lokantanın Twitter hesabına yüklenen “Ottoman Steak” (Osmanlı Bifteği) videosu ile geldi, bu video Instagram’da 10 milyon kez görüntülendi ve Nusret Gökçe ikonik tuz serpme hareketi yüzünden “Salt Bae” olarak anılmaya başlandı.  İnsanlar bu marka başvurusundaki gibi etin üzerine tuz serpmeye başladılar, ünlü kişiler hareketi yaptı, meşhur/başarılı atletler kazandıkları başarıları bu hareketi yaparak kutladılar. Neticeten, hareket meşhur oldu.

3- El-kol hareketleri de hareket markaları arasındadır. Bunlar bazen kullanım yoluyla ayırt edicilik kazanır ve sıklıkla ünlü kişilerle bağlantılı olup bunlar tarafından tescil ettirilir, çünkü bu tarz kişilerin çılgınca/coşkun hareketler yaparak zaman içinde harekete ayırt edicilik katma ihtimalleri yüksektir.

4- Gökçe’nin hareketi benzersiz, tüketiciler tarafından hatırlanacak ve klasik tuz serpme hareketinden son derece uzak bir tavır içeriyor. Gökçe Ocak 2017’de yayınladığı 36 saniyelik videoda tuzu öyle bir serpiyordu ki tuz taneleri adeta fantastik bir yıldız tozu gibi dağılıyordu. Bu video 5 gün içinde 20.000’e yakın yorum aldı.

5- Deliller gösteriyor ki hareket Salt Bae olarak anılan Nusret Gökçe ile özdeşleşmiştir ve kendisi başvuru sahibine ait ünlü bir lokantalar zincirinin sahibidir. Bu lokantalar belli bir kalite ve karakteristikle, ilgili toplum gözünde, başka lokantalardan ayrışmaktadır.

6- Buradaki şef klasik bir şef gibi giyinmemiş, gözlük takıyor, yüz ifadesi ve stili çok farklı. Deliller de başvuru tarihinden evvel markanın ayırt edicilik kazandığını ve Avrupa’nın büyük bir bölümünde meşhur hale geldiğini ispat ediyor. Günümüzde bir markayı bilinir ve meşhur hale getirmenin ve promosyonunu yapmanın en iyi yolu internettir ki olayda da hareket bu yolla tanınır hale gelmiştir.

Temyiz Kurulu Ne Diyor?

43. sınıfta redde konu hizmetlerin temel hedef kitlesi genel tüketicilerdir.  Ancak bu hizmetler kısmen de olsa ticari alandaki tüketicileri de hedefler.  Bu grupların dikkat seviyesi normalden yükseğe doğru değişkenlik gösterir.

Ete tuz serpen bir şefin hareketi ilgili toplum gözünde-bazı mal ve hizmetler için- sıradan biçimde bir eti hazırlama davranışından başka bir şey olarak görülmez, yani bir ticari kaynak işaret etmez. Ancak Kurul 43. Sınıfta reddedilen bazı hizmetlerin böyle görüleceği kanaatinde değil.

Eti tuzlamak birçok et yemeğinin yapılışında gerçekleştirilen bir eylemdir. Bu proses için farklı teknikler uygulanabilir, tuz bazen et pişmeden bazense piştikten sonra ekilir.

Hangi teknik seçilmiş olursa olsun Kurul uzmanla bir konuda hemfikir; sonuçta bu, yemek pişirme dünyasında normal ve standart bir uygulama olarak algılanır. O sebeple konu markanın tesciline sadece yiyeceğe ilişkin hizmetler açısından karşı çıkılabilir.

“Services for providing of drink, rental of food service equipment used in services providing food and drink; reservation of temporary accommodation, rental of banquet and social function facilities for special occasions, namely, wedding receptions, conferences and meetings” hizmetleri oteller ya da organizasyon düzenleyiciler ile alakalıdır. Ayrıca “içecek sağlanması hizmetleri”, “yiyecek sağlanması hizmetleri”nden farklıdır.

Değişik şefler değişik biçimde ve pişirmenin farklı zamanlarında ete tuz serpebilir. Ancak ilgili toplum konu markaya baktığında işareti ete tuz serpen bir şeften başka biçimde algılamayacaktır. Markada tüketici zihninde hareketi hizmetlere bağlayacak imajinatif, çarpıcı veya acayip bir şey yok.

Başvuru sahibi şefin kollarının ve elinin hareketine vurgu yaparak bunun meşhur olduğunu iddia ediyor ama bu ikna edici bir argüman değil. Marka şefin eti tuzlamasına ilişkin, kolların hareketi markanın kendisi değil. Bizce de ortada bir ayırt edicilik yok. Hareket ilgi çekmiş olabilir ancak sonuçta tüketicilere hizmetlerin kaynağına dair spesifik bir enformasyon veya açık mesaj iletmiyor.

Mevzuat kullanımla ayırt edicilik kazanmada yoğun kullanımdan fazlasını arıyor; tüketicinin işareti konu mal/hizmetler açısından bir işletmeye bağlıyor olması lazım. Ayırt ediciliğin Avrupa’nın bütünü ya da en azından önemli bir bölümü açısından ispatı gerek.

Temyiz Kurulu Niye Böyle Düşünüyor ve Delillerle İlgili Ne Demiş?

Delillerin bazıları önceki tarihli değil.

Şubat 2017’de Monako’da gerçekleşen organizasyona ilişkin deliller sunulmuş ama Monako AB üyesi değil.

Wikipedia çıktısında Twitter hesabında Ocak 2017’de yayınlanan videodan bahsediyor; Ocak 2017 başvurudan kısa süre önceki bir tarih.

www.bustle.com’da ki makale 18/01/2017 tarihli, Business Insider’da ki makale 25/01/2017 tarihli yani bunlar da başvurudan kısa süre önce yayınlanmış.

Daily Mail’deki yazı ise Aralık 2017 tarihli.

Ezcümle; 2015,2016 gibi önceki dönemlere tarihlenmiş bir delil yok dosyada.

Ayrıca delillerle AB’nin bağını kurmak da zor. Başvuru sahibi Twitter ve Instagram hesaplarıyla popülarite iddiasında bulunuyor ama bunlar AB’de ki spesifik bir üye ülkedeki kullanımın ispatı için yetersiz; bu hesapların (hesaplardaki kişilerin) nerede mukim olduğuna dair bir delil sunulmamış.

Hareket markasına temel olan video Türkiye’de başvuru sahibinin lokantasında çekilmiş. İngiltere’de yayınlanmış makaleler bu videonun popülerliğinden bahsediyor ama İngiltere’de gerçekleşmiş herhangi bir organizasyona dair veri içermiyor.

Deliller şefin el hareketlerinin tüketicilerce konu hizmetlerin kaynağının başvuru sahibi olduğu şeklinde algılandığını ispat etmiyor.

Delillerden, ilgili kişilerden ne kadarının –ne zaman ve hangi Birlik Üyesi ülkelerden bahsedilen web sayfalarındaki içeriklere ulaştığını anlamak mümkün değil. Açıkça anlaşılan tek şey konu işaretin kullanıldığı, fakat bu tescil için yeterli değil.

NETİCE;

EUIPO 5. Temyiz Kurulu başvuru sahibinin temyiz talebini sadece aşağıdaki hizmetler için kabul ediyor;

“Services for providing of drink; rental of food service equipment used in services providing food and drink; reservation of temporary accommodation, rental of banquet and social function facilities for special occasions, namely, wedding receptions, conferences and meetings.”

Dolayısıyla sonuçta marka 25 ve 30. sınıfın tamamında, ancak 43. sınıfta kısmen tescile uygun bulunuyor.

Şimdi baştaki soruya dönelim; Nusr-Et bir et lokantası zinciri ve ana işi “yiyecek sağlanması hizmetleri”, 25 ve 30. sınıftaki mallar ancak merchandising için düşünülebilir ve bu kararla 43. sınıfta elinde kalanlar ise ancak yan/belki gelecekteki projelere ilişkin  sağlanması düşünülen hizmetler olabilir kanaatindeyim.

Bu durumda başvuru sahibi başvurduğu mal ve hizmetlerin sayısal olarak büyük çoğunluğunu elde etmiş görünse de asıl faaliyetine dair hizmeti alamıyor. Sizce bu gerçekten bir zafer mi yoksa Pirus Zaferi mi? 

Özlem FÜTMAN

ofutman@gmail.com

Kasım 2018

 

 

 

 

HUKUK UYUŞMAZLIKLARINDA ZORUNLU ARABULUCULUĞUN KAPSAMI GENİŞLİYOR: FİKRÎ MÜLKİYET MEVZUATINDA ÖNGÖRÜLEN DAVALARDA ZORUNLU ARABULUCULUK SÜRECİNE İLİŞKİN DEĞERLENDİRMELER


Zorunlu arabuluculuk sürecinin kapsamının genişletilmesine ilişkin uzun süredir devam eden ve bir bölümünde bizim de yer aldığımız çalışmalar tamamlanarak;  bu çalışmalar sonucunda hazırlanan metin; 13 Kasım 2018 tarihli ve E.2/1286 sayılı “Abonelik Sözleşmesinden Kaynaklanan Para Alacaklarına İlişkin Takibin Başlatılması Usulü Hakkında Kanun Teklifi (Kanun Teklifi)” olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına sunulmuştur. [1]

Kanun Teklifi’nin başlığı her ne kadar zorunlu arabuluculuk sürecine ilişkin ifadeler içermese de Kanun Teklifi’nin Çerçeve m.20-23 hükümleri, zorunlu arabuluculuk müessesesine hasredilmiştir. Kanun Teklifi Çerçeve m.20 hükmü ile 13.01.2011 tarihli ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’na (TTK) m.5/A hükmü eklenmesi öngörülmüştür. TTK’ye eklenmesi öngörülen m.5/A hükmüne göre; Kanunun 4 üncü maddesinde belirtilen davalardan, konusu bir miktar paranın ödenmesi olan alacak ve tazminat talepleri hakkında dava açılmadan önce arabulucuya başvurulmuş olması dava şartı olarak düzenlenmiştir. Anılan hüküm, ilk bakışta yalnız ticari davalar için öngörülmüş bir düzenleme gibi görünse de fikrî mülkiyet mevzuatında öngörülen davalar da kapsamda yer almaktadır. Zira TTK m.4/1,e hükmüne göre; tarafların tacir olup olmadıklarına bakılmaksızın fikrî mülkiyet hukukuna dair mevzuatta öngörülen hususlardan doğan hukuk davaları ticari dava sayılmaktadır. Bu noktada dikkat edilmesi gereken husus; yalnız fikrî mülkiyet hukukuna dair mevzuatta açıkça belirtilen davaların değil; açıkça belirtilmese de söz konusu mevzuatta öngörülen hususlardan doğan tüm hukuk davalarının ticari dava niteliğinde olduğudur.

TTK m.4/1,e hükmünün kapsamına; 22.12.2016 tarihli ve 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nda (SMK), 22.04.2004 tarihli ve 5147 sayılı Entegre devre Topoğrafyalarının Korunması Hakkında Kanun’da ve bir ticari işletmeyi ilgilendirmesi koşuluyla 05.12.1951 tarihli ve 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nda (FSEK) öngörülen davalar girmektedir. Kanun Tasarısı Çerçeve m.20 hükmü ile söz konusu davalardan konusu bir miktar paranın ödenmesi olan alacak ve tazminat davalarında, dava açılmadan önde arabulucuya başvurulmuş olması dava şartı olarak öngörülmektedir.

Entegre Devre Topoğrafyalarının Korunması Hakkında Kanun’dan ve FSEK’ten kaynaklanan davalar bir kenara bırakılacak olursa, Kanun Tasarısı’nın bu haliyle yürürlüğe girmesi durumunda, SMK’de öngörülen hususlardan doğan ve konusu bir miktar paranın ödenmesi olan alacak ve tazminat talepli davaların tümü bakımından dava açılmadan önce arabulucuya başvurulmuş olması dava şartı olacaktır. Sınırlı sayıda olmamak üzere aşağıda yer alan davalar bu kapsamda yer almaktadır:

  • SMK m.27/4 hükmüne göre; markanın hükümsüzlüğü ve iptali kararından önce kurulmuş sözleşmeler uyarınca ödenmiş bedelin iadesine ilişkin davalar.
  • SMK m.51/3 hükmüne göre; coğrafi işaretin ve geleneksel ürün adının hükümsüzlüğü kararından önce kurulmuş sözleşmeler uyarınca ödenmiş bedelin iadesine ilişkin davalar.
  • SMK m.74 hükmüne göre çalışanlar tarafından yapılan tasarımlara ilişkin hak talebinde bedelin belirlenmesine ilişkin davalar.
  • SMK m.79/3 hükmüne göre; tasarımın hükümsüzlüğü kararından önce kurulmuş sözleşmeler uyarınca ödenmiş bedelin iadesine ilişkin davalar.
  • SMK m.88 hükmüne göre; kanuni tekel kapsamında patent sahibinin devrettiği haklar nedeniyle talep edebileceği bedele ilişkin davalar.
  • SMK m.124/6 hükmüne göre; gizli patent nedeniyle patent başvuru sahibinin Devlet’e karşı açacağı tazminat davaları.
  • SMK m.127 hükmüne göre; patent hakkının devrinden veya lisans verilmesinden kaynaklı sorumluluk nedeniyle açılacak tazminat davaları.
  • SMK m.133 hükmüne göre; zorunlu lisans bedelinin belirlenmesine ve talebine ilişkin davalar.
  • SMK m.134 hükmüne göre; ek patentte zorunlu lisans bedelinin belirlenmesine ve talebine ilişkin davalar.
  • SMK m.136/1 hükmüne göre; zorunlu lisans bedelinde değişiklik yapılmasına ilişkin davalar.
  • SMK m.136/2 hükmüne göre; patente ilişkin zorunlu lisansın iptali nedeniyle açılacak tazminat davaları.
  • SMK m.139/2 hükmüne göre; patent sahibinin ağır ihmali veya kötüniyetli olarak hareket etmesinden dolayı patentin hükümsüz kılınması halinde zarar görenlerin açacağı tazminat davaları.
  • SMK m.139/3 hükmüne göre; patentin hükümsüzlüğü kararından önce kurulmuş sözleşmeler uyarınca ödenmiş bedelin iadesine ilişkin davalar.
  • SMK m.148/3 hükmüne göre; önalım hakkının kullanılmasına ilişkin davalar.
  • SMK m.149/1,ç; m.150 ve n.151 hükümlerine göre; sınai mülkiyet hakkına yönelik tecavüz nedeniyle uğranılan maddi ve manevi zararın tazmini istemiyle açılan davalar.

Kanun Tasarısı’nın yasalaşarak yürürlüğe girmesi halinde yukarıda belirtilen davalarda, dava açılmadan önce arabulucuya başvurulması dava şartı haline gelecektir. İnceleme konumuzu oluşturan zorunlu arabuluculuk sürecinin, fikrî mülkiyet haklarına ilişkin uyuşmazlıkların çözümünde ve muhtemel uyuşmazlıkların önlenmesinde olumlu sonuçlar vereceği değerlendirilmektedir. Kanun Tasarısı’nın hazırlık sürecinde edindiğimiz izlenimlere göre; fikrî mülkiyet ve tüketici mevzuatında öngörülenler başta olmak üzere, hukuk uyuşmazlıklarında zorunlu arabuluculuğun kapsamı genişletilecektir.

[1] Bkz; http://www2.tbmm.gov.tr/d27/2/2-1286.pdf

Osman Umut KARACA

osmanumutkaraca@hotmail.com

Kasım 2018

PRADA Tanınmışlık İddiasıyla RICH PRADA Markasına Karşı – Adalet Divanı Genel Mahkemesi, EUIPO Temyiz Kurulu Kararını Onadı (T-111/16)

 

5 Haziran 2018’de Avrupa Adalet Divanı Genel Mahkemesi, tanınmış marka ve tanınmış marka ile ilişkilendirilme hususlarına yeni bir bakış açısı getirerek oldukça ilgi çekici bir karara imza atmıştır.

Öncelikle belirtmek isteriz ki; bu yazıda kullanılan TANINMIŞ MARKA terimi, aslında AB Tüzüğü 8(2)(c)  maddesi çerçevesinde yer verilen Tanınmış Markalara değil, Tüzüğün 8(5) maddesinde yerini bulan, AB sınırlarında tescilli ÜNE SAHİP MARKALARA işaret etmektedir. Ne var ki, 6769 Sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu çerçevesinde 6(4) ve 6(5) maddeleri altında iki farklı biçimde düzenlenmiş olmakla birlikte, Tüzük’te yer aldığı şekilde bir ayırım yapılmadan, her iki madde altında da TANINMIŞ MARKA terimi kullanılması nedeniyle bu yazımızda biz de TANINMIŞ MARKA terimini kullanmayı tercih ettik. Söz konusu maddelerde yer alan ayrıma ve kavramsal farklılıklara ilişkin ayrıntılı yazıyı https://iprgezgini.org/2018/06/25/paris-sozlesmesi-birinci-mukerrer-6nci-madde-baglaminda-taninmis-markalar-adalet-divani-genel-mahkemesi-massi-karari-t-2-17/ adresinde bulabilirsiniz.

Karara konu uyuşmazlık, Endonezya menşeili “RICH PRADA INTERNATIONAL PY” firmasının “RICH PRADA” ibareli markanın 30., 32., 35., 36. 37. 41. ve 43. Nice Sınıfları kapsamındaki mal ve hizmetlerin tescili için 30 Ağustos 2011 tarihinde AB Fikri Mülkiyet Ofisi (o tarihte “OHIM”)’ne başvurması ile başlar. Elbette ki, moda sektörünün ünlü firması PRADA SA, bu başvuruya Almanya, Fransa, İtalya ve Birleşik Krallık’ta 18 ve 25. sınıflarda, Birleşik Krallık’ta ayrıca 35. sınıfta tescilli ve ciddi kullanımda olan PRADA markalarını gerekçe göstererek itiraz eder. İtiraz gerekçeleri Birlik Marka Tüzüğünün 8(1) ve 8(5) maddelerine dayandırılır.

OHIM (EUIPO) İtirazlar Birimi, 16 Ekim 2014’te verdiği karar ile, itirazın kısmen kabulüne ve başvurunun aşağıdaki hizmetler yönünden reddine karar verir:

35. sınıf: Perakende alan yönetimi; şampuan, sabun kolonya, diş macunu gibi bakım ürünleri, kozmetik malzemeleri, parfümler, mücevherat, gözlere takılan ürünler, giysiler, ayak giysileri, baş giysileri, çantalar, bavullar, deri ürünler, anahtarlıklar, kırtasiye, rozetler, kupalar, posterler, şemsiyeler, tekstil ürünleri, oyuncak ve oyunlar, yiyecek ve içecek, tütün içenlere mahsus malzemeler, basılı yayınlara ilişkin perakendecilik hizmetleri; Ticari amaçlı gösterilerin ve fuarların ayarlanması, düzenlenmesi ve organize edilmesi hizmetleri; Ticari sergilerin organizasyonu, düzenlenmesi ve organize edilmesi hizmetleri; bu hizmetlere ilişkin bilgi sağlanması, tavsiye ve danışmanlık hizmetleri; Açık arttırma hizmetleri.

41. sınıf: Eğitim ve öğretim hizmetleri; eğlence hizmetleri; sportif ve kültürel etkinlikler hizmeti; konferans, seminer, sempozyum, sergi, kurs ve kongre ayarlanması, düzenlemesi ve organize edilmesi hizmetleri; organizasyonların ayarlanması, düzenlemesi ve organize edilmesi hizmetleri; gece kulübü hizmetleri; bu hizmetlere ilişkin bilgi sağlanması, tavsiye ve danışmanlık hizmetleri. 

43. sınıf: Yiyecek ve içecek sağlanması hizmetleri; Geçici konaklama hizmetleri; Otel rezervasyon hizmetleri; Otel konaklamalarının düzenlenmesi hizmetleri; Otel yerlerinin sağlanması hizmetleri; Otel tesislerinin sağlanması hizmetleri; Konuk ağırlama hizmetleri; Otel hizmetleri; Restoran hizmetleri, Bar hizmetleri; Bekleme salonu hizmetleri; Catering hizmetleri; Yiyecek ve içecek sunan bar hizmetleri (şarap barı hizmetleri); bu hizmetlere ilişkin bilgi sağlanması, tavsiye ve danışmanlık hizmetleri.       

44. sınıf: İnsanlar ve hayvanlar için hijyen ve güzellik bakımı hizmetleri; güzellik ve spa hizmetleri; Güzellik salonu ve kuaför hizmetleri; Spa hizmetleri; Güzellik tedavisi hizmetleri; Masaj hizmetleri; bu hizmetlere ilişkin bilgi sağlanması, tavsiye ve danışmanlık hizmetleri.

Karara karşı hem başvuru sahibi, hem de PRADA itiraz eder. Her iki itiraz dosyasını birleştiren EUIPO Temyiz Kurulu, 14 Mart 2017 tarihinde:

  • İtiraz Birimi’nin kararını başvuru sahibi lehine bozarak Tüzüğün 8(5) maddesi uyarınca başvurunun 35. sınıfta yer alan “Perakende alan yönetimi; oyuncak ve oyunlar, kupa bardaklar, kırtasiye malzemelerinin perakende satışı; açık arttırma hizmetleri” ile 41. sınıf kapsamında yer alan “Eğitim ve öğretim hizmetleri; eğlence hizmetleri; sportif ve kültürel etkinlikler hizmeti; konferans, seminer, sempozyum, sergi, kurs ve kongre ayarlanması, düzenlemesi ve organize edilmesi hizmetleri” yönünden ret kararının kaldırılmasına,
  • Yine Tüzüğün 8(1) maddesi uyarınca başvuru sahibinin itirazlarının 35. sınıfta yer alan “yiyecek ve içeceklerin perakende satışı” yönünden kabulü ile marka başvurusunun bu hizmetler yönünden ret kararının kaldırılmasına,
  • Başvuru sahibinin itirazlarının kalan mal ve hizmetler açısından, PRADA’nın itirazlarının ise tümüyle reddedilmesine

karar verir.

Sonuç olarak Temyiz Kurulu’nun kararına göre, başvuru yalnızca aşağıda yer alan hizmetler açısından reddedilir:

35. sınıf: Şampuan, sabun kolonya, diş macunu gibi bakım ürünleri, kozmetik malzemeleri, parfümler, mücevherat, gözlere takılan ürünler, giysiler, ayak giysileri, baş giysileri, çantalar, bavullar, deri ürünler, anahtarlıklar, rozetler, posterler, şemsiyeler, tekstil ürünleri, tütün içenlere mahsus malzemeler, basılı yayınlara ilişkin perakendecilik hizmetleri; Ticari amaçlı gösterilerin ve fuarların ayarlanması, düzenlenmesi ve organize edilmesi hizmetleri; Ticari sergilerin organizasyonu, düzenlenmesi ve organize edilmesi hizmetleri; bu hizmetlere ilişkin bilgi sağlanması, tavsiye ve danışmanlık hizmetleri; Açık arttırma hizmetleri.

41. sınıf: Eğlence hizmetleri; kültürel aktiviteler; sergi ayarlanması, düzenlemesi ve organize edilmesi hizmetleri; etkinliklerin ayarlanması, düzenlemesi ve organize edilmesi hizmetleri; gece kulübü hizmetleri; bu hizmetlere ilişkin bilgi sağlanması, tavsiye ve danışmanlık hizmetleri.  

43. sınıf: Yiyecek ve içecek sağlanması hizmetleri; Geçici konaklama hizmetleri; Otel rezervasyon hizmetleri; Otel konaklamalarının düzenlenmesi hizmetleri; Otel yerlerinin sağlanması hizmetleri; Otel tesislerinin sağlanması hizmetleri; Konuk ağırlama hizmetleri; Otel hizmetleri; Restoran hizmetleri, Bar hizmetleri; Bekleme salonu hizmetleri; Katering hizmetleri; Yiyecek ve içecek sunan bar hizmetleri (şarap barı hizmetleri); bu hizmetlere ilişkin bilgi sağlanması, tavsiye ve danışmanlık hizmetleri.       

44. sınıf: İnsanlar ve hayvanlar için hijyen ve güzellik bakımı hizmetleri; güzellik ve spa hizmetleri; Güzellik salonu ve kuaför hizmetleri; Spa hizmetleri; Güzellik tedavisi hizmetleri; Masaj hizmetleri; bu hizmetlere ilişkin bilgi sağlanması, tavsiye ve danışmanlık hizmetleri.

Temyiz Kurulu, kararını aşağıdaki gerekçelere dayandırmıştır:

8(5) YÖNÜNDEN:

  • Markalar benzerdir. “PRADA” ibaresi tamamen ayırt edicidir ve ilgili toplum nezdinde bir anlam taşımamaktadır. Söz konusu ibare, başvurulan markanın içinde bütünüyle yer almaktadır ve toplumun ilgili kesimi nezdinde önceki markalardan türetildiği izlenimi yaratmaktadır. Bununla birlikte başvuruya konu markada yer alan diğer ibare “THE RICH (ZENGİN)”, İngilizce konuşan toplum nezdinde markayı över bir biçimde değiştirmekte, ancak PRADA ibaresinin gücünü ve ayırt edici karakterini zayıflatmamaktadır.
  • Önceki markalar 18. ve 25. sınıflarda yer alan mallar açısından ilgili bölgede çarpıcı bir üne sahiptir.
  • Marka başvurusunun önceki markanın itibarına zarar verme riski konusunda yapılan incelemenin sonucuna göre, öncelikle önceki markaların kapsamındaki mallar ile başvuruya konu markanın kapsamında yer alan mal ve hizmetler (örneğin 37. snıfta yer alan araba yıkama ya da madencilik hizmetleri gibi) arasındaki bariz farklılık, tüketicinin markalar arasında olumlu ya da olumsuz önemli bir bağlantı kurmasına neden olmayacaktır. Bağlantının kurulabilmesi için markaların yüksek derecede benzer, hatta belki birebir aynı olması gerekecektir. Böyle bir durumda 36. sınıfta yer alan finansal hizmetler ya da 44. sınıfta yer alan tıbbi hizmetler açısından önceki markaların itibarına zarar verebilecektir. Ancak her durumda, eğer inceleme konusu markalar arasında bir bağlantı kurulmuş olsaydı bile, bu bağlantı zararın varlığının kabulü açısından yeterli değildir.
  • Marka başvurusunun önceki markaların ayırt ediciliğinden veya tanınmışlığından haksız yararlanması riski açısından Temyiz Kurulu, inceleme konusu markalarda ortak “prada” kelimesinin çağrıştırdığı cazibe,  kalite ve prestij gibi pozitif değerlerin, önceki markaları bilen ilgili tüketici nezdinde başvurulan markanın kapsamındaki mal ve hizmetlere geçtiğini kabul etmektedir. Ancak, imaj transferi sadece moda sektörü ve prestij ve lüks tüketim gibi ortak imajlar barındıran, moda sektörü ile çok güçlü bir şekilde ilişkilendirilebilecek ikram ve konaklama hizmetleri sektörü gibi mal ve hizmetler açısından mümkündür.
  • Toplumun moda sektörü ile ilgisi olmayan ürün ve hizmetler açısından markaları karıştırması için, çok yüksek, hatta neredeyse aynılık derecesinde benzerlik gerekmektedir.
  • Bu nedenle lüks ve moda sektörü ile ilişki kurulamayacak, 35. sınıftaki perakende alanların yönetimi, açık arttırma hizmetleri; 41. sınıftaki eğitim ve spor aktiviteleri, 43. sınıftaki toplantı odalarının temini, 44. sınıftaki tıbbi hizmetler ve çiçek aranjmanı, 45. sınıftaki bebek bakıcılığı hizmetleri gibi, 35., 36., 37., 41., 43., 44. ve 45. sınıflarda yer alan bazı hizmetlerin ilgili toplum nezdinde ilişkilendirilmeyeceğine karar verilmiştir.
  • Sonuç olarak Temyiz Kurulu, normal şartlarda “göz kamaştırıcı/cazibeli” olarak tabir edilemeyecek hizmetler açısından başvurunun kullanımının, muterizin ticari faaliyetlerinden haksız yararlanacağına ilişkin ikna edici bir sebep ya da delil olmadığına hükmetmiştir.

8(1) YÖNÜNDEN:

  • Temyiz Kurulu, mal ve hizmetlerin farklı olduğu markalar açısından 8(1) anlamında karıştırılma ihtimali olmadığına karar vermiştir. Bununla birlikte İtiraz Birimi’nin 35. sınıfta yer alan “yiyecek ve içeceklerin perakende satışı” hizmetleri yönünden karıştırılma ihtimali oluşturduğuna karar vermiş olmasını “belirgin bir hata” şeklinde tanımlayarak, Prada S.A.’nın itirazını bu hizmetler yönünden de reddetmiştir.

Prada S.A., her ne kadar söz konusu kararı Genel Mahkeme nezdine taşımışsa da, Genel Mahkeme 5 Haziran 2018 tarihinde verdiği T-111/16 sayılı kararı ile davacı Prada’nın argümanlarının yalnızca markalar ve söz konusu mal ve hizmetler açısından bağlantının varlığına dayandığını, ancak bu bağlantıyı kanıtlamak için ortalama tüketici nezdinde bir davranış değişikliği oluşacağını gösteren bir argüman ya da delil sunamadığını belirterek, Temyiz Kurulu’nun kararını 8/5 ve 8/1 yönünden onamıştır.

Genel Mahkeme, Temyiz Kurulu kararını onadığı için Mahkeme değerlendirmesi yerine Temyiz Kurulu kararındaki argümanları aktarmayı yerinde bulduk, ancak Genel Mahkeme’nin gerekçelerini detaylı incelemek için kararın tümüne http://curia.europa.eu/juris/document/document.jsf?text=&docid=202541&pageIndex=0&doclang=EN&mode=req&dir=&occ=first&part=1&cid=302645 adresinden ulaşabilirsiniz.

Ahu GÜNEYLİ

ahuguneyli@gmail.com

Kasım 2018

 

Yapay Zeka Telif Haklarını İhlal Edebilir mi? Kanada’dan İlgi Çekici Bir Dava

 

Yapay Zeka (“artifical intelligence” bundan sonra kısaca “AI” olarak anılacaktır) tartışmaları, AI’nin mümkün olup olmadığı noktasını çoktan aşmış, AI’nin yol açacağı hukuki ve ekonomik etkiler konusuna evrilmiştir.

AI son yıllarda fikri mülkiyet alanı da dahil olmak üzere hukuki tartışmalarda kendisine yer bulmaya başlamıştır. Marka incelemesi alanında mal / hizmet benzerliğinin AI yoluyla değerlendirilmesi, marka benzerliği konusunda karşılaştırmanın AI kullanılarak yapılması gibi öneriler aklımıza gelen başlıca tartışmalardır.

Bu yazıda aktaracağımız tartışma, AI ve telif hakları ilişkisiyle ilgili oldukça ilgi çekici bir davadır. Dava henüz başlangıç aşamasında olsa da, alandaki ilk tartışmalardan birisi olarak dikkatimizi hemen çekmiş ve okuyucularımıza sunulması gereken önemli bir vaka olarak yazı listemize öncelikli olarak girmiştir.

Montreal – Kanada’da yerleşik bir ressam olan Adam Basanta, kendiliğinden çalışan ve sürekli dizi halinde rastgele soyut resimler üreten bir bilgisayar sistemi geliştirir. Basanta’nın sisteminde iki aşama vardır: (i)Yaratım, (ii) Onay.

(i) Yaratım aşamasında, bir odada tarama alanları birbirlerine çevrilmiş biçimde karşı karşıya duran iki tarayıcı sürekli biçimde birbirlerini taramakta ve odadaki ışık, ayarlar ve otomatik şekilde hareket eden bir bilgisayar faresinin hareketleriyle etkilenen sonuçlar, bir bilgisayar tarafından değerlendirilerek renkli soyut resimlere dönüştürülmektedir.

Basanta elde ettiği çıktıların 1950’lerin geleneksel soyut resimlerine çok benzediğini fark ettiğinde oldukça şaşırdığını ve bir tanesini gördüğünde bunu daha önce görmüş olmalıyım diye düşündüğünü belirtmektedir. Sonrasında da araştırdığında, elindeki çıktının Mark Rothko’ya ait bir eserle çok benzediğini fark etmiştir.

(ii) Basanta’nın sisteminde ikinci aşama onaydır ve burada AI devreye girmektedir. AI’ya sahip bir bilgisayar tarayıcılardan gelen her görüntüyü, insanlar tarafından çizilmiş resimleri içeren online veritabanları ile karşılaştırmaktadır. Karşılaştırma sonucunda eğer makine tarafından üretilen görüntü insan yapımı bir eserle benzer bulunursa, görüntü saklanmakta ve otomatik biçimde online olarak yayınlanmaktadır; eğer görüntü insan yapımı bir eserle benzer bulunmazsa silinmektedir.

Basanta bu durumu; “Makinelerin yarattığı görüntü, sanat piyasasında veya uluslararası koleksiyonlarda sanatsal açıdan değerli bulunan bir eserle yeteri derecede benzerse, bu görüntü de sanatsal açıdan değerli olmakta ve sanat haline gelmektedir.” ifadesiyle açıklamaktadır.

Basanta’nın sanat fabrikası günde 1000-1500 görüntü üretmektedir ve bunların 20 ila 50 tanesi onay aşamasından da geçmektedir. Basanta, onaylı görüntüleri satmamakta, ancak bu görüntülere bir web sitesinde, Twitter ve Instagram hesaplarında yer vermektedir. Buna ilaveten, Basanta’nın bilgisayarının eserleri 2018 yazında Montreal’de bir sergide sergilenmiştir. (Basanta’nın web sayfası: http://allwedeverneed.com/)

Basanta’nın bilgisayarının eserlerinin isimleri de dikkat çekicidir. Eserlerin isimlerinde, AI’nin bilgisayar tarafından yaratılan görüntüyü benzer bulduğu insan yapımı eserin adı ve bilgisayar tarafından saptanan benzerlik yüzdesi yer almaktadır.

Basanta’nın bilgisayarının yarattığı ve yayınladığı görüntülerden birisi “%85,81 tutarlık: Amel Chamandy – Your World Without Paper, 2009” adını taşımaktadır. Bu görüntüyü aşağıda görebilirsiniz:

 

85.81%_match: Amel Chamandy “Your World Without Paper”, 2009 created in the project All We’d Ever Need Is One Another by artist Adam Basanta

 

Amel Chamandy, Montreal’de yerleşik bir ressamdır ve aynı şehirdeki NuEdge sanat galerisinin sahibidir. Chamandy 2009 yılında “Your World Without Paper (Kağıtsız Dünyanız)” isimli bir tablo çizmiştir. Tabloyu aşağıda görebilirsiniz:

 

Your World Without Paper – Amel Chamandy.

 

(Bunların neresi benzer diye bana sormayın, ben sadece vakayı aktarıyorum. Muhtemelen benzer olan bir şeyler vardır.)

Basanta’nın bilgisayarının yarattığı görüntüden ve yayınlanmasından haberdar olan Chamandy, Basanta’ya karşı 40.000 Dolar tazminat talebiyle telif hakkı ihlali davası açar.

Chamandy’ye göre, Basanta’nın AI yoluyla elde ettiği ve yayınladığı görüntü, NuEdge sanat galerisinin internet trafiğini hukuka aykırı biçimde Basanta’nın sitesine yönlendirmekte, Chamandy’nin ününden ve “Amel Chamandy” tescilli markasından haksız biçimde faydanılmasına yol açmaktadır. Chamandy buna ilaveten, dijital dünyanın sanatçıların eserlerini tanıtmak için en önemli araç haline geldiğini, hayatını sanatla kazanan sanatçıların haklarının dijital dünyada da korumasını gerektiğini, telif haklarının dijital dünyaya adapte edilmesi gerektiğini ifade etmektedir.

Basanta bu iddiaya karşılık olarak, hukuki mücadelesini vereceğini belirtmekte ve şimdiden olumlu bir çıktının ortaya çıktığını ifade etmektedir: Projesi sanat ile ticaretin ve insan ile makinenin ara bağlarını ortaya çıkartmak için tasarlanmışken; proje, dava sayesinde gerçek dünyanın meseleleri ile de uğraşmaya başlayacaktır. Basanta, proje nedeniyle yargılanmayı beklediğini, ancak davanın onun çok heyecanlandırmadığını da eklemektedir.

Davayı yorumlayan Kanadalı bir hukuk profesörü birkaç noktaya dikkat çekmektedir:

Jeremy de Beer (Ottawa Center for Law):

“Önemli meselelerden birisi AI’nin yarattığı eserlerin telif hakkı sahibinin kim olduğu konusudur. Bu eserlerin telif hakkı sahibi makinenin kendisi mi, yazılımın programcısı mı yoksa yazılımın kullanıcısı mı olacak? Yoksa telif hakkı doğrudan kamuya mı geçmelidir? Telif hakkı korumasının gerekçesi eseri yaratanın teşvik edilmesi ve ödüllendirilmesidir. Makineler hakkında konuştuğumuzda bu gerekçelerin hiçbir önemi bulunmamaktadır.”

Dikkat çekilen bir diğer önemli husus da, AI’nin rastgele ürettiği bir görüntüden gerçek bir kişinin sorumlu tutulup tutulamayacağıdır.

Oldukça ilgi çekici bulduğumuz bu davanın takipçisi olacağız.

Okurlarımız, Kanada’da ortaya çıkan iki önemli soru hakkında ne düşünüyorlar acaba?

AI’nin yarattığı görüntünün telif hakkı sizce kime ait olmalıdır (bu husus halihazırda çok sayıda yazıda en azından bir mesele olarak ortaya konulmuştur) ve AI’nin rastgele yarattığı ancak telif hakkı ihlali içeren bir görüntü nedeniyle bir gerçek kişi sorumlu tutulabilir mi?

Sizleri piste davet ediyor ve yorumlarınızı merakla bekliyoruz.

Kaynaklar:

https://www.cbc.ca/radio/spark/409-1.4860495/can-an-artist-sue-an-ai-over-copyright-infringement-1.4860762

https://www.theglobeandmail.com/arts/art-and-architecture/article-artist-faces-lawsuit-over-computer-system-that-creates-randomly/

https://www.goodmansip.ca/blog/can-an-artist-sue-an-ai-for-copyright-infringement

Önder Erol ÜNSAL

unsalonderol@gmail.com

Kasım 2018

 

Aksi Kedi Bu Kararla Daha da Aksileşecek – USPTO Temyiz Kurulu “Grumpy Cat” Kararı

 

Önce önemli notlar:

(1) Yazıyı sonuna kadar okuyacaksınız, lütfen yazının sonundaki duyurumuzu – sürprizimizi atlamayın. Yazıyı sonuna kadar okumayacaksınız da, lütfen önce duyurumuzu – sürprizimizi okuyun. Duyuruya yanıtsız kalmamanız bizi mutlu edecek.

(2) Bugün 29 Ekim 2018, Cumhuriyetimizin 95. kuruluş yıldönümü. Cumhuriyetin kuruluşu, eşit haklara sahip bireyler olmamız için atılan ilk adımdır. Bunun bilincinde olan ve bir hanedanın kulu olmaya özlem duymayan tüm okuyucularımızın Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun. Bu yolu bize açan Mustafa Kemal Atatürk ve yol arkadaşlarını saygı ve minnetle anıyoruz.

 

 

İnternette dolaşan sevimli hayvan videolarını ve fotoğraflarını görmek, çoğunluğumuz bakımından günlük hayatımızın en keyif verici anlarından birisini oluşturmaktadır. Bu video veya fotoğrafların kahramanlarından kimisi, internet fenomeni hayvanlar olarak ünlüler kervanına katılmıştır.

“Grumpy Cat (Aksi Kedi)” lakabıyla tanınan, gerçek adı “Tardar Sauce (Tartar Sosu)” olan bir kedi hiç şüphesiz internet dünyasının en ünlü hayvanlarından birisi, belki de en ünlüsüdür.

Bu noktada sözü Wikipedia’ya bırakıyor ve Tartar Sosu’nun ne denli ünlü olduğunu anlamanıza yardımcı olmaya çalışıyoruz:

Grumpy Cat (d. 4 Nisan 2012), gerçek adı Tardar Sauce (Türkçe: Tartar Sos) olan ve huysuz yüz ifadesi ile İnternette şöhret olarak tanınan dişi kedidir. Sahibi Tabatha Bundesen, Tardar’ın Cüce kedi olması nedeniyle sürekli olarak huysuz bir yüz ifadesine sahip olduğunu belirtmektedir. Grumpy Cat, şu anda elde ettiği şöhretini ise, sahibi Tabatha’nın kardeşi olan Bryan’ın 22 Eylül 2012 tarihinde fotoğrafını Reddit’e eklemesiyle elde etti. Daha sonra görüntü tüm huysuz başlıklarında makro resim haline gelmiştir. Facebook’ta “resmi huysuz kedi (TheOfficialGrumpyCat)” sayfasının 1.000.000’un üzerinde takipçisi bulunmaktadır. Grumpy Cat, yönetmenliğini Andy Capper ve Juliette Eisner’ın yaptığı internet memeleri ve viral videolar hakkında yaptıkları Lil Bub & Friendz isimli belgeselde rol almıştır. Belgeselin galası 18 Nisan 2013 tarihinde Tribeca Film Festivali’nde yapıldı. Ayrıca Grumpy Cat BuzzFeed’de 2013 Webby Ödülleri’nde yılın internet memesi ödülünü kazandı. 30 Mayıs 2013 tarihinde ise The Wall Street Journal ön sayfasında yer almıştır. (http://www.wikizeroo.com/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvR3J1bXB5X0NhdA)

Tartar Sosu’nun bu denli ünlü olması, marka tescil başvurusunu yanında getirmiş ve 2013 yılında aşağıdaki görsele sahip iki marka tescil başvurusu USPTO’ya yapılmıştır.

 

 

Başvuruların sahibi “Grumpy Cat Limited” isimli bir firmadır, iki başvuru da aynı görselden oluşmaktadır ve başvuruların kapsamında esasen aşağıdaki mal ve hizmetler yer almaktadır:

“Sınıf 9: Komedi içeren indirebilir video dosyaları; mobil telefonlar için bilgisayar uygulama yazılımları, oyunlar ve görüntü dağıtımı için yazılımlar. Sınıf 16: Posterler, tebrik kartları, not kartları, posta kartları, takvimler. Sınıf 28: Doldurulmuş ve pelüş oyuncaklar, aksiyon figürleri, oyuncak bebekler, oyuncak hayvanlar. Sınıf 41: Eğlence hizmetleri, yani fotoğraf, ses ve video içeren web sitelerinin sağlanması hizmetleri.”

USPTO uzmanı her iki başvuruyu da tanımlayıcılık gerekçesiyle reddeder ve başvuruların kullanım sonucu ayırt edici nitelik kazanmadığını da belirtir. Başvuru sahibi bu kararlara karşı itiraz eder ve itirazlar USPTO Temyiz Kurulu tarafından değerlendirilir. Her iki başvuruya ilişkin olarak ret kararlarının gerekçesi ve itirazların içeriği aynı olduğundan, Temyiz Kurulu itirazları tek bir kararla 26 Ekim 2018 tarihinde sonuçlandırır. Temyiz Kurulu kararının http://ttabvue.uspto.gov/ttabvue/ttabvue-85836812-EXA-25.pdf bağlantısından görülmesi mümkündür ve bu yazı Kurul kararının okuyuculara anahatlarıyla aktarılması amacıyla yazılmıştır. (Bu noktada iki hususa dikkatinizi çekmek istiyoruz: (i) Başvurular 2013 yılında yapılmıştır ve Temyiz Kurulu kararı 2018 yılının neredeyse sonunda verilmiştir. Kısaca, ofisler açısından hızlı inceleme gelişmişlikle eş anlamlı değildir. (ii) 26 Ekim 2018 tarihinde verilmiş kararı, sizlere 29 Ekim 2018 tarihinde aktarıyoruz. Hiç fena sayılmayız.)

Temyiz Kurulu kararına, Tartar Sosu’nu kısaca tanıtarak başlar ve hemen ardından tanımlayıcılık gerekçeli ret kararını değerlendirir.

Bir terim veya bu vakada olduğu gibi bir şekil, kullanılacağı mal veya hizmetlerin kalitesine, özelliğine, işlevine veya karakteristiğine ilişkin bilgiyi derhal iletiyorsa münhasıran tanımlayıcıdır. İllüstrasyon veya fotoğraf gibi resimsel tasvirler bakımından da aynı durum söz konusudur. Münhasıran tanımlayıcılığın ortaya çıkması için kelime veya şeklin bir mal veya hizmetin tüm özelliklerini tarif etmesi gerekmez, önemli bir işlevin tarif edilmesi yeterlidir. Bir şeklin tanımlayıcılığı; soyut olarak değil, tescili talep edilen mal ve hizmetlerin kullanıldığı biçim, kullanımın malların ve hizmetlerin ortalama tüketicisi üzerinde bırakacağı olası etki dikkate alınarak değerlendirilir.

USPTO uzmanının başvuruyu reddetmesinin nedeni; kedi görselinin hukuken kedi kelimesine eşit olması ve bu nedenle de 28. sınıfta yer alan kedi görünümlü oyuncaklar ve 9., 16, ve 41. sınıflarda yer alan kedi biçimli veya kedilere ilişkin içeriği ana konu (subject matter) olarak barındıran mal ve hizmetler için münhasıran tanımlayıcı olmasıdır. Uzman buna ilaveten kedi görünümlü pelüş oyuncakların, posta kartlarının ve diğer basılı kartların piyasada çok yaygın olduğunu belirtmektedir. 41. sınıfa dahil eğlence hizmetleri bakımından ise uzman; komik kedi videolarını, kliplerini, hikayelerini, kedi fotoğraflarını ve şakalarını içeren üçüncü taraf web sitelerinin bulunduğunu ve bu durumda kedi kelimesinin mal ve hizmetlerin ana konusunu ve içeriğini belirttiğini gösterdiğini ifade etmektedir.

Başvuru sahibi buna karşılık olarak, başvuruda yer alan kedi fotoğrafının, jenerik bir kedinin standart bir görünümü olmadığı gibi, başvurunun kedi ürünlerini veya kedilere yönelik hizmetleri kapsamadığını, tersine bu fotoğrafın alışılmadık görünümlü bir kedinin ayırt edici görünümü olduğunu, ayrıca bu kedinin sıradışı görünümü nedeniyle ünlü olduğunu belirtmektedir. Başvuru sahibi buna ilaveten, uzmanın başvuruda yer alan kedi şeklini hukuken kedi kelimesine eş anlamlı olarak değerlendiren yaklaşımının yerinde olmadığını ifade etmekte ve ticari rakiplerin aynı kedi şeklini kullanım gibi bir zorunluluğunun bulunmadığını öne sürmektedir.

Temyiz Kurulu incelemesinde ilk olarak, uzmanın hukuki eşdeğerler teorisini bu başvuru için uygulamasının yerinde olmadığını belirtir. Bir şekil, şeklin karşılık geldiği kavramı alıcılara aktararak şeklin kelime karşılığının hukuki eşdeğeri olabilse de, bu durum uzun süreli ve eşzamanlı kullanım sonucu ortaya çıkacaktır, oysa incelenen vakada böyle bir durum söz konusu değildir. Buna ilaveten Temyiz Kurulu, bir kedi şeklini kedi kelimesine eşdeğer olarak kabul edip, tanımlayıcılık meselesini basitçe çözmenin de yerinde olmadığı görüşündedir.

Başvuru sahibi, ticari rakiplerin hiçbirisinin aynı kedi şeklini kullanımı zorunluluğunun bulunmadığını belirtse de, başvuru sahibinin tanımlayıcı bir markanın tek kullanıcısı olmasının, münhasıran tanımlayıcılık halini ortadan kaldırmadığı içtihatta sabittir.

Başvuru sahibinin bir diğer iddiası, süper kahraman şekillerinin oyuncaklar için sorunsuz biçimde tescil edilmesi ve benzer yorumun Tartar Sosu’nun görünümü için de yapılmasıdır. Temyiz Kurulu’na göre incelenen vakada durum aynı değildir, bunun da birkaç nedeni vardır: (i) Tartışılan mesele, Tartar Sosu’nun resminin marka olup olamayacağı değil, münhasıran tanımlayıcı olup olmadığıdır. (ii) Süperman, Batman, Joker gibi karakterler kurgu karakterlerdir. Bu vakada söz konusu olan bir kurgu karakterin çizimi değildir.

Başvuru sahibi, Tartar Sosu’nun görünümünün yüksek düzeyde stilize olduğunu belirtmektedir. Temyiz Kurulu tersini düşünmektedir: Başvuru, kurgu bir karakterin çiziminden veya stilize bir imajdan değil, gerçek bir kedinin fotoğrafından oluşmaktadır.

Takiben başvurunun münhasıran tanımlayıcı olup olmadığı meselesi Kurul tarafından tartışılmıştır.

9. sınıfa dahil mallar bakımından, uzman tarafından dosyaya sunulan kanıtlar, photo bomb (bir online mobil telefon uygulaması) uygulamasının önemli özelliklerinden birisinin Tartar Sosu’nun değişik görünümlerinin fotoğraflara eklenmesi olduğunu, hava durumu uygulamasında Tartar Sosu’nun görünümünün özel bir tema olarak yüklenebildiğini, bu haliyle başvuru konusu şeklin malların önemli bir özelliği olduğunu göstermektedir. Bu çerçevede, 9. sınıfa dahil mallar için verilen tanımlayıcılık gerekçeli ret kararı yerinde bulunmuştur.

Dosya kapsamında bulunan çok sayıda kanıt, Tartar Sosu’nun görünümünün pullarda, tebrik kartlarında, takvimlerde önemli bir özellik olarak kullanıldığını, bunların tümünde kedinin şeklinin ürünün karakteristik bir unsuru olduğunu göstermektedir. Bu çerçevede, 16. sınıfa dahil mallar için verilen tanımlayıcılık gerekçeli ret kararı yerinde bulunmuştur.

28. sınıfa dahil oyuncaklar bakımından durum daha da açıktır. Kurul’a göre, bir oyuncağın ana özelliklerinden birisi Tartar Sosu’nun portresinden oluşması olabilir. Pelüş oyuncaklara iliştirilecek üzerinde Tartar Sosu’nun görünümünü taşıyan etiketler, tüketicilere ürünün Tartar Sosu görünümlü bir oyuncak olduğunu mesajını açıkça verecektir. Bu çerçevede, 28. sınıfa dahil mallar için verilen tanımlayıcılık gerekçeli ret kararı yerinde bulunmuştur.

41. sınıfa dahil hizmetlere gelindiğinde, dosyada bulunan kanıtlar, eğlence hizmetlerinin ana konusunun veya içeriğinin başvuruda yer alan kediyi içerdiğini ve dahası ona odaklandığını göstermektedir. Dolayısıyla, Tartar Sosu eğlence hizmetlerinin, yani videoların içeriğinin önemli bir özelliğini oluşturmaktadır. 41. sınıf hizmetleriyle bağlantılı olarak Tartar Sosu’nun resmini görecek alıcılar, başka bir düşünceye veya algıya gerek kalmaksızın, hizmetin ana konusunun söz konusu kediyle ilgili olduğunu derhal anlayacaklardır. Bu çerçevede, 41. sınıfa dahil hizmetler için verilen tanımlayıcılık gerekçeli ret kararı da yerinde bulunmuştur.

Temyiz Kurulu belirtilen gerekçeler ışığında tanımlayıcılık gerekçeli ret kararını yerinde bulmuş ve onamıştır. Kararın devamında kullanım sonucu kazanılmış ayırt edicilik hali incelenmiştir. Kararın oldukça uzun olan ve aslında çok dikkat çekici bu kısmını bu yazıda aktarmayacağız ve belki başka bir yazıda bu iddianın neden reddedildiğini değerlendireceğiz. Bu aşamada, başvuru sahibinin kullanım sonucu kazanılmış ayırt edicilik iddiasının, iddianın başvuru kapsamındaki mal ve hizmetler için ispatlanamadığı gerekçesiyle reddedildiğini belirtmekle yetinelim.

Tartar Sosu’nun fotoğrafından oluşan başvurunun, kedilerle ilgisi bulunmayan başvuru kapsamındaki mallar ve hizmetler, en azından 28. sınıfa dahil oyuncaklar dışında kalan mallar ve hizmetler bakımından reddedilmesi okuyucularımıza hiç şüphesiz ilginç gelmiştir.  9. ve 16. sınıflara dahil mallar ve 41. sınıfa dahil hizmetler bakımından benim için de durum aynıdır ve bu noktada kararı içselleştirmekte güçlük çektiğimi itiraf etmem gerekiyor. Bununla birlikte, USPTO’nun filli kullanım biçimini de esas alan ve sadece kurguya dayanmayan inceleme biçiminin, kararı anlamaya çalışırken dikkate alınması yerinde olacaktır.

Yazının başlangıcında bahsettiğimiz duyuruyu yapmanın sırası şimdi geldi:

IPR Gezgini tüm canlıların ve özellikle de hayvanların dostu bir sitedir. Yakın günlerde “IP Dünyamızın İnsan Olmayan Dostları” içerikli bir yazı yayınlayacağız ve bu yazıda okuyucularımızın ve bizlerin, insan olmayan dostlarının fotoğraflarına kısa notlarla birlikte yer vereceğiz. İnsan olmayan dostunuz evinizde, ofisinizde veya sokakta sizinle hayatını paylaşan kediniz, köpeğiniz, kuşunuz, balığınız veya insan olmayan her türden arkadaşınız ve hatta yıllardır sevgiyle büyüttüğünüz bitkiniz, ağacınız olabilir. Eğer yazının bir parçası olmak istiyorsanız, insan olmayan dostunuzla bir fotoğrafınızı veya dilerseniz sadece onun fotoğrafını, bizimle paylaşacağınız kısa bir notla birlikte iprgezgini@gmail.com adresine gönderebilirsiniz. IPR Gezgini, Türk fikri mülkiyet dünyasının neşeli olmaya gayret eden yüzüdür, lütfen sizler de bizimle paylaşmayı unutmayın ve neşeyi birlikte yaratalım.

Önder Erol ÜNSAL

unsalonderol@gmail.com

Ekim 2018

GRAFİTİ: FİKİR VE SANAT ESERLERİ KANUNU VE TÜRK CEZA KANUNU’NUN KESİŞİM KÜMESİNDE BİR SOKAK SANATI

[Grafiti Banksy’e aittir.]
 

Geleneksel sanat anlayışı ve endüstriyel sanata bir tepki olarak doğan grafitiler bir tür başkaldırıyı simgelemekte ve daha çok muhalif yönleriyle öne çıkmaktadır.[1]  Alt kültürün yaşam alanlarından çıkarak[2] tüm dünyayı saran grafitiler son zamanlarda özellikle tüketicilerin dikkatini çekmek isteyen firmalar tarafından reklam kampanyalarında yahut kamu gücü tarafından bir şehri/semti güzelleştirmek veya turistik hale getirmek amacıyla sıklıkla kullanılmakta ve bu kullanımlar kimi zaman çeşitli dava ve uyuşmazlıklara sebep olmaktadır.

Yakın zamanda grafiti sanatçısı olan Jason Williams (Revok) ile hazır giyim firması Hennes&Mautriz (H&M) arasında çıkan uyuşmazlık yaşanan tartışmaların içeriğine yönelik fikir vermektedir. Somut olayda, Revok tarafından halka açık alanda yapılan grafitinin H&M tarafından reklam kampanyasında arka plan olarak kullanılması nedeniyle yaşanmıştır. Revok’un izni olmadan kullanılan grafiti nedeniyle telif hakkının H&M tarafından ihlal edildiğini bildirmesi karşısında H&M cephesinden, grafiti sanatçısı Revok’un duvarı izinsiz ve yasadışı olarak boyaması eyleminin vandalizm niteliğinde olduğu ve bu suç oluşturan fiilin ürünü olan grafitinin telif korumasından yararlanmaması gerektiği yönünde açıklama yapılmıştır. H&M tarafından yapılan bu açıklamadan sonra Revok’un destekçileri tarafından H&M sosyal medyada protesto edilmiş ve tekstil devi firma Revok ile anlaşma yoluna gitmek zorunda kalmıştır.  Benzer örnek daha önce Jeremy Scott ve ünlü İtalyan markası Moschino ile grafiti sanatçısı Joseph Tierney arasında sanatçıya ait “Vandal Eyes” olarak bilinen grafitinin ünlü markaya ait tasarımlar üzerinde izinsiz kullanılması nedeniyle yaşanmıştı. Bu davalar ve uyuşmazlıklar IP dünyasında, grafitilerin telif hakkı korumasına sahip olup olmadığı konusundaki tartışmaların fitilini ateşlemiştir.

Okumakta olduğunuz satırlar, tüm dünyada devam eden tartışmaların Türk Telif Hukuku özelinde ele alınmasına ilişkindir. Bu bağlamda grafitilerin Türk Hukuku bakımından eser korumasından yararlanıp yararlanmayacağına dair görüşlerimiz aktarılacaktır.

Grafiti; çoğunlukla kamusal bir alanda yer alan bir duvar ya da yüzeye çizilmiş, kazınmış veya püskürtülmüş yazı ve çizimler olarak[3] tanımlanmaktadır. Grafitiler genelde kamusal alanlarda ya da grafitiyi yapan kişiden başkasının özel mülkiyetine konu taşınırlar veya taşınmazlar üzerinde gerçekleştirildiği için ceza hukuku bakımından da ele alınmaktadır. Bu bağlamda grafitiler 05.12.1951 tarihli ve 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK) ile 26.09.2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun  (TCK) kesişim kümesinde ele alınacaktır.

Vandalizm olarak adlandırılan kasten mala zarar verme fiili TCK m.151 hükmünde düzenlenmiştir. TCK m.151 hükmüne göre; başkasının taşınır veya taşınmaz malını kısmen veya tamamen yıkan, tahrip eden, yok eden, bozan, kullanılamaz hale getiren veya kirleten kişi, mağdurun şikâyeti üzerine, dört aydan üç yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılmaktadır. Bu kapsamda kamusal alanlardaki veya özel kişilerin mülkiyetindeki yerleri boyamak, çizmek, yazı yazmak veya karalamak eylemleri mala zarar verme suçunu oluşturmaktadır.  Hatta kamu kurum ve kuruluşlarına ait, kamu hizmetine tahsis edilmiş veya kamunun yararlanmasına ayrılmış yer, bina, tesis veya diğer eşya hakkında bu suçun işlenmesi hali mala zarar verme suçunun nitelikli halini oluşturmaktadır.

Suç tanımında geçen “kirletme” ifadesi eşyanın yalnız biçimsel/görüntüsel olarak hasara uğratılmasını ifade etmektedir[4]. Bu kapsamda bir kirletme eylemi olan grafitiler TCK kapsamında “mala zarar verme” suçunu oluşturmaktadır. Bu noktada grafitinin estetik değer taşıyıp taşımaması önemsizdir.  Bir grafiti estetik değer taşısa bile grafitinin üzerinde yer aldığı mülk sahibinin konuya ilişkin rızası yoksa mala zarar verme suçunun maddi unsuru oluşmaktadır. Peki, mala zarar verme suçunun maddi unsurunu oluşturan grafitiler FSEK kapsamında sağlanan korumadan yararlanabilecek midir? Grafiti sanatçılarının suç oluşturan bu eylemleri sonucu oluşan üründen yararlanmalarına izin verilecek midir? Bu soruya eser korumasının sağlanması için gerekli olan şartların var olması koşuluyla olumlu yanıt verilebilir. FSEK’e göre; sahibinin hususiyetini taşıyan ve ilim ve edebiyat, musiki, güzel sanatlar veya sinema eserleri olarak sayılan her nevi fikir ve sanat mahsulleri eser olarak kabul edilmektedir. Bunlar, FSEK tarafından sağlanan korumanın var olması için gerekli ve yeterli unsurlardır. Bu nedenle, bu niteliklere sahip fikir ve sanat mahsulleri, telif hakkıyla korunabilmektedir.

Grafitiler FSEK kapsamında güzel sanat eserleri kategorisinde yer almaktadır[5]. FSEK m.4 hükmüne göre; güzel sanat eserleri, estetik değere sahip olan;

  • Yağlı ve suluboya tablolar; her türlü resimler, desenler, pasteller, gravürler, güzel yazılar ve tezhipler, kazıma, oyma, kakma veya benzeri usullerle maden, taş, ağaç veya diğer maddelerle çizilen veya tespit edilen eserler, kaligrafi, serigrafi,
  • Heykeller, kabartmalar ve oymalar,
  • Mimarlık eserleri,
  • El işleri ve küçük sanat eserleri, minyatürler ve süsleme sanatı ürünleri ile tekstil, moda tasarımları,
  • Fotoğrafik eserler ve slaytlar,
  • Grafik eserler,
  • Karikatür eserleri,
  • Her türlü tiplemelerdir.

FSEK m.4 hükmünde yapılan bu sayım, sınırlı nitelikte olmayıp örnekseme niteliğindedir. Bu nedenle grafitiler de güzel sanat eserleri kategorisinde yer almaktadır. FSEK kapsamında yer alan eser kategorilerinden birine giren grafitiler, sahibinin hususiyetin taşıması, bir başka ifadeyle özgün olması şartıyla FSEK tarafından sağlanan korumadan yararlanabilmektedirler[6].

Başkasının mülkü üzerine, mülk sahibinin iznini almaksızın grafiti yapan kişiler için öngörülen cezai yaptırımlar varken bu fiiller sonucu ortaya çıkan fikir ve sanat eserlerini telif korumasından istisna tutmak kanımızca doğru olmayacaktır. Çünkü bir eylemin suç olması ile o eylem sonucu ortaya çıkan ürünün eser olup olmaması ve FSEK koruması kapsamında yer alıp almaması birbirinden ayrı hukuki meselelerdir. Kaldı ki FSEK de suç oluşturan eylemler sonucu ortaya çıkan fikir ve sanat eserlerini koruma kapsamında bırakacak düzenlemeler içermemektedir. Örneğin; bir kişiye hakaret eden ancak özgün olan bir şiir de FSEK korumasından yararlanmaktadır. Hatta genel ahlaka aykırı olan ve müstehcenlik içeren bir fikir ve sanat eseri de FSEK korumasından yararlanacaktır. Ancak, “Eserin her hangi bir suretle ticaret mevkiine konmasını, temsilini veya diğer şekillerde kullanılmasını meneden yahut müsaade veya kontrole bağlı tutan kamu hukuku hükümleri mahfuzdur.” hükmünü içeren FSEK m.30/2 gereği bu tip eserlerin sahiplerine tanınan hakların kullanımı bazı kısıtlamalara veya sınırlamalara tabi tutulmaktadır[7]. Bu nedenlerle grafitiyi meydana getiren kişi, eser sahibi sıfatını haiz olmalı ve FSEK kapsamında kendisine tanınan mali[8] ve manevi[9] haklardan yararlanmalıdır.

Grafitiyi yaratan kişinin hakları ile grafitinin üzerinde yer aldığı mülkün sahibinin haklarının yarışması ayrı bir yazı konusu olmayı hak ettiğinden bu yazının serisi olarak daha sonra ele alınacaktır. Belirtmek gerekir ki telif korumasından yararlanan grafitilerin doğası gereği, eser sahibinin, yani grafiti sanatçısının bazı hakları kısıtlanmıştır. Bu bağlamda FSEK m.40 hükmü gereğince umumî yollar, caddelere ve meydanlara temelli kalmak üzere koyulan güzel sanat eserlerinin, resim, fotoğraf ve benzeri yöntemler ile çoğaltılma, yayma, umumi mahallerde projeksiyonla gösterme, radyo ve benzeri vasıtalarla yayımlanması serbesttir.  Böylece söz konusu hükümle eser sahibinin çoğaltma, yayma ve temsil hakları kısıtlanarak üçüncü kişilere serbestlik tanınmıştır. Hatta bu hallerde aksine yerleşmiş adet yoksa eser sahibinin adının zikrinden vazgeçilebileceği hükme bağlanarak eser sahibinin manevi haklarında da bir kısıtlama getirildiği ifade edilebilmektedir[10].

Sonuç olarak, grafiti sanatçısının eylemi TCK kapsamında suç oluştursa bile sahibinin hususiyetini taşıyan grafitiler FSEK tarafından sağlanan korumadan yararlanmalıdır. Çünkü suç oluşturan eylemler sonucu ortaya çıkan grafitiler FSEK kapsamı dışında tutulmadığından diğer fikir ve sanat eserleri ile eşit konumda olduğu kabul edilmelidir. Türk grafiti sanatçısı Funk’ın deyimiyle[11] “gri dünyaya renkli yağmurlar yağdıran” grafitiler sizce de bu sefer kaybedenler kulübünün dışında olmayı hak etmiyor mu?

Elif AYKURT KARACA

elifaykurt904@gmail.com

Ekim 2018

[1] http://paftamag.com/bir-sokak-sanati-graffiti/

[2] Meriç, Övünç; Duvardaki Şen Direniş: Graffiti Başka Bir Dünya Tahayyülü Sunuabilir mi?, http://dergipark.gov.tr/download/article-file/399709, .s.145.

[3] https://www.wikizero.pro/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvR3JhZml0aQ

[4] Sarıtaş, Erkan; Türk Ceza Hukuku’nda Mala Zarar Verme Suçu ve Kriminolojik Açıdan Vandalizm, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, s.92.

[5] Grafitiyi oluşturan yazı, sahibinin hususiyetini taşıması kaydıyla aynı zamanda ilim-edebiyat eseri de olabilir. Ancak bu durumda görselin kendisi güzel sanat eseri; yazı ise ilim-edebiyat eseri olarak korunacaktır.

[6] Bu nedenle düz bir yazı ile “Seni Seviyorum”, “Aşığım”, “Ali buradaydı” tarzı yazılar yeterli özgünlükten yoksun olduğundan FSEK korumasından yararlanamayacaktır (Aynı yönde bkz. Lerman, Celiıa; Protectıng Artıstıc Vandalısm: Graffıtı And Copyrıght Law, s. 309, https://jipel.law.nyu.edu/wp-content/uploads/2015/05/NYU_JIPEL_Vol-2-No-2_2_Lerman_Protecting_Artistic_Vandalism.pdf)

[7] Bu kapsamda müstehcenlik içeren fikir ve sanat eserleri örneğin müstehcenliğe karşı çocukları korumaya yönelik “Müstehcen görüntü, yazı veya sözleri içeren ürünlerin üretiminde çocukları, temsili çocuk görüntülerini veya çocuk gibi görünen kişileri kullanan kişi, beş yıldan on yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. Bu ürünleri ülkeye sokan, çoğaltan, satışa arz eden, satan, nakleden, depolayan, ihraç eden, bulunduran ya da başkalarının kullanımına sunan kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. “ hükmünü içeren TCK m.226/3 kapsamında yer alan bir suça sebebiyet veriyorsa bu durumda bu eserlerin çoğaltılması, satışa arz edilmesi, satılması, nakledilmesi, depolanması, ihraç edilmesi, bulundurulması ya da başkalarının kullanımına sunulması TCK m.226/3 ve m.226/7 hükümleri gereği suç olacaktır.

[8]  Mali haklar; işleme, çoğaltma, yayma, temsil, umuma iletim ve pay ve takip haklarıdır.

[9] Manevi haklar; umuma arz hakkı, eser sahibi olarak tanıtılma hakkı,  eserde değişiklik yapılmasını önleme hakkı ve eserin aslına ulaşma haklarıdır.

[10] Uygur, Atiye; Eser Sahibine Tanınan Haklara Getirilen Kısıtlamalar, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, s.123.

[11] https://blog.peramuzesi.org.tr/sergiler/funk/

Tanınmış Markaya Tecavüzde Parodi İstisnası – A.B.D.’nden “Louis Vuitton v. My Other Bag” Davası; Güçlü Her Zaman Kazanmaz!

 

Tanınmış markaya tecavüzün parodi yapılması halinde ortaya çıkıp çıkmadığı, marka hukukunda önemli bir tartışma alanı oluşturmaktadır. Tartışmayı, A.B.D. yargısının ses getiren Louis Vuitton v. My Other Bag kararı çerçevesinde aktarmaya başlamadan önce, parodi istisnasının tanımlanması yerinde olacaktır.

Parodi, marka tecavüzü iddialarına karşı bir savunmadır. Altında yatan teori, parodinin ciddiye alınmayacağı, dolayısıyla karıştırılma olasılığının ortaya çıkmayacağıdır. Parodi bir taraftan orijinal markayı akla getirirken, diğer taraftan ürünün orijinal veya orijinalle bağlantılı olmadığını, orijinalin alaycı bir taklidi olduğunu gösterecek derecede zekice olmalıdır. (Leslie J. Lott – Trademark Parody, http://lottfischer.com/general.php?category=Resources&headline=Trademark+Parody&subhead=Articles )

Ülkemizde günlük yaşamda parodi kullanımına sıklıkla araba camlarına yapıştırılan çıkartmalarda (Nispeten düşük fiyatlı bir arabanın camına yapıştırılan “Diğer arabam bir Ferrari” çıkartması) veya tişörtlerin üzerine yazılmış ünlü bir markayı veya sloganını çağrıştıran mesajlarda rastlamaktayız.

 

 

Parodiyle verilen mesajın doğrudan tanınmış bir markayı çağrıştıracak şekil, kelime veya sloganların kullanımı suretiyle verilmesi, tanınmış marka sahiplerini rahatsız etmektedir ve bu rahatsızlıklar kimi zaman dava konusu edilerek mahkemelere taşınmaktadır.

Bu yazı kapsamında yer vereceğimiz ihtilaf, parodinin marka hakkına tecavüzde istisna teşkil edip etmediği hususunda A.B.D. yargısının en önemli kararlarından birisini teşkil etmektedir.

Tarafları davacı “Louis Vuitton Malletier S.A.” ve davalı “My Other Bag, INC.” olan dava, ilk olarak A.B.D. New York Bölge Mahkemesi tarafından 6 Ocak 2016 tarihinde karara bağlanmıştır. İlk derece mahkemesinin kararına karşı yapılan temyiz talebi önce A.B.D. Temyiz Mahkemesi sonrasında da Yüksek Mahkeme tarafından reddedilmiştir. Dolayısıyla, bu yazıda onanan A.B.D. New York Bölge Mahkemesi kararına yer vererek, okuyucularımızın parodi markaları ve parodi istisnası hakkında detaylı biçimde fikir sahibi olmasına gayret edeceğiz.

Davalı “My Other Bag, INC (bundan sonra MOB olarak anılacaktır)”, kanvastan yapılmış alışveriş çantaları satan bir firmadır. Çantaların bir yüzünde “My Other Bag (diğer çantam)” ifadesi yazılıyken, çantanın diğer yüzünde pahalı çanta üreticilerinin (Louis Vuitton, Chanel, Fendi, vd.) ikonik markalarını akla getiren şekiller yer almaktadır.

 

 

Davacı “Louis Vuitton Malletier S.A. (bundan sonra LV olarak anılacaktır)”, okuyucularımızın tamamının bildiği gibi, dünyaca ünlü “Louis Vuitton” markasının sahibidir. Louis Vuitton markalı ürünler oldukça pahalıdır, prestijlidir ve lüks ürün segmentinde yer almaktadır. Louis Vuitton’un amiral gemisi ürünlerinden birisi de çantalardır.

LV, MOB’un çantalarında kendi markasını ve ürünlerini doğrudan çağrıştıran şekillerin kullanımından duyduğu rahatsızlık neticesinde; MOB aleyhine marka sulandırılması (trademark dilution) ve telif hakkına tecavüz gerekçeli dava açar.

Dava, New York Bölge Mahkemesi’nde 156 F. Supp.3d 425 sayıyla görülür ve 6 Ocak 2016 tarihinde karara bağlanır. Karar metninin https://www.leagle.com/decision/inadvfdco161104000031 bağlantısından görülmesi mümkündür.

Mahkeme ilk olarak, LV’nin dünyaca ünlü ve pahalı markaların sahibi olduğunu ve bu ürünler arasında çantaların da yer aldığı tespitini yapar. Mahkeme’ye göre, LV’nin en tanınmış markalarından birisi tuval monogram şekli olarak anılan “birbirinin içine geçmiş stilize L, V harflerini, stilize üç çiçek şeklini içeren ve tekrar eden desen”dir. LV’nin kelime ve şekil markaları, yukarıda tarif edilen tuval monogram şekli de dahil olmak üzere tescil edilmiştir ve LV markalarını taklitlere karşı agresif biçimde korumaktadır.

Davalı MOB tarafından satılan çantalardan bir kısmında, LV’nin şekil markalarını andıran figürler bulunmaktadır, ancak bu şekillerde birbirinin içine geçmiş L ve V harfleri veya “Louis Vuitton” ibaresi yerine, M,O, B harfleri veya “My Other Bag” ibaresi yer almaktadır.

MOB çantalarını “Sevdiğimiz tasarımcı çantalarını şakacı biçimde parodileştiren doğa dostu, dayanıklı, günlük yaşama uygun alışveriş çantaları” ifadesiyle pazarlamaktadır. LV’nin çantaları yüzlerce dolarlık fiyata sahipken, MOB çantalarının fiyatı 30-55 dolar arasındadır.

Mahkeme, bu tespitlerin ardından ilk olarak tanınmış markanın sulandırılması iddiasını değerlendirir:

A.B.D. yargısı içtihadına göre; markanın sulandırılması durumu, tanınmış markanın izinsiz kullanımı suretiyle, halkın tanınmış markanın benzersiz, müstesna ve özel bir şeyleri simgelediğine dair algısında düşüş olması halinde ortaya çıkmaktadır. Bulandırma yoluyla sulandırma (dilution by blurring) haline verilen örnekler özellikle tanınmış markayla birlikte kullanılan ilgisiz ürünler durumudur: Dupont ayakkabıları, Buick tabletleri, Kodak piyanoları, Harry Potter kuru temizleme gibi. Bu tip durumlarda, markanın yeni kullanımıyla karşılaşacak tüketiciler, davacı markasıyla yeni ve farklı bir bağlantı kuracak ve bu şekilde tanınmış markanın değeri sulanacaktır.

Sulandırma iddiasında başarılı olabilmek davacı tarafın ilk olarak markasının gerçekten ayırt edici olduğunu ispatlaması ve ardından bulandırma yoluyla sulandırmanın olası olduğunu ortaya koyması gerekmektedir.

Federal kanun uyarınca bulandırma yoluyla sulandırma halinin varlığı araştırılırken aşağıda sayılan altı faktör araştırılmalıdır: (i) tanınmış markayla dava konusu marka arasındaki benzerliğin derecesi, (ii) tanınmış markanın ayırt edici gücünün derecesi, (iii) tanınmış marka sahibinin markasının münhasıran kullanımı için verdiği çabanın boyutu, (iv) tanınmış markanın tanınmışlığının derecesi, (v) dava konusu markanın kullanımı suretiyle tanınmış markayla bağlantı kurulması niyetinin varlığı, (vi) dava konusu markayla tanınmış marka arasında fiilen bağlantı kurulu kurulmadığı. Sayılan faktörler değerlendirilirken ana odak noktası, inceleme konusu markalar arasındaki benzerlik nedeniyle kurulacak bağlantının, tanınmış markanın ayırt ediciliğine zarar verip vermediği olmalıdır.

Federal kanun, bazı hallerin bulandırma yoluyla sulandırmanın konusu olamayacağını belirtmektedir, bunlardan birisi de: “Tanınmış markanın başka birisi tarafından, kendi mal ve hizmetlerinin kaynak işareti olacak şekilde değil, adil biçimde kullanımı (fair use); örneğin, tanınmış marka sahibini veya onun mal ve hizmetlerini tanımlayan, parodisini yapan, eleştiren veya yorumlayan kullanımı” halidir.

Kanun, “parodi”yi tanımlamasa da, mahkemelere göre parodi “Marka sahibinin yarattığı idealize edilmiş imajı, saygısız bir görünümle harmanlama suretiyle oluşturulan basit bir eğlence biçimi”dir. Parodi, eş zamanlı ve birbirine ters iki mesajı aynı anda vermelidir: Orijinal budur ve bu orijinal değildir ve parodidir. İkinci mesajın hiciv, saçmalık, şaka veya eğlence içeren bir unsuru iletmesi gerekmektedir.

Yukarıda yer verilen hususları incelenen vakaya uygulayan Mahkeme, MOB’un kullanımının, LV’nin markalarının parodisi olduğu, bu nedenle de adil kullanım kapsamında korunması gerektiği kanaatindedir. Başarılı bir parodinin tüketicilere üretici firmanın farklı olduğu ve marka sahibiyle bağlantısının bulunmadığı mesajını vermesi ve bu mesajı verirken markayla veya sahibinin politikasıyla alay etmesi gereklidir. MOB’un çantalarının yaptığı tam olarak da budur. “My other bag (diğer çantam)” ifadesi şaka yoluyla taşıyanın diğer çantasını işaret etmektedir ve taşınan çantanın Louis Vuitton olmadığını göstermektedir. Bu şaka, çantaların üzerinde Louis Vuitton’u andıran şekillerle birleştirildiğinde, MOB’un ucuz çantalarıyla, LV’nin lüks statüsü çantaları arasında eğlenceli bir karşılaştırma yapılmaktadır.

Mahkeme, MOB’un kullanımın adil kullanım teşkil ettiğinde kanaatinde olmakla birlikte, bir an için bu hususu bir tarafa bırakarak, MOB’un kullanımın LV markalarının bulandırma yoluyla sulandırılması halini oluşturmadığını da belirtmektedir.

Mahkeme’ye göre, MOB’un çantalarının LV’nin markalarının ayırt ediciliğine zarar verme riski bulunmamaktadır. İçtihada göre, bulandırma yoluyla sulandırmanın varlığı için bağlantı kurulması şart olsa da, bağlantı kurulması tek başına bulandırma yoluyla sulandırma anlamına gelmemektedir. Aynı zamanda ünlü markanın ayırt ediciliğinin zarar görmesi gereklidir.

Yazının önceki bölümlerinde yer verilen bulandırma yoluyla sulandırma halinin varlığına ilişkin altı faktörlük test, incelenen vakaya uyarlandığında, (i) tanınmış markayla dava konusu marka arasındaki benzerliğin derecesi, (v) dava konusu markanın kullanımı suretiyle tanınmış markayla bağlantı kurulması niyetinin varlığı, (vi) dava konusu markayla tanınmış marka arasında fiilen bağlantı kurulu kurulmadığı hususları bakımından yanıtlar sulandırmanın varlığı sonucuna varmak için yeterli olmamaktadır. Özellikle, “my other bag (diğer çantam)” ifadesiyle, MOB’un çantalarının LV markalı çantalardan farklı olduğu mesajı verilmektedir. Bu çerçevede, Mahkeme’ye göre incelenen vakada, bulandırma yoluyla sulandırma halinin varlığından söz edilmesi mümkün değildir.

Mahkeme bir sonraki aşamada marka hakkına tecavüzün varlığı hususunu irdelemiştir.

İçtihada göre marka hakkına tecavüzün varlığı incelenirken sekiz faktörden oluşan Polaroid testi uygulanmalıdır: (i) Markanın gücü, (ii) Markaların benzerliği, (iii) Ürünleri yakınlığı ve rekabet edebilirliği, (iv) Marka sahibinin davalı ürünlerine benzer ürünleri piyasaya sürerek boşluğu kapatabileceğine yönelik kanıt, (v) Fiili karıştırmaya ilişkin kanıt, (vi) Taklit olduğu öne sürülen markanın kötü niyetle kullanıldığına ilişkin kanıt, (vii) Ürünlerin kendine özgü kalitesi, (viii) İlgili piyasadaki kullanıcıların bilgi düzeyi.

Polaroid testini incelenen vakaya uygulayan Mahkeme, davacıyı bir kez daha haksız bulmuştur. Davacının marka hakkına tecavüz iddialarının haksız bulunmasının temel nedeni de, davalı kullanımının parodi mahiyetindeki kullanım olmasıdır. Esasen Mahkeme, davalının MOB çantalarını kullanımının tüketicilerce açık olarak parodi mahiyetinde anlaşılacağı kanaatinden hareketle, Polaroid faktörlerini uygulamasının sonucunda da davacı iddialarını yerinde görmemiştir. Faktörlerin detaylı değerlendirmesinin kararda görülmesi mümkündür.

Mahkeme son olarak, davacının telif hakkına tecavüz iddiasını değerlendirmiştir. Bu iddia da, davalı kullanımının parodi mahiyetinde olması, dolayısıyla adil kullanım olması gerekçeleriyle kabul edilmemiştir. “Telif hakkına konu bir eserin adil kullanımı telif hakkının ihlali değildir. Yorum veya eleştirinin diğer biçimleri gibi parodi de, dönüştürücü değere ilişkin açık bir istem niteliğindedir ve bu çerçevede Telif Hakkı Yasası çerçevesinde adil kullanımdır.

MOB’un kullanımının telif hakkı bağlamında adil kullanım teşkil edip etmediği belirlenirken aşağıdaki faktörler değerlendirilmelidir: (i) Kullanımın amacı ve niteliği (ticari kullanım mı yoksa eğitim maçlı kar gözetilmeyen kullanım mı), (ii) Telif hakkına konu eserin niteliği, (iii) Telif hakkına konu eserin bütünlüğü göz önüne alındığında, kullanılan kısmın miktarı ve oranı, (iv) Kullanımın potansiyel piyasadaki etkisi veya telif hakkına konu eserin değeri.

MOB’un kullanımı ticari kullanım olsa da, ticari kazanç amacıyla yapılan parodi de adil kullanım teşkil edebilir. Kararın önceki bölümlerinde açıklandığı üzere MOB’un çantalarında “my other bag (diğer çantam)” ifadesinin kullanılıyor olması, çantaların LV markalı çantalar veya onların ikameleri olmadığı mesajını makul tüketicilere vermektedir. İçtihatta belirtildiği üzere, adil kullanım savunmasını anlamlı kılan husus, eserin makul kullanıcılar tarafından ne şekilde değerlendirileceğidir. İncelenen vakada, Mahkeme’ye göre makul kullanıcılar, MOB’un çantalarının LV markalı çantalar veya onların ikamesi olduğunu değerlendirmeyecektir.

Mahkeme yukarıda yer verilen gerekçelerin tümünün sonucu olarak davayı reddeder. Mahkeme’nin kararın sonuç bölümünde yer verdiği ifadeler özellikle dikkat çekicidir: “Louis Vuitton marka haklarının etkin ve aktif biçimde korumaktadır. Bununla birlikte bazı hallerde, parodi yoluyla ima edilen övgüyü kabul etmek ve dava açmak yerine gülümsemek veya gülmek daha iyidir. Bu davada da durum öyledir. MOB’un LV’nin markalarını kullanımı açıkça mizahi niteliktedir ve LV’nin markalarıyla karıştırılmaya veya onların ayırt ediciliğini bulandırma yoluyla sulandırmaya yol açmayacaktır.”

New York Bölge Mahkemesi’nin kararına karşı davacı temyiz yolunu kullanmış, ancak talebi Temyiz Mahkemesi tarafından reddedilmiştir. Bunun üzerine davacı, davayı Yüksek Mahkeme’ye taşımış, ancak dava Yüksek Mahkeme tarafından da reddedilmiştir.

Marka hakkına tecavüz iddialarında, A.B.D.’nde uygulama alanı bulan parodi istisnasına önemli bir örnek teşkil eden “My Other Bag” davasına ilişkin yazının okuyucularımız tarafından da ilgiyle karşılandığını umuyoruz.

Önder Erol ÜNSAL

Ekim 2018

unsalonderol@gmail.com

AB Adalet Divanı’nın markalar ve tasarımlarla ilgili 2017 yılında vermiş olduğu kararlara genel bakış

 

Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO) Uluslararası İşbirliği ve Hukuki İşler Departmanı her yıl düzenli olarak AB Adalet Divanı tarafından markalar ve tasarımlar hakkında verilen kararları konularına göre tasnifleyip, özetleyerek tek bir metin halinde derlemektedir.

 

AB Adalet Divanı’nın geçtiğimiz yıl (2017) içerisinde vermiş olduğu marka ve tasarım hukukuyla ilgili kararlar da yine EUIPO’nun ilgili birimi tarafından derlenerek metin haline getirilmiş ve ilgili metin geçtiğimiz aylarda EUIPO’nun internet sitesinde yayımlanmıştır. Markalar ve tasarımlar alanında çalışan tüm kesimler için oldukça faydalı olduğunu düşündüğümüz bu çalışmaya https://euipo.europa.eu/tunnel-web/secure/webdav/guest/document_library/contentPdfs/law_and_practice/yearly_overview/yearly_overview_2017.pdf bağlantısından erişim mümkündür.

 

Markalar ve tasarımlara yönelik AB dava hukuku ve içtihatları (case-law) hakkında oldukça kapsamlı bir çalışma niteliğinde olan bu dokümanda hem Genel Mahkeme (General Court: GC) hem de Divan (Court of Justice: CJ) kararlarına yer verilmektedir.  Çalışmada GC ve CJ’nin ön yorum şeklinde vermiş olduğu kararlar (preliminary rulings) da bulunmaktadır. Metin; usulle ilgili kararlar, mutlak ret /hükümsüzlük nedenleri, nispi ret/hükümsüzlük nedenleri, kullanım ispatı, diğer iptal/hükümsüzlük nedenleri, tasarımlarla ilgili konular, hakların kullanılması (enforcement) ve diğer konular (sınıflandırma, ortak marka, hakların tüketilmesi, lisans, vb.) şeklinde ana başlıklara ayrılmış ve kararlar bu başlıklar altında tasniflenmiştir. Ayrıca, bazı ana başlıklar, kendi içerisinde çeşitli alt başlıklara ayrılmıştır. Bu sayede belirli bir konu / alt başlık hakkında verilmiş geçtiğimiz yıla ait bir karar olup olmadığını araştırmak, belirli bir konu / alt başlık hakkında verilmiş olan kararın can alıcı noktalarını içeren kısa özetini okumak çok daha kolay bir hale gelmekte, ayrıca CJ ve GC tarafından verilen tüm kararlara da genel bir bakış imkânı sağlanmaktadır.

 

Tüm okuyucular için faydalı olması ve benzer çalışmaların ülkemizde de yapılması temennisiyle…

 

H. Tolga Karadenizli

Ekim 2018, Ankara

karadenizlit@gmail.com

 

 

 

FSEK KAPSAMINDA FİKİR VE SANAT ESERLERİNDE KAYIT-TESCİL SİSTEMİ

 

Eser, 05.12.1951 tarihli ve 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK) m.1/B hükmünde “Sahibinin hususiyetini taşıyan ve ilim ve edebiyat, musiki, güzel sanatlar veya sinema eserleri olarak sayılan her nevi fikir ve sanat mahsulleri” olarak tanımlanmıştır. Eser sahibi ise FSEK m.1/B/1,b ve m.8/1 hükümleri gereğince “eseri meydana getiren kişi” olarak tanımlanmıştır.

Bir fikir ve sanat ürününün eser olarak kabul edilmesi ve FSEK tarafından sağlanan korumadan faydalanabilmesi için, FSEK’te öngörülen eser kategorileri olan ilim ve edebiyat, güzel sanat, musiki veya sinema eseri kategorilerinden birine girmesi ve sahibinin hususiyetini taşıması gerekmektedir. Bu iki şartın birlikte varlığı halinde FSEK anlamında bir eserden söz etmek mümkündür.

Eser, meydana getirildiği andan itibaren başka bir hukuki işleme gerek kalmaksızın (ipso iure) doğmakta ve eser sahibinin eser üzerindeki hakları kural olarak herhangi bir tescil işlemine gerek kalmaksızın bu andan itibaren korunmaktadır. Ancak, FSEK’in “Eser Sahibinin Hakları” başlıklı m.13 hükmünde, FSEK kapsamında korunan tüm eserlerin kayıt ve tescilinin yapılabilmesine imkan tanınmıştır.

Hak sahipliklerinin belirlenmesinde ispat kolaylığı sağlayan kayıt ve tescil işlemleri FSEK m.13 hükmü ile Fikir ve Sanat Eserlerinin Kayıt ve Tescili Hakkında Yönetmelik (Yönetmelik) hükümleri kapsamında zorunlu kayıt ve tescil ile isteğe bağlı kayıt ve tescil işlemleri olarak ikiye ayrılmaktadır.

Zorunlu Kayıt-Tescil

Yönetmelik m.5 hükmü gereğince sinema ve müzik eserlerinde filmlerin ilk tespitini gerçekleştiren film yapımcıları ile seslerin ilk tespitini gerçekleştiren fonogram yapımcıları, sinema ve müzik eserlerini içeren yapımlarının kayıt ve tescilini yaptırmak zorundadır. Zorunlu kayıt ve tescil olarak ifade edilen söz konusu işlem, hak ihdas etmek amacı taşımaksızın, bu kişilerin sahip oldukları hakların ihlal edilmemesi, hak sahipliklerinin belirlenmesinde ispat kolaylığı sağlanması ve mali haklara ilişkin yararlanma yetkilerinin takip edilebilmesi amacıyla yapılmaktadır.

Belli bir mizansen veya senaryo çerçevesinde hareketli ve sesli görüntüleri içermesi nedeniyle; tıpkı sinema eserlerini içeren yapımlarda olduğu gibi bilgisayar oyunları da hak sahiplerince, sahip olunan hakların belirlenmesi ve haklara ilişkin ispat kolaylığı sağlanması amacıyla kayıt ve tescil işlemine tabi tutulmaktadır.

Bu kapsamda aşağıdaki eserler zorunlu kayıt ve tescil işlemine tabi tutulmaktadır.

Müzik eseri içeren yerli ve ithal yapımlar.

Sinema eseri içeren yerli ve ithal yapımlar.

Yerli ve ithal bilgisayar oyunları.

Zorunlu kayıt ve tescil işlemleri Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı  İstanbul Telif Hakları ve Sinema Müdürlüğü tarafından yapılmaktadır.

Zorunlu kayıt ve tescil işlemleri için gerekli olan evraklara, ücret ve ücretin yatırılması gereken hesap numarası bilgilerine http://www.telifhaklari.gov.tr/Zorunlu-KayitTescil adresi üzerinden ulaşılabilmektedir.

Zorunlu kayıt ve tescil işleminin yapılmaması halinde mevzuatta açıkça bir yaptırım öngörülmemişse de Bandrol Uygulamasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik (Bandrol Yönetmeliği) m.5 hükmü gereğince kayıt ve tescili yapılan sinema ve müzik eseri nüshalarına, çoğaltmayı takiben sevkiyattan önce bandrol yapıştırılması zorunludur. Bandrol Yönetmeliği m.7 hükmü gereğince tespit edildiği materyale bakılmaksızın; elektronik, mekanik veya benzeri araçlarla gösterilebilen, sesli veya sessiz, birbiriyle hareketli görüntüler dizisi içeren ve kayıt-tescili yapılan bilgisayar oyunlarında da bandrol kullanılması zorunludur. Bandrol yükümlülüğünün ihlali hallerinde ise FSEK m. 81 hükmü gereğince cezai yaptırım uygulanmaktadır. Söz konusu hükümler birlikte değerlendirildiğinde zorunlu kayıt ve tescilin yapılmaması halinde bandrol alınamayacağı ve bandrol alınmadan bu eserleri piyasaya sürenler bakımından FSEK m. 81 hükümleri işletilebileceği sonucuna varılmaktadır[1].

İsteğe Bağlı Kayıt-Tescil

FSEK m.13/3 hükmü gereğince eser sahiplerinin talebi üzerine, FSEK kapsamında korunan tüm eserlerin kayıt ve tescili yapılabilmektedir. Yönetmelik m.7 hükmüne göre ise zorunlu kayıt ve tescile tabi olanlar dışındaki eser gruplarında eser sahiplerinin isteğe bağlı kayıt ve tescil işlemi yaptırabileceği düzenlenmektedir. Ancak belirtmek gerekir ki söz konusu hüküm FSEK m.13/3 hükmünü bertaraf etmemektedir. Zira sinema ve müzik eseri için zorunlu kayıt tecil söz konusu olsa da bir sinema eserinde yer alan diyaloglar için diyalog yazarı yahut bir müzik eserinde yer alan güfte için güfteci isteğe bağlı kayıt ve tescil işlemini yaptırabilmektedir.

İsteğe bağlı kayıt ve tescil işlemi eserin kimin tarafından meydana getirildiğini belirleme açısından kolaylık sağlamak amacıyla yapılan, ancak yaptırılması zorunlu olmayan ve yaptırılmadığında hak kaybına neden olmayan beyana dayalı bir işlemdir.

İsteğe bağlı kayıt ve tescil için sunulması zorunlu evraklar Yönetmelik m.7 hükmünde belirtilmiş olup başvurular https://online.telifhaklari.gov.tr/Account/ApplierLogin adresi üzerinden online olarak yapıldıktan sonra başvuru evrakının şahsen veya posta yoluyla Kültür ve Turizm Bakanlığı Telif Hakları Genel Müdürlüğüne iletilmesiyle tamamlanmaktadır.

İsteğe bağlı kayıt-tescil başvurusuna dair ücretler ve hesap numaraları http://www.telifhaklari.gov.tr/ISLEM-UCRETI-NE-KADARDIR-HESAP-NUMARASI-NEDIR adresinden temin edilebilmektedir.

Sonuç

Kayıt ve tescil işleminin amacı fikir ve sanat eserlerini içeren yapımlar üzerinde hak ihdas etmek amacı taşımaksızın mali ve manevi hak sahiplerinin söz konusu haklarının ihlal edilmemesi, hak sahipliklerinin belirlenmesinde ispat kolaylığı sağlanmasıdır.  Bu kapsamda kayıt ve tescil belgesi hak sahipliğinin ispatı bakımından takdiri bir delil olup hak sahipliğine dair kesin delil taşımadığı gibi bir eser sahipliği belgesi de değildir.[2]

Sınai mülkiyet haklarının tescilinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından esasa ilişkin olarak yapılan araştırmanın aksine; fikir ve sanat eserlerinin kayıt ve tescilinde Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından tescile konu eser üzerinde herhangi bir inceleme ve değerlendirme yapılmamaktadır.

Yönetmelik hükümleri kapsamında gerekli olan bilgi ve belgelerle başvurulması halinde Kültür ve Turizm Bakanlığı kayıt ve tescili gerçekleştirmektedir. FSEK m.13 hükmüne göre; beyana müstenit yapılan bu işlemlerden Bakanlık sorumlu tutulamamaktadır. Bu nedenle başvuru sahibinin beyanın doğruluğu araştırılmamaktadır. Ancak, FSEK m.13 hükmüne göre; kayıt ve tescil işlemlerine esas teşkil edecek işlemlerde, mevcut olmadığını bildiği veya bilmesi icap ettiği veya kendisine ait olmayan malî ve manevî haklara ilişkin yanlış beyanda bulunanlar, FSEK’te öngörülen hukukî ve cezaî müeyyidelere tabidirler. Yönetmelik m.13 gereğince gerçeğe aykırı bilgi verildiği, idari birimlerce veya mahkemece tespit edilen, sahte belge kullanıldığı sabit olan, hakkında yargı mercileri tarafından verilmiş iptal kararı bulunan veya mükerrer olduğu tespit edilen işlemlere ilişkin belgeler iptal edilmektedir.

Sonuç olarak, kayıt ve tescil işlemi eser sahipliğine bağlı hakların doğması bakımından kurucu bir etkiye sahip olmasa da özellikle muhtemel hukuk ve ceza davalarında eser sahipliğinin kanıtlanması hususunda ispat kolaylığı sağlamaktadır.

Elif AYKURT KARACA

elifaykurt904@gmail.com

Ekim 2018

[1]  Aşık, Berna; Fikir ve Sanat Eserleri Hukukunda Kayıt Tescil ve Diğer Formaliteler, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ekonomi Hukuku Yüksek Lisans Programı 2008, s. 94.

[2] Aşık, Berna, s. 87-88.

PATENT İNCELEME SÜRECİNİN YİDD NEZDİNDE İDARİ DENETİME TABİ OLUP OLAMAYACAĞI SORUNU

 

Bir işlemin hukuka uygunluğunun denetlenmesi; işlemin, bizzat işlemi tesis eden veya işlemi tesis edenle aynı hukuki statüdeki başka bir yapı tarafından gözden geçirilmesi şeklinde gerçekleştirilebileceği gibi bir üst denetim merci tarafından irdelenmesi şeklinde de karşımıza çıkabilmektedir. Söz konusu işlemin hukuka uygunluğunun denetimi; belirtilen yöntemlerin birinin ya da birkaçının kullanılması yoluyla gerçekleştirilebilir.

Denetime ilişkin normların oluşturulması aşamasında, denetim silsilesinin nerede son bulması gerektiği, yapılan nihai incelemenin de denetime muhtaç olup olmadığı tartışma konusu olmaktadır. Lisans eğitimimin keyifli ve verimli bir bölümünü oluşturan Anayasa Hukuku dersinde, Saygıdeğer Hocam Prof. Dr. Erdal ONAR, söz konusu silsilenin bir noktada kesilmesi gerektiğini belirterek, kaynağı antik çağlarda bulunan Bekçileri kim bekleyecek?” (quis custodiet ipsos custodes) özdeyişini hatırlatmıştı. Binlerce yıldır siyaset ve hukuk yazınında sorulagelen bu soru, ilk kez Şair Decimus Junius Juvernalis’in“Satires VI.” adlı eserinde sorulmuştur.[1] Şair tarafından kadın erkek ilişkilerinin kırılganlığı üzerine geliştirilen bu metafor, Platon’un “Devlet (The Republic)” adlı eserinde ise siyasi iktidarın denetlenmesi bağlamında tartışılmıştır. [2] Özetlemek gerekirse metaforda, “bekçi” sözcüğü ile somutlaştırılan denetleme mekanizmalarının da denetlenmeye muhtaç olduğu, ancak bu denetleme silsilesinin de bir sınırının olması gerektiği ifade edilmektedir.

 

 

Sınai mülkiyet haklarının tescili sürecinde çeşitli inceleme ve karar mercileri karşımıza çıkmaktadır. Çalışma konumuzun temelini; patent başvurularının incelenmesi, bu incelemenin Patent Dairesi tarafından kaç kez tekrarlanabileceği ve Patent Dairesinin vermiş olduğu nihai kararın, Türk Patent ve Marka Kurumunun (TÜRKPATENT) son karar organı olan Yeniden İnceleme ve Değerlendirme Dairesinin (YİDD) idari denetimine tabi olup olmadığı hususları oluşturmaktadır. Hemen belirtmek gerekir ki Patent Dairesinin, bir patent başvurusu hakkında yapmış olduğu değerlendirmeler üzerine, başvuru sahibinin başvuruda yapacağı değişiklikler ve sunacağı görüşler doğrultusunda başvuruyu tekrar değerlendirmesi, önceki kararın denetimi niteliğinde olmayıp, sunulan görüşler ve yapılan değişiklikler dikkate alınarak yeni bir inceleme yapılması olarak değerlendirilmelidir. Zira bu noktada, verilmiş bir kararın, kararın verildiği andaki bilgiler ışığında incelenmesi değil, yeni bilgiler doğrultusunda yeni bir karar tesis edilmesi söz konusudur.

22.12.2016 tarihli ve 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu  (SMK) m.98/3 hükmünde yer alan “Ancak bu kapsamda yapılacak bildirimlerin sayısı üçten fazla olamaz.” ifadesinden; bir patent başvurusuna ilişkin olarak Patent Dairesi tarafından en fazla üç kez inceleme yapılabileceği sonucuna varılmaktadır. 24.06.1995 tarihli ve 551 sayılı Mülga Patent Haklarının Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname (551 sayılı KHK) m.62 hükmünde, Patent Dairesinin, patent başvurusu hakkında yapacağı incelemenin sayısal sınırına ilişkin açık bir düzenleme olmamakla birlikte; 551 sayılı KHK m.62/5, 9 ve 11 hükümlerinde düzenlenen süreç birlikte değerlendirildiğinde, tıpkı SMK m.98 hükmünde olduğu gibi incelemenin en fazla üç kez yapılabileceği sonucuna varılmaktadır.

Patent Dairesinin, patent başvuruları üzerinde yapacağı incelemenin sayısal sınırı konusunda bir ihtilaf bulunmamakla birlikte, söz konusu incelemelere ilişkin bir dikey denetimin mümkün olup olmadığı, bir başka ifadeyle Patent Dairesi tarafından tamamlanan inceleme sürecinin, YİDD nezdinde de incelemeye tabi tutulup tutulamayacağı tartışma konusudur.

Patent Dairesinin, patent başvurusuna ilişkin vermiş olduğu karar, 551 sayılı KHK m.62/11 hükmünde, “Enstitünün kesin kararı” olarak ifade edilmektedir. 551 sayılı KHK m.62/11 hükmünde “Enstitü” sözcüğü; patent başvurusuna ilişkin olarak, Patent Dairesi tarafından verilen karara karşı, YİDD nezdinde itirazda bulunulup bulunulamayacağı konusunda duraksamaya yol açmaktadır. Zira verilen kararın, TÜRKPATENT’in kesin kararı olduğu yönünde bir yorum yapılması halinde, bu karara karşı YİDD nezdinde itirazda bulunulması mümkün olmayacak ve karara karşı doğrudan dava açılabilecektir. 551 sayılı KHK’nin “Tanımlar” başlıklı m.3 hükmünde “Enstitü” ibaresinin, “Türk Patent Enstitüsünü” ifade ettiği belirtilmiş olsa da 551 sayılı KHK hükümleri incelendiğinde “Enstitü” ibaresinin hem Türk Patent Enstitüsü yerine hem de Patent Dairesi yerine kullanıldığı anlaşılmaktadır. Gerçekten 551 sayılı KHK’nin “Başvurunun Şekli Şartlara Uygunluğunun İncelenmesi” başlıklı m.54/1 hükmünde “Başvuru tarihinin kesinleşmesinden sonra, Enstitü başvurunun 42 inci ila 52 inci maddelerde belirtilen ve Yönetmelikte öngörülen şekli şartlara uygunluğunu inceler.” ifadeleri, 551 sayılı KHK m.54/5 hükmünde ise “Başvuru konusunun patent ile korunabilir bir buluş olmadığı kararına başvuru sahibinin itirazının Enstitü tarafından kabul edilmemesi veya mevcut eksikliğin, Yönetmelikte öngörülen şekil ve şartlara uygun olarak giderilmediğinin tespit edilmesi ile Enstitü, istem veya istemler itibariyle başvuruyu kısmen veya tamamen reddeder.” ifadeleri yer almaktadır. Örnek niteliğindeki hükümlerde, “Enstitü” sözcüğü, Patent Dairesini ifade edecek şekilde kullanılmıştır. SMK m.98 hükmünde, 551 sayılı m.62/11 hükmündeki gibi kesinlik bildiren bir ifade yer almamaktadır. Bununla birlikte; SMK m.98/8 hükmünde, Patent Dairesi tarafından verilen kararın, 551 sayılı KHK m.62/11 hükmüne benzer şekilde, ilgili Dairenin değil, “Kurumun kararı” olarak ifade edildiği görülmektedir. SMK’nin “Tanımlar” başlıklı m.2/1,e hükmünde “Kurum” sözcüğünün “Türk Patent ve Marka Kurumunu” ifade ettiği belirtilmiştir. Ancak, SMK hükümleri incelendiğinde, tıpkı 551 sayılı KHK’de olduğu gibi, “Kurum” sözcüğünün hem Türk Patent ve Marka Kurumunu ifade edecek şekilde hem de SMK’nin bölümlerine göre ilgili daireyi ifade edecek şekilde kullanıldığı görülmektedir. Örneğin; SMK m.98/2 hükmüne göre,  Kurum, başvuru sahibinin inceleme talebi üzerine başvurunun ve buna ilişkin buluşun, bu Kanun hükümlerine uygunluğunu inceler.” Belirtilen hükümde geçen “Kurum” sözcüğü, Patent Dairesini ifade edecek şekilde kullanılmıştır. Gerek 551 sayılı KHK m.62 gerek ise SMK m.98 hükmünde geçen ve tartışma yaratan sözcüklerle Patent Dairesinin mi, yoksa Türk Patent Enstitüsünün mü veya Türk Patent ve Marka Kurumunun mu ifade edildiğinin saptanabilmesi için konuya ilişkili mevzuatın diğer hükümlerinin de incelenmesi gerekmektedir. İlgili düzenlemeler aşağıdaki gibidir:

  • Mülga Türk Patent Enstitüsü Yeniden İnceleme ve Değerlendirme Kurulu Yönetmeliği (Kurul Yönetmeliği) m.1 hükmüne göre; Yönetmeliğin amacı, sınai mülkiyet haklarının tescil işlemleri ile ilgili olarak Türk Patent Enstitüsü tarafından verilmiş kararlara yapılacak itirazları incelemek ve nihai karara bağlamakla görevli Yeniden İnceleme ve Değerlendirme Kurulunun teşkili ile çalışma usul ve esaslarını belirlemektir.
  • 11.2003 tarihli ve 5000 sayılı Patent ve Marka Vekilliği ile Bazı Düzenlemeler Hakkında Kanun (5000 sayılı Kanun) m.15/C/3 hükmüne göre; YİDD, sınai mülkiyet hakları ve geleneksel ürün adları ile ilgili işlemlere ilişkin ilgili dairenin nihai olarak almış olduğu kararlara karşı, kararın bildirim tarihinden itibaren iki ay içinde işlemlerin tarafı olan ve karar nedeniyle menfaati etkilenen kişiler tarafından yapılacak itirazların incelenmesi ve değerlendirilmesi işlemlerini doğrudan Kurum Başkanına bağlı olarak yürütür. 5000 sayılı Kanun m.15/C/3 hükmüne göre; YİDD’nin kararları Kurumun nihai kararlarıdır. Bu kararlara karşı, kararın bildirim tarihinden itibaren iki ay içinde Ankara Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesinde dava açılabilir.
  • Türk Patent ve Marka Kurumu Yeniden İnceleme ve Değerlendirme Dairesi Kurulları Yönetmeliği (YİDD Yönetmeliği) m.1 hükmüne göre; Yönetmeliğin amacı, sınai mülkiyet haklarının ve geleneksel ürün adlarının tescil işlemleri ile ilgili olarak Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından verilmiş kararlara yapılacak itirazları incelemek ve nihai karara bağlamakla görevli, Yeniden İnceleme ve Değerlendirme Dairesi Başkanlığı bünyesinde yer alan Yeniden İnceleme ve Değerlendirme Kurullarının teşkili ile çalışma usul ve esaslarını belirlemektir.

551 sayılı KHK’nin yürürlükte olduğu dönemde uygulanan Kurul Yönetmeliği ile 5000 sayılı Kanun m.15/C/3 hükmü ve YİDD Yönetmeliği hükümleri incelendiğinde; ilgili daireler tarafından verilen kararların “Kurum kararı” olarak ifade edildiği, bir başka ifadeyle “Kurum” sözcüğünün ilgili daireleri ifade edecek şekilde kullanıldığı, bu kararlara karşı YİDD nezdinde itirazda bulunulabileceği ve Kurumun nihai kararının YİDD tarafından verileceği açıkça ifade edilmiştir. YİDD’nin çalışma usul ve esaslarına ilişkin düzenlemeler ile 551 sayılı KHK m.62/11 ve SMK m.98/8 hükümleri birlikte değerlendirildiğinde “Enstitünün kesin kararı” ve “Kurumun kararı” ifadelerinden patent başvurularına ilişkin olarak, Patent Dairesi tarafından verilen nihai kararların ifade edildiği anlaşılmaktadır.

Patent Dairesi tarafından, patent başvurularına ilişkin olarak yapılacak inceleme sayısı, SMK m.98 ve 551 sayılı KHK m.62 hükümlerine göre üçten fazla olamaz. Bu noktada Patent Dairesi tarafından yapılacak incelemeler neticesinde verilen nihai kararın, YİDD nezdinde denetime tabi tutulmasının; dördüncü bir inceleme olarak nitelendirilip nitelendirilmeyeceği, bir başka ifadeyle SMK m.98 ve 551 sayılı KHK m.62 hükmünde hukuki dayanağını bulan en fazla üç defa inceleme yapılabileceğine ilişkin düzenlemelere aykırılık oluşturup oluşturmayacağı noktasında duraksama yaşanabilir. Kanaatimizce Patent Dairesinin, patent başvurusuna ilişkin vermiş olduğu nihai karara karşı, YİDD tarafından yapılan idari nitelikteki denetim, dördüncü bir inceleme olarak nitelendirilemez ve 551 sayılı KHK m.62 veya SMK m.98 hükümlerine aykırılık oluşturmaz. Bununla birlikte YİDD nezdinde yapılacak itirazda; yeni bir vakıanın ileri sürülmesi, yeni delil niteliğinde bilgi ve belgelerin yer alması mümkün değildir. Zira yapılacak inceleme, başvurunun yeniden incelenmesi değil, ilgili Daire tarafından yapılan incelemenin tekrar değerlendirilmesi niteliğindedir. YİDD nezdinde yapılacak itirazda, başvurunun yeniden incelenmesini gerektirecek nitelikte genel bir itirazdan ziyade, itiraza konu incelemenin hatalı yapıldığına ilişkin iddiaların somutlaştırılması gerekmektedir. YİDD; genel nitelikteki, somutlaştırılmamış itirazları incelemeksizin reddetmeli, yeni vakıalar ile yeni delil niteliğindeki bilgi ve belgeleri değerlendirmeye esas almamalıdır. YİDD, Patent Dairesi tarafından yapılan üçüncü incelemenin hukuka uygunluğunun değerlendirilmesiyle sınırlı olmak üzere, incelemeyi, üçüncü incelemenin yapıldığı andaki durum ve koşullara göre gerçekleştirmelidir.

“Bekçileri kim bekleyecek?” sorusuna dönecek olursak, kanaatimizce, bu sorunun patent inceleme süreci bakımından cevabı YİDD’dir. YİDD patent incelemeleri konusunda idari anlamda nihai karar merciidir. İdari sürecin yargısal denetimi ise şüphesiz mahkemeler tarafından gerçekleştirilecektir.

Osman Umut KARACA

osmanumutkaraca@hotmail.com

Ekim 2018

[1] Anılan eserin bir metni için bkz.: http://www.tertullian.org/fathers/juvenal_satires_06.htm ( 01.10.2018)

[2] Suat BABATAN; Bekçileri Kim Bekleyecek?, http://www.gazetebilkent.com/2016/03/22/bekcileri-kim-bekleyecek/ (01.10.2018).

Led Zeppelin Cennete Uzanan Merdivenden Yuvarlanacak mı? Stairway to Heaven – Taurus Telif Hakkı İhlali Davası

 

Bir müzik eserinin önceden ortaya çıkmış başka bir müzik eseriyle, ses olarak çok benzer olması genellikle iki tip etki doğurur:

(i) Sonraki tarihte dinleyicilere sunulan eseri bestelediğini iddia eden kişi, sempati duymadığımız ve özellikle de popüler veya (bize göre) alt kültüre hitap eden müzik akımlarının temsilcisi bir isimse; “Zaten bundan da başka bir şey beklenmezdi, eseri araklamıştır elbette” der ve bıyık altından güleriz.

(ii) Sonraki tarihte dinleyicilere sunulan eseri bestelediğini iddia eden kişi, sevdiğimiz veya saygı duyduğumuz bir isimse; durumu kabullenmek yerine, “Ya aslında iki eser birbirlerine çok da benzemiyor, bu esinlenme olabilir en fazla, o da normal” demeyi tercih edebiliriz. Diğer taraftan da içimiz kendini kemirmeye başlar.

Aşağıda okuyacağınız satırlar, benim için ikinci durumun tezahürü niteliğinde bir hikayedir ve benden öte koca rock müzik camiası bu durumu içselleştirmeye çalışmaktadır.

Rock müziğin efsane gruplarından Led Zeppelin’in en bilinen şarkısı “Stairway to Heaven (Cennete [uzanan] merdiven)”dir. Bu şarkıyı bilmek için Led Zeppelin veya rock müzik dinleyicisi olmak gerekmez, müzikseverlerin çoğu, istisnalar hariç olmak üzere, hayatında en az birkaç kez duymuştur.

Stairway to Heaven hatırlamak isteyenler için aşağıdaki videodan dinlenebilir:

 

1971 yılında piyasaya sürülen ve Led Zeppelin gitaristi Jimmy Page ve solisti Robert Plant tarafından bestelenen “Stairway to Heaven”, rock müziğin en büyük klasiklerinden birisi olarak kabul edilmektedir. Wikipedia’dan aldığımız aşağıdaki tablo farklı müzik otoritelerinin şarkıyı yerleştikleri sıralamayı bize göstermektedir (https://www.wikizero.pro/index.php?q=aHR0cHM6Ly9lbi53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvU3RhaXJ3YXlfdG9fSGVhdmVu):

 

Şarkı bir klasik haline geldikten ve yıllar sonra, beklenmedik bir telif hakkı ihlali iddiası ortaya çıkar.

A.B.D.’nden pek tanınmayan “Spirit” isimli bir rock grubunun “Taurus” isimli enstrümental şarkısının, “Stairway to Heaven” şarkısının efsanevi başlangıç bölümüne yakın benzerlik içerdiği iddiası ortaya atılır.

“Taurus” şarkısı 1968 yılında piyasaya sürülmüştür ve “Spirit” grubunun gitaristi “Randy California” tarafından bestelenmiştir.

Meseleyi daha da tuhaflaştıran Led Zeppelin ve Spirit gruplarının, Taurus şarkısı piyasaya çıktıktan sonra ve Stairway to Heaven şarkısı piyasaya sürülmeden önce bir turne sırasında birlikte sahneyi paylaşmış olmalarıdır.

Aşağıda Stairway to Heaven ve Taurus’u birlikte dinleyebileceğiniz bir Youtube videosuna yer veriyoruz. Yazıya devam etmeden önce dinlemenizi öneririz.

 

 

Randy California, 1997 yılında hayatını kaybetmiştir. 2014 yılında Spirit grubunun üyesi Mark Andes ve Randy California adına hareket eden bir mütevelli, Led Zeppelin aleyhine telif hakkı ihlali davası açar.

Davacıların iddiası, Taurus şarkısının Led Zeppelin üyeleri tarafından -muhtemelen turne esnasında- duyulduğu ve Stairway to Heaven’ın Taurus’tan kopyalanarak bestelendiğidir.

2016 yılında Los Angeles Bölge Mahkemesi hakimi şarkılar arasında yeterli derecede benzerlik olduğu görüşüyle, iddianın değerlendirilmesi amacıyla bir jüri oluşturulmasına karar verir. Jüri aynı yıl içinde verdiği kararında, şarkılar arasındaki benzerliklerin telif hakkı ihlaline yol açacak derecede yüksek olmadığı görüşüne ulaşır ve karar davacı aleyhine çıkar. Bu noktada, davada jürinin Taurus’un stüdyo versiyonunu dinleyemediği, şarkının müzik uzmanları tarafından çalınan halini dinleyerek karar verdiği belirtilmelidir. Bunun nedeni, şarkının bestelendiği tarihte telif hakkı korumasının, müzik eserlerinin kağıda dökülmüş haline tanınmasıdır.

Davacı vekili, bu kararı temyiz eder ve San Francisco’daki Federal Temyiz Mahkemesi temyiz talebini görüşür. Temyiz Mahkemesi, jürinin Taurus’un kayıtlı halinin dinlenilmesine izin verilmemesi hususu da dahil olmak, yargılamaya dair bazı eksiklikler nedeniyle, 28 Eylül 2018 tarihinde ilk derece mahkemesinin kararını bozar ve davanın yeni oluşturulacak bir jüri tarafından değerlendirilmesi yönündeki kararla birlikte davayı ilk derece mahkemesine geri gönderir. Yeni jüri, Taurus’un kaydedilmiş halini dinleyebilecek olsa da, kararını gene de şarkıların notaya dökülmüş hallerinin karşılaştırılması üzerinden verecektir. (Detaylar için bkz.: https://www.bloomberg.com/news/articles/2018-09-28/led-zeppelin-to-face-retrial-over-stairway-theft-claimshttps://www.cbsnews.com/news/stairway-to-heaven-led-zeppelin-new-trial-ordered-copyright-lawsuit-2018-09-28/ – Temyiz Mahkemesi kararı için bkz.: http://cdn.ca9.uscourts.gov/datastore/opinions/2018/09/28/16-56057.pdf)

Son olarak, her iki şarkının da bir uzman tarafından notaları bakımından karşılaştırıldığı bir videoyla yazıya son verelim:

 

Yüreğim Led Zeppelin tarafında atsa da, adalet yerini bulsun diyerek; davanın sonucunu merakla bekleyeceğim.

Önder Erol ÜNSAL

Ekim 2018

unsalonderol@gmail.com

 

IPR GEZGİNİ “SERTAÇ KÖKSALDI FİKRİ MÜLKİYET HAKLARI BAŞARI ÖDÜLÜ”NE LAYIK GÖRÜLDÜ

Boğaziçi Üniversitesi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Koç Üniversitesi ve Özyeğin Üniversitesi tarafından bu yıl sekizincisi düzenlenen “Üniversitelerde Fikri Mülkiyet Hakları Yönetimi Uluslararası Konferansı” kapsamında bu yıl ilk kez verilen “SERTAÇ KÖKSALDI FİKRİ MÜLKİYET HAKLARI BAŞARI ÖDÜLÜ”ne IPR Gezgini layık görüldü.

Ödül, 4 Ekim 2018 tarihinde Konferans’ın açılışında, jüri adına Sn. Kaan Dericioğlu tarafından yapılan konuşmanın ardından, Boğaziçi Üniversitesi Rektörü Sn. Mehmed Özkan ve Sn. Emine Köksaldı tarafından IPR Gezgini kurucusu Önder Erol Ünsal’a takdim edildi. Ödül, Ünsal tarafından tüm yazarlar adına teslim alındı.

Meslek yaşamı boyunca, Fikri Mülkiyet Hakları alanında yaptığı örnek çalışmalar sergilemiş olan Sertaç Köksaldı’nın anısını yaşatmak ve her yıl, Türkiye’de, Fikri Mülkiyet Hakları ekosisteminin gelişmesine önemli katkılar yapan, bu alanda fark yaratan, örnek teşkil edebilecek çalışmalar gerçekleştirmiş olan gerçek ve tüzel kişilerin ödüllendirmek amaçlı ödülün ilk sahibi olmaktan IPR Gezgini olarak onur duyuyoruz.

Ankara Patent Bürosu Ltd. Şti.; Arçelik A.Ş.; Deriş Avukatlık Ortaklığı; Uluslararası Fikri Mülkiyet Hakları Koruma Derneği ( AIPPI TR); Teknoloji ve Lisans Yöneticileri Derneği (LES Türkiye); Koç Üniversitesi; Özyeğin Üniversitesi; Boğaziçi Üniversitesi; Orta Doğu Teknik Üniversitesi; BUMED Business Angels (BUBA); Patent & Marka Vekilleri Derneği (PEM) ve Yalçıner Patent Ve Danışmanlık Ltd. Şti.’den oluşan jürinin oybirliği ile ödüle layık görülmemiz ve ödülün genç yaşta zamansız biçimde kaybettiğimiz dostumuz Sertaç Köksaldı’nın anısına olması bizi çok gururlandırdı.

Ödül hakkında detaylı bilginin http://www.ipconference.boun.edu.tr/ipconference-2018/index.php?p=awards bağlantısından, konferans bilgisi ve programının ise http://www.ipconference.boun.edu.tr/ipconference-2018/index.php bağlantısından görülmesi mümkündür.

Gönüllülük esasında, mesleki zevk ve bilgi paylaşımı dışında herhangi bir amaç gütmeksizin yayın yapan IPR Gezgini yazarları, bu ödülle daha da motive oldu.

Sertaç Köksaldı’yı bir kez daha sevgiyle anıyoruz ve ödüle bizi layık gören tüm kurum, kuruluş ve kişilere teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Fikri mülkiyet camiamıza katkılarımızın artarak devam edeceğine de söz veriyoruz.

IPR Gezgini

iprgezgini@gmail.com   

Ekim 2018

PATENT VE MARKA VEKİLLERİ DERNEĞİ’NİN 20. KURULUŞ YILI KUTLANDI

 

 

1998 yılında kurulmuş olan Patent ve Marka Vekilleri Derneği (PEM) 20. Kuruluş Yılını 29 Eylül 2018 tarihinde akşam yemeği ve ödül töreni ile kutladı.

Gecede 1997 ve 1998 yıllarında vekillik sınavlarından en az birinde başarılı olmuş, bu meslekte 20 ve 21 yıldır görev yapan ve halen aktif olarak vekillik hizmeti veren patent ve marka vekilleri ile önceki adıyla Türk Patent Enstitüsü’nün kuruluş yıllarında göreve başlamış, 20 yıl ve daha fazla süredir sınai mülkiyet alanında görev yapan ve halen Türk Patent ve Marka Kurumu’nda görevde bulunan, yine o zamanki unvanlarıyla marka ve patent uzmanlarına anı plaketleri verildi.

Derneğin Kurucu Başkanı Tuna YURTSEVEN’e de 20. Yıl Kutlama Gecesinde anı plaketi takdim edildi.

 

IPR Gezgini

iprgezgini@gmail.com

Ekim 2018


 Kişisel Not: Gecede plaket alanlardan biri olarak PEM Yönetim Kurulu’na nezaketlerinden dolayı teşekkürlerimi sunuyor ve nice 20 yıllar diliyorum.

Önder Erol Ünsal

 

SON POZ; MARILYN MONROE FOTOĞRAFLARININ TELİFİ KİME AİT? (2)

 

Önceki yazıdan devam ediyoruz. Hatırlıyorsunuz değil mi neler olduğunu? Bert Stern’in mirasçıları Lavender kardeşlere dava açmıştı. Bugün kaldığımız yerden devam edelim bakalım.

Fotoğrafların telife tabi eser vasfında olduğu konusunda taraflar arasında bir anlaşmazlık yok. İlk ana konu, telif hakkının kime ait olduğu ve Mahkeme 20/07/2018 tarihli kararıyla bu sorunun cevabını veriyor. Stern’in ölümünden önce dava konusu fotoları Lavenderler’e hediye edip etmediği ve/veya ölümünden sonra bunların poster vs olarak çoğaltılıp satılmasına izin verip vermediği, yine ölümünden sonra sattıkları fotoları Stern adına imzalayıp orijinal olduklarını belirtmelerine izin verip vermediği gibi konular ise davanın ileriki aşamalarında tartışılacak. Telifin kime ait olduğuna ilişkin kararını  Mahkeme dosya üzerinden -duruşma açmaksızın- açıklıyor.

Bert Stern’in ve davacıların kim olduğunu önceki yazımda anlatmıştım. Peki davalı olan Lavenderler kim?

Bunlar ikiz  kız kardeşler ve ölümüne kadar Stern’in asistanlığını yapıyorlar. İş tanımları arasında Stern’in röportajlarını ayarlamak, fotoğrafların çoğaltılmış nüshalarını satmak gibi konular var.

Hikayenin bundan sonrasında tarihler sebebiyle ilk anda kafanız biraz karışabilir, ama merak etmeyin, biraz dikkat ederseniz konunun çok da karışık olmadığını göreceksiniz. Bunlardan bahsediyorum, çünkü davalılar iddialarını bir noktada bu gelişme ve yazışmalara dayandırıyor.

2010 yılı başlarında yani Bert Stern hala hayattayken, Stern’in  izni/onayıyla, Lavenderler bazı fotoğrafların üstüne değerli taşlar yapıştırarak bunların işlenmiş hallerini yaratıyorlar. Lavenderler’e göre o tarihlerde Stern de bu yeni versiyon fotoğrafların (modifiye fotoğraflar) oluşturulması işlemine dahil oluyor ve bunlar Stern’n evinde yapılıp daha sonra satılıyor. Hatta 2012 yılında davacılardan BSP, 3. kişilerle bir anlaşma imzalıyor ki, buna göre eserlerin satılmasından alınacak meblağın %50’si Stern’e, %50’si satıcıya ait ve Stern kendi payından kararlaştıracağı bir miktarı Lavenderler’e ödemeyi taahhüt ediyor.

Stern’in ölümünden önce Lavenderler, hem bu modifiye fotolardan bazılarını hem de modifiye edilmemiş olan bazılarını EBay’de satıyor. Stern bu satışların farkında.

2014 yılında, Stern öldükten sonra, Stern Vakfı, Conde Nast’a bir mesaj  yazarak kullandıkları  fotoğraflar sebebiyle kendilerine lisans ücreti  ödenmesini  istiyor. Conde Nast vekili verdiği cevapta; yapılan kontrat uyarınca Conde Nast’ın ısmarladığı fotoğrafların telif hakkı kendisine aittir ve bu durumu Stern de biliyordu, Conde Nast telifi kendine ait fotolar için hiçbir lisans ücreti ödemeyecek ve hatta bu eserlerin derhal Conde Nast’a iadesi gerekir, ayrıca bu fotolar basıldıktan sonra Last Sitting hakları Stern’e iade edilmiştir diyor. (Beyan sizce de biraz çelişkili değil mi? Telif Conde Nast’a aitse niye haklar Stern’e “iade” edilmiş?)

2015 yılında Lisa Lavender İngiltere’deki bir galeriyle anlaşma yapıyor, dokuz adet modifiye fotoğrafın iki boyutlu reprodüksiyonunun yapılıp satılması için izin veriyor ve bu eserler “poster” olarak anılıyor. Bu anlaşmada Lisa Lavender “sanatçı” olarak anılıyor. Anlaşmada davacılara ödenecek herhangi bir paradan bahsedilmiyor. Galeri bu reprodüksiyonları Amazon üzerinden satışa sunuyor ve Lavenderler 3.000.000-USD’den fazla bir gelir elde ediyorlar bu satışlardan. (Anladınız şimdi konunun önemini değil mi? Sadece 9 fotoğrafın satışından bu kadar para kazanılıyorsa…)

Lavenderler’in iddiasına göre, Stern sattıkları fotoğrafları ölmeden önce kendilerine hediye etmiş,  Lavenderler hem bunların hem de modifiye fotoların sahibi ve bu konuda Stern ile aralarında bir  anlaşma yapılmış. Lavenderler, Mahkeme’ye Stern’in ölümünden 10 gün önce Bert Stern ve Lisa Lavender tarafından imzalanmış bir belge sunuyorlar ki bunda kısaca şu yazıyor: “Ben Bert Stern, bugün itibariyle asistanım Lisa Lavender’in benim fotoğraflarımı adıma imzalamasına ve satmasına ve Bert Stern Productions’a ödeme yapmasına izin veriyorum.”

Her ne kadar fotoğraflar 1962 yılında çekilmiş ve 6 tanesi Vogue’da yine aynı yıl yayınlanmış olsa da Telif Ofisi’ne yapılan kitap tescilinin tarihi 1982. Bu tescilde “fotoğraflar ücret karşılığı oluşturulan eser mi” kısmına “hayır” diye yazılmış. Conde Nast ise hiçbir zaman bir telif tescili yaptırmamış. 1992’de basılan kitabın telif tescili yapılmadığını söylemiştim zaten. 2013 yılında Stern Vakfı 2.571 fotoğrafın tamamını kendi adına tescil ettirmiş.

2017 yılında Lavenderler ise 71 tane modifiye fotoğraf için telif tescili yaptırıyor.

Görüyorsunuz ki fotoğrafçının ölümünden sonra herkes birden olayı kavrayıp hızla tescil yaptırmaya girişmiş!

Davanın başlangıcındaki delil toplama sürecinde Lavenderler’in avukatı, Conde Nast’ın elinde The Last Sitting fotoğraflarının hakkının Stern’e iade edildiğine dair bir belge olup olmadığını sordurmuş.  Conde Nast’ın avukatı verdiği  cevapta şunları söylemiş “Bendeki bütün dosyaları dikkatlice inceledim ve Conde Nast çalışanlarıyla da görüştüm, hiç kimse bu fotoğrafların yaratılma süreci veya hakların transferine dair ilk elden bilgi sahibi değil. Fotoğraflar ücret karşılığı çektirilmiş, 1962 yılında geçerli Telif Yasası’na göre Conde Nast bu fotoğrafların hak sahibi sayılır. Ancak Conde Nast, haklarına aykırı olsa da, hiçbir zaman Stern’in bu fotoları kullanmasına ve satmasına müdahale etmemiştir.”

Olaylar karmakarışık görünüyor değil mi? Bakalım Mahkeme Temmuz 2018’de verdiği kararda ne demiş.

Mahkeme Ne Diyor?

1- Fotoğrafların çekildiği 1962 yılında geçerli hukuka göre, aksine bir anlaşma yoksa, bir kişi bir eser oluşturulması için bir başkasını tutarsa, sanatçıyı tutan kişi (işi ısmarlayan)  o eserin sahibi olur. Ancak bunun böyle olabilmesi için eserin ısmarlayanın isteğiyle ve onun ödediği ücret neticesinde oluşturulmuş olması gerekir.

2- 1982 ve 2013 yıllarında yapılmış telif tescilleri var. Mahkeme bunları –aksi ispat edilene kadar- geçerli sayıyor ve bunların telifinin Stern’e ait olduğunu varsayıyor prensip olarak. Tesciller geçersiz çünkü telif  Conde Nast’a ait diyorlarsa, Lavenderler’in bunu ispat etmesi gerek. Lavenderler bu konudaki ana iddialarını 1982 yılında basılan The Last Sitting kitabında Stern’in fotoğrafları nasıl çektiğine dair anlatısına dayandırıyorlar. Oysa Mahkeme böyle eski ve  inandırıcılığı tartışmalı bir anlatıya dayanarak teliflerin geçersizliğine hükmetmeyi doğru bulmuyor. Ayrıca Mahkeme Stern’in beyanlarının ücret karşılığı iş şeklinde yorumlanmasının olaydaki diğer somut vakalarla örtüşmediğini düşünüyor ki, bu vak’alardan bazıları bütün bu yıllar boyunca Stern’in fotoğraflar üzerindeki telif hakkının kimse tarafından tartışılmamış olması ve hatta Conde Nast’ın Stern’in fotoğraflarını kullanmak için lisans almış olması.

3- Lavenderler telif hakkının Stern’e ait olmadığı konusunda iki grup delile daha dayanıyor.  Bunlardan ilki 1982 tarihli Vogue dergisinde yayınlanan bir yazı, ki bu yazı 1982 yılında basılmış olan Last Sitting kitabından bir alıntı ve burada Stern -yukarıda anlattığımız gibi- fotoğrafların çekilme öyküsünü anlatıyor. Diğer delil grubu ise zaman içinde Conde Nast’ın avukatları ile yapılan yazışmalar.

Lavenderler, Stern’in kitaptaki beyanlarını doğrulayacak bir şahit ya da fotoğraflar çekilirken orada bulunanlardan birinin anılarını içeren bir yazılı delil ya da Stern ile Conde Nast arasında o tarihlerdeki anlaşmayı ispat edecek bir delil gösteremiyorlar.

Fotoğraflar 1962’de çekiliyor, ama ilk kitap 1982 yılına ait yani kitap aradan çok uzun zaman geçtikten sonra basılmış. Dolayısıyla, 1982 yılında Stern’in olayları nasıl hatırladığı kuşkulu. Ayrıca Stern, Monroe’nun fotoğraflarının çekilmesi projesinin kendine ait olduğunu söylüyor. Her ne kadar Vogue 2. ve 3. çekimleri istese de bu ikincil bir faktör çünkü o fotoğrafların ne şekilde/nasıl çekileceği Stern’e ait bir karar. Stern’in beyanları yaratıcılık konusunda kontrolün kendisinde olduğunu gösteriyor; Vogue sadece bunların içerisinden hangilerini basacağını seçiyor.

Bunun yanında Stern, Vogue ile aralarında telifin kime ait olacağı konusunda bir görüşme yapılıp yapılmadığına dair bilgi vermiyor. Stern’in beyanları daha çok Monroe gibi ikonik bir karaktere ilişkin duygusal bir tablo çiziyor.

Zaten daha sonra basılan kitapta da, Stern’in Conde Nast ile o tarihlerde bir kontrat yaptığına dair beyanı yok ve davanın delil toplanması aşamasında da taraflar arasında yapılmış bir anlaşmaya rastlanmadı. Aksine, Conde Nast ile Stern arasında 1982 yılında yapılmış bir anlaşma var ve Stern burada telif hakkı sahibi olarak belirtilmiş ki bu -davacı lehine- son derece güçlü bir delil.

Muhtemelen bu olaylara şahit olanlar da çoktan öldü, çünkü çekimler yaklaşık 55 yıl önce yapılmış durumda, bu durumda telif tescilleri özel bir önem kazanıyor.

4- Lavenderler 1998, 2014 ve 2017 yıllarında Conde Nast’ın avukatlarıyla yapılan yazışmalara dayanıyor, çünkü bu yazışmalarda şirketin telif sahibi olduğu/olabileceği belirtiliyor.

Mahkeme’ye göre 1997 yılındaki yazışmalar telifin kime ait olduğunun belirlenmesinde dikkate alınamaz, çünkü  yazışmaları yapan avukatların hiçbiri olaylara bizzat şahit olmamış, sadece müvekkillerinin hukuki pozisyonlarını sağlama almak için, ellerindeki materyallere göre uygun beyanlarda bulunuyorlar.

2014 yılında Stern’in mirasçılarına Conde Nast avukatının yazdığı e-mail de kabul edilebilir bir delil değil, çünkü cevabın içinde çelişkili ifadeler var.

2017 yılında Conde Nast vekili Lavenderler’e yazdığı cevapta, ortada yaşayan bir şahit ya da yazılı belge olmadığına göre, Conde Nast’in telif hakkı sahibi olabileceğini söylemiş. Bu beyan da herhangi bir delile dayanmıyor ve kabul edilebilir değil.

Neticeten Mahkeme bütün Last Sitting fotoğraflarının telif hakkının Conde Nast’a değil Stern’e ait olduğu kanaatine varıyor.

Şimdi bakalım davanın ileriki aşamalarında neler olacak!

Belki davanın özü ile ilgili değil ama küçük bir şahsi not düşmeden de edemeyeceğim. Bu ihtilafta  davacıları temsil eden avukat telif hakkı konusunda donanımlı biri olmak yanında son derece de başarılı bir fotoğrafçıdır. Kendisi fotoğraf dergilerinde çalışmaları basılan, Leica ile projelerde çalışan gerçek bir fotoğraf aşığıdır. New York’daki ofisinin duvarlarında Henri Cartier Bresson başta olmak üzere bir çok efsane fotoğrafçının orijinal eserleri asılıdır. O sebeple bu davada Bert Stern’in mirasçılarını temsil etmekten özel bir mutluluk duyduğundan şüphe etmiyorum ve davacıların kendileri için ne kadar doğru bir vekil seçtiklerini düşünmeden edemiyorum.

Özlem FÜTMAN

ofutman@gmail.com

Ekim 2018

SON POZ; MARILYN MONROE FOTOĞRAFLARININ TELİFİ KİME AİT? (1)

 

1982 yılında basılmış The Last Sitting isimli kitapta ünlü fotoğrafçı Bert Stern olayları şöyle anlatıyor “1962 yılında Vogue (dergisi) benimle bir kontrat yaptı. Buna göre ben Vogue için yılda 100 sayfalık çekim yapacaktım, ve bunlardan başka kendim içinde ayrıca 10 sayfalık çekim yapma hakkım vardı. Kontrat uyarınca  bana bu çekimleri gerçekleştirmem için yeterli bütçe ayrıldı. Bir proje için Roma’ya giderken aklıma birden bir fikir geldi; “Marilyn Monroe’nun Vogue’da basılmış  harika bir fotoğrafı!”. Roma’ya varınca hemen New York’taki asistanım Vicki’yi aradım “Marilyn Monroe’nun ajansını  ara  ve  Marilyn bana Vogue için poz verir mi sor, ayrıca Vogue’un kütüphanesine gidip kontrol et bakalım daha evvel Marilyn’i fotoğraflamışlar mı” dedim. Vicki ertesi gün arayarak “Marilyn poz vermeyi kabul etti. Vogue’da fikrini onayladı, daha evvel Marilyn’i hiç fotoğraflamamışlar” dedi.

New York’a döndüğümde çekimleri Los Angeles ‘da ki Bel-Air otelinde yapmaya ve Marilyn’i “sadece Marilyn” olarak fotoğraflamaya karar verdim. İstediğim görüntüleri yaratmanın yolu bir illüzyon oluşturmaktan geçiyordu, Vogue’u aradım, “bana üzerinde geometrik desenler olan ama arkadaki cismi de gösteren (transparan) eşarplar bulabilir misiniz” dedim”.

Stern’in anlatımıyla hikaye işte böyle başlıyor …..Bert Stern bahsettiği fotoğrafları 1962 yılının Haziran ayında çekti, Marilyn Monroe ise bundan yaklaşık iki ay sonra  5 Ağustos 1962 günü  vefat etti. Conde Nast’ın sahibi olduğu Vogue dergisi bu çekimlerden 6 adet fotoğrafı 1 Eylül 1962 tarihli sayıda yayınladı.

Google görsellerde The Last Sitting diye ararsanız karşılaştığınız fotoğrafların çoğuna aşina olduğunuzu göreceksiniz çünkü bunlar gerçekten de Monreo’nun ikonik fotoğraflarıdır.  Monroe gibi döneminin en çok takip edilen yıldızı olan bir kadın bu çekimi sadece resimler Vogue’da basılacak diye mi kabul etmiştir sanıyorsunuz? Hayır, elbette ki burada Bert Stern faktörü de önemlidir. Bert Stern dünyaca meşhur bir fotoğrafçıdır, hem ticari hem de artistik sayısız fotoğraf çekmiştir ve bugün kimin çektiğini düşünmeden aşina olduğumuz sayısız ünlü fotoğrafı da ona aittir; fotoğrafını çektiği yıldızlar arasında Sophia Loren, Audrey Hepburn, Elizabeth Taylor ilk batında akla gelenler.

Hadi devam edelim hikayeye, bakalım eşarplar Stern’ın eline geçtikten ve Monroe ile Stern Bel-Air otelinde buluştuktan sonra neler olmuş. O Haziran ayında Stern, Monroe’yu 3 ayrı günde fotoğraflamış ve ortaya 2571 adetlik bir  fotoğraf serisi çıkmış! Bu fotoğrafların tümü kısaca The Last Sitting yani Son Poz olarak biliniyor. Aşağıda gün gün, Stern’in anlatımlarına dayanarak, fotoğrafların nasıl çekildiğini anlatayım size.

 

ÇEKİM GÜNÜ 1; EŞARPLAR, MÜCEVHERLER YADA HİÇBİRŞEY….

İlk günkü buluşmada sadece Stern ve Monroe var; Stern ışığı, mizanseni vs aklınıza gelen her şeyi bizzat ayarlıyor ve Monroe’yu değişik şeffaf  eşarplar arkasında, sahte mücevherlerle ya da bunların hiçbiri olmadan en saf haliyle görüntülüyor. Akabinde NY’a dönüp fotoları tab ediyor ve Conde Nast’ın direktörü Alex Liberman’a götürüyor. Liberman fotoğrafları çok beğeniyor, Vogue’un  bu fotoğraflardan basacağını söylüyor ama derginin Stern’den ayrıca siyah-beyaz moda fotoğrafları çekmesini de istediğini ekliyor. Akabinde Vogue, Monroe ile konuşarak yeni fotoğraf randevuları ayarlıyor.

 

ÇEKİM GÜNÜ 2; NARİN MARILYN, ZARİF MARILYN ve  MODA POZLARI

İkinci çekim gününde Stern otelde üç odalı bir suit tutuyor, çekim boyunca tüketmek içinde içecekler ayarlıyor (içecekten kasıt kasalarca Dom Perignon ve  Chateau Lafite-Rothschild yalnız). Bu kez Vogue Stern’ın yanına bir kuaför ve derginin editörlerinden Babs Simpson’u da gönderiyor.  Stern diyor ki “Vogue’un bu kişileri benimle göndermesi işin ciddileştiğini gösteriyordu. İlk çekimleri yaparken neyi nasıl istiyorsam yapmama hiç karışmadılar, ama şimdi benim (iyi) bir iz üstünde olduğumu fark etmişlerdi  ve hedefledikleri şeyi alacaklarından emin olmak istediler. Simpson ve ben daha evvel de defalarca birlikte çalışmıştık, onu özellikle seçtiklerinden emindim çünkü  Babs beni en yüksek derecede yaratıcılığımı göstermeme imkan verecek derecede serbest bırakan ama aynı zamanda kontrolü de bir şekilde elinde tutan biriydi”

Elbette ki öyle! Dünyanın en önemli moda-yaşam ve güzellik dergilerinden birinin direktörü olan Liberman’ın ve Vogue ekibinden fotoğrafları gören diğerlerinin ellerindeki cevheri fark etmemesi mümkün mü? Bunların büyük ses getirecek fotoğraflar olacağını anladıkları kesin. Simpson o gün Monroe’nun poz verirken giyeceği elbiseleri de yanında getiriyor. O gün çekilen fotoğraflar “moda pozları” olarak anılıyor. Monroe bu fotoğraflarda son derece elegan, zarif, naif ve bugün hatırlanan imajından bambaşka bir halde, deyim yerindeyse,  “uslu” görünüyor. Ben, görece daha az biliniyor olsalar da, bu fotoğrafları çok beğeniyorum ama Stern o günkü çekimden çok da mutlu olmamış, zira diyor ki ”bu pozlar benim orijinal fikrimin tam tersine gitmek anlamına geliyordu. Vogue, Marilyn’i güzel elbiseler içinde görmek istedi. Halbuki ben tam tersini düşünüyordum, Marilyn bu değildi.”

Çekim tamamlandıktan sonra Monroe bu kez Vogue’un kabul etmediği giysiler içinde Stern’e poz vermeye devam etmeye karar veriyor ve Stern, Babs Simpson’u odadan çıkarıyor. Stern anlatısında diyor ki “odada yalnızdık. Saçın nasıl taranacağını veya hangi elbisenin giyileceğini söyleyen kimse yoktu yanımızda. Marilyn bana dönüp dedi ki “ne yapmak istiyorsun?”. O noktada Stern kendi kafasında Monroe’yu nasıl görmek istiyorsa ona göre özgürce deklanşöre basmaya başlıyor.

 

ÇEKİM GÜNÜ 3; SADECE MARILYN. DEKLANŞÖRE BASTIM, VE O BENİMDİ

İki gün sonra Monroe ve Stern Bel-Air oteline üçüncü çekim için dönüyorlar. Stern , o gün aklında ne şekilde çekim yapılacağına dair bir imaj olmadığını söylüyor ama hatırladığı şu “bu , tıpkı Steichen’in çektiği (Greta) Garbo fotoğrafı gibi, sonsuza kadar yaşayacak bir siyah beyaz fotoğraf olacaktı”. Otele vardıklarında Stern asistanına, kuaföre ve Simpson’a direktifler vererek istediği pozu çekmek için gerekli ortamı sağlıyor ve fotoğrafı yukarıdan bir noktadan çekiyor. Daha sonra diyor ki “istediğim şeyi gördüm, deklanşöre bastım ve o benimdi”.

Stern NY’a dönerek stüdyo asistanı olan Gar’a fotoğrafların tab edilmesi konusunda süpervizörlük yapıyor. “Gar fotoğrafların nasıl benim sevdiğim gibi tab edileceğini bilirdi ve ben ona paranın satın alabileceği en iyi karanlık odayı kurmuştum“. Karanlık odada çalışırlarken Vogue’dan arıyorlar ve Monroe’nun çekilen bütün fotoğrafları onayladığını bildiriyorlar. Bunun üzerine Stern 30 tane fotoyu seçiyor ki bunların arasında en önemsediklerinden biri olan Monroe’nun sadece başının göründüğü poz da  var. Birkaç hafta sonra Vogue bu fotoğraflardan altı tanesini Eylül sayısında basıyor, Stern basılmak için seçilen fotoğrafları ilginç buluyor çünkü  fotoğrafların tümünde Monroe siyah giysiler içinde, giysiler ve arka planlar karanlık, resimlerde elegan bir kalite var;  Stern’e göre fotolar tuhaf ve ürkütücü çünkü Marilyn hayattayken çekilmiş ama adeta Marilyn’in  ölümünün sinyali gibi.

Şimdi; bu kadar önemli fotoğraflar, en azından bir kısmı, daha o tarihlerde Stern hayattayken ABD Telif Hakları Ofisi’nde tescil edilmiştir diyorsunuz değil mi? Hayır öyle bir şey olmuyor.

1980 yılına gelindiğinde Stern bir yayınevi ile fotoğrafların bir kısmının kitap formunda basılması için sözleşme imzalıyor. Sözleşmede Stern “eserlerin (fotoğrafların) tek hak sahibi” olarak geçiyor ve fotoğrafların 3. Kişilerin hakkını ihlal eder bir vasfı olmadığı belirtiliyor. Kitap, “The Last Sitting” adıyla 1982 yılında basılıyor, içinde 100 fotoğraf yer alıyor, kitap aynı yıl ABD telif ofisine tescil ettiriliyor ve Stern kitabın içindeki fotoğrafların sahibi olarak belirtiliyor.

Kitap basılmadan kısa süre önce Vogue kitaptan seçilecek bazı resimlerin ve metinlerin dergide ön yayın hakkını alarak 1982 yılı Eylül sayısında yayınlıyor.

1992 yılında Stern bu kez bir Avrupalı yayıncıyla anlaşıyor. Bu anlaşma neticesinde “Marilyn Monroe; The Complete Last Sitting” isimli kitap  basılıyor ki bunun içinde 2.571 resmin tamamı var ,ama kitap için ABD’de telif tescili yaptırılmıyor.

Takip eden yıllarda Stern NY’da sergiler açıyor , bir galeri aracılığıyla yada kendisi fotoğrafların bazılarının çoğaltılmış nüshalarını satıyor, ayrıca bazı fotoğrafların kitaplarda filmlerde vs kullanılmasına izin veriyor ki bu izin verdikleri arasında Conde Nast’a ait Vanity Fair gibi dergilerde var.

1997 yılında Stern Conde Nast’a ait Allure dergisinde seriden tek bir fotonun izinsiz basıldığından bahisle telif hakkı ihlali davası açıyor,  ancak daha sonra kendisine ufak bir telif ücreti ödenmesi karşılığında davasından vazgeçiyor. Bu dava sırasında taraf avukatları arasında bazı yazışmalar oluyor , Conde Nast’ın avukatı yazdığı bir mektupta “Stern bu fotoların telif hakkının kendisine ait olduğunu iddia ediyor ama  1982 tarihli kitapta bizzat kendisi Conde Nast ile bir kontrat yaptığını söylüyor. Bizim elimizde   böyle bir kontrat yok, bu durumda 1962 yılında geçerli Telif Yasası uyarınca  telif haklarının  Conde Nast’a ait olması mümkün. Elinizde sözleşme varsa derhal sunun ” diyor. Stern’in avukatı cevabında ellerinde böyle bir sözleşme olmadığını, telifin ise Stern’e ait olduğunu söylüyor.

Stern 2013 yılında ölüyor.

 

2016 yılına geldiğimizde  New York Güney Bölgesi Mahkemesi’nin önüne bir dava geliyor. Bu davada taraflar ve  iddiaları şöyle;

Davacılar: Bert Stern adına kurulmuş vakfın temsilcisi olarak Stern’in eşi ve Stern’in prodüksiyon şirketi BSP Production (BSP).

Davacılar; fotoğrafların telif hakkı  Stern’e aitti ve onun ölümünden sonra haklar bize geçti, davalılar bazı fotoğrafları orijinal haliyle ya da modifiye ederek izinsiz şekilde çoğaltıp Amazon-EBay gibi platformlarda satarak telif hakkı ihlalinde bulundu, bu durum tespit edilsin ve ayrıca bize tazminat ödensin diyorlar.

Davalılar:  Lisa Lavender ve Lynette Lavender  (Lavenderler).

Lavenderler de bir karşı dava açarak diyor ki; BSP EBay’e ihtarname gönderdi ve orada sattığımız fotoğrafların telif hakkı ihlali anlamına geldiğini söyledi, bizi yanlış tanıttı ve itibarımızı sarstı. Bu fotoğrafların telif hakkı Conde Nast şirketine aittir, Bert Stern hiçbir zaman telif hakkı sahibi olmadı  çünkü fotoları  ücret karşılığında Conde Nast’ın sahibi olduğu Vogue dergisi için çekmişti. Hem zaten bir an için telifin Stern’e ait olduğu varsayılsa dahi, Stern hayattayken bir çok fotoğrafı bize hediye etmiş ve bunların bizim tarafımızdan çoğaltılmasına, üzerlerinde değişiklik yapılmasına, satılmasına vs. izin vermişti.

Sonra ne oluyor peki? Onun için ikinci yazıyı beklemeniz gerekecek. Çünkü bugün sizinle paylaşmaya başladığım New York Güney Bölgesi Mahkeme kararı 51 sayfaydı. Ne kadar kısa tutmaya çalışsam da neticede ortaya 8 sayfalık bir yazı  çıktı. Ben de bunun üzerine yazıyı bölüp iki ayrı günde yayınlamaya karar verdim.

Hikaye şimdilik bu kadar yani. Arkası yarın!

Özlem FÜTMAN

ofutman@gmail.com

Eylül 2018

Yarışlarda Bir Gün: Yarış Atlarının İsimlerinin Tescili Koşulları ile Marka Ret Nedenleri Arasındaki Benzerlikler

 

Queen grubunun 1976 yılında piyasaya sürdüğü “Yarışlarda Bir Gün (A Day at the Races)” albümü, şarkıların konusunun at yarışlarında geçtiği tematik bir albüm değildir. Albüm adını, tıpkı bir önceki “Operada Bir Gece (A Night at the Opera)” albümünde olduğu gibi “Marx Kardeşler (Marx Brothers)” tarafından çekilmiş bir sinema filminin adından almaktadır.

 

 

Cumartesi gününü üniversiteden arkadaşlarımla Ankara Hipodromu’nda at yarışı izleyerek geçirdiğim için ve bu yazının, az sonra gireceğim, ana konusu yarış atlarıyla ilgili olduğundan, aklıma hemen gelen “Yarışlarda Bir Gün” albümünü anarak yazıya başlamak istedim. Konuya girmeden önce tüm okurlara bir gün hipodromda at yarışı izlemelerini öneririm; canlı ve eğlenceli bir ortamda yiyerek, içerek ve yarış izleyerek iyi vakit geçireceğinizden hiç şüpheniz olmasın.

 

 

Son dönemlerde marka başvurularının reddedilmesi kararlarına karşı yapılan itirazlarda öne sürülen başlıca argümanlardan birisi, marka olarak tescil edilebilecek anlamlı kelimelerin tükendiğini ve başvuru sahiplerinin çaresizce var olan markalara yakın kelimeleri marka olarak seçtikleridir. Anlamlı tek sözcüklerden oluşan markalar bakımından bu argümanın büyük oranda doğru olduğunu kabul etmek yerinde olacaktır. Buna karşılık, marka seçiminde yaratıcılık ve sınırlar, anlamlı tek bir kelimeden oluşan markalarla sınırlı değildir. Yaratıcılığın sınırlarının bulunmadığının kanaatimizce en önemli göstergelerinden birisi ise yarış atlarının isimleridir.

İlginiz olsun ya da olmasın mutlaka bir gün at yarışı izlemiş veya bir yarış gazetesine göz atmışsınızdır.

 

 

Yarış gazetesinde rastladığınız at isimleri mutlaka dikkatinizi çekmiş olmalıdır. Kendi adıma yarış atlarının isimlerine göz attığımda, bu nasıl bir yaratıcılık sorusu anında aklıma geliyor. Google’da yarış atı isimleri şeklinde bir sorgulama yapmanızı ve Ekşi Sözlük’te konu için açılan başlığı (https://eksisozluk.com/yaris-ati-isimleri–269012) incelemenizi öneririm, isimlerdeki yaratıcılığa hayran kalacağınıza eminim. Yarış atları için isimlerinin neye göre seçilip kaydedildiği ise ortaya çıkan ikinci soru oluyor. Dolayısıyla da bu sorunun yanıtının araştırılması IPR Gezgini için vazife olarak ortaya çıkıyor.

Yarış atlarının isimlerinin seçimi ve kaydı konusundaki düzenleme, Türkiye Jokey Kulübü (TJK)’nün internet sitesinden erişebileceğiniz 2011 tarihli “SAFKAN ARAP VE İNGİLİZ ATLARININ SOY KÜTÜĞÜ, KAYITLARI, İTHALAT VE İHRACATI HAKKINDA YÖNETMELİK”te yer almaktadır (http://medya.tjk.org/medyaftp/pdf/Soy_Kutugu_Yonetmeligi.pdf). Bu düzenlemeyi incelediğimizde aklımıza ister istemez marka tescilinde ret nedenleri geldi, çünkü her iki düzenleme de şaşırtıcı benzerlikler içeriyor.

Yönetmeliğin “Soykütüklerine Kaydedilecek Atlara İsim Verilmesi” başlıklı 19. maddesi takip eden düzenlemeleri içermektedir:

(1) Soy kütüğüne kaydedilecek İngiliz tayların, ana ve baba isimleri esas alınarak Safkan İngiliz Atı Soy Kütüğüne isimsiz olarak kayıtları yapılabilir. Ancak, tayın iki yaşını doldurduğu yılın son gününe kadar, at sahipleri tarafından tayın isminin tescil ettirilmesi zorunludur.

(2) Safkan Arap atlarında ata verilecek ismin tescil belgeleriyle birlikte yazılarak Bakanlığa gönderilmesi mecburîdir. Safkan Arap atları isimsiz olarak tescil edilemez.

(3) Verilecek isimler, boşluklar dahil safkan Arap atlarında yirmi yedi harf, İngiliz atlarında on sekiz harfi geçemez. Tescil ettirilen isim değiştirilemez.

(4) İsim verilirken;

a) Kullanılması korumaya alınmış ve yasaklanmış,

b) Kullanılma hakkı mahfuz olan,

c) Karışıklığa sebep olabilecek veya dini ve sosyal nedenlerle kullanılması uygun olmayan,

ç) Ticarî ve reklam maksadı ile kullanılmak istenen,

d) Kendisi ya da yakınlarınca izin verilmedikçe kişilerin adları olan, isimlerin kullanılmamasına dikkat edilir.

(5) Yaşayan atların tescil edilmiş isimleri, bu isimlere yazılış ve okunuş yönünden benzerlik gösteren isimler ve aygır isimleri ölümlerini takip eden on beş yıldan önce, kısrak isimleri ölümlerini takip eden on yıldan önce, diğer atların isimleri ise ölümlerini takip eden beş yıldan önce kullanılamaz.

(6) İsimlerin başına ve sonuna rakam konulamaz.

(7) İthal atların isimlerinin, yukarıda belirtilen şartlara aykırılık teşkil etmesi durumunda, isimlerin kayıtlı olduğu ülke soy kütüğü otoritesi ile mutabakata varılarak Bakanlıkça isimleri değiştirilebilir.


Yarış atı isimlerine yönelik düzenlemenin, 6769 sayılı Kanun kapsamında düzenlenmiş marka ret nedenleriyle benzerlikleri nedir diye soracak olursanız, gözümüze çarpanları kısaca aşağıda sıralayalım:

(1) Kullanılma hakkı mahfuz olan yani, başka atlara verilen isimlerin, yeni bir yarış atı ismi olarak kullanılması mümkün değildir. Aynı düzenleme önceden tescilli markaların aynısının tescil edilemeyeceği hükmü çerçevesinde marka mevzuatında da karşımızdadır.

(2) Karışıklığa sebep olabilecek isimler kullanılmaz, bundan anladığımız da başka yarış atı isimleriyle aynı olmasa da benzer olan isimlerin yeni bir yarış atının ismi olarak kullanılamayacağıdır. Bu düzenleme de karıştırılma ihtimalinin karşılığı değil midir?

(3) Dini veya sosyal nedenlerle kullanılması uygun olmayan isimler yarış atlarına verilemez; bunun karşılığı da bizce marka mevzuatında düzenlenmiş dini, tarihi, kültürel değerler veya kamu düzenine – genel ahlaka aykırı olmayan markaların tescil edilemeyeceği hükmüdür.

(4) Kullanılması korumaya alınmış veya yasaklanmış isimler yarış atlarına verilemez; sanırız ki bunun eşdeğeri de koruma altına alınmış işaretlerin tescil edilemeyeceği yönündeki marka mevzuatı hükmüdür.

(5) Kendisi ya da yakınlarınca izin verilmedikçe kişilerin adları olan isimlerin yarış atı olarak kullanılmamasına dikkat edilir; bu kez nispi ret nedenleri kapsamında düzenlenen eşdeğer Tescil başvurusu yapılan markanın başkasına ait kişi ismini, ticaret unvanını, fotoğrafını, telif hakkını veya herhangi bir fikri mülkiyet hakkını içermesi hâlinde hak sahibinin itirazı üzerine başvuru reddedilir.” hükmü aklımıza geliyor.

(6)Yaşayan atların tescil edilmiş isimleri, bu isimlere yazılış ve okunuş yönünden benzerlik gösteren isimler ve aygır isimleri ölümlerini takip eden on beş yıldan önce, kısrak isimleri ölümlerini takip eden on yıldan önce, diğer atların isimleri ise ölümlerini takip eden beş yıldan önce kullanılamaz.” hükmü de bize yenilenmemiş (yani ölmüş) olsa da, itiraz halinde yeni başvuruların reddedilmesine gerekçe olabilecek markalar içerikli ret gerekçesini hatırlatıyor.

(7) Marka mevzuatında karşılığı olmasa da, “Ticarî ve reklam maksadı ile kullanılmak istenen isimlerin yarış atlarına verilemeyeceği” yönündeki hüküm de kanaatimizce dikkat çekicidir. Böylelikle, bir markayı karalama amaçlı kullanımlar, örneğin girdiği her yarışta finişi göremeyecek derecede kötü bir ata “Coca Cola” isminin verilmesi suretiyle markanın itibarının zedelenmesi veya şampiyon olma potansiyeli olan bir ata, sponsor bir markayla aynı ismin verilmesi suretiyle markanın reklamının yapılması engellenmektedir.


Şaşırtıcı öyle değil mi? En azından ilk okuduğumda bana öyle gelmişti.

Yarış atı isimlerinin neden bu kadar özgün ve yaratıcı olduğu hususunda, sanırım okuyucularımız (tıpkı bende olduğu gibi) bir aydınlanma yaşamıştır diye düşünüyorum.

Bunları okuduktan sonra daha da meraklandım ve yurtdışındaki düzenlemeler nasıldır acaba diyerek araştırmaya giriştim. Konu hakkında en çarpıcı ve detaylı düzenlemeye Avustralya’da rastladım. İtiraf etmeliyim ki, Avustralya’daki düzenleme bizdeki çoğu kanun veya yönetmelikten daha açık ve detaylı hükümler içeriyor.

Avustralya Yarış Atı Sicil Otoritesi, yarış atlarının isimlerini hem tescile hem de iptal etmeye yetkilidir. Yukarıda Türk uygulamasında karşılaştığımız ret nedenlerinin tamamı Avustralya’da mevcut olduğu gibi, orada yarış atlarının isimlerini tescil etmemek için farklı gerekçeler de mevcuttur. Örneğin okunması veya telaffuzu zor olan isimler, sadece rakamlardan veya yazılışlarından oluşan isimler, FBI, UFO, X RAY gibi yaygın kullanımı olan kısaltmalar, tescilli markalar veya şirket isimleri, vd. yarış atlarına isim olarak verilemez (Detaylar için bkz.: http://www.racingaustralia.horse/RoR/Forms/Horse_Naming_Policy.pdf?id=2).


İlaveten, Türkiye Jokey Kulübü’nün internet sitesinde yer alan Yarış Atı İsmi Sorgulama motorunun da bağlantısını vereyim. Belki birkaç sorgulama –  araştırma yapmak istersiniz. (http://www.tjk.org/TR/YarisSever/Query/Page/Atlar?QueryParameter_OLDUFLG=on)

 

 

Han Solo, Dexter, Doctor House, Gandalf, Aragorn, Legolas, Jon Snow, Arya Stark gibi aklınıza gelen ne kadar popüler kurgu karakter adı varsa, hepsi Türkiye’de bir yarış atının tescilli ismi durumunda.


Biraz da zihin jimnastiği yapalım:

En sevdiğim kurgu karakterlerden birisi olan “Arya Stark” şu anda Türkiye’de üç yaşındaki bir yarış atının adı olarak tescilli.

 

 

“Taht Oyunları” kitap serisinin veya dizisinin hak sahipleri TJK nezdinde bu ismin tesciline karşı itiraz edebilir mi? Keza “Arya Stark” tüm yarışları kaybeden bir sütçü beygiri olabilir ve bu da kahraman Arya’mızın dünya çapındaki namını zedeleyebilir.

Veya tam tersi durumda, “Arya Stark” isminin marka olarak tescili için kitap ve dizinin hak sahipleri Türk Patent ve Marka Kurumu’na başvuruda bulunurlar ve mesela hediyelik figürleri, yani at figürlerini de kapsayan bu başvuruya karşı, yarış atı “Arya Stark”ın sahipleri itiraz edip “Bizim atımız çok başarılı onun hediyelik eşyalarını piyasaya süreceğiz, bakın yarış atı sicilinde de 3 yıldır tescilliyiz.” derlerse ne olacak? (Sanırım bu iş dönüp dolaşıp Kurum uzmanı olarak benim de önüme gelebilir.) 

Sizler ne dersiniz? Bu tip durumlar oluşabilir mi ve yorumunuz her iki durum için ne yönde olur?


Yarışlarda bir gün geçirince konu nereye kadar gitti. Doğrusu ben şaşkınım ulaştığım bu noktadan.

Queen’in “A Day at the Races” albümünü anarak başlamıştık, albümdeki en sevdiğim şarkıyla bitireyim.

 

 

Yazarken oldukça keyif aldım ve öğrendikçe şaşırdım, umarım sizler de okurken, biraz da olsa, aynı hislere kapılmışsınızdır.

Önder Erol ÜNSAL

Eylül 2018

unsalonderol@gmail.com

AIPPI Turkey’den Marka, Tasarım ve Patent Uluslararası Başvuru Eğitimleri Dizisi

Fikri Mülkiyet Hakları Koruma Derneği (AIPPI Turkey), 15-19 Ekim 2018 tarihlerinde İstanbul’da, marka, tasarım ve patent konularında uluslararası başvuru ve tescil sistemlerinin detaylı tanıtımına yönelik bağımsız modüllerden oluşan 3 ayrı eğitim düzenleyecek.

 

 15 Ekim tarihinde Uluslararası Marka Başvuru ve Tescil Prosedürleri – Madrid Sistemi Eğitimi ile başlayacak seminerler dizisinde, ikinci gün 16 Ekim tarihinde Uluslararası Tasarım Başvuru ve Tescil Prosedürleri – Lahey Sistemi Eğitimi gerçekleştirilecek. 17-18 Ekim tarihlerinde ise EPO Başvuru Prosedürleri ve Asli Hukuk Temelleri Eğitimi ile seminer dizisi sona erecek.

 

 

http://ipacademy.aippiturkey.org/main/course-detail/5 adresinden program detaylarının, eğitimcilerin, katılım koşullarının ve eğitim programının yerinin görülmesi mümkündür.

 

 

İlgilenenlerin “Tarihi Not Etmesi” bizce yerinde olacaktır.

 

IPR Gezgini

Eylül 2018

iprgezgini@gmail.com

GLEISSNER YİNE SAHNEDE! BİRLEŞİK KRALLIK’TAN MANGO v. YANGO KARARI

 

Hepinizin geçmiş bayramı kutlu olsun, umarım tatilde güzelce dinlenebilmişsinizdir. Beni sorarsanız, tatilde durup dururken aklıma şöyle sorular düştü: “Michael Gleissner nerelerde? Hiç sesi soluğu çıkmıyor, acaba gene hangi Marka-Patent Kurumları nezdinde kimlerle düello içinde?”  

Eve dönüp araştırma yapınca gördüm ki kendisine bağlı şirketlerden biri yakın zamanlarda İngiltere’de yine bir karara konu olmuş, ancak bu anlatacağım meselede son gülen Gleissner olmuş.

Michael Gleissner kimdi diyenlere ufak bir hatırlatma, kendisi hakkında Şubat ayında bir yazı yazmıştım:  https://iprgezgini.org/2018/02/01/yetenekli-bay-ripley-catch-me-if-you-can-bu-yazida-gecen-isimleri-aklinizda-tutun-cunku-bir-gun-sizin-de-karsiniza-cikabilir-sonra-ozlem-soylememisti-bilmiyordum-demeyin/  Malum, Gleissner birkaç yıldır Fikri Mülkiyet camiasında “meşhur” olmuş bir kişi.

Şimdi anlatacağım ihtilafta olaylar şöyle:

I– İngiltere’de YANGO International Limited isimli şirket Birleşik Krallık Marka ve Patent Ofisi’ne (UKIPO),  YANGO kelime markasının 03,14,16,25,26,38 ve 41. Sınıflarda tescili için başvuru yapıyor. Başvuru incelemeyi sorunsuz geçip ilana çıkıyor.

II– İlan üzerine  MANGO markalarının sahibi Consolidated Artists B.V. şirketi itiraz ediyor. Dayandığı markalar şunlar:   

 1. Marka: EUIPO nezdindeki 9850785 numaralı 

 

2. Marka: EUIPO nezdindeki 13453576 numaralı 

3. Marka: Önceden tescilli olmayan MANGO kelime markası. İtiraz eden bu tescilsiz markayı 01/01/2000 tarihinden beri Birleşik Krallık’da 09,14,18,25. sınıflara giren mallar ve bunların perakende satışa sunumu hizmetleri için kullandığını, markasının meşhur olduğunu ileri sürüyor.

İtiraz edene göre YANGO kendi markalarına benziyor, tüketiciyi karıştırma yoluyla yanıltacak ve itiraz edenin markasına da zarar verecek.

Başvuru sahibi verdiği cevapta sadece iddiaların hiçbirini kabul etmediğini söylüyor. İtiraz sahibi dosyaya delil sunarken, başvuru sahibi hiçbir delil sunmuyor.  

Netice: İtiraz reddediliyor! Ret kararını veren uzman şöyle diyor:

Bence tüketiciler bu markaları, markaları taşıyan mal/hizmetlerin kaynağını karıştırmaz ve  bunları birbiriyle bağlantılı görmez. Evet MANGO ve YANGO kelimeleri beşer harften oluşuyor ve bunlardaki dört harf (ANGO) ortak, fakat baştaki ilk harflerin farklı olması işaretleri görüntüsel, okunuş ve kavramsal açılardan farklılaştırıyor. 

YANGO yaratılmış bir kelime. Ancak MANGO’nun bilinen bir anlamı var; tropikal bir meyve/ağaç. İtiraz edenin 3. markası düz halde yazılmış bir kelime markası ve bu marka 1.ve 2. Markalara göre YANGO markasına daha çok benziyor (yazılış-görünüm olarak). Fakat MANGO-YANGO arasında ki bu anlam/konsept farklılığı karşısında ileri sürülen iddiaları kabul etmek mümkün değil.

İtiraz edenin 2. markasındaki MAN kelimesi yüzünden ben incelemeyi itiraz edenin 1. markası üstünden yapacağım çünkü 1. marka YANGO’ya daha benzer duruyor.


 

ile YANGO karşılaştırıldığında: 

a- Genel görünüm olarak YANGO yaratılmış (uydurma) bir kelime. İtiraz edenin markasının ise sözlüklerde yer alan bir anlamı var + tabii ki aslolan kelimenin kendisi ama yazılışta harflerdeki kesikler biçiminde boşluklar bulunması göz ardı edilecek bir unsur değil ve genel görünümü etkiliyor, itiraz edenin markası figüratif.

 b- Görünüş olarak ben markaları en fazla orta derecede benzer buluyorum. Tüketiciler markanın sonundan çok başına dikkat eder ve burada da başlangıç harfleri farklı.

 c- Sesçil/okunuş değerlendirmesinde de ben en fazla orta derecede benzerlik olduğu görüşündeyim çünkü başlangıçtaki M ve Y harflerinin okunuşu duyuluşu değiştiriyor.

 d-Kavramsal benzerlik açısından; ortalama tüketici MANGO kelimesinin bir meyvenin (ve ağacın) adı olduğunu bilir. YANGO’nun ise bir anlamı yok, yaratılmış bir kelime. Markalar kavramsal açıdan benzer değil.

MANGO kelimesi, tescilli olduğu mal/hizmetler açısından,  doğası gereği makul derecede bir ayırt edici karaktere sahip. Kullanım açısından ise güçlenmiş ayırt ediciliği var, özellikle giysiler ve bunların perakende satışı yönünden ayırt ediciliği yüksek.  

Uzman şöyle devam eder: Taraf markalarındaki bazı mallar aynı (mesela giysiler), itiraz edenin 1. markası giysiler ve bunların satışı için yüksek ayırt ediciliğe sahip. Bunlar itiraz edenin lehine faktörler. Bu malların ortalama tüketicisi daha çok görünüme bakarak karar verir ama okunuş/duyuluşun da karar mekanizmasında rolü vardır. Taraf markaları arasında görünüm ve duyuluş açısından belli bir benzerlik olduğunu kabul ediyorum. Fakat ortada kavramsal benzerliğin olmadığını da söyledim yukarıda; eğer karşılaştırılan iki işaretten en az birinin açık ve belli bir anlamı varsa, tüketici bunu derhal algılar ve bu durum görünüm ile okunuş/duyuluştaki benzerliğin önüne geçer. Bütün bu faktörleri birlikte değerlendirdiğimde ben ortada bir karıştırma ihtimali olduğunu düşünmüyorum. 

Bahsi geçen malların tüketicisi genel tüketicilerdir. Hizmetlerin müşterisi ise tüketiciler olabileceği gibi bu sektörde çalışan iş sahipleri de olabilir. Ancak her halükarda başvuruya konu mal/hizmetlerin muhatabının çok seçici ve yüksek dikkat seviyesine sahip olacağını düşünmüyorum, belki hizmetler için bir parça daha dikkatli bir alıcı kitlesinden söz edebiliriz.

Sayılan tüm tespitlerin neticesinde uzman itiraz reddeder.  

Mango kararı Temyiz ediyor ve diyor ki:

1- Görünüm karşılaştırması yapılırken uzman hata yaptı, çünkü kelime markası tescilleri o kelimenin mümkün olan her font ve şekilde yazılışını da kapsar.

2- Kavramsal karşılaştırmanın en önemli faktör olduğu yönünde değerlendirme yapıldı ve bu hatalıdır.

3- Mal – hizmet karşılaştırmasında da uzman hata yaptı, çünkü burada yer alan bazı mallar içinde fiyatı son derece düşük olanlar da var ve bunlar için ortalama tüketicinin dikkat seviyesi (daha) düşüktür.

4- Biz itirazda bulunurken başvuru sahibinin Michael Gleissner ile bağlantısı olduğunu, Gleissner’in şirketlerinin UKIPO önünde sayısız ihtilafa taraf olduğunu ve bu durumun analizlerde göz önüne alınması gerektiğini belirttik, ancak uzman bu noktayı hiç dikkate almadı, hatta kararında bundan hiç bahsetmedi/tartışmadı.

Queen’s Counsel Kararı;

1- Dosyayı inceleyen Queen’s Counsel ilk önce Gleissner ile ilgili meseleye değiniyor ve diyor ki; ben uzmanın karar verirken bu meseleye değinmemekle hata yaptığını düşünmüyorum. Temyiz duruşmasına  katılan itiraz eden vekilinin de kabul ettiği gibi, böyle bir noktanın temyizin esası yönünden dikkate alınabilirliği yoktur, dikkate alınmak zorunda da değildir. Bu durumda ben artık bu husus hakkında daha fazla bir şey söylemeye gerek duymuyorum.

2- Doğru, bir kelime markası tescil edildiğinde farklı font ve biçimlerde kullanılabilir, prensip olarak. Ama unutmamak lazım ki uzman önce 1. marka ile genel görünüm karşılaştırması yapmış, 1. marka ise düz harflerle yazılmış MANGO kelimesi değil ve kelimenin yazılış biçiminin (görünümünün) dikkate alınmış olması da doğru. YANGO ise düz harflerle yazılmış ve hiçbir grafik görünümü yok, ayrıca yaratılmış bir kelime halbuki MANGO’nun—işaret edildiği gibi—bir anlamı var. Bana göre markalar görünüm olarak orta derecede benzerlik taşıyor ve bence de ilk harfler fark yaratıyor.

Ayrıca uzman net  biçimde karıştırma ihtimali için göz önüne alınacak faktörleri doğru biçimde belirtmiş ve uygulamış.

3- Bu durumda bence yapılan incelemede bir hata yok. Uzman dosyayı incelerken önceki Mahkeme kararlarına ve genel prensiplere uygun davranmış.

Gördüğünüz gibi bu sefer ibre Gleissner’dan yana dönmüş. Tatil bitti, gene takipteyiz!

Özlem FÜTMAN

ofutman@gmail.com

Eylül 2018

 

“IPR Gezgini Seçme Yazılar – 1” Kitap Olarak Basıldı

 

IPR Gezgini’nde beş yıldır, toplamda ise yedi yıldır devam fikri mülkiyet bloğu yazarlığı serüvenimde, en sık karşılaştığım sorulardan birisi “Yazdıklarını neden kitap haline getirmiyorsun?” şeklindeydi. Bu sorunun benim için tam ve net bir yanıtı yoktu. Sanırım buna yönelik bir çabaya girmemek ilk yanıtım olacaktı.

2018 yaz aylarında Lykeion Yayınları’ndan gelen içten öneri beni bu konuda cesaretlendirdi ve meyvesi de “IPR Gezgini Seçme Yazılar – 1” başlığındaki bir kitapla Eylül 2018’de karşınıza çıktı.

Henüz yayınlanan kitap IPR Gezgini’ndeki yazılarımdan bir seçmedir. Seçilen yazılar rastgele değil, kitabın sistematik bir bütün oluşturması amaçlanarak derlenmiştir.

Seçilen 26 yazının ana konusunu, markaların tescilinde kullanılan malların ve hizmetlerin sınıflandırılması amaçlı Nicé sınıflandırması, malların ve hizmetlerin benzerliği, ayırt edici gücü bulunmayan veya zayıf işaretlerin karıştırılma olasılığına etkisi hususları ve bu konulardaki önemli Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD), Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO) ve A.B.D. Patent ve Marka Ofisi (USPTO) kararları ve uygulamaları oluşturmaktadır. 

Sınıflandırma ve malların ve hizmetlerin benzerliği konuları kanaatimce, Türk marka uygulamasında ihmal edilen ve işin özüne girilmeden şekilci biçimde değerlendirilen meselelerdir. Oysa malların ve hizmetlerin benzerliği karıştırılma olasılığının kurucu unsurlarından birisidir, bu niteliğiyle de derinlemesine inceleme ve irdeleme gerektiren bir konudur. Kitapta, sınıflandırma ve malların ve hizmetlerin benzerliği hususları başka hiçbir yerde göremeyeceğiniz biçimde detaylarıyla tartışılmaktadır.

Türkiye’de marka konusunda yazılmış eserlerin neredeyse tamamı, markanın tanımı, işlevleri, mutlak ve nispi ret nedenlerinin sıralanması ve bunlara birkaç örnek verilmesi şeklinde, adeta teamül haline gelmiş başlangıçlara sahiptir. Bu kitapta öyle bir başlangıç olmadığı gibi, kitap herkese hitap etme düşüncesiyle de yazılmamıştır; tersine bu kitap, marka incelemesi alanında belirli bir düzeye gelmiş, konuyu derinlemesine öğrenmek veya bilgilenmek isteyen okuyuculara yöneliktir.

Kitabın dağıtımı yayınevlerine ve kitapçılara yapılıyor. Kitabı edinmek isteyenler için şu anda verebileceğim bağlantı aşağıda:

https://www.seckin.com.tr/kitap/612936778

Kitabı alırsanız sevinirim elbette.

Seri devam edecek umarım.

Önder Erol ÜNSAL

Eylül 2018

unsalonderol@gmail.com

 

JÄGERMEISTER – TASARIM BAŞVURULARINDA GÖRSELLERİN ÖNEMİNE İLİŞKİN İLGİNÇ BİR KARAR

 

Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) 5 Temmuz 2018 tarihli C-217/17 sayılı kararıyla, Jagermeister’ın shot bardakları için yaptığı iki topluluk tasarım başvurusunun EUIPO tarafından reddedilmesi kararına ilişkin temyiz başvurusunu reddetti.

İhtilafın Kronolojisi :

1- 17 Nisan 2015 tarihinde Mast-Jagermeister SE şirketi, Locarno Sınıflandırmasına göre 7. sınıfa dahil “shot bardakları” tasarımı için iki topluluk tasarım tescili başvurusunda bulundu. (Tasarımların görselleri gizli olduğundan, bu görsellerin EUIPO veritabanında ve ABAD kararı dahil ihtilafa dair kararlarda görülmesi mümkün değildir. Dolayısıyla biz de görsellere yer veremiyoruz.)

2- Yine 17 Nisan 2015 tarihli ilk inceleme  raporuyla dosyayı inceleyen uzman aşağıdaki hususları Jagermeister’e bildirdi:

– Sunulan görsellerle koruma istenen ürün uyuşmamaktadır, çünkü görsellerde shot bardaklarının yanında şişeler de görünmektedir.

– Vaki eksikliğin giderilebilmesi için koruma talep edilen ürünün tanımına şişeler de eklenmelidir. Bu durumda ise shot bardakları ile şişeler Locarno Sınıflandırmasının farklı sınıflarında olduğundan çoklu hale gelen tasarımlar bölünmelidir ve buna ilişkin ek ücretler ödenmelidir.

– Eğer Jagermeister belirlenen süre içerisinde bahsi geçen eksiklikleri tamamlamazsa başvurular reddedilecektir.

3- Jagermeister ilk inceleme raporuna cevap vererek; şişelere ilişkin herhangi bir koruma talep etmediğini, başvurunun işlemlerinin devamı için ürün tanımındaki ifadeyi “ilgili bardakların bir parçası olan bir şişenin kabı olarak bardaklar (drinking beakers as receptacles for a bottle which is part of those beakers)” değiştirebileceğini ve bu tanımlamanın da yine Locarno Sınıflandırmasının 7. sınıfı içinde yer alacağını belirtmiştir.

4- Bunun üzerine uzman 25 Haziran 2015 tarihli ikinci inceleme raporuyla:

– Jagermeister’ın şişelere ilişkin koruma talep etmediğini anladığını, ancak görsellerde şişelerin muhafaza edilmesinin tasarımların içeriğinin yeterince açık olmamasına yol açtığını,

– Söz konusu eksikliklerin koruma talep edilen tasarımların noktalı çizgiler veya renkli sınırlar ile belirtileceği yeni görsellerin sunulması ile tamamlanabileceğini,

– Ancak, yeni görseller sunulması durumunda tasarımların başvuru tarihinin yeni görsellerin sunulduğu tarih olarak belirtileceğini,

– Bir kez daha eksiklikler giderilmediği taktirde tasarımlara başvuru numarası verilemeyeceğini belirtmiştir.

5- Başvuru sahibi 14 Temmuz 2015 tarihli cevabıyla, başvurularına numara verilmesi için gerekliliklerin tamamlandığını, çünkü başvuru numarası alma şartının sunulan görsellerin uygun kalitede olmasına göre belirlendiğini, yoksa görsellerin içeriğine dair bir inceleme kriteri bulunmadığını ifade etmiştir.

6- 16 Temmuz 2015 tarihli inceleme raporuyla uzman önceki görüşlerinde ısrar etmiştir.

7- Nihayet 31 Ağustos 2015 tarihine gelindiğinde, Jagermeister ile EUIPO arasındaki karşılıklı uzun yazışmalar ve telefon görüşmeleri sonunda, Jagermeister EUIPO’dan konuyla ilgili artık üst itirazda bulunabileceği bir karar vermesini talep etmiştir.  Bunun üzerine EUIPO, Jagermeister’ın iki tasarım başvurusunu belirlenen sürede gerekli eksikliklerin tamamlanmamış olması gerekçesi ile reddetmiştir. EUIPO kararına göre, Jagermeister talep edilen eksiklikleri süresinde tamamlamadığı için söz konusu tasarımlar işleme alınamamış, dolayısıyla bunlara birer başvuru numarası verilememiştir.

Jagermeister akabinde, bu kararın iptali için önce EUIPO Temyiz Kurulu’na ve sonrasında Genel Mahkeme’ye başvurmuş olsa da lehine bir sonuç elde edememiş ve nihayetinde ihtilafı ABAD nezdinde temyize götürmüştür.

ABAD KARARI

Jagermeister, temyiz başvurusunda tek bir gerekçeye dayanmıştır. Bu gerekçenin temelinde 6/2002 numaralı Tüzüğün  36(1)c maddesi yer almaktadır. Maddeye göre bir tasarıma başvuru numarası verilmesi, tasarıma ilişkin görselin fiziksel olarak çoğaltılabilme olanağının bulunup bulunmamasına bağlıdır. Jagermeister, tasarımlarına ilişkin sunduğu  görsellerin fiziksel olarak çoğaltılabilme olanağı bulunduğunu, dolayısıyla EUIPO’nun tasarımlarına başvuru numarası vermiş olması gerektiğini iddia etmektedir.

Davada 6/2002 numaralı Tüzüğün 36(1)c maddesi, aynı Tüzüğün 36(1)c maddesine atıfta bulunan 38, 45 ve 46. maddeleri ile beraber değerlendirilmiştir.

38. maddede: Bir topluluk tasarımının başvuru tarihinin 36. maddede belirtilen belgelerin sunulduğu tarih olarak belirlenmesi gerektiği,

45. maddede: Uzmanın başvuruya bir başvuru tarihi atfedilebilmesi için 36. maddedeki koşulların yerine getirilip getirilmediğini araştırması gerektiği,

46. maddede: Eğer 36. madde uyarınca uzman tarafından eksiklikler tespit edilmişse, bu eksikliklerin belirlenen zamanda başvuru sahibi tarafından tamamlanması durumunda, başvuru tarihinin eksikliklerin tamamlandığı tarih olacağı, eğer belirlenen zamanda eksiklikler tamamlanmazsa başvurunun bir topluluk tasarım başvurusu olarak işlem görmeyeceği belirtilmiştir.

ABAD’a göre;  Avrupa Birliği mevzuatı sadece maddelerdeki ifadeler göz önüne alınarak  değil, aynı zamanda bunların meydana geldiği durumların ve maddelerin koyuluş amacı da dikkate alınarak  yorumlanmalıdır. Tasarımların sicile kaydedilmesinin amacı söz konusu tasarımlara yetkili mercilerce ve kamu tarafından erişimin sağlanmasıdır ve her iki amacın da yerine getirilebilmesi için sunulan görsellerin açık ve şüpheye yer bırakmayacak şekilde kesin olması gerekir. Dolayısıyla, Tüzüğün ilgili maddelerinin; bir tasarıma başvuru numarası verilebilmesi için tek kritere yani, tasarıma ilişkin görselin fiziksel olarak çoğaltılabilme olanağının bulunup bulunmamasına indirgenmesi mümkün değildir.

ABAD anılan maddelerin amacını, tasarıma konu ürünü açık ve şüpheye yer bırakmayacak şekilde tarif eden görsellerin sunulması gerekliliği olarak yorumlamaktadır. Buna ilaveten, tasarım görsellerinin açık olması gerekliliğinin önemini vurgulamak için, yeterince açık olmayan görseller içeren bir tasarım başvurusunun kabul edilmesinin, tasarım hakkı sahibinin sınırları belirli olmayan bir öncelik hakkına sahip olmasına sebep olacağını belirtmiştir.

Aynı zamanda ABAD kararında, bir tasarım başvurusunun sonradan görselinin değiştirilemeyeceği ya da üzerinde herhangi bir düzeltme yapılamayacağı hususunu hatırlatmış ve bu husus da göz önünde bulundurulduğunda, bir tasarım başvurusuna başvuru numarası verilmeden evvel koruma talep edilen tasarımı açık şekilde tarif eden görsellerin sunulmuş olması gerektiğini işaret etmiştir.

Sonuç olarak ABAD, EUIPO kararının doğru olduğuna kanaat getirmiş ve Jagermeister’ın belirlenen süre içerisinde talep edilen eksiklikleri gidermemesi sebebiyle EUIPO’nun inceleme konusu tasarımlara başvuru numarası vermemiş olmasını haklı bulmuştur.

ABAD’ın incelediğimiz kararı, tasarım başvurularında koruma talep edilen tasarıma ilişkin görsellerin ne denli önemli olduğunu vurgulamaktadır. Aslında verilen mesaj gayet net: Eğer koruma talep etmediğiniz bir unsur varsa ya onu görsellere hiç dahil etmeyin ya da bu unsur icin koruma talep etmediğinizi açık şekilde ifade edecek çizim yöntemleri kullanın.

Damla DUYAN

damladuyan@yahoo.co.uk

Ağustos 2018

BREXIT; BİRLEŞİK KRALLIK BEYAZ BİR SAYFA AÇTI ve COĞRAFİ İŞARETLER HAKKINDA DEDİ Kİ…

 

Birleşik Krallık’ın (BK) Avrupa Birliği’nden (AB) ayrılma sürecini daha evvel ki yazılarımda boşanmaya benzetmiştim. Brexit sürecinde dakikalar tik tak geçerken görüşmeler ve pazarlıklar da son sürat devam ediyor.

Brexit’e ilişkin bir önceki yazımda coğrafi işaretler faslından dolayı boşanmada sinirlerin gerildiğini, BK’nın adeta “madem o evi istiyorsun, sen de bana şunu şunu ver” diyen çiftlerdeki gibi coğrafi işaret konusunu masaya pazarlık konusu olarak sürdüğünü anlatmıştım.

https://iprgezgini.org/2018/05/31/brexit-bosanmasinda-sinirler-gerilmeye-basladi-domates-biber-patlican

Yukarıda bahsi geçen son yazımdan sonra  bir gelişme oldu ve Temmuz ayında BK görüşmelerde beyaz bir sayfa açtı! Ben biraz ironi yapıp buna beyaz sayfa diyorum ama tabii ki bu tek sayfalık bir metin değil, uzun ve Brexit sonrası ortaya  çıkacak mevzuatın nüvelerini ve BK’nın harekat tarzını işaret eden/etmesi gereken bir döküman. BK’nın yayınladığı ve “White Paper” adı verilen bu metin henüz AB tarafından kabul edilmiş değil.

White Paper’ın küçük bir kısmı, iki paragraf,  ateşten gömlek olan coğrafi işaretlere ayrılmış durumda; bu paragraflarda BK bazı şeyleri söylüyor ama bazı konularda da hala suskunluğunu koruyor göreceğiniz gibi. Şöyle ki;

White Paper’ın Coğrafi İşaretlere ilişkin kısmı 38. ve 39. paragraflarda yer alıyor ve bu paragraflarda aşağıdaki gibi:

  1. Included in the remit of wider food policy rules are the specific protections given to some agri-food products, such as Geographical Indications (GIs). GIs recognise the heritage and provenance of products which have a strong traditional or cultural connection to a particular place. They provide registered products with legal protection against imitation, and protect consumers from being misled about the quality or geographical origin of goods. Significant GI-protected products from the UK include Scotch whisky, Scottish farmed salmon, and Welsh beef and lamb. 
  1. The UK will be establishing its own GI scheme after exit, consistent with the WTO Agreement on Trade-Related Aspects of Intellectual Property (TRIPS). This new UK framework will go beyond the requirements of TRIPS, and will provide a clear and simple set of rules on GIs, and continuous protection for UK GIs in the UK. The scheme will be open to new applications, from both UK and non-UK applicants, from the day it enters into force

 

38. paragraf kısaca coğrafi işaretlerin önemine vurgu yapıyor ve dikkat ederseniz metinde kabaca “Coğrafi işaretle korunan önemli BK kaynaklı ürünler arasında İskoç Viskisi, İskoç çiftlik somonu, Galler bifteği ve kuzusu sayılabilir.” deniyor. Sanki bu cümleyle BK “bu coğrafi işaret konusu sadece sizin için önemli değil, bir tek sizin coğrafi işaretli meşhur ürünleriniz yok bizim de var, lütfen ama” diyor gibi geldi bana!.

Bence asıl önemli olan 39. paragraf çünkü diyor ki;

— Biz AB’den çıkınca, TRIPS’e uygun olarak, kendi coğrafi işaret sistemimizi kuracağız,

— Bu kuracağımız yeni coğrafi işaret sistemi TRIPS’de işaret edilen gerekliliklerin de ötesinde olacak, coğrafi işaretlerle ilgili son derece açık ve basit bir kurallar bütünü içerecek ve BK (kaynaklı) coğrafi işaretlerin BK’da korumasının devamını sağlayacak,

— Kurulacak yeni sistem yürürlüğe gireceği günden itibaren gerek BK’dan gerekse BK dışından hak sahiplerinin yeni başvurularına açık olacak.

Şimdi, dikkat ederseniz 39. paragrafta ilginç bir nokta var; BK kendi coğrafi işaret sistemini kuracağını söylüyor; buraya kadar AB’nin ısrar ettiği konuyu kabul etmiş görünüyor. Fakat paragrafın sondan bir önceki  cümlesine bir daha bakın (…..and continuous protection for UK GIs in the UK.) Yani?

Yani diyor ki: “Brexit işi tamamlandıktan sonra ben yeni sistemi kurduğumda BK kaynaklı coğrafi işaretleri korumaya devam edeceğim.” Tamam, peki, güzel de, metinde  BK kaynaklı olmayan ve halihazırda tescilli ya da başvurusu devam eden coğrafi işaretlere ne olacağını söylenmiyor!!.

Brexit sürecinde AB’nin baş müzakerecisi olan, Fransa eski Tarım Bakanı, Michel Barnier sanırım 39. paragrafdaki bu ifadeyi  okuduğunda yine çok sinirlenmiştir! Bakalım kendisinin ve/veya diğer AB yetkililerinin bu hususta bir yorumu olacak mı, dikkatle takip ediyorum.

Özlem FÜTMAN

ofutman@gmail.com

Ağustos 2018

1984 ve Düz Paketleme; Kara Ütopya ve Gerçeklik


 

“Winston birden geri döndü. Yüzüne dingin, iyimser bir ifade oturtmuştu; tele-ekrana bakarken böylesi daha uygundu. Odayı geçip küçük mutfağa girdi. Bakanlıktan günün bu saatinde ayrılmakla kantindeki öğle yemeğini feda etmişti, üstelik mutfakta ertesi günün kahvaltısına saklanması gereken bir parça esmer ekmekten başka bir şey olmadığını biliyordu. Raftan, içinde renksiz bir sıvı bulunan, düz beyaz etiketinde ZAFER CİNİ yazan bir şişeyi aldı. (He took down from the shelf a bottle of colourless liquid with a plain white label marked VICTORY GIN.) Kapağını açınca, Çinlilerin pirinç ruhunu andıran, ağır, tiksinç bir koku çarptı burnuna. Bir çay kaşığı kadar doldurdu, geçireceği sarsıntıya kendini hazırladı ve ilaç içer gibi içiverdi.” (George Orwell, 1984)

 

 

George Orwell, 1984’ün ilk sayfalarında romanın ana kahramanı Winston Smith’in evinde geçirdiği zamanı okuyuculara aktarırken, içki şişesini “düz beyaz etiketli (plain white label marked)”, “Zafer Cini” markalı bir ürün olarak aktarır. Devam eden paragrafta, “Üstünde ZAFER SİGARALARI yazan buruşmuş bir paketten bir sigara aldı, ama farkında olmadan sigarayı dik tutunca içindeki tütün yere döküldü.” ifadesiyle sigaranın da “Zafer” markalı olduğunu bizlere aktarır.

 


 

Kara ütopya türünün en önemli edebi metinlerinden olan 1984 kimine göre totalitarizm eleştirisi, kimine göre ise bu kılıf altında Orwell’ın maksatlı anti-Sovyet propagandasıdır. Bu tartışmaya hiç girmeden 1984’ün totalitarizmi tasavvur edebilmek için en etkili anlatımlardan birisi olduğunu kabul etmek yerinde olacaktır.

1984’de totalitarizm kendisini kanaatimizce markalarda da göstermektedir. Yaşamın her alanında görülen “Victory (Zafer)” kelimesi içki ve sigara gibi keyif ürünleri üzerinde de marka olarak yer almaktadır ve yukarıda da belirttiğimiz üzere, düz beyaz etikete sahip cin şişesinin üzerinde “Zafer Cini” kelimesinden başka bir unsur bulunmamaktadır. Romanda Zafer Kahvesi, Zafer Konutları gibi kullanımların da bulunması, Büyük Birader’in dünyasında tek markalı bir yaşam olduğu, o markanın da totaliter devletin markası olduğu mesajının okuyuculara verildiğini göstermektedir.

 

 

Soğuk savaş propaganda döneminde, Türkiye dahil olmak üzere Batı Bloğunda yaygın bir Doğu Bloğu eleştirisi mevcuttur; Doğu Bloğunda da elbette karşı propaganda ve hayatın her alanında yoğun baskı görülmektedir. Batı Bloğu’nca yapılan eleştirinin yaygın temalarından birisi sosyalist bloktaki tekdüze yaşam, çirkin çok katlı konutlar, karanlık gecelerle simgelenen renksiz ve ışıltısız hayattır. Buna karşın Batı’da renkli bir yaşam devam etmektedir, geceler ışıkla doludur, insanlar her istedikleri ürüne ve markaya kolaylıkla erişebilmektedir. Yani Sosyalist Blok yokluğu, Batı Dünyası ise varlığı simgelemektedir.

Kapitalizmin renkli dünyasını simgeleyen marka çeşitliliği yıkılan Doğu Bloğunda ve ekonomisi dönüşüm geçiren Türkiye’de hızla artar. Bu bağlamda her üründeki marka çeşitliliği, markaların görsel tasarımındaki değişiklikler, albenili şekil markaları, stilize logolar 1990’lardan başlayarak tüm dünyada yükselen trend haline gelir. Türkiye’de her yıl yapılan yüz bin rakamının çok üzerindeki marka tescil başvurusunun, kanaatimizce ekonomik ve aynı zamanda sosyolojik dönüşümün göstergelerinden birisi olarak algılanması gerekmektedir.

 Bu noktada son yılların önemli tartışmalarından “düz paketleme (plain packaging)” konusuna geçmek istiyorum.

 

 

Sigaralarda düz paketleme, en basit şekilde, markaları farklı olsa da tüm sigara paketlerinin tek tip hale getirilmesi olarak tanımlanabilir. Uygulama doğrultusunda, üreticiler paket üzerinde sigaraların markalarına, sadece kelime markası olarak ve izin verilen tek tip ölçü, font ve alanı kullanarak yer verebilecektir. Paketin kalan kısmı boş kalacak veya sağlık uyarılarıyla (yazı, resim, fotoğraf, sigarının zararlarına ilişkin bilgi, vb.) doldurulacaktır. Paketlerin tek tip hale getirilmesi, sigara paketleri üzerindeki logolar, şekil markaları, renkler dahil olmak üzere tüm ayırt edici unsurların kaldırılmasını kapsamaktadır. Paketlerin tek tip hale getirilmesi, paket üzerindeki markaların ve ayırt edici işaretlerin kaldırılması ile sınırlı değildir; paketlerin boyutları, kapakları, açılış biçimleri, dokuları vb. tüm bileşenlerini de kapsamaktadır.

Düz paketlemenin altında yatan mantık, sigara paketlerinde kullanılan renk, şekil ve stilize yazım biçimi gibi unsurların ürünü cazibeli hale getirdiği ve tüketim güdüsünü tetiklediğidir. Ürün paketlerinin tek tip ve cazibesiz hale getirilmesi suretiyle, ilaveten paketler üzerinde caydırıcı olduğu düşünülen uyarı ve fotoğrafların kullanılması yoluyla, sigara tüketiminin azaltılabileceği düşünülmektedir.

Avustralya’nın 2012 yılında yürürlüğe koyduğu sigara paketlerinin düz paketlenmesi (plain packaging) kanunu, düz paketleme yoluyla kamu sağlığının korunması amacını taşımaktadır. Avustralya’nın başını çektiği düz paketleme mevzuatı, sonradan Macaristan, Fransa, Birleşik Krallık, Yeni Zelanda, Norveç ve İrlanda tarafından da yürürlüğe sokulmuştur. Gelecek yıllarda çok sayıda başka ülkenin benzer mevzuatları yürürlüğe koyması beklenmektedir.

 

 

Düz paketleme mevzuatı,tahmin edeceğiniz gibi, sigara endüstrisinin ve bunun yanında bazı ülkelerin tepkisini çekmektedir. Tepkilerin gerekçelerinden birisi de tescilli markaların kullanımı haklarının düz paketleme yoluyla engellenmesidir. Markaların kullanımının engellenmesi, düz paketleme karşıtlarına göre, aynı zamanda TRIPS Anlaşması’nın ve dolayısıyla DTÖ yükümlülüklerinin ihlali anlamına gelmektedir.

Daha da açmak gerekirse, bir sigara üreticisi, sigarasının adını ve ilaveten son derece dikkat çekici bir şekli (Örneğin, Marlboro’nun aslanı) marka olarak tescil ettirmiş ve yıllardır süregelen kullanım suretiyle bu şekli tanınmış bir marka haline getirmiş olabilir. Düz paketleme uygulaması sonucunda, Marlboro paketlerinde Marlboro aslanının şekli yer alamayacak, markayla özdeşleşmiş stilize yazım biçimi kullanılamayacak ve Marlboro ibaresi oldukça küçük puntolarla ve ancak paketin önceden belirlenmiş bir noktasında yer alacaktır.

Belirtilen unsurların hepsinin, yani kelime markasının, şekil markasının ve stilize yazım biçiminin yıllardır tescilli markalar olduğunu varsaydığımız bir durumda, markanın sahibi firma şekil ve stilize yazım biçimli markalarını düz paketleme uygulaması sonrası kullanamayacaktır. Sigara endüstrisi, bu durumun tescilli markadan doğan haklarının kullanımının engellenmesi olduğunu öne sürmektedir.

Avustralya’nın düz paketleme mevzuatına karşı, Dominik Cumhuriyeti, Honduras, Endonezya ve Küba tarafından DTÖ nezdinde yapılan şikayetler birleştirilmiş ve tek bir kararla uyuşmazlık hakkında DTÖ Paneli tarafından 28 Haziran 2018 tarihinde karar verilmiştir. Panel uzun ve detaylı kararının sonucunda, Avustralya’nın Düz Paketleme Mevzuatı’nın ülkenin DTÖ ve TRIPS yükümlülüklerini ihlal etmediği neticesine ulaşmıştır. Bu bağlamda, kazanan Avustralya ve düz paketleme taraftarları, kaybeden ise şikayetçi ülkeler ve daha da fazlasıyla sigara endüstrisi olmuştur.

Panel kararının https://www.wto.org/english/tratop_e/dispu_e/435_441_458_467r_e.pdf ; rapor eklerinin https://www.wto.org/english/tratop_e/dispu_e/435_441_458_467r_a_e.pdf ; raporun sadece özet ve sonucunun ise https://www.wto.org/english/tratop_e/dispu_e/435_441_458_467r_conc_e.pdf bağlantılarından görülmesi mümkündür.

Panel kararına karşı Honduras tarafından itiraz edilmiştir. DTÖ Temyiz Organı’nın itiraz hakkında gelecek yıllarda karar vermesi beklenmektedir.

Konuya ilişkin tartışmalar hakkında bilgi edinmek için, IPR Gezgini’nde daha önce yayınladığımız;

“Sigara Ambalajlarına İlişkin Tek Tip Paketleme (Plain Packaging) Düzenlemesi ve Düzenlemenin Tescilli Marka Haklarıyla Bağlantısı” başlıklı yazının https://wp.me/p43tJx-dn bağlantısından,

“DTÖ Paneli Sigaralar için Düz Paketleme Kararı ve Türkiye Görüşü Bağlamında Markanın Kullanımı Zorunluluğu Tartışmalarına Kısa Bir Ziyaret” başlıklı yazının https://wp.me/p43tJx-SD bağlantısından,

“Sigara Üretimi, Sunumu ve Satışı Hakkındaki 2014/40 Sayılı AB Direktifi Adalet Divanı Tarafından Değerlendirildi (C-547/14 Sayılı Ön Yorum Kararı)” başlıklı yazının ise https://wp.me/p43tJx-ys bağlantısından,

incelenmesi mümkündür.

Düz paketleme meselesi şu anda sadece sigara ürünü için öngörülen bir düzenleme olsa da, düzenlemenin gerekçesinin kamu sağlığı olduğu göz önüne alındığında, uygulama kapsamının farklı ürünlere genişletilmesinin mümkün olduğu düşünülebilir.

Sigara hiç şüphesiz insan sağlığı açısından bir tehdittir ve insan vücuduna ve yaşam kalitesine verdiği zararlar konusunda tartışma bulunmamaktadır.

Peki, aynı derecede veya daha düşük zararlar başka ürünler bakımından düşünülemez mi?

Örneğin, hangimiz kola başta olmak üzere gazlı meşrubatların insan sağlığına zarar vermediğini öne sürebiliriz veya fast food kategorisindeki yiyecekler de obezite sorununun başlıca nedenlerinden birisi olarak kamu sağlığını tehdit etmemekte midir? Bir adım daha öteye gidiyorum, hayata bakışa bağlı olarak, alkollü içecekler kimisi için gününe keyif katan bir tüketim maddesi olarak, kimileri için günah, kimileri için sağlığa zararlı ve asla tüketilmemesi gereken maddeler olarak nitelendirilebilir.

Yasama ve/veya yürütme erkine sahip olanlar farklı ülkelerde değişik öncelikleri dikkate alarak ve sigara ile sınırlı kalmayarak birçok ürün kategorisini de düz paketleme kapsamına alabilirler. Dolayısıyla, bu varsayımda, bir gün kolayı Coca Cola’nın ikonik şişesi yerine dümdüz transparan bir şişeden içmek, ünlü ve pahalı bir şarabı piyasadaki en sıradan şarapla aynı görünümdeki şeffaf bir şişeden tüketmek,  piyasadaki tüm fast food yiyecekleri aynı düz ambalaj kutusuyla satın almak durumunda kalınabilir.

Kamu sağlığı kavramını geniş düşününce, alkol sizi gerçeklikten kopartır, fast food sizi obez yapar, şekerleme dişlerinizi çürütür gibi durumların hepsinin kamu sağlığı genel şemsiyesi altında yer alabileceği açıktır. Belirsiz olan husus ise kamu sağlığını tehdit eden ürünlerin neye göre ve hangi öncelikler göz önüne alınarak tespit edileceğidir. Örneğin; günde bir kadeh şarap sağlığınıza iyi gelir, günde bir şişe bira sindirim – boşaltım sisteminizi düzenler içerikli haberlere aşinaydık. Bu tip haberlere ve araştırmalara dünyada da kolaylıkla rastlanabilirken, alkollü içecekler için düz paketleme hangi düzlemde savunulacaktır?

 

 

Bu noktada, şimdi tüm bunlar nereden çıktı, düz paketleme sigara ile ilgili bir düzenleme, bu tartışmalar oldukça yersiz de denilebilir? Kanaatimizce pek öyle değil, çünkü dünyada düz paketlemenin kapsamının genişletilmesine yönelik tartışmalar halihazırda başlamış durumda. Merak eden okuyucularımız için aşağıdaki birkaç İngilizce haber linkini paylaşıyorum:

https://www.smh.com.au/politics/federal/the-cost-of-extending-plain-packaging-to-alcohol-soft-drinks-and-junk-food-20171206-gzzhck.html

https://www.packagingnews.co.uk/news/markets/plain-future-category-focus-alcoholic-drinks-01-09-2017

https://www.theguardian.com/society/2017/jan/28/plain-packaging-graphic-warning-alcohol-craft-drinks-sanctimonious-health-experts

http://www.worldtrademarkreview.com/Magazine/Issue/72/Features/Plain-crazy-Extending-plain-packaging-restrictions-to-alcohol-and-sugar

http://www.drinksindustryireland.ie/42284-2/

Kısaca, düz paketleme sağlığa zararlı ürünlerin cazibesini azaltma işlevini yerine getirebilecek bir enstrüman olarak değerlendirilerek, birçok ürün grubu bakımından tescilli markaların kullanımını engelleyecek bir unsur haline dönüşebilir. Göstergeler de bu günlerin çok uzak olmadığını işaret etmektedir.

1984’de Büyük Birader’in dünyası, totalitarizmin (aslında sosyalist dünyanın) eleştirisidir ve o dünyada kitap boyunca karşımızda tek bir marka (Zafer) vardır.

Gerçek dünyada gelinen noktada, sosyalizm dünyaya egemen olma savaşını kaybetmiş ve renkli markalarla simgelenen kapitalizm bu savaşı kazanmıştır. Ancak, kazanan kapitalist dünyada yeni tartışma, kapitalizmin simgelerinden birisi olan renkli, ışıltılı markaların kullanımının kamu sağlığı gerekçe gösterilerek, düz paketleme yoluyla engellemek şeklinde ortaya çıkmaktadır.

Belki biraz daha olayı abartarak şöyle de sorulabilir: “Düz paketleme uygulaması, 1984 kara ütopyasında tanımlanan dünyaya gidişin adımlarından birisine dönüşebilir mi?”. Düz paketlemenin sigara ile sınırlı kalmayabileceğinin sinyallerini şimdiden görmek, bu soruyu kanaatimizce  anlamlı kılmaktadır.

Son bir soruya yer vererek yazıyı bitireceğim:

Dünya sadece insanların değildir; buna rağmen hayvanlar, bitkiler ve doğa düşünülmeksizin dünya insanlar tarafından şuursuzca tahrip edilmektedir. Doğa mahvedilirken inşaatlar, plastik ve kimyasal atıklar, santraller, taşıtlar, barajlar, fabrikalar, fosil yakıtlar vb. birçok insan icadı ürün ve yöntem kullanılmaktadır. İnsanoğlu kamu sağlığı için kendisine en yakın hedef olan kolay tüketim ürünlerini seçerek, başarısı veya başarısızlığı ölçümlenmemiş yöntemleri kurtuluş reçetesi olarak gündeme getirmektedir. Peki benzeri reçetelerin yukarıda saydığımız tipte ürün ve hizmetler için kullanımı neden gündeme getirilmemektedir? Patates cipsinin insanoğluna verdiği zarar, yeşil alanları ve doğal yaşamı yok eden binaların doğaya verdiği zarardan daha mı önemlidir?

Önder Erol ÜNSAL

unsalonderol@gmail.com 

Ağustos 2018

 

 

Şekerleme Kutusu Tescilli Tasarımı, Üç Boyutlu Şekerleme Kutusu Markasının Karşısında – Adalet Divanı Genel Mahkemesi’nin Kararı – Siz Ne Düşünürsünüz?(2)

 

“Siz ne düşünürsünüz?” serimizin son sorusuna farklı sosyal medya platformlarından ve yüz yüze çok sayıda yanıt aldık. Görüşlerini bizimle yazılı olarak paylaşan Poyraz Deniz, Muazzez Kılıç, Umut Karaca, Hakan Özcan ve FBernil‘e teşekkür ediyoruz.

Adalet Divanı Genel Mahkemesi’nin kararına geçmeden önce ihtilafı hatırlatmamız yerinde olacaktır:

Aşağıda görseline yer verdiğimiz tasarım, 2007 yılında EUIPO’da Birlik Tasarımı olarak tescil edilir.

 

 

2011 yılında “FERRERO SPA” tescilli tasarımın hükümsüzlüğünü aşağıdaki 3 boyutlu şekil markasına dayanarak talep eder. 3 boyutlu şekil markası bir uluslararası markadır ve Fransa için 1974 yılında “şekerlemeler”i de içerecek biçimde tescil edilmiştir.

 


 

EUIPO İptal Birimi 2012 yılında talebi kabul eder ve tasarımı hükümsüz kılar. EUIPO Temyiz Kurulu da 2015 yılında bu kararı onar.

Hükümsüzlük kararının gerekçesi, 6/2002 sayılı Birlik Tasarım Tüzüğü’nün 25(1)(e) maddesidir. Anılan madde takip eden hükmü içermektedir:

“Sonraki tarihli bir tasarımda ayırt edici bir işaret kullanılmışsa ve söz konusu işareti koruyan Birlik veya üye ülke mevzuatı, işaretin hak sahibine kullanımı engelleme hakkı veriyorsa, Birlik tasarımı hükümsüz kılınabilir.”    

Temyiz Kurulu, FERRERO’nun Fransa’da tescilli marka hakkına sahip olduğu tespitinden hareketle, bu markanın hükümsüzlük kararının konusu tescilli tasarımla karıştırılma ihtimaline yol açabileceği görüşündedir. Dolayısıyla da tasarımın hükümsüzlük kararını yerinde bulur.

Tasarım sahibi bu karara karşı Adalet Divanı Genel Mahkemesi önünde dava açar.

Davacı aşağıdaki ana argümanlara dayanmaktadır:

“Hükümsüzlük kararının gerekçesi markada baskın herhangi bir unsur bulunmamaktadır; tescilli tasarımın net olarak görülen ve eğri köşeleri ise şekerleme kutusunun önemli özellikleridir. Buna ilaveten, tasarımda bulunan etiket, MIK MAKI logosu ve eğri köşeler Temyiz Kurulu tarafından göz ardı edilmiştir. Bu hususlar göz önünde bulundurulduğunda, davacı tasarımı ile hükümsüzlük kararının gerekçesi şekil markası birbirleriyle benzer değildir.”

Genel Mahkeme davayı 3 Ekim 2017 tarihinde T-695/15 sayılı kararı ile sonuçlandırır. Karar metninin http://curia.europa.eu/juris/document/document.jsf?text&docid=195183&pageIndex=0&doclang=EN&mode=req&dir&occ=first&part=1&cid=5283 bağlantısından görülmesi mümkündür.

Mahkeme, EUIPO Temyiz Kurulu’nun hükümsüzlük kararını aşağıdaki gerekçelerle onar:

İhtilafın konusu mallar şekerlemelerdir ve bu malların ortalama tüketicilerinin dikkat düzeyi ortalamanın altındadır.

Davacı, hükümsüzlük kararının gerekçesi markada baskın herhangi bir unsur bulunmadığını, tescilli tasarımın net olarak görülen ve eğri köşelerinin şekerleme kutusunun önemli özellikleri olduğunu, tasarımda bulunan etiketin, MIK MAKI logosunun ve eğri köşelerin Temyiz Kurulu tarafından göz ardı edildiğini öne sürmektedir.

Mahkemeye göre, hükümsüzlük kararının gerekçesi marka, çeşitli ürünlerle doldurulabilecek standart bir kutu şeklinden oluşmaktadır ve ayırt edici karakteri ortalamanın altındadır. Davacı, bu tespite katılmaktadır ve kendi tasarımının mevcut standarttan uzaklaşmış köşelerinin dikkate alınmasını talep etmektedir.

Bir kutunun ayırt edici karakterinin zayıflığı, yanında zorunlu olarak kutunun hiçbir baskın unsur içermediği sonucunu getirmez. Zira, işaretteki pozisyonu ve büyüklüğü nedeniyle kutu tüketicilerin zihninde bir algı yaratabilir ve onlar tarafından hatırlanabilir. Temyiz Kurulu kararının 32. paragrafında, hükümsüzlük nedeni markanın kapsadığı unsurlardan herhangi birisinin, aynı markanın kapsadığı diğer unsurlardan daha baskın veya daha ayırt edici olmadığını belirterek, markanın bütün olarak algılanacağının altını çizmektedir. Bu şartlarda, kutunun uzunluğu boyunca yer alan çizgilerin kutunun şeklini belirlediği, yalnızca iki köşeyi gösterdiği ve hiçbir özel parçanın önemini ortaya çıkarmadığı belirtilmelidir. Bu çizgiler tüketicilerde bir algı yaratmayacak ve onlar tarafından hatırlanmayacaktır. Bunun sonucunda, hükümsüzlük gerekçesi markada yer alan çizgilerin markanın oluşturduğu bütüncül izlenimde etkili olduğuna yönelik davacı iddiası haklı görülmemiştir.

Mahkeme devamında, davacının tasarımını değerlendirmiştir. Tasarımda yer alan etiket göz ardı edilebilir olmasa da sadece bir detaydır. Zira, şekerleme içeren bir kutuya yapıştırılmış bir etiket olarak değerlendirilecektir. Bunun sonucu olarak, ne tasarımdaki etiket ne de MIK MAKI logosu, incelenen tasarımda üç boyutlu kutunun etkisini gölgeleyen, tasarımın bütününe hakim olan unsurlar olarak değerlendirilmeyecektir.

İnceleme konusu tasarımın paralel yüzlü bir kutu olmaması iddiasıyla ilgili olarak Temyiz Kurulu, bu özelliğin derhal anlaşılmadığı ve ortalama tüketicilerin algısını etkilemeyeceği görüşündedir. Mahkeme’ye göre, davacının argümanları, etiketin ve logonun incelenen tasarımda üç boyutlu kutunun etkisini gölgeleyen unsurlar olmadığı ve tüketicilerin genel algısını etkilemeyeceği hususlarını değiştirmemektedir.

Mahkeme kararın devamında inceleme konusu tasarım ve markanın görsel karşılaştırmasını yapmıştır.

Gerek hükümsüzlük gerekçesi marka gerekse de inceleme konusu tasarım, şeffaf şekerleme kutularıdır. Her iki şekilde de ince dikdörtgen bir kutu, saydam olmayan bir açma kapağı ve kutuyu önden arkaya “at eyeri” gibi örten bir etiket bulunmaktadır. İki kutuda da bulunan beyaz kapağın görünümü de benzerdir.

Davacı, marka ile tasarımın genel görümünün benzer olmadığını, tasarımda kutunun şekerleme ile dolu olduğunu, bu hususun dikkate alınmadığını, şekiller arasında net farklılıklar bulunduğunu öne sürse de; Temyiz Kurulu’nun isabetle belirttiği üzere, tasarımın şekerleme ile dolu olması görsel karşılaştırmada dikkate alınabilecek bir husus değildir. Şöyle ki, tasarım şekerlemelerin kutusu için tescil edilmişken, marka da şekerlemelerin kendisi için tescil edilmiştir.

Tasarım ve markanın, tasarımdaki eğimli köşeler (marka dikdörtgen şeklindedir ve köşeler eğimli değildir), tasarımın etiketi gibi açılardan farklılaştığı kabul edilmelidir. Buna karşın Temyiz Kurulu’nun belirttiği üzere, bu farklılıklar ikinci derecede öneme sahiptir ve şekiller arasındaki benzerlikleri ortadan kaldırmamaktadır. Bu farklılıklar, ancak kamunun ilgili kesiminin ürünleri yanyana incelemesi halinde fark edilecektir ve bu tip bir inceleme piyasada nadiren gerçekleşecektir. Halkın işarete ilişkin tam olmayan hatıraya sahip olacağı ve farklı zamanlarda karşılaşacağı şekiller arasındaki farklılıkları kolaylıkla algılamayacağı içtihatta da belirtilmiştir.

Davacı, tescilli tasarımdaki kelime unsurunun dikkate alınmadığını öne sürse de, hükümsüzlük gerekçesi markada bir kelime unsuru bulunmamaktadır ve bu nedenle şekillerin fonetik karşılaştırmasının yapılması mümkün değildir. İnceleme konusu tasarım ve marka, anlamlı kelime unsurları içermediğinden bunların kavramsal olarak karşılaştırılması da mümkün değildir.

Belirtilen nedenlerle, marka ve tasarımın fonetik ve kavramsal karşılaştırılması söz konusu olmayacaktır ve yukarıda belirtilen gerekçelerle tasarım ve marka arasında önemli görsel benzerlikler bulunmaktadır.

Sayılan tüm gerekçelerin ışığında; iki işaret arasındaki benzerlik ve inceleme konusu malların yüksek düzeydeki benzerliği bir arada dikkate alındığında, Genel Mahkeme’ye göre tescilli marka ve tescilli tasarım arasında karıştırılma ihtimali ortaya çıkacaktır ve tescilli markanın zayıf ayırt edici karakteri bu durumu değiştirmeyecektir. Aynı tespit ve sonuçları içeren Temyiz Kurulu kararı belirtilen nedenlerle haklı bulunmuş ve davanın reddedilmesine karar verilmiştir.

Okuyucularımız, Genel Mahkeme’nin kararını ve gerekçelerini ne derecede ikna edici buldular bilemiyorum.

Kendi adıma da tescilli markanın aslında marka olma vasfının tartışmaya son derece açık olduğu ve günümüzde EUIPO’nun ve birçok AB üyesi ülkenin kabul ettiği standartlar kapsamında marka olarak tescil edilemeyeceğini düşünüyorum. Hükümsüzlük kararının gerekçesi marka, Fransa’da 1974 yılında (benimle yaşıt) tescil edilmiştir ve muhtemelen o dönemde tasarım koruması çok popüler olmayan (belki de olmayan) bir koruma türüydü. Dolayısıyla, ürün biçimlerinin şekil markası olarak tescil edilmesi çok daha tercih edilen bir yöntemdi ve üç boyutlu şekil markalarına ilişkin Adalet Divanı içtihadı henüz ortaya çıkmamıştı. Belki de kararın arka planında böyle bir düşünüş biçimi yer almaktadır (o dönemde tasarım koruması olmadığı için tasarım olarak korunamayan bir şeklin korunması niyetinin yok sayılmaması, vb.), ancak bu yorum varsayımın ötesine geçemeyecektir, onun da farkındayız.

Ek yorum yapmak isteyen okuyucularımızı bir kez daha düşüncelerini paylaşmaya davet ediyoruz. Okuyucularımız yorumlarını bu yazının altındaki “yorum” bölümüne yaparlarsa çok daha memnun oluruz, çünkü tüm okuyucularımız sosyal medya kullanmıyor.

Önder Erol ÜNSAL

unsalonderol@gmail.com

Ağustos 2018

Şekerleme Kutusu Tescilli Tasarımı, Üç Boyutlu Şekerleme Kutusu Markasının Karşısında – Siz Ne Düşünürsünüz?(1)

 

“Siz ne düşünürsünüz?” serisine uzun süredir ara vermiştik.

Serinin yeni sorusunun ilginç bir tartışmayı içermesinin uzun aranın rehavetini ortadan kaldıracağını düşünüyoruz. Bu bağlamda, iki farklı fikri mülkiyet hakkının çatışmasını içeren bir Adalet Divanı Genel Mahkemesi kararını konu alan sorumuzu sizlere yöneltiyor, yanıtlarınızı ve yorumlarınızı bekliyoruz.

Aşağıda görseline yer verdiğimiz tasarım, 2007 yılında EUIPO’da Birlik Tasarımı olarak tescil edilir.

 

 

2011 yılında “FERRERO SPA” tescilli tasarımın hükümsüzlüğünü aşağıdaki 3 boyutlu şekil markasına dayanarak talep eder. 3 boyutlu şekil markası bir uluslararası markadır ve Fransa için 1974 yılında “şekerlemeler”i de içerecek biçimde tescil edilmiştir.

 


 

EUIPO İptal Birimi 2012 yılında talebi kabul eder ve tasarımı hükümsüz kılar. EUIPO Temyiz Kurulu da 2015 yılında bu kararı onar.

Hükümsüzlük kararının gerekçesi, 6/2002 sayılı Birlik Tasarım Tüzüğü’nün 25(1)(e) maddesidir. Anılan madde takip eden hükmü içermektedir:

“Sonraki tarihli bir tasarımda ayırt edici bir işaret kullanılmışsa ve söz konusu işareti koruyan Birlik veya üye ülke mevzuatı, işaretin hak sahibine kullanımı engelleme hakkı veriyorsa, Birlik tasarımı hükümsüz kılınabilir.”    

Temyiz Kurulu, FERRERO’nun Fransa’da tescilli marka hakkına sahip olduğu tespitinden hareketle, bu markanın hükümsüzlük kararının konusu tescilli tasarımla karıştırılma ihtimaline yol açabileceği görüşündedir. Dolayısıyla da tasarımın hükümsüzlük kararını yerinde bulur.

Tasarım sahibi bu karara karşı Adalet Divanı Genel Mahkemesi önünde dava açar ve dava Genel Mahkeme tarafından 2017 yılında sonuçlandırılır.

Davacı aşağıdaki ana argümanlara dayanmaktadır:

“Hükümsüzlük kararının gerekçesi markada baskın herhangi bir unsur bulunmamaktadır; tescilli tasarımın net olarak görülen ve eğri köşeleri ise şekerleme kutusunun önemli özellikleridir. Buna ilaveten, tasarımda bulunan etiket, MIK MAKI logosu ve eğri köşeler Temyiz Kurulu tarafından göz ardı edilmiştir. Bu hususlar göz önünde bulundurulduğunda, davacı tasarımı ile hükümsüzlük kararının gerekçesi şekil markası birbirleriyle benzer değildir.”

Bu argümanlar da göz önüne alındığında sizce Genel Mahkeme’nin kararı ne yönde olmuştur?

Yorum ve yanıtlarınızı merakla bekliyoruz. Genel Mahkeme’nin kararını birkaç gün içerisinde yazacağız.

Önder Erol ÜNSAL

unsalonderol@gmail.com

Ağustos 2018

 

 

BİR TUTAM KARABİBER ve BOLCA SEVGİ – YEMEK TARİFLERİ TELİFLE KORUNMAZ DİYENLERE KARŞI KİŞİSEL SİTEM VE MESELEYİ YENİDEN DÜŞÜNMEYE DAVET

 

Ben gençken annelerimiz yemek yaparken domates, soğan, biber gibi bildiğimiz “alelade” malzemeleri kullanırdı ve pişen yemeklerde şahane olurdu; kocaman insanlar olduğumuz halde habire anne yemeği diye sızlanmamızın var bir hikmeti elbette. Oysa yakın zamanlarda, hadi son on yılda diyelim, memleketimizde yepyeni bir malzeme icat oldu: Sevgi.

Efendim, lahana dolmasından ceviche’ye, şatobiryan’dan barbunya pilakiye   –aklınıza ne gelirse— içine sevgi koymadan pişmiyor artık ülkemizde! Hayır benim anlamadığım şu; madem annelerimiz eksik malzemeyle yemek yapıyordu (çünkü sevgi malzemesi daha ortada yoktu o tarihlerde) , niye onların yemekleri bizimkilerden daha güzel oluyordu o zaman?

Pişirirken yemeğin tuzu fazla kaçmışsa ne yaparsınız? İçine bir parça patates atar ve tuzu çektirirsiniz, ki bu çok bilinen bir pratik çözümdür. Ama diyelim ki eşin sana bir önceki akşam çok istediğin bir şeyi alıp hediye etti ve sen de havalara uçtun, ertesi gün de yemek yaparken o mutlulukla yemeğe normalden fazla sevgi kattın, o sevgi fazlasını nasıl çektireceksin? Ya da tam tersine sevdiğine kızdın ve yemeğe sevgi katmayı unuttun, o zaman ne olacak? (unutmadıııın, o seni kızdırdı madem, alsın şimdi sevgisiz yemeği yesin bakalım!!!) İşte bunlar hep modern dünyanın yeni (icat) sorunsalları!!!!!

Ya da diyelim ki kek yaptın, o kadar da içine sevgi kattın ve hatta sevgini aynı zamanda evrene gönderdin (!) ama yine de kek bir şeye benzemedi. Neden acaba? Bence sebepleri şunlar olabilir;

a-Sevgi oranı yetersizdi, o kek için 2 tatlı kaşığı daha sevgi gerekiyordu(!)

b- Evren’i kandıramazsın, sevgi kattım diyorsun ama aslında geçen ay  kızdığın mevzu ile ilgili sinirin geçmemişti. Yani iddia ettiğin kadar sevgi katmadın keke.

c-Sevgi katarken bir yandan da sosyal medyada birilerine stalk yapıyordun, dikkatin dağıldığı için sevgi oranını doğru ayarlayamadın.

d-Sevgiyi evrene gönderdin ama evren o sırada çok meşguldü gönderiyi alamadı.

e-Bence en akla yakın cevap şu; sevgi mevgi hikaye, tarifi doğru dürüst okumadın, malzemelerden birini eksik koydun, fırını da önceden adamakıllı ısıtmadın kek kalıbını koymadan önce. Herkesin yaptığına bir kulp takıyorsun, her yediğini eleştiriyorsun, guston yüksek ama kendin aslında 40 yılda bir kek pişiriyorsun, pratiğin yok, habire köşedeki pastaneden bir şeyler alıp koyuyorsun eve gelenlerin önüne. Eski nesilleri eleştiriyorsun, ama sen de bu yemek pişirme işlerine hiç önem vermeyerek pek de dikkat çekici sonuçlar ortaya çıkarmıyorsun. Kabul et bunları artık.

Bu sevgi konusunu bitirmeden evvel bir gözlemimi de paylaşmak istiyorum izninizle; en sevdiğim şeylerden biri dünya çapında başarılı şeflerin yaşamlarını, neyin onları güdülediğini, nasıl fark yarattıklarını takip etmek,öğrenmek. Bugüne kadar onlarca şefi takip ettim ama hiçbirinin de “yemeğin içine sevgi katmak lazım” veya “ben illa ki bir tutam sevgi koymadan yemeğin altını kısık ateşe almam” dediğine şahit olmadım daha(!). Şefler çoğunlukla malzeme kalitesinden, yemek pişirmede yeni yollar açmak için çok çalışmaktan, pişirecekleri şeyin üstüne düşünüp defalarca aynı yemeği pişirip deneme yapmaktan, klasik Fransız mutfağını deneyimleyip üstüne kendi kültürlerinin dokunuşlarını yerleştirmekten, farklı kültürleri  harmanlamaktan, mutfağın asla demokratik bir ortam olmayıp bilakis son derece disiplin gerektiren ve şefin tek lider olduğu dolayısıyla her kademedeki çalışanın sorgusuz sualsiz şefin dediğini yapmak zorunda olduğundan vs bahsediyorlar.

Tabi ki burada şunu gözlemlememek imkansız; kişisel yaşamlarındaki tecrübeler-mutluluklar-mutsuzluklar da şefleri, onların yarattıkları mutfağı ve mutfakta oturttukları kültürü bir noktada illa ki etkiliyor. (Berlin’in Kreuzberg bölgesinde yetişmiş, bugün Alman mutfağının yüz aklarından olsa da, bu noktaya gelene kadar yaşamı hep  sert savaşlarla geçmiş şef Tim Raue’nun mutfakta çok yumuşak biri olmasını beklemiyorsunuz herhalde?)

Son 30-40 yıldır dünyada gastronomik bir devrim  yaşandığı çok açık. Hemen her ülke kendi nouvelle cuisine yani “yeni (yerel) mutfağını” yaratıyor. Yaklaşık 186.000 nüfuslu San Sebastian şehrinde bugün itibariyle 17 tane Michelin yıldızlı lokanta olması bir tesadüf değil elbette, yılların yaratıcı çalışmasının ve harcanan emeğin neticesi bu.

Michelin Rehberi yaratıldıktan sonra yemek yenecek yerler açısından dünyada neredeyse en önemli referans kaynağı haline geldi, ama son zamanlarda varlığı ve listelemeleri birçok platformda tartışma konusu oluyor. Bunun yanında  global ekonomik krizle beraber sokak yemeklerinin hem klasik hem de yeniden yorumlanmış halleriyle yükselen trend olduğu çok açık. (Para azalınca insanoğlu daha ekonomik yeni arayışlara giriyor tabi. Ne demişler; ne kadar köfte o kadar ekmek!)

1940’larda 50’lerde hatta 60’larda celebrity (ünlü kişi) kavramını sinema yıldızları karşılıyordu yani ünlü deyince akla sinema starları geliyordu. Sonra ses sanatçıları da bu kervana katıldılar. 80’lerde celebrity olanlar modellerdi. 2000’lerle beraber şefler yıldızlaşmaya ve çalıştıkları yerlerin önüne geçip kitleleri etkilemeye başladılar ki bu trend hala sürüyor. (Tamam tamam şimdi en celebrity olanlar bloggerlar ama konumuz bu değil. Ayrıca onların varlığı şeflerin durumunu değiştirmiş değil.)

Neden böyle oldu? E çünkü yemek sadece karın doyurmak olmaktan çıktı,malzeme arayışları ve malzemeleri kullanma biçimleri sınıf atladı, tüketici artık zeytinyağlı fasulye dışında da arada bambaşka lezzetleri denemeye yöneldi. Neticede şeflerin kendi fanları/hayranları oluştu.

Malzeme açısından kıt İskandinav kültüründe Noma diye bir lokanta açılıp oradaki yerel ot ve kısıtlı malzemeyle öyle yemekler yaptı ki herkesin aklı şaştı bu işe. Yada El Bulli ve efsane şefi Ferran Adria’yı ele alalım; o mutfakta yaratıcılık olmasa dünyanın her yerinden insanlar o kadar yol tepip Barcelona’ya iki saat uzaklıkta neredeyse Allah’ın unuttuğu bir sahilde ki bu lokantaya koşarak gider miydi sanıyorsunuz? Ferran Adria El Bulli’yi kapattı çünkü o seviyede ve o emekle yapılan yemekler maliyeti karşılamıyordu. Hadi daha “mass market” bir örnek verelim; Jamie Oliver. Jamie batı kültüründe bitme noktasına gelmiş yemek pişirme sevgisini yeniden canlandırdı, kötü ve kalitesiz gıdaya savaş açtı ve bu arada merchandising yaparak parasına para kattı/katıyor.

Ne anlatıyorum ben bu yaz günü acaba? Bunların fikri mülkiyet ile ne alakası var? Var, hem de çok var bence. Mutfak ve yemek açısından Fikri Mülkiyette eksik bir koruma var çünkü, daha doğrusu koruma yok. Yıllardır kabul edilen yerleşik bir düşünüş var; yemek tarifi Fikri Mülkiyet (telif) koruması altında değildir, çünkü yemek tarifi sadece belli malzemelerin sistematik olarak nasıl kullanılacağını gösterir ve işlevsel talimatlardan ibarettir. Bir diğer anlatımla yemek tarifinin içinde korunmayı hak eden bir yaratıcılık yoktur ve telif hakları bağlamında yemek tarifi bir eser değildir.

Sorum şu; bu (dar olduğunu düşündüğüm) yaklaşım daha ne kadar benimsenecek? Burada konuştuğumuz konu bin yıldır aynı şekilde pişen zeytinyağlı kuru fasulye değil ki? Artık bu yaklaşımı değiştirmenin vakti gelmedi mi Allah aşkına? Şef meşhur olur olmaz, o ayrı konu, ama bazen bir şefin yaptığı zeytinyağlı kuru fasulyeyi yediğinizde bambaşka bir şeyi deneyimleyebilirsiniz. Şef yemeğin içine sizin hiç aklınıza gelmeyecek, klasik tarifte bulunmayan, aykırı bir malzemeyi koyarak ve/veya onu hiç akla yakın durmayan biçimde pişirerek sizi şaşırtabilir ve gözü kapalı yerseniz siz onun bildiğiniz yemek olduğuna inanamayabilirsiniz. Bu durumda şefin yarattığı yemeğin tarifinin korumasız bırakılması reva mıdır?

Global bazda davalara konu olan ihtilaflarda hep şu neticeye varılıyor; telifle korunan olsa olsa yemek kitabı olabilir, yoksa onun içindeki tarifler değil. Neden? Neden yemek tarifleri de telif koruması kapsamına alınmasın?

Biliyorum, fotoğrafın dahi telifle korunması yıllar almıştı. Öyle düşününce yemek tariflerine çok daha kuşkuyla yaklaşılacağı açık. Ama bugün dünyada yemek pişirme ve yaratıcı mutfağın bu kadar ilerleme kaydetmesi karşısında artık o eski yaklaşımları yeniden gözden geçirmek gerekmiyor mu?

Bu konu şimdi nereden aklıma geldi derseniz; mesele tam şu an aklıma gelmedi, zaten ben bunu uzun yıllardır düşünüyorum. Ayrıca bir süredir Avrupa’da takip ettiğim bir ihtilaf var, yakında ABAD Hukuk Sözcüsü görüşünün İngilizcesi yayınlandığında ben de bununla ilgili bir yazı yazacağım. Bu ihtilafı düşünürken birden şu okuduğunuz yazıyı yazmaya başlayıverdim işte, çünkü yemek tariflerini koruma dışı bırakma yaklaşımına  kişisel olarak karşıyım. Bu yazıyı da bir başlangıç/intro gibi düşünün lütfen, çünkü bundan sonra bu meseleye değinen kararları radarıma daha fazla alıp, daha çok yazmak istiyorum.

Ayrıca bir yandan da; mevsim yaz olmuş, çoğunuz sakin modda ve çoğunlukla Çeşme mi Bodrum mu diye karar vermeye çalışıyorsunuz. Çok didaktik bir yazı yazsam sanki ilgiyle satır satır okunur muydu bilemiyorum.

Millete bu kadar laf ettin, acaba sen pek mi şahane yemek pişiriyorsun diyenleriniz olabilir. Bir kere şunu baştan söyleyeyim; ben yemeğin içine sevgi filan katmıyorum, ama sevdiklerim ve kendim  için yemek yapmayı severim. Yaptığım yemekler yenecek düzeydedir, en azından şu ana kadar yemeklerimi yiyip zehirlenen olmadı diyelim!.

Özlem FÜTMAN

ofutman@gmail.com

Temmuz 2018

Adalet Divanı “Puma” Kararında Tanınmışlığın İspatı ve Önceki Tarihli Ofis Kararlarının Bağlayıcılığı Konusunu Değerlendiriyor (C-564/16)

 

Marka yayıma itiraz süreçlerinde en sık dayanılan itiraz gerekçelerinden birisi, önceki tarihli tescilli itiraz gerekçesi markanın tanınmışlığı veya bilinirliğidir. İtiraz gerekçesi markanın tanınmışlığı veya bilinirliği öne sürülmüşse, bu hususu yeterli ve objektif kanıtlarla ispatlama yükümlülüğü itiraz sahibine aittir. İnceleme otoritesinin itiraz sahibinin yerine geçerek veya onun sunmadığı kanıtlara dayanarak, itiraz gerekçesi markanın tanınmışlığına veya bilinirliğine kanaat getirmesi ve bu tespite dayanarak karar tesis etmesi mümkün değildir.

Yayıma itiraz sahiplerinin, tanınmışlık iddialarına dayanak gösterdiği önemli kanıtlardan birisi de inceleme otoritesinin önceki tarihli kararlarıdır. Ofisin geçmişte aynı marka gerekçe gösterilerek yapılan itirazlarda, itiraz gerekçesi markanın tanınmışlığına kanaat getirmiş olması halinde verdiği kararlar, itiraz sahiplerince sonraki itirazlarında referans gösterilmekte ve bu tip kararlardaki tespitlerin esas alınması talep edilmektedir.

İnceleme ofisi bakımından problem bu noktada çıkmaktadır:

1- Tanınmışlık iddiasının başarıyla sonuçlandığı önceki tarihli Ofis kararında, itiraz sahibince sunulmuş kanıtlar veya yeni itirazın başarıyla sonuçlanmasını sağlayacak yeterli derecede kanıt, inceleme konusu itiraz için sunulmamış olabilir.

2- Önceki tarihli başarılı itiraz, itiraz gerekçesi markanın tanınmışlığı tespitine dayanmış olsa da, önceki tarihli karar nispeten eski tarihlidir veya tanınmışlık aradan geçen süre içerisinde kaybedilmiş olabilir; dolayısıyla yeni tarihli kanıtların sunulması beklenir.

3- Önceki tarihli itirazın konusu marka ve inceleme konusu markanın, itiraz gerekçesi marka ile benzerlik derecesi farklı olabilir.

4- Önceki tarihli itirazın konusu markanın kapsadığı mal veya hizmetlerin, itiraz gerekçesi markanın tanınmış olduğu sektörle benzerlik derecesi, inceleme konusu markanın kapsadığı mal veya hizmetlerin, itiraz gerekçesi markanın tanınmış olduğu sektörle benzerlik derecesinden daha yüksek olabilir.

5- Tanınmışlık tespitine varılmasını sağlayan delillerin geçerliliği ortadan kalkmış veya önem derecesi Ofis’in yeni uygulamasında azalmış olabilir.

Yukarıda sayılan nedenlerle inceleme otoriteleri, tanınmışlığın ispatı noktasında kendilerine ait önceki tarihli kararları bağlayıcı kanıtlar olarak kabul etmeme eğilimindedir ve bunun en net yansıması EUIPO karar kılavuzunda görülmektedir (https://euipo.europa.eu/tunnel-web/secure/webdav/guest/document_library/contentPdfs/law_and_practice/trade_marks_practice_manual/WP_2_2017/Part-C/05-part_c_opposition_section_5_trade_marks_with_reputation_article_8_5_eutmr/part_c_opposition_section_5_trade_marks_with_reputation_article_8_5_eutmr_en.pdf ; EUIPO İtiraz Kılavuzu, Bölüm C, sayfa 31, erişim: 29/07/2018):

 

 

Yukarıdaki metinde özet olarak, EUIPO’nun tanınmışlığın ispatlanmış sayıldığı önceki tarihli kararlarıyla bağlı olmadığı, her vakanın kendi özel şartlarıyla inceleneceği ve önceki tarihli kararda tanınmışlık iddiası kabul edilmiş olsa da, bu tespitin farklı taraflar arasındaki, hukuki ve olgusal hususları farklı başka bir vakaya uygulanamayacağı belirtilmektedir. Kılavuza göre, EUIPO’nun bu konudaki önceki tarihli kararları göreceli ispat gücüne sahiptir ve diğer kanıtlarla birlikte değerlendirilmelidir. Bununla birlikte tarafların aynı olduğu hallerde durum farklı olacaktır.

EUIPO’nun yukarıda yer verilen yaklaşımı, inceleme otoritesi perspektifinden yerinde ve objektif gözükse de, tanınmış marka sahipleri bakımından durum aynı değildir. Şöyle ki, aynı ofisin tanınmışlığın ispatı konusunda verdiği önceki bir kararla kendisini bağlı saymaması ve önceki kararını ikincil derecede önemli bir kanıt olarak kabul etmesi, tanınmışlığın ispatını her vaka bazında ayrıca gerçekleştirilmesi gereken, külfetli bir prosedür haline getirmektedir.

Aşağıda yer vereceğimiz 28 Haziran 2018 tarihli C-564/16 sayılı Avrupa Birliği Adalet Divanı kararı, yukarıda özetlediğimiz tabloyu değerlendirmekte ve konu hakkında Adalet Divanı’nın yaklaşımı ortaya koymaktadır.

GEMMA GROUP aşağıda görseline yer verdiğimiz şekil markasının tescili için EUIPO’ya başvuruda bulunur. Başvurunun kapsamında 7. sınıfa dahil “Ağaç, alüminyum ve PVC işleme makineleri.” yer almaktadır.

 

 

“Puma” spor giyim markasının sahibi “PUMA SE”, diğerlerinin yanısıra aşağıdaki görsele sahip markasını gerekçe göstererek başvurunun ilanına karşı itiraz eder. İtiraz gerekçesi markaların kapsamında esasen giyim eşyaları, çantalar, spor malzemeleri gibi mallar bulunmaktadır ve yukarıda yer verdiğimiz 7. sınıfa dahil mallarla aynı veya benzer mal ve hizmetler, itiraz gerekçesi markaların kapsamında bulunmamaktadır.

 

 

EUIPO itiraz birimi ve Temyiz Kurulu, işaretler arasında belirli derecede benzerlik bulunsa da, markaların kapsadıkları malların aynı veya benzer olmaması gerekçesiyle karıştırılma olasılığı gerekçeli itirazı reddeder. Tanınmışlık gerekçeli itiraz ise, işaretler arasında belirli derecede benzerlik bulunsa da, sunulan kanıtlar bağlamında tanınmışlığın ispatlanamaması gerekçesiyle reddedilir ve tanınmışlık ispatlanmış olsaydı dahi madde 8/5’te sayılan şartların (tanınmış markanın itibarından haksız avantaj sağlama, ayırt edici karakterini zedeleme, itibarını zedeleme) ispatlanamadığı belirtilir.

“PUMA SE” bu karara karşı dava açar ve dava Adalet Divanı Genel Mahkemesi’nce görülerek T-159/15 sayıyla karara bağlanır. Genel Mahkeme kararında, “PUMA SE”yi haklı bularak ve EUIPO Temyiz Kurulu kararını iptal eder. Mahkeme kararında esasen aşağıda sayılan argümanlara dayanmaktadır:

Davacı tarafın temel argümanı, EUIPO’nun itiraz gerekçesi markaların tanınmışlığına yönelik olarak sunulan kanıtları kabul etmemesi ve tanınmışlığın ispatlanmadığına karar vermesidir. Davacı, EUIPO’nun aynı markaların tanınmışlığına yönelik olarak verdiği 20 Ağustos 2010, 30 Ağustos 2010 ve 30 Mayıs 2011 sayılı üç kararı kanıt olarak sunmuş ve EUIPO’nun yasal belirlilik ve iyi yönetim ilkelerinden saptığını öne sürmüştür. Bu kararlar davacı tarafından EUIPO’ya sunulmuş olsa da, Temyiz Kurulu kararında bu kararlar incelenmemiş ve onlardan bahsedilmemiştir. Temyiz Kurulu kararında sadece EUIPO’nun önceki kararlarıyla bağlı olmadığı belirtilmiştir. EUIPO savunmasında ise bu kararların itiraz gerekçesi markaların tanınmışlığına ilişkin kanıtlarla desteklenmediği ve bu nedenle de söz konusu kararların dikkate alınmadığına yer verilmiştir.

Genel Mahkeme kararında ilk olarak, EUIPO’nun benzer başvurular hakkında önceden verdiği kararları özel dikkatle incelemesi ve aynı yönde karar verip vermeyeceğine özenle karar vermesi gerektiğini belirtmiştir. İncelenen vakada, EUIPO önceki kararlarının aksi yönde karar vermiş olsa da, önceki kararlarında ulaştığı tanınmışlık tespitinden hangi olgusal nedenlerle vazgeçtiğine ilişkin herhangi bir açıklamada bulunmamıştır. Genel Mahkeme, dava konusu kararın belirtilen nedenle, iyi yönetim ilkesine aykırılık teşkil ettiği tespitiyle Temyiz Kurulu kararını iptal etmiştir.

EUIPO bu kararı Adalet Divanı nezdinde temyiz etmiş ve Adalet Divanı 28 Haziran 2018 tarihli C-564/16 sayılı kararıyla davayı neticelendirmiştir.

EUIPO’ya göre, tanınmışlık bir kez tespit edildikten sonra herkese karşı öne sürülebilir haklar yaratan bir olgu değildir, tersine inceleme konusu vakanın tarafları ve o vakanın kendisiyle sınırlı bir husustur. Bunun sonucu olarak da bir vakada ulaşılan tanınmışlık tespitinin sonraki vakalar için delil teşkil etmesi mümkün değildir. EUIPO buna ilaveten, önceki kararların çok taraflı işlemlerde EUIPO tarafından dikkate alınmasının silahların eşitliği ilkesine aykırı olduğunu öne sürmektedir.

Adalet Divanı, EUIPO’nun argümanları ve PUMA SE’nin karşı argümanları çerçevesinde vakayı detaylı olarak değerlendirmiştir. Bu değerlendirmeye detaylarıyla yer vermek yazının amacını aşacağından, Adalet Divanı’nın kararına temel gerekçeleriyle yer vermek daha isabetli olacaktır.

Adalet Divanı, EUIPO’nun argüman ve taleplerini aşağıdaki gerekçelerle reddederek, Genel Mahkeme’nin kararını onamıştır:

1- EUIPO’nun benzer başvurular hakkında önceden verdiği kararları özel dikkatle incelemesi ve aynı yönde karar verip vermeyeceğine özenle karar vermesi hususu tek taraflı işlemlerle sınırlı değildir, çok taraflı işlemlerde, yani nispi ret nedenleri incelemesinde de aynı ilke geçerlidir.

2- İyi yönetim ilkesi, idarenin kararlarında gerekçeye yer vermesi zorunluluğunu kapsar, bu husus da Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı’ndan kaynaklanmaktadır.

3- Bu bağlamda, bir Birlik markasının yayımına itiraz eden itiraz sahibinin, EUIPO’nun itiraz gerekçesi markanın tanınmışlığını tespit ettiği önceki tarihli kararları kanıt olarak sunması halinde, EUIPO birimlerinin bu kararları dikkate alması ve aynı yönde karar verip vermeyeceklerine özenle karar vermesi bir zorunluluktur. EUIPO birimleri, önceki kararlarından farklı yönde karar vermeleri gerektiği görüşüne ulaşırsa, önceki karardan hangi nedenle farklı sonuca vardıklarına yönelik olarak kararda açık bir beyanda bulunmalıdır.

4- Belirtilen ilkeler incelenen vakaya uyarlandığında, “PUMA SE”nin itirazında, itiraz gerekçesi markaların tanınmışlığının tespit edildiği önceki tarihli 3 EUIPO kararına dayandığı görülmektedir. Temyiz Kurulu’nun bu iddiaya karşılık olarak, sadece EUIPO’nun önceki kararlarıyla bağlı olmadığını belirtmesi iyi yönetim ve eşit muamele ilkelerinin ihlalidir.

5- EUIPO birimleri, önceki kararlarıyla otomatikman bağlı değildir; bunun nedeni de, uygun olmayan tescillerin önüne geçilmesi maksadıyla, her markanın incelemesinin tam ve sıkı biçimde yapılmasıdır. Dolayısıyla, tanınmışlığın varlığına yönelik inceleme de her vakanın kendi olgusal faktörleri dikkate alınarak yapılmalıdır. Bununla birlikte belirtilen husus, EUIPO organlarının iyi yönetim ve eşit muamele ilkelerinden doğan yükümlülüklerini, gerekçe belirtme zorunluluğu da dahil olmak üzere ortadan kaldırmaz. EUIPO’nun önceki kararlarıyla değil, Birlik marka mevzuatıyla bağlı olduğunu belirtmek, kararda gerekçeye yer verme zorunluluğunu ortadan kaldıran bir husus değildir.

6- İncelenen vakada, EUIPO Temyiz Kurulu, önceki tarihli 3 EUIPO kararını itiraz gerekçesi markaların olası tanınmışlığı konusunda içerikleri veya ispatlayıcı değerleri bakımından değerlendirmemiştir.

7- Belirtilen nedenlerle, EUIPO Temyiz Kurulu kararı iyi yönetim ilkesi çerçevesine uygun değildir, kararlarda gerekçe belirtme zorunluluğu göz ardı edilmiştir ve dolayısıyla da Temyiz Kurulu kararı hukuka uygun değildir. Sonuç olarak EUIPO’nun Genel Mahkeme kararına karşı yaptığı itiraz, Adalet Divanı tarafından reddedilmiştir.

Yazı boyunca ana hatlarına yer verdiğimiz Adalet Divanı kararı; idarenin marka incelemesinde tutarlı karar vermesi gerektiğini, önceki kararlarının tersi yönde karar vermesi halinde ise mevzuata genel bir atıf yapmak yerine, meselenin esasına girerek kararını hangi somut nedenle önceki kararlarından farklılaştırdığını açıklamak zorunda olduğunu belirtmesi bakımından oldukça önemlidir.

Karar kılavuzunu Adalet Divanı kararlarına yaptığı atıflarla sürekli güncelleyen EUIPO’nun, karar kılavuzunun yeni versiyonunda bu karara da atıf yaparak, kılavuz ve uygulamasını değiştireceği kanaatimizce açıktır.

Önder Erol ÜNSAL

Temmuz 2018

unsalonderol@gmail.com 

 

 

 

 

YENİ BİR KURULUŞ DÜZENLEMESİ OLARAK 4 NO.LU CUMHURBAŞKANLIĞI KARARNAMESİ, TÜRK SINAİ MÜLKİYET HUKUKUNA ETKİLERİ VE 5000 SAYILI KANUN’UN AKIBETİ HAKKINDA KISA BİR DEĞERLENDİRME

Yaklaşık bir hafta önce Türk sınai mülkiyet camiasındaki diğer bütün tartışmaları gölgede bırakacak bir değişiklik yaşanmış, 09.07.2018 tarihli ve 30473 3. Mükerrer sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 02.06.2018 tarihli 703 sayılı Anayasada Yapılan Değişikliklere Uyum Sağlanması Amacıyla Bazı Kanun ve Kanun Hükmümde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında KHK (703 sayılı KHK) m.86 hükmü ile 06.11.2003 tarihli ve 5000 sayılı Türk Patent ve Marka Kurumu Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun’un adı Patent ve Marka Vekilliği ile Bazı Düzenlemeler Hakkında Kanun (5000 sayılı Kanun) olarak değiştirilmiş; aynı madde ile 43 maddeden oluşan 5000 sayılı Kanun’un aşağıdaki belirtilen hükümler dışında kalan 35 maddesi yürürlükten kaldırılmıştı:

  • YİDD kararlarının Kurum’un nihai kararları olduğuna, bu kararlara karşı dava açma süresine, açılacak davaların hangi mahkemelerde görüleceğine ile dava sonucunda verilen kararların kesinleşmedikçe icra edilemeyeceğine ve zamanaşımı süresinin kesinleşme tarihinden itibaren başlayacağına ilişkin m.15/C/3 hükmü.
  • Kurum’un gelirleri, işlemleri ve gayrimenkullerine ilişkin vergi, resim, harç ve teminat muafiyetine ilişkin m.25/3 hükmü ve elde edilen harçların Maliye Bakanlığına aktarılmasına ilişkin m.25/5 hükmü.
  • Kurum’un yapacağı iş ve işlemlerde 26.05.1927 tarihli ve 1050 sayılı Muhasebei Umumiye Kanunu hükümlerinin uygulanmayacağı ve Kurum mallarının Devlet malı hükmünde olduğuna ilişkin m.28 hükmü.
  • Kurum nezdinde vekillik yapma yetkisini düzenleyen m.30 ve vekillere yönelik disiplin hükümleri ile Disiplin Kurulunun görev ve yetkilerini düzenleyen m.30/A hükümleri.
  • Kurum bünyesindeki uzman kadroların ve bu kadrolar için öngörülen mali hakların 14.07.1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’na eklenmesine ilişkin m.32 ve m.33 hükümleri.
  • 22.12.2016 tarihli ve 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu ile mevcut kadrolardaki değişiklikler ve kadroların intikallerine ilişkin Geçici Madde 3 hükmü.
  • Yürürlüğe ilişkin m.34 hükmü.
  • Yürütmeye ilişkin m.35 hükmü.

703 sayılı KHK’nin yürürlüğe girmesi ile kuruluş ve görevlerine ilişkin hükümleri ilga edilen Türk Patent ve Marka Kurumu (TÜRKPATENT) lağvedilmişti. Ancak; 10.07.2018 tarihli ve 30774 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında 1 Numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi (1 No.lu CBK) Geçici Madde 1 hükmünde; 703 sayılı KHK ile teşkilatlarına ilişkin kanun veya kanun hükmünde kararnameleri yürürlükten kaldırılan kamu kurum ve kuruluşlarından münhasıran devir ve geçiş hükümleri düzenlenenler dışında kalanlar hakkında ilgili Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenleme yapılıncaya kadar yürürlükten kaldırılan hükümlerin uygulanmasına devam olunacağı düzenlenmişti.

Türk sınai mülkiyet camiasının merakla beklediği düzenleme tekemmül ederek yürürlüğe girdi.15 Temmuz 2018 tarihli ve 30479 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Bakanlıklara Bağlı, İlgili, İlişkili Kurum ve Kuruluşlar ile Diğer Kurum ve Kuruluşların Teşkilatı Hakkında 4 Numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi (4 No.lu CBK) m.358 ilâ m.383 hükümlerinde Türk Patent ve Marka Kurumunun kuruluş ve görevleri düzenlenmiş, anılan düzenlemede Kurumun tüzel kişiliği, özel bütçeli ve Bakanlığa bağlı yapısı korunmuştur. Üzerinde çokça tartışma olmasına rağmen Kurumun kısa adı “TÜRKPATENT” olarak kalmıştır.

Hemen belirtmek gerekir ki 5000 sayılı Patent ve Marka Vekilliği ile Bazı Düzenlemeler Hakkında Kanun yürürlükten kaldırılmamış, bu Kanun’un yukarıda belirtilen ilga edilmeyen hükümleri 4 No.lu CBK’de düzenlenmemiştir. Bir başka ifadeyle Kurum kararlarının iptali istemiyle açılacak davalar ile marka vekilliği ve patent vekilliğine ilişkin 5000 sayılı Kanun hükümleri uygulanmaya devam edecektir.

4 No.lu CBK ile 5000 sayılı Kanun’un ilga edilen hükümleri karşılaştırıldığında esasa ilişkin bir değişiklik bulunmadığı, Türkiye’nin yeni idari yapısına uyum sağlanması amacıyla teşkilat yapısı ve personel politikasına ilişkin hükümlerde farklılık olduğu görülmektedir. Göze çarpan Düzenlemeler arasında başlıca değişiklikler ve dikkat çeken yenilikler aşağıdaki gibidir:

  • 5000 sayılı Kanun’un Yönetim Kurulu’nun görevlerini düzenleyen m.3/1,m hükmünde “Kanunlarla verilen diğer görevleri yapar.” düzenlemesi 4 No.lu CBK m.360/1,j hükmüyle Cumhurbaşkanlığı kararnamelerini de kapsayacak şekilde “Mevzuatla verilen diğer görevleri yapar.” olarak değiştirilmiştir.
  • 5000 sayılı Kanun m.4/1 hükmünde Kurum organları ve Birimleri içinde sayılan “Ana Hizmet Birimleri”, “Yardımcı Hizmet Birimleri”, “Danışma Birimleri” 4 No.lu CBK m.361hükmü ile kapsamdan çıkarılmıştır.
  • Yönetim Kurulu üyelerinin atanmalarına, görev sürelerine, Yönetim Kurulu Başkanı’na vekalete ilişkin 5000 sayılı Kanun m.5/3,4,5,6 hükümleri 4 No.lu CBK’de düzenlenmemiştir.
  • Danışma Kurulunun yapısını düzenleyen 5000 sayılı Kanun m.7/1 hükmünde üyeleri arasında yer alan “Adalet Bakanlığı, Avrupa Birliği Bakanlığı, Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı, Ekonomi Bakanlığı, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Gümrük ve Ticaret Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Kalkınma Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Maliye Bakanlığı, Millî Eğitim Bakanlığı, Millî Savunma Bakanlığı, Orman ve Su İşleri Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı, Hazine Müsteşarlığı, Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu, Küçük ve Orta Ölçekli İşletmeleri Geliştirme ve Destekleme İdaresi Başkanlığı” temsilcileri 4 No.lu CBK m.364 hükmünde yer almamış, ancak ilgili bölüm “Bakanlıkça belirlenecek bakanlık ve kamu kurum ve kuruluşlarının temsilcileri” şeklinde değiştirilmiştir.
  • Kurum Başkan ve Başkan Yardımcılarının atanma usulü, görev süreleri ve görevin sona ermesinden sonraki özlük haklarına ilişkin 5000 sayılı Kanun m.9/2 ve 3 hükümleri, 4 No.lu CBK m.366 hükmünde yer almamıştır.
  • Ana hizmet, yardımcı hizmet ve danışma birimi ayrımı kaldırılarak 4 No.lu CBK m.368 hükmü ile Kurum’un tüm birimleri hizmet birimi olarak düzenlenmiştir.

Osman Umut KARACA

osmanumutkaraca@hotmail.com

Temmuz 2018

GLEN İHTİLAFINDA ABAD GÖRÜŞÜNÜ AÇIKLADI! (C-44/17)

 

2018 Mart ayında MELEKLERİN PAYI başlıklı yazıyla The Scotch Whisky Association v Michael Klotz İhtilafında 22 Şubat 2018 Tarihli Hukuk Sözcüsü Görüşü’nü incelemiştik (C-44/17)

https://iprgezgini.org/2018/03/07/meleklerin-payi-the-scotch-whisky-association-v-michael-klotz-ihtilafinda-22-subat-2018-tarihli-hukuk-sozcusu-gorusu-c-44-17/

Ve demiştik ki “Yunanlıların uzosu ve Fransızların şarabı varsa, İskoçların da viskisi var!”.

07 Haziran 2018 tarihinde ABAD, Hamburg Yerel Mahkemesi’nin sorduğu sorulara ilişkin görüşünü açıkladı. Önce kısaca davayı bir hatırlayalım isterseniz;

Davacı The Scotch Whisky Association (TSWA), İskoçya’da mukim, İskoç viski endüstrisinin haklarını ve viski ticaretini İskoçya ve dünya genelinde korumak ve tanıtmak amacı ile kurulmuş bir  organizasyon.

Davalı Michael Klotz ise Almanya’da mukim bir gerçek kişi ve kendisi  bir web sayfası yoluyla Almanya’da üretilen ‘Glen Buchenbach’ markalı viskilerin satış ve pazarlamasını yapıyor. ‘Glen Buchenbach’ işaretli viskiler Berglen’de bulunan Waldhorn isimli imalathanede üretiliyor. Berglen, Almanya’da Swabia idari bölgesinde yer alan Baden-Württemberg’deki  “Buchenbach” vadisinde yer alıyor.

Klotz’un sattığı ürünlerin etiketinde Alman üreticinin tam adresi, stilize halde bir av borusu şekli (Almanca’da Waldhorn) “Waldhornbrennerei” (Waldhorn imalathanesi),Glen Buchenbach, Swabian Single Malt Whisky, 500 ml, 40% vol, Deutsches Erzeugnis [Alman ürünü) Hergestellt in den Berglen [Berglen’de üretilmiştir] yazıyor.

TSWA davalının kullandığı “GLEN” ibaresinin, 110/2008 sayılı AB Tüzüğünün 16. Maddesi kapsamında, “Scotch Whisky” coğrafi işaret tescilini ihlal ettiği, bunun coğrafi işaretin dolaylı ticari kullanımı olduğu ve dahi coğrafi işareti çağrıştırdığı, yanlış ve yanıltıcı kaynak gösterdiği   gerekçesiyle Hamburg Bölge Mahkemesi’nden davalının satışlarının durdurulmasını talep ediyor.

(NOT; “GLEN” Kelt (İskoç) dilinde “dar vadi” demek. Dosyadaki bilgilere göre İskoçya’daki 116 viski üreticinden 31 tanesinin adında/markasında GLEN kelimesi geçiyor. (Glenfiddich, Glenmorangie, The Glenvilet,  Glenfarclas gibi)

Hamburg Mahkemesi ABAD’a aşağıdaki soruları yöneltmişti;

1-  16 (a) Maddesinde geçen “dolaylı ticari kullanım” (indirect commercial use) sadece tescilli coğrafi işaretin aynısının veya okunuş ve/veya görünüş olarak benzer formlarının kullanımı halinde mi uygulanır, yoksa kullanılan ibarenin ilgili toplum gözünde tescilli coğrafi işareti veya onun bağlı olduğu coğrafi yeri  bir tür/bir şekilde anımsatması da yeterli midir?

bir tür/bir şekilde anımsatma” yeterliyse incelemede ihtilafa konu ibarenin yanında yer alan ifadeler, ürünün gerçek kaynağını  gösteriyor olsa dahi, dikkate alınmalı mıdır?

2- 16(b) Maddesinde geçen “çağrıştırma” müessesesinin uygulanabilmesi için illa ki tescilli coğrafi işaret ile ihtilafa konu ibare arasında fonetik ve/veya görsel bir benzerlik olmalı mıdır, yoksa ihtilafa konu olan ibarenin ilgili toplum gözünde bir tür/bir şekilde o coğrafi işareti veya onun bağlı olduğu coğrafi yeri anımsatması da yeterli midir?

bir tür/bir şekilde anımsatma” yeterliyse incelemede ihtilafa konu ibarenin yanında yer alan ifadeler, ürünün gerçek kaynağını  gösteriyor olsa dahi, dikkate alınmalı mıdır?

3- 16(c) Maddesinde geçen “diğer yanlış veya yanıltıcı işaretler” hususunun mevcut olup olmadığı incelenirken, ihtilafa konu  ibare ile birlikte kullanılan diğer  ifadeler ,ürünün gerçek coğrafi kaynağını gösteriyor olsa dahi, göz önüne alınmalı mıdır ?

Bu soruların sebebi malum ; TSWA’nin dayandığı “viski” emtiası için tescilli coğrafi işaret “Scotch Whisky”, halbuki davalı bundan okunuş, yazılış ve  görünüm olarak tamamen farklı “GLEN” ibaresini kullanıyordu.

1. Soru “dolaylı ticari kullanım” 16(a) maddesi

Bu soruya ilişkin ABAD’ın görüşü şöyle özetlenebilir;

16(a) maddesi çok açık biçimde “tescilli” coğrafi işaretlerin kapsamında bulunmayan ancak bunlarla karşılaştırılabilir içeceklerdeki (spirit drinks) doğrudan veya dolaylı kullanımdan veya tescilli coğrafi işaretin ününden faydalanmadan bahsediyor.

Hukuk Sözcüsünün de işaret ettiği gibi, bu madde kapsamında, ihtilafa konu ibarenin ya tescilli coğrafi işareti tescil edildiği haliyle aynen içermesi ya da en azından tescilli coğrafi işaretle yakın ilişki kurulacak şekilde görsel ve/veya fonetik olarak yüksek benzerliğe sahip olması lazımdır.

Doğrudan kullanımla kastedilen coğrafi işaretin ürün üstünde yada paketi/ambalajı üstünde kullanımdır.  Dolaylı kullanım ise coğrafi işaretin pazarlama ve enformasyon kanallarında kullanımıdır, mesela reklamlarda ya da ürünle ilgili dökümanlarda kullanım gibi.

Eğer 16 (a) maddeyi “tescilli coğrafi işaret veya işaretin bağlı olduğu coğrafi yeri bir tür/bir şekilde anımsama da yeterlidir” şeklinde yorumlarsak o zaman 16(b) maddesinin işlevi kalmaz.

Tüketicinin yanılmasını engellemek 16. Maddenin koyuluş amaçlarından biridir ama bir yandan da amaç üreticilerin coğrafi işaret kapsamında olmayan mallarından farklı mallar üzerinde diğer üreticilerin coğrafi işareti kullanmasının önüne geçmek ve haksız kazanç sağlamalarına engel olmaktır.

2. Soru “çağrıştırma” (16(b) maddesi

Soru kısaca şuydu; 16(b) maddesinde bahsi geçen “çağrıştırma” durumunun kabulü için ihtilafa konu ibare tescilli coğrafi işaretle birebir aynı veya fonetik ve/veya görsel olarak benzer formda mı olmak zorundadır? Yoksa kullanılan ibarenin ilgili toplum nezdinde coğrafi işaretle veya onun bağlı olduğu coğrafi yerle bir tür/bir şekilde bağlantı kuruyor olması yeterli midir?

Buna ilişkin ABAD özetle şunları işaret ediyor;

16(b) maddesi coğrafi işaretleri “her türlü çağrıştırmaya karşı” korur. Ki bu noktada ihtilafa konu ürünün coğrafi kaynağının doğru biçimde belirtilmiş olması dahi durumu değiştirmez.

ABAD kararlarında, kullanım tescilli bir coğrafi işareti içinde barındırıyorsa tüketicinin zihninde oluşacak imajın coğrafi işaretli ürün olabileceği belirtilmiştir. Bu noktada ABAD Ulusal Mahkemelerin sadece  ihtilaflı kullanımın bir coğrafi işareti içerip içermediğini değil, aynı zamanda tüketicinin kullanımı gördüğünde coğrafi işaretli ürünü zihninde canlandırıp canlandırmayacağına da bakması gerektiği işaret edilmiştir.

Ancak 16(b) maddesine göre çağrıştırmadan bahsedebilmek için ihtilaflı kullanımın illa ki tescilli coğrafi işareti içermesi bir zorunluluk değildir. Burada Ulusal Mahkemeler tüketici kullanımla karşılaştığında coğrafi işaretli ürün zihninde beliriyor mu diye bakmalıdır. Bu noktada da esas alınacak olan makul düzeyde bilgilendirilmiş ve makul düzeyde gözlemci ortalama Avrupalı tüketicidir.

Ama şunu da söylemek lazımdır ki tescilli coğrafi işaretle kullanımın görsel/fonetik olarak benzer olması illa da ortada bir çağrıştırma olacağı manasına da gelmez. Yani çağrıştırma ortada böyle bir benzerlik olmasa da meydana gelebilir. Eğer bu şekilde bir benzerlik yoksa, o zaman Ulusal Mahkeme ortada “kavramsal yakınlık “ olup olmadığına bakmalıdır çünkü böyle bir yakınlık varsa da tüketici zihninde coğrafi işaret belirebilir.

Esasen karar vermek için temel kriter  “tüketici ürünü gördüğünde zihninde “doğrudan” tescilli coğrafi işaretli ürün beliriyor mu yoksa belirmiyor” mudur.

O yüzden olayda Hamburg Mahkemesi makul düzeyde bilgilendirilmiş ve makul düzeyde gözlemci ortalama Avrupalı tüketici GLEN ibaresini gördüğünde zihninde doğrudan Scotch Whisky coğrafi işaretini mi düşünüyor diye bakmalıdır. Çünkü bu olayda GLEN ne tescilli coğrafi işaretle aynı ne de görsel/fonetik olarak benzerdir.

Fakat bu incelemeyi yaparken Ulusal Mahkeme’nin “bir tür/bir şekilde o coğrafi işareti veya onun bağlı olduğu coğrafi yeri anımsatma” gibi bir kriteri göz önüne alması diye bir durum söz konusu olamaz. Çünkü böyle bir kriter ne yeterince açıktır ne de doğrudan bir bağlantı aranmasına imkan tanımaktadır , aksine hukuki belirsizlik yaratır.

16(b) ye göre yapılacak incelemede davaya konu ibare dışındaki ek bilgilere/ifadelere, tanımlamalara, ürünün etiketine ve bundaki bilgilere, ve dahi ürünün gerçek orijinini belirtilen ibarelere bakılarak karar verilemez.

3. Soru “İhtilafa Konu İbarenin Etrafında Kullanılan Diğer İfade ve İbarelerin” 16(c) Maddesi İncelemesine Etkisi

Burada Hamburg Mahkemesi kısaca “ben 16 (c ) ye göre inceleme yaparken sadece GLEN kelimesine mi odaklanayım yoksa etiketteki/ambalajdaki diğer ifadeleri de göz önüne alayım mı diye soruyordu.

16 (c) maddesinde “ürünün orjini konusunda herhangi bir yanlış veya yanıltıcı ibare” olup olmadığı incelemesi yapılmakta ve bu tarz yanlış –yanıltıcı kullanımlar yasaklanmaktadır.

ABAD’a Göre;

Bu madde “herhangi bir “ yanlış veya yanıltıcı kullanımı yasaklar. Dosyaya görüş sunan AB Komisyonu’nun yorumunun aksine, maddede incelemenin “bağlam/kontekst/şartlar” değerlendirilerek yapılması gerektiğine ilişkin bir ifade yoktur.

16( b) maddesi , 16 (a) ve 16 (b) maddelerine göre tescilli coğrafi işarete tanınan korumanın sınırlarını genişletmektedir. Zira burada ki kullanımda tescilli coğrafi işareti çağrıştırma olmasa dahi sözkonusu ürünle coğrafi işaret arasında yanlış veya yanıltıcı bir bağ kurulması söz konusudur.

Maddede geçen “ “any other … indication” ifadesi ürünün tanımında, sunumunda veya etiketinde herhangi bir formdaki herhangi bir bilgiyi de kapsar. Bu ifadeler ürünün esaslı kalitesine, orijinine vs. ilişkin kelime, imaj gibi formlarda olabilir.

Eğer meselenin özüne ilişkin ibare/ifade dışındaki elementlerde incelemeye katılırsa o vakit konu maddenin  pratik bir önemi kalmaz. Dolayısıyla bakılacak olan sadece sorun olduğu ileri sürülen ifade/ibaredir.

SONUÇ OLARAK ABAD’A GÖRE;

1- Tüzüğün 16(a) maddesinde geçen “dolaylı ticari kullanım”ın kabulü için ihtilaf konusu olan ibarenin tescilli coğrafi işaretin aynısını veya fonetik ve/veya görünüm olarak benzerini içermesi gerekir.  İhtilaflı ibarenin ilgili toplum gözünde tescilli coğrafi işaretle veya işaretin bağlı olduğu coğrafi yerle  bir tür/bir şekilde   bağlantı kuracak şekilde anımsatmada bulunması yeterli değildir.

2- Tüzüğün 16 (b) maddesinde  geçen “çağrıştırma”nın gerçekleştiğinin kabul edilebilmesi için Ulusal Mahkeme şunu tespit etmelidir; makul düzeyde bilgilendirilmiş ve makul düzeyde gözlemci ortalama Avrupalı tüketici kullanımla karşılaştığında zihninde oluşan imaj doğrudan coğrafi işaretle korunan ürün müdür.

Bu tespiti yaparken, eğer kullanım tescilli coğrafi işareti kısmen de olsa kapsamıyorsa veya aralarında fonetik ve/veya görünüm olarak benzerlik yoksa, Ulusal Mahkeme arada “kavramsal yakınlık “ olup olmadığına bakmalıdır.

Yine bu madde uyarınca yapılacak incelemede, ihtilaflı ibare dışındaki/bunu çevreleyen elementler veya ürünün gerçek orijinini/kaynağını  belirtilen ibareler göz önüne alınmaz.

3- Tüzüğün 16 (c) maddesinde yasaklanmış “yanlış veya yanıltıcı işaretler”in mevcut olup olmadığı incelenirken ihtilaflı elementin kullanıldığı bağlam/kontekst göz önüne alınmaz.

Sevgili Okur,

Ben önceki yazımda durduğum yerde duruyorum. Yani? Yani HALA  İSKOÇLARI TUTUYORUM!

Anladığım kadarıyla konu 16( a) maddesinden çözülmeyecek İskoçlar için. Tabi Ulusal Mahkeme ne der bilemeyiz ama , 16 (b ) yani çağrıştırma daha yakın duruyor çözüm için ve 16 (c) maddesi de varlığını sürdürüyor gibi. Dava sürecinde TSWA dosyaya bir tüketici anketi sunmuştu ki, buna göre Almanya’daki viski tüketicilerinin %4,5 oranındaki bir bölümü GLEN kelimesini İskoç viskisiyle veya İskoç olan şeylerle bağlantılı görüyordu. Bakalım Hamburg Mahkemesi bu oranı “çağrıştırma” için yeterli kabul edecek mi?

Takipteyiz!

 

Özlem FÜTMAN

ofutman@gmail.com

Temmuz 2018

TÜRKPATENT, İTALYA’DA OLANLAR ve KOLERA GÜNLERİNDE AŞK

 

Dünden beri Fikri Mülkiyet dünyamızda olanlar malum, önce “Kurumumuz” lağvedildi ve doğal olarak hepimiz şok geçirdik. Ben bu sabah erkenden içimde koca bir boşluk ve tuhaf bir duyguyla uyandım; 20 küsur yıldır her gün iletişimde olduğum, yaşamımın temel taşlarından biri olan, TÜRKPATENT yok mu olmuştu yani? Sabah bütün rutinlerim aynıydı, ama sanki hiçbir şey de aynı değildi… Matrix efekti…

Sonra bu sabah dakika dakika takip ettik ki Kurum hala hayatımızda (muhtemelen) , ama tabi gelecek günler bize neler getirecek onu da bilemiyoruz…

Şimdi size İtalya/Milano’da verilmiş bir karardan bahsetmek istiyorum.

Efendim? Biz neyle uğraşıyoruz sen ne diyorsun mu dediniz? Duymuyor muyum, bilmiyor muyum ben neler olduğunu acaba? Neyim var benim? Yurtdışında ne olduğundan şu an bize ne mi dediniz? E iyi, tamam o zaman, bırakalım her şeyi oturup kalalım yerimizde. Tamam isteyen öyle yapsın, ama ben yapmayacağım; TÜRKPATENT’in durumunu takip etmeyi bırakmayacağım—bırakamam ki zaten–,  ama bir yandan atıl da durmayacağım.

Ne demiştim? Tamam, Milano’da verilen karar….

Bu kararda geçen şirketleri hepiniz tanıyorsunuz  aslında; davacı OTB  Group (OTB, “ONLY THE BRAVE” yani “SADECE CESUR OLAN” kelimelerinin kısaltması), OTB’nin bünyesinde DIESEL, MARNI, VIKTOR&ROLF gibi bilinen markalar var.

Davalı ise meşhur Zara mağazalarının/markasının sahibi İspanyol orjinli Inditex şirketi.

2015 senesinde OTB, INDITEX’e Milano’da dava açıyor ve diyor ki ; benim DIESEL markası altında sattığım ve “Skinzee-sp” adını verdiğim skinny jean pantolonlarım için Topluluk Tasarım Tescilim var, ayrıca MARNI markası altında sattığım ve “Fussbett” adını verdiğim sandaletlerim için TESCİLSİZ tasarım hakkım var. Inditex bu ürünlerimi/tasarımlarımı kopyalayıp üretti ve Zara mağazalarında sattı. Bu hukuka aykırı eylemlerinden dolayı Inditex bana şimdilik 50.000-Euro tazminat ödesin, tecavüz eylemleri de durdurulsun. Tazminat hesabı yapılırken İtalya’da yapılmış olan satışlar yanında bütün AB ülkeleri genelinde yapılan satışlar da göz önüne alınsın.

OTB’nin bahsettiği ürünlerin görselleri şöyle:

 

 

Inditex bunun üzerine diyor ki:

Benim üretip sattığım sandaletlerle Marni’nin Fussbett adını verdiği sandaletler arasında esaslı farklılıklar var.

OTB’nin tescil ettirdiği skinny jean tasarımı hükümsüz kılınsın çünkü orijinal değil-ayırt edici karakteri yok.

Ayrıca ben merkezi İspanya’da olan bir şirketim, İtalya’da bulunan bir Mahkeme benim aleyhime tazminata hükmedemez. Bir diğer manada Inditex diyor ki; Milano Mahkemesi’nin bana karşı tazminata hükmetme konusunda yetkisi yok.

2015’den beri devam eden bu davayı kim kazandı; OTB!. Milano Mahkemesi kararında dedi ki:

Skinny jean için yapılan tasarım tescili geçerlidir (hükümsüzlük talebini reddediyorum). Moda sektörünün doğası gereği aynı karakterde birçok ürün üretilebilir, işte zaten bu sebepledir ki mevcutlardan ufak farklılıklar  dahi tescile hak kazanılması için yeterli olur.

Tarafların sandaletlerinin bütün karakteristik özellikleri o kadar aynı ki, bunları birbirinden ayırt etmek imkansız.

Inditex’in yaptığı tecavüzdür.

Inditex’in davada bahsi geçen pantolonları üretmesini-pazarlamasını-satmasını durduruyorum, bu malları hemen piyasadan toplatmasına hükmediyorum. Eğer bu kararımdan sonra tecavüz oluşturan ürünleri satmaya devam ederse Inditex’in sattığı her bir ürün için 200-Avro ödemesine karar veriyorum. (Yazarın notu; Tedbir kararı sadece pantolonlar için çünkü OTB’nin tescilsiz sandalet tasarımına ilişkin hakkı 2017’de sona ermiş, o yüzden sandaletler için uygulanmıyor.)

Ayrıca benim bu davada yetkim var

Tabi ki karara karşı Temyiz yolu açık ve çok büyük ihtimalle Inditex şimdi temyize hazırlanıyor. Bakalım ne olacak.

Ama bu aşamada dahi karar önemli bence, çünkü bu karar Fikri Mülkiyet hakkı ihlallerinde Avrupa genelinde Mahkemelerin -kendi ülkelerinde merkezi bulunmayan şirketler hakkındaki- tecavüze dayalı tazminat davalarını görebilecekleri ve tazminata da hükmedebilecekleri anlamına geliyor. Yani hakların daha geniş perspektiften korunmasına imkan tanıyor.

Bizim açımızdan bir önemi var mı? Türk şirketleri öyle bir şey yapmaz ama varsayımsal olarak hadi yaptı diyelim, yani ihlal doğuran bazı tasarımları, mesela Türkiye’de üretip, Avrupa’da sattı/satmayı düşündü; o zaman bu şirketlerin bahsettiğim kararı dikkate almasında ve meseleyi takip etmesinde fayda var bence.

Bu yazıda “Kolera Günlerinde Aşk” nerede duruyor peki?

Samimi olmam gerekirse, başlığı yazarken beyin birden parmaklara bu kelimeleri de yazması talimatını verdi; fakat elbette ki öyle olmasının altında bir sebep var… Edebiyatta “büyülü gerçeklik” akımının öne çıkan figürlerinden olan, Kolombiyalı yazar, Gabriel Garcia Marquez’in bu isimdeki kitabını okumuş olanlar bilecektir;  kitaptaki öyküde Marquez acının yanında insani mizahı hiç gözardı etmez. Yani öyküde acı vardır ama diğer insani haller-durumlar-duygular da acı var diye ortadan yok oluvermez, hayat kendi çizgisinde akar durur….

http://www.iprdaily.com/article/index/14999.html

Özlem FÜTMAN

ofutman@gmail.com

Temmuz 2018

9-10 Temmuz 2018 Düzenlemeleri – Fikri Mülkiyet Kurumsal Yapılanmasında Neler Oluyor?

 

9 – 10 Temmuz 2018 tarihleri, Türkiye’de devlet yapılanmasının tamamıyla yenilendiği günler olarak kayıtlara geçecektir. Başka bir bakışla açısıyla, yenilenmenin başladığı tarihler ifadesi de seçilebilir, çünkü Türk Patent ve Marka Kurumu da dahil olmak üzere bazı kurumlar bakımından nasıl bir tablonun ortaya çıkacağı şu an için belli değildir.

Değişikliklerin ne şekilde vücut bulacağının henüz belli olmaması, fikri mülkiyet camiasının tüm bileşenlerini (kurum çalışanları, vekiller, hak sahipleri, yargı, vd.), dün, yani 9 Temmuz tarihinden başlayarak merak ve tedirginliğe sürüklemiştir. Bu yazıda, 9-10 Temmuz gelişmelerini fikri mülkiyet hükümleri anlamında kısaca aktaracağız.

9 Temmuz 2018’de yayınlanan 703 sayılı “Anayasada Yapılan Bazı Değişikliklere Uyum Sağlanması Amacıyla Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname”nin 86. maddesiyle, 5000 sayılı “Türk Patent ve Marka Kurumu Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun”un birçok maddesi yürürlükten kaldırılmış ve kanunun adı “Patent ve Marka Vekilliği ile Bazı Düzenlemeler Hakkında Kanun” olarak değiştirilmiştir. 86. madde kapsamında yürürlükten kaldırılan maddeler Kurum’un kuruluş, amaç, organ, birimler, personel ve diğer tüm teşkilat hükümleridir. Dolayısıyla, Kurum 703 sayılı KHK ile bir anlamda ortadan kaldırılmıştır.

 

703 sayılı KHK’nın 9 Temmuz 2018 tarihinde saat 16.00 sularında yayınlamasıyla birlikte, endişe havası ve susmayan telefonlar dönemi başlamıştır. Bir tarafta nerede çalıştıklarını ve bundan sonraki statülerini bilmeyen Kurum çalışanları, diğer tarafta takip ettikleri iş, dava, itirazların akıbetini ve bundan sonraki çalışma alanlarını ve muhataplarını öğrenmek isteyen vekiller, avukatlar, hak sahipleri toplu bir sendroma kapılmıştır.

Bekleyiş pek de uzun sürmemiş ve 10 Temmuz 2018 günü sabah saatlerinde uyananlar, gözlerini Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi (Kararname numarası: 1) ile açmışlardır.

Kararnamenin içeriğinde Türk Patent ve Marka Kurumu ile ilgili bir düzenleme bulunmamaktadır. Dolayısıyla, Kurum’un bundan sonraki faaliyetlerine hangi statüde devam edeceği Kararname kapsamından anlaşılamamaktadır. Bununla birlikte, Kararname’nin Geçici 1. maddesinin aşağıdaki hükmü içerdiği görülmüştür:

 

 

Geçici madde 1’den bizim anladığımız; 703 sayılı KHK ile teşkilat kanunları yürürlükten kaldırılan kamu kurumlarından, 1 numaralı Kararname ile devir ve geçiş hükümleri düzenlenenler dışında kalanlar hakkında, kendileri için yeni bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenleme yapılıncaya kadar, yürürlükten kaldırılan hükümler uygulanmaya devam edilecektir.

Bir diğer deyişle, Türk Patent ve Marka Kurumu’nun bundan sonraki yapısı hakkında yeni bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkartılana dek, yürürlükten kaldırılmış olsa da 5000 sayılı Kanun hükümleri uygulanmaya devam edilecektir.

Elbette, anlayış biçimimizi yerinde bulmayan ve farklı bir bakış açısı ortaya koyabilecek okuyucularımız olabilir, onların görüşlerini de yazının yorumlar bölümünde bekliyoruz.

Fikri mülkiyetin diğer önemli kurumsal yapıtaşı olan Telif Hakları Genel Müdürlüğü bakımından ise bir değişiklik olmamıştır. Telif Hakları Genel Müdürlüğü, 1 numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi kapsamında Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde bir genel müdürlük olarak faaliyetlerine devam edecektir.

 

 

Mevcut bilgiler ışığında, tarihi şu an için belirsiz olsa da, yeni bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Türk Patent ve Marka Kurumu’nun yeni ismi, statüsü, görev alanı ve amacı, personel yapısı ve hakları hakkında bilgi sahibi olacağımızı düşünüyoruz. Öngörümüz o ki, yeni kararnameye kadar, 1 numaralı kararname Geçici Madde 1 kapsamında Kurum işlemleri kesintisiz devam edecektir. Bu da vekiller, avukatlar ve hak sahipleri için yeteri kadar tatmin edici bir gelişme olsa gerek.

IPR Gezgini olarak bu gelişmeleri atlayıp yazmasak olmazdı, o nedenle pek de yeni bir şey söylememiş olsak da bu yazıyı bilgilerinize sunuyoruz.

Kendi adıma ruh halimi şu anda en iyi tarif eden şey, “Pixies“in modern zaman klasiği “Where is my mind (Aklım nerede)” şarkısı, onun da sözlerinin bir kısmını ve kendisini yazının sonunda sizlerle paylaşıyorum:

With your feet in the air and your head on the ground
Try this trick and spin it, yeah
Your head will collapse
But there’s nothing in it
And you’ll ask yourself
Where is my mind
Ayakların havada ve başın yerdeyken
Bu numarayı dene ve (kendini) döndür
Başın yığılacak
Ama içinde hiçbir şey yok
Ve kendine soracaksın
Aklım nerede

 

 

Önder Erol ÜNSAL

unsalonderol@gmail.com

Temmuz 2018

TASARIM DÜNYASI İÇİN ÖNEMLİ BİR İNGİLİZ YÜKSEK MAHKEMESİ KARARI: TRUNKI V KIDDEE

 

9 Mart 2016 tarihinde İngiltere Yüksek Mahkemesi’nin (The Supreme Court), Trunki ve Kiddee adı verilen iki çocuk bavuluna ilişkin verdiği karar tasarım hukuku açısından önemli bir nitelik gösterir. Her ikisi de üzerine binilip sürülebilen bu bavullardan Trunki ,Topluluk Tasarımı olarak tescil edilmişti. Kiddee ise daha sonra Trunki’nin rakibi olarak ortaya çıkmıştı. Yüksek Mahkeme dava neticesinde, Kiddee adı verilen bavulun davacının topluluk tasarımını ihlal etmediği hükmüne vardı.

Yüksek Mahkeme kararında özetle, davalının Kiddee Case adı verilen bavulunun, Trunki adı verilen davacı bavulundan farklı bir genel izlenim yarattığı konusunda Temyiz Mahkemesi’nin görüşüne katıldı. Mahkeme antenlere sahip bir böcek veya kulaklara sahip bir hayvan izlenimi veren Kiddee Case ile karşılaştırıldığında tescilli tasarımın genel olarak boynuzlu bir hayvan izlenimine sahip olduğu kanaatine ulaştı. Benim en çok ilgimi çeken kısımlardan biri, Hakim Lord Neuberger’un kararında Trunki’nin yaratıcısı Robert Law’un durumunu anlıyor olduğunu , zeki ve orijinal fikri için kendisini tebrik ettiğini ancak tasarım haklarının fikirleri değil, tasarımları korumak için mevcut olduğunu ifade etmesidir. Hakim’in tasarımcıya ilişkin takdirini böyle açık yüreklilikle ifade etmesinin hoş bir davranış olduğunu düşünüyorum. Davayı kaybetse de belki bu sözlerle Robert Law biraz olsun teselli bulmuştur!.

Davanın  geçmişi:

Robert Law’un şirketi Magmatic Limited, 2003’te, aşağıda gösterilen 6 adet Bilgisayar Destekli Çizim (CAD) formunda, gri tonlu, gölgelemeli ve belirgin ton kontrastlı bir Topluluk Tasarım Tescili (CDR) aldı.

 

 

2012’de Magmatic, aşağıda gösterilmiş olan ve  Kiddee Case adı verilmiş daha ucuz fiyatlı ancak  yine üstüne binilip sürülebilir bavulu ithal edip satmaya başlayan PMS International’a  karşı  Topluluk Tasarım Tescilinin  ihlal edildiği gerekçesiyle tecavüz davası açtı.

 

 

Yerel Mahkeme Magmatic lehine karar verdi. Ancak 2014’te Temyiz Mahkemesi, ilk derece Mahkemesi kararını bozup “Kiddee Case”in davacının tescilini ihlal etmediğini söyledi.

Temyiz Mahkemesi Yerel Mahkeme tarafından aşağıdaki 3 temel noktanın hatalı değerlendirildiğini belirterek kararı bozmuştu;

  • Yerel Mahkeme karşılaştırma yaparken  tescilli tasarımın boynuzlu bir hayvan olarak yarattığı genel izlenime gerekli ağırlığı vermemiştir,
  • Yerel Mahkeme tescilde yüzey süslemesinin bulunmadığını dikkate almamıştır (ki bu da boynuzlu hayvan izlenimini güçlendirmektedir),
  • Yerel Mahkeme tescildeki bavulun gövdesi ile tekerlekleri arasındaki renk farkını göz ardı etmiştir ve bu nedenle tescilli tasarımın sadece şekilden değil farklı renklerden oluşan bir tasarım olduğu olgusunu göz ardı etmiştir.

Bunun üzerine davacı Yüksek Mahkemeye başvurdu. Yüksek Mahkeme de incelemesini bu yukarıda belirtilen 3 temel nokta üzerinden yapmıştır.

Yüksek Mahkeme Hükmü

İlk husus hakkında

Boynuzlu hayvan görünümüne ilişkin ilk nokta açısından Yüksek Mahkeme Temyiz Mahkemesi ile aynı görüşü paylaşmıştır yani Yerel Mahkeme’nin tescilin sahip olduğu boynuzlu hayvan genel izlenimini doğru değerlendirmediği görüşündedir. Yüksek Mahkemeye göre Yerel Mahkeme Kiddee Case tasarımındaki antenleri ve kulakları da “boynuz benzeri” olarak nitelendirerek hatalı yorum yapmıştır ve kilit unsur olan genel izlenimden ziyade detay niteliğindeki özelliklere gereğinden fazla odaklanmıştır. Yüksek Mahkeme iki tasarımın yarattığı genel izlenimin çok farklı olduğu kanaatindedir – tescilli tasarım boynuzlu bir hayvandır ancak buna karşın davalının Kiddee Case tasarımı antenli bir böceği veya sarkık kulaklı bir hayvanı çağrıştırmaktadır.

İkinci husus hakkında

Kiddee Case tasarımında süslemelerin bulunması fakat tescilli tasarımda süsleme olmamasıyla ilgili bu ikinci tartışma açısından: Yüksek Mahkeme, tescilli tasarımda herhangi bir süsleme bulunmamasını  tescilli tasarımın yarattığı boynuzlu hayvan izlenimini güçlendirdiği konusunda Temyiz Mahkemesi ile mutabık kalmıştır.

Temyiz Mahkemesi aynı zamanda genel izlenimi büyük ölçüde etkilemesi nedeniyle davalının Kiddee Case tasarımı üzerindeki yüzey süslemelerini dikkate almamanın yanlış olacağını belirtmişti. Yüksek Mahkeme bu konuda her ne kadar Temyiz Mahkemesi ile mutabık olsa da, bunu ilk eleştiriyi güçlendiren görece önemsiz bir nokta olarak değerlendirdiğini görüyoruz.

Davacı Magmatic bunun önemli bir nokta olduğu iddiasındaydı ve süsleme yokluğunun hukuken tescilli bir tasarımın bir özelliği olup olmadığı konusunda öngörüş alınması için dosyanın ABAD’a sevk edilmesi talebinde bulunmuştur. Ancak Yüksek Mahkeme, bunun ABAD seviyesinde yoruma ihtiyaç duyulan bir nokta olmadığını belirterek talebi reddetmiştir.

Bunun yanında Yüksek Mahkeme, süslemenin yokluğunun prensip olarak tescilli tasarımın pekala bir özelliği olabileceğini örneğin sadelik veya minimalizmin tasarımın önemli bir yönü/görünümü olabileceğini belirtmiştir. Ancak Yüksek Mahkeme’ye göre konu davada süslemenin yokluğunun tasarımın bir özelliği olup olmadığı hususunun çok da önemi yoktur ve nitekim Temyiz Mahkemesi de buna odaklanmamıştır.

Üçüncü husus hakkında

Tescilli tasarımın iki tonlu renklendirilmiş olmasına ilişkin olan üçüncü husus hakkında Yüksek Mahkeme tescilli tasarımın tekerlek ve boynuzlarının öne çıkması ancak davalının Kiddee Case tasarımında ise tekerleklerin büyük ölçüde örtülü veya boynuzlarının gövde ile aynı renkte olması sebebiyle, tescilli tasarım ve Kiddee Case tasarımı üzerindeki renk zıtlıklarının farklı olduğu konusunda Temyiz Mahkemesi’ne katılmıştır. Dolayısıyla tescilli tasarım , Yerel Mahkeme kararının aksine, sadece spesifik bir şekli değil zıt renklerdeki (resimlerde gri ve siyah olarak gösterilmiştir) bir şekli kapsamaktadır. Bu nedenle tescilli tasarım ve Kiddee Case tasarımı  renkleri açısından da birebir karşılaştırıldığında aralarında çok net farklılıklar bulunduğu ortadadır.

Sonuç:

Neticede Yüksek Mahkeme’nin  Temyiz Mahkemesinin bozma kararını onadığını görüyoruz. Yüksek Mahkeme de, tıpkı Temyiz Mahkemesi gibi, bu davada tescilli tasarımın zıt renkteki gövde ve tekerleklere sahip boynuzlu bir hayvan biçimindeki bir bavuldan oluştuğu ve Kiddee Case tasarımının farklı bir genel izlenim yarattığı görüşünü kabul etti.

Bu hükmün tasarım dünyasının çarpıcı kararlarından biri olduğunu düşünüyorum. Bu karar üzerine, tasarımcılar benzer daha ucuz rakip ürünlerin piyasaya gireceği korkusuyla belki yenilikçi tasarımlar yapma konusunda enerjilerini düşürebilir.  Ancak kanaatimce bir yandan da karar tasarımlar tescil edilmeden evvel daha detaylı analiz edilerek en yüksek seviyede koruma nasıl sağlanabilir yönündeki arayışı yükseltecektir. Bir de tabii akla gelen bir soru da Magmatic tasarımını Bilgisayar Destekli Çizim (CAD) biçiminde değil, onun yerine çizgi çizim (line drawing) şeklinde tescil ettirmiş olsaydı acaba daha farklı bir sonuç alınabilir miydi? Ya da en azından daha geniş bir koruma sağlanabilir miydi?

Damla DUYAN

damladuyan@yahoo.co.uk

Temmuz 2018

DTÖ Paneli Sigaralar için Düz Paketleme Kararı ve Türkiye Görüşü Bağlamında Markanın Kullanımı Zorunluluğu Tartışmalarına Kısa Bir Ziyaret

 

Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) Uyuşmazlık Çözüm Paneli, 28 Haziran 2018 tarihinde uzun süredir beklenen Düz Paketleme (Plain Packaging) kararını ve uyuşmazlık hakkındaki detaylı raporunu açıkladı.

Avustralya’nın 2012 yılında yürürlüğe koyduğu sigara paketlerinin düz paketlenmesi (plain packaging) kanunu, düz paketleme yoluyla kamu sağlığının korunması amacını esas almaktadır. Avustralya’nın başını çektiği düz paketleme mevzuatı, sonradan Macaristan, Fransa, Birleşik Krallık, Yeni Zelanda, Norveç ve İrlanda tarafından da yürürlüğe sokulmuştur. Gelecek yıllarda çok sayıda ülkenin daha benzer mevzuatları yürürlüğe koyması beklenmektedir.

Düz paketleme mevzuatı, sigara endüstrisi ve çeşitli ülkelerin tepkisini çekmektedir. Tepkilerin gerekçelerinden birisi de tescilli markaların kullanımı haklarının, düz paketleme yoluyla engellenmesidir. Markaların kullanımının engellenmesi, düz paketleme karşıtlarına göre, aynı zamanda TRIPS Anlaşması’nın ve dolayısıyla DTÖ yükümlülüklerinin ihlali anlamına gelmektedir.

Konu hakkındaki tartışmalar hakkında bilgi edinmek için, IPR Gezgini’nde 2014 yılında yayınladığımız “Sigara Ambalajlarına İlişkin Tek Tip Paketleme (Plain Packaging) Düzenlemesi ve Düzenlemenin Tescilli Marka Haklarıyla Bağlantısı” başlıklı yazının https://wp.me/p43tJx-dn bağlantısından incelenmesi yerinde olacaktır.

Avustralya’nın düz paketleme mevzuatına karşı, Dominik Cumhuriyeti, Honduras, Endonezya ve Küba tarafından DTÖ nezdinde yapılan şikayetler birleştirilmiş ve tek bir kararla uyuşmazlık hakkında DTÖ Paneli tarafından karar verilmiştir.

900 sayfaya yakın kararın detaylı biçimde incelenip aktarılması  şu an için mümkün gözükmese de, Panel kararının markayla ilgili birçok TRIPS maddesini detaylı şekilde değerlendirdiğini okuyucularımıza iletmeliyiz. Bu nedenle, aşağıda bağlantısına yer verdiğimiz Panel kararının vakit bulundukça incelenmesi kanaatimizce yerinde olacaktır.

Panel uzun ve detaylı kararının sonucunda, Avustralya’nın Düz Paketleme Mevzuatı’nın ülkenin DTÖ ve TRIPS yükümlülüklerini ihlal etmediği neticesine ulaşmıştır. Bu bağlamda, kazanan Avustralya ve düz paketleme taraftarları, kaybeden ise şikayetçi ülkeler ve daha da fazlasıyla sigara endüstrisi olmuştur.

Panel kararının https://www.wto.org/english/tratop_e/dispu_e/435_441_458_467r_e.pdf ; rapor eklerinin https://www.wto.org/english/tratop_e/dispu_e/435_441_458_467r_a_e.pdf ; raporun sadece özet ve sonucunun ise https://www.wto.org/english/tratop_e/dispu_e/435_441_458_467r_conc_e.pdf bağlantılarından görülmesi mümkündür.

Bu aşamada, düz paketleme kararını şimdilik bir kenara bırakarak, Türkiye’nin Panel’e sunduğu görüşe yer vermek istiyorum.

Türkiye’nin konu hakkında karara dek kamuya açıklanmayan görüşü, en az karar kadar merakla beklediğim bir ayrıntıydı. Türk görüşünün, raporun eklerinde https://www.wto.org/english/tratop_e/dispu_e/435_441_458_467r_a_e.pdf bağlantısında C-21 numaralı ek olarak, sayfalar C-70 ila C-74’te (pdf dokümanında sayfalar 214-218) görülmesi mümkündür.

 

 

Türkiye görüşünde dikkatimizi çeken noktayı, düz paketleme konusundan farklı bir düzlemde ele almayı tercih ediyoruz.

Görüşün ilk sayfasında “TRIPS Anlaşması’nda Marka Sahipleri İçin “Kullanım Hakkının” Bulunup Bulunmadığı (WHETHER THERE EXISTS “A RIGHT OF USE” IN THE TRIPS AGREEMENT FOR THE TRADEMARK OWNERS)” başlığıyla, Türkiye TRIPS Anlaşması’nda bağlamında markanın kullanımı hususunu yorumlamaktadır.

Türkiye görüşünde paragraf 10 takip eden içeriktedir:

“Türkiye; TRIPS Anlaşması’nın marka sahiplerine kullanım hakkı verip vermediği hususu değerlendirilirken, TRIPS Anlaşması’ndaki marka bölümünün kapsamı dahil olmak üzere konuyla ilgili tüm faktörlerin dikkate alınması gerektiği görüşündedir. “Kullanım” hususunun marka rejimlerinin ayrılmaz bir parçası olması bir olgudur. Kullanım olmadan, markanın -ürünlerin diğer ürünlerden ekonomik bir kazanç amacıyla ayırt edilmesi biçimindeki- nihai amacı gerçekleştirilemez. Bu bağlamda, Türkiye dahil olmak üzere, çoğu DTÖ üyesinin marka tesciline bağlanan haklardan yararlanılabilmesi amacıyla, fiili kullanım şartını getirmesi sürpriz değildir. Buna ilaveten, kullanım olmadan tescil, yeni tesciller için gereksiz bariyer oluşturur ve kullanım olmadan, tescil için harcanan para ve diğer kaynaklar ve bir markanın tanıtımı anlamsız kalır.”

 

 

Görüşün 11. maddesinde ise WIPO Fikri Mülkiyet El Kitabı’ndan alıntı yapılarak aşağıdaki ifadelere yer verilmiştir:

“……. Markaları kullanım zorunluluğu getirmeksizin onları tescil yoluyla korumak, ekonomik açıdan hiçbir anlama sahip değildir. Kullanılmayan markalar yeni markaların tescil edilmesine karşı yapay bir bariyer teşkil eder. Marka kanunlarında kullanım şartına yer verilmesi mutlak bir gerekliliktir.”

 

 

Görüşün 12. maddesi ise takip eden şekilde devam etmektedir:

“Yukarıda yapılan açıklamaların ışığında Türkiye açısından, bir marka sahibinin kullanım hakkının, marka tesciline içselleştirilmiş bir hak olduğuna inanılması için güçlü gerekçeler mevcuttur. Türkiye, TRIPS hükümlerinin de bu anlayışla uyumlu olduğu görüşündedir.”

 

 

Yukarıda yer verdiğimiz görüş, Türkiye’nin DTÖ’ye sunduğu resmi ve uluslararası niteliği bulunan bir devlet görüşüdür. Dolayısıyla, oldukça ciddiye alınması gereken ve devlet olarak marka kullanımına ilişkin anlayışımızı aktaran bir metindir. Metinden anladığımız başlıca husus ise kullanım şartı olmadan marka tescilinin anlamsız olduğunun, Türkiye tarafından devlet görüşü olarak kabul edildiğidir.

Bu noktada, bir an için durup Türkiye’de 6 Ocak 2017 tarihinden başlayan ve henüz çözülmeyen markanın kullanımı kaosunun hatırlanması gerekmektedir:

Bir fikri mülkiyet ihtisas mahkemesi 556 sayılı KHK’nın markanın kullanımı ve kullanılmama halinde iptali düzenlemelerini içeren 14. maddesini iptal talebiyle Anayasa Mahkemesi’ne götürür; Anayasa Mahkemesi 6769 sayılı SMK tasarısı meclis gündemindeyken tasarının yasalaşmasından sadece 4 gün önce 6 Ocak 2017 tarihinde 14. maddeyi iptal eder ve dahası iptal kararının yürürlüğü için geçiş süresi vermez; 6769 sayılı SMK 10 Ocak 2017 tarihinde yürürlüğe girer; 6769 sayılı SMK markanın kullanımı zorunluluğu ve kullanılmama halinde iptal için gerekli düzenlemeleri içerse de, yürürlük tarihinden önceki 4 günlük yasal boşluk gerekçe gösterilerek çok sayıda iptal davası hangi aşamada olduklarına bakılmaksızın reddedilir; 10 Ocak 2017 tarihinden sonraki davaların da 5 yıl süreyle açılıp açılamayacağı konusunda akademik görüşler (kanaatimizce gerçeklikten ve toplumsal faydadan uzaklık anlamında fanteziler daha doğru bir terim olacaktır) geliştirilir ve bunlar aylar boyunca uzun uzadıya tartışılır. Gelinen günde, gerek 10 Ocak öncesi ve gerekse de 10 Ocak sonrası açılmış kullanmama nedeniyle iptal davalarının akıbeti hakkında Yargıtay görüşü de henüz ortaya çıkmadığından belirsizlik iklimi halen devam etmektedir.

İşte tam bu aşamada, düz paketleme konusunda Türkiye’nin “Türkiye; TRIPS Anlaşması’nın marka sahiplerine kullanım hakkı verip vermediği hususu değerlendirilirken, TRIPS Anlaşması’ndaki marka bölümünün kapsamı dahil olmak üzere konuyla ilgili tüm faktörlerin dikkate alınması gerektiği görüşündedir. “Kullanım” hususunun marka rejimlerinin ayrılmaz bir parçası olması bir olgudur. Kullanım olmadan, markanın -ürünlerin diğer ürünlerden ekonomik bir kazanç amacıyla ayırt edilmesi biçimindeki- nihai amacı gerçekleştirilemez. Bu bağlamda, Türkiye dahil olmak üzere, çoğu DTÖ üyesinin marka tesciline bağlanan haklardan yararlanılabilmesi amacıyla, fiili kullanım şartını getirmesi sürpriz değildir. Buna ilaveten, kullanım olmadan tescil, yeni tesciller için gereksiz bariyer oluşturur ve kullanım olmadan, tescil için harcanan para ve diğer kaynaklar ve bir markanın tanıtımı anlamsız kalır…………..Markaları kullanım zorunluluğu getirmeksizin onları tescil yoluyla korumak, ekonomik açıdan hiçbir anlama sahip değildir. Kullanılmayan markalar yeni markaların tescil edilmesine karşı yapay bir bariyer teşkil eder. Marka kanunlarında kullanım şartına yer verilmesi mutlak bir gerekliliktir. Yukarıda yapılan açıklamaların ışığında Türkiye için, bir marka sahibinin kullanım hakkının, marka tesciline içselleştirilmiş bir hak olduğuna inanılması için güçlü gerekçeler mevcuttur. Türkiye, TRIPS hükümlerinin de bu anlayışla uyumlu olduğu görüşündedir.” ifadelerini içeren bir metni devlet görüşü olarak Dünya Ticaret Örgütü’ne sunduğu, DTÖ Panel Kararı eklerinden görülür.

DTÖ’ye sunulan metnin Ekonomi Bakanlığı ve Dış İşleri Bakanlığı hukuk birimlerince hazırlandığını tahmin ediyor ve yukarıda yer verilen ifadelere katıldığımızı açıkça ifade ediyoruz.

Bununla birlikte, eğer devlet görüşümüz de bu yönde ise; 14. maddenin iptali ile başlayan süreci, karar için yürürlük süresi verilmemesini, konunun halen sürüncemede olmasını, markanın kullanımı zorunluluğu marka tescilinin bel kemiği ise “meleklerin cinsiyeti tartışmalarının” halen neden devam ettiğini, TRIPS Anlaşması hükümlerinin yorumlanmasında geniş bakış açısına sahip ve marka tescilinden beklenen kamusal faydaya uygun bir yaklaşımın halen neden benimsenemediğini anlamakta güçlük çekiyoruz.

Sanıyoruz ki, bir tarafta ideal görüşlerimizi belirttiğimiz ve markanın kullanımı şartına önem atfettiğimiz bir paralel evren var; ancak gerçeklik düzeyinde dar bir okuma kalıbıyla tüm sistemi darmadağın etmeyi tercih eden görüşü gereğinden fazla önemsiyoruz.

İlgi çekeceğini düşündüğümüz bu gelişmeyi ve metni okuyucularımızın bilgisine sunuyoruz.

Önder Erol ÜNSAL

Temmuz 2018

unsalonderol@gmail.com

 

AVRUPA BİRLİĞİ ADALET DİVANI CHRISTIAN LOUBOUTIN’in KIRMIZI RENKLİ AYAKKABI TABANI MARKASININ GEÇERLİLİĞİNİ TEYİT ETTİ

 

Avrupa Birliği Adalet Divanı (“ABAD”) 12.06.2018 tarihinde, ilk etapta sadece Fransızca ve Flemenkçe dillerinde yayınlanan, uzun süredir sonucu beklenen Louboutin’in kırmızı renk pozisyon markası ile ilgili olarak C-163/16 sayılı kararını (http://curia.europa.eu/juris/document/document.jsf;jsessionid=9ea7d2dc30dd2777e6ac64b64143a249907f3f306aa0.e34KaxiLc3qMb40Rch0SaxyNchz0?text=&docid=202761&pageIndex=0&doclang=en&mode=lst&dir=&occ=first&part=1&cid=1178815) verdi.

Okuyucuların hatırlayacağı üzere, 19.02.2018 tarihinde H. Tolga Karadenizli IPR Gezgini’nde söz konusu davaya konu olayı ve davada Hukuk Sözcüsünün verdiği görüş ve ek görüşü detaylı bir şekilde paylaşmıştı (https://iprgezgini.org/2018/02/19/christian-louboutinin-kirmizi-renkli-tabanlar-uzerindeki-marka-hakki-tehdit-altinda-ab-adalet-divani-hukuk-sozcusu-davada-ek-gorusunu-acikladi/).

12.06.2018 tarihli karar, ünlü ayakkabı tasarımcısı ve üreticisi Christian Louboutin’in kırmızı renkli ayakkabı tabanı markasının hükümsüzlüğü talebine ilişkin olarak Hollanda’da görülen davada, davayı görmekte olan Lahey Bölge Mahkemesi tarafından ABAD’a yöneltilen soru ve bu soruya ilişkin olarak verilen karardan ibarettir.

Christian Louboutin, Aralık 2009’da 25. sınıftaki “ayak giysileri (ortopedik ayak giysileri hariç)” malları için aşağıdaki görselden oluşan bir marka tescil başvurusu yapmış ve bu başvuru Benelüks markası olarak 6 Ocak 2010 tarihinde tescil edilmiştir. Tescil kapsamındaki mallar, 10 Nisan 2013 tarihinde, “yüksek topuklu ayakkabılar (ortopedik ayakkabılar hariç)” şeklinde sınırlandırılmıştır.

Louboutin’e ait dava konusu Benelüks markası şu şekilde tanımlanmıştır: “Bir ayakkabının tabanına aşağıda gösterildiği gibi uygulanan kırmızı renk (Pantone 18-1663TP) (ayakkabının dış hatları markanın bir parçası değildir, markanın konumunu göstermek amacıyla verilmiştir.)”.

Hollanda’da ayakkabı satıcılığı alanında faaliyet gösteren Van Haren Schoenen BV (“Van Haren”) ise, 2012 yılı boyunca kırmızı tabanlı topuklu kadın ayakkabısı satışı yapmış bir şirkettir. Louboutin, Hollanda Lahey Bölge Mahkemesinde Van Haren aleyhine marka hakkına tecavüzün tespiti davası açmış ve bu dava Louboutin lehine sonuçlanmıştır. Bu karar üzerine Van Haren, dava konusu markanın hükümsüzlüğünü talep etmiştir.

Van Haren bu talebini, 2008/95 sayılı Direktifin mala asli değerini veren şeklin marka olarak tescil edilemeyeceğini düzenleyen 3(1)(e)(iii) maddesi hükmüne dayandırmıştır. Hatırlamak gerekirse, söz konusu hüküm uyarınca “münhasıran mala asli değerini veren şekilden oluşan işaretler” reddedilir veya hükümsüz kılınır.

Van Haren’in talebini değerlendiren Lahey Bölge Mahkemesi, kırmızı taban renginin, Louboutin tarafından piyasaya sürülen ayakkabılara asli bir değer kattığı, zira bu taban renginin, müşterilerin ürünü satın alıp almama kararını büyük ölçüde etkilediği görüşündedir. Bu nedenle de, Louboutin’e ait söz konusu markanın, 2008/95 sayılı Direktifin 3(1)(e)(iii) maddesi kapsamına girip giremeyeceğini belirleme gerekliliği ortaya çıkmıştır. Bu noktada Mahkeme, davayı durdurarak ABAD’a, bu madde anlamında şekil kavramının, malların dış hatları, ölçüleri ve hacimleri gibi üç boyutlu özellikleriyle mi sınırlı olduğunu, yoksa malların rengi gibi diğer (üç boyutlu olmayan) özellikleri de mi kapsadığını sormuştur.

Divanın hukuk sözcüsü, 22 Haziran 2017 tarihinde verdiği görüşte, Louboutin’in markasının da ilgili hükümde tescili yasaklanan “şekil” kavramı kapsamında kabul edilmesi gerektiğini açıklamıştır. Hukuk sözcüsü, yalnızca bir rengin tescilinden oluşan markalarla, belli bir şeklin içine entegre edilmiş bir renkten oluşan markaların birbirinden ayrı değerlendirilmesi gerektiğini, bunlardan sadece renk tescilinden ibaret olan markaların 3(1)(e)(iii) maddesi kapsamının dışında kalacağını belirtmiştir. Bunun üzerine Divan, alışılmışın dışına çıkarak yeni bir sözlü yargılama tarihi daha vermiş, dosyayı Büyük Daire’ye göndermiştir. 14 Kasım 2017 tarihinde gerçekleşen sözlü aşamanın ardından Divan’ın hukuk sözcüsü Şubat 2018 tarihinde ek bir görüş daha vererek ilk başta verdiği görüşü tekrarlamış, Louboutin’in markasının 3(1)(e)(iii)’deki yasak kapsamına gireceğini, bu nedenle de hükümsüz kılınması gerektiğini vurgulamıştır.

Ancak bunun üzerine, ABAD, 12 Haziran 2018 tarihinde beklenmedik bir şekilde hukuk sözcüsünün tam aksi yönünde bir karara varmış ve Louboutin’in markasının ilgili madde hükmü kapsamına girmeyeceğini vurgulayarak bu madde altında hükümsüz kılınamayacağını belirtmiştir. Divan’a göre, her ne kadar ürünün şekli, tescil edilmek istenen rengin dış hatlarını belirlese de; markanın tanımından da görüldüğü üzere amacı bir şekli değil, bir rengin şekil üzerindeki uygulanışını korumak olan bir marka, şekilden ibaret olarak değerlendirilemez.

Dolayısıyla karar doğrultusunda Louboutin’in markası, yüksek topuklu ayakkabı şeklini değil, bu ayakkabı üzerine uygulanacak özel bir kırmızı rengin pozisyonunu korumayı amaçladığından, diğer bir deyişle şekil veya renk markası değil, pozisyon markası olarak korunmak istendiğinden, madde 3(1)(e)(iii)’deki şekil kavramından ibaret kabul edilemez. Bu nedenle, bu madde kapsamında markanın hükümsüz kılınması mümkün değildir. Divanı’nın bu ön yorum kararına göre artık, bir ürünün tamamına ya da belli bir bölgesine uygulanan renkten oluşan pozisyon markaları, madde 3(1)(e)(iii) uyarınca hükümsüz kılınma riski olmadan tescil edilebilecektir.

Son zamanlarda moda haberlerinden daha çok marka kararları ile gündemimize gelen Christian Loubutin kırmızı renkli topuklu ayakkabılarının marka olarak korunmasında çok önemli bir testi başarıyla atlatmış olup bundan sonra söz Hollanda Mahkemeleri’nindir.

ABAD’ın bu kararı, tescil edilebilirliği kullanım yoluyla ayırt edicilik kazanmadığı sürece oldukça zor olan tek bir rengin marka olarak tescil ettirilebilme imkanına farklı bir boyut kazandırmıştır.  Düz bir rengin herhangi bir mal ya da hizmet sınıfı için tescil ettirilmesindeki zorluk, yalnızca renkten oluşan bir pozisyon markası ile aşılabilecektir.

Güldeniz Doğan ALKAN

guldenizdogan@hotmail.com

Temmuz 2018

HAVACILIK MARKALARININ İLHAM KAYNAĞI KUŞLAR: THY, CATHAY PACIFIC VE YABAN KAZLARI

 

En güvenli ulaşım yöntemi olması, hızı, son yıllarda destinasyon sayılarındaki artış, özellikle kampanya dönemlerinde diğer taşımacılık sektörlerine göre çok daha ucuza bilet bulunabilmesi nedeniyle tercih edilirliği artan hava yolu taşımacılığı; ulaşım araçları, hava yolu şirketleri, yer hizmetleri gibi unsurlarıyla hem teknik anlamda marka hukuku hem de markaların ticari değeri bakımından oldukça önem arz etmektedir. Öyle ki marka değerleme kuruluşu Brand Finance tarafından yapılan araştırmada, 2018 yılında Türkiye’nin en değerli markası, aşağıda etraflıca inceleyeceğimiz “Türk Hava Yolları (THY)” olarak belirlenmiştir.[1]

Hava yolu taşımacılığındaki gelişmeler havacılık sektörüne olan ilgiyi genel anlamda artırırken, sektöre duyduğum özel ilgi de biraz daha ayrıntılı ve süreklilik arz eden bir takip yapmam yönünde itici güç oluşturmaktadır. Bu kapsamda uzun zamandır zihnimi meşgul eden bir konuyu sizlerle paylaşma isteği ve konuya ilişkin değerli görüşlerinizi öğrenebilme temennisi ile okumakta olduğunuz yazıyı, nihayet kaleme alabildim.

Uçabilen canlılar yalnızca uçakların icadı ve geliştirilmesinde değil; hava yolu şirketlerinin markalaşma sürecinde de ilham kaynağı olmuştur. Yazının konusunu; iki hava yolu şirketinin tescilli ve fiilen kullanımda olan markaları arasındaki benzerlik ve bu benzerliğin marka hukuku açısından değerlendirilmesi oluşturmaktadır. Hemen belirtmem gerekir ki söz konusu şirketler arasında tespit edebildiğim herhangi bir hukuki uyuşmazlık ya da en azından konuya ilişkin şirketlerce yapılmış bir açıklama bulunmamaktadır. Bununla birlikte, konu birkaç dijital forumda ve havacılık sektörünü konu edinen internet sitelerinde (teknik anlamda marka hukuku incelemesinden yoksun bir şekilde) ele alınmıştır.

1933 yılında Milli Savunma Bakanlığına bağlı “Devlet Hava Yolları İşletmesi”nin kurulmasıyla temelleri atılan ve 1955 yılında “Türk Hava Yolları” adını ilk kez kullanan Türk Hava Yolları Anonim Ortaklığı[2] (THY), logo olarak kullanacağı şekil markası arayışıyla 1959 yılında bir yarışma düzenlemiş ve bu yarışmada Mesut MANİOĞLU tarafından, çok uzun süre uçabilen ve dayanıklı bir kuş olan yaban kazından esinlenerek çizilen görseli THY’nin kullanacağı şekil markası olarak belirlenmiştir. Söz konusu görsel zaman içinde sırasıyla şeklinde değişmiştir.[3] Markanın günümüzdeki kullanımı ise aynı zamanda tescilli olan görselidir. Resmi bir bilgi olmamakla birlikte; markanın oluşturulması aşamasında, markada yer alan kuş görselinin kendi ekseni etrafında döndürülmesiyle görselindeki gibi “T”, “H” ve “Y” harflerinin oluşturulabilmesinin de gözetildiği ifade edilmektedir.[4]

Yazının konusunu oluşturan tescilli markaların ve fiili kullanımların sahibi ikinci şirket ise temelleri 24 Eylül 1946 tarihinde kurulan Hong Kong merkezli hava yolu şirketi Cathay Pacific Airlines Limited’dir (Cathay Pacific).[5] Her ne kadar anılan Şirket’e ilişkin edinebildiğimiz bilgiler THY’ninkiler kadar kapsamlı olmasa da inceleme yapabilmemiz için yeterlidir.

Her iki şirketin, kapsamında 39. sınıftaki “hava taşımacılığı hizmeti”nin de yer aldığı tescilli markaları aşağıdaki gibidir:

 

 

Yukarıdaki açıklamalar ve bilgiler ışığında ve her iki şirketin tescilli markaları incelendiğinde; kanaatimce tescilli markalar arasında, 22.12.2016 tarihli ve 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu (SMK) m.5/1,ç hükmü bağlamında benzerlik ve m.6/1 hükmü bağlamında karıştırılma ihtimali bulunmamaktadır.

Tescil, marka hukukunun bir bölümünü oluştururken, tescile dayanmayan kullanımların ya da tescilden farklılaşan kullanımların etkisi de marka hukukunun önem arz eden bölümlerinden birini oluşturmaktadır. Cathay Pacific’in 2006 yılında Hong Kong Dragon Airlines Ltd.’yi (Dragonair) satın alması sonrasında, THY ile Cathay Pacific markaları ve fiili markasal kullanımları arasındaki ilişki farklı bir boyuta taşınmıştır. Cathay Pacific’in satın alma işleminden sonra Dragonair operasyonlarını Cathay Dragon adıyla yürütmeye başlamıştır; 2016 yılında ise Dragonair’ın ejderha görselinden oluşan markası aşağıda yer alan fiili kullanımlara dönüşmüştür.[6]


 

Kanaatimce; Cathay Pacific’in, alt organizasyonlarından biri olan Cathay Dragon markası ile gerçekleştirdiği, özellikle kırmızı zemin üzerine beyaz şekilden oluşan yeni tarihli fiili kullanımları; THY’nin tescilli markalarına, SMK m.29/1,b hükmünde, “Marka sahibinin izni olmaksızın, markayı veya ayırt edilemeyecek kadar benzerini kullanmak suretiyle markayı taklit etmek.” olarak ifade edilen tecavüz durumunu ortaya çıkarmaya elverişlidir. Her ne kadar ilgili hizmeti talep eden ortalama tüketicinin bilinç düzeyi yüksek ve hizmetten yararlanma prosedürü markayı sorgulatacak düzeyde ayrıntılı olsa da anılan durumların sonucu değiştirecek bir etkisi bulunmamaktadır. Belirtmek gerekir ki Cathay Pacific’in ve Cathay Dragon’un hâlihazırda Türkiye’de herhangi bir ticari faaliyeti bulunmamaktadır ve SMK ile transit geçişler koruma kapsamı dışında bırakıldığı için,[9] anılan şirketlerin Türkiye hava sahasında gerçekleşen transit geçişleri de SMK m.29/1,c hükmüne göre tecavüz oluşturacak nitelikte değildir. Bu bağlamda, marka tecavüzüne ilişkin değerlendirmeler, şimdilik teorik bir tartışmadan öteye geçmeyecektir.

Cathay Pacific’in tescilli markaları ile THY’nin tescilli markaları arasındaki ilişkin SMK m.5/1,ç ve m.6/1 hükümleri yönünden ele alınması ve Cathay Pacific’in alt organizasyonu olan Cathay Dragon’un fiili kullanımları ile THY’nin tescilli markaları ve bu markaların kullanımları arasındaki ilişkinin SMK m.29/1,b ve SMK m.29/1,c hükümleri yönünden ele alınması noktasında siz ne düşünürsünüz?

Osman Umut KARACA

osmanumutkaraca@hotmail.com

Haziran 2018

 

[1] Bkz; https://www.aa.com.tr/tr/ekonomi/turkiyenin-en-degerli-markalari-belli-oldu/1165831 (20.06.2018).

[2] Bkz; https://www.turkishairlines.com/tr-be/kariyer/tarihcemiz/index.html (20.06.2018).

[3] Bkz; https://marka123.com/2012/12/13/thy-logosu/ ; https://www.sabah.com.tr/galeri/yasam/thynin-logosunun-anlamini-biliyor-musunuz/2 (20.06.2018).

[4] Bkz; http://www.goklerdeyiz.net/thy-logosunun-ilginc-ozelligi/ (20.06.2018).

[5] Bkz; http://www.wiki-zero.net/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvQ2F0aGF5X1BhY2lmaWM (20.06.2018).

[6] Bkz; http://www.wiki-zero.net/index.php?q=aHR0cHM6Ly9lbi53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvQ2F0aGF5X0RyYWdvbg

[7] Bkz; https://turkishskylife.wordpress.com/2016/06/07/thy-logosu-vs-cathay-dragon-logosu/ (20.06.2018).

[8] Bkz; https://www.cathaypacific.com/cx/en_CA/cathaydragon/introduction.html (22.06.2018)

[9] 556 sayılı KHK m.61/1,c hükmündeki  “… bu amaçlar için gümrük bölgesine yerleştirmek, gümrükçe onaylanmış bir işlem veya kullanıma tabi tutmak …” ifadesi, SMK m.29/1,c hükmünde “… ithal işlemine tabi tutmak, ihraç etmek …” şeklinde değiştirilerek, tecavüz yoluyla kullanılan markayı taşıyan ürünlerin transit geçişleri tecavüz oluşturan fiiller arasından çıkarılmıştır.

KAN DAVASI; OLIVIA DE HAVILLAND v FX NETWORKS

 

2017 Mart ayında FX NETWORKS şirketinin 8 bölümlük  belgesel-drama dizisi “FEUD: BETTE and JOAN” (KAN DAVASI: BETTE ve JOAN) yayına girdi ve dünya genelinde büyük başarı yakaladı. Hepsi birbirinden ünlü oyuncuların boy gösterdiği bu mini diziyi  hem izlemesi zevkli hem de bir yandan Hollywood’un bir dönemini anlatması hasebiyle ilginç, dizi severlere izlemelerini tavsiye ederim doğrusu.

Dizinin konusu efsanevi film yıldızları Bette Davis ve Joan Crawford arasında ki, adeta kan davasına dönüşmüş, mesleki ve kişisel rekabet olarak görünüyor. Ama aslında bu iki yıldız ekseninde Hollywood film endüstrisindeki  erkeklerin sistemin içindeki  kadınlara nasıl baskı yaptığını, onları birbirine kırdırıp manipüle ederek kendilerinin ve yönettikleri şirketlerin ekonomik gelirlerini nasıl arttırdıklarını anlatıyor.

Dizi bir yandan da, olayların geçtiği 1960’lı yıllarda Hollywood’da kadın yıldızların yaşlandıkça nasıl  kötü muamelelere maruz kalıp ayrımcılığa uğradığını, rol bulmakta çektikleri güçlükleri bir kez daha hatırlatıyor bize (durum şimdi de pek farklı değil bence, ama en azından artık  bu ayrımcılık eskisi kadar açıktan ifade edilmiyor, daha doğrusu buna  cesaret edilemiyor. –Abartma yok öyle bir şey diyorsanız “Searching for Debra Winger” isimli belgeseli izlemenizi tavsiye ederim )

Dizinin oyuncu kadrosu da son derece albenili; Joan Crawford’u Jessica Lange, Bette Davis’i Susan Sarandon oynarken diğer karakterleri de oldukça bilinen yetenekli oyuncular canlandırıyor.

Gerçek hayatta Bette Davis’in yakın arkadaşı olan OLIVIA DE HAVILLAND’ı ise dizide Oscar ödüllü ünlü oyuncu Catherine Zeta Jones canlandırıyor.

Olivia De Havilland kendi zamanının ünlü oyuncularından biri, 2 kez Oscar kazanmış ve meşhur Rüzgar Gibi Geçti filminde de oynamış. İnanılması güç ama De Havilland bugün hala hayatta, 101 yaşında ve Paris’de yaşıyor.

Zeta Jones’un hayat verdiği  De Havilland karakteri tüm seri boyunca 17 dakikadan az bir süre ve sadece temelde iki ana sahnede görünüyor, ama ne görünmek! Konuşma ve vücut dilini  bir izleyin derim; her halinden klas bir kadın olduğu anlaşılıyor ve Zeta Jones kendisini harika canlandırıyor bence. De Havilland zarif ve sakin konuşuyor fakat söyledikleri o dönem için demirden leblebi aslında.

De Havilland karakterinin göründüğü ilk an dizinin birinci bölümünde yer alan 1978 Oscar Ödülleri sırasında geçen ve  hayali olarak oluşturulmuş bir röportaj sahnesi . Burada  De Havilland  Hollywood sisteminin kadınlara nasıl davrandığı hakkında  konuşuyor, ayrıca Crawford ve Davis arasındaki kan davasına dönüşmüş rekabetten de bahsediyor.

— Karakterin göründüğü diğer sahnede is De Havilland  Susan Sarandon’un canlandırdığı Bette Davis karakteriyle konuşuyor. Sahne iki kadının ne kadar yakın arkadaş olduğunu işaret ediyor izleyiciye.

De Havilland dizide, tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi, güzel- ışıltılı-zarif- kendine güvenli-kadınlar konusunda eşitlikçi söylemlere sahip  ve Hollywood’da kadınlara daha fazla saygı gösterilmesi gerektiği konusunda zamanının çok ötesinde  fikirlere sahip  biri olarak resmedilmiş durumda.

De Havilland’ın fotoğrafı  bütün dizi boyunca hiç görünmüyor;  sadece son bölümün bitişinde kendisinin resmiyle Zeta Jones’un resmi yanyana koyularak gerçek hayatta De Havilland’a ne olduğu hakkında kısa bir bilgi veriliyor.

Dizinin yayına girmesinden  sonra De Havilland, FX NETWORKS şirketine  Haziran 2017 tarihinde dava açıyor. Dizide  gayet güzel, akıllı, alımlı ,zamanına göre fikirleriyle öncü birisi olarak yansıtıldığına göre sorun ne? De Havilland diyor ki;

1— Dizide beni doğru şekilde canlandırmadılar ve benim California Medeni Hukuku’na göre mevcut aleniyet haklarımı ihlal ettiler,

2— Benden imajımı ve kimliğimi kullanmak için izin  alınmadı ,

3— Mahremiyetim ihlal edildi ve yanlış bir imajla gösterildim.  Dizide benim karakterim Bette Davis ile konuşurken kendi kız kardeşini “bitch” diye tanımlıyor, halbuki ben kardeşim için “dragon lady” (ejderha kadın) tanımlamasını kullanmıştım,  ayrıca aynı sahnede benim Frank Sinatra’nın alkolik olduğunu ima ettiğim gibi yanlış bir imaj çizilmiş. Dizi durdurulsun.

(De Havilland’ın kızkardeşine hitap şekliyle ilgili neden bu kadar reaksiyon gösterdiğini anlamak için kız kardeşiyle olan ilişkisine bakmak ve bunun arkasındaki ruhsal durumu görmeye çalışmak  lazım gelebilir, çünkü Havilland’ın kızkardeşi de bir oyuncuymuş ve hayat boyu aralarında hiç düzelmeyen gerilimli bir ilişki ve feci bir mesleki rekabet yaşanmış. Kız kardeşi 2013 yılında ölmüş olsa da Havilland’ın bu konudaki hassasiyetinin devam ettiğini görüyoruz)

Davalı FX, California’da geçerli kısaca SLAAP diye anılan kanun çerçevesinde davanın reddini talep ediyor; SLAAP kısaca  Anayasal hakkın (konuşma özgürlüğü) kullanılmasına engel olmayı hedefleyen davaların reddedilmesi gerektiğini düzenliyor. FX, De Havilland’ın dizide zaten gerçek hayattakine en yakın biçimde yansıtıldığını, kendisinin haklarının ihlal edilmediğini, yapımın bir belgesel-dizi olduğunu ve bu tarz bir davanın kabul edilmesinin dizi sektöründe ki yaratıcılığı kısıtlayacağını dolayısıyla dizinin First Amendment çerçevesinde konuşma/ifade özgürlüğü içine girdiğinden koruma altında olduğunu iddia ediyor.

Biz bu First Amendment’ı yani ABD Anayasası’nın 1. Ek maddesini daha çok “konuşma özgürlüğü” maddesi olarak biliyoruz ama içinde din özgürlüğü, basın özgürlüğü,toplanma özgürlüğü gibi başka konularda var.

Los Angeles Mahkemesi davayı kabul ediyor  ve diyor ki; dizide Havilland “dönüştürülmemiş”(transformative değil) fakat –olabilecek– en gerçekçi biçimde yansıtılmış, o yüzden First Amendment çerçevesinde davalı (Anayasal) bir korumadan yararlanamaz.

Aleyhine karar çıkan FX , Temyiz’e başvuruyor ve  California 2. Temyiz Mahkemesi 26 /03/2018 tarihli kararıyla  Yerel Mahkeme kararını bozuyor. Temyiz Mahkemesi diyor ki;

SLAAP’ın uygulanabilmesi için davalının, davacının talebinin  bir anayasal hakkın kullanılmasını engelleyeceğini yada bir kamu menfaatiyle bağlantılı olduğunu göstermesi lazım. Davalı bunu gösterirse o zaman ispat külfeti yer değiştirir ve davacının da, elindeki delillerle, taleplerinin kabul edilmesinin mümkün olduğunu ispat etmesi gerekir.  De Havilland davada FX’in kendi üstüne düşen yükümlülüğü yerine getirdiğini kabul ediyor, o zaman Mahkeme ikinci unsura odaklanacaktır.

Olaydaki gibi davacı kamuya mal olmuş bir figür ise o zaman davalının eyleminde gerçek bir kötü niyet yada zarar kastı   bulunduğunu göstermesi lazımdır.

California Hukuku’na göre “her kim ki bilerek  başkasının adını, sesini, imzasını, fotoğrafını, suretini/tasvirini herhangi bir biçimde reklam veya satış veya satışa arz amacıyla o kişiden izin almaksızın ürünler/hizmetler üzerinde kullanırsa  verdiği zarardan sorumlu olur”. Ancak FX’in belgesel dizisi bir ürün veya ticari eşya sayılmaz; aksi farz edilse ve Havilland’ın canlandırılmasının onun isminin veya suretinin kullanılması anlamına geldiği düşünülse dahi Feud dizisi Amerikan Anayasası’nın 1.Eki çerçevesinde koruma altındadır. 1. Ek hayatın gerçek malzemelerini  alıp kullanarak bunları sanata dönüştüren ve bunlardan kitaplar ve oyunlar yazan, filmler çeken hikaye anlatıcılarını ve sanatçıları da korur. Bu kişilerin yaratıları gerçek şahısların hikayeleri de olabilir.

Bu çerçevede Feud’un yaratıcılarının De Havillan’ın ismini kullanmak ve kendisinin canlandırılması için kendisine bir ödeme yapması veya ondan izin alması gerekmez.

De Havilland sosyal medyada kendisinin resminin Zeta Jones ile birlikte kullanılmasının aleniyet hakkını ihlal ettiğini iddia etmişse de bunun aleniyet hakkına tecavüz eden bir yönü yoktur çünkü kendisi dizide canlandırılan karakterlerden biridir ve resminin dizinin reklamı için kullanılması normaldir.

De Havilland’ın canlandırılması hukuki açıdan transformative  yani dönüştürücüdür. İşin değeri (canlandırılan kişinin)  ününden değil de prensip olarak başka kaynaklardan temelleniyorsa ,mesela işin yaratıcılığından,yetenekten, (onu oluşturanın) ününden vs., o zaman Ek 1 maddesindeki korumadan yararlanmak için gerekli transformative olma koşulu sağlanmış olur. Feud dizisinin pazarlanabilirliği ve ekonomik değeri temelde De Havilland’ın ününden kaynaklanmamakta , bilakis bu diziyi yaratanların ve oyuncuların yaratıcılığından-yeteneğinden ve ününden doğmaktadır.

Feud bir belgesel dizidir ve bu manada toplumca belli seviyede yaratıcı özgürlüğe sahip olması beklenir. Bir belgesel dramayı seyredenler olayların dramatize edildiğini, hatta karakterlerin hayali olabileceğini ve karakterlerin söylediklerinin gerçek yaşamda tam olarak öyle olmayabileceğini  bilirler.  Belgesel dramalar çoğunlukla dramatik olayların yorumuna dayanır ve belagata dayalı diyaloglarla doludur. Seyircilerin büyük çoğunluğu bunların gerçekten fazlasıyla hayali yapımlar olduğunun farkındadır.

Dizideki hayali röportaj ve Frank Sinatra’ya yapılan referansa gelince; makul hiç kimse bunları karalayıcı veya yüksek derecede saldırgan ifadeler olarak algılamaz. Esasen bakıldığında dizide De Havilland’ın genel manada olumlu canlandırıldığı görülmektedir.

Feud’un yazarları/senaristleri hayali röportaj sahnesinin bir çerçeve çizmek maksatlı oluşturulduğunu beyan etmiştir. Yani bu röportajdaki diyaloglar aslında dizinin gerçek temasını ortaya koyar biçimde kaleme alınmıştır. Röportajda Zeta Jones’un canlandırdığı karakter Hollywood’daki erkeklerin kadınlar üzerinde güçlerini nasıl suistimal ettiği temasına vurgu yapmaktadır.

— De Havilland’ın kardeşi için “bitch” değil de gerçek yaşamda “dragon lady” tanımlamasını kullanmış olması konusuna gelince; dizideki karakter kız kardeşi için iki kez bahsi geçen tanımı kullanmıştır. (5. ve 7. bölümlerde)

FX şirketi bu bölümlerin senaryo yazarlarının beyanlarını dosyaya sunmuştur. Yazarlar De Havilland’ın kız kardeşiyle ömür boyu süren ve toplumca da gayet iyi bilinen anlaşmazlığından haberdar olduklarını söylemişlerdir. Yazarlar, dragon lady tanımlamasıyla dizide kullanılan terimin genelde aynı anlama geldiğini/öyle kullanıldığını ancak dizideki kelimenin seyirciler tarafından daha fazla bilindiğini ve bu yüzden bu terimi kullandıklarını beyan etmiştir. Esasen, seyirci açısından, gerçek yaşamda kullanılmış olan kelime dizideki kullanılan kelimeden pek de fazla değişik bir algı yaratmamaktadır.

— De Havilland Feud’un yaratıcılarının kendisine karşı bir kötü niyet ve kasıt içinde olduğunu ispat edememiştir. Bilakis dizide De Havilland son derece akıllı ve saygıdeğer bir karakter olarak canlandırılmıştır ve esasen dizinin önemli karakterlerinden de değildir.

Dolayısıyla Yerel Mahkeme’nin FX şirketinin ret talebini kabul etmesi gerekirdi.

Court of Appeal of The State of California Second Appellate District Division Three, B285629, Los Angeles County Super. Ct. No. BC667011

Özlem FÜTMAN

ofutman@gmail.com

Mayıs 2018

Paris Sözleşmesi Birinci Mükerrer 6ncı Madde Bağlamında Tanınmış Markalar – Adalet Divanı Genel Mahkemesi “MASSI” Kararı (T-2/17)

 

Paris Sözleşmesi’nin birinci mükerrer 6ncı maddesi bağlamındaki tanınmış markalarla aynılık veya benzerlik, 207/2009 sayılı AB Marka Tüzüğü madde 8(2)(c) uyarınca bir nispi ret nedeni ve aynı zamanda bir hükümsüzlük gerekçesidir.

Bu yazıda, 207/2009 sayılı AB Marka Tüzüğü madde 8(2)(c) uyarınca bir nispi ret nedeni olan Paris Sözleşmesi’nin birinci mükerrer 6ncı maddesi bağlamındaki tanınmış markalar (well known in a Member State, in the sense in which the words ‘well known’ are used in Article 6bis of the Paris Convention)[1] ile aynı tüzüğün 8(5) maddesinde yer alan Birlik’te üne sahip markalar (trade mark has a reputation in the Union) arasındaki kavramsal ve uygulamaya dair farklılıkları Avrupa Birliği Adalet Divanı kararları çerçevesinde açıklamaya çalışacağız.

Paris Sözleşmesi’nin birinci mükerrer 6ncı maddesini, Dünya Fikri Mülkiyet Teşkilatı’nın eski Genel Müdürlerinden Prof. G.H.C. Bodenhausen’in yorumları çerçevesinde aktardığımız “Paris Sözleşmesi Birinci Mükerrer Altıncı Maddesi Anlamında Tanınmış Markalar – “Sınai Mülkiyetin Korunması Hakkında Paris Sözleşmesi’nin Uygulamasına ilişkin Rehber”de Maddenin Analizi” başlıklı detaylı bir yazı için https://iprgezgini.org/2013/12/16/paris-sozlesmesi-birinci-mukerrer-altinci-maddesi-anlaminda-taninmis-markalar-sinai-mulkiyetin-korunmasi-hakkinda-paris-sozlesmesinin-uygulamasina-iliskin-rehberde/ bağlantısının incelenmesi yerinde olacaktır.

6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu (SMK) madde 6’da -207/2009 sayılı AB Marka Tüzüğü’nün tersine- tanınmış marka ile üne sahip marka gibi farklı kavramlara yer verilmemiş olsa da, yukarıda belirtilen iki durum da ayrı birer nispi ret gerekçesi olarak düzenlenmiştir:

“(4) Paris Sözleşmesinin 1 inci mükerrer 6 ncı maddesi bağlamındaki tanınmış markalar ile aynı veya benzer nitelikteki marka başvuruları, aynı veya benzer mal veya hizmetler bakımından itiraz üzerine reddedilir.

(5) Tescil edilmiş veya tescil başvurusu daha önceki tarihte yapılmış bir markanın, Türkiye’de ulaştığı tanınmışlık düzeyi nedeniyle haksız bir yararın sağlanabileceği, markanın itibarının zarar görebileceği veya ayırt edici karakterinin zedelenebileceği hâllerde, aynı ya da benzer markanın tescil başvurusu, haklı bir sebebe dayanma hâli saklı kalmak kaydıyla, başvurunun aynı, benzer veya farklı mal veya hizmetlerde yapılmış olmasına bakılmaksızın önceki tarihli marka sahibinin itirazı üzerine reddedilir.”

SMK’da iki ayrı kavramın kullanılmamış olmasının gerekçesini tam olarak bilmemekle birlikte, yazı kapsamında yer vereceğimiz Adalet Divanı değerlendirmelerinin konu hakkındaki AB yargısı yaklaşımının daha net biçimde algılanmasına yardımcı olacağını umut ediyoruz.

Yazı kapsamında ele alacağımız karar, Adalet Divanı Genel Mahkemesi’nin 3 Mayıs 2018 tarihli T-2/17 sayılı “MASSI” kararı olacak, bu karar tanınmış markalarla ilgili önceki içtihada çok sayıda atıf içerdiğinden, yazı boyunca bu atıflara da yer vereceğiz.

Dava konusunu çok kısa biçimde aktaracak olursak:

“J-M.-E.V. E HIJOS, SRL” firması “MASSI” kelime markasını 9.,12 ve 28. sınıflardaki çok sayıda mal ve hizmet için EUIPO’da tescil ettirir. Markanın kapsamında 12. sınıfa dahil bisikletler ve çok sayıda bisiklet aksesuarı ve parçası malları da bulunmaktadır.

“ALBERTO MASI” tescilli markanın hükümsüzlüğü istemiyle EUIPO’ya talepte bulunur. Hükümsüzlük talebinin gerekçesi –diğerlerinin yanısıra- tescilli olmayan “MASI” markasının Paris Sözleşmesi’nin birinci mükerrer 6ncı maddesi bağlamındaki tanınmışlığıdır.

EUIPO İptal Birimi hükümsüzlük talebini reddetmiş olsa da, EUIPO Temyiz Kurulu talebi kısmen kabul eder ve markayı 12. sınıfa dahil bisikletler ve bisiklet aksesuar ve parçaları malları bakımından kısmen hükümsüz kılar. Hükümsüzlük kararının gerekçesi, tescilsiz “MASI” markasının yukarıda sayılan mallar bakımından İtalya’da Paris Sözleşmesi’nin birinci mükerrer 6ncı maddesi bağlamında tanınmış bir marka olmasıdır.

“J-M.-E.V. E HIJOS, SRL”, Temyiz Kurulu kararına karşı dava açar ve dava Adalet Divanı Genel Mahkemesi’nce 3 Mayıs 2018 tarihli T-2/17 sayılı kararla sonuçlandırılır. Kararın tam metnini okuyucularımız http://curia.europa.eu/juris/document/document.jsf;jsessionid=9ea7d2dc30dde130ad0709d74164bb4fef622f99203f.e34KaxiLc3qMb40Rch0SaxyNchz0?text=&docid=201699&pageIndex=0&doclang=EN&mode=req&dir=&occ=first&part=1&cid=1197057  bağlantısında görebilirler.

Mahkeme kararında, Paris Sözleşmesi’nin birinci mükerrer 6ncı maddesi bağlamındaki tanınmış marka hususu aşağıdaki biçimde açıklanır:

Paris Sözleşmesi’nin birinci mükerrer 6ncı maddesi bağlamındaki tanınmış markalar; tescile gerek olmaksızın, ilgili coğrafi bölgedeki ünlerine dayalı olarak, karıştırılma olasılığına karşı korumadan yararlanan markalardır. (Mülhens v OHIM — Minoronzoni (TOSCA BLU), T‑150/04, paragraf 51)

Bu noktada, yukarıda atıfta bulunulan T-150/04 sayılı karara dönüldüğünde, maddeler 8(2)(c) ve 8(5) arasında aşağıdaki farklılıkların tespit edildiğini görmekteyiz:

Madde 8(5) bağlamında üne sahip markanın korunabilmesinin ön şartı, üne sahip markanın EUIPO’da tescilli olmasıdır. Madde 8(5) kapsamında sağlanan koruma, benzer olmayan mal ve hizmetler için de geçerlidir.

Buna karşılık, 8(2)(c) kapsamında sağlanan koruma Paris Sözleşmesi birinci mükerrer 6ncı maddesi bağlamındadır ve önceki markanın tescilli olması şartı bulunmamaktadır. Buna karşılık koruma yalnızca aynı veya benzer mallara yöneliktir ve Paris Sözleşmesi’nin ilgili maddesi yalnızca mallar bakımından (Hizmetler açısından değil; bununla birlikte TRIPS madde 15/3 Paris Sözleşmesi’nin (1967) 6ncı mükerrer maddesinin, gerekli değişiklikler yapılmış olarak, hizmetlere de uygulanacağı hükmünü içermektedir. Y.N.) koruma öngörmektedir.

Paris Sözleşmesi’nin birinci mükerrer 6ncı maddesi bağlamındaki tanınmışlığın ispatlanması için bu konu hakkında hazırlanmış WIPO Ortak Tavsiye Kararı’nın incelenmesi gerekmektedir.

Ortak Tavsiye Kararı’nın ikinci maddesine göre, bir markanın tanınmışlığına ilişkin her faktör yetkili otorite tarafından dikkate alınmalıdır. Bu faktörlerin başlıcaları; markanın kamunun ilgili kısmındaki bilinirliğinin ve tanınırlığının derecesi, markanın kullanımının süresi, kapsamı ve coğrafi yayılımı, markanın tanıtımının süresi, kapsamı ve coğrafi yayılımı, marka tescillerinin süresi ve coğrafi yayılımı, markadan kaynaklanan hakların başarılı şekilde hukuki korumasına ilişkin kayıtlar, özellikle de yetkili diğer makamların tanınmışlığa ilişkin kararları, markanın değeridir. (BoomerangTV, T‑420/03, paragraf 80).

Ortak Tavsiye Kararı’nın 2(1)(c) maddesine göre, yukarıda sayılan faktörler, markanın tanınmışlığının tespiti konusunda yetkili otoriteye yardım amacıyla hazırlanmış bir rehber olarak değerlendirilmelidir ve tanınmışlık tespitine varılabilmesi için zorunlu ön koşullar değildir. Buna ilaveten, aynı maddeye göre her vaka kendine özgü şartlarına göre incelenmelidir. Bir vakada sayılan tüm faktörler vakaya uygulanabilecekken, bir diğer vakada sayılan faktörlerin hiçbirisi uygulanamayabilir ve bu listede sayılmamış ek faktörler dikkate alınarak karara varılabilir.

Adalet Divanı’nın 22 Kasım 2007 tarihli C-328/06 sayılı Nieto Nuro kararı paragraf 17’ye göre, tanınmış marka kavramı, üne sahip marka kavramına akraba bir kavramdır. Yukarıda belirtildiği üzere, üne sahip marka kavramı 207/009 sayılı Tüzük madde 8(5)’te ve Birlik Marka Direktifi madde 5(3)’te yer almaktadır.

Adalet Divanı’nın 14 Eylül 1999 tarihli C-375/97 sayılı General Motors kararına göre, Tüzük madde 8(5) hükmünün metni veya ruhu, tanınmışlık için bir markanın kamunun ilgili kesiminin belirli bir yüzdesi tarafından bilinmesi gerektiğini söylememektedir. Bir markanın tanınmış veya üne sahip olup olmadığı değerlendirilirken, inceleme konusu vakayla ilgili tüm durumlar; özellikle de markanın pazardaki payı, markanın kullanımının yoğunluğu, coğrafi yaygınlığı ve süresi, markanın tanıtımı için yapılan harcamaların büyüklüğü dikkate alınmalıdır. Buna ilaveten, Tüzük madde 8(5) anlamında bölgesellik şartı markanın üye ülkede üne sahip olması durumunda yerine getirilmiş sayılır. Üye ülkede tanınmışlık şartına ilişkin bir tanımlama olmadığından, bir markanın ilgili üye ülkenin bütününde tanınmış veya üne sahip olması şartı aranamaz; tanınmışlık veya üne sahip olmanın üye ülkenin azımsanamayacak (hatırı sayılır, önemli) bir kısmında ortaya çıkması yeterlidir.

Tanınmış bir marka için aranacak halkın markayı tanıma derecesi, üne sahip bir marka için aranacak tanınma derecesinden yüksektir; bunun sonucu olarak Paris Sözleşmesi’nin birinci mükerrer 6ncı maddesi bağlamında bir markayı tanınmış marka olarak kabul etmek için aranacak kanıtların standardı, Tüzük madde 8(5) anlamında üne sahip markalar için aranacak kanıt standardından daha yüksek olacaktır. Paris Sözleşmesi’nin birinci mükerrer 6ncı maddesinin amacı tanınmış markaların tescilli olmadıkları ülkelerde istismar edilmelerinin engellenmesidir. Bu bağlamda, istisnai korumadan yararlanacak markalar için görece yüksek bir tanınmışlık standardı öngörülmesi sürpriz olmamalıdır. (BoomerangTV, T‑420/03, paragraf 110; Hukuk Sözcüsü Jacobs’un General Motors, C‑375/97 davasındaki görüşü, paragraflar 32 ve 33).

Adalet Divanı Genel Mahkemesi, içtihada ilişkin açıklamaların ardından, hükümsüzlük kararının gerekçesi “MASI” markasının Paris Sözleşmesi’nin birinci mükerrer 6ncı maddesi bağlamında tanınmış bir marka olarak kabul edilebilmesi için sunulmuş kanıtların tanınmışlık hususunu açık, ikna edici ve etkin biçimde ispatlayamadığını belirtir. Elbette, Genel Mahkeme bu tespite delilleri inceleyerek karar verir, ancak bu yazının asıl amacı AB yargısının tanınmış marka hususuna yaklaşımı açıklamak olduğundan, delillerin hangi nedenle yetersiz bulunduğu hususunda açıklama yapmayacağız. Detayların yazının başında yer verdiğimiz karar bağlantısından görülmesi mümkündür.

Sonuç olarak, Genel Mahkeme, EUIPO Temyiz Kurulu’nun Paris Sözleşmesi’nin birinci mükerrer 6ncı maddesi bağlamında tanınmışlığı gerekçe göstererek verdiği kısmi hükümsüzlük kararını yerinde bulmaz ve Temyiz Kurulu’nun hükümsüzlük kararını iptal eder.

AB yargısının içtihat ve genel yaklaşımını Türk uygulamasıyla karşılaştırdığımızda kanaatimizce birkaç noktanın altının çizilmesi gerekmektedir:

  • Öncelikle, gerek 556 sayılı KHK gerekse de 6769 sayılı SMK, sadece tanınmış marka kavramını kullanmışken; Avrupa Birliği’nde Paris Sözleşmesi birinci mükerrer 6ncı madde kapsamında korunacak markalar için “tanınmış marka”, Tüzük madde 8(5) kapsamında korunacak markalar içinse “üne sahip marka” kavramları kullanılmıştır.

Bu yaklaşım, yani farklı kavramların kullanımı kanaatimizce, hükümlerin ruhunun ve birbirlerinden farklarının daha kolaylıkla anlaşılmasını sağlamaktadır.

Kavramsal bir farklılık bulunmamasının Türkiye’de yol açtığı sonuç, tanınmış marka tespit eşiğinin yüksek tutulması halinde, bu korumadan yararlanacak markaların sayısının çok sınırlı kalması, eşiğin düşürülmesi halinde ise üne sahip neredeyse her markanın tanınmış marka olarak kabul edilmesi riskinin (Risk kendisini aşağıda eleştirilecek Tanınmış Marka Listesine kayıt başvuruları bağlamında göstermektedir.) ortaya çıkmasıdır.

Oysa ki, üne sahip marka olmakla, Paris Sözleşmesi bağlamında tanınmış marka olarak kabul edilmek için aranacak kanıt standardı, Adalet Divanı içtihadında da belirtildiği üzere birbirleriyle aynı olmamalıdır.

  • Türkiye’de tanınmış marka olma hususu, Tanınmış Marka Listesi adı verilen bir listenin oluşturulması ve bu listeye dahil olmak için yapılan başvuruların incelenmesi suretiyle 20 küsur yıldır tuhaf bir hale bürünmüştür. Bu listeye dahil olmasa da birçok markanın üne sahip marka olarak kabul edilmesi mümkündür ve yayıma itiraz incelemesi sırasında sunulacak deliller, her vaka bazında incelenerek itirazların sonuçlandırılması mümkündür. Kısaca, tanınmış marka listesine dahil olmasa da, markaların tanınmış marka olarak değerlendirilmesi mümkündür ve bu hususun ispatı yükümlülüğü iddia sahibine aittir.

Buna ilaveten, Paris Sözleşmesi’nin birinci mükerrer 6ncı maddesi bağlamında tanınmış marka koruması tescilli olmayan markalara yönelik olduğundan, tescilli dahi olmayan bir markanın tanınmış marka listesinde bulunması beklentisi hiç anlamlı değildir. Bu çerçevede, tanınmış marka listesine dahil olmanın, Paris Sözleşmesi’nin birinci mükerrer 6ncı maddesi bağlamında tanınmış marka olmakla da kanaatimizce hiçbir bağlantısı bulunmamaktadır.

Bu bağlamda kanaatimizce, Türk uygulamasındaki tanınmış marka listesinin anlamı ve etkisi, gerçeklik düzeyinde hiçlikle eşit olmalıdır.

  • Tanınmış veya üne sahip marka iddiasını ispatlamak, iddia sahibinin sorumluluğudur. Bir dönem tanınmış veya üne sahip bir markanın, yıllar sonra bu özelliğini yitirmesi mümkündür. Dolayısıyla, süresiz olarak düzenlenen tanınmış marka listesi veya koruması bu anlamda da haksız sonuçlara yol açmaktadır.
  • Türk uygulamasına ilişkin sorunların çoğunluğu, kaynak düzenlemelerin ve mevzuatın ruhu özümsenmeden ve/veya anlaşılmadan, günü kurtarmak maksadıyla geliştirilen uygulamaların zamanla kalıcı hale gelmesinden kaynaklanmaktadır. Tanınmış marka koruması bağlamında karşılaşılan sorunların nedeni de kanaatimizce bu ruh halinin ortadan kalkmamış olmasıdır.

Konuya yorumlarıyla katkı sağlamak isteyen okuyucularımızın değerlendirmelerini memnuniyetle karşılayacağız.

Önder Erol ÜNSAL

Haziran 2018

unsalonderol@gmail.com

[1] Paris Sözleşmesi’nin 1 inci mükerrer 6 ncı madde: (1) Birlik ülkeleri, tescilin yapıldığı ülkenin yetkili makamınca söz konusu ülkede bu sözleşmeden yararlanacağı kabul olunan bir kişiye ait olduğu, aynı veya benzeri mallar için kullanıldığı iyi bilinen tanınmış bir markanın herhangi bir karışıklığa yol açabilecek bir şekilde yeniden reprodüksiyonunu, taklit edilmesini veya aslına yakın bir şekilde değiştirilmesini içeren bir markanın kullanılmasını gerek mevzuat izin verdiği takdirde re’sen gerekse ilgilinin isteği üzerine yasaklamayı ve tescilini reddetmeyi veya iptal etmeyi taahhüt ederler. Markanın elzem bir bölümünün tanınmış bir markanın reprodüksiyonundan oluşması veya bu tanınmış markayla karıştırılabilecek bir taklitten ibaret olması durumunda da, bu hükümler geçerli olacaktır.

Renk İsimlerinin Tanımlayıcı ve Ayırt Edici Niteliği – Adalet Divanı Genel Mahkemesi “BLUE” Kararı (T-375/17)

 

Renk isimlerinin marka olarak tescil edilebilirliğine yönelik tartışmalar, en az münhasıran tek renkten veya renk kombinasyonundan oluşan markaların tescil edilmesi tartışmaları kadar yoğundur.

Renkler birçok ürün bakımından tüketicilerin ürünü tercih etmesini sağlayan önemli faktörlerden birisidir (Örneğin, kıyafetlerin renkleri). Buna ilaveten, birçok ürün bakımından da ürünün türünü veya niteliğini belirtir adlandırmalar olduklarının da kabul edilmesi gerekir (Örneğin, beyaz çay, siyah çay, yeşil çay). Buna ilaveten birçok hizmet bakımından da renk isimlerinin yaygın kullanımı bulunduğu ve hizmetlerin içeriğinin önemli karakteristiklerini bildirdikleri söylenebilir (Yeşil kelimesi, çevre dostu teknolojileri işaret eden anlamıyla birçok hizmetin niteliği bakımından çok açık ve doğrudan bir mesaj vermektedir.).

Renk isimlerinin tanımlayıcı olmadığı birçok durumdan da bahsedilebilir. Örneğin, bir rengin ismi, bir helikopter için veya matbaa makinesi için muhtemelen, bu ürünlerin alıcılarının tercihini etkileyen bir faktör olmayacak ve ürünlerin niteliğini belirtmeyecektir.

Tüm bunların dışında, bir de “Ne olacak ki?” ekolü mevcuttur. “Ne olacak ki?” ekolünün temel argümanı ise, renk isimlerinin herhangi bir kelimeden farkı bulunmadığı ve doğrudan ürünü tanımladıkları her durumun dışında (Örneğin, peynir için beyaz, et için kırmızı, vb.), renk isimlerinin herhangi bir ret engeline takılmamaları gerektiği yönündedir.

Kendi görüşümüzün “Ne olacak ki?” ekolünün çok uzağında belirterek, Avrupa Birliği Adalet Divanı Genel Mahkemesi‘nin 12 Haziran 2018 (dün) verdiği T-375/17 sayılı “Blue” kararını sizlerle paylaşıyoruz. Kararın tam metninin http://curia.europa.eu/juris/document/document.jsf?text=&docid=202763&pageIndex=0&doclang=EN&mode=req&dir=&occ=first&part=1&cid=463006 bağlantısından görülmesi mümkündür.

Macar vatandaşı “Klaudia Patricia Fenves” aşağıda görseline yer verilen “Blue” markasının 32. sınıfa dahil “Meşrubatlar, alkolsüz içecekler” malları ve 35., 41. sınıflara dahil bazı hizmetler bakımından tescil edilmesi talebiyle “Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO)”ne başvuruda bulunur.

EUIPO operasyon birimi, başvuruyu 32. sınıfa dahil mallar bakımından ayırt edici nitelikten yoksunluk ve tanımlayıcılık gerekçeleriyle kısmen reddeder. Bu noktada, temel bir İngilizce sözcük olan “blue” kelimesinin “mavi” anlamına geldiği belirtilmelidir. Başvuru sahibi bunun üzerine başvurusunun içeriğini “Enerji içecekleri ve izotonik spor içecekleri hariç olmak üzere, meşrubatlar ve alkolsüz içecekler” olarak sınırlandırsa da, uzman ret kararı değiştirmez.

Başvuru sahibi, karara karşı itiraz eder ve itiraz EUIPO Temyiz Kurulu’nca incelenir. Temyiz Kurulu, inceleme sonucunda itirazı aşağıda belirtilen temel nedenlerle reddeder:

i- Bir renk adı olan “blue” kelimesinin “Enerji içecekleri ve izotonik spor içecekleri hariç olmak üzere, meşrubatlar ve alkolsüz içecekler” mallarının önemsiz bir özelliği olduğu kabul edilemez. Renk isimleri tüketicinin tercihi bakımından önemlidir ve dolayısıyla bir renk ismi olan “blue” ibaresinin ortak kullanıma açık kalmasının sağlanması gereklidir.

ii- Tüketiciler, “blue” ibaresini, anında ve doğrudan şekilde içeceklerin rengini bildiren bir adlandırma olarak algılayacaklardır ve bu durum ürünlerin bir özelliğinin bildirilmesi anlamına gelmektedir.

iii- Başvurudaki şekil unsurları çok sıradan ve basittir. Dolayısıyla, tüketicilerin algısına tanımlayıcı kelime unsurundan uzaklaştırmaları mümkün değildir.

iv- Belirtilen nedenlerle ayırt edici nitelikten yoksunluk ve tanımlayıcılık gerekçeleri ret kararı yerindedir.

Başvuru sahibi, Temyiz Kurulu’nun ret kararına karşı dava açar ve dava Adalet Divanı Genel Mahkemesi’nce görülerek, 12 Haziran 2018 tarihli T-375/17 sayılı kararla sonuçlandırılır.

Takip eden satırlarda Genel Mahkeme kararının satırbaşlarına yer vereceğiz:

Başvuru sahibi, ret kararının yerinde olmadığını, başvurunun tanımlayıcı olmadığını ve ayırt edici niteliğe sahip olduğunu, ayrıca başvurunun stilize yazım biçiminin, renk ve şekil unsurlarının da başvuruya ayırt edici nitelik kattığını iddia etmektedir. Başvuru sahibi, buna ilaveten “Blue” ibaresi dahil olmak üzere çok sayıda renk isminin önceden EUIPO tarafından tescil edildiğini de belirtmektedir.

Belirtilen iddialar Genel Mahkeme tarafından takip eden şekilde değerlendirilir:

i- Dava konusu “Enerji içecekleri ve izotonik spor içecekleri hariç olmak üzere, meşrubatlar ve alkolsüz içecekler” mallarının ortalama tüketici kesimi, yeteri derecede bilgilenmiş, gözlemci ve ihtiyatlı ortalama tüketicilerdir.

ii- Tanımlayıcılık içerikli ret gerekçesinin amacı, marka olarak tescil edilerek tek bir işletmenin tekeline verilmemesi gereken işaretlerin tescilini engellemektedir. Dolayısıyla, bu ret nedeni, bu tip işaretlerin herkes tarafın ortak olarak kullanımını sağlayarak kamu yararına hizmet etmektedir.

iii- Yerleşik içtihada göre, bir işaretin tanımlayıcı olarak kabul edilebilmesi için, o işaretin tescil başvurusunun yapıldığı anda fiilen tanımlayıcı olarak kullanımı zorunlu değildir. İşaretin tanımlayıcı olarak kullanılabilmesi ihtimali yeterlidir. Dolayısıyla, işaretin olası anlamlarından birisinin, ilgili mal ve hizmetler için tanımlayıcı olması ret kararının verilebilmesi için yeter nedendir.

iv- İnceleme konusu başvuru “blue” kelimesinden ve stilize yazım biçimi, mavi renkte yazım, beyaz konturlar, diyagonal yazım stili gibi bir takım şekli unsurlardan oluşmaktadır.

v- “Blue (mavi)” kelimesi temel bir İngilizce sözcüktür ve malların ortalama tüketicilerinde anında ve herhangi bir ek zihinsel çaba olmadan yaratacağı algı, markanın mavi renge atıf yaptığıdır.

vi- Başvurunun mal listesini teşkil eden “meşrubatlar ve alkolsüz içecekler” sektöründe, içeceklerin renklerine göre ayırt edilmesi oldukça bilinen bir durumdur ve birçok üretici ticari başarılarını artırmak için içecekleri renklerine göre ayırmaktadır. Mavi renkli içeceklerin çok sayıda örneği mevcuttur ve bu bağlamda “blue” ibaresi inceleme konusu malların önemli bir karakteristik özelliği olarak, tüketicilerin tercihini etkileyecektir. Bu çerçevede, “blue” kelimesi başvuru kapsamındaki mallar için malların rengine doğrudan atıf yapmaktadır ve tanımlayıcıdır.

vii- İnceleme konusu başvuruda yer alan figüratif unsurlar, kamunun ilgili kesimince görsel olarak yakalanacak ve akılda kalacak nitelikte unsurlar değildir. Bu çerçevede bu unsurların, tüketicilerin algısına tanımlayıcı kelime unsurundan uzaklaştıramayacağı yönündeki Temyiz Kurulu tespiti yerindedir. Tüm bunların sonucunda, başvurunun figüratif unsurları, kamunun ilgili kesiminin algısını kelime unsurunun yarattığı tanımlayıcı mesajdan uzaklaştıracak nitelikte değildir.

viii- EUIPO, Blue markasını ve diğer renk isimlerini üçüncü taraflar adına tescil etmiş olsa da, bu durum inceleme sonucunda yapılan tespitleri ve kararın yerindeliğini değiştirmeyecektir. (EUIPO yetkilerini Birlik mevzuatının genel ilkeleri çerçevesinde kullanmakla yükümlüdür. Eşit muamele ve düzgün yönetim ilkeleri çerçevesinde EUIPO benzer markalar hakkında önceden verilmiş kararları dikkate almalı ve aynı yönde karar verip vermeyeceğini dikkatle belirlemelidir. Bununla birlikte, bu ilkelerin ne şekilde uygulanacağı hukukilik ilkesiyle uyumlu olmalıdır. Bu çerçevede, bir markayı tescil ettirmek isteyen kişi, kendi lehine aynı kararın verilmesi talebiyle başka bir kişi adına gerçekleştirilmiş kanuni olmayan bir işleme dayanamaz. Bunun ötesinde, hukuki belirlilik ve iyi yönetim esasları çerçevesinde, markaların uygun olmayan biçimde tescil edilmesini engellemek amacıyla, her markanın incelenmesi düzgün ve kapsamlı biçimde yapılmalıdır. Buna uygun olarak, inceleme her vaka bazında ayrı olarak yapılmalıdır. Bir markanın tescil edilmesi, ilgili markanın kendi olguları kapsamında değerlendirilebilecek ve amacı, inceleme konusu markanın herhangi bir ret gerekçesi kapsamına girip girmediğini belirlemek olan özel kriterlere bağlıdır.)

ix- Netice itibarıyla Genel Mahkeme başvurunun tanımlayıcılık nedeniyle “Enerji içecekleri ve izotonik spor içecekleri hariç olmak üzere, meşrubatlar ve alkolsüz içecekler” malları bakımından reddedilmesi kararının yerinde bulmuştur.

x- Tanımlayıcılık gerekçeli ret kararı yerinde bulunduğundan, Genel Mahkeme ayırt edici nitelikten yoksunluk gerekçeli ret kararını ayrıca incelememiş ve davanın reddedilmesine karar vermiştir.

Renk isimlerinin marka olarak tescil edilebilirliği içerikli tartışmalarda referans alınması başlıca hususlar, kanaatimizce malların ve hizmetlerin niteliği ve renk isminin mallara ve hizmetlere ilişkin tüketici tercihinde ne derece rol oynadığıdır. Bunun ötesinde, renk isminin malların veya hizmetlerin mutlak surette ayrılmaz bir özelliği olması gerekli değildir. Örneğin, “beyaz” ibaresinin arabalara ilişkin bir özellik olması şart değildir, ancak beyaz rengin tüketicinin araba satın alma tercihinde önemli bir faktör olması ret kararının verilebilmesi için kanaatimizce yeterli olacaktır. “Ne olacak ki?” bakış açısıyla -idare veya yargı kararıyla- tescil edilen markaların sonraki dönemlerde yol açtığı kaoslar (marka ismi vermemeyi tercih ediyoruz), bu noktada yeteri derecede önemli gösterge teşkil etmektedir.

Önder Erol ÜNSAL

Haziran 2018

unsalonderol@gmail.com 

 

Marka Hukuku Alanında İki Yeni Kitap (Dr. Zeynep Bahadır – O. Umut Karaca)

 

IPR Gezgini dostlarının Fikri Mülkiyet alanındaki yayınlarını sitede tanıtmaktan memnuniyet duyuyoruz.

Bu yazıda tanıtacağım iki kitabın yazarının da aynı zamanda arkadaşlarım olması beni ayrıca keyiflendiriyor.

Kitaplardan ilki “Marka Hükümsüzlüğü ve İptali” isimli oldukça yeni bir yayın ve yazarı Dr. Zeynep Bahadır‘ın aynı zamanda doktora tezi.

 

 

Kitabın kapsamı yazarının ifadeleriyle kısaca takip eden şekilde: “Bu çalışma, 6769 sayılı Sınaî Mülkiyet Kanunu kapsamında markanın hükümsüzlüğü ve iptali hakkında yapılan bir incelemedir. Çalışmada, markanın hükümsüzlüğüne ve iptaline sebep olan haller tartışılmıştır. Bu çalışmada, hükümsüzlük ve iptal hallerinin varlığı halinde başvurulacak yollar üzerinde durulmuştur. Ayrıca, markanın hükümsüzlüğünün ve iptalinin etkisi üzerinde özellikle durulmuştur. Hükümsüzlük ve iptal taleplerinin dayanağı tespit edilmeye çalışılmıştır. Bu sayede çalışmada hükümsüzlüğün ve iptalin etkisi, farklı bir boyuttan da tartışılmıştır. Tüm bu tartışmalar yapılırken uygulamada ortaya çıkabilecek durumlar üzerinde de durulmuştur.”

 

Tanıtacağım ikinci kitap gene bir arkadaşıma ait.

O. Umut Karaca, Türk Patent ve Marka Kurumu’nda avukat olarak çalışıyor ve 2018 yılında yayınladığı “Markayı Kullanma Zorunluluğu ve Kullanmamanın Hukuki Sonuçları” kitabı kısa sürede 2. baskısını yaptı. Markanın kullanımıyla ilgili Anayasa Mahkemesi iptal kararının ve devamında gelen tüm hukuki tartışmaların da irdelendiği kitap kanaatimce oldukça dikkat çekici.

 

 

 

Kitabın kapsamı yazarının ifadeleriyle kısaca takip eden şekilde: “İkinci baskısı geçtiğimiz günlerde kitapçılardaki yerini alan kitapta; temel olarak markanın kullanılmasının, markanın sağladığı hakların devamına ve bu hakların kapsamına etkileri ele alınmıştır. Markayı kullanma zorunluluğuna aykırılık halinde daha önce hukukumuzda uygulaması bulunmayan; kullanılmayan markaların idari iptali, hükümsüzlük ve tecavüz davalarında kullanmama def’i ve marka başvurularına yapılan itirazlarda kullanmama savunması ayrıntılı olarak incelenmiştir. Anayasa Mahkemesi’nin 556 sayılı KHK’nin markayı kullanma zorunluluğuna ilişkin hükümlerini iptal eden kararlarının, 556 sayılı KHK döneminde açılan derdest davalara ve SMK dönemindeki uygulamalara etkisi ile yineleme markalarının hukuki durumu hakkındaki değerlendirmeler de kitabın dikkat çeken ve güncel tartışmalara ışık tutan diğer bölümleridir. Kitapta, belirtilen konulara ve sorunlara ilişkin ulusal yargı kararlarının ve doktrindeki görüşlerin yanı sıra, EUIPO ve Avrupa Birliği Adalet Divanı kararları da yer almaktadır.”

Her iki kitabın yazarını da literatüre katkılarından dolayı tebrik ediyor; bol satış ve başarılar diliyorum.

Sanırım bir sonraki IPR Gezgini Ödüllü Yarışması’nın ödüllerinden ikisi şu an için belli oldu.

Yarışma için hep birlikte sonbaharı bekleyeceğiz.

Son olarak, Fikri Mülkiyet alanındaki kitap, makale ve benzeri yayınlarını tanıtmak isteyen okuyucularımıza, bizimle temasa geçmelerinin yeterli olduğunu hatırlatıyoruz.

Önder Erol ÜNSAL

Haziran 2018

unsalonderol@gmail.com  

 

ESPADRİLİM ŞEKİL ÖNÜMDEN ÇEKİL! TASARIMLARIN YENİLİK VE AYIRT EDİCİLİK ŞARTLARI BAKIMINDAN DİKKAT ÇEKİCİ BİR EUIPO KARARI

 

 

Tasarım tescili için gerekli şartlardan ayırt edici karakterin, yenilik şartından farklı bir kavram olup olmadığı tartışmalı bir konu olmuştur.

Bir takım hukuk otoriteleri bir tasarımın daha önceki tasarımlarla aynı olup olmadığı incelemesini yenilik incelemesi olarak nitelemekte, tasarımın önceki tasarımlardan farklı olup olmadığı incelemesini ise ayırt edici karakter incelemesi olarak ele almaktadır.Bahsi geçen hukuk otoriteleri bu iki incelemenin aslında nitelik yönünden farklılık göstermediği görüşündedir.

Bir başka grup hukuk otoriteleri ise yenilik ve ayırt edici karakter unsurlarının birbiriyle bağlantılı kavramlar olduğunu ancak yenilik kavramının ayırt ediciliği de kapsadığını savunmaktadır. Aşağıda inceleyeceğim 11 Mayıs 2018 tarihli, 10 634 numaralı EUIPO kararında İptal Birimi, hükümsüzlüğü talep edilen tasarımı yeni bulmakla beraber tasarımın ayırt edici karakterden yoksun olduğuna karar vermiştir (Karar metninin https://drive.google.com/file/d/1yT_HjpeOqxSqd1Oe-gctL429-UfVYWoB/view?usp=sharing bağlantısından görülmesi mümkündür.). Peki bu kanaate nasıl ulaşmıştır?

Olay İspanya’nın İbiza Adası Belediyesi yani  Consell Insular d’Eivissa(CID) ile yine İspanya’da mukim Serra Vila Gemma(SVG) isimli şirket arasında geçmektedir.

Tarafların argümanları:

*** CID, SVG tarafından tescil edilmiş espadril tasarımının yenilik ve ayırt edici karakter şartlarını taşımadığını savunmaktadır. CID konu espadrilin hâlihazırda pazarda mevcut bulunan, İbiza’ya özgü geleneksel espadrillerin birebir kopyası olduğunu ve bu espadrillerin İbiza ve Formentera’nın yerli halkı tarafından asırlardır kullanılmakta olduğunu, bölgenin adet ve geleneklerinin en önemli parçalarından birini teşkil ettiğini iddia etmektedir. CID’e göre bu ayakkabılar, belli derecede evrilmiş olmalarına rağmen, geleneksel özelliklerini muhafaza etmiştir. İddialarını desteklemek üzere, CID (http://www.diariodeibiza.es),(http://www.alvarodelarica.com),(http://lomejordelavidadespeina.blogspot.com.es) gibi internet bloglarından/internet gazetelerinden görseller sunmuştur.

*** Halihazırda pazarda mevcut bulunduğu iddia edilen espadril tasarımı ile hükümsüzlügü talep edilen espadril tasarımının karşılaştırılması:

 

 

*** Tescil sahibi de bu iddialar karşısında iplerin örgü tipi, bağ türü, bağ sayısı gibi yönlerden tasarımların farklı olduğu ve halihazırda pazarda mevcut bulunan modellere nazaran yenilik getiren ve özgün bir dış biçime sahip olduğunu dile getirmekle yetinmiştir.

EUIPO İptal Birimi (bundan sonra Kurul olarak anılacaktır, ancak İptal Birimi’nin Temyiz Kurulu olmadığı, birimin kararlarına karşı Temyiz Kurulu’nda itiraz edilebildiği hatırlatılmalıdır.) hükümsüzlüğe konu tasarımı öncelikle yenilik unsuru sonra da ayırt edici karakter unsuru açısından incelemiştir:

CDR (Community Desing Regulation) madde 5 uyarınca; yenilik şartının oluşması için korunması istenen  tasarımın tescil başvurusunun tarihinden önce, yahut, rüçhan talebinde bulunulmuşsa, rüçhan tarihinden evvel, hiçbir özdeş/aynı tasarımın kamuya sunulmamış olması gerekmektedir.

EUIPO Kurulu hükümsüzlüğü  talep edilen espadril tasarımı ile CID’in aynı olduğunu iddia ettiği espadril tasarımlarının aynı olmadığı kanaatine varmıştır.  Başka bir deyişle, Kurula göre tasarımların arasındaki farklı detaylar, karşılaştırma aşamasında, “önemsiz” kabul edilemeyecektir. Kurul taban biçimleri, üst kısmın biçimi, ayakkabının uç kısmı ve bilek bölümünü ön tarafın yatay örgüsüyle  bağlamak için kullanılan ipler ve kullanılan materyal bakımından, tasarımların benzer olduğunu kabul etmiştir. Ancak diğer taraftan Kurul , önceki  tasarımda kullanılan iplerin renk farkına işaret etmekte ve hükümsüzlüğü talep edilen tasarımda kullanılan iplerin açık renk kısımlar da içeren siyah renkte olduğunu belirtmektedir. Yani aslında iplerde farklı renklerin kullanılmış olması tasarımların aynı kabul edilmemesi sonucunu doğurmuştur.

CDR (Community Desing Regulation) madde 6 uyarınca incelenmesi gerekli ayırtedici karakter unsuruna ilişkin degerlendirme ise 3 aşamadan oluşmaktadır:

1- Konu sektör ve bilgi sahibi tüketici (informed user)

Kurula göre hükümsüzlüğü talep edilen tasarımın ilgili sektörü ayakkabı/moda sektörü; hitap ettiği bilgi sahibi tüketici ise ayakkabı sektörünü tanıyan bir kişidir ( Markalardaki benzerlik incelemesinden farklı olarak burada ortalama tüketici değil, bilgilenmiş tüketici esas alınır.). Tasarım hususundaki bilgi sahibi tüketici, zaten doğası gereği, belli bir ürünün dizaynı konusunda belli bir merak sahibi olan ve dizayn akımlarına ve anılan dizaynın kökenindeki sanata ve modaya ilgi duyan bir kişidir.

2- Tescil sahibinin tasarımı yaratmadaki özgürlüğü

Espadriller konusunda, yaratıcı kişinin özgürlüğü, yalnızca alt kısmın hasır yahut benzer bir malzemeden üretilmesi ve ayakkabının ayağa oturması ölçüsünde sınırlanmaktadır. Buna karşın, ayakkabının üst kısmı, ip, lif ya da kumaş gibi, geniş bir süslemeye imkan veren değişik formlar ve özellikler arz edebilir. Dolayısıyla aslında burada tasarım sahibinin yaratmadaki özgürlük alanı oldukça geniştir.

3- Genel izlenim

Kurul hükümsüzlüğü talep edilen tasarımın renginin, kendi başına, tasarıma özgün bir karakter bahşetmediğine kanaat getirmistir. Yani Kurul sırf iplerdeki farklı renklerin, tasarımların bilgili tüketicisi üzerindeki genel izlenimini farklılaştırmaya yetmediğini düşünmektedir. Dolayısıyla EUIPO Kurulu, tasarımın hükümsüz kılınmasına karar vermiştir. Ancak tabii tescil sahibinin 2 ay içerisinde EUIPO Temyiz Kurulu’na başvurma hakkı bakidir.

EUIPO Kurulu kararı, yenilik ve ayırt edici karakterin farklı niteliklere sahip ve farklı aşamalardan oluşan iki ayrı kavram olduğuna işaret ediyor. Benim görüşüm, aslında her ne kadar daha geniş bir kavram olsa da, yeniliğin ayırt edici karakter unsurunu da içinde barındırdığı yönünde. Yani bir tasarım yeni kabul edilse bile, ayırt edici karakterden yoksun olduğuna karar verilebilir, tıpkı bu yazının konusu EUIPO kararında olduğu gibi; ancak tasarım yeni değilse zaten ayırt edici karakteri de bulunmayacaktır.

Damla DUYAN

damladuyan@yahoo.co.uk

Haziran 2018

Balık Her Şeyi Bilir mi? Adalet Divanı Genel Mahkemesi “Hispanitas Joy is a Choice” Kararı (T‑808/16)

 

“Bu film bir insan ve bir balık hakkındadır, Bu film bir insan ve bir balık arasındaki dramatik bir ilişki hakkındadır, İnsan yaşam ve ölüm arasında durur, İnsan düşünür, At düşünür, Koyun düşünür, İnek düşünür, Köpek düşünür, Balık düşünmez, Balık sessizdir, İfadesizdir, Balık düşünmez, Çünkü balık her şeyi bilir, Balık her şeyi bilir.”

(This is a film – Arizona Rüyası (1993) film müziği – Goran Bregoviç (müzik), Emir Kusturica (söz), Iggy Pop (vokal))

 

 

Arizona Rüyası (Arizona Dream) 90’lı yılların unutulmaz filmler arasındadır ve fazlasıyla öznel bir değerlendirme olsa da, gerçeküstü atmosferiyle ve müzikleriyle o dönem gençliğini (en azından beni) büyülemiştir.

 

 

Düşünmeyen balığın her şeyi bilmesi, Arizona Rüyası’nda balığa atfedilen olumlu bir özelliktir ve balığa bir filozof gibi yaklaşmayı gerektirmektedir. Bir diğer deyişle, balık hayatın sırrını çözmüştür ve düşünmeye ihtiyaç dahi duymamaktadır.

Marka incelemesi bakımından ise durum farklıdır. Şöyle ki, Türkiye’de bu alanda düşünmeyen, bilmeyen, ancak yıllardır hiç susmayan balıklar o kadar fazla sayıdadır ki, bunun olumlu bir özellik olarak değerlendirilmesi mümkün değildir.

Bu yazı kapsamında yer vereceğimiz Avrupa Birliği Adalet Divanı Genel Mahkemesi kararının, ne düşünmeyen balıklarla ne de Arizona Rüyası’yla ilgisi bulunmamaktadır. Dolayısıyla, yukarıdaki bölümlerin yazının devamı ile ilgisi bulunmayan genel bir giriş ve serzeniş olarak okunması tercih edilmektedir.

İspanya’da yerleşik “EMBOGA SA” firması aşağıda görseline yer verdiğimiz markanın tescil edilmesi talebiyle EUIPO’ya başvuruda bulunur:

Başvurunun kapsamında 3.,14.,16.,18. ve 25. sınıflara dahil mallar bulunmaktadır ve “parfümler” malı da başvuru kapsamında yer almaktadır.

Başvurunun ilanına karşı Birleşik Krallık’ta yerleşik “JEAN PATOU WORLDWIDE LTD.” firması aşağıdaki markayı gerekçe göstererek, başvurunun sadece “parfümler” malı bakımından reddedilmesi talebiyle, başvurunun ilanına karşı itiraz eder. EUIPO’da tescilli olan itiraz gerekçesi markanın kapsamında “parfümler” yer almaktadır.

JOY

İtiraz karıştırılma olasılığı gerekçesine dayanmaktadır ve itiraz sahibi “JOY” markasının yaygın kullanımını ve kullanım nedeniyle artırılmış ayırt edici gücünü göstermek amacıyla çok sayıda dokümanı itiraz dilekçesine eklemiştir.

EUIPO itiraz birimi, itirazı kabul ederek, başvuruyu “parfümler” bakımından reddeder. Başvuru sahibi bu karara karşı itiraz eder ve itiraz EUIPO Temyiz Kurulu’nca incelenir.

EUIPO Temyiz Kurulu; “joy” ibaresinin her iki markada da yer alsa da, başvuruda “hispanitas” ibaresinin baskın unsur olması, “joy” ibaresinin ikincil plandaki kelime unsurunun yalnızca bir parçasını oluşturması, “joy is a choice (keyif (eğlence, zevk) bir seçimdir)” ibaresinin övücü bir slogan veya en azından bütüncül bir ifade olması nedenleriyle, başvuru ile ret gerekçesi markayı benzer işaretler olarak değerlendirmez. Bu nedenle de markalar arasında karıştırılma ihtimalinin bulunmadığı, “joy” ibaresinin kullanımdan kaynaklanacak artırılmış ayırt edici gücünün bulunduğu varsayıldığında dahi işaretler arasındaki bütüncül izlenimin farklılığı nedeniyle bu tespitin değişmeyeceği sonuçlarına ulaşır. Netice olarak, başvuru sahibinin itirazı kabul edilir ve “parfümler” bakımından verilen ret kararı kaldırılır.

“JEAN PATOU WORLDWIDE LTD.” firması bu karara karşı dava açar ve dava Adalet Divanı Genel Mahkemesi’nce görülür. Genel Mahkeme’nin 30 Ocak 2018 tarihli T‑808/16 sayılı kararının http://curia.europa.eu/juris/document/document.jsf?text=&docid=198843&pageIndex=0&doclang=EN&mode=lst&dir=&occ=first&part=1&cid=27526 bağlantısından görülmesi mümkündür.

Davacı, işaretlerin benzr olduğunu, Temyiz Kurulu’nun karıştırılma ihtimaline ilişkin bütüncül değerlendirmede gerekli olan benzerlik derecesini yanlış yorumladığını ve itiraz gerekçesi markanın artırılmış ayırt edici karakterini yeteri derecede dikkate almadığını öne sürmektedir.

Genel Mahkeme belirtilen iddiaları takip eden şekilde değerlendirir:

Yerleşik içtihada göre, bir kelime markasını oluşturan öğelerden birisinin başka bir markada yer alması, markaların benzer olduğunun göstergesidir. Bununla birlikte, ortak öğenin markaların oluşturduğu bütüncül izlenimde göz ardı edilebilir konumda olması halinde, ortak öğe karşılaştırmada dikkate alınmayabilir.

Başvurunun görselinde ön planda bulunması, nispeten büyük ve koyu yazım biçimi göz önüne alındığında başvurunun baskın unsuru “Hispanitas” ibaresidir. “Joy is a choice” sloganında “Joy” kelimesi bulunsa da, bu sloganın bütünlüğü içerisinde “joy” kelimesinin bağımsız ayırt edici rolü bulunmamaktadır ve sloganın ayrılmaz bir parçası olarak, sadece “Hispanitas” baskın kelime unsurunu işaret etmektedir. Açık biçimde farklı uzunlukta ve kompozisyonda olmaları dikkate alındığında, işaretlerin yalnızca oldukça düşük derecede benzerliği söz konusudur.

Markaların kapsadığı mallar aynı olsa da ve önceki tarihli “Joy” markasının gerektiği gibi dikkate alınan artırılmış ayırt edici gücü bulunsa da, markalar kamunun ilgili kesiminin zihninde büyük oranda farklılaşmış bir bütüncül algı oluşturacaktır. Şöyle ki, başvuruda “Joy” kelime unsurunun içinde bulunduğu cümleden ayrıştırılması mümkün değildir ve markada ikincil düzeyde role sahiptir. Başvurunun çatı markasıyla birlikte ürün markasının kombinasyonundan oluştuğu varsayılsa dahi, böyle bir kullanımın tüm parfüm sektörünün yaygın kullanım biçimi olduğu ve parfümlerin ortalama tüketicileri tarafından bilindiği sonucuna varılamaz.

Genel Mahkeme belirtilen nedenlerle, başvuru ile dava gerekçesi marka arasında karıştırılma ihtimalinin bulunmadığı sonucuna ulaşmış ve davayı reddetmiştir.

Türk uygulamasında, tescilli bir kelime markasının, yeni bir başvuruda sadece yer alması nedeniyle yargı veya idare tarafından verilmiş birçok hükümsüzlük / ret kararı bulunsa da, bu kararların bir kısmında kelime markasının sonraki tarihli markada hangi bağlamda yer aldığı, bağımsız ayırt edici karakterinin bulunup bulunmadığı sorusunun atlandığı gözlemlenmektedir. Kanaatimizce, kelimenin yeni tarihli markada ne şekilde kullanıldığı üzerine konsantre olunması gereken başlıca husustur ve bu husus atlanarak, sadece aynı kelimenin bir şekilde kullanılmış olması nedeniyle her durumda karıştırılma olasılığının varlığı sonucuna ulaşmak oldukça hatalı bir yaklaşımdır. EUIPO Temyiz Kurulu ve Adalet Divanı Genel Mahkemesi’nin “Hispanitas Joy is a Choice” kararında ulaştığı sonuç da bunun bir göstergesidir.

Balığın her şeyi bildiği varsayılsa da, çok bilen çok yanılır, bunu da unutmamak gerekir.

Önder Erol ÜNSAL

Haziran 2018

unsalonderol@gmail.com

 

 

BREXIT BOŞANMASINDA SİNİRLER GERİLMEYE BAŞLADI! DOMATES-BİBER–PATLICAN!

 

Avrupa Birliği ile Birleşik Krallık (BK) arasında Brexit adı altındaki “boşanma” süreci devam ediyor. Malum, her evlilik güzel başlar ama boşanmalar hemen her zaman sancılıdır. Boşanma sürecinde en akıllı lafları eden çiftler bile sonunda kendilerini birbirlerine kinayeli laflar ederken, onun bunun için kavga ve pazarlık ederken buluverirler.

Şimdi Brexit boşanmasında da ufak ufak sinirlerin gerildiğini görüyoruz; bunun temel nedenlerinden biri de coğrafi işaretler konusu ve bu konu taraflar arasındaki müzakereleri sekteye uğratacak bir soruna dönüşüyor gibi duruyor.

En baştan beri AB Brexit sürecinde coğrafi işaretler konusuna verdiği önemi belirtti, BK’dan mevcut coğrafi işaret tescillerine sağlanmış  korumanın Brexit süreci tamamlandıktan sonrada BK’da devam etmesini istedi ve BK’nın kendisininkine benzer bir ulusal coğrafi işaret tescil/koruma sistemi kurmasını talep etti. Buna karşın BK ise diplomatik ve üstü kapalı bir dille sadece niyetinin iyi olduğunu söylemekle yetindi fakat şu ana kadar AB’nin taleplerini gerçekleştireceğine dair hiçbir işaret vermedi.

AB’nin derdi ne sizce, ne oluyor burada? Şunu söylersem mesele kolayca anlaşılır aslında; AB’nin 3.300’den fazla coğrafi işaret tescili var ve BK kaynaklı coğrafi işaret tescillerinin sayısı sadece 83! Dolayısıyla tarafların ekonomik menfaatleri arasında büyük bir uçurum olduğu ve iğneli fıçıda oturanın AB olduğu ortada.

Şimdi görülüyor ki Brexit sürecinde BK bu durumu kendi lehine bir pazarlık unsuru ve avantaj olarak kullanmak istiyor, çünkü AB’nin bu konudaki hassasiyetini görüyor. Amiyane deyimle BK diyor ki;  madem coğrafi işaret işi senin için bu kadar önemli, senin istediğin korumayı vermemi istiyorsan sen de benim şu şu isteklerimi kabul et” Adeta boşanan bir çiftte taraflardan birinin “Bebek’de ki evi  istiyorsan sende şu şu gayrimenkulleri benim üstüme geçir” demesi gibi bir şey bu!

Geçenlerde taraflar Galileo uydu sistemi üzerinden konuşmuşlar. Belli ki konuşma AB’nin istediği gibi gitmemiş çünkü bu konuşmadan sonra Brexit’de AB’nin baş müzakerecisi olan Fransa eski Tarım Bakanı Michel Barnier açık açık “saklambaç oynamayı bırakın artık” dedi İngiliz hükümetine! Barnier aslında Ocak ayından beri coğrafi işaret meselesinin İngiltere AB’den çıkmadan  çözülmek zorunda olan, ihmale gelemeyecek kadar önemli konulardan biri olduğuna vurgu yapıyor.

 

 

Malum, özellikle Fransızların  coğrafi işaret konusunda sinirleriyle oynamaya gelmez! O yüzden Michel Barnier’nin söylediği doğrudan- dümdüz lafı sadece AB genel perspektifinden görmemek lazım bence. Fransızlar 100 yıldan fazladır coğrafi işaret konusuna kafa yoruyor, hatta 1919 tarihli Versay Anlaşması’na dahi Fransız şaraplarının ve Şampanya’nın korunmasına dair madde koydurmuş bir milletten bahsediyoruz. Ayrıca Fransa özelinde ben bu coğrafi işaret tartışmasını , kusura bakmasınlar ama, biraz da enteresan buluyorum. Artık bu iki ülke (Fransa ve BK) krallık ve üstünlük savaşı vermiyor tarihte olduğu gibi, ama şimdi modern dünyada da ihtilafları ekonomik bazda sürüyor. (ne çok tarihsel film izledik şu ana kadar bunların taht kavgaları ile ilgili değil mi? Hatırlayın, birbirlerini kontrol etmek için kız alır verirler, ikide birde birbirlerinin arkasından isyan organize eder ya da isyancılara destek verirler filan. Bu filmlere kadınların saraylardaki kabarık etekli şık kıyafetlerine hayran olmak dışında daha geniş bir açıdan bakmakta fayda olabilir. Gerçi Fransızlar İskoçların İngiltere’ye karşı başlattığı Jacobite isyanlarında İskoçlara destek vereceğini vadedip sonra yan çizmişti ama, olsun!)

Konuya dönersek; geçen haftaki tansiyonlu görüşmeden sonra AB yetkililerinden bazıları “BK’nın coğrafi işaretler konusunda pozisyonunu netleştirmediğini, konuyu sürüncemede bırakıp meseleyi uzatmaya çalıştığını, eninde sonunda coğrafi işaretlere BK’nın koruma vermesi gerektiğini çünkü kendilerinin zaten kazanılmış hakkı bulunduğunu” söylemeye başladılar. Bunun karşısında BK yetkilileri ise coğrafi işaretlerin müzakere edilmesi gereken (!) bir nokta olduğunu söylüyor.

Bakalım boşanma protokolü nasıl olacak ve kim neyi alacak!

Bu yazıyı özellikle Fikri Mülkiyet camiasında “coğrafi işaret pek de önemli bir konu değil” diyerek coğrafi işaretlere üvey evlat muamelesi yapanlara ve coğrafi işaret konusunu “domates, biber, patlıcan” perspektifinden ele alanlara adıyorum!

https://www.theguardian.com/politics/2018/may/28/brexit-indigestion-row-brewing-over-call-for-uk-laws-to-protect-likes-of-cognac-and-feta

Özlem FÜTMAN

ofutman@gmail.com

Mayıs 2018

IPR GEZGİNİ INTA’DA IP BLOGLARI BULUŞMASINDA; KAMBERSİZ DÜĞÜN OLMAZ!

 

Herkese Merhaba,

Fikri Mülkiyet dünyası Amerika Birleşik Devletleri Washington Eyaleti Seattle kentinde gerçekleşen 140. INTA Yıllık Toplantısını idrak etti! Önder Bey’in deyimiyle “kavimler göçünü” gerçekleştirip bir çoğumuz halihazırda yurda avdet ettik.  

Dünyanın her yerinden Fikri Mülkiyet alanında çalışanların katıldığı toplantıda bu yıl  IPR Gezgini de vardı! Malum , sitemiz sosyal medya hesapları halihazırda 150’ye yakın yabancı tarafından takip ediliyor; INTA gibi bir uluslararası organizasyonda varlığımızı göstermenin vakti gelmiş de geçiyordu zaten. Yazının başlığında da dediğim gibi; kambersiz düğün olmaz!

Bundan bir süre önce Önder Bey INTA sırasında dünya genelinde blog yazarlarının/kurucularının katıldığı bir buluşmanın (Meet the Bloggers INTA 2018) gerçekleşeceğini söyledi ve benim buna katılıp katılamayacağımı sordu.  Elbette ki ne olursa olsun bu davete icabet edeceğimi söyledim kendisine.  

Geçen hafta INTA’da gerçekleşen blogger buluşması bir bowling salonunda idi (Evet bowling salonu, unutmayalım ki orası Amerika, illa da konferans salonunda buluşmak gerekmiyor, Amerikalılar bu konularda dünyanın bu tarafında yaşayanlara göre daha esnektir).

ABD’de kurulmuş THE TTAB BLOG, LIKELIHOOD OF CONFUSION, IP BREAKDOWN gibi blogların sponsor olduğu bu buluşmaya Amerika yanında Hindistan, Kanada, İsrail gibi pek çok değişik ülkeden birçok blogger katıldı.

 

 

Samimi bir ortamda yazarlar hangi blogda yazdıklarını, nasıl blog yazarı olduklarını, yayınladıkları son yazıları vs konuştular ve tecrübelerini birbirleriyle paylaştılar. Bir yandan da isteyenler bowling oynadı, aralarında yarıştılar!   

Ben de bir saat kadar kaldığım bu buluşmada olabildiği kadar çok insana IPR Gezgini’nden bahsetmeye ve sitemizi onlara tanıtmaya gayret ettim.

Bahsettiğim buluşmaya katıldığımın bir delili olarak da aşağıdaki fotoğrafı çektim sizler için. Yanımda gördüğünüz hanım IP BREAKDOWN sitesinin kurucu yazarlarından olan Tara Aaron’dur. 

 

 

Gördüğünüz gibi IPR Gezgini yoluna devam ediyor!

Özlem FÜTMAN

ofutman@gmail.com

Mayıs 2018

“PLAY-DOH” KOKU MARKASI USPTO TESCİL KARARI

 

Kokuların marka olarak tescil edilip edilemeyeceği Türk hukukunda ve mehaz Avrupa Birliği (AB) hukukunda her zaman tartışma konusu olmuştur. Söz konusu tartışmanın yapı taşlarından birini Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) tarafından verilen Sieckmann kararı[1] oluşturmaktadır. İçtihat niteliğinde olan karara göre; görsel olmayan işaretlerin marka olarak tescil edilebilmesi için sicildeki gösterimlerinin açık, kesin, anlaşılır, zamana dayanıklı, değişmez, nesnel ve kendi içinde bir bütünlük oluşturacak şekilde olması gerekmektedir. Ancak kokunun kimyasal formülü, numunesi veya kokunun kelimeler yolu ile tarif edilmesi bu şartları sağlamamaktadır. Özellikle kelimeler yolu ile yapılan bir koku tarifi birden fazla koku için yapılabileceği gibi aynı kokunun farklı kişilerce farklı şekillerde tarif edilmesi de mümkündür. 22.12.2016 tarihli ve 6769 Sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nda (SMK) ise marka olabilecek işaretler arasında kokular açıkça sayılmamıştır. Ancak söz konusu sayım sınırlı olmadığı için kokuların marka olarak tesciline herhangi bir engel de bulunmamaktadır. SMK’nin Uygulanmasına Dair Yönetmeliğin Markaların Gösterimi başlıklı 7 nci maddesinde ise kokulara yer verilmediğinden şu an için kokuların gösterimine dair bir kesinlik olmadığı sonucuna varılabilmektedir.

AB ve Türk hukukundaki bu tartışmalar ve belirsizlikler mevcutken; ABD Patent ve Marka Ofisi (USPTO) uzun yıllardır kokuları marka olarak tescil etmektedir. USPTO tarafından koku markalarına dair verilen son karar ise bu yazının konusunu oluşturmaktadır.

Çocukluğu 90’ların başlarına denk gelmiş olanlar için bir statü nesnesi olan Play-Doh oyun hamurunun çok sevilen kokusunun marka olarak tescili için 14 Şubat 2017’de başlatılan süreç geçen hafta tamamlanmıştır ve 15 Mayıs 2018 tarihinde koku markası olarak tescil edilmiştir.

 

 

Esasen koku markalarının tesciline dair USPTO tarafından verilen ilk karar Play-Doh oyun hamuru kokusuna ilişkin değildir. Sandaletler için balonlu sakız kokusu, diş fırçaları için çilek kokusu, otomobil yağları için kiraz kokusu gibi birçok koku markası başvurusu, USPTO tarafından geçmiş yıllarda tescile bağlanmıştır. Ancak verilen bu kararlardan IP dünyasında ulusal ve uluslararası platformlarda en dikkat çekeni muhtemelen Play-Doh kararı olacaktır. Üzerine oldukça fazla inceleme ve haber yapılan bu karar, Play-Doh’un çocukluk anılarımın yanında mesleki anılarım arasında yer etmesini de sağlamış oldu. Yapmış olduğum incelemede; USPTO uzmanı tarafından başvuru konusu markanın ayırt ediciliği ve kullanım sonucu kazanılmış ayırt edicilik iddiasının incelediği bir ön karar, kararda belirtilen hususlara dair başvuru sahibince verilen cevap ve bunlara dair kısa bir değerlendirme yer alacaktır.

Play-Doh oyun hamuru yaratıcısı Ünlü Hasbro Inc. (Rhode Island Cooporation) tarafından yapılan başvurunun mal ve hizmet listesinde 28. sınıfa dahil “oyun hamuru” malları bulunmaktadır.

Başvuru sahibi dilekçesinde kokuyu “unique scent formed through the combination of a sweet, slightly musky, vanilla-like fragrance, with slight overtones of cherry, and the natural smell of a salted, wheat-based dough.” (tatlı, hafif misk kokulu, vanilya benzeri koku ile kirazın hafif tonları ve tuzlu, buğday esaslı hamurun doğal kokusunun kombinasyonundan oluşan benzersiz bir koku) olarak tarif etmiştir.

USPTO uzmanı tescil talebini kısaca, başvuru konusu işaretin oyun hamurları için ürün tasarımının ayırt edici olmayan özelliği olan kokuyu içermesi ve kullanım sonucu ayırt edicilik iddiasına dair delillerin yetersiz olduğu sebebi ile reddetmiştir. Söz konusu karara ve bu karara karşı başvuru sahibince yapılan savunmalara, bu yazıda yer verilecek olsa da ayrıntılara http://tsdr.uspto.gov/documentviewer?caseId=sn87335817&docId=OOA20170526142952#docIndex=10&page=1 linkinden ulaşılması mümkündür.

USPTO uzmanı tarafından verilen ön karara göre; ABD Marka Yasası gereği, ürün tasarımının bir özelliğinin ayırt edici olarak değerlendirilmesi mümkün değildir. Çünkü tüketiciler bu tür tasarımların malların kaynağını göstermekten ziyade malları daha kullanışlı ve çekici hale getirme niyetinde olduğunun farkındadırlar. Oyun hamurları bakımından ise söz konusu ürüne koku eklenmesi pratiği, pazarda ayırt edicilik sağlamamaktadır. Bu nedenle alıcılar başvuru sahibinin ürünü ile karşılaştığında, bunu muhtemelen kaynak göstergesi olarak değil malların tesadüfi bir özelliği olarak algılayacaklardır.

Ayırt edici olmayan marka başvuruları ABD Marka Yasasına (Sections 1, 2 and 45 of the Trademark Act, 15 U.S.C. §§ 1051, 1052 and 1127)  göre kullanım sonucu ayırt edicilik kazanıldığı ispatlanmadan tescil edilememektedir.  ABD Marka Yasası 2(f) hükmüne göre ise başvuru konusu markanın kullanım yolu ile ayırt edicilik kazandığı iddiasının kabul edilebilmesi için söz konusu iddianın yapılmasından beş yıl öncesinde markanın başvuru konusu mallarda başvuru sahibince ticarette ciddi şekilde münhasır ve sürekli olarak kullanıldığının ve ayırt edicilik kazandığının kanıtlanması gerekmektedir. Bu kapsamda başvuru sahibi başvuru dilekçesinde, markanın 1955 tarihinden itibaren başvuru konusu mallarda kullanıldığına dayanarak ayırt edicilik kazanıldığını iddia etmiştir. Ancak bu iddia USPTO tarafından ayırt ediciliğinin kanıtlanması için yetersiz görülmüştür.  USPTO uzmanı çeşitli firmalara ait kokulu oyun hamuru fotoğraflarını dosyaya ekleyerek söz konusu malların piyasada genellikle kokulu olarak satıldığını belirtmiştir. Bu nedenle başvuru konusu kokunun ayırt edici olduğunu ve kaynak gösterdiğini kanıtlayan tatmin edici kanıtlar sunulmasının gerektiğini belirtmiştir. Zira beş yıllık kullanım kanıtı ayırt edici olmayan ürün tasarımı markalarının ayırt edicilik kazandığını göstermek için tek başına yeterli görülmemektedir. Bu nedenle sadece markanın uzun süre ticarette kullanılması, başvuru konusu mallarda kokunun o malın bir özelliği olarak yaygın olarak kullanıldığı göz önüne alındığında kullanım sonucu ayırt edicilik kazandığı iddiasının ispatı için yeterli görülmemiştir. Sonuç olarak başvuru sahibi tarafından başvuru ekinde sunulan kanıtlar kullanım sonucu ayırt edicilik kazandığının ispatında yetersiz bulunmuştur.

ABD yasalarına göre markanın ayırt edici olduğunu kanıtlamak yükümlülüğü başvuru sahibinde olduğu için başvuru sahibi ayırt ediciliğe ilişkin ek kanıt sunulabilecektir. Başvuru sahibinin markanın tüketiciler nezdinde kaynak gösterme işlevinin bulunduğunu da somut verilerle kanıtlaması gerekmektedir. Bu tür kanıtlar, ticarette uzun süreli kullanıma dair beyanları veya yazılı ifadeleri; reklam harcamalarını ve tüketicilerin ve/veya satıcıların, markanın kaynak gösterdiğine dair mektupları veya beyanlarıdır.

USPTO uzmanına göre başvuru sahibinin tescil başvurusu kapsamındaki malların kullanımı ile ilgili olarak bazı bilgi ve belgeleri de sağlaması gerekmektedir. Bu kapsamda başvuru sahibinden aşağıdaki taleplerde bulunulmuştur:

  1. Başvuru konusu kokunun veya herhangi bir özelliğinin tasarım, faydalı model, patent başvurusuna (süresi solan patentler ve vazgeçilen patentler dâhil) konu olup olmadığı ile ilgili yazılı açıklama.
  2. Özellikle başvuru konusu markadaki kokunun tanıtımını yapan veya ona referansta bulunan reklam veya promosyon malzemelerine dair açıklama.
  3. Başvuru konusu markanın kokusunun içeriğinin alternatif kompozisyonlarının olup olmadığı ve bu alternatif kompozisyonların eşit derecede etkili ve rekabetçi olup olmadığım hakkında yazılı beyan ve kanıt.
  4. Başvuru konusu koku içeriğinin oyun hamurunda doğal olarak bulunup bulunmadığı veya başvuru sahibinin bu içerikleri ürüne ekleyip eklemediği hakkında yazılı açıklama.
  5. Eğer başvuru sahibi katkı maddesi eklediyse, bu katkı maddesi olmadan ürünün verdiği kokunun tanımı veya numune ibrazı.
  6. Başvuru konusu kokunun diğer kokulara kıyasla işlevsel avantaj sağlayıp sağlamadığı hakkında yazılı açıklama.
  7. Başvuru sahibinin koku içeriğinin oyun hamurlarının daha uzun süre nemli kalmasına olanak sağlayıp sağlamadığı hakkında yazılı açıklama.
  8. Başvuru sahibinin koku içeriğinin oyun hamurlarının daha kolay boyanmasına veya rengini daha iyi tutmasına olanak sağlayıp sağlamadığı hakkında yazılı açıklama.
  9. Başvuru konusu koku içeriğinin başvuru sahibinin oyun hamurlarının dokusunu etkileyip etkilemediği hakkında yazılı açıklama.
  10. Başvuru konusu koku içeriğinin başvuru sahibinin oyun hamurlarının esnekliğini etkileyip etkilemediği hakkında yazılı açıklama.
  11. Önceki 4 soruya olumlu cevap veriliyorsa bu durumda başka bir kokunun en az başvuru konusu koku kadar etkili olup olmayacağı hakkında yazılı açıklama.
  12. Başvuru konusu kokunun oyun hamurları pazarındaki diğer kokular üzerinde herhangi bir avantaj sağlayıp sağlamayacağı hakkında yazılı açıklama.
  13. Başvuru sahibinin oyun hamurlarında koku kullanan herhangi bir rakipten bilgisi olup olmadığı konusunda yazılı bir açıklama.
  14. Başvuru konusu kokunun başvuru konusu mallarda buğday veya kış buğdayının kullanımının sonucu olup olmadığına dair yazılı bir açıklama.
  15. Başvuru konusu malların çeşitli renklerde olup olmadığı, birden fazla rengin söz konusu olduğu hallerde tüm renklerin kokusunun aynı mı yoksa farklı olduğu veya ürünlerin beyaz renkte satılması halinde bu ürünlerin de aynı kokuya sahip olup olmayacağı konusunda yazılı bir açıklama.

Ayrıca, başvuru sahibinden markanın tanımına dair bir takım değişiklikler yapması istenmiştir. Bu kapsamda ilk başvurusunda yer alan “unique scent formed through the combination of a sweet, slightly musky, vanilla-like fragrance, with slight overtones of cherry, and the natural smell of a salted, wheat-based dough” (tatlı, hafif misk kokulu, vanilya benzeri koku ile kirazın hafif tonları ve tuzlu, buğday esaslı hamurun doğal kokusunun kombinasyonundan oluşan benzersiz bir koku) ifadesinin “The mark is a scent of a sweet, slightly musky, vanilla fragrance, with slight overtones of cherry, combined with the smell of a salted, wheat-based dough  (tuzlu buğday esaslı hamur kokusuyla birleşen hafif kiraz kokusuna sahip tatlı, hafif misk kokulu, vanilya kokusu) şeklinde değiştirilmesi teklif edilmiştir. Bunun yanında başvuru sahibinden ticari markadaki lafzi ve şekli öğelerin doğru ve öz bir açıklamasını sunması istenmiştir.

Başvuru sahibi tarafından Ofisin söz konusu taleplerine verilen cevapta aşağıdaki ifadeler yer almaktadır:

  • Play-Doh oyun hamuru kokusunun başvuru sahibince ilk olarak 1950’de yaratıldığını ve oyun hamurlarının o tarihten itibaren sürekli olarak başvuru konusu kokuda olduğunu belirterek buna dair Play-Doh ve Playskool firmalarının Başkan Yardımcısının yazılı açıklamasını dosyaya eklemiştir.
  • Play-Doh oyun hamuru kokusunun 60 yıldan fazla süredir popüler olduğunu, çocuklar ve her yaştan yetişkinin hayran olduğu bir koku olduğunu, Play-Doh’un ayırt edici kokusunun tüketiciler arasında en sevilen ve en yaygın şekilde bilinen koku olduğunu belirtmiştir.
  • Tüketicilerin söz konusu kokuyu sadece Hasbro ile ilişkilendirdiğini ve bu koku altında satılan ürünlerin yüksek seviye kalitede olacağına dair beklenti içinde olduğunu belirtmiştir.
  • USPTO uzmanı tarafından farklı firmalara ait kokulu oyun hamurlarının bulunduğu ve oyun hamurlarının kokulu olarak satılmasının piyasada yaygın olduğuna dair yapılan açıklamalara karşı başvuru sahibi tarafından, , kiraz ve tuzlu buğday bazlı oyun hamuru kokusu kombinasyondan oluşan Play-Doh oyun hamuru kokusunun tüm bu kokulardan farklı ve eşsiz olduğu belirtilmiştir.
  • Başvuru sahibi ayrıca başvuru konusu koku markasının ayırt edici ve kaynak gösterici olduğunu ifade eden Play-Doh tüketicileri tarafından yazılan makale ve diğer açıklamaları dosya kapsamına eklemiştir.
  • Play-Doh oyun hamurlarının seksenden fazla ülkeye satıldığını; Amazon, Kmart, Target, Toys R Us gibi en büyük perakendeciler tarafından satılan ürünler olduğunu; 2004’ten beri dünya çapında yapılan satışlardan 2.2 milyar dolardan fazla kazanç sağlandığını; 2004’ten beri arasında dünya çapında yazılı, dijital ve televizyon reklamları dahil 220 milyon dolar reklam harcaması yapıldığını; Hasbro’nun facebook, instagram, twitter gibi sosyal mecralarda tüketiciler tarafından takip edildiğini; son iki yılda Play-Doh’un 42,000 den fazla kez sosyal medyada paylaşımlarında kullanıldığını; her Eylül’ün 16’sında dünya çapında milyonlarca insan ile başvuru sahibi Hasbro ‘nun Play-Doh ürününün tanıtımını yapmak ve kutlamak için Ulusal Play-Doh Günü düzenlediğini; New York Times, Fortune magazin, ABC News gibi mecralarda başvuru sahibinin talebi olmaksızın Play-Doh koku markasına dair haberler yapıldığı ve bu haberlerde Play-Doh kokusunun ayırt edici ve ikonik olarak tanımlandığını belirtmiş ve bu hususlara dair delilerini eklemiştir. Sonuçta başvuru sahibi tüm bu nedenlerle marka başvurusunun ayırt edici olduğunu ve tescil edilmesi gerektiğini belirtmiştir.
  • USPTO uzmanı tarafından talep edilen ve yukarıda yer verilen on beş adet talebe karşı başvuru sahibi tarafından verilen cevapta;
    • Başvuru konusu kokunun veya herhangi bir özelliğinin tasarım, faydalı model, patent başvurusuna (süresi solan patentler ve vazgeçilen patentler dâhil) konu olmadığı,
    • Başvuru konusu markadaki kokunun, 2012-2013 yılları arasında yürütülen “Stop and Smell Play-Doh” kampanyası dahil olmak üzere yıllardır pazarlama, tanıtım materyalleri ve kampanyalarında da yer aldığı,
    • Başvuru konusu kokunun doğal olarak meydana gelmediği yani hamurun doğal kokusuna başvuru sahibince bazı içeriklerin eklendiği; söz konusu katkılar olmadığında oyun hamurunun tatsız ve yalınken vanilya ve kirazın ayırt edici notaları ile başvuru konusu kokunun tatlı ve benzersiz koktuğu;
    • Başvuru konusu koku içinde yer alan katkı maddelerinin fonksiyonel herhangi bir avantaj sağlamadığını, tek avantajının ürün kaynağı olarak başvuru sahibi firmayı belirttiği,
    • Başvuru konusu koku içinde yer alan katkı maddelerinin başvuru sahibinin oyun hamurlarının daha uzun süre nemli kalmasını; daha kolay boyanmasını veya rengini daha iyi tutmasını sağlamadığı; oyun hamurlarının dokusunu ve esnekliğini etkilemediği,
    • Başvuru konusu kokuyu taşıyan oyun hamurlarının başvuru sahibi Hasbro tarafından üretilen Play-Doh oyun hamuru markalı oyun hamurları olduğunun göstermesinin bu kokunun oyun hamurları pazarındaki diğer kokular üzerinde sağladığı tek avantaj olduğu,
    • Başvuru konusu kokunun dosya kapsamında sunulan numunelerden anlaşılacağı üzere oyun hamurlarında koku kullanan diğer firmaların kokularından farklı ve ayırt edilebilir olduğu,
    • Başvuru konusu kokunun esasen başvuru sahibince eklenen katkı maddelerinin bir sonucu olduğu ve sadece buğday kullanımı ile söz konusu kokunun oluşturulamayacağı,
    • Başvuru konusu malların çeşitli beyaz renk dahil çeşitli renklerde olacağı ve tüm renklerin aynı kokuya sahip olacağı,

ifade edilmiş ve bunlara dair yazılı açıklamalar, numune ürünler ve görseller sunulmuştur.

İncelemenin neticesinde dosyada sunulan kanıtlar ve yazılı açıklamalar kapsamında USPTO uzmanı başvuru konusu kokunun ayırt edici olduğu ve tüketicilerce ticari kaynak gösteren koku olarak algılandığı konusunda ikna olmuş ve başvuru tescile bağlanmıştır.

 

 

Sunulan delillerden ve dosya kapsamından anlaşılacağı üzere başvuru konusu koku ve söz konusu kokuyu içeren oyun hamurunun tanınmışlık düzeyi kararın verilmesinde oldukça etkili olmuştur. İncelen kararda da görüleceği üzere ABD’de koku markalarının kelimelerle gösterimi geçerli gösterim olarak kabul edilmekle birlikte bu tarz başvuruların tescil edilebilmesi için kullanım yolu ile ayırt edicilik kazanıldığının kanıtlanması gerekmektedir.

Avrupa Birliği ile Türkiye’de ise koku markalarının koku markalarının formül, numune veya kelimelerle gösterimi şimdilik kural olarak geçerli bir gösterim kabul edilmemektedir. Ancak gelecekte “sicilde gösterilebilir olma” şartının koku markaları bakımından kabul edilebilir bir şeklinin çıkıp çıkmayacağı tartışma konusudur. Bizler burada USPTO tarafından verilen kararı ve ulusal mevzuatımız bakımından koku markaları için kabul edilebilir sicilde gösterim şartının ne olabileceğini tartışırken, Hasbro kutlamalara çoktan başlayarak takipçilerinden #Playdohscent etiketi ile en sevdikleri anılarını paylaşmalarını istemiştir.

[1] ABAD: C-273/00 sayılı ve 12 Aralık 2002 tarihli Ralf Sieckmann v. Deutsches Patent und Markenamt kararı.

Elif AYKURT KARACA

elifaykurt904@gmail.com

Mayıs 2018

“Cocky Gate” – A.B.D. Yazın Dünyasından Marka Tescili Temalı Bir Skandal

 

“Ne tür kitap seversiniz?” sorusuna verilen klişe yanıt “İyi olduğu sürece kitap ayırımı yapmam.” şeklindedir. Benim için durum öyle değil, iki tür kitabı asla okumam, kişisel gelişim kitapları ve aşk romanları. Bu tür kitapların sevenlerine yönelik tek bir sözüm yok, ancak mümkünse bu kitaplar bana uzak, sevenlerine yakın olsun.

Aşk romanlarının kendine özgü bir okuyucu kitlesi olduğunu kabul etmek gerekli; elbette bu okuyucu kitlesi, ortalama 3-4 saat süren köşklü, konaklı, ağalı, beyli, entrikalı, bir çay içme sahnesinin 10 dakika aldığı, muhafazakarlık soslu ancak sonunda herkesin elinin birbirinin cebinden çıktığı Türk TV dizilerini seven kitle ile de çakışıyor. Bu dizilere kazayla 10 dakika maruz kalınca bana düşen söz ise “Eeee hani marjinal bizdik?” diye sormak oluyor.

Egosantrik dokundurmamızı tamamlayıp, derin bir nefes aldıktan sonra bugünkü yazımıza geçiyoruz.

Yazının konusunu A.B.D.’nde “Cocky Gate” adını alan ve romantik roman dünyasında marka hakkına tecavüz iddialarını içeren güncel bir haber, mağdurlarına göre ise bir skandal oluşturuyor. Bu noktada, yazı boyunca başlıca kaynak olarak https://www.theguardian.com/books/2018/may/08/romantic-novelist-trademarking-of-word-cocky-fameela-hopkins?CMP=share_btn_link bağlantısındaki haberi kullandığımızı belirtmeliyiz.

“Cocky” kelimesi İngilizce diline ait bir sözcük ve Türkçe karşılığı “ukala, kendini beğenmiş, kibirli” sıfatlarına karşılık geliyor. “Cocky” kelimesi romantik roman dünyasında yaygın kullanımı olan bir sıfat ve çoğunlukla kendini beğenmiş erkekleri tanımlamak için kullanılıyor. Bu sıfat çok sayıda romantik romanın isminde farklı eklerle birlikte kullanılıyor.

Faleena Hopkins isimli bir kadın yazar, “Cocker Brothers” isimli bir roman serisi yazıyor, seri 6 kötü erkek kardeşle ilgili ve kitapların her birinin isminde “Cocky” kelimesi geçiyor: “Cocky Genius”, “Cocky Rockstar”, “Cocky Roomie”, “Cocky Senator”, “Cocky Romantic”, “Cocky Biker”, “Cocky Cowboy”, vs. (https://www.amazon.com/Cocker-Brothers-Atlanta-3-Book/dp/B01K86R1W0)

 

 

Hopkins, “Cocky” kitap serisini yazmakla yetinmiyor ve “Cocky” markasını USPTO’da “Aşk konulu basılı ve elektronik kitap serileri” malları için marka olarak tescil ettiriyor.

 

 

Faleena Hopkins sadece bir yazar değil, aynı zamanda çok cin fikirli (belki de okuduğu başarı endeksli kişisel gelişim kitaplarından bu konuda faydalanmıştır) bir girişimci.

Markasını tescil ettirdikten sonra başlığında “Cocky” kelimesi geçen kitapların yazarlarına ihtar göndererek, kitaplarının isimlerini değiştirmelerini talep ediyor ve aksi durumda yasal işlemlere başlayacağını bildiriyor.

Örneğin, Nana Malone’dan “Mr Cocky” isimli romanının isminin değiştirilmesi talep ediliyor, TL Smith ve Melissa Jane “Cocky Fiance” isimli kitaplarının adını “Arrogant Fiance” olarak değiştiriyorlar. Başka bazı yazarlar da Hopkins’in kendilerini Amazon online satış sitesine şikayet ettiğini ve şikayet sonucunda kitaplarının satıştan kaldırıldığını bildiriyorlar.

Bu ihtarnameyi alanlardan birisi olan Jamila Jasper, Twitter’da “Cocky Gate” isimli bir kampanya başlatıyor ve kendisine destek çığ gibi büyüyor. (Gate kelimesi A.B.D.’nde önemli skandalların isimlendirilmesinde kullanılan bir kelimedir, en bilinen örneği ise Watergate’dir.)

Aşağıda, Faleena Hopkins’in, Jamila Jasper’a gönderdiği ihtarı görebilirsiniz:

 

 

Jamila Jasper’ın ifşasının ardından Twitter’da Cocky Gate’le alakalı çok sayıda paylaşım oluyor ve komik paylaşımlar birbirini izliyor, bunların birisini aşağıda görebilirsiniz.

 

 

Faleena Hopkins ise bu tepkilere karşı temasa geçtiği yazarların sadece kitaplarının ismini değiştirerek kitaplarını, online rankinglerini, yorumları ve paralarını koruyabileceklerini ve kendisinin siber zorbalık kurbanı olduğunu (Türkçesi sanal lince uğradığını) belirtmektedir.

 

 

Hopkins’e göre, markayı tescil ettirmesinin nedeni kitap dizisinin geleceğini korumaktır ve sevgi, umut ve tüm insanlara saygı içeren kitapları insanlara yardım etmektedir. Hopkins, kendisine mektup yazan okuyucularının “Cocky” ismini taşıyan diğer kitapları kendi kitabı zannederek aldıklarını bildirdiklerini ifade etmektedir, dolayısıyla bu davranışıyla okuyucularını karıştırılma ihtimaline karşı korumaktadır ve marka tescilinin amacı da budur (YN: Yazarına bakmadan kitap alan kimseye rastlamadım şu ana dek, bu nasıl bir savunmadır anlamadım.)

Buna karşılık Hopkins’e karşı tepkiler büyümektedir. Amerikalı Aşk Romanları Yazarlarını temsil eden bir örgüt Hopkins’in ihtar gönderdiği yazarları kendileriyle temasa davet etmiştir ve bir yazar bağımsız olarak “Cocky” markasının hükümsüzlüğünü talep etmiştir. Yazar, talep içeriğinde “aynı alanda yazan bir yazar olarak kitaplarındaki karakterleri Cocky olarak tanımladığını, ileride bu kelimeyi kitap isimlerinde kullanabileceğini, dolayısıyla tescilin hasar ve zarara neden olduğunu, aşk romanlarında alfa erkeklerin genellikle baş kahraman olduğunu, dolayısıyla bu tip erkeklerin kibirli (cocky) gibi özelliklerine kitap isimlerinde yer verildiğini, dolayısıyla bu tip jenerik isimlerin kitaplar için marka olarak tescil edilemeyeceğini” belirtmektedir.

USPTO’ya yazılan ve “Cocky” markasının iptalini talep eden bir dilekçe şu ana dek (13/05/2018), 26,199 kişi tarafından imzalanmıştır. (https://petitions.moveon.org/sign/cancel-faleena-hopkins)

“Cocky” meselesi bizce bir hayli ilginç, o nedenle de sizlerle de paylaşmak istedik.

Gerçi bu paylaşımla bazı uyanıklara da yol mu gösterdik acaba? Nasıl mı?

Çok sayıda kitap isminde geçen bir kelimeyi “kitaplar” için marka olarak tescil ettirin, mesela “Sır” kelimesini, sonra isminde “Sır” kelimesi geçen bütün kitapların yazarlarına ihtar gönderip, para talep edin, korkan ve ödeyen çıkar mı o da sizin alacağınız risk olur.

Uyanık her yerde uyanıktır, ama Faleena Hopkins hak ettiği tepkiyi fazlasıyla görmüş, işin sevindirici kısmı şimdilik o kadar diyerek yetinelim.

 

Önder Erol ÜNSAL

Mayıs 2018

unsalonderol@gmail.com 

“Auburn University” v. “The Auburn School” – USPTO Temyiz Kurulu’nun Kararı – Siz Ne Düşünürsünüz? (2)

 

“Siz ne düşünürsünüz?” serimizin son sorusu bir USPTO Temyiz Kurulu kararı ile ilgiliydi. Soruyu bizce ilginç kılan nokta ise, sorunun kilit noktasının bir coğrafi yer adını ortak olarak içeren markaların karıştırılma ihtimali değerlendirilmesine yönelik olmasıydı. Sorumuz hakkında yorum yapan Suzan KILIÇ DALDAL’a çok teşekkür ediyoruz.

Öncelikle sorumuzu hatırlatıyoruz:

“Aşağıda görseline yer verilen marka başvurusunun “Sınıf 41: Eğitim hizmetleri, yani özel ihtiyaçlara sahip çocukların ilkokuldan liseye dek eğitimi hizmetleri.” için tescili talebi USPTO’ya iletilir.

 

THE AUBURN SCHOOL

 

USPTO uzmanı bu başvuruyu aşağıdaki görsellere sahip 4 markadan dolayı reddeder. Bu markaların tamamının kapsamında “Sınıf 41: Eğitim hizmetleri, yani üniversite ve toplum eğitimi hizmetleri.” bulunmaktadır.

 

USPTO uzmanının başvuruyu ret gerekçesi, başvuru ile yukarıda yer verilen 4 marka arasındaki karıştırılma olasılığının varlığı ve ret gerekçesi markaların ünü nedeniyle bu olasılığın artmış olmasıdır. Uzman kararında “AUBURN” ibaresinin ünlü American Heritage Sözlüğü’nde “Alabama eyaletinde bir şehir” ve “Auburn Üniversitesi’nin merkezi” olarak tanımlandığını da belirtmektedir. Uzman buna ilaveten ret gerekçesi markaların sahibinin 111 adet tescilli markası olduğunu, bu durumun da markaların ününü ortaya koyduğunu ifade etmiştir.

Bu noktada, “AUBURN” ibaresinin A.B.D.’nin Alabama eyaletinde bir şehrin adı olduğu (http://www.wiki-zero.net/index.php?q=aHR0cHM6Ly9lbi53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvQXVidXJuLF9BbGFiYW1h), “AUBURN Üniversitesi”nin de bu şehirde kurulu üniversitenin (https://www.auburn.edu/) adı olduğu bilgilerinize sunulmalıdır. Ayrıca, A.B.D.’nde “AUBURN” ismini taşıyan çok sayıda nispeten küçük yerleşim yeri de bulunmaktadır.

Başvuru sahibi ret kararına karşı itiraz eder. Başvuru sahibi itirazında bir coğrafi lokasyon ismi olan “AUBURN” ibaresinin eğitim alanında benzer şekilde çok sayıda kullanımının bulunduğunu, ibarenin ayırt edici gücünün zayıf olduğunu, bu hususların ret gerekçesi markaların ününü zayıflattığını öne sürmektedir. Başvuru sahibinin itirazında yer verdiği bir diğer husus, hizmetlerin farklılığıdır (Sınıf 41: Eğitim hizmetleri, yani özel ihtiyaçlara sahip çocukların ilkokuldan liseye dek eğitimi hizmetleri. V. Sınıf 41: Eğitim hizmetleri, yani üniversite ve toplum eğitimi hizmetleri.). Başvuru sahibi buna ilaveten markaların da benzer olmadığını öne sürmektedir. Netice itibarıyla, başvuru sahibine göre markalar arasında karıştırılma olasılığı bulunmamaktadır ve başvuru hakkında verilmiş ret kararı kaldırılmalıdır.

Sorumuzu bu noktada yöneltiyoruz. Sizce, USPTO Temyiz Kurulu, yukarıda yer verilen markalar arasında karıştırılma olasılığının bulunup bulunmadığı hususunda ne yönde karar vermiştir?”

İtiraz USPTO Temyiz Kurulu tarafından incelenmiş ve 23 Nisan 2018 tarihinde karara bağlanmıştır. Temyiz Kurulu kararının http://ttabvue.uspto.gov/ttabvue/ttabvue-86931396-EXA-17.pdf bağlantısından görülmesi mümkündür.

Sonucu en baştan söylemek gerekirse, Temyiz Kurulu başvuru sahibinin itirazını kabul etmiş, markalar arasında karıştırılma olasılığının bulunmadığına hükmetmiş ve başvuru hakkındaki ret kararını kaldırmıştır.

Temyiz Kurulu kararında esasen aşağıdaki hususlara dayanmıştır:

A- USPTO uzmanı kararında; ““AUBURN” ibaresinin ünlü American Heritage Sözlüğü’nde “Alabama eyaletinde bir şehir” ve “Auburn Üniversitesi’nin merkezi” olarak tanımlandığını ve ret gerekçesi markaların sahibinin 111 adet tescilli markası olduğunu belirterek, bu hususların ret gerekçesi markaların ününü ortaya koyduğunu ifade etmektedir.”

Temyiz Kurulu bu tespitlere katılmamaktadır. Kurula göre sözlükler halk tarafından bilinmeyen bir çok tanımlamayla doludur ve halkın bir marka sahibinin kaç markası olduğunu bilerek bir markanın üne sahip olup olmadığını düşünmesi mümkün değildir. Dolayısıyla, uzmanın ret gerekçesi markaların üne sahip olduğu yönündeki tespiti yerinde değildir.

B- Başvuru sahibi itirazında “AUBURN” ibaresinin A.B.D.’nin farklı bölgelerinde eğitimle ilgili hizmet veren 20 kuruluşun isminde yer aldığını belirtmektedir. Bu okulların tamamı olmasa da çoğu “AUBURN” isimli coğrafi lokasyonlarda kuruludur. “AUBURN” kelimesinin farklı coğrafi lokasyonların ismi olarak kullanımı, kelimenin kendisinin içsel ayırt edici gücünü zayıflatmaktadır, çünkü halkın bu terimi kaynak belirten bir adlandırmadan ziyade, coğrafi bir ad olarak algılaması ihtimali ortaya çıkmaktadır. “AUBURN” ibaresi, ret gerekçesi markaların sahibi adına münhasıran tescil edilmiş olduğundan geçerli ve kapsadığı hizmetler bakımından ayırt edici kabul edilmesi gereken bir markadır. Bununla birlite karıştırılma olasılığı analizinde tescilli bir markanın ayırt edici gücünün zayıf olduğu kabul edilebilir. Bu çerçevede, “AUBURN” ibaresinin coğrafi bir yer adı olmasının, terimin içsel ayırt edici gücünü zayıflattığı ve halkın “AUBURN” kelimesini içeren farklı markaları algılayış biçimini değiştireceğini ve terimin tek bir ticari kaynak bildiren bir işaret olarak algılanması ihtimalini düşürdüğü kabul edilmelidir.

C- Başvuru “Sınıf 41: Eğitim hizmetleri, yani özel ihtiyaçlara sahip çocukların ilkokuldan liseye dek eğitimi hizmetleri.”ni, ret gerekçesi markalar ise esasen Sınıf 41: Eğitim hizmetleri, yani üniversite ve toplum eğitimi hizmetleri.”ni kapsamaktadır.

Başvuru sahibinin ve ret gerekçesi markaların sahibinin hizmetleri, eğitim genel kategorisi altına giren hizmetler olsa da, Kurul’a göre eldeki veriler, “özel ihtiyaçlara sahip çocukların ilkokuldan liseye dek eğitimi hizmetleri“nin ret gerekçesi markaların kapsamında bulunan hizmetlerle ilgili tüketicilerde karıştırılma olasılığına yol açabilecek derecede ilişkili olduğunu göstermemektedir.

D- “The Auburn School” ibareli başvuru ile ret gerekçesi markalar benzerdir.

E- Tüm bu değerlendirmeler çerçevesinde, başvuru ile ret gerekçesi markalar benzer olsa da, markaların ortak olarak içerdikleri “AUBURN” ibaresinin bir coğrafi yer adı olması nedeniyle içsel ayırt edici gücünün zayıflığı ve hizmetlerin yeteri derecede ilişkili bulunmaması nedenleriyle, başvuru ile ret gerekçesi markalar arasında karıştırılma ihtimalinin ortaya çıkmayacağı sonucuna varılmıştır. Bu nedenle de ret kararından dönülmüştür.

USPTO Temyiz Kurulu’nun kararına, coğrafi yer adlarının ayırt edici gücünün zayıflığı noktasından katılmakla birlikte, “üniversite ve toplum eğitimi hizmetleri” ile özel ihtiyaçlara sahip çocukların ilkokuldan liseye dek eğitimi hizmetlerinin yeteri derecede ilişkili bulunmaması yönünden katılmadığımızı belirtmek yerinde olacaktır. Bununla birlikte, bu tip örneklerde hizmetler yeteri derecede ilişkili bulunsa dahi, maruf coğrafi yer adlarının ortak biçimde kullanılabilirliği yaklaşımından hareketle markalar arasında karıştırılma olasılığının bulunmadığı sonucuna varmak, gene de mümkün olabilecektir. Türkiye’de (ve muhtemelen dünyanın birçok yerinde) eğitim kurumları, özellikle de üniversiteler kurulu oldukları il – ilçe – semtin adlarıyla anılmaktadır, aynı bölgelerde farklı nitelikte eğitim veren farklı eğitim kurumlarının da bulunması mümkündür (Örneğin: Ankara Üniversitesi – Ankara Koleji – Ankara Etüt ve Sınav Merkezi – Ankara Engelli Çocuk Eğitim Kurumları, vb.). Bu tip maruf yer adlarının ortaklığının tüketiciler nezdinde her durumda karıştırılma ihtimaline yol açacağını varsaymak ise kanaatimizce abartılı bir yaklaşım olacaktır.

Temyiz Kurulu kararı ve buna dayanak analiz hakkında yapacağınız yorumları memnuniyetle karşılayacağız.

Önder Erol ÜNSAL

unsalonderol@gmail.com

Mayıs 2018

“Auburn University” v. “The Auburn School” – Karıştırılma Olasılığı Var mıdır? Siz Ne Düşünürsünüz? (1)

 

“Siz ne düşünürsünüz?” serimizin yeni yazısının konusu, marka incelemesindeki sorunlu alanlardan birisini teşkil eden coğrafi yer adlarının ortak olarak kullanıldığı markalar arasındaki karıştırılma olasılığıyla ilgili.

Aynı coğrafi yer adını içeren iki marka birbirleriyle karıştırılma olasılığına yol açacak mıdır sorusunun yanıtını bir USPTO Temyiz Kurulu kararı çerçevesinde inceleyeceğiz ve Kurul kararını yazmadan önce sizlerden görüşlerinizi paylaşmanızı rica edeceğiz.

Aşağıda görseline yer verilen marka başvurusunun “Sınıf 41: Eğitim hizmetleri, yani özel ihtiyaçlara sahip çocukların ilkokuldan liseye dek eğitimi hizmetleri.” için tescili talebi USPTO’ya iletilir.

 

THE AUBURN SCHOOL

 

USPTO uzmanı bu başvuruyu aşağıdaki görsellere sahip 4 markadan dolayı reddeder. Bu markaların tamamının kapsamında “Sınıf 41: Eğitim hizmetleri, yani üniversite ve toplum eğitimi hizmetleri.” bulunmaktadır.

 

USPTO uzmanının başvuruyu ret gerekçesi, başvuru ile yukarıda yer verilen 4 marka arasındaki karıştırılma olasılığının varlığı ve ret gerekçesi markaların ünü nedeniyle bu olasılığın artmış olmasıdır. Uzman kararında “AUBURN” ibaresinin ünlü American Heritage Sözlüğü’nde “Alabama eyaletinde bir şehir” ve “Auburn Üniversitesi’nin merkezi” olarak tanımlandığını da belirtmektedir. Uzman buna ilaveten ret gerekçesi markaların sahibinin 111 adet tescilli markası olduğunu, bu durumun da markaların ününü ortaya koyduğunu ifade etmiştir.

Bu noktada, “AUBURN” ibaresinin A.B.D.’nin Alabama eyaletinde bir şehrin adı olduğu (http://www.wiki-zero.net/index.php?q=aHR0cHM6Ly9lbi53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvQXVidXJuLF9BbGFiYW1h), “AUBURN Üniversitesi”nin de bu şehirde kurulu üniversitenin (https://www.auburn.edu/) adı olduğu bilgilerinize sunulmalıdır. Ayrıca, A.B.D.’nde “AUBURN” ismini taşıyan çok sayıda nispeten küçük yerleşim yeri de bulunmaktadır.

Başvuru sahibi ret kararına karşı itiraz eder. Başvuru sahibi itirazında bir coğrafi lokasyon ismi olan “AUBURN” ibaresinin eğitim alanında benzer şekilde çok sayıda kullanımının bulunduğunu, ibarenin ayırt edici gücünün zayıf olduğunu, bu hususların ret gerekçesi markaların ününü zayıflattığını öne sürmektedir. Başvuru sahibinin itirazında yer verdiği bir diğer husus, hizmetlerin farklılığıdır (Sınıf 41: Eğitim hizmetleri, yani özel ihtiyaçlara sahip çocukların ilkokuldan liseye dek eğitimi hizmetleri. V. Sınıf 41: Eğitim hizmetleri, yani üniversite ve toplum eğitimi hizmetleri.). Başvuru sahibi buna ilaveten markaların da benzer olmadığını öne sürmektedir. Netice itibarıyla, başvuru sahibine göre markalar arasında karıştırılma olasılığı bulunmamaktadır ve başvuru hakkında verilmiş ret kararı kaldırılmalıdır.

Sorumuzu bu noktada yöneltiyoruz. Sizce, USPTO Temyiz Kurulu, yukarıda yer verilen markalar arasında karıştırılma olasılığının bulunup bulunmadığı hususunda ne yönde karar vermiştir?

Görüşlerini paylaşan okuyucularımıza şimdiden teşekkür ediyoruz. Sorunun yanıtını birkaç gün içinde ikinci bir yazıyla sizlere duyuracağız.

Önder Erol Ünsal

unsalonderol@gmail.com

Mayıs 2018  

2. KİTAP ÖDÜLLÜ YARIŞMANIN SONUÇLARI; AND THE OSCAR GOES TO…

 

Değerli Takipçiler,

2. Kitap Ödüllü yarışmamızı da tamamladık. Tıpkı birinci yarışmada olduğu gibi sitemizi şenlendirdiniz ve yarışmaya yoğun talep gösterdiniz, katılımlarınız için hepinize çok teşekkür ediyoruz!

Bu kez soruların zorluk derecesini biraz abarttığımızın farkındayız. Umuyoruz ki, Google ve IPR Gezgini içinde uzun gezinti sizi çok yormamıştır. Site istatistikleri dün patladı, yarışmaya duyulan ilgiyi, yanıt sayısından çok buradan da anlayabiliyoruz. Umarız keyif almışsınızdır.

Bu yarışmaları düzenlemekteki amacımızı bir kez daha hatırlayalım; öğrenirken-hatırlarken eğlenmek, eğlenirken öğrenmek-hatırlamak.

Bildiğiniz gibi bu yılın Dünya Fikri Mülkiyet Günü konsepti kadınlarla ilgili idi; sevinerek gördük ki kadın takipçilerimiz yarışmaya erkek takipçilerimizden daha yoğun ilgi gösterdi bu kez.

 

Önce cevaplarda gördüğümüz bazı ortak hatalara değinelim:

Bazı katılımcıların 11. soruya Ünal Tekinalp ya da Ali Paslı cevaplarını verdiğini gözlemledik. Oysa ki doğru cevap Doç. Dr. Hayrettin Çağlar idi. Ancak hemen söyleyelim ki yanlış cevaplar oldukça istisna idi ve büyük çoğunluk soruya doğru yanıt verdi.

AIPPI Türkiye Derneği’nin 3 ayda bir yayınlanan, içinde son derece ilginç makale ve yazılar barındıran Dergisi’nin adı FİKRİ GÜNDEM. Ancak birçok katılımcının 8. sorunun bu kısmına CAPİTAL şeklinde yanıt verdiğini tespit ettik.

En zorlayıcı sorulardan birinin 4. soru olduğunu kabul ediyoruz; bu soruya pek çok yanlış cevap geldi. Ama doğru cevap “kedinin taranması” idi.

 

Şimdi soruların doğru cevaplarını aktaralım:

1- Binying WANG ve Sylvie FORBIN

2- Mary Kies, şapkalarda hasır ve ipeği birlikte kullanma tekniği (aynı sonuca varan diğer tüm ifadeleri doğru kabul ettik), 1809

https://www.smithsonianmag.com/smart-news/meet-mary-kies-americas-first-woman-become-patent-holder-180959008

3- Jamie Lee Curtis

4- Kedinin taranması

5- New Kids on the Block

6-Pisco

7- Marie Antoinette

8- MAPADERGİ- FİKRİ GÜNDEM-UĞUR YALÇINER

9- MICHAEL GLEISSNER-TOM RIPLEY veya YETENEKLİ BAY RIPLEY. (Sadece Bay Ripley şeklinde verilen cevapları da doğru kabul ettik)

10-  ( E ) şıkkı yani “Daha evvel yazılmış bir kitabı alıp ismini, kapağını ve kahramanların adını değiştirip kendi adına bastırmak.”

11-Doç. Dr. Hayrettin Çağlar

12- HAYIR

13 – INTA (“International Trademark Association” şeklindeki açılımı yazanların cevaplarını da doğru kabul ettik, doğal olarak)

 

AND THE OSCAR GOES TO……

Ve şimdi de heykelciği kucaklayanları anons edelim.

Bu yarışmanın Birincisi; Sn. ANIL BUĞRA ALPAYIM. Kendisi bütün sorulara doğru cevap vermiş ve cevaplarını saat 10.43’de göndermiş.

Yarışmanın İkincisi ise; Sn. İREM KARASÜLEYMANOĞLU. İrem Hanım da tüm sorulara doğru cevap vermiş ve cevaplarını bize saat 11.31’de göndermiş.

Maalesef hediye kazanamasa da yarışmada üçüncü olan takipçimizi de açıklamak istiyoruz; Sn. NUR HAYAT BURAN. Nur Hanım’ın da tüm cevapları doğru, ama cevaplar elimize saat 12.59’da ulaştığından kendisine bu kez hediye veremiyoruz.

1.,2. ve 3. olanları tebrik ediyoruz . Belirttiğimiz üç kişiden ikisinin ve hediye kazananlardan birinin kadın olmasından dolayı çok mutlu olduğumuzu belirtelim.(Beyler kusura bakmasın ve alınmasın lütfen, bu neticeler Fikri Mülkiyet Gününü’nün konseptine çok uygun düştü.)

Sn. Alpayım ve Sn. Karasüleymanoğlu’nun adres bilgilerini iprgezgini@gmail.com  adresine e-posta olarak göndermelerini rica ediyoruz ki kendilerine hediyelerini gönderebilelim.

Katılan herkese bir kez daha kalpten teşekkürler; bundan sonra da yarışma düzenlemek konusunda bize güç ve motivasyon verdiniz. Yeni yarışmalarda görüşmek üzere! 

IPR Gezgini

iprgezgini@gmail.com

Nisan 2018

 

IPR Gezgini 2. Kitap Ödüllü Fikri Mülkiyet Yarışması – Sorular ve Kurallar

 

IPR Gezgini Kitap Ödüllü Fikri Mülkiyet Yarışması’na hoşgeldiniz!

26 Nisan Dünya Fikri Mülkiyet Gününüzü kutluyoruz!

İyi ve hızlı olan kazansın, hepinize bol şanslar.

 

KURALLAR

Kurallarımız basit:

En kısa sürede en fazla sayıda doğru yanıt veren kazanır.

Yanıtlarınızı saat 18.00’e kadar kabul edeceğiz.

Bu kez hem birinciye hem de ikinciye ödül vereceğiz. Hediyelerimiz, İzmir Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi Hakimi İlhami Güneş‘in “Uygulamada Fikri ve Sınai Mülkiyet Hakları – Haksız Rekabet Davaları” kitabı olacak. Kitabın Mart 2018 tarihli 5. baskısını (Seçkin Yayınları), yani 6769 sayılı SMK’ya göre güncellenmiş halini hediye edeceğiz.

Yanıtlarınızı iprgezgini@gmail.com adresine e-posta olarak göndermeniz gerekiyor. Lütfen yanıtlarınızı sitede yazının altına yorum olarak yazmayın veya Facebook hesabımıza mesaj olarak göndermeyin, bu tip yanıtları kabul etmeyeceğiz, çünkü aksi halde zaman olarak önceliği tespit etmemiz çok güç oluyor.

Sorulara lütfen “x veya y” şeklinde ikili yanıt vermeyin. Bunlardan birisi doğru olsa bile, yanıtınızı doğru olarak kabul etmeyeceğiz.

Doğru yanıtları ve kazananları 26 Nisan akşamı açıklayacağız.

Sorular Önder Erol Ünsal ve Özlem Fütman tarafından hazırlanmıştır. Sorulara itirazınız olursa itirazınızı da dikkate alacağız.

İpucu: Geciktim diye düşünerek yanıtlarınızı göndermekten vazgeçmeyin. Bir önceki yarışmanın kazananı 10 soruya da doğru yanıt verdi, ancak en hızlılar arasında değildi

 

SORULAR

 

1- Bugün Dünya Fikri Mülkiyet Günü’nü kutluyoruz! Dünya Fikri Mülkiyet Teşkilatı (WIPO) bu yılki temayı “İnovasyon ve Yaratıcılıkta Kadınlar” olarak belirledi. Bu durumda biz de ilk olarak aşağıdaki soruyu yöneltiyoruz: “WIPO Genel Müdürü’nün altında yer alan ve teşkilatın ana yöneticileri olan 8 kişilik Genel Müdür Yardımcıları ve Asistan Genel Müdürler arasında kaç kadın bulunmaktadır ve bu kadınların isimleri nedir?”

 

2- İkinci sorumuz da Dünya Fikri Mülkiyet Günü’nün 2018 yılı temasıyla ilgili: “Amerika Birleşik Devletleri’nde bir A.B.D. patenti sahibi olan ilk kadın kimdir, buluşu nedir ve patenti hangi yıl elde etmiştir?”

 

3- Halen aynı tema üzerinden gidiyoruz. “Cepli bebek bezi” için 1988 tarihli bir patentin sahibi olan ünlü Amerikalı kadın aktris kimdir?

 

4- Sorularımızı hazırlayan iki IPR Gezgini yazarı da evlerinde birer kedi besliyor. Bu durumda LıkLık ve Minou’yu yarışmada atlamamız düşünülemezdi! Kediseverleri avantajlı kılan sorumuz takip eden şekilde: “Aşağıda gördüğünüz çizim, bir dönem koruma altına alınmış bir A.B.D. patentine aittir. Kedi evi olarak tanımlanabilen bu modüler yapı, kedinin barınmasının ve oyun oynamasının dışında bir işleve daha sahiptir. Sizce bu işlev nedir?

 

 

5- Sadece erkeklerden oluşan pop müzik gruplarına İngilizce konuşan ülkelerde “boyband” denilir ve “boyband”lerin hayran kitlesi genellikle genç kızlardan oluşmaktadır. 1990’ların ünlü bir boyband’inin ismini soruyoruz şimdi. Bu grubun üyeleri o denli yakışıklı ve o tarihlerde o denli popülerlerdir ki New York’ta bir gazete grup üyelerinden en çok hangisini beğeniyorsunuz içerikli bir anket düzenler. Ankete katılım ücretli 900’lü hatların aranmasıyla mümkündür ve gazete bu aramalardan kar elde etmektedir. Ünlü “boyband” de bu ankete karşı, aynı zamanda tescilli bir marka olan grup isminin izinsiz kullanıldığı ve ticari kazanç elde edildiği gerekçesiyle dava açar. 1992 yılında A.B.D. Temyiz Mahkemesi tarafından karara bağlanan ve referans bir karar olarak çokça atfa konu olan davanın öznesi ünlü boyband’in adı nedir?

 

6- Coğrafi işaret veya geleneksel ürün niteliğindeki gıda – içecek ürünleri kimi zaman ülkeler arasında büyük krizlere yol açmaktadır. Bu tip ihtilafların birisi uzun yıllardır Şili ile Peru arasında yaşanmaktadır ve her iki ülke de bir alkollü içecek türünün ismi üzerinde kendisinin hak sahibi olduğunu iddia etmektedir. Şili ile Peru arasında krize sebep olan alkollü içeceğin ismi nedir?

 

7- IPR Gezgini’nde 2017 yılında yayınladığımız bir USPTO Temyiz Kurulu kararının konusu marka, Fransız Devrimi yıllarında Fransa Kraliçesi olan ve devrim tarafından giyotine gönderilen bir kadının isminden oluşmaktadır. Sadece fikri mülkiyet değil tarih bilgilerinizi de biraz yoklamanızı bekliyoruz, bahsettiğimiz kraliçenin adı nedir?

 

8- Bu soruyla Türkiye’de fikri mülkiyet hakları hakkındaki güncel gelişmeler ve konuyla ilgili sivil toplum örgütleri konusundaki hafızanızı biraz yoklayacağız.

Marka ve Patent Uzmanları Derneği (MAPADER) tarafından yayınlanan derginin adı nedir?

Fikri Mülkiyet Hakları Koruma Derneği (AIPPI Turkey) tarafından yayınlanan derginin adı nedir?

Patent ve Marka Vekilleri Derneği (PEM)’nin Yönetim Kurulu Başkanlığını kim yapmaktadır?

Üç yanıtı da doğru vermeniz halinde, yanıtınız doğru kabul edilecektir.

 

9- Fikri Mülkiyet Dünyası, dünya genelinde son birkaç yıldır bir kişinin eylemleri ile sarsılmaktadır. Birçok tanınmış markayı farklı ülkelerde kendi adına tescil ettirmek için başvurular yapan bu kişi, IPR Gezgini’nde de bir yazının konusu olmuştur ve yazı içerisinde ünlü bir polisiye romandaki dolandırıcı kahramana benzetilmiştir. Dünyada fırtınalar kopartan bu kişinin adı nedir ve IPR Gezgini’nde hangi ünlü roman kahramanına benzetilmiştir?

İki yanıtı da doğru vermeniz halinde, yanıtınız doğru kabul edilecektir.

 

10- Çoktan seçmeli bu sorumuz ağır ironi içeriyor aslında ve Türkiye’de medyada birkaç haftadır yer alan bir haberle ilgili, dolayısıyla sorunun Fikri Mülkiyet ile ne alakası var demeyin lütfen. Belirttiğimiz haber düşünüldüğünde, sorunun tek bir cevabı olduğunu unutmayın ve yanıt verirken ironiyi atlamayın.

İyi bir kitap yazmanın yolu nedir?

a-      Çok çalışmak

b-      Yaratıcı yazarlık kursuna gitmek

c-       Yetenekli olmak

d-      Geniş bir hayal dünyasına sahip olmak

e-      Daha evvel yazılmış bir kitabı alıp ismini, kapağını ve kahramanların adını değiştirip kendi adına bastırmak.

 

11- “Sınai Mülkiyet Kanunu (SMK)’na göre kullanmama sebebiyle iptal davası açılabilmesi için SMK’nın yürürlüğe girmesinden itibaren (10/01/2017) 5 yıl beklemek gerekir ve bu 5 yıl geçmeden söz konusu davalar açılamaz, bunun sebebi de kanunların geriye yürümezliği ilkesidir” görüşünü savunan akademisyen kimdir?

 

12- IPR Gezgini’nde de yayınlanan bir A.B.D. mahkemesi kararına göre Google jenerik bir isim haline gelmiş midir?

 

13- IPR Gezgini’ni Şubat 2018’de “Fikri Mülkiyet Blogları” konsepti içinde İstanbul’da yarım günlük bir panele davet eden, sitemizin takipçileriyle bir kez daha buluşmasına vesile olan marka konusunda faaliyet gösteren uluslararası sivil toplum organizasyonunun adı nedir?

 

IPR Gezgini

iprgezgini@gmail.com

Nisan 2018

 

Kitap Ödüllü IPR Gezgini Yarışması 26 Nisan’da! Geri Sayım Başladı!

 

Sevgili IPR Gezgini Okuyucuları,

Öncelikle hepinizin 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı kutluyoruz.

İki hafta önce duyurusunu yaptığımız üzere, 26 Nisan’da Kitap Ödüllü 2. IPR Gezgini Yarışması’nı düzenleyeceğiz. 26 Nisan tarihini seçmemizin nedeni, o günün dünya genelinde Dünya Fikri Mülkiyet Günü olarak kutlanması. Biz de fikri mülkiyet hakları konusunda yayın yapan bir site olduğumuz için, yarışmamız için en uygun tarihin 26 Nisan günü olacağını düşündük ve kutlamaların bir parçası olmak istedik.

Yarışmamızın duyurusunu https://wp.me/p43tJx-P2 bağlantısından görebilirsiniz; ilk yarışmamızda sorulan sorulara ve yanıtlarına ise https://wp.me/p43tJx-Kc ve https://wp.me/p43tJx-Kk bağlantılarından erişebilirsiniz. Bu bağlantılar, sizlere sorular hakkında bir fikir verecek olsa da, ilk ipucu olarak, ikinci yarışmanın sorularının ilkine göre daha zor olacağını belirtebiliriz.

Tıpkı geçen sefer olduğu gibi, sorular sabah saat 10.00’da sitemiz üzerinden duyurulacak ve akşam üzeri saat 18.00’a kadar cevaplarınızı iprgezgini@gmail.com e-posta adresine gönderebileceksiniz. Soru sayımız 10-15 arasında olacak. Kural aynı; sadece hız yetmez, en hızlı şekilde en fazla sayıda doğru cevap veren kazanacak!

İkinci ipucu: Geçtiğimiz yarışmanın kazananı 10 soruya da doğru yanıt vermişti, ancak en hızlı değildi, muhtemelen 20. sıralardaydı. Buna rağmen kazanandı, çünkü en hızlıların hepsinin en azından bir yanlış yanıtı vardı. O nedenle, hıza olduğu kadar yanıtların doğruluğuna da konsantre olmanızı öneriyoruz.

Ödülümüze gelince:

Bu kez birinci ve ikinciye birer kitap hediye edeceğiz.

Hediyelerimiz, İzmir Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi Hakimi İlhami Güneş‘in “Uygulamada Fikri ve Sınai Mülkiyet Hakları – Haksız Rekabet Davaları” kitabı olacak. Kitabın Mart 2018 tarihli 5. baskısını (Seçkin Yayınları), yani 6769 sayılı SMK’ya göre güncellenmiş halini hediye edeceğiz. Kitabın piyasa değeri 137,50 TL ve hediyeleri kendimiz finanse ediyoruz.

 

 

Hediyelerden birisinin İstanbul BAM Hakimi Uğur Çolak’ın “Türk Marka Hukuku” kitabı olmasını planlamıştık, ancak o kitabın baskısı tükenmiş. Dolayısıyla, belirttiğimiz kitabın yeni baskısını bir sonraki yarışmada hediye etmeyi umuyoruz.

Saatlerinizi 26 Nisan günü saat 10.00’a kurun. Geri sayım başladı!

IPR Gezgini

iprgezgini@gmail.com

Nisan 2018

6769 Sayılı SMK Anayasa’ya Aykırılık Gerekçeli İptal Sınavını 29. ve 30. Maddeler Bakımından Başarıyla Verdi!

 

 

6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle, fikri mülkiyet sistemin tüm kullanıcıları derin bir nefes almıştır. Derin nefesin başlıca nedeniyse, Kanun Hükmünde Kararnamelerin birçok maddesinin Anayasa’ya aykırılık gerekçesi ile iptal edildiği / iptal tehdidi altında olduğu günlerin artık geride bırakıldığı düşüncesiydi.

Bununla birlikte, 6769 sayılı SMK da kısa süre içerisinde Anayasa’ya aykırılık gerekçesiyle iptal tehdidi radarına yakalandı.

Resmi Gazete’de bugün, yani 20 Nisan 2018 tarihinde, yayınlanan bir Anayasa Mahkemesi kararı, iptal tehdidinin ilk salvosunun başarıyla atlatıldığını bizlere gösterdi. Sanırım, bir süre daha sakince nefes almaya devam edebileceğiz.

Anayasa Mahkemesi’nin 20/04/2018 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan 28/03/2018 tarihli ve E: 2017/172, K: 2018/32 sayılı kararının takip eden bağlantıdan görülmesi mümkündür: http://www.resmigazete.gov.tr/main.aspx?home=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2018/04/20180420.htm&main=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2018/04/20180420.htm

Şaşırmayacağınızı elbette ki biliyoruz, karar marka koruması alanı ile ilgilidir (Her ne kadar reklam yüzü olarak patent, tasarım ve son dönemlerde coğrafi işaret kullanılsa da, Türkiye’de sınai mülkiyet koruması aslen marka alanında canlıdır, diğer alanlar şu an için tartışma ve tanıtım yüzü konumundadır.).

Anayasa Mahkemesi’ne yöneltilen iptal talebi, SMK’nun marka hakkına tecavüz sayılan fiilleri ve marka hakkına tecavüze ilişkin cezai hükümleri düzenleyen 29. ve 30. maddelerine yöneliktir.

Okuyunca nedense pek şaşırmadık, iptal talebi marka taklitçilerinin ana üslerinden birisi olan turistik Alanya ilçesindeki bir mahkemeden gelmiştir. Şöyle ki, yabancı turistlere yönelik taklit ürünler, en fazla Alanya gibi turistik ilçelerde satışa sunulmaktadır ve bu ürünlere karşı baskın ve toplama faaliyetlerini sürdüren avukatlar da bu gibi yörelerde sıklıkla fiili saldırıya uğramaktadır.

İptal talebi Anayasa Mahkemesi’nce incelenmiş ve reddedilmiştir. İptal talebinin reddedilmesini IPR Gezgini olarak memnuniyetle karşılıyoruz.

Nispeten uzun sayılabilecek kararı bu yazıda kendi cümlelerimizle aktarmayacağız; şöyle ki, Anayasa Mahkemesi’nin kararı yeterince detaylı ve açıklayıcıdır. Aşağıda kararın önemli bölümlerine parçalar halinde yer veriyoruz, vakti olmayanlar bunu bir özet olarak okuyabilir.

 

IPR Gezgini

iprgezgini@gmail.com

Nisan 2018

 

2018 yılı Avrupa Birliği İlerleme Raporu Fikri Mülkiyet Hukuku Bölümü

 

Avrupa Birliği Komisyonu, 2018 Yılı Türkiye İlerleme Raporu’nu, dün yani 17/04/2018 tarihinde açıkladı.

Üç yıl öncesine kadar, Türk fikri mülkiyet camiasında birçok kişinin önemle beklediği ilerleme raporunun, artık eskisi kadar sansasyonel bir bekleyiş süreci yaratmadığını sanırım camiadaki herkes hissediyordur. Bunun kanaatimizce birkaç nedeni var; birincisi politik ve uluslararası konjonktürde AB – Türkiye ilişkileri eskisi kadar (veya neredeyse hiç) önemli değil ve Türkiye rotasını çoktan değiştirmiş gibi, ikincisi siyasi kriterlere ilişkin tartışmaların yanında fikri mülkiyet hukuku kısmı oldukça sönük kalıyor, üçüncüsü geçmişte fikri mülkiyet konusunda Türkiye’ye yöneltilen eleştirilerin bir kısmı AB üyesi ülkelerin inceleme – koruma standartları ile karşılaştırıldığında o denli zorlama geliyordu ki, raporların fikri mülkiyet kısmı bir oranda, gerçekçi eleştirilerden öte baskı aracı izlenimi yaratıyordu.

Birkaç yıldır Türkiye, AB rotasından uzaklaştı ve farklı limanlara yaklaşmaya başladı; ancak Türkiye AB rotasından uzaklaştıkça, ilerleme raporlarının fikri mülkiyet hukuku kısmı gittikçe yumuşamaya başladı. Elbette, bunun birinci nedeni, fikri mülkiyet hukuku ve koruması alanında AB destekli projelerle de desteklenen kapasite artışı ve koruma-inceleme düzeyindeki yükselişti. Diğer olası nedenler spekülasyon olacağı için onları burada belirtmemiz yerinde olmayacaktır.

2018 yılı İlerleme Raporu’nun Fikri Mülkiyet Hukuku kısmına geldiğimizde aşağıdaki metinle karşılaşıyoruz (Bkz. https://ec.europa.eu/neighbourhood-enlargement/sites/near/files/20180417-turkey-report.pdf, s. 69)

 

Metnin ana hatlarını Türkçe’ye aktaracak olursak:

  • Türkiye’nin fikri mülkiyet hukuku alanında iyi düzeyde hazırlık yaptığı, yeni Sınai Mülkiyet Kanunu’nun kabulü ile AB’nin ilgili mevzuatıyla uyum konusunda iyi gelişme gösterildiği belirtilmektedir.
  • Türkiye’nin telif hakları alanında AB mevzuatıyla uyumlu kanun tasarısını yasalaştırmasının, fikri ve sınai mülkiyet hakları ihlalleri ile mücadele alanındaki önlemleri geliştirmesinin, hak sahipleri ile yapıcı diyaloğu sağlamasının, alandaki bilinç düzeyini yükseltme çalışmalarını yapmasının beklendiği belirtilmektedir.

Bunlara ilaveten, tasarı halindeki Telif Hakları Kanunu’nda kolektif hakların yönetimi meselesinde, özellikle yabancı yapımcıların hakları, kamu gösterimi hakları ve çoğaltma hakları konularının düzenlenmesi gerektiğinin altı çizilmektedir.

Yeni Sınai Mülkiyet Kanunu’yla marka ve tasarım alanında AB mevzuatıyla büyük uyum sağlandığı belirtilmekte ve Türk sınai mülkiyet sisteminin uluslararası anlaşma ve uygulamalar çerçevesinde güncellendiğinin altı çizilmektedir. Buna karşın yeni kanunun biyoteknolojik buluşlarla ilgili özel düzenlemeler içermediği ortaya konulmaktadır. Bunlara ilaveten, Fikri Mülkiyet Akademisi, Vekil Disiplin Yönetmeliği, Türk Patent ve Marka Kurumu’nun vekillerle istişare toplantıları gibi gelişmelere de olumlu anlamda yer verilmektedir.

Sınai Mülkiyet Kanunu’nun yargısal uygulamalar alanında AB Enforcement Direktifi ile daha yüksek düzeyde uyumu sağladığı belirtilmekle birlikte, fiili uygulama alanında güçlendirilmeye ihtiyaç bulunduğunun ve taklit ve korsan düzeyinin hala çok yüksek olduğunun altı çizilmektedir. İlaveten, hızlı imha prosedürünün ve ihtisas ceza mahkemelerinin etkinliğinin artırılması gerektiği belirtilmektedir. Son not ise, sınırlarda gümrük kontrolünde ele geçirilen taklit ürün sayısının 2016 yılında bir önceki yıla oranla %35 arttığı bilgisidir.

Gördüğünüz gibi, 2018 yılı AB İlerleme Raporu’nun Fikri Mülkiyet Hukuku bölümü oldukça olumlu ve gelişmeleri önemser bir dille yazılmıştır. Patent ve telif hakları ve ilaveten hakların korunmasına yönelik uygulamalar alanlarındaki bazı eksikliklerin altı da özellikle çizilmiştir.

AB – Türkiye ilişkilerinin üyeliğe yönelik perspektifi kaybettiği bu yıllarda, İlerleme Raporu’nun Fikri Mülkiyet Hukuku kısmındaki olumlu gelişmeler kanaatimizce herşeye rağmen mutluluk vericidir.

Önder Erol Ünsal

Nisan 2018

unsalonderol@gmail.com 

THE MONTAUK PROJECT v STRANGER THINGS

 

10 Nisan tarihli  THE SHAPE OF WATER; AŞKIN E HALİ,DE HALİ, DEN HALİ… başlıklı yazıma sıkı takipçilerimizden genç meslektaşım Güray Balıktay yorum yapmış ve STRANGER THINGS  dizisinin de yakınlarda aynı tip bir davaya konu olduğunu bildirmişti. Sağolsun, Güray’ın yardımıyla STRANGER THINGS ihtilafının dava dilekçesine ulaştım ve  şimdi de olan biteni gecikmeden sizle paylaşmak istiyorum.  (Tabi bu ihtilafı bize ilettiği için Güray’a buradan da bir kez daha teşekkür ediyorum.)

Dava çok yeni, 02 Nisan 2018 tarihinde CHARLIE KESSLER tarafından STRANGER THINGS dizisinin “yaratıcıları” MATT DUFFER ve ROSS DUFFER kardeşler aleyhine açılmış.

Bu dava THE SHAPE OF WATER’dan farklılık arz ediyor okuduğum kadarıyla ; STRANGER THINGS’de davacı, taraflar arasında davranışlar neticesinde oluşmuş zımni bir sözleşme yapıldığını ve davalıların STRANGER THINGS dizisini çekerek bu anlaşmayı ihlal ettiğini iddia ediyor. Dava dilekçesi ile birlikte sunulan ve dava konusunun seçildiği dokümanda da dava sebebi olarak “bir sözleşmenin ihlali” kutucuğu işaretlenmiş.

Davacı Mahkeme’den jürili duruşma yapılmasını talep etmiş. Jürili tam yargılama talebi elbette ki hukuken mevcut bir hak, ama bir yandan da bu talebin arkasında bence biraz da olayı sansasyona dönüştürme ve yorucu jüri süreci ile davalıları maddi-manevi yıpratma hedefi var. Jürili yargılama yapılırsa muhtemelen olay gazetelerde daha çok duyulacak ve ortalık davalılar için biraz daha toz duman olacak.

Davacı CHARLIE KESSLER Los Angeles’da yaşayan bir yazar, prodüktör, yönetmen ve dava dilekçesindeki  iddiaları şöyle;

1- Benimle davalılar arasında davranışlara dayanan zımni bir sözleşme vardı, ama  davalılar telifi bana ait MONTAUK isimli kısa filmi ve THE MONTAUK PROJECT isimli film senaryosunu alıp dizi olarak çektiler.

Davalılar bu davranışlarıyla güvenimi kötüye  kullandılar, izinsiz kullanım gerçekleştirdiler, benim eserimi istismar ettiler ve neticede zımni sözleşmeyi ihlal ettiler.

2-Ben 21 Nisan 2014 tarihinde Tribeca Film Festivali sırasında bir filmin prömiyer partisinde davalılar ile tanıştım. O partide yukarıda bahsettiğim film ve film senaryosundan, oradaki fikirlerden, hikayeden bahsettim, konuyu davalılar ile konuştuk. Ben, benim ajansım, hukuk danışmanım bu kısa filmi ve film senaryosunu davalılara ve onların çalışanlarına/temsilcilerine sunduk.

Benim bütün bu davranışlarım eğlence sektöründeki teamüllere uygun olarak yapıldı ve sektörün yerleşik kuralları gereği ben  sunduğum/anlattığım hususların taraflar arasında gizli kalacağını, benden izin alınmadan –para karşılığı yada parasız– davalılarca başkalarına açıklanmayacağını düşündüm.

3- Halbuki, tam tersine, davalılar benim söylediklerimi /gösterdiklerimi alıp Netflix için THE STRANGER THINGS adıyla bir dizi yaptılar. Bunun için benden ne izin aldılar ne de bana para ödediler. Temmuz 2016 tarihinde STRANGER THINGS’in ilk bölümü yayınlanana kadar ben durumun farkında olmadım.

4- Aslında STRANGER THINGS Netflix’e ilk satıldığında adı THE MONTAUK PROJECT idi ki bu da zaten benim filmimin adıyla birebir aynı. Sonradan dizinin adı STRANGER THINGS şeklinde değiştirildi. Ekte, dizinin ilk adının ne olduğu ve sonradan değiştirildiğine dair gazete haberlerinden örnekler sunuyorum. STRANGER THINGS dizisinden davalılar milyonlarca Dolar para kazandılar ve dizinin şu an ikinci sezonu yayınlanıyor.

5- Ben kendi projemle ilgili çok önceden senaryonun birçok versiyonunu oluşturmuştum. Sonra MONTAUK isimli kısa filmi çektim, bu film 2012 yılında gösterime girdi ve hatta Hamptons Film Festivali’nde ödül aldı. Kısa filmi daha sonra THE MONTAUK PROJECT adıyla uzun metrajlı bir film olarak çekme planım vardı. 2010 senesinde MONTAUK kısa filmini ABD Telif Hakları Dairesine tescil ettirdim, 2013 yılında  THE MONTAUK PROJECT filminin senaryosunu da yine adıma tescil ettirdim.

6- Tribeca  Film Festivali’ndeki o gece tarafların davranış biçimleriyle  zımni bir akit oluştu. Ben meydana gelen bu akde uygun davrandım,  taahhütlerime uydum. Fakat davalılar öyle yapmadı. Ve eğer Mahkeme STRANGER THINGS dizisinin gösterimini engelleyecek bir tedbir kararı vermezse, bu akde aykırı eylemler devam edecek çünkü dizi hala gösteriliyor. Bu hukuka aykırı eylemlerden dolayı ben, kar kaybı dahil,  telafisi imkansız zararlara uğradım, uğruyorum. Bu zararımı da jürili yargılama sırasında ispat edeceğim. Davalılar beni kasten zarara uğrattılar.

Bu olayda davacı tabi ki hukuken talep edilebilecek tüm tazminat biçimlerini talep etmiş dilekçesinde.

Dava dilekçesinin eklerine de baktım, ki bu deliller/ekler çok az. Bir tanesi STRANGER THINGS dizisinde Dustin karakterini oynayan çocuk oyuncu Gaten Matarazzo ile yapılmış bir röportaj, orada dizinin ilk adının THE MONTAUK PROJECT olduğu ama Netflix’e satıldığında STRANGER THINGS diye değiştirildiğini söylüyor oyuncu. Diğer deliller ise bazı web sayfalarından alınan çıktılar ancak bunlarda davacının adı hiç geçmiyor sadece MONTAUK PROJECT’den bahsediyor.

Hakikaten neymiş bu MONTAUK ya da MONTAUK PROJECT?

Davalının sunduğu deliller arasında yer alan web sayfası haberlerine göre durum şöyle. Olay bir komplo teorisi mi, uydurma mı, gerçek mi belli değil; tüm söylenceler Preston Nichols, Al Bilek ve Steward Swerdlow isimli 3 kişinin beyanlarına dayanıyor. Bu kişilerin iddiasına göre 1971 – 1983 yılları arasında New York Eyaletinin Long Island bölgesindeki MONTAUK kasabasında Amerikan Devleti Camp Hero isimli eski/kullanılmayan bir askeri hava üssünde gizli bir proje  yürüttü. İddialara göre burada yapılan deneylerin amacı fiziki savaş teknikleri geliştirmek, zaman-mekan-boyutlar  arası seyahati mümkün kılacak yöntemler bulmak, insanlar üzerinde zihin kontrolü ve beyin yıkama teknikleri geliştirmekti. Bu deneyler yüzünden MONTAUK kasabasında bazı olağan dışı/paranormal aktiviteler görülmeye başlandı; mesela Ağustos ayında kar yağdı, kaynağı belirsiz fırtınalar çıktı , hayvanlar sürüler halinde kasabaya indiler, insanlar tuhaf-olmadık zamanlarda meydana gelen dolu yağışlarını rapor ettiler, vs.

Preston Nichols devletin bu proje için 100.000’den fazla insanı kaçırdığını, bu kaçırılanların çoğunun genç erkekler olduğunu ve bunların üzerinde deneyler yapıldığını, kendisinin de MONTAUK projesinde çalıştığını iddia etti.

STRANGER THINGS dizisi orijinalinde ilk evvela MONTAUK kasabasında çekilecekken/çekilmeye başlanmışken, röportajı veren oyuncuya göre, daha sonra set önce Atlanta’ya akabinde ise Indiana’ya taşındı.

Davalının sunduğu delillerden birinde MONTAUK CHRONICLES isimli bir belgesel filmle ilişkin bir kısa tanıtım yazısı da dikkatimi çekti. 2014 yılında  Christopher P. Garetano çekmiş bu belgeseli ve anlaşılan o ki MONTAUK PROJECT adı verilen söylenceleri /iddiaları inceliyor.

 

 

Davanın üzerine davalıların avukatı derhal bir açıklama yapmış ve demiş ki; “Bu saçma sapan bir davadır, davacı sadece dizinin elde ettiği başarıdan kendisine menfaat yaratmaya çalışıyor, Duffer kardeşler ne davacının filmini gördü ne de kendisiyle herhangi bir proje hakkında görüşme yaptı.”

Açık söyleyeyim ben STRANGER THINGS dizisini seyretmedim, listemde henüz ona sıra gel(e)medi. Zaten şu anda da IPR Gezgini için yazacağım bir sonraki yazının konusu olan davaya ilişkin diziyi izliyorum. Ancak STRANGER THINGS dava dilekçesini okurken kendimi şunu düşünürken yakaladım; ABD Sözleşmeler Hukuku’nda geçerli bir sözleşmenin kurulabilmesi için üç unsur bir arada aranır “Offer-acceptance-consideration”, hayatta olsaydı acaba Yargıç Cardozo burada kurulmuş bir akit var der miydi? Amerikan Hukuk sisteminde tarihe geçmiş kararları kaleme almış, adı NY’da bir hukuk fakültesine verilmiş ve benim çoğu kararını okurken içimden takdirlerimi gönderdiğim  Yargıç Benjamin N. Cardozo’ya da buradan bu vesileyle bir kez daha selam olsun!

Superior Court of The State of California  County of Los Angeles BC 700197

Özlem Fütman

ofutman@gmail.com

Nisan 2018

Renk kombinasyonlarının marka olarak tescili daha zor hale mi geliyor? Red Bull’un mavi/gümüş renk markaları hakkında AB Adalet Divanı Genel Mahkemesi kararı

Bugünkü yazımızın konusunu renk kombinasyonundan oluşan markaların sicilde gösterimi oluşturuyor.

Ünlü enerji içeceği markası Red Bull’un ambalajlarında kullanılan mavi/gümüş renklerden oluşan iki marka Avrupa Birliği markası olarak tescilli durumdaydı. Ancak, Red Bull firmasına ait bu iki markanın hükümsüzlüğü talep edildi. Hükümsüzlük talepleri sırayla EUIPO İptal Birimi ve bu birimin kararına itiraz üzerine EUIPO Temyiz Kurulu tarafından incelendi. EUIPO’nun nihai karar organı olan Temyiz Kurulu’nun kararlarına karşı dava açıldı ve davayı gören AB Adalet Divanı Genel Mahkemesi 30 Kasım 2017 tarihinde kararını verdi. Kanaatimizce bu karar, renk kombinasyonu markaları açısından oldukça önem arz ediyor ve kararın kesinleşmesi halinde uygulamada çeşitli değişikliklere ve farklı etkilere yol açabilecek gibi duruyor.

T-101/15 ve T-102/15 sayılı birleşen davalara ilişkin kararın İngilizce tam metnini okumak isteyen okurlar,

http://curia.europa.eu/juris/document/document.jsf;jsessionid=9ea7d0f130de6a62388bf25c43d090ec8252a8f0cdc6.e34KaxiLc3eQc40LaxqMbN4Pb34Te0?text=&docid=197307&pageIndex=0&doclang=EN&mode=lst&dir=&occ=first&part=1&cid=348216 bağlantısından ilgili karara erişilebilir.

Uyuşmazlığın özeti:

15 Ocak 2002 tarihinde Red Bull GmbH (kısaca Red Bull olarak anılacaktır) EUIPO nezdinde bir AB markası başvurusunda bulunur. Tescili istenen marka (Marka 1), aşağıda görüldüğü gibi iki rengin kombinasyonundan oluşmaktadır:

30 Haziran 2003 tarihinde Red Bull, söz konusu markanın kullanım sonucu ayırt edicilik kazandığını kanıtlamak amacıyla ek belgeler sunar. 11 Ocak 2004 tarihinde ise markaya ilişkin olarak, “Koruma mavi (RAL 5002) ve gümüş (RAL 9006) renkler için talep edilmektedir. Renkleri oranı yaklaşık %50-%50’dir.” ifadelerinden oluşan tarifnameyi sunar. Başvurunun mal listesi kapsamında 32. sınıftaki “enerji içecekleri” bulunmaktadır. Söz konusu marka, kullanım sonucu ayırt edicilik kazandığı belirtilerek ve yukarıda yer verilen tarifnameyle birlikte 25 Temmuz 2005 tarihinde tescil edilir.

20 Eylül 2013’te Polonya menşeli Optimum Mark sp. z.o.o. isimli firma (kısaca Optimum Mark) yukarıda belirtilen markanın hükümsüzlüğünü talep eder.  Hükümsüzlük talebine gerekçe olarak, markanın grafik gösterim için aranan (açıklık, kesinlik, … ve renkleri önceden belirlenmiş ve yeknesak şekilde birleştiren bir sistematik düzen) gerekli koşulları sağlamadığını ve tescil başvurusuna eşlik eden tarifnamedeki ifadenin, iki rengin ‘yaklaşık’ %50 – %50 şeklinde çok sayıda farklı kombinasyonuna olanak sağladığını öne sürer.

1 Ekim 2010 tarihinde Red Bull EUIPO nezdinde bir marka tescil başvurusu yapar. Bu markanın (Marka 2) görseli de aşağıdaki şekildedir:

 

Başvurunun eşya listesinde 32. sınıftaki “enerji içecekleri” malları bulunmaktadır. Başvuru 29 Kasım 2010 tarihli Bültende yayımlanır, ancak başvuruyu inceleyen marka uzmanı 22 Aralık 2010 tarihinde renklerin marka örneği içindeki dağılımlarının belirtilmemiş olması nedeniyle şekli eksiklik bildiriminde bulunur ve bu eksikliğin giderilmesini talep eder.  10 Şubat 2011 tarihinde Red Bull, iki rengin eşit oranda olduğunu ve birbiriyle yan yana dizildiğini (juxtaposed to each other) belirtir. 8 Mart 2011 tarihinde söz konusu marka, mavi (Pantone 2747C) ve gümüş (Pantone 877C) renkler için yukarıdaki açıklamayla birlikte kullanım sonucu kazanılmış ayırt ediciliğe dayalı olarak tescil edilir.

27 Eylül 2011 tarihinde Optimum Mark, benzer gerekçelerle hükümsüzlük talebinde bulunur. Optimum Mark, tarifnamede yer alan “juxtaposed” ifadesinin “ortak bir sınırı olan”, “yan yana konulmuş” veya “kontrast etki için birbirine yakın duran” gibi biçimlerde algılanabileceğini, marka tarifnamesinin, iki rengin mallara ne şekilde uygulandığına ilişkin düzeni belirtmediğini, bu nedenle de gösterimin açık, kesin ve müstakil olmadığını ileri sürer.

EUIPO İptal Birimi 9 Ekim 2013 tarihindeki iki kararıyla Marka 1 ve Marka 2’nin hükümsüzlüğüne karar verir. İptal Birimi, Adalet Divanı’nın C-49/02 sayılı ‘Heidelberger’ kararında da belirtildiği üzere söz konusu markaların grafik gösteriminin “iki veya daha fazla rengin, soyut şekilde belirtilmiş ve dış hat sınırları olmaksızın bir araya getirilmesinden ibaret” olduğuna işaret ederek bunun 207/2009 sayılı Tüzüğün 4. maddesi bağlamında aranan kesinlik ve yeknesaklık özelliklerini taşımadığını, çünkü markaların grafik gösteriminin çok sayıda farklı kombinasyona imkân sağladığını belirtir. İlaveten, markaların grafik gösteriminin, yetkili otoriteler ve ekonomik aktörlerin, hükümsüzlüğe konu markaların sahibine sağlanan korumanın kapsamını bilmelerine imkân tanımadığını ifade eder.

Red Bull, İptal Birimi tarafından verilen bu iki karara karşı itiraz eder. EUIPO Temyiz Kurulu 2 Aralık 2014 tarihinde vermiş olduğu iki kararla, markaların 207/2009 sayılı Tüzüğün 4’üncü maddesine atıf yapan 7(1)(a) bendine aykırı olarak tescil edildikleri sonucuna ulaşır ve her iki itirazın da reddine karar verir. Temyiz Kurulu aynı gerekçelere dayandığı iki kararda da, bir işaretin kullanım sonucu ayırt edicilik kazanmış olmasının, Tüzüğün 4. maddesindeki koşulları ortadan kaldıran bir husus olmadığını belirtir. Temyiz Kurulu’na göre, ilgili hükmün amacı, bir AB markasının sahibine sağlanan korumanın kesin konusunun belirlenerek, AB marka hukukunun haksız rekabet üstünlüğü elde etmek amacıyla suiistimal edilmesinin önlenmesi ve yetkili makamların, tescil edilen işaretlerin doğasını net ve kesin olarak bilmelerine ve ekonomik aktörlerin, bu makamlarca tutulan kamusal sicillere erişerek üçüncü kişilerin haklarına yönelik kesin bilgiye sahip olmalarına imkân sağlanmasıdır. Kurul, Adalet Divanı’nın Heidelberger kararında ortaya koyduğu ilkelere atıf yaparak söz konusu markaların yeterince açık ve yeknesak (uniform) olmadığına karar verir.

Red Bull, EUIPO Temyiz Kurulu’nun kararlarına karşı dava açar. Davaya, Marques (AB Marka Sahipleri Birliği) Red Bull’u desteklemek üzere müdahil olur. Davada, 207/2009 sayılı Tüzüğün 4 ve 7(1)(a) maddesi hükümlerinin hatalı şekilde uygulandığı, ölçülülük ve eşit muamele ilkeleri ile yasal beklentilerin korunması ilkesinin ihlal edildiği iddiaları ileri sürülmektedir.

Red Bull, “Heidelberger” kararının EUIPO tarafından çok katı bir şekilde yorumlandığını öne sürmektedir. İlaveten, Temyiz Kurulu, gerekli kesinliğin sağlanması için renklerin mallar üzerinde nasıl kullanıldığına ilişkin detaylı bir açıklama sunulması istemekle birlikte, Red Bull’a göre, bu husus kullanım sonucu kazanılmış ayırt edicilikle ilgilidir. Zira, bir işaretin 4. maddeye uygun olup olmadığı, grafik gösterimin kesinliğine dair soyut bir değerlendirmeyi içermekte olup Temyiz Kurulu’nun şart koştuğu açıklama/tarifname yasal bir gereklilik olmadığı gibi, söz konusu işareti bir figüratif marka haline getirecektir. Üç boyutlu markalar, ses markaları veya geleneksel kelime veya şekil markaları gibi diğer marka türleri bakımından aranmayan ve yargı içtihatları ile önceki EUIPO kararlarında yer verilmeyen bu koşul, Red Bull’a göre, renk kombinasyonlarının tescili için ilave bir koşul getirilmesi anlamına gelmektedir.

Mahkemenin tespit ve değerlendirmeleri:

Mahkeme öncelikle 2017/2009 sayılı Tüzüğün 4’üncü maddesi anlamında renk veya renk kombinasyonlarının AB markası teşkil edebilmesi için üç koşulu sağlaması gerektiğini belirtmiştir. İlk olarak, “işaret” olma; ikinci olarak işaretin çizimle görüntülenebilmesi; üçüncü olarak ise mal ve hizmetleri diğer işlemlere ait mal ve hizmetlerden ayırt etmeyi sağlayabilmesi.

Adalet Divanı’na göre renkler nesnelerin basit bir özelliğidir. Belirli bir ticari alanda dahi, renk veya renk kombinasyonları genel olarak çekici ve dekoratif özelliklerinden ötürü kullanılırlar ve herhangi bir anlam taşımazlar. Ancak, belirli bir mal veya hizmetle ilgili olarak kullanılması durumunda bunların “işaret” olabilmeleri mümkündür.

Adalet Divanı Heidelberger kararında (C-49/02, EU:C:2004:384, parag. 33-35), dış hat sınırları olmaksızın, münhasıran ve soyut olarak iki veya daha fazla rengin kombinasyonundan oluşan markalar bakımından, grafik gösterimin “renkleri önceden belirlenmiş ve yeknesak şekilde birleştiren bir sistematik düzen” içermesi gerektiğini ortaya koymuştur. Yine aynı kararda, iki veya daha fazla rengin, belli bir şekil ve dış hat çizgileri olmaksızın sadece bir araya getirilmesinin, ya da iki veya daha fazla renge ‘akla gelebilen her biçimde’ gönderme yapılmasının; gerekli kesinlik ve yeknesaklığı (uniformity) sağlamayacağı belirtilmiştir.

Bu bağlamda, dava konusu markaların iki rengin çok sayıda farklı kombinasyonuna imkân verip vermediğinin belirlenmesi önem arz etmektedir. Dava konusu markaların gösterimi, mavi ve gümüş renklerin %50-%50 oranıyla dikey olarak bir araya getirilmesinden oluşmaktadır. Bu grafik gösterime iki markada iki ayrı tarifname eşlik etmektedir. Marka 1’deki tarifnamede söz konusu iki renk RAL kodlama sistemine göre belirlenmiş ve renklerinin oranının “yaklaşık %50-%50 olduğu belirtilmiştir. Marka 2’deki tarifnamede ise renkler PANTONE kodlama sistemine göre belirlenmiş ve “iki rengin eşit oranda uygulandığı ve birbiriyle yan yana dizildiği” belirtilmiştir.

Mahkemeye göre, “juxtaposition” (bir araya getirme) ifadesi, iki veya daha fazla rengi direkt olarak yan yana dizmeye işaret etse dahi bu terim, mutlaka renklerin sistematik bir düzen teşkil edeceği anlamına gelmemektedir. Zira renkler “yaklaşık %50-%50” veya “eşit oran” içinde kalsa ve renkler yan yana dizilse bile, “bir araya getirme” farklı biçimlerde olabilir ve renklerin çeşitli sayıda farklı dizilişine yol açabilir. Bu nedenle, Mahkeme renklerin oranlarının veya farklı renkler arasındaki ilişkinin belirtilmesinin, Heidelberger kararındaki “sistematik veya yeknesak düzen/dizilim” şartını sağlamak için yeterli olmadığı görüşündedir. Şöyle ki, iki rengin yeknesak bir diziliş sağlaması, renklerin sadece farklı proporsiyonlarda olmasından değil, aynı proporsiyona sahip renklerin farklı uzamsal konumlarından da kaynaklanabilir. Örneğin, marka örneğinde ilgili renkler mavi renk solda, gümüş renk sağda olacak şekilde dikey olarak bir araya getirilmişken, tescil sürecinde Red Bull tarafından kullanım sonucu kazanılmış ayırt edici niteliğin ispatına yönelik olarak sunulan dokümanlarda renklerin bu şekilde dikey bir konumlandırma dâhilinde kullanılmadığı görülmektedir. Mahkemeye göre, Heidelberger kararı ile önlenmek istenen sonuç da tam olarak budur.

Eğer davaya müdahil Marques’in iddia ettiği gibi, Tüzüğün 4. maddesi bağlamında kesinlik ve yeknesaklığı sağlamak için “what you see is what you get[1] kuralının uygulanması yeterli olsaydı, solda mavi ve sağda gümüş rengi olmak üzere iki eşit renk bloğunun dikey olarak bir araya getirilmesinin, dava konusu tescilli markalara sağlanacak korumanın kapsamındaki tek dizilim olduğu sonucuna ulaşılması gerekirdi.  Oysa ki, durum böyle değildir.  Tam tersine, başvuruya konu olduğu ve gözle görüldüğü (what you see) haliyle grafik gösterimin, markaya sağlanacak korumanın tek konusu olması (what you get), tam da “what you see is what you get” kuralının uygulamasının gerektirdiği bir durumdur. Bu bağlamda, Heidelberger kararı, bu kuralın pratik sonuçlarını renk markalarının tescil koşulları açısından netleştirmeye yaramaktadır. Bir başvuru sahibi, “what you see is what you get” kuralıyla doğrudan çelişecek şekilde, bir grafik gösterim sunup aynı zamanda bu gösterimle örtüşmeyen veya bu gösterimle sağlanan korumadan daha geniş bir koruma talep etmemelidir.

Mahkemeye göre, dava konusu markanın grafik gösterimi ile bu renklerin Red Bull’un ürünlerinde yer alış biçimi arasındaki farklılık, davacının iddiasının aksine, minör bir farklılık değildir.

Mahkeme, Temyiz Kurulu’nun renk markaları açısından ilave bir şart ortaya koyduğu iddiasına yönelik olarak, Kurul’un dava konusu kararlarda, başvuru konusu marka için açık bir tarifname sunulmasının zorunlu olduğunu söylemediğini, “somut olayda” bu tarz tarifnameye ihtiyaç duyulduğunu söylediğini belirtmiştir. Tarifnamenin yasal dayanağına ilişkin olarak da, 2868/95 sayılı Uygulama Yönetmeliği’nin 3(3) maddesinde tescil başvurusunun “markanın tarifnamesini içerebileceği”ne ilişkin hükmü hatırlatılmıştır. Temyiz Kurulu’nun, başvuruda bir tarifname varsa, bunun grafik gösterimle kombine halde değerlendirilmesi gerektiğine ilişkin tespiti Mahkemece yerinde görülmüştür. İlaveten, Sieckmann kararında ortaya konduğu üzere, bir işaretin açık, kesin, müstakil, kolay erişilebilir, anlaşılabilir, dayanıklı ve nesnel olması koşullarının, her bir marka türü bakımından, markanın doğası ve içsel özelliklerine bağlı olarak ayrı şeklide belirlenmesi gerektiğine yönelik Temyiz Kurulu tespiti de Mahkemece yerinde bulunmuştur. Dolayısıyla, Temyiz Kurulu’nun, iki rengin sadece oranlarının belirtilmesinin, renkleri önceden belirlenmiş ve yeknesak şekilde bir araya getiren sistematik bir düzen teşkil etmediği ve bunun, çeşitli sayıda farklı kombinasyona ve çok farklı bir genel izlenime yol açarak tüketicilerin satın alma deneyimini kesinlik içinde tekrar etmelerini engellediği yönündeki kanaati, Genel Mahkemece isabetli görülmüştür.

Bu çerçevede, iki rengin sadece oranlarını belirten bir tarifnamenin eşlik ettiği grafik gösterimin yeterince kesin olmadığına ve bu nedenle markanın 207/2009 sayılı Tüzüğün 7(1)(a) maddesine aykırı olarak tescil edildiğine yönelik Temyiz Kurulu kararında bir isabetsizlik yoktur. Bu sonucun dava konusu iki marka bakımından da geçerli olduğu tespiti de Mahkemeye göre yerindedir. Şöyle ki, Marka 1’e ilişkin olarak sunulan tarifnamede yer alan “yaklaşık” kelimesi, her iki marka bakımından aynı olan grafik gösterimdeki belirsizliği desteklemektedir. Her iki markaya ait tarifname de, renkleri önceden belirlenmiş ve yeknesak olarak bir araya getiren sadece tek bir dizlim bulunduğu sonucuna götürecek detaylar içermemektedir.

Genel Mahkeme, kararın devamında davacı Red Bull tarafından ileri sürülen eşit muamele ilkesinin ihlali iddiasını ele almıştır. Bu hususla ilgili olarak Red Bull, tescil başvurusu yaparken markanın koruma konusunun, ilgili mal veya hizmetlerde ne şekilde kullanılacağına ilişkin bir tarifname gereksiniminin, diğer marka türleri bakımından söz konusu olmadığını; EUIPO’nun geçmiş uygulamaları ve Genel Mahkeme’nin renk markalarına ilişkin geçmiş karar ve içtihatları göz önüne alındığında, bu durumun dava konusu markalar bakımından farklı bir muamele anlamına geldiğini ileri sürmektedir.

AB hukukuna göre, eşit muamele ilkesi, birbiriyle mukayese edilebilir durumların aynı şekilde muamele görmesini gerektirmektedir. Adalet Divanı içtihatlarına göre ayrımcılık, ancak mukayese edilebilir durumlarda farklı kuralların uygulanması veya aynı kuralın birbirinden farklı durumlara uygulanması hallerinde ortaya çıkabilecektir. (10 Mayıs 2012, AB Komisyonu v. Estonya, C-39/10, EU:C:2012:282, parag. 48)

Mahkeme’ye göre, herhangi bir dış hat sınırı veya şekil içermeksizin, tek başına renklerin kombinasyonundan oluşan markaların, tabiatı gereği, korumanın kesin konusunun açık olabilmesi, tüketiciler ile ticari aktörler tarafından kavranabilir olması ve markanın asli işlevi olan kaynak gösterme işlevini yerine getirirken orantısız rekabet avantajı elde edilmemesi bakımından bunların grafik gösterimi veya buna eşlik eden tarifnamenin, söz konusu renklerin kesin tonlarını, bunların oranlarını ve uzamsal dizilimlerini göstermesi zorunludur. Renk markalarının tabiatları gereği kendiliğinden bu tarz bir netliğe sahip olmamaları, bu düzeyde bir kesinlik aranmasını gerekli kılmakta olup, münhasıran renkten oluşan markalar bu yönüyle diğer marka türlerinden ayrılmaktadır. Bu nedenle, farklı muamele haklı bir nedene dayanmaktadır. İlaveten Temyiz Kurulu kararlarının hukuka uygunluğu, Kurul’un geçmiş karar verme pratiklerine göre, sadece ilgili AB mevzuatına göre değerlendirilmelidir. Kuşkusuz ki EUIPO, bir AB markası başvurusunu incelerken, benzer başvurular hakkında hâlihazırda verilmiş kararları göz önüne almalı ve önündeki olayda aynı şekilde karar verip vermeyeceği konusunda özel bir dikkat göstermelidir. Ancak, bu ilkelerin uygulanması, hukuka uygunlukla uyumlu olmalıdır. Dolayısıyla, bir işaretin AB markası olarak tescilini isteyen bir kişi, kendi yararına ve aynı kararı elde etmek amacıyla, bir başkası lehine muhtemel olarak hukuka aykırı olarak işlenmiş bir fiile dayanmamalıdır. (10 Mart 2011, Agencja Wydawnicza Technopol v. OHIM, C-51/10 P, EU:C:2011:139, parag. 75, 76) Bu çerçevede, Red Bull’un EUIPO’nun inceleme kılavuzlarını ve uygulamasını gerekçe göstererek öne sürdüğü eşit muamele ilkesinin ihlali iddiaları Mahkeme tarafından kabul edilmemiştir.

Devamında, ölçülülük ilkesinin ihlali iddiası Mahkemece değerlendirilmiş ve bu iddialar da reddedilmiştir. Yazımızın ana konusunu oluşturmaması ve yazıyı gereksiz yere uzatmamak adına kararın bu kısımlarına yönelik ayrıntılı açıklamalara yer verilmeyecektir. Bununla birlikte, bu iddialar kapsamında davacı tarafından 2015/2424 sayılı yeni AB Marka Tüzüğünde, 207/2009 sayılı Tüzükte yer alan “grafik gösterim” şartının bulunmadığı, bunun yerine işaretin “marka sahibine sağlanacak korumanın konusunun, yetkili makamlar ve kamu tarafından açık ve kesin olarak belirlenmesine imkân sağlayacak şekilde gösterilmesi” nin yeterli olduğu hususu dile getirilmiştir. Bu argümana yönelik Genel Mahkemenin yaptığı değerlendirme ise kanaatimizce oldukça önemlidir.

Zira, Genel Mahkeme, dava konusu uyuşmazlığa zaman yönünden uygulanabilir olmamakla birlikte, ilgili maddenin yeni lafzının, hukuki belirliliği güçlendirme amacını taşıdığını ve ilgili hükümde yer alan ifadelerin, hükmün bir önceki lafzından daha da kısıtlayıcı olduğunu söylemektedir. Şöyle ki, ilgili hükmün gövdesine açıkça, Adalet Divanı’nın Sieckmann (C-273/00) ve Heidelberger (C-49/02) kararlarında belirlenen ilkeler dâhil edilmiştir ve böylelikle, söz konusu maddenin yeni lafzı, içtihatlarla ve bu içtihatların davaya konu Temyiz Kurulu kararlarındaki uygulanış biçimiyle mükemmel şekilde uyumludur. (parag. 118)

Mahkemece incelenen son husus, yasal beklentilerin korunması ilkesinin ihlal edildiği iddiasıdır. Bu konuda Red Bull, dava konusu markalar tescil edilirken inceleyen uzmanın tarifnamedeki ifadeyi kabul ettiğini ve hatta kendilerine tavsiye ettiğini; bu durumun yasal beklentiyi desteklemediğini; EUIPO’nun söz konusu markaları kullanım sonucu kazanılmış ayırt ediciliğe bağlı olarak tescil etmiş olmakla, aslında üstü kapalı olarak Tüzüğün 4. maddesine de uygun bulduğunu ileri sürmektedir.

Genel Mahkeme, yasal beklentilerin korunması ilkesi hakkındaki içtihatlara yer vermiş ve somut olayı bu içtihatlar bağlamında ele alarak, başvuru sahibinin somut uyuşmazlıkta yasal beklentilerin korunması ilkesine dayanamayacağı tespitini içeren dava konusu Temyiz Kurulu kararlarında bir isabetsizlik bulunmadığına kanaat getirmiştir.

Sonuç itibariyle Genel Mahkeme davanın reddine karar vermiştir.

Genel Mahkeme’nin bu kararının ardından yeni tartışmaların fitili ateşlenmiş gibi duruyor. Şöyle ki, bu karar sonrasında, renk kombinasyonu markalarının tescilinin daha zor hale geldiğine ve ne tür bir tarifnamenin yeterli açıklık ve kesinliği sağlayacağına ilişkin tartışmalar AB’deki fikri mülkiyet avukatları camiasında hâlihazırda başladı bile…

Dava tarihinde yürürlükte olan Tüzükte “grafik gösterim” şartının mevcut olduğunu tekrar hatırlatalım. Esasen dava konusu EUIPO Temyiz Kurulu kararları, bir markanın grafik gösteriminin taşıması gereken özellikleri ortaya koyan, ilkesel nitelikteki Adalet Divanı karar ve içtihatlarının (Sieckmann ve Heidelberger kararları) Red Bull’un somut uyuşmazlıktaki mavi/gümüş renk kombinasyonu markaları bağlamında değerlendirilmesini ve uygulanmasını içeriyor. Ortaya çıkan sonuç ise, özetle,  renklerin sadece bir araya getirilmesi suretiyle oluşmuş marka örneği ile buna eşlik eden -sadece ilgili renklerin kodları ile marka örneği içindeki dağılım oranlarına yer veren- tarifnamelerin yeterli açıklık ve kesinliği sağlamadığı yönünde. Belki de, bu tarz marka örnekleri ve tarifnamelerle tescil edilen onlarca marka varken, ve hatta zamanında Red Bull’un davaya konu markaları da bu şekilde tescil edilmişken, hükümsüzlük talebi sonrası ilgili yargı içtihatlarının somut uyuşmazlıkta etraflıca ele alınması ve mevzubahis gösterim ve tarifnamelerin, 4. maddeye atıf yapan 7(1)(a) maddesi hükmüne aykırı olduğuna karar verilmiş olması, mevcut kararın pek çokları için sürpriz ve beklenmedik bir karar olarak algılanmasına yol açmış olabilir.

Genel Mahkeme, söz konusu davada Red Bull’un marka örnekleri ile bunlara eşlik eden tarifnamelerin yeterli açıklık ve kesinlikte olmadığına hükmetmekle birlikte, Mahkeme’nin renk kombinasyonundan oluşan markalar bakımından gerekli açıklık ve kesinliğin ne şekilde, nasıl bir tarifnameyle sağlanabileceği konusunda ise marka sahiplerine pek bir ipucu vermediği de göze çarpıyor.

Kanaatimizce bir diğer önemli husus ise, “grafik gösterim” şartının şu an yürürlükte olan AB Tüzüğünde ve bunu mehaz alan 6769 sayılı SMK’nın 4’üncü maddesinde kaldırılmış olmasının, Genel Mahkeme’nin bu kararının yeni başvurular bakımından bir etkisinin olmayacağı anlamına gelmemesi. Tersine, yazıda da aktardığımız üzere Genel Mahkeme, ilgili madde hükmünün yeni lafzının, hukuki belirliliğe, açıklık ve kesinlik ilkelerine açıkça yer vermek suretiyle, bu konudaki içtihatlara son derece uyumlu olduğuna işaret ediyor. Dolayısıyla yeni mevzuatta “grafik gösterim” şartının kalkmış olması pratikte, renk markaları açısından “sicilde gösterim” koşullarını hafifletmiyor, aksine, sicilde gösterim bakımından, koruma konusunun açıklık ve kesinliğine yapılan vurgu yeni mevzuatla daha da belirgin hale geldiği için, bu koşulların sağlanıp sağlanmadığının her somut olay bazında titizlikle incelenmesini gerekli kılıyor.

Muhtemeldir ki, bu dava eksenindeki tartışmaların ülkemiz uygulamaları açısından da yansımaları söz konusu olabilir. Zira SMK’nın 4. maddesi de “çizimle görüntülenebilme” (grafik gösterim) şartını kaldırarak, mehaz 2015/2424 sayılı AB Marka Tüzüğüyle çok benzer ifadelere yer vererek korumanın konusunun açık ve kesin olarak anlaşılmasını sağlayabilecek şekilde sicilde gösterilebilir olma şartını getirmiş durumda.  SMK’nın Uygulanmasına Dair Yönetmeliğin “Marka örneğinin gösterimi” başlıklı 7. maddesinin 4’üncü fıkrasında ise, tek renk veya renk kombinasyonları bakımından ikili bir ayrıma gidilmeksizin başvurunun “renk markası” olarak tescilinin talep edildiği hallerde bunun başvuru formunda açıkça belirtilmesi, işareti oluşturan renk görselinin sunulması ve Kurum tarafından geçerliliği kabul edilen renk kodunun belirtilmesi gerektiği söyleniyor. Ancak, aynı maddenin 8’inci fıkrasına dayanarak Kurum, sunulan gösterimin yeterince açık, kesin ve anlaşılır olmadığına kanaat getirirse veya gerekli gördüğü hallerde başvuru konusu işarete ilişkin her türlü bilgi, belge ve açıklama talep edebilecektir. Dolayısıyla, herhangi bir dış hat sınırı olmaksızın, münhasıran renk kombinasyonundan oluşan markalar bakımından marka örneğinin yanı sıra sadece renklerin kodunun verilmesinin gerekli açıklık ve kesinliği sağlamadığı görüşünün benimsenmesi halinde, başvuru sahiplerince bu koşulları sağlayacak şekilde bir tarifname/açıklama da sunulabilmesi için gerekli yasal dayanak kanaatimizce mevcuttur.

Son olarak, yazının konusunu oluşturan Genel Mahkeme kararına karşı Red Bull tarafından kanun yoluna başvurulduğunu ve davada son sözün son karar mercii sıfatıyla AB Adalet Divanı tarafından söyleneceğini belirtelim. Bu konuda IPR Gezgini olarak takipte olacağız.

Bakalım marka sahiplerinin haklarını savunan ve bilhassa Avrupa’da etkin ve etkili bir kuruluş olan Marques’in de desteğini arkasına alan Red Bull, son aşamada kendi lehine bir karar elde edebilecek mi? Aksi halde, bundan böyle renk kombinasyonlarının marka olarak tescilinin daha zor hale geleceğini söylemek sanırım çok yanlış olmayacak.

 

[1] y.n. “marka örneğinde gördüğün şey, sana sunulmuş olan şeydir” biçiminde Türkçe’ye çevrilebilir.

 

H. Tolga Karadenizli

Nisan 2018, Ankara

karadenizlit@gmail.com

“La Mafia” Kelimesi Restoran İsmi Olarak Kamu Düzenine Aykırı mıdır? Adalet Divanı Genel Mahkemesi’nin Kararı – Siz Ne Düşünürsünüz? (2)

 

“Aldığımız her nefes bizi sürekli etkisi altında olduğumuz ölüme doğru çeker… Nihai olarak zafer ölümün olacaktır, çünkü doğumla birlikte ölüm zaten bizim kaderimiz olmuştur ve avını yutmadan önce onunla yalnızca kısa bir süre için oynar. Bununla birlikte, hayatımıza olabildiğince uzun bir süre için büyük bir ilgi ve özenle devam ederiz, tıpkı sonunda patlayacağından emin olsak da, olabildiğince uzun ve büyük bir sabun köpüğü üflememiz gibi.” (Arthur Schopenhauer)

Beklenilse ve hatta gelinen son aşamada kurtuluş olarak görülse de her kayıp, kaybedenin içinde koca bir boşluk oluşturuyor. Üç hafta önce babamı kaybetmemizin ardından acımızı paylaşan tüm IPR Gezgini okuyucularına teşekkür ediyorum. Babamı herhalde bir briç yazısıyla anmam gerekecek, onun arayışını sonraya bırakarak ikinci kısmı tamamlanamamış “La Mafia” kararına geçiyorum.

“Siz ne düşünürsünüz?” serisinin son sorusu hakkında yorumlarını bizimle paylaşan Arda Altınok, Sercem’s World ve farklı sosyal medya kanallarında yorum yapan, ancak son birkaç haftanın karmaşası içinde isimlerini şu an için hatırlayamadığım diğer okurlara teşekkür ediyorum.

Öncelikle soruyu hatırlatıyor ve devamında Adalet Divanı Genel Mahkemesi’nin kararını anahatlarıyla paylaşıyoruz.

İspanya menşeili “La Mafia Franchises, SL” firması aşağıda görseline yer verilen markayı 2006 yılında Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUPO  – eski adıyla OHIM)’de tescil ettirir (başvuru tarihi: 30 Kasım 2006, tescil tarihi: 20 Aralık 2007).

 

 

Markadaki kelime unsurlarından “La Mafia” ibaresi “Mafya”, “se sienta a la mesa” ibaresi ise “masada oturur” anlamına gelmektedir. Tescilli markanın kapsamında 25.,35. ve 43. sınıflara dahil mallar ve hizmetler yer almaktadır. Mallar ve hizmetler özet olarak takip eden şekildedir: “Ayak giysileri, giysiler, tişörtler, şapkalar, iş yönetimi ve organizasyonu konusunda danışmanlık hizmetleri, iş yönetimi konusunda asistanlık hizmetleri, iş yönetimi danışmanlığı hizmetleri, franchising alanında ticari yönetim asistanlığı hizmetleri, reklamcılık hizmetleri, yiyecek, içecek ve kafeteryalar alanında franchise oluşturulması hizmetleri, yiyecek ve içecek sağlanması hizmetleri, bar ve kafeterya hizmetleri.” 

Tescilin üzerinden 8 yıl geçtikten sonra İtalya Hükümeti; markada yer alan “Mafia” ibaresinin “kamu düzenine ve genel ahlaka aykırı” bir adlandırma olduğunu, “mafia” kelimesinin suç örgütlerine verilen bir adlandırma olduğunu, marka sahibinin restoran zincirinde kullanımının İtalyan mutfağının olumlu imajını manipüle edeceğini ve kelimenin olumsuz anlamını önemsizleştireceğini öne sürerek markanın kamu düzenine ve genel ahlaka aykırılık gerekçesiyle hükümsüz kılınması talebiyle EUIPO’ya başvuruda bulunur.

EUIPO İptal Birimi talebi haklı bulur ve markayı hükümsüz kılar. Marka sahibi bu karara karşı itiraz eder, ancak itirazı EUIPO Temyiz Kurulu tarafından reddedilir.

Marka sahibi bunun üzerine hükümsüzlük kararının iptal edilmesi talebiyle Avrupa Birliği Adalet Divanı Genel Mahkemesi‘nde dava açar.

Davacının argümanları aşağıdaki şekildedir:

(i) Mafia veya bunun üyeleri, EUIPO kılavuzunda kamu düzenine aykırılık değerlendirilirken dikkate alınacağı belirtilen Konsey’in Terörle Mücadele Hakkında Özel Önlemler isimli pozisyon dokümanının ekinde yer alan terörist kişiler ve gruplar arasında bulunmamaktadır.

(ii) Marka bütün olarak değerlendirilmelidir. Markada yer alan tüm unsurlar göz önüne alındığında markanın, suç örgütlerini övme veya desteklemediği, “Baba (Godfather)” filmlerine göndermede bulunduğu açıktır.

(iii) Marka kapsamında yer alan mal ve hizmetler iletişimsel hizmetler, yani amacı mesaj iletmek olan hizmetler değildir. Dolayısıyla, marka birilerine hakaret etme, aşağılama veya onlara şok geçirtme amacıyla tescil edilmemiştir. Tersine halkın geneli, markanın bir restoran zincirinin adı olarak tescil edildiğini ve restoran temasının suç örgütleriyle ilgili olmadığını, tersine “Baba” filmlerindeki aile değerleri ve kardeşlik temasına atıf yapıldığını anlayacaktır.

(iv) Marka sahibi son olarak “Mafia” kelimesini içeren çok sayıda tescilli Avrupa Birliği ve İtalyan markası bulunduğunu belirtmektedir. Davacıya göre, EUIPO Temyiz Kurulu’nun 2012 yılında verdiği “Mafia II” ve 2015 yılında verdiği “Contra-Bando” kararları işbu davayla yakın benzerlik içermektedir.

Sorumuz bu noktada geliyor:

Sizce Adalet Divanı Genel Mahkemesi dava hakkında ne gibi bir karar vermiştir?

Adalet Divanı Genel Mahkemesi, davayı 15 Mart 2018 tarihli T‑1/17 sayılı kararı ile sonuçlandırmıştır. Karar metninin http://curia.europa.eu/juris/document/document_print.jsf?doclang=EN&text=&pageIndex=0&part=1&mode=req&docid=200262&occ=first&dir=&cid=682277 bağlantısından görülmesi mümkündür.

Genel Mahkeme kararında başvuru sahibinin yukarıda yer verdiğimiz üç argümanı da incelenir.

Mahkemeye, göre kamu düzenine ve genel ahlaka aykırılık içerikli ret gerekçesinin altında yatan kamusal fayda, kullanımları Avrupa Birliği’nde kamu düzenine veya genel kabul gören ahlaki ilkelere aykırılık teşkil edecek işaretlerin tescil edilmesini engellemektedir. Buna ilaveten, hakaret olarak algılanacak işaretler de bu fıkra kapsamında reddedilecektir.

Bir işaretin bu bent kapsamına girip girmediği değerlendirilirken, işareti hiçbir şekilde rahatsız edici bulmayan veya işaretten kolaylıkla etkilenen kesimlerin algısı değil, ortalama derecede hassasiyet ve tolerans sınırlarına sahip olan makul bir kişinin algısı esas alınacaktır. Buna ilaveten, malların ve hizmetlerin doğrudan hedef aldığı kişiler değil, bu mallar ve hizmetlerle tüketici olarak ilgisi bulunmasa da, onlarla günlük yaşamda karşılaşma olasılığı bulunan kişiler değerlendirmede esas alınacaktır.

İncelenen vakada, marka “la mafia”, “se sienta a la mesa” kelime unsurları, siyah arka plan ve gül şeklinden oluşmaktadır. “La Mafia” kelime unsuru, markadaki konumu ve boyutu itibarıyla diğer unsurlardan ayrılmış durumdadır ve Temyiz Kurulu’nca haklı biçimde tespit edildiği üzere markanın baskın unsurunu teşkil etmektedir.

Davacı, “mafia” ibaresinin Konsey’in Terörle Mücadele Hakkında Özel Önlemler isimli pozisyon dokümanının ekinde yer alan terörist kişiler ve gruplar arasında bulunmadığını belirtmektedir. Bu dokümanın amacı terörist eylemlerde yer alan kişi, grup veya kuruluşların belirtilmesidir, ancak diğer tipte suç eylemlerinde bulunan kişi, grup veya kuruluşlar bu listede bulunmamaktadır, ki diğer tipte suç eylemlerine referansta bulanan ibarelerin de kamu düzenine aykırılık içerikli ret gerekçesinin kapsamına girmesi mümkündür. Buna ilaveten EUIPO kılavuzunda yer alan örneklerin de sınırlayıcı ve kapsamı daraltıcı içerikli olmadığı da belirtilmelidir.

“La Mafia” kelimesi (Türkçesi Mafya), dünya genelinde İtalya menşeili bir suç organizasyonun ismi olarak bilinmektedir ve bu organizasyonun eylemleri İtalya dışındaki ülkelere de yayılmıştır. Bu eylemler arasında fiziksel şiddet, cinayet, tehdit, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı, kara para aklama ve rüşvet de bulunmaktadır.

Genel Mahkeme’ye göre bu tip eylemler, Avrupa Birliği’nin üzerine kurulu olduğu değerlere aykırıdır ve İtalya hükümeti ve EUIPO tarafından da belirtildiği üzere Avrupa Birliği bu tip eylemlerle mücadele etmektedir. Dolayısıyla, Temyiz Kurulu kararında yer alan, “La Mafia” ibaresinin kamunun aklına bir suç örgütünü getireceği yönündeki tespit, yerindedir.

Davacı, kamunun ilgili kesiminin “La Mafia” ibaresini suçu övme olarak algılanmayacağını iddia ederken, “mafya” kelimesinin sinema ve edebiyattaki sayısız kullanımına referansta bulunmuştur. Davacıya göre markanın tescil edilmesinin amacı kamuyu şok veya rahatsız etmek değildir, tersine marka sahibi markayı tescil ettirirken “Godfather (Baba)” film serisine gönderme yapmak istemiştir. Davacı buna ilaveten, “Godfather” filmleri temalı restoranlarının İspanya’da oldukça ünlü olduğunu da belirtmektedir.

Bu hususta öncelikle, kamu düzenine aykırılık değerlendirmesinin tescili istenen veya tescil edilmiş mal ve hizmetlerden bağımsız olduğu belirtilmelidir. Buna ilaveten, bu değerlendirme markanın içsel özellikleriyle ilgili olup, markayı kullanan kişinin tutum veya davranışlarıyla bağlantılı değildir. Bu çerçevede, marka sahibinin amacının, kamuyu şok veya rahatsız etmek olmaması, amacın “Godfather” filmlerine gönderme yapmaktan ibaret olması hususu, markanın kamunun ilgili kesimince olumsuz biçimde algılanması halini değiştirmeyecektir. Buna ilaveten markadaki hiçbir unsurun belirtilen film serisiyle doğrudan bağlantısı yoktur.Buna ilaveten, markanın ün kazanmış olması ve restoranın teması gibi hususlar, kamu düzenine aykırılık değerlendirmesiyle bağlantısı bulunmayan unsurlardır. Ayrıca, edebiyat ve sinema kurgularının belirli unsurları kullanarak halkı şok veya rahatsız etmesi oldukça yaygındır, ancak bu durumun ve bununla bağlantılı olarak, Mafya hakkında çok sayıda kitap veya film bulunmasının, bu suç örgütünün yarattığı zarara ilişkin algıyı değiştirmesi mümkün değildir.

EUIPO markada yer alan kırmızı gül unsurunu, davacı tarafından öne sürüldüğünün aksine (aşk ve uyum), markanın bütünselliği içinde Mafya vahşetini karakterize eden bir unsur olarak değerlendirmektedir. Aynı durum “masada oturur” anlamına gelen “se sienta a la mesa” ibaresi için de geçerlidir, şöyle ki mafya üyeleri genellikle birlikte masada yemek yiyerek ve yemeği paylaşarak karakterize edilmektedir. Gerek kırmızı gül gerekse de yemek paylaşmak halk nezdinde pozitif imgelerdir. Dolayısıyla, başvuruda yer alan diğer unsurların Mafya faaliyetlerine olumlu bir gönderme yaratabileceği, bu yolla da suç eylemlerine yönelik algıyı önemsizleştirebileceği yönündeki EUIPO ve İtalyan Hükümeti değerlendirmesi yerindedir.

Sayılan tüm hususlar çerçevesinde markanın kamu düzenine aykırılık gerekçesiyle hükümsüz kılınması yönündeki EUIPO Temyiz Kurulu kararı, Genel Mahkeme’ye göre yerindedir.

Genel Mahkeme kararın devamında, EUIPO veya diğer ülkelerdeki tescillerin veya emsal gösterilen diğer markaların hangi nedenlerle bağlayıcı olmadığını bilindik içtihadı çerçevesinde açıklamıştır:

EUIPO, eşit muamele ve düzgün yönetim ilkeleri çerçevesinde benzer markalar hakkında önceden verilmiş kararları dikkate almalı ve aynı yönde karar verip vermeyeceğini dikkatle belirlemelidir. Bununla birlikte, bu ilkelerin ne şekilde uygulanacağı hukukilik ilkesiyle uyumlu olmalıdır. Bunun ötesinde, hukuki belirlilik ve iyi yönetim esasları çerçevesinde, markaların uygun olmayan biçimde tescil edilmesini engellemek amacıyla, her markanın incelenmesi düzgün ve kapsamlı biçimde yapılmalıdır. Buna uygun olarak, inceleme her vaka bazında ayrı olarak gerçekleştirilmelidir. Bir markanın tescil edilmesi, ilgili vakanın kendi şartları kapsamında değerlendirilebilecek ve amacı, inceleme konusu markanın herhangi bir ret gerekçesi kapsamına girip girmediğini belirlemek olan özel kriterlere bağlıdır.

Davacı, “Mafia” kelimesini içeren markaların İtalya’da da tescilli olduğunu öne sürmüş olsa da, Birlik marka rejimi, kendi amaçları olan otonom bir hukuki sistemdir ve herhangi bir ulusal sistemden bağımsızdır. Bu çerçevede, bir birlik markasının korunabilirliği ya da tescil edilebilirliği yalnızca ilgili birlik mevzuatı çerçevesinde değerlendirilir. Bunun sonucu olarak, ne EUIPO ne de Birlik Mahkemeleri, birlik üyesi bir ülkede veya üçüncü bir ülkede bir markanın ulusal bir marka olarak tescil edilebilirliğine ilişkin olarak alınan kararlarla bağlı değildir.

Sonuç olarak, davacının iddiaları ve dava reddedilmiştir.

Genel Mahkeme’nin “La Mafia” kararı hakkında yorumlarınızı duymak bizi memnun edecek. Bekliyoruz!

Final: Bu kadar Mafya içeriği üstüne, suç filmlerini çok sevdiğimi belirteyim ve en sevdiğim suç filmlerinden The Untouchables (Dokunulmazlar)’ın ünlü istasyon merdivenleri çatışmasını sizlerle paylaşayım. Bilen bilir, bu sahne S. Eisenstein’ın Potemkin Zırhlısı filmindeki Odessa Merdivenleri sahnesinden esinlenilmiştir, vaktiniz varsa destansı Odessa Merdivenleri sahnesini izleyin, görkemli çekim kelime anlamını orada buluyor.

 

 

Önder Erol ÜNSAL

Nisan 2018

unsalonderol@gmail.com 

THE SHAPE OF WATER; AŞKIN E HALİ, DE HALİ, DEN HALİ…

 

“Bu filmin adı “‘The Shape of Water’ çünkü aşk tıpkı su gibidir,  yani bir biçimi-formu yoktur. Aşk varsa onu derhal anlarsın, yoksa aşk yaşa başa, renge bağlı değildir ve sayısız biçimi-hali  olabilir. Su neyin içine koyulursa onun şeklini alır, ancak her ne kadar uysal bir yapısı olsa da aynı zamanda su kainattaki en güçlü ve işlenebilir güçlerden biridir. Aşk da böyle değil midir? Erkek, kadın, yaratık hiç fark etmez, aşkı hangi biçimin-formun içine koyarsak aşk o biçimin kendisi olur.”  

 Meksikalı yönetmen Guillermo del Toro bir röportajında “The Shape of Water” filminin ana düşüncesini ve çıkış noktasını yukarıdaki gibi ifade etmiş.

Mart ayında yine bir Oscar törenini idrak ettik hep birlikte. Kim ne giymiş, kim hangi mücevheri takmış, kim kiminle törene katılmış gibi “önemli” konular dışında, malum, bazı insanlara da ödüller verildi o gece. Guillermo del Toro’nun yönettiği THE SHAPE OF WATER filmi 13 dalda Oscar’a aday gösterildi ve En İyi Film, En İyi Yönetmen gibi dört dalda ödüle layık görüldü.

Filmin adı Türkçe’ye “SUYUN SESİ” diye çevrildi nedense, madem aslına sadık kalınmayacaktı bari ana fikre daha uygun başka bir ismi tercih etselerdi keşke diyorum.

Bir süredir bu filmin önceki tarihli başka yapımlarla  benzerlikler içerdiğine  dair fısıltılar dolaşmaya başladı ortada ve bu fısıltılar hala sürüyor. The Shape of Water’ın benzetildikleri arasında Hollanda yapımı “The Space Between Us”, Fransız yapımı “Amelie” ve “Delicatessen” gibi yapımlar var.

Fakat tüm bu tartışmalarda bir kişi var ki o iddialarını Mahkeme’ye taşıdı ve işi” dedikodu” boyutunda bırakmadı  ; DAVID ZINDEL. David Zindel Pulitzer Ödüllü yazar Paul Zindel’in oğlu http://www.paulzindel.com

David Zindel’in babasının yazdığı ve davada konuşulan oyunun adı “LET ME HEAR YOU WHISPER”

 

 

The Shape of Water’da olaylar 1960’larda Soğuk Savaş döneminde geçiyor. Filmin kadın kahramanı Elisa adında dilsiz bir temizlikçi kadın ve Elisa askeri bir araştırma laboratuvarında çalışıyor. Diğer kahraman ise Amerikan ordusu tarafından yakalanıp Amazonlardan Elisa’nın çalıştığı laboratuvara getirilmiş bir su tanrısı ve kendisi “The Asset” diye isimlendiriliyor filmde.  Film bu iki kahramanın aşkını konu alıyor. Elisa hem Amerikan Ordusu’nun hem de Rusların The Asset’i öldürmeyi planladığını anlayınca onu serbest bırakıp denize salmak için bir plan yapmaya başlıyor.Bu planda Elisa’ya yardım eden iki karakter daha var ki biri ressam olan komşusu Giles diğeri ise konuşkan iş arkadaşı Zelda.

Film 2017 Aralık ayında vizyona girdi ancak Del Toro film hakkında Kraus ile aralarındaki ilk konuşmaların 2011’de yapıldığını ve bir yıl sonra da ikisinin senaryoyu yazmaya başladığını söylüyor.  Filmdeki The Asset karakterinin görsel olarak yaratılması süreci ise yaklaşık üç yıl sürmüş ve burada hem tasarımcılar hem de görsel efekt uzmanlarıyla çalışılmış. Del Toro birçok röportajında The Shape of Water filmini tasarlarken (1954 yapımı) “The Creature from the Black Lagoon” isimli filmden etkilendiğini itiraf ediyor, kendisi o filmi  ilk kez 6 yaşında seyretmiş ve filmdeki canavar ile kızın bir gün kavuştuğunu düşlemiş hep.

 

(The Creature from the Black Lagoon filminden bir sahne)

Del Toro Zindel’in oyununu daha evvel okumadığını, seyretmediğini ve kimsenin kendisine bu oyundan daha evvel bahsetmediğini iddia ediyor. Bunun yanında eğer konu bir hayvanın özgürleştirilmesi olarak ele alınacaksa bu temayı/fikri işleyen Project X, Splash, Born Free, Free Will gibi sayısız örnek var diyor.Ancak, diyor Toro, benim öyküm tamamiyle orijinal ve bütünüyle katmanlı bir yapıya sahip.

David Zindel 21 Şubat 2018’de açtığı davayı filmin yönetmeni, prodüktörü ve senaryo yazarı Toro’ya , ortak prodüktör Daniel Kraus’a, prodüksiyon şirketi ve dağıtımcı Fox Searchlight Pictures Inc. ve filmle alakalı diğer kişilere yöneltiyor. Mesele bir filmle alakalı telif hakkı ihlali iddiası olduğuna göre sizce dava Amerika’da nerede açılmış olabilir? Pek tabi ki California’da!.

David Zindel davada; The Shape of Water babamın yazdığı Let Me Hear You Whisper isimli oyunun izinsiz yapılmış bir işleme eser halidir çünkü babamın eserinin konusu, unsurları, karakterleri ve teması , hatta ve hatta oyunda geçen bazı olağandışı kelime,deyim veya imajlar kopyalanmıştır diyor. Yani Zindel, amiyane deyimle diyor ki; sen benim babamın eserini çaldın!

Peki Zindel’in oyununun hikayesi nedir? Oyun Helen adında yalnız bir temizlikçi kadınla ilgili. Helen bir bilimsel laboratuvarda çalışıyor ve bu laboratuvarda askeri amaçlar için kullanılmak üzere hayvanlar üzerinde deneyler yapılıyor. Helen deney hayvanlarından olan bir yunusa karşı derin bir bağ geliştiriyor ve bir gün öğreniyor ki programa göre yunusun beynini parçalayacaklar. Bunun üzerine hayvanı kurtarıp denizlere geri göndermeye karar veriyor.Bu oyun 1969’da yazılıp oynanıyor ancak 1990’larda televizyon için bir versiyonu da çekiliyor.

Zindel babasının yazdığı oyunun çok sevilen bir fantazi/bilimkurgu eseri olduğunu, sürekli yeni basımlarının yapıldığını ve televizyon versiyonunun defalarca kez yayınlandığını söylüyor. Zindel’e göre, davalı Daniel Kraus babasının oyunun TV versiyonu yayınlandığında bunu gördü ve oradan aldıklarıyla The Shape of Water’ı oluşturdu + Kraus babasının eserlerini çok yakından biliyordu mesela 2017 yılında yayınlanan bir yazıda kendisinin en sevdiği kitaplar arasında babasının The Pigman isimli eserini de saymıştı.

Zindel’in avukatları dava dilekçesinde The Shape of Water ile Let Me Hear You Whisper arasında 61 tane benzerlik olduğunu iddia ediyor ve bunları sayfalarca alt alta sıralamışlar. Mesela bu iddia edilen benzerliklerden bazıları şöyle;

  1. Her iki eserde de olaylar Soğuk Savaş döneminde gizli bir araştırma laboratuvarında geçiyor. Bundan başka her ikisinde camdan yapılma bir tankın içine kapatılmış yüksek zeka seviyesine sahip bir su canlısı/yaratığı var.

  1. İki eserde de baş karakter (Elisa ve Helen) sessiz, evlenmemiş, yalnız temizlik işçisi kadınlar, ikisi de yeşil kaban giyiyor ve eserdeki diğer ana karakter olan canlı ile iletişim halinde. (aşağıda karşılaştırmalı bir fotoğraf koyduk sizin için)

  1. İki eserde de baş karakter (Elisa ve Helen) yaratıkla/canlıyla bağ kuruyor, ona yemek veriyor, ve onun önünde elinde paspas ile dansediyor ki bu sırada fonda romantik bir eski müzik çalıyor.

 

  1. İki eserde de baş karakterlerin (Elisa ve Helen) fazlaca konuşkan iş arkadaşları var. (yine aşağıda karşılaştırmalı bir görüntümüz var)

  1. Her iki hikayede de canlının/yaratığın deneyde kesilerek öldürülmesi planlanıyor ve ana karakterler bunları kurtarmaya karar veriyor. Bu planı uygularken her iki kadın karakter de canlıyı/yaratığı denize bırakmak için onu bir çamaşır arabasının içinde saklıyor. (karşılaştırmalı görüntüler aşağıda)

 

Tabi bu davada bir de Fox Searchlight Pictures Inc., var davalı olarak. Fox diyor ki Zindel’e; senin davanın bir dayanağı ve mantığı yok + ne tesadüfse (!) davayı  tam da Oscar’lar için Akademi Üyelerinin oylamaya başladığının ertesi günü açtın, sen aslında bu şekilde bizi sıkıştırarak anlaşmak için  masaya çekmeye çalışıyorsun.

Dava henüz yeni başladı, bakalım taraflar anlaşacak mı yoksa yola devam mı edecekler. Takipteyiz!

Zindel v. Fox Searchlight Pictures, Inc. et al, case number 2:18-cv-01435

Özlem Fütman

ofutman@gmail.com

Nisan 2018

 

 

IPR GEZGİNİ KİTAP ÖDÜLLÜ 2. YARIŞMASI 26 NİSAN’DA! YAŞASIN WORLD IP DAY!

 

Merhabalar,

Malum, birinci kitap ödüllü yarışmamız sizden büyük ilgi gördü. Biz de ikincisini camiamız için önemli bir gün olan DÜNYA FİKRİ MÜLKİYET GÜNÜ’nde (WORLD INTELLECTUAL PROPERTY DAY), yani 26 Nisan’da düzenlemeye karar verdik.

Tıpkı geçen sefer olduğu gibi, sorular sabah saat 10.00’da sitemiz üzerinden duyurulacak ve akşam üzeri saat 18.00’a kadar cevaplarınızı iprgezgini@gmail.com e-posta adresine gönderebileceksiniz. Bu kez 10-15 arasında soru sormayı planlıyoruz. Kural aynı; sadece hız yetmez, en hızlı şekilde en fazla sayıda doğru cevap veren kazanacak!

Bu sefer ödül olarak bir değil iki kitap vermeyi öngörüyoruz! (2 kişiye birer kitap)

BU ARADA; kendi yazdığı veya katkıda bulunduğu bir kitabın yarışmamızda ödül olarak verilmesini isteyen takipçilerimiz varsa, bizimle irtibata geçmelerini rica ederiz.

WORLD IP DAY HAKKINDA

Bu alanda çalışanlar olarak hepinizin DÜNYA FİKRİ MÜLKİYET GÜNÜ (WORLD INTELLECTUAL PROPERTY DAY) hakkında bilgi sahibi olduğunu biliyoruz.  Ama yine de yarışmamızı bu kez Dünya Fikri Mülkiyet Günü’ne biaen yapıyor olduğumuzdan, kısaca bu gün hakkında bir anımsatma notu düşmek iyi olabilir diye düşündük.

WORLD IP DAY 2000 yılından beri kutlanıyor. 2000 senesinde WIPO üyesi ülkeler bir karar alarak 1970 yılında yürürlüğe giren WIPO Kuruluş anlaşmasının http://www.wipo.int/treaties/en/convention yürürlüğe girdiği 26 Nisan tarihini her yıl WORLD IP DAY olarak kutlamaya karar veriyorlar ve o zamandan beri 26 Nisan tarihinin kalbimizdeki yeri ayrı oluyor elbette. Böyle bir günün kutlanmaya başlanmasındaki amaç Fikri Mülkiyet ile ilgili genel algıyı yükseltmek ve farkındalık yaratmak.

WIPO’nun Kuruluşuna ilişkin Anlaşma 1967 yılında imzalanmış olmakla birlikte yürürlüğe giriş tarihi 26 Nisan 1970.

2000 yılından beri WORLD IP DAY her yıl değişik organizasyon ve yayınlarla Fikri Mülkiyet’in müzik, sanat ve dünyamızı şekillendiren teknolojik buluşlarla ilişkisi ve katkısına dair sayısız fırsatın tartışılıp/paylaşılmasına vesile oluyor.

Bunun yanında her yıl WORLD IP DAY için WIPO bir tema seçiyor.

Bu yılki tema şöyle belirlenmiş; Dünyamızı yöneten ve geleceğimizi şekillendiren zeki, hünerli, meraklı ve cesur kadınlar. 

İşte tam da bu yüzden yani WORLD IP DAY’in bu yılki temasından dolayı, bu seferki yarışma anonsunu ben kaleme aldım izninizle.

WIPO tarafından konseptin böyle belirlendiği bir World IP Day’de kadın okurlarımızın / takipçilerimizin yarışmamıza daha büyük alaka göstereceklerine dair bir hisse kapılıyoruz, bakalım ne olacak ve kim kazanacak. Haydi Hanımlar!

HEPİNİZİN DÜNYA FİKRİ MÜLKİYET GÜNÜ ŞİMDİDEN KUTLU OLSUN! GERİ SAYIM BAŞLADI! HIZLI VE İYİ OLAN KAZANSIN!

 

Özlem Fütman

ofutman@gmail.com

Nisan 2018

 

BREXIT; ŞARKI DEVAM EDİYOR…

 

15 Mart tarihli yazımızla Brexit konusuna coğrafi işaretler ekseninden  bakmış ve IPR Gezgini olarak Brexit sürecini Fikri Mülkiyet Hakları merkezinden takip edeceğimizi duyurmuştuk. Bu kısa yazımızla son gelişmeleri aktarmak istiyoruz.

AB Komisyonu ve Birleşik Krallık (BK) geçen hafta yaptıkları ortak anons ile Brexit sürecinde 29 Mart 2019 – Aralık 2020 tarihleri arasının bir geçiş süreci olarak belirlendiğini duyurdular.  Belirlenmiş bu zaman dilimi boyunca BK, AB üyesi sıfatını devam ettirecek.

Yaptıkları bu anons ile taraflar AB Komisyonu’nun 28 Şubat 2018 tarihinde yayınladığı AB’den çıkış için anlaşma taslağının (bizim deyimimizle “Commission  draft exit treaty” https://ec.europa.eu/commission/sites/beta-political/files/draft_withdrawal_agreement.pdf)  büyük kısmında tarafların mutabakata vardığını da ilan ettiler.

Commission  draft exit treaty’nin IV. Bölümünde 50’den 57. Maddelere kadar olan kısım  Fikri Mülkiyet Haklarına ayrılmıştı  (bir önceki yazımızda coğrafi işaretler merkezinde 50. Maddeye kısaca değinmiştik.)

Bu bahsi geçen maddeler aşağıdaki konularda prensip hükümleri içeriyor ; halihazırda tescil edilmiş veya verilmiş hakların Birleşik Krallık’da korumasının devam etmesi, AB’nin seçildiği uluslararası tescillerin Birleşik Krallık’ta tescil prosedürleri ve korumasının devamı, tescilsiz Birlik tasarımlarının Birleşik Krallık’ta korunması, veri tabanlarının korunmasının devamı, tescil işlemleri devam eden AB markalarının ve Topluluk bitki türlerinin korunmasına dair haklara ilişkin rüçhanlar, hakkın tükenmesi.

Geçen hafta BK Hükümeti bir de “Teknik Nota” yayınladı https://www.gov.uk/government/uploads/system/uploads/attachment_data/file/685748/Other_Separation_Issues_Technical_note_March_2018.pdf   ve bu 2. Aşama Nota’da birçok konuda görüşlerini ifade etti. Fikri Mülkiyet Haklarına ilişkin bölüm  Nota’nın 39-43 arası maddelerinde yer alıyor. Nota’da BK’nın pozisyonunun bir çok konuda AB’nin Eylül 2017 tarihinde yayınladığı Position Paper’a yakın paralellik içerdiği  ifade edildi.  https://ec.europa.eu/commission/sites/beta-political/files/intellectual_property_rights.pdf

Bu arada, 23 Mart 2018 tarihinde Fikri Mülkiyet alanında çalışan yedi organizasyon AB Komisyonu’na bir Ortak Bildiri sundular. Zaten bu bildirinin sunulmasından evvel bahsi geçen organizasyonlar Komisyon ile bir toplantı da gerçekleştirmişti.  Sunulan Ortak Bildiri  Brexit sürecinde ve sonrasında Fikri Mülkiyet Haklarının önemine vurgu yaparken, bu hakların korumasının devam etmesinin hem AB hem de BK’nın menfaatine olduğu, koruma sağlanırken gerek prosedür gerekse mali külfetler yönünden hak sahiplerine de minimis düzeyde yük yüklenmesinin sağlanması gerektiği gibi birçok hususa vurgu yapıyor.

Bakalım bundan sonra neler olacak, takibe devam!

Özlem Fütman

ofutman@gmail.com

Mart 2018

S.FISCHER v PROJECT GUTENBERG: TELİF HAKLARI YÖNÜNDEN YER SAĞLAYICININ SORUMLULUĞUNA İLİŞKİN BİR ALMAN MAHKEMESİ KARARI

 

Herkese Merhaba,

Önder Bey’in kaybı konusunda hepimiz üzgünüz elbette, bu vesileyle kendisine bir kez daha başsağlığı dileklerimi iletiyorum. Ancak bir yandan da “hayatın bizden götürdüklerine rağmen” IPR Gezgini’nin devam etmesinin hem bizim için hem de Önder Bey için önemli olduğunu düşünüyorum.  O sebeple bugün Almanya’dan bir kararı sizlerle paylaşarak siteye katkı sunmak istedim.

Davacı ve Talepleri

Davacı, S. Fischer Verlag GmbH, Almanya’da mukim eski ve yerleşik bir yayınevi ve bir çok başka yazar yanında Heinrich Mann, Thomas Mann ve  Alfred Döblin’in birçok eserinin de basım-yayın hakkını elinde tutuyor.

S. Fischer davalı Gutenberg’in Alman okurlara ulaşacak biçimde yukarıda sayılan kendi yazarlarının en az 18 kitabını Almanca olarak ücretsiz indirilebilir biçimde sitesine koyduğunu tespit ediyor. Akabinde Gutenberg’e bir mektup/ihtarname göndererek bu kitapları sistemden/web sayfasından kaldırmasını ve ayrıca her bir eserin ilk ne zaman indirilmeye uygun şekilde sitede yer aldığını, hangi eserin kaç kez download edildiğini kendisine bildirmesini istiyor, fakat olumlu bir cevap alamıyor. Bunun üzerine Mahkeme’ye başvuruyor. S. Fischer Frankfurt Mahkemesi’nden;

–Project Gutenberg Literary Archive Foundation ve onun CEO’sunun bahsi geçen 18 kitabın (Alman) toplumuna bu şekilde açılmış olmasından dolayı telif hakkı ihlali yaptıklarının tespit edilmesini,

—Telif hakkı ihlali ile ilgili bilgilerin kendisine açıklanmasına karar verilmesini,

–Sitede/web sayfasındaki ihlallerden dolayı davalıların tazminat sorumluluğu bulunduğunun tespit edilmesini talep ediyor.

Ancak bu noktada davacı herhangi bir tazminat miktarı telaffuz etmiyor ki bu Almanya’da telif davalarında çok başvurulan bir yöntem; davacı önce durumun tespitini ve tazminat miktarının belirlenmesi için gerekli bilgilerin kendine sağlanmasını talep ediyor. Bilgiler kendisine geldiğinde ise ikinci aşamada tazminat talebi ileri sürülüyor.

Davalılar

Project Gutenberg Literary Archive Foundation (Gutenberg) Amerika Birleşik Devletleri’nde mukim, kataloğunda 56.000 civarında e-kitap bulunan ücretsiz/kar amacı gütmeyen bir online  arşiv. Diğer davalı gerçek kişi Dr. Gregory Newby ise Gutenberg’in CEO’su.

Gutenberg, arşivinde bulunan  indirilebilir kitapların telif sürelerinin dolduğunu yani bunların kamuya ait olduğunu söylüyor.  Siteyi yönetenler kitapların çoğunun 1923’den evvel ilk basımının yapıldığını ve ABD’de ki 56 yıllık telif korumasının bittiğini iddia ediyor. (şimdi ABD’de telif koruma süreleri, bu konunun nasıl karmaşık ve çetrefilli olduğu, zihinsel sıçrama ve serbest düşünce akışıyla oradan  Rare Window davasına değinme gibi konulara hiç girmeyelim isterseniz)

Gutenberg’in web sayfasının ana yüzü İngilizce ama kullanıcılar dili Almanca veya Fransızca’ya çevirebiliyor ve sitede birçok dilde kitap var ki bunların yüzlercesi de Almanca.

Sitede İngilizce olarak bir disclaimer (yasal uyarı) var ve bu uyarı kısaca şöyle; ABD dışındaki kullanıcıların indirmek istedikleri kitapların bağlı olduğu ulusal mevzuat uyarınca telif hakkı süresinin devam edip etmediğini kontrol etmesini rica ederiz.  Yani kısaca Gutenberg diyor ki “bir kitabı indirmek istiyorsan o kitabın bağlı olduğu ulusal mevzuata göre telif hakkı devam ediyor mu diye sen bak kitabı indirmeden evvel”

Ayrıca kitaplar indirilirken elektronik olarak bir lisans sözleşmesi çıkıyor ve orada şöyle bir hüküm var.

“Bu e-kitap ücretsiz biçimde ve hiçbir kısıtlama olmaksızın herkesin her yerde kullanımına açıktır.  (Bu indirdiğin kitabı) bu kitapta yer alan veya  http://www.gutenberg.org adresinde (mevcut olan) Project Gutenberg lisansı çerçevesinde kopyalayabilirsin, başkasına verebilirsin veya yeniden kullanabilirsin.”

Frankfurt 3. Hukuk Mahkemesi Kararı

Mahkeme davacı lehine hüküm tesis ediyor yani Gutenberg ve onun CEO’sunun Alman Hukuku çerçevesinde telif hakkı ihlalinden  sorumlu olduğunu , telif ihlalinin içeriği ve büyüklüğü hakkında gerekli bilgileri davacı ile paylaşması gerektiğini ve S. Fischer’in tazminat talep etme hakkı olduğunu söylüyor. Ayrıca Mahkeme Gutenberg’e ait web sayfasında davacının bahsettiği 18 kitabın Almanya’dan ulaşılmasının/indirilmesinin engellenmesine de karar veriyor.

Davacı Alman ama davalılar ABD’de mukim. Doğal olarak davalıların öne sürdüğü ilk savunma Alman Mahkemesinin böyle bir davaya bakma yetkisi olmadığı.

Ama Frankfurt’da kürsüde oturan Hakimler davalılar ile aynı görüşte değil ve kendilerinin böyle bir davayı görmeye yetkisi olduğunu söylüyor.

Hakimler, Mahkeme’nin Alman Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu madde  § 32 ZPO’ya göre yetkili olduğunu ki bu maddenin de AB’nin    1215/2012 sayılı Tüzüğünün 7(2) maddesine paralel düzenlendiğini belirtiyorlar önce. Bu maddelere göre haksız fiil, kusurlu fiil, suç doğuran eylem hallerinde yetkili mahkeme zarar verici eylemin gerçekleştiği yer mahkemesidir. Davalılar her ne kadar web sayfalarının Alman kullanıcıları hedeflemediği savunmasını ileri sürse de Hakimler aynı görüşte değil ve eldeki delillerin web sayfasının açık biçimde Alman okuyucuları/kullanıcıları (da) hedeflediğini gösterdiğini söylüyorlar, zira

–web sayfasının Almanca versiyonu da var,

–Almanca dilinde kitaplar da indirilebiliyor

—Gutenberg dünya genelinde okurlara/kullanıcılara ulaşmayı hedefliyor, indirmeden evvel çıkan lisans sözleşmesinde açık biçimde “Bu e-kitap  ücretsiz biçimde herkesin her yerde kullanımına açıktır” deniyor ve ayrıca çıkan yasal uyarı da yine açık biçimde ABD dışından kitap indirmek isteyenlere ulusal mevzuat uyarınca o kitabın telif süresinin dolup dolmadığını kontrol etmelerini söylüyor ki bu ifade Gutenberg’in ABD dışından (Almanya dahil) indirme yapılmasını beklediği/istediği (buradan da indirme yapıldığını aslında bildiği)  anlamına geliyor.

Yetki konusunu halleden Mahkeme sonraki safhada davaya hangi ülke Hukukunun uygulanacağı sorusuna yöneliyor ve diyor ki “uygulanacak olan Alman Telif Hukukudur” çünkü S. Fischer Almanya sınırları içinde koruma talep etmektedir ve bu yorum AB’nin 864/2007 – Rome II Regülasyonuna ve ABAD’ın C-173/11 sayılı Football Dataco kararının 31. Paragrafındaki görüşe uygundur.

Alman Hukuku’na göre edebi eserlerde telif koruması eser sahibinin ölümünden sonra 70 yıl boyunca devam eder. Davaya konu olan eserlerin yazarları 1950-1957 yılları arasında vefat etmiştir. Dolayısıyla Alman telif mevzuatına göre eserler üzerindeki telif hakları devam etmektedir.

Gutenberg ve onun CEO’su yazarların mirasçılarından gerekli izinleri almadan bu eserleri (Alman) toplumuna sunmakla mirasçıların telif haklarını ihlal etmiştir.

Tabi bu noktada davalılar web sayfasının sadece tarafsız bir yer sağlayıcı olduğunu ve davaya konu eserlerin/kitapların bizzat kullanıcılar tarafından sisteme yüklendiğini belirtiyorlar. Yani diyorlar ki “biz ne yaptık ki? Sadece parasız bir yer sağladık, biz zaten kar amacı gütmeyen bir organizasyonuz, insanlar kendileri sisteme girip bu kitapları yüklüyorlar bu durumda biz niye sorumlu olalım ki?” 

Mahkeme ise kısaca şöyle diyor; kusura bakmayın da ben bu savunmadan pek ikna olmadım. Her ne kadar kitaplar platforma gönüllü kullanıcılar tarafından yükleniyor olsa da ;

—–site yüklenilen kitapları kabul ediyor  ve yüklenen içeriklerin kendisine ait olduğunu söylüyor, mesela siz bu kitaplardan “bizim e-kitaplarımız” (our ebooks) diye bahsediyorsunuz sitede.

—Ayrıca her kitabın ilk sayfasında o kitaba ilişkin bir not var örneğin Thomas Mann’ın kitabı için deniyor ki “Thomas Mann (tarafından yazılmış) Buddenbrooks’a ait The Project Gutenberg’in e-kitabı (The Project Gutenberg EBook of Buddenbrooks, by Thomas Mann).

–Bundan öte ortada tartışma konusu olmayan bir husus var; Gutenberg’in CEO’su olan davalı kişi yüklenen bu kitapların çok büyük bir çoğunluğunu kendisi bizzat edit etmiş, gerçi bu durum dava konusu olan 18 kitabın tümü için böyle midir tam belli değil ama bu kitapların bir çoğunun CEO tarafından edit edildiği konusunda taraflar arasında ihtilaf yok.

–Son olarak, Gutenberg lisans sözleşmesi de açıkça gösteriyor ki bizzat davalılar bu e-kitapları kamuya açık hale getirmiş.

Mahkeme konuyu Alman Telemedia Kanunu açısından yer sağlayıcının sorumluluğu(sorumluluktan muaf olması)  yönünden inceliyor. Telemedia Kanunu AB’nin E-Commerce Direktifi’nin bir yansıması aslında. Bu incelemeden sonra ise davalıların yer sağlayıcının sorumlu olmadığı yönündeki iddiaları iki gerekçeyle reddediliyor.

—Yer sağlayıcı içeriği kendisi yüklüyorsa ya da içeriği bir şekilde “kendine ait” kılıyorsa sorumsuz olduğunu söyleyemez.

— Davalılar ihtilafa konu içeriklerin siteden çıkarılması konusunda davacı tarafından uyarıldıkları halde buna uygun davranmamışlar ve bu içerikleri sitede tutmaya devam etmişler. Bu durumda Avrupa’da geçerli olan “safe harbour” sisteminden yararlanmak için aranan gereklilik yerine getirilmemiş, dolaysıyla sorumlu olmadıklarını iddia edemezler.

Bu durumda, diyor Mahkeme, davalılar sorumludur ve davacının istediği bütün bilgileri kendisine sağlamak zorundadırlar. Neyin bilgisini istiyor davacı? Şunların;

–Dava konusu kitapların her biri indirmeye uygun biçimde siteye ilk ne zaman yüklenmiştir,

—Kitapların her biri Almanya’dan kaç defa indirilmiştir

Bu elde edilecek bilgilerin davacının tazminat talebinin ne olacağının hesaplanmasında kullanılacağını söylemiştim yukarıda.

Bu davada şöyle bir değerlendirme yapılabilir; Gutenberg projesi kar amacı gütmüyor, iyi bir amaca ve hatta kamu menfaatine hizmet ediyor görünüyor, niye davacı bunu bu kadar mesele ediyor ki?

Ama bir de konuya şöyle yaklaşalım; bu kitapların telifi ABD’de bitti diye dünyanın her yerinde bunların kamu malı haline gelmesini kabul mü edelim yani, peki yazarların mirasçılarının hakları ne olacak? Davalının savunmaları kabul edilirse o zaman telif koruması dünya genelinde kitabı bir ülkede yayınlayanın  kendi hukukuna tabi hale gelir ki bu durumun ülkesel hukuklar arasında çelişki doğuracağı, telif haklarının ülkeselliği prensibine aykırı olacağı açık. Bütün bunların doğal sonucu ne olur sizce? Tabi ki kitabı yayınlamak için telif korumasının en kısa olduğu bir ülke seçer ve orada basar-yayarsınız, böylece dünyanın her yerinde de eseri kamu malı haline dönüştürüverirsiniz.  Bütün bu hallerde telif korumasının ne anlamı kalıyor?

(District Court of Frankfurt am Main 3rd Civil Division, File Reference ; 2-03 O 494/14)

Özlem Fütman

ofutman@gmail.com

Mart 2018

“La Mafia” Kelimesi Restoran İsmi Olarak Kamu Düzenine Aykırı mıdır? Siz Ne Düşünürsünüz? (1)

 

Yeni bir “Siz Ne Düşünürsünüz?” sorusu ile karşınızdayız. Yorumlarını bizimle paylaşacak okuyucularımıza şimdiden teşekkür ederiz.

İspanya menşeili “La Mafia Franchises, SL” firması aşağıda görseline yer verilen markayı 2006 yılında Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUPO  – eski adıyla OHIM)’de tescil ettirir (başvuru tarihi: 30 Kasım 2006, tescil tarihi: 20 Aralık 2007).

 

 

Markadaki kelime unsurlarından “La Mafia” ibaresi “Mafya”, “se sienta a la mesa” ibaresi ise “masada oturur” anlamına gelmektedir. Tescilli markanın kapsamında 25.,35. ve 43. sınıflara dahil mallar ve hizmetler yer almaktadır. Mallar ve hizmetler özet olarak takip eden şekildedir: “Ayak giysileri, giysiler, tişörtler, şapkalar, iş yönetimi ve organizasyonu konusunda danışmanlık hizmetleri, iş yönetimi konusunda asistanlık hizmetleri, iş yönetimi danışmanlığı hizmetleri, franchising alanında ticari yönetim asistanlığı hizmetleri, reklamcılık hizmetleri, yiyecek, içecek ve kafeteryalar alanında franchise oluşturulması hizmetleri, yiyecek ve içecek sağlanması hizmetleri, bar ve kafeterya hizmetleri.” 

Tescilin üzerinden 8 yıl geçtikten sonra İtalya Hükümeti; markada yer alan “Mafia” ibaresinin “kamu düzenine ve genel ahlaka aykırı” bir adlandırma olduğunu, “mafia” kelimesinin suç örgütlerine verilen bir adlandırma olduğunu, marka sahibinin restoran zincirinde kullanımının İtalyan mutfağının olumlu imajını manipüle edeceğini ve kelimenin olumsuz anlamını önemsizleştireceğini öne sürerek markanın kamu düzenine ve genel ahlaka aykırılık gerekçesiyle hükümsüz kılınması talebiyle EUIPO’ya başvuruda bulunur.

EUIPO İptal Birimi talebi haklı bulur ve markayı hükümsüz kılar. Marka sahibi bu karara karşı itiraz eder, ancak itirazı EUIPO Temyiz Kurulu tarafından reddedilir.

Marka sahibi bunun üzerine hükümsüzlük kararının iptal edilmesi talebiyle Avrupa Birliği Adalet Divanı Genel Mahkemesi‘nde dava açar.

Davacının argümanları aşağıdaki şekildedir:

(i) Mafia veya bunun üyeleri, EUIPO kılavuzunda kamu düzenine aykırılık değerlendirilirken dikkate alınacağı belirtilen Konsey’in Terörle Mücadele Hakkında Özel Önlemler isimli pozisyon dokümanının ekinde yer alan terörist kişiler ve gruplar arasında bulunmamaktadır.

(ii) Marka bütün olarak değerlendirilmelidir. Markada yer alan tüm unsurlar göz önüne alındığında markanın, suç örgütlerini övme veya desteklemediği, “Baba (Godfather)” filmlerine göndermede bulunduğu açıktır.

(iii) Marka kapsamında yer alan mal ve hizmetler iletişimsel hizmetler, yani amacı mesaj iletmek olan hizmetler değildir. Dolayısıyla, marka birilerine hakaret etme, aşağılama veya onlara şok geçirtme amacıyla tescil edilmemiştir. Tersine halkın geneli, markanın bir restoran zincirinin adı olarak tescil edildiğini ve restoran temasının suç örgütleriyle ilgili olmadığını, tersine “Baba” filmlerindeki aile değerleri ve kardeşlik temasına atıf yapıldığını anlayacaktır.

(iv) Marka sahibi son olarak “Mafia” kelimesini içeren çok sayıda tescilli Avrupa Birliği ve İtalyan markası bulunduğunu belirtmektedir. Davacıya göre, EUIPO Temyiz Kurulu’nun 2012 yılında verdiği “Mafia II” ve 2015 yılında verdiği “Contra-Bando” kararları işbu davayla yakın benzerlik içermektedir.

Sorumuz bu noktada geliyor:

Sizce Adalet Divanı Genel Mahkemesi dava hakkında ne gibi bir karar vermiştir?

Yorumlarınızı duymaktan mutlu olacağız. Yanıt ise birkaç gün sonra burada olacak.

PS: Yazının başındaki fotoğraf La Mafia restoranın Alicante şubesinden. EUIPO markayı önceden tescil edip sonra hükümsüz kıldığına göre, geçen 8 sene içinde restoran kalitesini mi bozdu veya restorana giden EUIPO çalışanları yemekleri, servisi veya fiyatları mı beğenmedi acaba? 

Önder Erol ÜNSAL

unsalonderol@gmail.com

Mart 2018

ANDERSEN’İN DEĞİL NIELSEN’İN MASALI… MÜSTESNA DANBO! – DANBO COĞRAFİ İŞARETİNİN HİKAYESİ

 

Bugünkü hikâyemiz, Hans Christian Andersen’in memleketinden. Andersen masallarıyla olduğu kadar peynirleriyle de meşhur Danimarka. İşte bu peynirlerden biri, günün birinde yola koyulur ve 2010 yılı sonlarında Brüksel’e varır. Ancak DOOR’dan içeri girmeyi başarabilmesi tam 7 yılını alır! Bize de Danbo’nun istisnalarla dolu serüvenini anlatmak düşer…

Malumunuz olduğu üzere AB’nin gıda ve tarım ürünlerinin coğrafi işaret koruması, 2012 tarihli 1151/2012 sayılı Tüzüğü ile sağlanıyor. Ancak Danbo Brüksel’e vardığında onu, bir önceki 510/2006 sayılı Tüzük karşılar.

 

 

AB Komisyonu 2012 Şubatında Danbo’yu diğer AB vatandaşlarıyla tanıştırmaya karar verir ve Resmi Gazetesinde yayımlar. İlana göre Danbo, özetle, büyükbaş hayvan sütünden elde edilen, sert ve olgun bir peynirdir. Dış yüzeyi sert kabuklu veya yağlımsı bir tabaka ile örtülüdür. Beyazımsı veya fildişi renginden açık sarıya çalan bir iç yüzeye sahiptir. Kolaylıkla kesilebilir. Yüzeyinin yağlımsı tabakayla kaplı olma durumuna göre de yumuşak, hafif asidik ve aromatik tad ve kokuya sahip olur. Olgunlaşma süresi arttıkça tadı ve kokusu da belirginleşir. Kesit yüzeyinde bezelye tanelerini andıran eşit dağılımlı gözenekler bulunur. Çeşni maddesi kullanıldığında genellikle gözeneklerin sayısı azalır ve şekilleri düzensizleşir.

Kare veya dikdörtgen şeklinde olan Danbo karakteristik şeklini ve dokusunu, 12-200C’de 3-4 hafta olgunlaşmasıyla kazanır. Danbo, olgunlaşma da dâhil olmak üzere daha ileri işlemlere tabi tutulmak üzere ikinci bir üreticiye de gönderilebilir. Ancak burada, peynirin minimum olgunluğu elde etmeden önce ikinci üreticiye gönderilmemesine özen gösterilir.

Peynirin karakteristiğinin içine konan çeşni maddesiyle tanımlanması ve bu çeşninin ismiyle birlikte kullanılması koşuluyla kimyon kullanılabilir.

Hikâyemizin ilk istisnası, çoğunlukla “nasıl oluyor da olabiliyor?” sorularıyla karşılanan bir duruma işaret ediyor: Danbo “mahreç işareti” olmasına rağmen peynirin “tüm” üretim ve olgunlaştırma aşamaları sadece belirlenen coğrafi sınırda gerçekleşmeli! Çünkü Danbo’nun üretim yöntemi, konvansiyonel peynir üretimlerinden çok farklı olup arkasında özel bir reçete ve maharetli eller barındırıyor.

İkinci istisna ise coğrafi sınır konusunda karşımıza çıkar, zira Danbo’nun coğrafi sınırı tüm ülke sathına yayılır ve Danimarka olarak belirtilir. Gerçi 1151/2012 sayılı AB Tüzüğünün 5 inci maddesiyle, menşe adlarında coğrafi sınırın ülke olması istisnaidir, mahreç işareti içinse istisnai bir durum değildir. Benim burada asıl vurgulamaya çalıştığım ise tüm ülkeyi coğrafi sınır olarak tanımlatabilecek güçteki “ürün-coğrafi sınır” bağının nasıl ispatlanmış olabileceğinde saklı…

İşte burada Danbo’nun varoluş hikâyesi başlar. Danbo’nun 100 yılı aşan mazisi, okullarda öğretilen özel know-how’ı sayesinde nesilden nesile aktarılmayı başarır.

Yıl 1889. Hikâyenin kahramanı Bay Rasmus Nielsen, Kirkeby mandırasının işletme müdürü olur. Kirkeby, Danimarka Hükümeti tarafından mandıracılar için eğitim merkezi olarak tayin edilir ve Bay Nielsen de diğer ülkelerdeki peynir üretimlerini araştırmak üzere 1896’da yurtdışına görevlendirilir. Önce Almanca dersleri, ardından doğu Prusya’da Rus sınırı dolaylarındaki uçsuz bucaksız çayırların etrafında konuşlanmış mandıralara ziyaretler başlar.

Danimarka Kraliyet Veterinerlik ve Tarım Üniversitesinden Profesör Bøggild’in referansıyla gittiği mandıralarda iyi karşılanan Bay Nielsen, en iyi peynir yapım tekniklerini öğrenir. Doğu Prusya’dan Hollanda’ya geçerek birçok mandırada peynir üretim sürecinde çalışır.

1897 sonbaharında Kirkeby’ye dönen Nielsen, muazzam bilgi ve deneyime sahiptir artık. Öğrendiklerini uygulamaya başlamadan önce hedefini koyar: gördüğü hiçbir peyniri taklit etmeksizin tüm bilgilerini sentezleyerek çok özel olan yeni bir peynir yapacaktır.

Rasmus Nielsen’in tecrübeleriyle yaptığı bu yeni peynir, yağlımsı bir tabakaya sahip kare şeklindeki “opstukken” peyniridir. Yenilik taşıyan kare şeklin yanısıra, bakteri ve maya içeren solüsyonla elde edilen yağlımsı tabaka da bu peynire özellik katmıştır.

Yeni peynirin satışları gittikçe artar. II. Dünya Savaşı öncesi esas olarak Danimarka iç pazarına hitap eden peynir, Savaşı sonrasında dış pazarlarda boy göstermeye başlar. Bu sıradışı Danimarkalı peynir, onursal olarak Danbo adıyla anılmaya başlar.

Peki Danbo’nun ne demek olduğunu merak eden oldu mu? Klasik usul coğrafi işaret adlarını düşünerek “tabi ki bir yerin, bir şehrin ya da Bay Nielsen’in eşinin köyünün adıdır” diyen de olmuştur belki.

Danbo kelimesi, İskandinav ülkelerinde  Danimarkalı anlamına gelen “Danerne” (The Danes) kelimesinden türeyen “Dan” ile, “mukim” (the resident) anlamına gelen “Bo” kelimelerinin birleştirilmesiyle oluşmuştur. Yani Danimarka’da yaşayan kişileri tanımlamak üzere yaratılmış tarihi bir terimdir. Danimarkalılar kendilerine atfedilen bu ismi, ülkelerinin en karakteristik peyniri olduğuna inandıkları bu peynire verirler.

İşte tam bu noktada üçüncü istisnamıza sıra gelir. Coğrafi yer adı olmayan adların da coğrafi işaret olarak korunabilmesi, 1151/2012 sayılı AB Tüzüğünün 7(1)(a) maddesiyle mümkündür ve Danbo da bu istisnadan faydalanır. Bu imkân, 6769 sayılı Kanunun 34 üncü maddesinin ikinci fıkrasıyla ülkemizde de mevcuttur.

Danbo’yu “mahreç işareti” olarak tüm ülkeye bağlayan unsurlar; karakteristik üretim metodu ve ünüdür. Ün bağı, genel olarak coğrafi işaret tanımında verilen “yöreyle özdeşleşme” kavramını aşar, daha güçlü bir nitelik gerektirir. Bu kapsamda Danbo’nun ünü de 1952 yılında Stresa Konvansiyonunda yer almasına ve Tarım Bakanlığının 1952 tarihli Talimatına dayandırılır.

Buraya kadar anlatılan, Danbo’nun AB Resmi Gazetesindeki ilanından. Ancak serüven burada bitmez, aksine aksiyonu artar. Zira bu ilana karşı yağmur gibi itiraz yağar. Avusturya, Arjantin, Arjantin Mandıracılar Federasyonu, Avusturalya, Avusturalyalı Mandıracılar, Yeni Zelanda, Yeni Zelanda Mandıracılar Birliği, Uruguay, Birleşik Devletler Ticari Temsilciler Ofisi ve Birleşik Devletler Ortak Gıda İsimleri Konsorsiyumunun yaptıkları itirazlar geçerli kabul edilir. Bunların haricinde yapılmış birkaç itiraz da, süresi geçtikten sonra yapıldıkları için AB Komisyonunca incelemeye alınmaz.

İtirazların dayandıkları temel gerekçeler, kim ne derse desin, bence coğrafi işaret sisteminin en kritik yapı taşlarına dokunur mahiyette. Bakalım ileri sürülen gerekçeler neler?

  • Danbo, mülga 510/2006 sayılı Tüzüğün 2 nci maddesinin yerine geçen 1151/2012 sayılı Tüzüğün 5 inci maddesine uygun değil. Çünkü belirlenmiş coğrafi sınıra atfedilebilir spesifik bir özellik, ün veya başka bir karakteristik özellik taşımıyor, reddedilmeli!
  • Coğrafi yer adı olmayan Danbo, geleneksel olarak belirli bir yerde üretilen ürünle özdeşleşmiş bir ad da değildir ki tescile hak kazansın! Ayrıca tüm Danimarka’yı coğrafi sınır olarak kabul etmeyi gerektiren istisnai durum da yok, reddedilmeli!
  • Danbo, mülga 510/2006 sayılı Tüzüğün 3(1) inci maddesinin yerine geçen 1151/2012 sayılı Tüzüğün 6(1) inci ve 41 inci maddeleriyle düzenlenen şekilde jenerik isim haline gelmiştir, reddedilmeli! Çünkü Danbo 1966’dan beri Codex Alimentarius Standardıdır ve 1951 tarihli Stresa Konvansiyonunun B ekinde yer almıştır. Danbo’nun kendi “gümrük tarifesi”nin olması da jenerikleşmenin göstergesidir.
  • Danbo için yasal standartları bulunan AB üyesi olan ve olmayan ülkelerdeki üretim ve tüketim miktarları dikkate alınarak ve Danbo reddedilmeli!

Yukarıda sayılanlar itiraz gerekçeleri. AB Komisyonunun bu itirazlar hakkında verdiği karara geçmeden önce birkaç küçük bilgi verelim.

  • Danbo’nun ilanında ve itirazlarda bahsi geçen Stresa Konvansiyonu hakkında ulaşılan sınırlı sayıdaki kaynaktan en kapsamlı olanı Dünya Ticaret Örgütünün 02.07.1999 tarihli ve IP/C/W/85/Add.1 referanslı dokumanı. Buna göre 01.06.1951’de imzalanan ve 12.07.1953’te yürürlüğe giren Stresa Konvansiyonu, genel kapsamı itibarıyla coğrafi işaretli peynirleri korumaya yönelik. Dokumanın hazırlandığı tarihte Avusturya, Danimarka, Fransa, İtalya, Hollanda, Norveç ve İsviçre’nin taraf olduğu Konvansiyon uyarınca akit taraflar, Konvansiyon ekinde yer verilen peynirlerin kaynağı, çeşidi, doğası veya karakteristik özelliklerinde yanıltıcılık içeren kullanımları kendi ülkelerinde engelleme sözü verirler. Bu söz aynı zamanda ambalajlarda, faturalarda, ticari dokümanlarda, irsaliyelerde, reklam faaliyetlerinde, markalarda vb kullanımları da kapsar.
  • İtirazlarda bahsi geçen ve Latince “gıda kodu” anlamına gelen Codex Alimentarius ise, uluslararası alanda benimsenmiş gıda standartlarının ve ilgili belgelerin biraraya gelmiş halidir diyebiliriz. Amacı tüketici sağlığını korumak ve adil gıda ticareti yapılmasını sağlamaktır.

AB Komisyonu tarafları uzlaşmaya davet etse de bir sonuç alamaz. Bunun üzerine kendisinin tesis ettiği kararda değinilen hususlar ise aşağıda sıralanmaktadır.

  • Jeneriklik iddiasının ispatı için birçok kanıt sunulmuştur. Ancak Danbo için özel bir Codex Alimentarius Standardı bulunması ve Stresa Konvansiyonunun B ekinde yer alması, Danbo’nun kendiliğinden jenerik hale dönüşmüş olduğunun kabulünü gerektirmez. Adalet Bakanlığının içtihatına göre, gümrük tarifeleri sadece gümrük mevzularıyla ilgilidir ve sınai mülkiyet konularıyla ilgisi bulunmaz. Dahası AB dışı ülkelerde Danbo üretildiğine dair sınırlı miktarda sunulan bilginin de konuyla ilgisi yoktur, zira 1151/2012 sayılı Tüzüğün jenerikliğe ilişkin düzenlemelerinde bahsedilen bölgesellik (territorrity) kavramı AB sınırlarının dışını değil içini ilgilendirmektedir. Dolayısıyla Danbo teriminin AB dışındaki algısı ve üçüncü ülkelerde düzenleyici üretim standartlarının bulunmasının bu kararla ilişkilendirilmesi söz konusu değildir.
  • İtirazlarda, üçüncü ülkelerden AB’ye Danbo adında peynir ithali olduğunu gösterir bir kanıt da sunulmamıştır ki üçüncü ülkelerdeki üreticilere, 1151/2012 sayılı Tüzüğün 15(1) maddesi uyarınca bir geçiş süresi tanınsın.
  • Danbo ile Danimarka arasındaki bağ “ün”e dayalıdır ve bunun ispatına yönelik çok miktarda nitelikli kanıt sunularak ispatlanmıştır. Dahası, ulusal ve uluslararası birçok sergi ve yarışmaya katılım ile bunlarda kazanılan ödüller ün bağını pekiştirmektedir.
  • AB bölgesi içinde Danbo, esas olarak Danimarka’da üretilmekte ve pazarlanmaktadır.
  • Danbo’nun Danimarka’da üretimi ve Danimarkalılarca bilinirliği konularında Danimarka tarafından ihtilafsız kanıtlar sunulmuştur. Danimarka dışında bu peynirin bilinirliğinin sınırlı ölçüde olması ise Danbo’nun jenerik hale dönüşmesine yol açmaz.

Görüşünü bu şekilde özetleyen AB Komisyonu, itirazları reddederek Danbo’nun mahreç işareti olarak tescilini 19.10.2017 tarihli Resmi Gazetesinde yayımlar.

Bu karardan memnun olmayan Birleşik Devletler Tarım Dairesi USDA, AB Komisyonunu ciddi biçimde eleştiren GAIN (Global Agricultural Information Network) Report Number: E17068 sayılı gayriresmi bildiriyi, tescilin ilan edildiği gün yayınlar. AB Komisyonuna çevrilen oklarda:

  • Danbo’nun Resmi Gazetedeki ilanını takiben “Danbo’nun jenerik hale dönüştüğünün açık olduğu iddiası”yla Birleşik Devletler, Avusturalya, Yeni Zelanda, Arjantin ve Uruguay’ın itiraz eden taraflar olarak Danimarka ile görüşme talebinde bulunduğu ancak AB Komisyonunca Birleşik Devletlere, görüşmeler sonrasında herhangi bir cevap verilmediği veya Danbo’yu tescil ederken herhangi bir zaman çizelgesi öngörülmediği belirtilir.
  • Birkaç yıllık sessizliğin ardından AB Komisyonunun Danimarka’nın başvurusunu 2017 Ekiminde tekrar gündemine aldığı; itiraz sahiplerine resmi bir bildirimde bulunmadığı ve Resmi Gazetede ilan edilen kararın esasını “terimin AB dışındaki algısının ve üçüncü ülkelerde düzenleyici üretim standartlarının bulunmasının bu kararla ilişkilendirilmesinin mümkün olmadığı” şeklinde açıkladığı dile getirilir.

USDA ayrıca Danbo’nun Codex standardının 50 yılı aşkın bir süredir varolduğu ve 2007 yılında sonuçlanan Danbo standardının revizyonu çalışmalarında, AB’nin yanısıra özellikle Danimarka’nın da son derece aktif olduğundan bahseder. Mevcut durumda mozzerella, cheddar, brie ve havarti gibi 16 peynir için özel Codex standardı bulunduğu, bunlardan bilhassa havartinin Birleşik Devletlerin paydaşları için ekonomik önemi bulunduğunun altı çizilir ve bir sonraki mahreç işareti tescilinin havarti olup olmayacağı konusunda Birleşik Devletler peynir endüstrisinin kaygılandığı ifade edilir.

En keskin eleştiri ise bildirinin sonunda gelir. AB Komisyonunca yürütülen “Danbo’nun tescil süreci”nin, AB’nin en üst düzeydeki ticaret ortağıyla “şeffaflık ve cevap verebilirlik” prensibinden yoksun olduğu iddia edilir! İlaveten, hakkında yeni revize edilmiş bir Codex standardı bulunan jenerik bir peynirin mahreç işareti olarak tesciliyle birlikte AB’nin yeni bir yol çizdiği vurgulanır.

USDA’nın bildirisi, yoğun tartışma ve eleştirilerin sadece başlagıcı olacak kuvvetle muhtemel. Bu arada itiraf edeyim, 5 Nisanda IPR Gezgini’nde yayınlanan yazımda da belirttiğim üzere mozzarellanın AB nezdinde geleneksel ürün adı tescili ve Mozzarella di Bufala Campana diye menşe adı tescili olduğunu biliyordum ama bir de Codex standardı olduğunu yeni öğrendim! Unutmadan, 29 Aralıkta da Mozzarella di Gioia del Colle için yeni bir menşe adı başvurusu yapılmış AB’ye.

Gelecek günler Danbo için ne getirecek bilinmez ama tam 7 yıllık mücadelenin sonunda Brüksel’in DOOR (Database Of Origin & Registration) kapısının Danbo’ya ardına kadar açılmasıyla birlikte Bay Nielsen’ın masalı da mutlu sonla biter. Yani Danimarkalılar erer muradına biz çıkalım kerevetine…

Gonca ILICALI

Mart 2018

gilicali12@gmail.com

ÇANLAR BİRLEŞİK KRALLIK İÇİN ÇALIYOR! BREXIT VE COĞRAFİ İŞARETLER

 

23 Haziran 2016 günü İngiltere’nin (aslında Birleşik Krallık –ve Kuzey İrlanda–demek daha doğru olur herhalde) Avrupa Birliği’nde kalıp kalmayacağına  dair oylama yapıldı. Eminin oylamanın “AB’den çıkalım” anlamına gelen sonucunu duyduğunuzda sizde en az benim kadar şaşırmışsınızdır. Ülkelerin AB’ye üyelik başvurusu yapmasına ve akabinde üye olmasına alışmıştık da sistemden çıkanı ilk kez duyuyorduk! On yıllardır üye olmayı bekleyen bir ülkenin evlatları olarak bunu anlamakta zorlandık elbette!.

Alman Şansölyesi Merkel oylamanın sonuçları belli olduktan hemen sonra yaptığı açıklama ile  kısaca şunu dedi aslında “Kapı açık, arkanı dön ve çık git! Bizi istemeyeni biz de istemeyiz. Tamam madem  çıkmaya karar verdiniz o zaman bari elinizi çabuk tutun da bizim dengemizi bozmayın. ”

Merkel öyle dedi demesine de her iki tarafta biliyordu ki iş göründüğü kadar kolay değildi.  Bu karar her türlü kurumu hallaç pamuğu gibi atacak ve milyonlarca insanın yaşamını etkileyecekti.

Oylama sonuçları belli olduktan sonra “kalalım”diyenler protestolara başladı, sistemin kendi içinde oylama sonuçlarını geçersiz kılacak çözümler arandı vs. Ancak sonuçta Birleşik Krallık (BK) Lizbon Anlaşması’nın 50. Maddesi uyarınca  çıkış notasını Mart 2017 tarihinde AB’ye sundu. İşaret fişeği ateşlenmişti!

 

 

Bütün bunlar olurken Devlet kurumları büyük bir sessizliğe büründü. İlk şok atlatıldıktan sonra mesele yavaş yavaş Fikri Mülkiyet  dünyasında da tartışılmaya başlandı çünkü sistemden çıkışın Fikri Mülkiyet Hakları üzerinde de ciddi etkileri olacağı açıktı.

Mesela BK’yı kapsadığı açık olan mevcut  EUIPO tescilleri ne olacaktı? Topluluk Marka Tüzüğünde sisteme yeni bir üye devlet katılınca markaların nasıl düzenleneceği yazıyordu ama bir üye ülke AB’den ayrılınca ne olacağı yazmıyordu mesela!!!

AB’ye girmeden evvel İngiltere’de bir coğrafi işaret mevzuatı/rejimi yoktu ama üyelikle birlikte bu sistem gelmişti, peki üyelikten çıkınca ne olacaktı?

Bunun gibi daha sayısız birçok soru zaman içinde  Fikri Mülkiyet alanında çalışanların aklına düşmeye başladı. Mesleki derneklerde Brexit çalışma grupları kuruldu, Dernekler adına position paperlar hazırlanıp resmi makamlara sunuldu, hatta Derneklerden biri sırf bu konuyu takip etsin ve lobi yapsın diye İngiltere’den bir avukat ile anlaştı vs.

Bence biz de bu konuyu takip etsek fena olmaz diye düşünüyorum. (Daha AB’ye giremedik ama bakarsın bir gün girer hatta çıkmaya bile karar verebiliriz. Biz işimizi kış tutalım da varsın yaz gelsin!!)

Ben bugün konuya biraz coğrafi işaretler yönünden bakmak istiyorum.

1- AB Komisyonu 21 Eylül 2017 tarihinde coğrafi işaretleri de içeren Fikri Mülkiyet Hakları ile ilgili bir  position paper yayınladı https://ec.europa.eu/commission/sites/beta-political/files/intellectual_property_rights.pdf

2- 28 Şubat 2018 tarihinde AB Komisyonu üye ülkelere Birleşik Krallık ve Kuzey İrlanda’nın AB’den  ayrılmasına ilişkin anlaşmanın taslak metnini yayınladı        https://ec.europa.eu/commission/sites/beta-political/files/draft_withdrawal_agreement.pdf

Biz bu metni bundan sonra “Commission draft exit treaty” diye analım isterseniz.

Bu paper coğrafi işaretler dahil Fikri Mülkiyet haklarına ve başkaca  birçok konuya üst düzeyde değiniyordu. Ama bugüne kadar hala BK’dan detaylara ilişkin bir açıklama gelmedi.Yani demek istediğim, bu paper konuları son derece üstten ve diplomatik bir dille  belirtiyor ama konuların çözümüne dair detaylı ve somut bilgi içermiyor.

Coğrafi İşaretlerle ilgili olarak bu metinler neler diyor kısaca bir bakalım:

  • Commission draft exit treaty2 maddesinde deniyor ki ; eğer geçiş süreci sonuna kadar bir coğrafi işaret tescil edilirse, tescilden doğan haklar BK’da Birleşik Krallık Hukuku uyarınca tanınmaya devam edilecek.  Bu korumadan yaralanmak için tescilin geçiş sürecinin sonuna kadar tamamlanmış olması gerekiyor.
  • Commission draft exit treaty Maddede diyor ki ;50.2 maddesinde bahsi geçen koruma otomatik olarak sağlanacak yani birinin herhangi bir başvuru yapmasına veya BK’dan bir eylemde bulunmasını talep etmesine gerek olmayacak.
  • Commission draft outline for future trade  7(v) maddesinde diyor ki;  AB ve BK arasında yapılacak anlaşmayla AB’yi ilgilendiren birçok konu düzenlenecek ve bunlar arasında  coğrafi işaretler dahil Fikri Mülkiyet Haklarının düzenlenmesi de yer alacak. Görüldüğü üzere bu maddeyle AB’nin konuya verdiği önem açıkça ortaya çıkıyor ve gelecekteki ticari anlaşmalarda coğrafi işaretlerin de önemli bir gündem maddesi olacağının sinyali veriliyor.
  • 21 Eylül’de yayınlanan AB position paper diyor ki ; BK kendi ülkesel coğrafi işaret sistemini kurmalıdır. Ayrıca AB’den çıkışın gerçekleşeceği tarihte devam eden başvurularla ilgili bir geçiş süreci tanınmalıdır ki bu durumdaki başvurular AB’deki başvuru tarihlerini rüçhan alsın ve aynı seviyede koruma için BK’da başvuru yapabilsin.  Devam eden başvurular için öngörülen bu  rüçhan konusu Commission  draft exit treaty’de geçmiyor ama belki ileride yapılacak ticari anlaşmaların bir parçası olarak düşünülüyor olabilir.
  • BK’ın kısa position paper’ı ise, dediğim gibi, konuyu üst perdeden ortaya koyuyor ve herhangi bir detay içermiyor. Bu doküman AB’nin 21 Eylül 2017 tarihinde yayınlanan position paper metnine atıf yapıyor ve bu bahsettiğim AB metnine de bir cevap  niteliğinde aslında. BK diyor ki;
    • BK’nın genel hedefi her bir değişik hak tipi için gerekli ve uygun düzenlemeleri yaparak kullanıcılara, başvuru ve hak sahiplerine şeffaflık ve hukuki netlik sağlamaktır.
    • Ve gelecekte de, eğer bazı hak türlerinin korunması için BK’da mevcut bir hukuki düzenleme bulunmadığı hallerde ulusal bazda gerekli düzenlemeler yapılacaktır; bu yaklaşım AB ve BK arasında devam eden güçlü kültürel ve ekonomik temelin oluşmasına yardımcı olacaktır.

Gördüğünüz gibi metin açıkça coğrafi işaretlerden bahsetmiyor ama coğrafi işaretten bahseden AB Komisyonu metnine atıf yapılması bence  şunu gösteriyor:

— BK kendi coğrafi işaret tescil ve koruma sistemini kuracak

— Ayrıca henüz BK’da ulusal bazda korunmayan ama AB ülkelerinde korunan haklar varsa, onların da BK’da aynı seviyede korunması için gerekli sistem kurulacak.

Durum böyleyken böyle işte. İlk şoklar atlatıldıktan sonra görülüyor ki taraflar harekete geçmiş durumda, ama sanki AB biraz daha hızlı davranıyor. Her zamanki gibi; IPR Gezgini takipte!

Özlem Fütman

ofutman@gmail.com

Mart 2018

Frida Kahlo “Barbie Bebek” Olursa? Konu Fikri Mülkiyet Hakları İhtilafına mı Evrilecek?

 

Barbie oyuncak bebeklerinin üreticisi “Mattel” firmasının 8 Mart Dünya Kadınlar Günü için piyasaya sürdüğü rol model kadınlar bebek serisi yanında birçok tartışmayı getirdi.

 

Tartışmalar esasen Meksikalı ünlü kadın sanatçı Frida Kahlo’nun (1907-1954) bir Barbie bebeğe dönüştürülmesinden ve bebeğin görsel tasarımdan kaynaklandı.

 

 

 

Frida Kahlo’yu yaşamını, hayat ve sanata ilişkin duruşunu ve politik görüşlerini burada uzun uzadıya aktarmak niyetinde değiliz; sadece şunu söylemek yeterli olur, Kahlo kadına biçilen görsel ve hayata ilişkin kalıpları reddeden ve kendisini bunların tamamen dışında konumlandıran bir insandır. Tam da bu noktada, bu özelliklere sahip bir kadının, “ideal kadının” görsel özelliklerini standart olarak seçen bir Barbie bebek kalıbında sunulması ve örneğin Kahlo’nun kendisine özgü tek kaşının Barbie bebek halindeyken farklılaştırılması ne derecede doğrudur sorusu ortaya çıkıyor?

Bu soru da yanında birçok tartışmayı getirdi. Google’da “Barbie + Frida Kahlo” şeklinde bir arama yaparsanız, Türkiye dahil birçok ülkede bu tartışmanın ne şekilde sürdürüldüğünü görebilirsiniz ve Kahlo’yu canlandıran aktris Salma Hayek’in bu konudaki açıklamalarını da okuyabilirsiniz.

Tartışmanın fikri mülkiyet hakları boyutuna gelince:

Frida Kahlo’nun ailesi, 7 Mart 2018 tarihli aşağıdaki mektubu yayınlayarak; Mattel firmasının Frida Kahlo’nun görünümünü kullanmaya hakkı olmadığını, bu konuda izin vermeye yetkili tek kişinin ressamın yeğeni Mara Romero olduğunu, Romero’dan kullanım için izin alınmadığını, Mattel firmasının muhtemelen kandırıldığını, Kahlo’nun ailesinin bu kullanıma karşı fikri mülkiyet haklarından kaynaklanan yetkilerini kullanacağını kamuoyuna açıkladı.

 

Mattel firması ise Kahlo’nun haklarını temsil eden bir vakıftan gerekli izni aldıklarını iddia etmektedir (https://www.theguardian.com/artanddesign/2018/mar/09/artists-great-niece-calls-for-frida-kahlo-barbie-doll-to-be-redesigned).

İhtilaf hakkında veriler şu anda oldukça kısıtlı olmakla birlikte, ihtilafın büyümesi halinde oldukça ilgi çekici bir sürecin başlayacağını tahmin ediyoruz.

Meseleyi takipte kalacağız.

Önder Erol ÜNSAL

Mart 2018

unsalonderol@gmail.com 

 

 

 

“Marka Hukukunda Kullanmama Nedeniyle İptal Müessesesinde Yaşanan Güncel Gelişmeler ve Sorunlar Paneli”nden İzlenimler

 

AIPPI Turkey tarafından düzenlenen “Marka Hukukunda Kullanmama Nedeniyle İptal Müessesesinde Yaşanan Güncel Gelişmeler ve Sorunlar Paneli” 9 Mart 2018 tarihinde İstanbul’da The Marmara Taksim Otel’de gerçekleştirildi.

Oldukça yoğun ilgiyle karşılanan panele 200 kişinin üzerinde katılım vardı ve sanıyoruz ki katılan herkes panelden memnuniyetle ayrıldı.

 

AIPPI Turkey Yönetim Kurulu Başkanı Rıza Ferhan Çağırgan tarafından yapılan açılış konuşması, esasen Ocak 2018’de beklenmedik bir anda hayatını kaybeden AIPPI Turkey Başkanı Sertaç Köksaldı’yı anmaya adanmıştı. Bu vesileyle Köksaldı fikri mülkiyet camiası tarafından bir kez daha hatırlandı.

Panelin diğer açılış konuşması, hazırlık komitesi üyelerinden Deniz Merve Ersoy Pınar tarafından yapıldı. Pınar konuşmasında sorunu kısaca tanımladı, süreç boyunca ortaya çıkan görüşleri kısaca hatırlattı ve mahkeme kararlarından birkaç örneği ortaya koydu.

 

Panel bölümü, oturum yöneticisi Özlem Fütman tarafından başlatıldı ve konuşmacılar Prof. Dr. Hamdi Yasaman, Prof. Dr. Tekin Memiş, Doç. Dr. Hayrettin Çağlar, Yrd. Doç. Dr. Tamer Pekdinçer, Yrd. Doç. Dr. Rabia Eda Giray, Fethi Merdivan (Hakim), Önder Erol Ünsal (MAPADER YK Başkanı) ve Türkay Alıca (Emekli Hakim – Avukat), oturum yöneticisi tarafından yöneltilen soruları yanıtlayarak, konu hakkındaki görüş ve birikimlerini dinleyicilerle paylaştılar.

 

 

Saat 13.00’de başlayıp 18.00’de sona eren panel, konunun derinlemesine tartışılması bakımından faydalıydı.

Anayasa Mahkemesi’nin 556 sayılı Markaların Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin 14. Maddesini iptal etmesinin ardından, 556 sayılı KHK döneminde ve 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu döneminde açılan kullanılmama nedeniyle iptal davalarının akıbetinin ne olması gerektiği elbette dinleyicilerin merakını en çok çeken gündemdi.

Doğrusunu söylemek gerekirse, panelde Doç. Dr. Hayrettin Çağlar dışındaki konuşmacıların tamamı 6769 sayılı SMK döneminde açılan davalar bakımından bir sorunun bulunmadığı ve davaların SMK hükümleri uyarınca görülmesi gerektiği görüşündeydi.  Doç. Dr. Hayrettin Çağlar ise, SMK’na ek bir madde konulmadığı sürece 6769 sayılı SMK döneminde açılan davaların da reddedilmesi gerektiğini, dolayısıyla 2022 yılından önce kullanılmama nedeniyle iptal davalarının görülemeyeceği yönündeki görüşünü tekrarladı. İtiraf etmeliyiz ki Çağlar, “ben tek siz hepiniz” performansını hiç terlemeden başarıyla yürüttü.

556 sayılı KHK döneminde açılan davalar bakımından panelin bir bölümü bu tip davaların da reddedilmemesi gerektiği görüşündeyken, panelin kalan kısmı (belki de çoğunluğu), bu davaların hukuki boşluk nedeniyle reddedilmesinin yerinde olduğunu ve dolayısıyla mahkemelerin bu yönde şu ana dek verdikleri kararlarda hukuken haklı olduğunu öne sürdü.

Toplantı sonucunda oluşan genel manzara, bu tartışmanın artık sonlanması gerektiği, yargının vereceği kararlarla bu belirsizliği ortadan kaldırmasının zamanının geldiği yönündeydi. Özellikle, 6769 sayılı SMK döneminde açılan davaların bir kısmının reddedilmeden görülmeye devam ettiğini öğrenmek, dinleyicilerin yüreğine bir nebze su serpti.

Toplantıda öne sürülen görüşlerin ve konuşmaların detayına bu yazıda girmeyeceğiz. Bununla birlikte, toplantıda yapılan bir duyuru çerçevesinde, AIPPI Turkey’in panelin çözümlemesini yaptıktan sonra, paneli kitap olarak yayınlayacağı haberini okuyucularımıza verebiliriz.

Fikri mülkiyet camiasının tüm enerjisini çeken ve 6769 sayılı SMK hakkında başka bir konunun tartışılmasına imkan vermeksizin, tüm gündemi domine eden bu önemli konu hakkında düzenlenen panel için AIPPI Turkey’e ve panel organizasyon ekibine teşekkürlerimizi sunuyoruz.

IPR Gezgini

iprgezgini@gmail.com

Mart 2018

 

 

556 Sayılı KHK’nin 14. Maddesinin İptali Kararı Sonrası Markaların Kullanılması Yükümlülüğü Hakkındaki Tartışmalara Katkı – 1/95 Sayılı Ortaklık Konseyi Kararı Çözüm Olabilir mi?

Anayasa Mahkemesi’nin 556 sayılı Markaların Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin 14. maddesini 6 Ocak 2017 tarihinde, 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nun 10 Ocak 2017 tarihinde yürürlüğe girmesinden hemen önce iptal etmesinin, dört günlük bir yasal boşluğa yol açarak tescilli markaların kullanılması yükümlülüğünü ortadan kaldırıp kaldırmadığı sorusu önemli tartışmalara yol açmıştır.

Tartışmalara ilişkin görüşler bu yazıda belirtilmeyecektir. Amacımız, şu ana dek kişisel olarak duymamış olduğumuz farklı bir bakış açısının, bu önemli soruna çözüm teşkil edip etmeyeceğinin tartışılmasını sağlamaktır.

Marka konusunda Türkiye’nin taraf olduğu veya imzaladığı uluslararası anlaşmalar (TRIPS, Paris Sözleşmesi, Madrid Protokolü, Marka Kanunu Anlaşması, Nice Anlaşması, Viyana Anlaşması, yürürlüğe girmemiş olsa da imzaladığımız Singapur Anlaşması), bu önemli tartışmaya çözüm sağlayabilecek doğrudan uygulanabilir bir hüküm içermemektedir. Bununla birlikte, TRIPS’in 19. maddesinin soruna çözüm teşkil edip etmeyeceği ayrı bir tartışma konusudur.

Bizim öne süreceğimiz görüş, şu ana dek tartışmalarda ismini rast gelmediğimiz 1/95 sayılı Ortaklık Konseyi Kararı (bundan sonra Gümrük Birliği Kararı olarak anılacaktır)’nın mevcut tartışmalara bir çözüm sağlayıp sağlamayacağının bir argüman olarak ortaya konulmasıdır.

Gümrük Birliği Kararı, Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu arasındaki Ortaklık Konseyi’nin 6 Mart 1995’te imzaladığı bir karardır. Bu kararın uluslararası bir anlaşma statüsünde veya benzeri bir statüde olup olmadığı konusunda farklı görüşler öne sürülmektedir.

Ortaklık Konseyi, 1963 tarihli Ankara Anlaşması hükümleri çerçevesinde oluşturulmuştur. Uluslararası bir anlaşma olan Ankara Anlaşması’nda, konsey kararlarına ilişkin olarak aşağıdaki hüküm yer almaktadır:

KISIM: III
Genel ve son hükümler

Madde – 22.  

  1. Anlaşma ile belirtilen amaçların gerçekleştirilmesi için, Anlaşma’nın öngördüğü hallerde Ortaklık Konseyi’nin karar yetkisi vardır. İki taraftan her biri, verilmiş kararların yerine getirilmesinin gerektirdiği tedbirleri almakla yükümlüdür. Ortaklık Konseyi yararlı tavsiyelerde de bulunabilir.

Ankara Anlaşması çerçevesinde oluşturulan Ortaklık Konseyi’nin 1/95 sayılı Gümrük Birliği kararının tam metninin http://www.mfa.gov.tr/1-95-sayili-ortaklik-konseyi-karari-gumruk-birligi-karari.tr.mfa  bağlantısından görülmesi mümkündür.

Kararın fikri ve sınai hakların korunmasıyla ilgili 31. maddesi aşağıdaki şekildedir:

KISIM IV (YASALARIN YAKINLAŞTIRILMASI)

BÖLÜM I (FİKRİ, SINAİ VE TİCARİ MÜLKİYETİN KORUNMASI)

Madde 31

1.Taraflar fikri, sınai ve ticari mülkiyet haklarının yeterli ve etkili biçimde korunması ve uygulanmasını sağlamaya verdikleri önemi teyid ederler.

2.Taraflar, ancak fikri mülkiyet haklarına Gümrük Birliği’ni oluşturan iki tarafta da eş düzeyde etkili koruma sağlanması halinde Gümrük Birliği’nin gereğince işleyebileceğini kabul ederler. Dolayısıyla 8. Ekte öngörülen yükümlülükleri yerine getirmeyi taahhüt ederler.

Maddenin atıfta bulunduğu 8. Ek’in ilgili maddesi ise aşağıdaki biçimdedir:

FİKRİ, SINAİ VE TİCARİ MÜLKİYETİN KORUNMASI (EK 8)

Madde 1

  1. Taraflar, Uruguay Konferansı Çok Taraflı Ticaret Görüşmeleri’nde akdedilen Fikri Mülkiyet Haklarının Ticaretle İlgili Yönleri Hakkında Anlaşma’dan (TRIPS) doğan yükümlülüklere atfettikleri önemi teyid ederler.

Bu çerçevede, Türkiye, bu Kararın yürürlüğe girmesinden itibaren en geç üç yıl içinde TRIPS Anlaşmasını uygulamaya koymayı taahhüt eder.

  1. Bu Kararda hüküm bulunmayan hallerde, iki Taraf arasında fikri, sınai ve ticari mülkiyet haklarının kapsamı, koruma düzeyi ve uygulanması ile ilgili olarak TRIPS Anlaşması hükümleri, her iki Taraf bakımından yürürlüğe girdikleri tarihten itibaren uygulanır.

Madde 2

Türkiye, Avrupa Topluluğunda yürürlükte bulunan koruma düzeylerine eşit koruma düzeylerini sağlamak üzere fıkri, sınai ve ticari mülkiyet haklarının etkin bir şekilde korunmasını geliştirmeye devam eder ve bu haklara saygı gösterilmesini sağlayacak uygun tedbirleri alır.

Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkelerin marka mevzuatlarının Birlik Marka Direktifi’ne uyumlu olması zorunludur. AB adayı bir ülke olan Türkiye’nin marka mevzuatını teşkil eden, gerek 556 sayılı KHK gerekse de 6769 sayılı SMK Marka Kitabı, AB Marka Direktifi hükümlerine uyum amacı gözetilerek hazırlanmıştır.

16 Aralık 2015 tarihli şu an yürürlükte bulunan 2015/2436 sayılı Birlik Marka Direktifi’nin giriş bölümünde aşağıdaki ifadeler yer almaktadır:

 

(31) Trade marks fulfil their purpose of distinguishing goods or services and allowing consumers to make informed choices only when they are actually used on the market. A requirement of use is also necessary in order to reduce the total number of trade marks registered and protected in the Union and, consequently, the number of conflicts which arise between them. It is therefore essential to require that registered trade marks actually be used in connection with the goods or services for which they are registered, or, if not used in that connection within five years of the date of the completion of the registration procedure, be liable to be revoked.

Markalar, malların ve hizmetlerin ayırt edilmesini sağlama ve tüketicilerin bilgilenmiş şekilde seçimler yapmasına imkan verme amaçlarını, ancak piyasada fiilen kullanılırlarsa yerine getirirler. Kullanım şartı buna ilaveten, Birlikte tescilli olan ve korunan toplam tescilli marka sayısını düşürmek ve bunun sonucunda bunlar arasındaki ihtilaflarının sayısını azaltmak için de gereklidir. Dolayısıyla, tescilli markaların, tescil edildikleri mallar ve hizmetler için fiilen kullanılmalarını ve kullanılmamaları halinde de tescil prosedürünün tamamlandığı tarihten itibaren 5 yıl içinde iptal edilmelerine imkan sağlamayı şart koşmak gereklidir.

 

(32) Consequently, a registered trade mark should only be protected in so far as it is actually used and a registered earlier trade mark should not enable its proprietor to oppose or invalidate a later trade mark if that proprietor has not put his trade mark to genuine use. Furthermore, Member States should provide that a trade mark may not be successfully invoked in infringement proceedings if it is established, as a result of a plea, that the trade mark could be revoked or, when the action is brought against a later right, could have been revoked at the time when the later right was acquired.

Bunun sonucu olarak, tescilli bir marka yalnızca fiilen kullanılması korunmalıdır ve önceki tarihli tescilli bir marka sahibine, sonraki tarihli bir markaya karşı itiraz etme veya onu hükümsüz kılma hakkını, sahibi bu markayı gerçek kullanıma konu etmemişse sağlamayacaktır…

Yukarıda yer alan giriş hükümleri karşılığını Direktif’in 19. maddesinde bulmuştur:

SECTION 4

Revocation of trade mark rights

Article 19

Absence of genuine use as ground for revocation

  1. A trade mark shall be liable to revocation if, within a continuous five-year period, it has not been put to genuine use in the Member State in connection with the goods or services in respect of which it is registered, and there are no proper reasons for non-use.

 

BÖLÜM 4

Marka Hakkının İptali

Madde 19

İptal nedeni olarak gerçek kullanımın yokluğu

Eğer bir marka tescilli olduğu mal ve hizmetler için üye bir ülkede kesintisiz beş yıllık süre içinde gerçek kullanıma konu olmamışsa ve kullanmama için geçerli nedenler yoksa, marka iptale tabi olacaktır.

 

Yukarıda yer verdiğimiz AB Direktifi, markayı kullanım yükümlülüğünü ve bu yükümlülüğünün markanın işlevleri ile olan bağlantısı açık şekilde belirtmiştir. Buna göre, markalar kendilerinden beklenen işlevleri ancak gerçek kullanıma konu olmaları halinde sağlayacaktır, AB üyesi ülkeler markaların kullanımı ve kullanılmamaları halinde iptali hükümlerine mevzuatlarında yer vermek zorundadır.

Bu noktada 556 sayılı KHK hükümlerine dönecek olursak;

556 sayılı SMK madde 4:

Milletlerarası anlaşmaların öncelikle uygulanması              

Madde 4 – Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası anlaşma hükümlerinin bu Kanun Hükmünde Kararname hükümlerinden daha elverişli olması halinde, 3 üncü maddede belirtilen kişiler, elverişli hükümlerin uygulanmasını talep etme hakkına sahiptir.

hükmüyle karşılaşmaktayız.

Fikri Mülkiyet Camiasına soru:

Eğer, 1/95 sayılı Gümrük Birliği Kararı, uluslararası bir anlaşma olan Ankara Anlaşması çerçevesinde oluşturulan Ortaklık Konseyi’nce verilen ve gene Ankara Anlaşması uyarınca taraflar için yükümlülük doğuran bir karar olarak kabul edilirse;

 “Türkiye, Avrupa Topluluğunda yürürlükte bulunan koruma düzeylerine eşit koruma düzeylerini sağlamak üzere fikri, sınai ve ticari mülkiyet haklarının etkin bir şekilde korunmasını geliştirmeye devam eder ve bu haklara saygı gösterilmesini sağlayacak uygun tedbirleri alır.”

Türkiye bu kararın yukarıda yer verilen 8. Ek madde 2 hükmü uyarınca, sınai mülkiyet haklarına Avrupa Birliği ile eşit koruma düzeyi sağlamak için uygun tedbirleri almak yükümlülüğündedir.

Avrupa Birliği Marka Direktifi, markanın kullanımı ile ilgili zorunlulukları ve kullanımın gerçekleşmemesi halinde iptal yaptırımını içermektedir. Buna ilaveten, Direktif’in giriş bölümünde markanın işlevlerini ancak fiilen kullanılması halinde gerçekleştirebileceği de belirtilmektedir. Dolayısıyla, AB Marka Direktifi hükümleri uyarınca markanın kullanımı ve kullanılmaması halinde de iptali için yöntemlerin tanımlanması bir zorunluluktur.

Türkiye’de marka kullanımı zorunluluğun, Anayasa Mahkemesi’nin 6 Ocak 2017 tarihli iptal kararı sonrasında ortadan kalktığını, 6-10 Ocak tarihleri arasındaki dört günlük yasal boşluk nedeniyle de 6769 sayılı SMK bakımından da kullanmama nedeniyle iptal davalarının ancak 2022 yılında açılabileceğini kabul etmek, açık şekilde Türkiye’nin Avrupa Birliği’nde yürürlükte bulunan koruma düzeylerine eşit koruma düzeylerini sağlamak üzere fikri, sınai ve ticari mülkiyet haklarının etkin bir şekilde korunmasını sağlama yükümlülüğüne aykırı bir yaklaşım teşkil edecektir.

556 sayılı KHK’ye göre, Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası anlaşma hükümlerinin bu Kanun Hükmünde Kararname hükümlerinden daha elverişli olması halinde, 3 üncü maddede belirtilen kişiler, elverişli hükümlerin uygulanmasını talep etme hakkına sahiptir.

Tüm bunların sonucunda; 1/95 sayılı Gümrük Birliği Kararı hükümlerinden hareketle Türkiye’de marka kullanımı yükümlülüğünün, 6 Ocak 2017 öncesi, 6-10 Ocak 2017 arası ve 10 Ocak 2017 sonrası hiçbir yasal boşluk olmaksızın devam edebileceği öne sürülebilir mi?

Tartışması tüm camiaya ait olmak üzere bu görüşü bilgilerinize sunuyorum.

Önder Erol Ünsalunsalonderol@gmail.com9 Mart 2018

MELEKLERİN PAYI: The Scotch Whisky Association v Michael Klotz İhtilafında 22 Şubat 2018 Tarihli Hukuk Sözcüsü Görüşü (C-44/17)

 

 

Yunanlıların uzosu ve Fransızların şarabı varsa, İskoçların da viskisi var! Soğuk iklime sahip İskoçya’da güçlü distile içecek viskinin üretilmesi ve yoğun tüketiliyor  olmasına şaşmamalı. Ülkedeki su kalitesinin yüksekliği de tabi ki İskoç viskisinin kalitesine doğrudan etki ediyor. Başka ülkelerde de viski üretiliyor, hatta bugünlerde bir Japon viskisi furyasıdır gidiyor dünyada ve takip ettiğim kadarıyla bazı İskoç markaları da Japonlarca satın alındı, ama yine de bu içeceği sevenler için İskoç viskisinin yeri ayrı görünüyor.

Yazının başlığı “Meleklerin Payı” çünkü görüşü görür görmez ilk aklıma gelen nedense bu oldu. Meşe fıçılarda yıllanan viskilerin her yıl %2 oranında bir bölümü fıçıların gözle görülmeyen gözeneklerinden buharlaşarak atmosfere karışıyor, yani ürün her yıl %2 oranında eksiliyor durduğu yerde, ki bunun çok büyük bir fire olduğu ortada. Bu konuda ki “acıyı” en azından manen hafifletmek için olsa gerek, eksilen bu  miktara üreticiler “meleklerin payı” diyorlar. Bakalım inceleyeceğimiz görüşe konu davada  İskoçlar için meleklerin payı ne kadar olacak!

Davacı The Scotch Whisky Association (TSWA), İskoçya’da kurulmuş olan, İskoç viski endüstrisinin haklarını ve viski ticaretini İskoçya ve dünya genelinde korumak ve tanıtmak amacı güden bir  organizasyon. Ürünü tanıtmak için TSWA’nın Edinburgh’da herkese açık bir tadım merkezi bulunduğunu da ekleyelim.

Davalı Michael Klotz ise Almanya’da mukim bir kişi; bir web sayfası yoluyla Almanya’da üretilen ‘Glen Buchenbach’ markalı viskilerin satış ve pazarlamasını yapıyor. ‘Glen Buchenbach’ işaretli viskiler Berglen’de bulunan Waldhorn isimli imalathanede üretiliyor. Berglen, Almanya’da Swabia idari bölgesinde yer alan Baden-Württemberg’deki  “Buchenbach” vadisinde yer alıyor.

Klotz’un sattığı ürünlerin etiketinde şunlar yer alıyor; Alman üreticinin tam adresi, stilize halde bir av borusu şekli (Almanca’da Waldhorn) “Waldhornbrennerei” (Waldhorn imalathanesi),Glen Buchenbach, Swabian Single Malt Whisky, 500 ml, 40% vol, Deutsches Erzeugnis [Alman ürünü) Hergestellt in den Berglen [Berglen’de üretilmiştir].

TSWA davalının kullandığı “GLEN” ibaresinin, 110/2008 sayılı AB Tüzüğünün 16. Maddesi kapsamında, “Scotch Whisky” coğrafi işaret tescilini ihlal ettiği, bunun coğrafi işaretin dolaylı ticari kullanımı olduğu ve dahi coğrafi işareti çağrıştırdığı, yanlış ve yanıltıcı kaynak gösterdiği   gerekçesiyle Hamburg Bölge Mahkemesi’nden davalının satışlarının durdurulmasını talep ediyor.

Bu arada hemen bir not düşelim; “GLEN” Kelt (İskoç) dilinde “dar vadi” demek. Dava dosyasındaki bilgilere göre İskoçya’daki 116 viski üreticinden 31 tanesinin adında/markasında GLEN kelimesi geçiyor. (Marka konusuyla ilgilenenler zaten biliyordur ama ben yine de çok tanınanlardan  bir iki örnek vereyim; Glenfiddich, Glenmorangie, The Glenvilet,  Glenfarclas)

110/2008 numaralı AB Tüzüğü’nün 16 maddesinde bahsedilen Coğrafi İşaretler Tüzüğünün III numaralı ekinde yer alanlar. 16. Madde  koruma altındaki bu işaretlerin ürünün kaynağı konusunda tüketiciyi yanıltacak uygulamalara karşı korunmasını hedefliyor.

Hamburg Mahkemesi Ocak 2017’de yargılamayı durdurarak ABAD’a aşağıdaki soruları yöneltiyor;

1-  16 (a) Maddesinde geçen “dolaylı ticari kullanım” (indirect commercial use) sadece tescilli coğrafi işaretin aynısının veya okunuş ve/veya görünüş olarak benzer formlarının kullanımı halinde mi uygulanır, yoksa kullanılan ibarenin ilgili toplum gözünde tescilli coğrafi işareti veya onun bağlı olduğu coğrafi yeri  bir tür/bir şekilde anımsatması da yeterli midir?

Eğer soruya anımsatma da yeterlidir diye cevap verilirse; dolaylı ticari kullanım olup olmadığı incelenirken ihtilafa konu ibarenin yanında yer alan ifadeler, ürünün gerçek kaynağını  gösteriyor olsa dahi, dikkate alınmalı mıdır yoksa alınmamalı mıdır?

2- 16(b) Maddesinde geçen “çağrıştırma” müessesesinin uygulanabilmesi için illa ki tescilli coğrafi işaret ile karşı tarafın ihtilafa konu ibaresi arasında fonetik ve/veya görsel bir benzerlik olmalı mıdır, yoksa ihtilafa konu olan ibarenin ilgili toplum gözünde bir tür/bir şekilde o coğrafi işareti veya onun bağlı olduğu coğrafi yeri anımsatması da yeterli midir?

Eğer soruya anımsatma da yeterlidir diye cevap verilirse; çağrıştırma olup olmadığı incelenirken ihtilafa konu ibarenin yanında yer alan ifadeler, ürünün gerçek kaynağını  gösteriyor olsa dahi, dikkate alınmalı mıdır yoksa alınmamalı mıdır?

3- 16(c) Maddesinde geçen “diğer yanlış veya yanıltıcı işaretler” hususunun mevcut olup olmadığı incelenirken, ihtilafa konu  ibare ile birlikte kullanılan diğer  ifadeler ,ürünün gerçek coğrafi kaynağını gösteriyor olsa dahi, göz önüne alınır mı yoksa alınmaz mı?

Hamburg Hakimi bu soruları soruyor çünkü davacının dayandığı ve “viski” emtiası için tescil edilmiş olan coğrafi işaret “Scotch Whisky”;  halbuki davalı bundan okunuş, yazılış ve  görünüm olarak tamamen farklı olan “GLEN” ibaresini kullanıyor. İşte zaten ihtilaf tam da bu sebeple son derece zihin açıcı ve heyecan verici çünkü Tüzüğün 16.maddesinin böyle durumlarda nasıl yorumlanacağı konusuna odaklanıyor!

Davada TSWA , GLEN ibaresinin kullanımının tescilli coğrafi işarete refere ettiğini, toplumun bu ibareyi İskoçya ve İskoç Viskisi ile özdeşleştirdiğini ve davalının etiketlerde Almanya’ya yani ürünün orjinine ilişkin kullandığı diğer bilgi ve ifadelerin durumu değiştirmeyeceği iddiasında.

Bu dosyaya, Yunan, Fransız, İtalyan, Hollanda devletleri  ve AB Komisyonu da görüş sunuyor. Ne de olsa, dediğim gibi, konu ilginç ve önemli.

  1. Sorunun Yorumu ve “dolaylı ticari kullanım” konsepti 

Hamburg Mahkemesi ilk soruyu sorarken kendisi de 16. Maddenin soruda geçen her iki biçimde yorumlanabileceğini belirtmiş. Ayrıca Mahkeme, Alman doktrininde 1.görüşün kabul ediliyor olduğunu yani “dolaylı ticari kullanım” olabilmesi için ya tescilli coğrafi işaretin aynısının veya en azından fonetik ve/veya görsel açıdan bir benzerinin, ürün/ürün ambalajları dışında, başka yerlerde kullanılmasının arandığını işaret etmiş.Mahkeme’nin sorduğu, EU level bazında Tüzük maddesinin nasıl yorumlanması gerektiği.   Mahkeme,Almanya’da ki gibi bir  yorumun kabulü halinde 16(a) Maddesinin huzurdaki olayda uygulama yeri bulamayacağını kabul etmiş çünkü ‘GLEN’ ve ‘Scotch Whisky’ ne aynı ne de benzer ibareler. (1. Yorum)

Ancak diğer yorum benimsenirse o zaman kullanılan ibare ilgili toplum nezdinde tescilli coğrafi işaret veya işaretin bağlı olduğu coğrafi yeri bir tür/bir şekilde anımsatsa/bağlantı kursada yeterli olacak ve madde uygulanacak.(2. Yorum)

Tahmin edeceğiniz gibi TSWA, ayrıca Yunan ve İtalyan hükümetleri, 2. Yorumdan yana; kullanım coğrafi işarete ilişkin bir imada bulunuyorsa dahi 16(a)maddesi uygulanmalıdır diyorlar, bir anlamda maddenin geniş yorumlanması gerektiğini savunuyorlar.

Davalı Bay Klotz ise,  yanına Fransız ve Hollanda  Hükümetleri ile  AB Komisyonu’nu alarak, 1.yorumu savunuyor. Hukuk Sözcüsü’nün görüşü 1. Yorumdan yana ve diyor ki;

AB Hukukunun herhangi bir maddesi  yorumlanırken sadece lafzi yorum yapılamaz ve maddelerin ortaya çıktığı koşullar ile koyuluş amacı da gözönüne alınır.

İster doğrudan ister dolaylı ticari kullanım olsun, 16(a) Maddesinin bahsettiği “tescilli” coğrafi işaretlerin kullanımıdır. O sebeple bir başkasının kullanımında  coğrafi işaret ya tescil edildiği biçimde aynen geçmelidir veya kullanım en azından bununla yakın bağ kuracak bir formda olmalıdır. Yani ya kullanılan işaret /ibare tescilli coğrafi işaretle (tamamen veya kısmen) aynı olmalıdır ya da en azından fonetik ve/veya görsel bir benzerlik içermelidir.

— Bana göre,maddenin  dolaylı kullanımda uygulanabilmesi için kullanımın tescilli coğrafi işarete açıkça referans vermesi gerekir.

Doğrudan kullanımla kastedilen şey ürün veya ambalaj üzerinde kullanımdır.  Dolaylı kullanımda ise ürüne dair reklam gibi pazarlama veya bilgilendirme kaynaklarında veya dökümanlarda kullanım kastedilir.

Ayrıca 16(a) ile 16(b) maddelerinin amacını  birbirinden ayırmak gerekir; (b) maddesi  coğrafi işaretin istismarı, taklidi veya çağrıştırmasından bahseder ki burada kullanım doğrudan coğrafi işaretin kendisine ilişkin değildir, ama coğrafi işarete üstü kapalı bir referans vardır ve bu da 16(a) maddesinden farklı bir durumdur. Bu çerçevede 16(a) maddesinin geniş yorumlanması halinde 16(b) maddesinin pratik anlamı ortadan kalkar. ABAD içtihatlarında 16(b) maddesindeki çağrıştırma halinin kabulü için coğrafi işarete yeterince yakın bağlantı kuran bir kullanımın aranması da bu yorumun doğru olduğuna işaret etmektedir .

İlgili Tüzükle AB Kanun koyucusu bu tip içeceklere (spirit drinks) ilişkin sistematik bir mevzuat oluşturmayı hedeflemiştir ve bunu sağlamanın bir yoluda coğrafi işaretlerin korunması konusunda açıkça tanımlanmış kriterler oluşturmaktır. Halbu ki ilgili toplumun bir tür/bir şekilde bağlantı kurmasını kriter almak bu hedefle uyuşmaz ve belirsizlik yaratır.Evet kabul ediyorum ki ABAD içtihatlarında bu kavram tarif edilirken “ürünün kaynağı konusunda toplum zihninde bir bağlantı kurulmasından” bahsedilmiştir; ancak ben bunun,maddede geçen koşulların uygulanırlığı tartışılırken, genel olarak karara etki edecek kesin bir kriter olarak koyulmak niyetiyle söylendiği kanaatinde değilim.

Tüzüğün ve özellikle 16. Maddenin amacı tüketicileri korumak, yanıltıcı uygulamaların önüne geçmek, şeffaf bir Pazar oluşturmak ve haksız rekabeti önlemektir. Ayrıca bu tip ürünlerde coğrafi işarete konu ürünün tescil kapsamıyla uyuşmayan istismarların öne geçmek de bir amaç olarak tanımlanmıştır.

Bana göre 16. Maddenin amacı sadece tüketicileri ve bu ürünleri üretenlerin menfaatlerini değil aynı zamanda tescilli  coğrafi işaretlerin istismarını da önlemektir. Bu çerçevede 16(a)maddesi spesifik olarak işaretin tescil sahibi dışındaki diğer işletmelerce ,tescile konu malların özelliklerinin tümünü sağlamayan ürünlerde,  ticari olarak kullanılmasına engel olmayı düzenler,coğrafi işaretin ününden haksız faydalanmanın önüne geçer .

Tabi ki tüketicilerin yüksek seviyede korunması önemli amaçlardan biridir, ama bu amaç 16(a) maddesinin geniş yorumlanması gerektiği anlamına gelmez çünkü maddenin amaçlarından bir diğeri de piyasa şeffaflığını ve adil ticari rekabeti korumaktır.

  1. Sorunun Yorumu ve “çağrıştırma” konsepti 

Hamburg Mahkemesi şunu soruyordu; 16(b) maddesinde bahsi geçen “çağrıştırma” durumunun mevcut olduğunu kabul etmek için, ihtilafa konu ibarenin tescilli coğrafi işaretle birebir aynı veya fonetik ve/veya görsel olarak benzer formda mı olması lazım(1. Yorum), yoksa kullanılan ibarenin ilgili toplum nezdinde coğrafi işaretle veya onun bağlı olduğu coğrafi yerle bir tür/bir şekilde bağlantı kuruyor olması yeterli midir? (2. Yorum)

Bu soruyu sorarken Hamburg Mahkemesi aynı zamanda ABAD içtihatlarına atıf yaparak ABAD’ın çağrıştırmayı şöyle tanımladığını da belirtmiş ”kullanılan ibare tescilli coğrafi işaretin bir bölümünü kapsar ve böylece tüketiciler ürünle karşılaştıklarında zihinlerinde korunan coğrafi işaretli ürünün imajı belirir” . Hamburg Mahkemesi diyor ki; tamam ABAD kriteri böyle koydu, ama şu ana kadar kullanılan ibareyle tescilli coğrafi işaret arasında fonetik/görsel bir benzerlik olması gerekli mi değil mi konusunda bir şey söylemedi.  Mahkeme bunu soruyor çünkü Scotch Whisky ile GLEN arasında hiçbir benzerlik yok gerçekten.

Tahmin edeceğiniz gibi, Klotz ve dahi Hollanda hükümeti  1. Yorum tarafında saf tutarken,  TSWA ve ayrıca Yunan-Fransız-İtalyan hükümetleri 2. Yorumdan yana.

Peki AB Komisyonu ne diyor? Onlar iki arada bir derede kalmış görünüyor (!) ve diyor ki; illa da fonetik ve/veya görsel benzerlik veya yalnızca düşünsel bir bağ kurma hali aranmasın, onun yerine –olayın şart ve koşullarına göre –makul düzeyde bilgili tüketicinin kavramsal yakınlık çerçevesinde tescilli coğrafi işaretle ihtilafa konu  kullanım arasında açık ve direkt bir bağ kurup kurmayacağına bakılsın.(3.yorum)

Hukuk Sözcüsü’nün görüşü 3. yorumdan yana. Diyor ki;

16(b)maddesi “çağrıştırma”yı tanımlamıyor, ama şöyle yorumlayabiliriz; maddede geçen diğer iki duruma nazaran (istismar ve taklit) daha düşük seviyede olsa da, çağrıştırma konseptindede tescilli coğrafi işaretle belli seviyede bir benzerlik aranır. ABAD içtihatlarına konu olan önceki olaylarda ihtilafa konu kullanımın tescilli coğrafi işareti kısmen de olsa içermesinden bahsedilmiştir, ama bunun sebebi o ihtilaflarda gerçekten de böyle bir durum olmasıdır. Ancak  ABAD’ın, kullanımın tescilli işareti kısmen dahi olsa kapsama halini, 16(b) maddesinin uygulanması için bir sine qua non (olmazsa olmaz/mutlak şart) olarak işaret ettiği söylenemez.

Zaten Hamburg Mahkemesi’nin yukarıda atıf yaptığı ABAD kararında ki “böylece” kelimesinden sonra devam eden cümleyle  ABAD aranan temel kriterin “ tüketici ürünün adını gördüğünde zihninde beliren imaj coğrafi işaretle korunan ürün müdür?” olduğunu açıkça ifade etmiştir.

ABAD’a göre ulusal mahkemeler karar verirken tüketicinin farzolunan reaksiyonunu dikkate almalıdır. Buradaki tüketici  makul düzeyde bilgilendirilmiş ve makul düzeyde gözlemci ortalama Avrupalı tüketicidir.

Aslına bakılırsa kullanım tescilli coğrafi işareti içinde bir bölümde aynen içeriyor olsa da bu durum tüketicinin illa ki kullanımla coğrafi işareti birbirine bağlayacağı manasına da gelmez.  Mesela Port Charlotte kararında (C-56/16) coğrafi işaret davalının markası içinde birebir yer aldığı halde ortalama tüketicinin bunu mutlaka Porto coğrafi işareti ile bağlantılı görmeyeceği ifade edilmiştir.  (ah bu Port Charlotte kararı ah! Var herhalde kararı verenlerin bir bildiği ve benim kaçırdığım bir şeyler ki karar öyle çıktı.Yazarın kendisine not; kararı bir daha oku!)

Görünümleri çok benzer ve satış isimleri fonetik ve görsel olarak benzer olan ürünlere ilişkin Viiniverla kararında ise Mahkeme (C-75/15), ihtilafa konu ibarenin son iki hecesiyle tescilli coğrafi işaretin son hecesinin aynı olmasını ve her iki kelimenin de aynı sayıda hece içeriyor olmasını çağrıştırma için yeterli bulmuştur.

Bence çağrıştırmanın uygulanabilmesi için ortada illa ki tescilli coğrafi işaretle fonetik ve görsel benzerlik bulunması esaslı bir şart değildir, bu ancak gözönüne alınacak kriterlerden biri olabilir.

ABAD’in içtihatlarında fonetik ve görsel ilişkiye veya benzerliğe referans yapılmasının sebebi o ihtilaflarda böyle durumların mevcut olmasıdır. Fakat bir olayda bu durumların hiçbiri bulunmazsa ortada çağrıştırma da yoktur denemez

Gözönüne alınacak bir diğer kriter ise ibareler arasındaki  “kavramsal  yakınlık”tır. ABAD bunu diğer kriterlerden ve “fonetik ve görsel ilişki” kriterinden ayırmıştır; bu kriter tüketicinin algısı üzerine yoğunlaşır.

Bana göre 16(b) maddesinin uygulanmasında temel alınacak kriter “tüketici ürünün adıyla karşılaştığında zihninde beliren imaj coğrafi işaretle korunan ürün müdür?”olmalıdır ki buna karar verirken de Ulusal Mahkemeler diğer kriterlerden yararlanmalıdır.

Bunlar yerine “kullanılan ibarenin ilgili toplum nezdinde coğrafi işaretle veya onun bağlı olduğu coğrafi yerle bir tür/bir şekilde bağlantı” kurması gibi belirsiz ve amacı aşar bir kriter kabul edilemez.Bu kadar ucu açık bir kriterin kabul edilmesi (AB’nin temel ilkelerinden olan) malların serbest dolaşımı ilkesini tehdit eden bir yorum olur.

Ayrıca eğer bir tescilli coğrafi işaretin koruması kendisine en ufak benzerlik içermeyen bir kullanımı veya ona referans vermeyen bir ürünü/markayı içerir şekilde genişletilirse , bu durumda başka ülkelerde aynı ürünü (viski) üretenlerin ürünlerinin/markalarının düşüşe geçmesine sebep olur.

Dolayısıyla ben maddenin uygulanması için illa ki arada fonetik/görsel benzerlik olması gerektiğini düşünmüyorum, ancak tüketicinin arada bir tür/bir şekilde bağlantı görüyor olmasının yeterli olduğu yönündeki bir  kriteri de kabul etmiyorum.  Ortada benzerlik yoksa, o zaman kavramsal yakınlık olup olmadığına bakılsın; bu kavramsal yakınlıktan dolayı tüketicinin zihninde coğrafi işaretli ürün beliriyorsa o zaman 16(b) maddesindeki çağrıştırma uygulansın.

Hamburg Mahkemesi davaya konu  “GLEN” kelimesinin Kelt dilinde “dar bir vadi” anlamına geldiğini, İskoç viskisi üreten 116 imalathanenin 31 tanesinin adında GLEN kelimesinin geçtiğini ve GLEN’in ardından imalathanelerin bulunduğu yerin adına yer verildiğini belirtmiştir.

Ancak Hamburg Mahkemesi ayrıca İskoçya dışında viski üreten başka işletmelerin de GLEN ibaresini kullandığını bildirmektedir; Kanada’da ki “Glen Breton”, İrlanda’da ki “Glendalough”, Almanya’da ki “Glen Els” gibi.

TSWA ise dosyaya bir tüketici anketi sunmuştur; buna göre, Almanya’da ki viski tüketicilerinin %4,5 oranındaki bir bölümü GLEN kelimesini İskoç viskisiyle veya İskoç olan şeylerle bağlantılı görmektedir.

AB Komisyonu’na şu yönden katılıyorum, olaydaki gibi durumlarda 16(b) maddesinde geçen çağrıştırma kavramının kesin olarak uygulanacağını  söylemek mümkün değil. Burada karar mercii tamamiyle Ulusal Mahkeme’dir;  Ulusal Mahkeme ortalama Avrupa tüketicisi GlEN ibaresini gördüğünde zihninde doğrudan Scotch Whiskey (İskoç viskisi) imajı oluşuyor mu diye tespit etmelidir.

Hamburg Mahkemesi tüketicilerin sistematik olarak GLEN kelimesini “viski emtiası” ile bağlantılı gördüğü kanaatine varsa dahi  bu durum,Scottish Whisky yada Scotch Whisky ile  aranan ve gerekli olan yakın bağlantının bulunmadığı anlamına gelir.

2.Sorunun 2. Bölümü Hakkında Yorum; İhtilafa Konu İbarenin Etrafında Kullanılan Diğer İfade ve İbarelerin 16(b) Maddesi İncelemesine Etkisi

Hatırlarsanız davalının malları üzerinde sadece Glen Buchenbach değil, başkaca pek çok ibare de kullanılıyordu ve bunlar dava konusu viskilerin gerçek orijinine(Alman) işaret ediyordu.

Hamburg Mahkemesi en basit anlatımıyla şunu soruyor; 16(b) maddesi çerçevesinde çağrıştırma var mı yok mu diye  inceleme yaparken ben sadece GLEN kelimesine mi odaklanmalı/bunu mu gözönüne almalıyım (1.Yorum), yoksa bunun dışında geçen ve orjin gösteren diğer ifadeleri/bilgileri de dikkate alayım m?(2. Yorum)

Bunu sorarken Ulusal Mahkeme madde metninde “ürünün gerçek orijini belirtilmiş olsa da “(even if the true origin of the product is indicated)  “herhangi” (any) bir çağrıştırmanın engelleneceğinin belirtildiğine dikkat çekiyor.

Hukuk Sözcüsü’nün yorumu şöyle;

Bir ürünün gerçek orjinini /kaynağını gösteren bir ibareye ürün üzerinde yer verilmiş olması, 16(b) maddesi çerçevesinde, kullanılan ibarenin yanıltıcı vasfının bulunmadığı ve ortada bir çağrıştırma olmadığı anlamına gelmez. Zaten maddenin devamında geçen “coğrafi işaretin tercümesinin kullanılması, veyahut “gibi”,“tipinde”, “stilinde”, “yapılmış”,”tadında” veya buna benzer ifadelerle birlikte  kullanımın da yasaklanmış olması bu yorumu destekliyor.

ABAD içtihatları da bu yönde. Hatta ABAD toplumun bir kısmı için karıştırma ihtimali bulunmasa dahi yine de ortada çağrıştırma olabileceğini içtihat etmiştir.

Davalı “Glen Buchenbach” ifadesinin kullanımının bir kelime oyunu içerdiğini, çünkü viskilerin orjininin/üretim yerinin Berglen olduğunu ancak kullanımda bir nehir olan Buchenbach’a yer verildiğini söylüyor. (Yani davalı diyor ki; aslında biz viskilerin gerçek üretim yerini  belirten bir ibare dahi kullanmıyoruz, ürünler Berglen’de üretiliyor fakat biz oradaki nehrin adını kullandık, dolayısıyla bu yönden de 16(b) içine giren bir durum yok ortada.) ABAD içtihatları ürünün nerede/kim tarafından üretildiğinin belirtilmesinin maddenin uygulamasına bir etkisi olmadığını açıkça söyler.

Dolayısıyla, çağrıştırma varmı yokmu diye incelenirken davaya konu ibare dışındaki ek bilgilere/ifadelere, tanımlamalara, ürünün etiketine ve bundaki bilgilere, ve dahi ürünün gerçek orjinini belirtilen ibarelere bakılarak karar verilemez.

3.Soru Hakkında Yorum; İhtilafa Konu İbarenin Etrafında Kullanılan Diğer İfade ve İbarelerin 16(c) Maddesi İncelemesine Etkisi

Bu soruyla Hamburg Mahkemesi 16 (c) maddesinde geçen “ürünün orjini konusunda herhangi bir yanlış veya yanıltıcı işaret” olup olmadığı incelenirken, ihtilafa konu ibarenin etrafında, bununla birlikte kullanılan ifade/ibarelerin dikkate alınıp alınmayacağını soruyor. Yani burada da yine; sadece ihtilaf konusuna (GLEN) kelimesine mi  bakayım karar verirken, yoksa diğer bilgi/ifade/ibareleri de gözönüne alayım mı diye soruyor.

Bay Klotz, AB Komisyonu, Hollanda Hükümeti ve bir noktada İtalyan Hükümeti; diğer ibareler de dikkate alınsın diyor.

TSWA, Yunan ve Fransız Hükümetleri ise; bunların ne önemi var ki, sadece ihtilafa konu ibare göz önüne alınmalı diyor.

Peki Hukuk Sözcüsü hangi görüşte? TSWA ile aynı yönde düşünüyor! Sözcü’ye göre;

Eğer bir ibare bizzat yanıltıcı veya yanlışsa, o zaman etrafında kullanılan diğer ibarelerin incelemede gözönüne alınması maddenin koyuluş amacını sınırlar.

Komisyon maddede geçen “description, presentation or labeling of the products” ifadesinin “bütünsel inceleme” yapılması gerektiği anlamına geldiğini söylüyor. Ama ben öyle düşünmüyorum ve madde metninden Komisyonun nasıl böyle bir yoruma vardığını da anlayamıyorum. AB Kanun koyucusu kendisi yanlış veya yanıltıcılık içeren bir ibarenin sırf etrafındaki diğer ibareler yüzünden böyle vasıflandırılamayacağını düşünseydi, hükmü ona göre kaleme alırdı.

16. Maddeki (c) fıkrası (a) ve (b) fıkralarından farklıdır çünkü 16(c) coğrafi işaretin koruma kapsamını genişletir. Buna giren  kullanımlar tescilli coğrafi işareti çağrıştırmaz, ancak  ürünle o işaret arasındaki bağlantı konusunda yanlış veya yanıltıcılık içerir. Ancak fıkralar arasındaki bu farklılık  etikette yer alan ibarelerin bir bütün olarak incelemede gözönüne alınacağı  anlamına gelmez.

Bu madde kapsamında da bakılması gereken ihtilafa konu ibarenin kendisidir sadece.

Hamburg Mahkemesi’nin Sorduğu Sorularla İlgili Olarak Hukuk Sözcüsü’nün Yorumları Özet Olarak Şöyle;

1- Tüzüğün 16(a)maddesi ile yasaklanan “dolaylı ticari kullanım” geniş yorumlanamaz. Bunun uygulanabilmesi için  ihtilaf konusu olan ibarenin tescilli coğrafin işaretin aynısını veya fonetik ve/veya görünüm olarak benzerini içermesi gerekir.  İhtilaflı ibarenin ilgili toplum gözünde tescilli coğrafi işaretle veya işaretin bağlı olduğu coğrafi yerle  bir tür/bir şekilde   bağlantı kuracak şekilde anımsatmada bulunması yeterli değildir.

2- Tüzüğün 16 (b) maddesinde yer alan “çağrıştırma”nın uygulanabilmesi için illa ki tescilli coğrafi işaretle ihtilaf konusu kullanım arasında bir fonetik/görsel benzerlik bulunması gerekmez. Ancak, ihtilaflı ibarenin ilgili toplum nezdinde tescilli coğrafi işaretle veya bunun bağlı olduğu coğrafi yerle  bir tür/bir şekilde bağlantı kuracak şekilde anımsatmada bulunması da çağrıştırma için yeterli değildir.

Ortada bir benzerlik yoksa, o zaman  “kavramsal yakınlık” olup olmadığına ve bu yakınlığın tüketici zihninde korunan coğrafi işaretli ürünün imajını oluşturup oluşturmadığına bakılmalıdır.

İncelemede sadece ihtilafa konu ibare göz önüne alınarak inceleme yapılmalıdır.

3- Tüzüğün 16 (c) mddesine göre yapılacak incelemede de yine sadece ihtilafa konu ibare göz önüne alınarak inceleme yapılmalıdır.

Sevgili Okur,

Ben dosyanın ne tarafı ne de hakimiyim. Demokrasi var sonuçta, fikrimi söyleyeceğim; BEN İSKOÇLARI TUTUYORUM BU İŞTE. Davalıya karşı zihnimde şu sorular dönüp duruyor sürekli; Neden “Glen”? Amaç ne bunu kullanmakta? Neden Almanya’da üretilen viski için Keltçe bir kelime? Hadi Keltçe bir kelime kullanmak istediniz, neden GLEN ama başka bir Keltçe kelime değil?  Tek kullanan biz değiliz, başkaları da var gibi argümanlar da nedense kalbimi soğutmuyor.

Ama tabi bir yandan da coğrafi işaretler konusundaki sıkışıklığın farkındayım, yine de nefesimi tutmuş ne olacak diye bekliyorum. Davayı takip etmeye ve gelişmeleri sizlerle paylaşmaya devam edeceğim. ABAD, Hamburg Mahkemesi ve ileriki aşamalarda Alman Ulusal Temyiz Mahkemesi ne der göreceğiz (eğer ihtilaf sulh ile çözülmezse iş kesin oraya kadar gider)

Bu arada, Hukuk Sözcüsü SAUGMANDSGAARD ØE’ye benden selam olsun! Kendisinin yorumlarını tartışmıyorum, sadece naçizane şunu söylemek istiyorum; su gibi akan ve argümanların açık-anlaşılır biçimde yazıldığı bir görüş kaleme almış, insan okurken zevk alıyor. Henüz kendisinin haberi yok ama, Türkiye’den bir hayranı var artık! (ne yapalım ben de böyleyim işte, idare edin lütfen)

Özlem Fütman

ofutman@gmail.com

Mart 2018

AIPPI Turkey’den 9 Mart ve 5-6 Nisan 2018 Tarihlerinde İki Önemli Etkinlik

 

Fikri Mülkiyet Hakları Koruma Derneği (AIPPI Turkey) 9 Mart 2018 ve 5-6 Nisan 2018 tarihlerinde İstanbul’da fikri mülkiyet hakları alanında iki önemli etkinlik düzenleyecek.

Etkinliklerden ilki 9 Mart 2018 tarihinde İstanbul’da The Marmara Taksim Otel’de gerçekleştirilecek “Marka Hukukunda Kullanmama Nedeniyle İptal Müessesesinde Yaşanan Güncel Gelişmeler ve Sorunlar Paneli” olacak. Anayasa Mahkemesi’nin 556 sayılı KHK’nin 14. maddesini iptal etmesinin ardından fikri mülkiyet camiasını uzun süredir meşgul eden ve 6769 s. SMK’nun uygulanmasında da belirsizliklere yol açan sorun, bu panelde alanlarında yetkin isimlerce tüm yönleriyle tartışılacak. Katılımı ücretsiz olan panelin afişini ve katılıma ilişkin bilgileri aşağıda görebilirsiniz:

 

 

AIPPI Turkey’in uluslararası katılımlı daha kapsamlı ikinci etkinliği ise 5-6 Nisan 2018 tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilecek.

Oldukça yoğun ve doyurucu bir programa sahip etkinlik, AIPPI Turkey tarafından 2011 yılından bu yana düzenlenen Fikri Haklar Hukuku Seminerlerinin beşincisi olacak.

 

 

Ocak 2018’de hiç beklenmedik bir anda hayatını kaybeden AIPPI Turkey Yönetim Kurulu Başkanı Sertaç Köksaldı’nın anısına seminer bundan sonra “Sertaç Köksaldı – Fikri Haklar Hukuku Semineri” ismiyle düzenlenecek:

“Sertaç Köksaldı – Sertaç Köksaldı – 5. Fikri Haklar Hukuku Semineri kapsamında, tamamı kendi alanında deneyimli ve çok değerli çalışmalara imza atmış Türkiye’den ve yurtdışından hâkimler, avukatlar, akademisyenler, patent ve marka vekilleri, Türk Patent ve Marka Kurumu temsilcileri tarafından gerçekleştirilecek sunumlarla ele alınacak başlıklar şunlardır;

  • 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu ve Uygulaması,
  • Dijitalleşen Dünyada IoT ve Yazılım Tabanlı Patent Koruması,
  • Dijitalleşen Dünyada Fikir ve Sanat Eserleri Hukukunda Yeni Gelişmeler,
  • Fikri Hakların Ticarileştirilmesinin Endüstri 4.0 Devrimi Karşısındaki Önemi,
  • Markanın Kullanılma Yükümlülüğü

Yine geçmiş yıllarda olduğu gibi bu seneki seminerimizde de Türk ve yabancı hâkim, avukat ve vekillerin katılımıyla hem patent hem de marka alanında iki adet farazi yargılama yer alacaktır. Bu yılki seminerimizde diğer yıllardan farklı olarak patent farazi davasında Türkiye’de ilk kez genel bir izleyici kitlesine hitap eder şekilde EPO (Avrupa Patent Ofisi) nezdinde yapılan bir temyiz vakası farazi olarak gerçekleştirilecektir.

Son derece verimli ve aydınlatıcı geçecek iki günün ardından, hem Türkiye’den hem de yurt dışından katılacak konuklarımızın tarihi ve doğal güzelliklerin iç içe geçtiği İstanbul’un eşsiz atmosferini soluyabilmeleri için 06 Nisan 2018 akşamında İstanbul Boğazı’nda tekne turu eşliğinde verilecek Gala Yemeği ile seminerimiz tamamlanmış olacaktır.”

Seminer web sayfasına https://ipseminar.aippiturkey.org/ bağlantısından; seminer programına ise https://ipseminar.aippiturkey.org/seminer/program bağlantısından erişilebilir. Seminer için erken kayıt avantajı son tarihinin 10 Mart 2018 olduğunu da özellikle belirtelim.

Her iki etkinlik için büyük emek veren AIPPI Turkey Yönetim Kurulu’na ve etkinlikler için sorumluluk alan tüm AIPPI üyelerine teşekkür ederek, katılımcıları bu etkinliklere biz de davet ediyoruz.

IPR Gezgini

Mart 2018

iprgezgini@gmail.com

 

 

 

Adalet Divanı Genel Mahkemesi “Metals” Kararı (T-767/16) – Şekil + Tanımlayıcı Kelime Unsuru Kombinasyonunda Şeklin Ayırt Edici Niteliği Değerlendirmesi – Siz Ne Düşünürsünüz (2)?

 

“Siz ne düşünürsünüz?” serimizin son sorusu büyük ilgi çekti ve fazla sayıda yorum IPR Gezgini’nde, IPR Gezgini Facebook hesabında ve LinkedIn hesabında yapıldı. Yorumlarını bizimle paylaşan Mine Güner, Dilek Zeybel, O. Umut Karaca, Murat Dönertaş, Arda Altınok, Suzan Kılıç ve Hüseyin Eren‘e teşekkür ediyoruz.

Öncelikle soruyu hatırlatıyor ve devamında Adalet Divanı Genel Mahkemesi’nin kararını anahatlarıyla paylaşıyoruz.

Aşağıda görseline yer verilen marka tescil başvurusu kabaca, “Sınıf 1: Sınai kimyasallar (özellikle plastik, metal, seramikten mamul veya yarı mamul ürünlerin yüzeylerinin veya ambalajlarının işlenmesi için). Sınıf 2: renklendiriciler, boyalar, metallerin korunması için ürünler. Sınıf 17: Koruyucu bir tabakayla hazırlanan yarı mamul plastik ürünler. Sınıf 40: Yarı mamul ürünlerin kaplanması hizmetleri; metal kaplamalarla metal yüzeylerin kaplanması hizmetleri.”ni kapsamaktadır.

 

 

Başvurunun Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO)’ne yapılmasının ardından, EUIPO inceleme birimi başvuruyu ayırt edici nitelikten yoksunluk ve tanımlayıcılık gerekçeleriyle tümüyle reddediyor. Başvuru sahibi ret kararına karşı yaptığı itirazda, ayırt edici nitelikten yoksunluk ve tanımlayıcılık tespitlerini kabul etmiyor ve başvurudaki şekil unsurunun varlığı nedeniyle de başvurunun reddedilmemesi gerektiğini belirtiyor.

EUIPO Temyiz Kurulu, başvuru sahibinin itirazını reddediyor ve başvuru hakkındaki ret kararını yerinde buluyor. Başvuru sahibi bu karara karşı dava açıyor ve dava Adalet Divanı Genel Mahkemesi’nin önüne geliyor.

Başvuru sahibinin iddiaları özet olarak; başvurunun şekil unsuruyla birlikte ayırt edici olduğu ve tanımlayıcı olmadığı, “metals” kelime unsurunun da ayırt edici olduğu ve tanımlayıcı olmadığı, başvurudaki şekil unsurunun tek başına aynı mal ve hizmetler EUIPO’da marka olarak tescilli olması, aynı markanın aynı mal ve hizmetler için Almanya, A.B.D. gibi ülkelerde tescilli olması ve bu kararının EUIPO’nun genel karar sistematiği ile uyuşmaması argümanlarından oluşuyor.

Sizce Genel Mahkeme bu iddiaları değerlendirdikten sonra nasıl bir karara varmıştır?

Adalet Divanı Genel Mahkemesi, davayı 16 Kasım 2017 tarihli T‑767/16 sayılı kararı ile sonuçlandırmıştır. Karar metninin http://curia.europa.eu/juris/document/document.jsf;jsessionid=9ea7d0f130de9645d8db7e014487a1af892c6859a343.e34KaxiLc3eQc40LaxqMbN4Pb30Re0?text=&docid=196756&pageIndex=0&doclang=FR&mode=lst&dir=&occ=first&part=1&cid=49133 bağlantısından görülmesi mümkündür.

Genel Mahkeme kararında öncelikle tanımlayıcılık gerekçeli ret kararını irdeler:

Davacı “metals” kelime unsurunun tanımlayıcı olmadığını iddia etse de, bu kelimenin neden tanımlayıcı içerikte olmadığına dair herhangi bir argüman sunmamış, sadece EUIPO nezdindeki idari süreçlerde öne sürdüğü argümanlara genel bir referans yapmıştır. Genel Mahkeme önündeki süreçlerde, idari süreçlerdeki argümanlara genel referans yapılması yeterli değildir, iddiaların en azından kısaca tanımlanmış olması gerekmektedir. Dolayısıyla, davacının markadaki kelime unsurunun tanımlayıcı olmadığı yönündeki iddiası kabul edilebilir içerikte değildir.

Markadaki şekil unsurlarına gelindiğinde; bu unsurların kelime unsurunun sol tarafında yer alan kırmızı renkteki yay şekli ve kelime unsurunun rengi ve harflerin yazım biçimi olduğu görülmektedir. Bu unsurların, kamunun ilgili kesimi bakımından, markayı bütüncül algı bağlamında kelime unsurunun tanımlayıcılığından uzaklaştırıp uzaklaştırmayacağı Genel Mahkeme tarafından değerlendirilmiştir.

EUIPO Temyiz Kurulu, başvuruda yer alan kırmızı yay şeklinin kolaylıkla hatırlanabilir detaylar veya aykırılık içermediği tespitini yapmış ve bu şeklin sadece bir dekoratif unsur olarak algılanacağı kanaatine ulaşmıştır. Temyiz Kurulu’na göre, kırmızı yay şekli unsuru, tüketicilerin hafızasında kalıcı olarak yer edinecek bütüncül bir mesaj oluşturmayacaktır. Temyiz Kurulu, aynı durumun harflerin rengi ve standart karakterlere çok yakın yazım karakterleri açısından da söz konusu olduğu görüşündedir.

Davacı Temyiz Kurulu’nun tespitlerine kırmızı yay şekli özelinde itiraz etmektedir.

Davacıya göre, kırmızı yay şekli basit bir geometrik şekil değildir. Mahkeme bu iddiaya karşılık olarak, Temyiz Kurulu’nun bu yönde bir tespit yapmadığını belirtmektedir. Ayrıca, basit geometrik şekillerin ayırt edici olmadığı yönündeki genel içtihat, basit geometrik şekil olmayan şekillerin tamamının ayırt edici olduğu anlamına gelmemektedir.

Temyiz Kurulu kararında açık olarak, başvurudaki şekil unsurunun kolaylıkla hatırlanabilir detaylar veya aykırılıklar içermediğini belirtmiştir. Kırmızı yay şeklinin sıradan bir gösterimi olan şekil, Temyiz Kurulu‘na göre tüketicilerin hatırlayabileceği bir mesaj iletmemektedir. Davacı, buna karşılık olarak şeklin sıradan bir şekil olmadığını ve ayırt edici olduğunu şekil hakkındaki uzun bir açıklamayla iddia etmektedir.

Genel Mahkeme’ye göre, şekle ilişkin açıklamalar ne denli detaylı ve ifade biçimi olarak yaratıcı olsa da, bu açıklamalar şeklin kırmızı bir yayın sıradan bir gösterimi olması halini ortadan kaldırmamaktadır. Şekil unsuru bu haliyle, başvuruya konu markanın kelime unsurundan kaynaklanan tanımlayıcı halini ortadan kaldırmamaktadır.

Başvuru sahibi tarafından öne sürülen çeşitli marka tescilleri de bu durumu ortadan kaldırmamaktadır.

Başvuru sahibi şekil unsurunun tek başına tescil edildiği 1271908 sayılı uluslararası tescile dayansa da;

bu marka, davaya konu marka hakkındaki Temyiz Kurulu kararı verildikten 8 gün sonra tescil edilmiştir. Bunun ötesinde içtihada göre, asgari düzeyde ayırt ediciliğe sahip olan ve hatta Avrupa Birliği’nde tescil edilmiş bir şekil markasının varlığı, bu şekli içeren bir diğer markanın ayırt edici niteliğinin değerlendirilmesinde belirleyici olamaz (Mo Industries v OHIM (Splendid), 21 Mayıs 2015, T-203/14).

Genel Mahkeme kararın devamında, EUIPO veya diğer ülkelerdeki tescillerin veya emsal gösterilen diğer markaların hangi nedenlerle bağlayıcı olmadığını bilindik içtihadı çerçevesinde açıklamıştır:

EUIPO, eşit muamele ve düzgün yönetim ilkeleri çerçevesinde benzer markalar hakkında önceden verilmiş kararları dikkate almalı ve aynı yönde karar verip vermeyeceğini dikkatle belirlemelidir. Bununla birlikte, bu ilkelerin ne şekilde uygulanacağı hukukilik ilkesiyle uyumlu olmalıdır. Bunun ötesinde, hukuki belirlilik ve iyi yönetim esasları çerçevesinde, markaların uygun olmayan biçimde tescil edilmesini engellemek amacıyla, her markanın incelenmesi düzgün ve kapsamlı biçimde yapılmalıdır. Buna uygun olarak, inceleme her vaka bazında ayrı olarak gerçekleştirilmelidir. Bir markanın tescil edilmesi, ilgili vakanın kendi şartları kapsamında değerlendirilebilecek ve amacı, inceleme konusu markanın herhangi bir ret gerekçesi kapsamına girip girmediğini belirlemek olan özel kriterlere bağlıdır (Avrupa Birliği Adalet Divanı, Agencja Wydawnicza Technopol v OHIM kararı, C‑51/10, 10 Mart 2011, paragraf 73-77).

İncelenen vakada, Temyiz Kurulu’nun, itirazı reddederken kapsayıcı ve detaylı bir inceleme yaptığı açıktır. Kararın önceki bölümlerinde belirtildiği üzere, Temyiz Kurulu, başvurunun tanımlayıcılık gerekçesiyle reddedilmesi gerektiğini tespit etmiştir ve Mahkeme’ye göre bu tespitler yerindedir. Dolayısıyla, başvuru sahibinin bu sonucu ortadan kaldırmak için EUIPO’nun önceki kararlarına dayanması mümkün değildir.

Davacı, başvurunun A.B.D., Almanya gibi ülkelerde tescilli olduğunu öne sürmüş olsa da, Birlik marka rejimi, kendi amaçları olan otonom bir hukuki sistemdir ve herhangi bir ulusal sistemden bağımsızdır. Bu çerçevede, bir birlik markasının korunabilirliği ya da tescil edilebilirliği yalnızca ilgili birlik mevzuatı çerçevesinde değerlendirilir. Bunun sonucu olarak, ne EUIPO ne de Birlik Mahkemeleri, birlik üyesi bir ülkede veya üçüncü bir ülkede bir markanın ulusal bir marka olarak tescil edilebilirliğine ilişkin olarak alınan kararlarla bağlı değildir.

Yukarıda sayılan nedenlerle Adalet Divanı Genel Mahkemesi, inceleme konusu başvurunun EUIPO Temyiz Kurulu tarafından tanımlayıcılık gerekçesiyle reddedilmesi kararını yerinde bulmuştur. Genel Mahkeme, tanımlayıcılık gerekçeli ret kararı yerinde bulduğundan, ayırt edici nitelikten yoksunluk gerekçeli ret kararının değerlendirilmesine ihtiyaç duymamıştır.

Sonuç olarak, davacının iddiaları ve dava reddedilmiştir.

Sorumuza verilen yanıtların fazlalığı ve birbirlerinden farklılığı, şekil + tanımlayıcı kelime kombinasyonundan oluşan markaların değerlendirilmesinin oldukça kafa karıştırıcı bir alan olduğunu göstermektedir. Bu konuda ek okuma yapmak isteyen okuyucularımıza IPR Gezgini’nde önceden yayınladığımız Ayırt Edici Niteliğe Sahip Olmayan Kelime Unsurları ve Ayırt Edici Niteliğe Sahip Şekil Unsurlarının Kombinasyonundan Oluşan Markaların Değerlendirilmesi Hakkında EUIPO Uygulaması (https://iprgezgini.org/2016/04/28/ayirt-edici-nitelige-sahip-olmayan-kelime-unsurlari-ve-ayirt-edici-nitelige-sahip-sekil-unsurlarinin-kombinasyonundan-olusan-markalarin-degerlendirilmesi-hakkinda-euipo-uygulamasi/) yazısını öneriyoruz.

İncelenen başvuru hakkındaki Temyiz Kurulu ve Genel Mahkeme kararına harfiyen katıldığımızı belirtmek de yerinde olacaktır.

Genel Mahkeme kararı hakkında yorumlarınızı duymak belki verimli bir tartışmanın da kapısını açabilir. Bekliyoruz!

Önder Erol ÜNSAL

Mart 2018

unsalonderol@gmail.com 

CENEVRE METNİ TAHTA ÇIKACAK MI? COĞRAFİ İŞARETLERİN ULUSLARARASI TESCİLİNDE YENİ DÖNEM

 

Bu yazımızın konusu, coğrafi işaretlerden sadece menşe adı (appellation of origin) koruması için uluslararası bir tescil sistemi sağlayan Lizbon Anlaşması ile bu Anlaşmanın, sistemi revize eden ve kapsamı diplomatik konferansla noktalanan Cenevre Metni.

WIPO’nun yönettiği anlaşmalardan 1958 tarihli Lizbon Anlaşması, 1966 tarihinde yürürlüğe girer. Cezayir,  Bosna Hersek, Bulgaristan, Burkina Faso, Kongo, Kosta Rika, Küba, Çek Cumhuriyeti, Kore, Fransa, Gabon, Gürcistan, Haiti, Macaristan, İran, İsrail, İtalya, Meksika, Karadağ, Nikaragua, Peru, Portekiz, Moldova, Sırbistan, Slovakya, Makedonya, Togo ve Tunus’tan oluşan 28 üyenin yaklaşık 50 yıllık birlikteliği, Lizbon Sistemine 1000 civarında menşe adı tescili kazandırır. Günümüz itibarıyla bu tescillerden yaklaşık 970 tanesi korumadan faydalanır.

Lizbon Anlaşmasına, Avrupa Birliği (AB) ve Afrika Fikri Mülkiyet Teşkilatı (African Intellectual Property Organization – OAPI) gibi hükümetlerarası kuruluşlar değil sadece ülkeler taraf olabilir. Bu koşul, fikri mülkiyette otorite birliği sağlayan ülkeler ile Anlaşma arasına mesafe koyar.

Lizbon Anlaşmasının “potansiyel faydalanıcılar”a mesafe koyduğu bir diğer nokta ise “menşe adı” tanımıdır. “Coğrafi sınırları belirlenmiş özel bir yöre, bir bölge veya ülkeden kaynaklanmış olan, doğal ve beşerî faktörleri de dâhil olmak üzere,  kalite ve karakteristik özelliklerinden tamamını yahut bunlardan esaslı olanlarını, söz konusu coğrafi alandan alan ürünlerin tanımlanmasında kullanılan yöre, bölge veya ülkeye ait ‘coğrafi isim’” olarak tanımlanan “menşe adı”, coğrafi bir yer adı olmayan adları dışlar.

Lizbon Anlaşmasının veritabanında yerini almak isteyen menşe adı için İngilizce, Fransızca veya İspanyolca dillerinden biri ile hazırlanan başvuru formu, bu adı kullanma hakkına sahip kişiler adına ama menşe ülkenin yetkili makamı tarafından imzalanarak sunulur, bireysel başvuruları WIPO kabul etmez.

Şekli şartların uygunluğu üzerine “Menşe Adları Uluslararası Sicili”ne kaydedilen menşe adı tescili, Menşe Adları Bülteninde ilan edilerek ulusal mevzuata göre incelenmek amacıyla akit taraf ofislerinin tamamına iletilir. Burada bir parantez açarak Lizbon Sisteminin markaların Madrid ile tasarımların Lahey Sistemlerinden farklılaşarak “ya hep ya hiç” prensibiyle çalıştığını, yani tek tek akit taraf seçme gibi bir uygulamasının bulunmadığını belirtmekte fayda var. Ancak başvuru sırasında ya da sonradan, bir ya da daha fazla sayıda akit taraftaki korumadan vazgeçilebilir.

WIPO bildirimini alan akit taraf hemen çalışmaya başlamalıdır. Zira bu koruma talebini reddetmek için sadece bir yıllık süresi vardır.

Akit taraf ofisi bir yıllık süre içinde gerekçeli red kararını WIPO’ya bildirdiğinde, bu karar menşe ülke yetkili makamlarına iletilir ve Menşe Adları Bülteninde de yayımlanır. Red kararına itiraz etmek isteyen menşe ülke yetkilileri, ilgili akit tarafla irtibata geçer. Akit taraf, kendi ülke vatandaşlarına sağladıkları idari ve yasal imkânları menşe ülke vatandaşları için de sağlamak yükümlülüğündedir.

Bir yıllık itiraz süresi içinde hakkında red bildirimi ulaşmayan menşe adları, uluslararası tescil tarihinden itibaren korunmaya başlar.

Lizbon Anlaşması hükümleri, akit taraf nezdinde Paris Sözleşmesi, 1891 tarihli Madrid Anlaşması, ulusal mevzuat veya mahkeme kararları gibi enstrümanlarla önceden sağlanmış menşe adı korumalarını dışlayamaz.

Menşe adı, kendi ülkesinde korunduğu müddetçe Lizbon Sisteminde de korunur. Yenileme prosedürü yoktur.

Menşe adının korunması, menşe ülke yetkili makamlarınca talep edilmesi üzerine iptal edilebilir. Ayrıca menşe adın kendisi ve korumaya konu ürün haricindeki sicil bilgilerinde değişiklik yapılması mümkündür.

Yukarıda genel fotoğrafını verdiğimiz Lizbon Anlaşması, fikri mülkiyetin atası Paris Sözleşmesinden sonra ancak bu alandaki bir diğer mihenk taşı olan TRIPS Anlaşmasından çok daha öncedir. Anlaşmanın uluslararası alanda çok fazla rağbet görmemesini, tehlikeli sulara dalış yapan iki gerekçeye dayandırmak mümkün. Bunlardan ilki Lizbon Sisteminde korunan bir menşe adın, kendi menşe ülkesindeki tescilinden sonra diğer ülkelerde “jenerik” hale dönüştüğünün iddia edilememesidir. İkinci ise akit tarafa yapılan uluslararası tescil bildirimden önceki tarihli kullanımların, menşe adı tescilini takiben en geç iki yıl içinde durdurulması zorunluluğudur. Menşe adına üstünlük sağlayan bu ikinci durumun, markalar açısından hükmen mağlubiyet sonucunu doğuracağı hâkim görüşü mevcuttur. Diğer yandan akit taraf nezdinde,  uluslararası tescil bildiriminden daha önce jenerik hale geldiği kabulü yapılmış menşe adları için istinai bir hükmün de bulunmaması, yukarıda belirtilen iki gerekçeye dayalı endişeleri pekiştirir.

Peki Lizbon Anlaşmasının düşük reytingi “duygusal” bir sorun doğurur mu? Tabi ki evet,  bütçe açığını! Bu açığın kapatılması için ücretlerin kademeli olarak artırılması, akit tarafların bağış yapmaları, aidat uygulamasına başlanması, Sisteme yeni üyelerin katılması suretiyle finansal yükün paylaşılması, akit tarafların daha fazla başvuru yapmasının sağlanması, tescillere yenileme prosedürü getirilmesi ve böylelikle ilave ücret alınmasının sağlanması muhtelif öneriler olarak karşımıza çıkar. Bunlar da kâfi gelmezse WIPO çatısı altındaki diğer birliklerden borç alınması önerilir. Ancak bu öneri, özellikle patent, marka, tasarım gibi diğer sistemlerin aktif oyuncularının pek hoşuna gitmez. Zaten bu aktif oyuncuların, mevcut Lizbon Sisteminin jenerikliğe ilişkin düzenlemeleriyle de yıldızı hiç barışık değildir.

“Sisteme yeni üyelerin katılması suretiyle finansal yükün paylaşılması” önerisinin, Sisteme katılmak isteyen ülkeler varsa da, katılımdan önce gerçekleşmiş bütçe açığını paylaşımda haklı bir isteksizlik yaratır.

1958 tarihli Lizbon Anlaşmasına mesafeli duran ülkelerle aradaki buzları eritmek ve Lizbon Sisteminde beyaz bir sayfa açmak üzere 2009-2014 yılları arasında yürütülen hararetli çalışmalar meyvesini verir ve ortaya, 2015 mayısında yapılan diplomatik konferansla son noktası konulan “Lizbon Anlaşmasının Cenevre Metni (Geneva Act) ile yönetmeliği” çıkar.

Cenevre Metnine taraf olunabilmesi için ülkelerden veya hükümetlerarası organizasyonlardan, Cenevre Metnini imzalamış olanların onay (ratification) veya imzalamamış olanların ise katılım (accession) belgelerini ibraz etmeleri gerekir.

Diplomatik konferansın sonunda Bosna Hersek, Burkina Faso, Kongo, Fransa, Gabon, Macaristan, Mali, Nikaragua, Peru, Romanya ve Togo’dan oluşan toplam 11 temsilci Cenevre Metnini katılım niyetiyle imzalar. Daha sonraki muhtelif tarihlerde de İtalya, Portekiz, Kosta Rika ve Moldova tarafından imzalanarak toplam imza sayısı 15’e ulaşır.

Cenevre Metni, katılımı uygun olan 5 adet tarafın onay veya katılım belgelerini ibraz etmelerinden üç ay sonra yürürlüğe girecek. Ancak hâlihazırda hiçbir onay veya katılım belgesi WIPO’ya sunulmadı, yani Cenevre Metni henüz yürürlüğe girmedi. Acaba tüm bu çabalar boşa mı gitti? Lizbon Anlaşması ile tahtı sallanan uluslararası tescil sisteminde Cenevre Metni tahta çıkamayacak mı?

Yeri geldi, bakalım veliaht neler vadediyor?

Cenevre Metninin Lizbon Anlaşmasına attığı ilk fark, öngördüğü korumanın “coğrafi işaret” şemsiyesi altındaki hem menşe adı hem de mahreç işaretini içermesi. Üstelik coğrafi olmayan adlar da coğrafi işaret korumasından faydalanabilecek.

“Başvuru yapma hakkı”, akit tarafın mevzuatı öngörüyorsa, ilgili coğrafi işareti kullanmaya yetkili “faydalanıcılar”a da genişletiliyor.

Mevcut durumda sadece “ülke”lerin taraf olabildiği Lizbon Sistemine AB ve 17 üyesi bulunan OAPI gibi hükümetlerarası kuruluşlar da taraf olabilecek ve böylelikle bu yeni sistemden istifade edenlerin sayısı artacak.

Menşe akit tarafın gelişmekte veya az gelişmiş bir ülke olma durumuna göre ücret indirimi uygulanabilecek.

Coğrafi işaret, menşe akit tarafta korunduğu sürece, uluslararası tescilin geçerliliği süresiz olacak.

Akit taraflar, Cenevre Metninin esas şartlarını karşılaması kaydıyla,  istedikleri türdeki yasal düzenleme şeklini benimseme hakkına sahip. Diğer bir deyişle Cenevre Metnine taraf olunması yeni yasal düzenleme yapılması konusunda zorlayıcı değil. Bu kapsamda akit taraflarca sağlanacak coğrafi işaret koruması, kendi yasal sistemleri ve uygulamaları doğrultusunda ancak Cenevre Metni hükümlerine uygun biçimde olacak.

Cenevre Metni, akit tarafın kendi mevzuatı veya diğer uluslararası enstrümanlar kapsamında tescilli coğrafi işaretlere sağlayacağı başka korumaları etkilemeyecek.

Sıra geldi Lizbon Anlaşmasında çok eleştirilen “jeneriklik” hükümlerinin haleflerine… Cenevre Metni hükümleri uyarınca tescilli coğrafi işaretler, menşe akit tarafta korunmakta ise diğer akit taraflarda “jenerik” hale dönüşmüş olarak kabul edilemeyecek. Bu konuda endişesi olanları ferahlatacak açıklama ise dipnota düşülmüş; uluslararası tescilden önce diğer akit taraflarda tamamen ya da kısmen jenerik olarak kabul edilmiş olma durumu engellenmeyecek.

Cenevre Metni, coğrafi işaretlerin bir akit tarafta “iyi niyetle” gerçekleştirilmiş “önceki tarihli” bir marka başvurusu/tescili veya “iyi niyetle” kullanım sonucu hak elde etmesi durumlarına halel getirmeyecek. İlaveten, yanıltıcı mahiyette gerçekleşen kullanımlar hariç olmak üzere; bitki türlerinin veya hayvan ırklarının adlarının ticaret sırasında kullanım hakkı ile kişi adlarının veya seleflerinin adlarının ticaret sırasında kullanım hakkı da engellenmeyecek. Belirtilen bu hususların dışında kalan kullanımlar için akit tarafça “önceki kullanımın kademeli olarak durdurulması” kararı verilirse, bu karar derhal WIPO’ya bildirilecek. Söz konusu kullanımın durdurulması için üçüncü kişilere tanınacak süre,  herbir somut olayın kendi koşullarına bağlı olmakla birlikte onbeş yıldan fazla olamayacak.

Uluslararası tescilden,  akit taraflardan biri veya birkaçı bakımından feragat etmek mümkün. Ancak “feragatten de herhangi bir zamanda vazgeçmek mümkün”. Her ne kadar böyle bir durumla karşılaşan akit tarafların, “feragatten vazgeçme”nin doğurabileceği hukuki sonuçlar bakımından bu durumu kabul etmediğini beyan etme hakkı olsa da, ziyadesiyle karmaşık durumlara yol açar nitelikte.

Cenevre Metni ile öngörülen sistem İngilizce, Fransızca ve İspanyolca dillerinde.

Akit taraflarda yapılacak red bildirimleri için öngörülen süre yine bir yıl. Bu süreye, akit taraf nezdinde gerçekleşecek itiraz prosedürü de dâhil.

Uluslararası Sicilde yapılan hatalar düzeltilebilecek. Ancak “coğrafi işaret” veya “coğrafi işaretin uygulanacağı ürün” ile ilgili olan hatalar hakkında akit taraflar,  “hatanın düzeltilmesinden sonra artık koruma sağlayamayacağını” bir yıl içinde beyan edebilir.

Yeni veliaht, kimsenin kendi sözünün üstüne söz söylemesini istemiyor olmalı ki Cenevre Metnine çekince koyma yasağı getirmiş.

Cenevre Metninin kabulünün üzerinden iki yıldan fazla bir süre geçmiş olmasına rağmen onu tahta taşıyacak 5 girişimcinin dahi çıkmaması, açıkça beni de biraz endişeye düşürmüştü. AB Komisyonunun resmi internet sayfasında karşılaştığım bir ilan (https://ec.europa.eu/info/law/better-regulation/initiatives/ares-2017-6308027_en) beni yeniden heyecanlandırdı. Çünkü AB’nin Cenevre Metnine taraf olma inisiyatifinden bahsediliyor ve ilgililerden geribildirim talep ediliyordu.

İlanda yer verilen bilgiler oldukça önemli. Lizbon Anlaşmasının 28 akit tarafından 7 tanesi AB üyesi. Mevcut durumda Lizbon Sisteminde tescilli yaklaşık 1000 menşe adından %90 kadarı AB üyelerine ait.

AB şaraplar için 1970, distile alkollü içecekler için 1989, aromatize şaraplar için 1991 ve diğer gıda ve tarım ürünleri için de 1992 yılından itibaren coğrafi işaret koruması sağlamakta. Belirtilen ürün gruplarında AB düzeyinde sağlanmış olan coğrafi işaret koruması, üye ülkelerin kendi ulusal düzeylerinde ayrı bir koruma sağlanmasını men edici nitelikte. Mevcut durumda tarım dışı ürünler için AB düzeyinde üniform bir coğrafi işaret koruması sağlanamamakla ancak bu ürünler için üye ülkeler, kendi ulusal mevzuatı kapsamında gerekli işlemleri yürütebilmektedir.

AB Komisyonunun internet sitesinde yer verilen bilgilerden benim için en kayda değer olanı, yıllardır cevabını bulmaya çalıştığım bir noktaya temas eden “yetki devri”ne ilişkin.  AB Komisyonu açıklamalarında özetle; AB’nin İşleyişi Hakkındaki Anlaşmanın (Treaty on the Functioning of the European Union-TFEU) 207(1)’inci maddesine göre, coğrafi işaretlerin korunmasını konu alan bir uluslararası anlaşma akdetmenin, diğer hususların yanısıra ortak ticaret politikasının özellikle “fikri mülkiyetin ticari boyutu”na temas etmesi nedeniyle münhasıran AB’nin yetkisinde bulunduğu ve AB Anlaşmasının (Treaty of European Union-TEU) 5(3)’üncü maddesine göre de münhasıran AB’nin yetkisinde bulunan alanlarda yetki devri yapılamayacağı ifade edilmekte.

Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) tarafından verilen C-389/15 – Commission v Council kararında; AB üyesi ülkelerin kendi inisiyatifleriyle Lizbon Sistemine katılmasının mümkün olmadığı, bunun ancak AB tarafından yetkilendirilmesi ve AB ile birlikte katılım sağlanması halinde söz konusu olabileceği belirtilmekte.

ABAD’ın 25.10.2017 tarihli hükmüne atıfla, “Cenevre Metninin AB ve üçüncü ülkeler arasındaki ticareti kolaylaştırdığı ve yönettiği; bu ticarette doğrudan etkilerinin bulunduğu; dolayısıyla AB’nin Cenevre Metnine katılımının, TFEU’nun 207(1)’inci maddesinde öngörülen ortak ticaret politikasıyla ilgili olması nedeniyle AB’nin münhasır yetkisi dâhilinde olduğu” açıklanmaktadır.

AB Komisyonunun sitesinde ayrıca; Cenevre Metninin AB’nin uluslararası coğrafi işaret politikasına uygun olduğu; Türkiye de dâhil birçok ülkenin bu yeni sisteme katılabileceği belirtilmekte.

Yukarıda özetlemeye çalıştığım AB Komisyonu açıklamalarından, AB’nin 2018 yılı içinde Cenevre Metnine katılımı hedeflediği açıkça anlaşılıyor. AB’nin katılımıyla birlikte AB üyesi ülkeler de onu takip edecektir. Bu durumda şunu söyleyebilirim ki yazımızın konusu soruya cevap bulundu, Cenevre Metni tahta çıkıyor…

Gonca ILICALI

Mart 2018

gilicali12@gmail.com

Şekil + Tanımlayıcı Kelime Unsuru Kombinasyonunda Şeklin Ayırt Edici Niteliği Değerlendirmesi – Adalet Divanı Genel Mahkemesi “Metals” Kararı – Siz Ne Düşünürsünüz (1)?

 

“Siz Ne Düşünürsünüz?” serimizin yeni sorusunu, Avrupa Birliği Adalet Divanı Genel Mahkemesi’nin Kasım 2017 tarihli bir kararı oluşturuyor. Sorumuza yapacağınız yorumların bizi memnun edeceğini öncelikle belirtelim.

Aşağıda görseline yer verilen marka tescil başvurusu kabaca, “Sınıf 1: Sınai kimyasallar (özellikle plastik, metal, seramikten mamul veya yarı mamul ürünlerin yüzeylerinin veya ambalajlarının işlenmesi için). Sınıf 2: renklendiriciler, boyalar, metallerin korunması için ürünler. Sınıf 17: Koruyucu bir tabakayla hazırlanan yarı mamul plastik ürünler. Sınıf 40: Yarı mamul ürünlerin kaplanması hizmetleri; metal kaplamalarla metal yüzeylerin kaplanması hizmetleri.”ni kapsamaktadır.

 

 

Başvurunun Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO)’ne yapılmasının ardından, EUIPO inceleme birimi başvuruyu ayırt edici nitelikten yoksunluk ve tanımlayıcılık gerekçeleriyle tümüyle reddediyor. Başvuru sahibi ret kararına karşı yaptığı itirazda, ayırt edici nitelikten yoksunluk ve tanımlayıcılık tespitlerini kabul etmiyor ve başvurudaki şekil unsurunun varlığı nedeniyle de başvurunun reddedilmemesi gerektiğini belirtiyor.

EUIPO Temyiz Kurulu, başvuru sahibinin itirazını reddediyor ve başvuru hakkındaki ret kararını yerinde buluyor. Başvuru sahibi bu karara karşı dava açıyor ve dava Adalet Divanı Genel Mahkemesi’nin önüne geliyor.

Başvuru sahibinin iddiaları özet olarak; başvurunun şekil unsuruyla birlikte ayırt edici olduğu ve tanımlayıcı olmadığı, “metals” kelime unsurunun da ayırt edici olduğu ve tanımlayıcı olmadığı, başvurudaki şekil unsurunun tek başına aynı mal ve hizmetler EUIPO’da marka olarak tescilli olması, aynı markanın aynı mal ve hizmetler için Almanya, A.B.D. gibi ülkelerde tescilli olması ve bu kararının EUIPO’nun genel karar sistematiği ile uyuşmaması argümanlarından oluşuyor.

Sizce Genel Mahkeme bu iddiaları değerlendirdikten sonra nasıl bir karara varmıştır?

Yorumlarınızı merakla bekliyoruz, Genel Mahkeme’nin kararını birkaç gün sonra yazacağız.

Önder Erol ÜNSAL

Şubat 2018

unsalonderol@gmail.com 

MAPADERGİ’nin 2. Sayısı Yayınlandı

 

Marka ve Patent Uzmanları Derneği (MAPADER), elektronik dergisi MAPADERgi’nin Şubat 2018 tarihli ikinci sayısını okuyucularıyla buluşturdu.

MAPADERgi’nin ikinci sayısına https://www.mapader.org/mapadergi-sayi-2 bağlantısından erişebilir ve elektronik dergiyi bilgisayarınıza indirebilirsiniz.

Yazılar ve tasarım dahil tüm içeriği, Türk Patent ve Marka Kurumu’nda Sınai Mülkiyet Uzmanı / Uzman Yardımcısı unvanlarıyla çalışan MAPADER üyelerince hazırlanan MAPADERgi hakkında görüş ve düşüncelerinizi info@mapader.org ve info@mapader.org.tr adreslerinden MAPADER Yönetim Kurulu’na iletebilirsiniz.

 

 

 

 

Keyifli okumalar.

IPR Gezgini

Şubat 2018

iprgezgini@gmail.com 

Maasai Kültürel Mirasının Korunması – Maasailer Fikri Mülkiyet Haklarını Kendileri Kullanmak İstiyor

 

Fikri mülkiyet dünyasının son dönemlerdeki en canlı alanlarından birisi geleneksel bilginin (traditional knowledge) korunmasıdır. Geleneksel bilginin ne olduğuna dair net bir tanımlama bulunmasa da, Dünya Fikri Mülkiyet Teşkilatı (WIPO), geleneksel bilgiyi en kaba haliyle, bir toplum içinde geliştirilen, sürdürülen ve nesilden nesile geçen ve çoğunlukla bu toplumun kültürel veya tinsel kimliğinin parçası olan bilgi, know-how, beceri veya yöntemler olarak tanımlamaktadır (http://www.wipo.int/tk/en/tk/).

Geleneksel bilginin korunmasının fikri mülkiyet hakları ile ilişkisinin ortaya çıktığı boyutlardan birisi, üçüncü kişilerin bir topluluğa ait geleneksel bilgi üzerinde fikri mülkiyet hakkı tesis etmelerinin veya bundan kazanç sağlamalarının engellenmesidir. Bu yazıda sizlere aktaracağımız konu da geleneksel bilginin korunmasının bu yönüyle ilgilidir.

Maasai kabilesi, Afrika’da Güney Kenya ve Kuzey Tanzanya bölgelerinde yaşayan etnik bir gruptur. Afrika’nın büyük göller bölgesinde yaşamaları ve ayırt edici giyim biçimleri ve gelenekleri onları Afrika’nın en bilinen etnik gruplarından birisi yapmaktadır. (http://www.wiki-zero.com/index.php?q=aHR0cHM6Ly9lbi53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvTWFhc2FpX3Blb3BsZQ) Maasailerin kendilerine özgü giyim biçimleri hakkında fikir edinmek için yukarıda yer verdiğimiz bağlantının clothing (giysiler) bölümünün incelenmesi yerinde olacaktır.

 

Dünyaca ünlü giyim grupları son yıllarda etnik esintiler taşıyan koleksiyonlara da giysi yelpazeleri arasında yer vermektedir. Kendi ülkemizden örnekler vermek gerekirse, kışlık bere alırken Himalaya başlıklarını etrafımızda sıklıkla görmekteyiz, İnka desenlerini, Hint motiflerini taşıyan kadın bluzlarının dikkat çekici olduğunu kabul etmekteyiz veya Nepal renk ve desenlerini taşıyan kazakları oldukça ilgi çekici buluyoruz ve yabancı veya yerli üreticilerin bu tip ürünlerini satın alıyoruz. Bu noktada, üzerinde pek de düşünmediğimiz bir soru ortaya çıkıyor, bu desen veya motiflerin gerçek sahipleri, atalarının kültürel miraslarının kendileriyle hiç ilgisi olmayan kişilerce ticari meta haline getirilip, bundan ticari kazanç sağlanmasından ne derece memnunlardır acaba?

Soruya net yanıtı günümüzde Maasai kabilesi vermektedir!

 

 

Quartz Media internet sitesinde 28 Ocak 2018 tarihinde https://qz.com/896520/the-maasai-want-their-brand-back/ bağlantısında yayınlanan ve çok sayıda farklı aktarıma da konu olan bir habere göre Maasai kabilesi kendisine ait motifleri, tarzı içeren ürünlerin, kendisinden habersiz biçimde ve kendisine ticari dönüşü olmaksızın büyük giyim firmalarınca kullanılmasına karşı mücadele başlatmıştır.

Habere göre, Maasai desenlerini taşıyan mayolar veya elbiseler online olarak 300-430 Amerikan Doları bandında satışa sunulmaktadır ve Louis Vuitton da dahil olmak üzere çok sayıda büyük giyim firması bu tip ürünleri piyasaya sürmektedir.

Aşağıda Louis Vuitton Maasai koleksiyonundan bir parçayı giyen bir modeli ve gerçek bir Maasai yerlisi kıyafetini bir arada görebilirsiniz (Kaynak: http://deelamilovesit.blogspot.com.tr/2011/07/thakoons-fall-2011-louis-vuitton.html):

 

 

A.B.D.’nin Washington D.C. şehrinde yerleşik Light Years IP (http://lightyearsip.net/the-maasai/) isimli bir sivil toplum örgütüyle birlikte faaliyet gösteren Maasai Fikri Mülkiyet İnisiyatifi (MIPI) isimli bir girişim (http://maasaiip.org/about-us/), Maasailerin kültürel değerlerini korumak için girişimleri başlatmıştır.

MIPI’nin web sitesinde yer alan bilgiye göre, girişimin amacı, Maasailere ait ünlü ikonik kültürel markanın sahipliğini geri kazanmaktır. Maasai ismi, desenleri ve itibarı, dünyanın farklı yerlerinde arabadan ayakkabıya kadar farklı ürünler üzerinde kullanılmaktadır ve değeri milyarlarca dolardır. Dünyada birçok firma, Maasailerin fikri mülkiyetinden onların izni olmaksızın para kazanırken, Maasai nüfusunun %80’inden fazlası fakirlik sınırının altında yaşamaktadır.

Maasai Fikri Mülkiyet İnisiyatifi’nin amacı, Maasai kabilesinin kendisine ait fikri mülkiyetin kontrolünü yeniden kazanması ve bu yolla belirtilen çarpıklığı değiştirmektir. Washington D.C.’de kurulu kar amacı gütmeyen sivil toplum örgütü Light Years IP tarafından kurulan MIPI, Maasai Fikri Mülkiyet Haklarını temsil etmek için Tanzanya ve Kenya’da faaliyet göstermektedir. Light Years IP ile MIPI, Maasai fikri mülkiyetini kullanan firmalarla lisans görüşmeleri yapmaktadır. Buna ilaveten, Maasai motiflerini nahoş biçimde kullanan firmalara karşı da lobi faaliyetleri yürütülmektedir. MIPI’nin başlıca amaçları; Maasailerin kültürünün, motiflerinin, şekillerinin ve fikri mülkiyetinin başkalarınca kullanımı için Maasai toplumuna danışılmasını ve kullanımın Maasilerin kontrolü altında olmasını sağlamak, Maasai kültürel markası üzerindeki kontrolü geri kazanmak, Maasai toplumu için nahoş olmayan ticari kullanımdan kazanç elde etmek, bu kazancı Maasai toplumunun ihtiyaçları için kullanmak, Tanzanya ve Kenya’da yaşayan Maasaileri birleşik ve şeffaf biçimde temsil etmek, Maasaileri ve gelecek nesillerini kendi markaları ve diğer fikri mülkiyet hakları hakkında eğitmek olarak sayılmıştır.

MIPI’ye göre dünyada şu an en az 80 firma Maasai kültürel mirasına tecavüz etmektedir ve Maasai kabilesinin yıllık en az 10 milyon Amerikan Doları lisans geliri elde etmesi gerekmektedir.

Şimdiye dek yazılanları ilgi çekici bulduysanız, Maasailerin fikri mülkiyet haklarına ilişkin mücadelesine http://lightyearsip.net/the-maasai/ bağlantısında yer alan yöntemleri kullanarak destek verebilirsiniz. Bunun en basit yolu ise bir elektronik mesaj göndermek olacaktır.

Kendi adıma yerellik ve ona bağlı değerleri, süper egonun baskı araçları olan ayıp, gelenek ve baskın ahlak kavramları ile özdeşleştirmiş olduğumdan, yerel değerlere genellikle hayli mesafeli yaklaşırım. Buna karşın şimdiye kadar anlatılan durumun farklı olduğunu, kişiselden ziyade toplumsal bir duruma ilişkin olduğunu, Maasailerin %80’i açlık sınırında yaşarken, onlara ait kültürel mirasın, kendilerine hiçbir maddi geri dönüş olmaksızın ticari kar amacıyla kullanılmasının haksızlık olduğunu kabul etmek gerekmektedir.

Sanırım gelecek yıllar boyunca Maasailerin mücadelesine benzer ihtilaflara daha sık karşılaşacağız.

Önder Erol ÜNSAL

Şubat 2018

unsalonderol@gmail.com 

 

 

 

CHRISTIAN LOUBOUTIN’in KIRMIZI RENKLİ TABANLAR ÜZERİNDEKİ MARKA HAKKI TEHDİT ALTINDA: AB ADALET DİVANI HUKUK SÖZCÜSÜ DAVADA EK GÖRÜŞÜNÜ AÇIKLADI!

Ünlü Fransız moda tasarımcısı Christian Louboutin, pek çok kadının hayalini süsleyen yüksek topuklu, kırmızı tabanlı, zarif ve pahalı ayakkabı tasarımlarıyla bilinmekte olup, uzun yıllardır bu ayakkabıların dış taban bölümünde kullanılan kırmızı renk, tasarımcının bir nevi imzası haline gelmiştir.

Christian Louboutin marka ayakkabılar, kırmızı renkli dış tabanlarıyla ikonik hale gelmiş olduğundan, tasarımcının söz konusu kırmızı rengi marka tescili yoluyla koruma altına almak istemesi kaçınılmazdır.  Nitekim topuklu ayakkabıların dış tabanında yer alan bu kırmızı renk için çok sayıda ülkede marka tescil başvurusu yapılmış; Fransa, ABD, Benelüks, AB gibi çeşitli ülkelerde / bölgesel ofislerde işaretin kullanım sonucu ayırt edici nitelik kazandığına karar verilerek tescil talebi olumlu sonuçlanmıştır.

Diğer bazı firmaların da kırmızı rengi ayakkabı tabanlarında kullanması nedeniyle bu renk unsuru çeşitli yargı çevrelerinde uyuşmazlık / dava konusu olmaktadır. Bu davalarda esas olarak Christian Louboutin, uzun yıllardır kadın topuklu ayakkabılarının dış tabanında kendisi tarafından kullanılan ve yıllar içinde kendi markasıyla özdeşleştirdiği kırmızı rengin başkaları tarafından kullanılmasına engel olmak istemekte, bu kullanımlarının kendisine ait marka hakkını ihlal ettiğini öne sürmektedir. Uyuşmazlığın karşı tarafları ise, esas olarak moda sektöründe kırmızı rengin bir kişinin tekeline bırakılamayacağını, bu rengin ayakkabılarda sadece dekoratif amaçlı olduğunu ileri sürmektedir.

Ancak bu yazımızın konusunu, Christian Louboutin adına Benelüks ülkelerinde tescilli bulunan kırmızı renkli ayakkabı tabanı markasının hükümsüzlüğü talebine ilişkin olarak Hollanda’da görülen davada, davayı görmekte olan Lahey Bölge Mahkemesi tarafından AB Adalet Divanına ön yorum kararı vermesi için yöneltilen soru ve bu soruya ilişkin olarak Hukuk Sözcüsü M. Szpunar tarafından verilen görüş oluşturmaktadır. Hukuk Sözcüsünün görüş ve ek görüşünün tam metnini okumak isteyen okuyucular, http://curia.europa.eu/juris/liste.jsf?language=fr&jur=C,T,F&num=C-163/16&td=ALL bağlantısından ilgili metinlere ulaşabilirler.

Vakanın özeti:

28 Aralık 2009’da Louboutin 25. sınıftaki “ayak giysileri (ortopedik ayak giysileri hariç)” malları için bir marka tescil başvurusu yapar ve marka Benelüks markası olarak 6 Ocak 2010 tarihinde tescil edilir. 10 Nisan 2013 tarihinde, tescil kapsamındaki mallar “yüksek topuklu ayakkabılar (ortopedik ayakkabılar hariç)” şeklinde sınırlandırılır.

Söz konusu marka şu şekilde tanımlanmıştır: “Bir ayakkabının tabanına aşağıda gösterildiği gibi uygulanan kırmızı renk (Pantone 18 1663TP) (ayakkabının dış hatları markanın bir parçası değildir, markanın konumunu göstermek amacıyla verilmiştir.)”

Söz konusu marka örneği aşağıda gösterilmektedir:

Van Haren Schoenen BV (Van Haren) Hollanda’da outlet ayakkabı mağazacılığı alanında faaliyet göstermektedir. 2012 yılı boyunca, Van Haren kırmızı tabanlı kadın topuklu ayakkabıları satmıştır.

Louboutin, Hollanda Lahey Bölge Mahkemesinde Van Haren aleyhine marka hakkına tecavüzün tespiti davası açmış ve tecavüzün tespiti yönünde karar elde etmiştir. Bu karara karşı, Van Haren  tarafından Benelüks Sözleşmesinin 2.1(2) maddesi uyarınca (mala asli değerini veren şeklin marka olarak tescil edilemeyeceğine ilişkin ret/hükümsüzlük gerekçesi) Louboutin’e ait markanın hükümsüzlüğü iddiasıyla itiraz edilmiştir. Van Haren, söz konusu markanın özellikle kırmızı rengi içeren iki boyutlu bir marka olduğunu, bu rengin ayakkabıların tabanına uygulandığında, ayakkabının şekline uygun olduğunu ve mallara asli değerini verdiğini öne sürmektedir.

Mahkeme, söz konusu markanın ayrılmaz bir şekilde ayakkabının tabanıyla bağlantılı olmasından ötürü basit bir iki boyutlu marka olmadığı görüşündedir. Mahkeme çekişme konusu markanın, malların bir unsuru olduğu hususunun net olduğu görüşünde olmakla birlikte, 2008/95 sayılı AB Direktifinin 3(1)(e)(iii) maddesi hükmü (mallara asli değerini veren şekillere ilişkin mutlak ret ve hükümsüzlük nedenidir) anlamında “şekil” kavramının, malların dış hatları, ölçüleri ve hacmi gibi üç boyutlu özellikleriyle sınırlı olup olmadığı ve renklerin bu kapsama girip girmediği konusunun belirsiz olduğu görüşündedir. Bu bağlamda mahkeme, eğer ilgili madde hükmünde geçen “şekil” kavramının, malların rengini kapsamına almaması durumunda, ilgili hükmün uygulanabilir olamayacağı görüşündedir. Ancak, böyle bir durumda malların işlevinden kaynaklan bir rengi barındıran markalar için sınırsız bir koruma elde etmek mümkün hale gelecektir.

Bu çerçevede, Lahey Bölge Mahkemesi, davayı durdurarak AB Adalet Divanı’na ön yorum kararı vermesi amacıyla aşağıdaki soruyu yöneltmiştir:

“2008/95 sayılı Direktifin 3(1)(e)(iii) maddesi hükmü anlamında ‘şekil’ kavramı, malların dış hatları, ölçüleri ve hacmi gibi (üç boyutlu olarak ifade edilmiş) üç boyutlu özellikleriyle mi sınırlıdır;  veya malların rengi gibi diğer (üç boyutlu olmayan) özelliklerini de kapsamakta mıdır?”

Davaya Almanya, Macaristan, Portekiz ve Finlandiya Hükümetleri de müdahil olmuş ve bu dört hükümetin yanı sıra Avrupa Komisyonu da uyuşmazlık konusuyla ilgili yazılı görüşlerini AB Adalet Divanına sunmuşlardır.

Hukuk Sözcüsünün Görüşü:

Hukuk Sözcüsü (Advocate General) Maciej Szpunar 22 Haziran 2017 tarihinde görüşünü açıklamıştır. Bu görüşte ilk olarak, görüş talep eden mahkemenin sorusunu yanıtlayabilmek için, öncelikle dava konusu işaretin malların şeklinden oluşan bir işaret mi, yoksa tek başına renkten (colour per se) oluşan bir işaret mi olduğunun belirlenmesi gerektiği ifade edilmiştir. Daha genel olarak bu dava, malların asli özellikleri üzerinde tekelleşme riskine ilişkin kaygıların, diğer marka türleri, örneğin pozisyon veya hareket markaları açısından da geçerli olabileceği gibi, potansiyel olarak malların bir özelliğinden ayrıştırılabilir olmayabilecek nitelikteki ses, koku veya tat markaları açısından da geçerli olabileceğini göstermektedir. Markanın türünden bağımsız olarak, belirli işaretlerin genel kullanıma açık bırakılmasındaki yararın göz önüne alınması önem arz etmektedir.

Davada çeşitli taraflar çekişme konusu markayı “pozisyon markası” olarak tanımlasa da, Hukuk Sözcüsüne göre, 2008/95 sayılı Direktif ve Adalet Divanı içtihatları markanın türüne ilişkin bu sınıflandırmaya herhangi bir hukuki sonuç bağlamamaktadır. İlaveten, bir markanın “pozisyon markası” olarak kategorize edilmesi, başlı başına, bu markanın malların şeklinden oluşmasını engelleyici değildir, şöyle ki, malların şeklinden oluşan işaretler, aynı zamanda malların bir parçası veya bir unsuru olan işaretleri de kapsamaktadır.

Hukuk sözcüsüne göre, ihtilaf konusu markanın hangi kategoriye girdiğinin tespiti maddi bir değerlendirme olduğundan, markanın tek başına renk markası mı, yoksa malların şeklinden oluşan, ancak aynı zamanda renk unsuru için de koruma isteyen bir marka mı olduğuna ilişkin tespit, görüş isteyen mahkemeye (Lahey Bölge Mahkemesi) aittir. Bu tespiti yapmak için mahkeme, genel bir değerlendirme yapmalı ve tescil başvurusu anında sunulan grafik gösterim ve tarifname/açıklamalar ile markanın asli özelliklerini belirlemeye yönelik diğer materyalleri göz önüne almalıdır. Öncelikle, bir markanın figüratif marka olarak tescil edilmiş olmasının, o markanın “malların şeklinden oluşan marka” olarak sınıflandırılmasına engel teşkil etmeyeceği belirtilmelidir. Diğer yandan, dava konusu markanın herhangi bir dış hatla sınırlandırılmaksızın tek başına renk için mi koruma talep ettiği veyahut tersine, korumanın markanın şekline ilişkin diğer özelliklerle bağlantılı mı olduğu hususu göz önüne alınmalıdır.

Bu noktada Hukuk Sözcüsü kendi kanaatinin, dava konusu markanın, kendi başına renk markasından ziyade malların şeklinden oluşan, ancak malın şekliyle bağlantılı olarak renk unsuru için koruma isteyen bir marka olarak değerlendirilmesi gerektiği yönünde olduğunu ifade etmiştir. Ancak, yerel mahkeme tarafından yöneltilen soruyu tam olarak cevaplayabilmek için görüşünde her iki olasılığa da ayrı ayrı yer vermiştir.

Hukuk Sözcüsü, tek başına renk (colour per se) markalarıyla ilgili olarak Adalet Divanı’nın ‘Libertel’ kararındaki içtihatlarına atıfta bulunmuş ve sonuç olarak dava konusu markanın tek başına renk markası olarak değerlendirilmesi durumunda, Direktifin 3(1)(e) maddesi kapsamına girmeyeceği görüşüne ulaşmıştır.

Takiben Hukuk Sözcüsü, dava konusu markanın, malların şeklinden oluşan, ancak malın şekliyle bağlantılı olarak renk unsuru için koruma isteyen bir marka olarak değerlendirilmesi olasılığına ilişkin analiz ve değerlendirmelerde bulunmuştur. Hukuk Sözcüsü, malların yüzeyindeki bir unsura uygulanan rengin, malların şekline yansıyan bir özellik olduğu kanaatindedir. Zira, renk belirli mallar bakımından asli kullanışlı bir özellik olabilir. Bu bakımından, malların hem şeklinden hem de renginden oluşan işaretler işlevsellik açısından incelenmezse, Direktifin 3(1)(e) maddesinin temelini oluşturan genel menfaat tam olarak yerini bulmayacaktır. Dolayısıyla, Hukuk Sözcüsünün kanaatine göre, malların şekline entegre edilmiş renkleri içeren işaretler, Direktifin 3(1)(e) maddesinde öngörülen işlevsellik analizine tabi tutulmalıdır. Bu görüşü, 2019 yılında 2008/95 sayılı Direktifin yerini alarak yürürlüğe girecek olan 2015/2436 sayılı Direktifin 4(1)(e) maddesinde yer bulan ifadeyle de desteklemiştir. Şöyle ki, yeni Direktifin ilgili maddesine, 2008/95 sayılı Direktiften farklı olarak “[malların] şekli” ifadesiyle birlikte “ [malların] diğer özellikleri” ifadesi eklenmiştir. Eğer görüş isteyen mahkemenin, dava konusu markayı renk ve şekli bir araya getiren bir marka olarak değerlendirmesi durumunda, bu markanın Direktifin 3(1)(e)(iii) kapsamındaki engeller yönünden incelenebileceği ifade edilmiştir.

İlaveten Hukuk sözcüsü, “mala asli değerini veren şekil” ifadesinin yorumuyla ilgili olarak, bu tescil engeli yönünden incelemenin objektif bir analize dayanması gerektiğini, bu analizin sadece şeklin içsel / özünde bulunan değerleriyle ilgili olduğunu, ancak malların, markanın veya marka sahibinin ününden kaynaklanan çekiciliğiyle ilgili olmadığını vurgulamıştır.

Bu değerlendirmelerin ardından Hukuk Sözcüsü 22 Haziran 2017 tarihli görüşünü aşağıdaki şekilde sonuca bağlamıştır:

“2008/95/EC sayılı Direktifin 3(1)(e)(iii) maddesi, malların şeklinden oluşan ve belirli bir renk için koruma talep eden işaretlere uygulanabilir olarak yorumlanmalıdır. Bu madde hükmü bağlamında, “mallara asli değerini veren şekil” kavramı, sadece şeklin içsel, özünde bulunan (intrinsic) değeriyle ilgili olup, markanın veya marka sahibinin bilinirliğinin göz önüne alınmasına olanak vermemektedir.”

Hukuk Sözcüsünün Ek Görüşü:

Hukuk Sözcüsünün görüşünden sonraki süreçte, 13 Eylül 2017 tarihinde, davayı gören AB Adalet Divanı 9. Dairesi, davanın daha fazla sayıda hâkimden oluşan Büyük Daire’ye (Grand Chamber) havale edilmesine karar vermiştir. 12 Ekim 2017 tarihinde ise Mahkeme, sözlü muhakemeyi tekrar başlatmaya karar vermiş ve ilgili tarafları yeni duruşmaya katılmaya davet etmiştir. 14 Kasım 2017 tarihinde yapılan duruşmada Louboutin, Van Haren, Almanya, Fransa, Birleşik Krallık Hükümetleri ve Avrupa Komisyonu mütalaalarını sunmuştur. Bu duruşmada taraflarca dile getirilen çeşitli hususlara da değinmek suretiyle ilk görüşteki analizlerini desteklemek üzere Hukuk Sözcüsü M. Szpunar, 6 Şubat 2018 tarihinde davadaki ek görüşünü açıklamıştır. Bu görüşte ele alınan temel hususlar aşağıda alt başlıklar halinde sıralanmıştır:

a. Dava konusu markanın tasnifi hakkındaki ek görüşler:

Duruşmada Louboutin’in açıklamaları göz önüne alındığında, dava konusu markada, renk şekli sınırlandırmakta ve bunun doğal sonucu olarak şekil, rengin dış sınırlarıyla örtüşmektedir. Dolayısıyla, Hukuk Sözcüsüne göre, somut olayda, şekil bütünüyle soyut halde veya göz ardı edilebilir önemde değildir. Taban şeklinin farklı ayakkabı tasarımlarına göre değişebilecek olmasının da önemi yoktur. Zira odak noktasını ayakkabının bir başka kısmı değil, tabanın belirli bir şekli oluşturmaktadır. Bu bağlamda, ilk olarak markanın bir bütün olarak değerlendirilmesi hususu; ikinci olarak da marka sahibine sağlanan korumanın sadece tescili istenen işaretin aynısını değil,  bununla benzer işaretleri de kapsadığı hususları dikkate alınmalıdır. İlaveten, kırmızı rengin, taban şeklinden bağımsız olarak kullanılması halinde markanın asli işlevini yerine getirebileceği ve sahibini teşhis etmeyi sağlayabileceği de şüphelidir. Marka sahibinin, tescil başvurusunu yaparken amaçladığının da bu olmadığı düşünülmektedir.

Bu çerçevede, Hukuk Sözcüsü, dava konusu markanın, tek başına renkten oluşan bir markadan ziyade; malların şeklinden oluşan ve bu şekille ilişkili olarak renk için koruma talep eden bir işaret olarak değerlendirilmesi gerektiği yönündeki görüşünü yinelemiştir.

b. 2017/1431 sayılı Uygulama Yönetmeliği bağlamında markanın “pozisyon markası” olarak tasnif edilmesinin etkisi:

14 Kasım 2017 tarihli duruşmada Louboutin, markasının, 2017/1431 sayılı Uygulama Yönetmeliği’nin 3(3)(d) maddesindeki “pozisyon markası” tanımında belirtilen kriterleri karşıladığını belirtmiştir.

Oysaki 207/2009 sayılı AB Marka Tüzüğünü tadil eden ve 23 Marka 2016 tarihinde (pozisyon markasına ilişkin düzenleme içeren 2017/1431 sayılı Uygulama Yönetmeliğinin ilgili maddesinden daha önce) yürürlüğe giren 2015/2424 sayılı AB Marka Tüzüğünün, Direktifin 3(1)(e)(iii) maddesinde belirtilen ret veya hükümsüzlük nedenine karşılık gelen hükmünde “münhasıran mali asli değerini veren şekilden oluşan işaretler” ifadesi yerine “münhasıran mali asli değerini veren şekil veya diğer özelliklerden oluşan işaretler” ifadesi kullanılmıştır. Böylelikle, pozisyon markalarına ilişkin düzenleme yürürlüğe girdiğinde, AB marka sistemi, bir işaretin 3(1)(e)(iii) maddesi kapsamında değerlendirilebilmesi için sadece şekilden oluşması gerekmediğine ilişkin düzenlemeyi hâlihazırda kabul etmiş durumdadır. Diğer yandan, Hukuk Sözcüsü, Direktifin 3(1)(e)(iii) maddesinin, “şekil markalarına” değil, “münhasıran mallara asli değerini veren şekilden oluşan işaretlere” atıfta bulunduğunun altını çizmiştir.

İlaveten Hukuk Sözcüsü, 2017/1431 sayılı Uygulama Yönetmeliğinin 3(3) maddesinin, ne tescil edilebilir markaların tahdidi bir listesini, ne de ilgili maddede yer verilen marka türlerinin tanımını içerdiğini belirtmiştir. Şöyle ki, bunun devamındaki fıkralardan da anlaşılacağı üzere, m. 3(3) sadece sıklıkla kullanılan marka türlerinin, tescil prosedüründe ne şekilde gösterileceğini düzenlemektedir. Bu maddede sayılan çeşitli marka türlerinin karışımı niteliğindeki işaretler de AB marka sistemine uyumludur. Bu bağlamda, söz konusu markanın şekil markası olarak tescil edilmiş olması, o markanın “malların şeklinden oluşan marka” olarak sınıflandırılmasına engel teşkil etmemektedir.

Bu değerlendirmeler ışığında Hukuk Sözcüsü, 2017/1431 sayılı Uygulama Yönetmeliğinin 3(3)(d) maddesiyle AB marka hukuku sistemine “pozisyon markası” kavramının dâhil edilmiş olmasının, malların şeklinden oluşan ve belirli bir renk için koruma talep eden işaretler hakkında Direktifin 3(1)(e)(iii) maddesinin uygulanabileceği yönündeki değerlendirmesini değiştirmeyeceği yönünde görüş belirtmiştir.

c. 2008/95 sayılı Direktifin 3(1)(e)(iii) maddesi ile 2015/2436 sayılı Direktifin 4(1)(e)(iii) maddesinin kapsamının karşılaştırılması:

2015/2436 sayılı Direktifle, mevcut Direktifin ilgili maddesindeki “münhasıran mali asli değerini veren şekilden oluşan işaretler”  ifadesi “münhasıran mali asli değerini veren şekil veya diğer özelliklerden oluşan işaretlerbiçiminde değiştirilmiştir.

Hukuk Sözcüsü, yeni Direktifte bu hususla ilgili olarak herhangi bir geçici maddeye yer verilmemiş olmasını, 2008/95 sayılı Direktifin 3(1)(e)(iii) maddesinin, şekilden oluşarak belirli bir renk için koruma talep eden işaretlere uygulanacağı şeklindeki yorumu destekleyen bir husus olarak değerlendirmiştir. Hukuk Sözcüsünün analizinin temel argümanını, ilgili maddenin temelindeki birincil ve en önemli gerekçe oluşturmaktadır.

d. 2008/95 sayılı Direktifin 3(1)(e)(iii) maddesinin temelindeki gerekçe:

2008/95 sayılı Direktifin 3(1)(e)(iii) maddesi uyarınca mallara asli değerini veren özellikleri taşıyan markalar reddedilir veya hükümsüz kılınır. Böylelikle bu madde hükmü, malların değeri üzerinde belirli bir etkisi olduğu dönem boyunca bir özelliğin, o pazardaki diğer kişilerine de açık kalmasına imkân tanımaktadır.

Malların doğasından kaynaklanan [m. 3(1)(e)(i)] veya teknik bir sonucu elde etmek için gerekli olan [m. 3(1)(e)(ii)] özelliklere ilişkin hükümlerin tersine; mallara asli değerini veren özelliklere ilişkin hüküm, tüketicinin algısı, tercihleri ve işaretin bir teşebbüs adına tescil edilmesi halinde doğacak ekonomik etki gibi bazı harici faktörlere bağlıdır. Aslında, tüketicinin algısına ilişkin belirleyici etken şekil, renk veya pozisyon markaları arasındaki ayrım değil, işaretin bütüncül olarak bıraktığı izlenime dayalı olarak malların kaynağını gösterme fonksiyonudur. Bununla birlikte, mallara asli değerini veren özelliklerin kısmen tüketici algısına göre belirlenmesi, Hukuk Sözcüsüne göre, markanın veya marka sahibinin bilinirliğinin, dava konusu şeklin mallara asli değerini verip vermediğine ilişkin değerlendirmenin bir parçası olarak dikkate alınacağı anlamına gelmemektedir.

e. 2008/95 sayılı Direktifin 3(1)(b) maddesi ile ilgili olarak dava konusu markanın tasnifi:

İlk görüşünde Hukuk Sözcüsü ön yorum kararı talebi hakkında iki yaklaşım öngörmüştür. İlk yaklaşım 2008/95 sayılı Direktifin 3(1)(e) maddesinin geniş şekilde yorumlanabileceğine dayanmaktadır. İkinci yaklaşım ise, malların bir unsurundan ayrıştırılabilir olmayan veya daha az rastlanan kategorideki işaretlerin, Direktifin 3(1)(b) maddesi anlamında ayırt edici niteliğe sahip olup olmadığını ele alırken, bazı işaretlerin halka açık kalmasındaki yararın göz önünde bulundurulmasına yöneliktir. İlk görüşünde Hukuk Sözcüsü tercihini ilk yaklaşım yönünde belirtmiş iken duruşmada Almanya, Fransa ve Birleşik Krallık hükümetleri ile Avrupa Komisyonu, dava konusu markanın pozisyon markası olduğu varsayımından hareketle ve pozisyon markalarının Direktifin 3(1)(e)(iii) hükmü kapsamına girmediğinden bahisle ikinci yaklaşımı savunmuşlardır.

Bu noktada Hukuk Sözcüsü, Divanın renk markalarına ilişkin Libertel kararına atıf yaparak, rengin tescilinin, aynı tür mal veya hizmetleri sunan diğer ticari aktörleri haksız şekilde kısıtlamamasına ilişkin genel menfaate aykırı olup olmadığının değerlendirilmesi gerektiğini hatırlatmıştır. Libertel davasında mahkeme, renk markalarının ayırt edici niteliğini değerlendirirken, halkın nadiren ürünleri renklerine göre kıyaslayabilecek durumda olması nedeniyle sadece sınırlı sayıda rengi ayırt edebileceği varsayımını temel almıştır. Bu husus, belirli bir renk için koruma talep eden pozisyon markası olarak tasnif edilmiş markalar açısından da evleviyetle geçerlidir. Hukuk Sözcüsüne göre, malın kaynağını göstermek için bir ayakkabını tabanına uygulanabilecek renkler daha bile sınırlıdır, çünkü pratikte siyah, gri ve kahverengi tonları ilgili sektördeki yaygın kullanımları nedeniyle sistematik olarak ayırt edicilikten yoksundur.

Hukuk Sözcüsü ilaveten, Adalet Divanının içtihadına göre, bir işaretin ayırt edici niteliğe sahip olup olmadığına ilişkin değerlendirmede belirleyici olan faktörün, o işaretin figüratif, üç boyutlu veya diğer tür bir marka olarak tasnif edilip edilmemesi değil; işaretin dava konusu malların görünümünden ayırt edilebilir olup olmaması hususu olduğunu belirtmiştir. Buna göre, malların görünümünden ayırt edilebilir olmaksızın renk için koruma talep eden bir işaret, ancak ilgili sektörün norm veya geleneklerinden önemli ölçüde farklılaşması halinde ayırt edici olacaktır. Diğer taraftan, 3(1)(b) maddesi, 3(1)(e) maddesinden farklı olarak, kullanım sonucu kazanılan ayırt edicilik istinası ile aşılabilmekte olup, bu anlamda, 3(1)(e)(iii) maddesinin temelini oluşturan; tüketiciler tarafından aranan ve tercih edilen bir özelliğin diğer ticari aktörler tarafından kullanımının kısıtlanmamasına yönelik genel çıkar, 3(1)(b) maddesi bağlamında kalıcı olarak sağlanamamaktadır.

Sonuç:

Yukarıda yer verilen değerlendirmeler ışığında Hukuk sözcüsü ilk görüşünde ulaştığı sonucu devam ettirmiştir. Tekrar etmek gerekirse;

“2008/95/EC sayılı Direktifin 3(1)(e)(iii) maddesi, malların şeklinden oluşan ve belirli bir renk için koruma talep eden işaretlere uygulanabilir olarak yorumlanmalıdır. Bu madde hükmü bağlamında, “mallara asli değerini veren şekil” kavramı, sadece şeklin içsel, özünde bulunan (intrinsic) değeriyle ilgili olup, markanın veya marka sahibinin bilinirliğinin göz önüne alınmasına olanak vermemektedir.”

Hukuk Sözcüsünün davada birbiriyle aynı yöndeki ilk görüş ve ek görüşünü aktardıktan sonra yazımızın sonuna doğru şu hususu tekrar belirtmekte fayda var:

Mahkeme tarafından Adalet Divanına yöneltilen soru, Louboutin adına tescilli markanın mala asli değerini veren bir işaret olup olmadığına ilişkin değil;  “mala asli değerini veren şekillere” ilişkin ret/hükümsüzlük nedeninde geçen “şekil” kavramının Louboutin adına tescilli -ne tür bir marka olduğu ayrıca tartışılan- markayı da kapsayıp kapsamadığına ilişkin bir sorudur. Yani Lahey Mahkemesi, öncelikle Direktifin ilgili maddesindeki “şekil” kavramının, somut olaydaki “ayakkabı tabanına uygulanmış renk” gibi bir unsuru da kapsayıp kapsamadığını netleştirmek istemektedir. Adalet Divanından alacağı yanıt olumlu olursa, bu unsurun mala asli değerini verip vermediği ayrıca değerlendirilecektir.

Dolayısıyla, davada bu aşamadan sonra, “münhasıran mala asli değerini veren şekilden oluşan işaretlere” ilişkin ret/hükümsüzlük nedeninde yer alan “şekil” tabirinin kapsamı konusunda son sözü Adalet Divanı Büyük Dairesi söyleyecektir. Hukuk Sözcüsünün gerek ilk görüşü, gerekse ek görüşü, ilgili maddedeki “şekil” kavramının, dava konusu marka gibi “malın şeklinden oluşan ve –bu şekille bağlantılı olarak- bir renk unsuru için koruma isteyen” markaları da kapsamına alacak şekilde yorumlanması yönünde. Adalet Divanı’nın, Hukuk Sözcüsü tarafından önerilen yanıta katılması halinde bu defa markanın “mala asli değerini veren şekil” niteliğinde olup olmadığı ayrı bir değerlendirmenin konusu olacaktır.

Gelinen noktada, Louboutin’in “kırmızı taban” markalarının ciddi bir hükümsüzlük tehdidi altında olduğunu söylemek kanaatimizce çok yanlış olmayacaktır. Söz konusu markanın, 6769 s. SMK’nın 5(1)(e) (mülga 556 s. KHK m. 7/1-e) maddesine karşılık gelen hükmü kapsamında bir incelemeye tabi tutulması ve bunun devamında mala asli değerini verdiği sonucuna varılması halinde, kullanım sonucu kazanılmış ayırt edicilik de ileri sürülebilir olmayacaktır. Zira, kanaatimizce davada Louboutin’in, söz konusu markanın “pozisyon markası” olduğunu ve bu marka türünün, ilgili maddedeki “şekil” tabiri kapsamı dışında tutulması gerektiğini savunması tam da bu yüzdendir. Çünkü, markayı “mala asli değerini veren şekil” incelemesi kapsamı dışında tutacak bir karar çıkması halinde, kullanım sonucu kazanılmış ayırt edicilik yoluyla, markanın hükümsüz kılınmasını engellemesi, böylelikle kırmızı renkli tabanlar üzerindeki marka korumasını sürdürmesi mümkün olabilecektir.

Öte yandan, yazının başında Louboutin’in kırmızı taban markasının Avrupa Birliği markası olarak da tescilli olduğunu belirtmiştim.  Yazıyı hazırlarken, Benelüks’de tescilli markanın yanı sıra, AB’de tescilli marka için de iki ayrı kişi tarafından hükümsüzlük talebinde bulunulduğunu, hükümsüzlük talebinde bulunan taraflardan birisinin ise yine Van Haren Schoenen B.V. olduğunu tespit ettim. Hükümsüzlük talebi şu anda EUIPO İptal Biriminin önünde ve işlemler askıya alınmış durumda. Askıya alma sebebi ise yazımızın konusunu oluşturan davada Adalet Divanı tarafından verilen ön yorum kararının beklenmesi! Dolayısıyla, Adalet Divanı tarafından verilecek karar, sadece Benelüks markasını değil, AB markasının da kaderini belirleyecek gibi görünüyor.

Ülkemizde ise mülga 556 s. KHK 7/1-e maddesi TÜRKPATENT ve mahkemeler tarafından bugüne kadar çok nadiren uygulanmış bir ret/ hükümsüzlük nedeni.  Ne yazık ilgili maddenin kapsamı, uygulama alanı ve esasına ilişkin konularda (özellikle mala asli değerini veren şekillere ilişkin kısmı açısından) mahkemelerin de yol gösterici olabilecek, ilkesel nitelikte bir kararı bildiğim kadarıyla bulunmuyor.

6769 s. SMK’nın SMK 5(1)(e) maddesi, 2019’da yürürlüğe girecek olan yeni AB Marka Direktifi ile AB Marka Tüzüğünü mehaz alarak, “… mala asli değerini veren şekli ya da başka bir özelliğini münhasıran içeren işaretler ” ifadesine yer vermiş durumda. Şu halde SMK, mülga 556 s. KHK’nın 7/1-e maddesinden farklı olarak ilgili maddenin uygulama alanını sadece şekillerle sınırlı tutmamış. Bunu, … ya da bir başka bir özelliğini münhasıran içeren işaretler” ifadesinden anlamak mümkün. Kuşkusuz, bu ifadenin uygulamadaki karşılığının nasıl olacağı, hangi tür özelliklere uygulanabileceği zaman gösterecek…

Meraklıları için yazımızı, Louboutin’in kırmızı tabanlarının Türkiye’deki durumundan bahsederek bitirelim.

Yazımızda aktarılan davaya konu işaretin aynısı için Türkiye’de ilk olarak 2009 yılında marka tescil başvurusu yapılmış ancak Christian Louboutin tarafından yapılan başvuru “ayak giysileri” malları için ayırt edicilikten yoksun ve tanımlayıcı nitelikte bulunarak YİDK tarafından nihai olarak kısmen reddedilmiş. Karara karşı dava açılmadığından kısmi ret kararı kesinleşmiş, marka hükümden düşmüş. Christian Louboutin tarafından 2015 yılında yapılan başvuruda ise yine aynı marka örneği kullanılarak bu defa kırmızı renk unsuru için “pozisyon markası” olarak tescil talep edilmiş ancak daha sonra bu başvuru geri çekilmiş. Yani şu an için Türkiye’de Christian Louboutin’in kırmızı renkli tabanlar üzerinde bir marka koruması bulunmuyor.

Konu hakkında Adalet Divanı tarafından verilecek karar ve devamında bu kararın Louboutin’in Benelüks ve AB’de tescilli markalarına etkisini bekleyip göreceğiz. Yazıda aktardığımız sürecin devamında Adalet Divanı tarafından verilecek kararı, hatta devamında Benelüks ve EUIPO’daki uyuşmazlıklarda verilecek kararları da IPR Gezgininde paylaşmak istediğimizi belirteyim. Görünen o ki, kırmızı tabanlar marka hukuku bağlamında daha çok tartışma götüreceğe benziyor.

 

H. Tolga Karadenizli

Şubat 2018, Ankara

karadenizlit@gmail.com

 

Kaynak: http://curia.europa.eu/juris/liste.jsf?language=fr&jur=C,T,F&num=C-163/16&td=ALL

“Fikri Mülkiyet Hukuku Blogları ve IPR Gezgini Macerası” Sunumu – İstanbul’a Davetliydik Keyifli Bir Gün ve Gecenin Hikayesi

 

IPR Gezgini ekibi olarak 16 Şubat 2018 günü International Trademark Association (INTA) ve Gün+Partners Avukatlık Bürosu’nun davetlisi olarak İstanbul’daydık.

INTA’nın her yıl dünyanın farklı bir ülkesinde gerçekleştirilen yıllık toplantısı (ki INTA yıllık toplantıları dünyanın en kalabalık ve önemli marka organizasyonudur) öncesi dünyanın farklı yerlerinde ön toplantılar yapılmaktadır. Gün+Partners Avukatlık Bürosu, INTA ön yıllık toplantılarının Türkiye ayağını 5 yıldır gerçekleştirmektedir ve bu toplantılara marka hukukuna ilişkin farklı konularda konuşmacılar davet etmektedir.

2018 yılı INTA Türkiye ön yıllık toplantısının davetlisi IPR Gezgini’ydi. Yıllardır internet üzerinden sürdürdüğümüz amatör ruhtaki yayının böylesine önemli bir toplantıya tek konuşmacı olarak davet suretiyle onore edilmesi bizi de çok gururlandırdı.

 

 

İstanbul’da katılacağımız toplantıyı fırsat ederek, aynı gece okurlarımızla bir buluşma düzenlemeyi de planladık ve her iki organizasyona da okuyucularımızı davet ettik. Bu yazıda her iki organizasyonu özetleyerek sizlerle bu güzel günü kısaca paylaşacağız.

INTA toplantısı, Gün+Partners Avukatlık Bürosu’nun İstanbul’daki merkezinde yapıldı. Oldukça konforlu ve rahat koşullarda düzenlenen toplantıyı bir resepsiyon takip etti. 70 civarı dinleyicinin katıldığı toplantının daha önce düzenlenen yıllık toplantıların en kalabalığı ve dolayısıyla ilgi çekeni olduğunu duymak bizi ayrıca sevindirdi.

Toplantıda IPR Gezgini ve kurucusu Önder Erol Ünsal, “Fikri Mülkiyet Hukuku Blogları ve IPR Gezgini Macerası” başlıklı yaklaşık 35 slayttan oluşan bir sunum yaptı. Sunumda, ilk olarak, IP Bloglarının dünyada ve Türkiye’de ortaya çıkmasını sağlayan objektif şartlar ortaya konuldu, devamında dünyadaki önemli IP Bloglardan örnekler verildi, Türkiye şartlarında bu tip bir bloğun neden yapıldığı, kuruluş ve gelişim hikayesi anlatıldı, IPR Gezgini bugünden çekilen fotoğrafla tanıtıldı, sitenin amacı, artıları ve eksiklikleri ortaya konuldu, hedeflerimiz tanımlandı ve son olarak toplantıya katılan diğer IPR Gezgini yazarları, Gülcan Tutkun Berk, Gonca Ilıcalı ve Özlem Fütman da kendi deneyimlerini aktardı (toplantıya katılamayan diğer yazarlarımıza da emekleri için buradan ayrıca teşekkür ediyoruz). Bunun ardından dinleyicilerin soruları yanıtlandı ve resepsiyon kısmına geçildi. Sunumu bu yazıda tamamıyla paylaşmayacak olsak da slaytlarımızdan birkaçına fikir edinmeniz için yer veriyoruz. Bunların altında da sunum sırasında çekilen birkaç fotoğrafı görebilirsiniz.

 

 

 

 

 

 

 

Soruların ve sohbetin keyifle devam ettiği uzunca bir resepsiyon devamında, IPR Gezgini gecesinin düzenleneceği mekana geçildi. Orada da muhtemelen 40 kişiden fazlaydık ve gece sona kadar kalanlar için bir hayli uzun sürdü. Sohbetin yoğunluğu içinde resepsiyon ve buluşmada fotoğraf çekmeyi fazlasıyla ihmal ettik sanırım, bu nedenle fotoğraf çeken katılımcılardan fotoğrafları mutlaka bizlerle de paylaşmalarını rica ediyoruz. Elimizde bulunan -şimdilik- iki fotoğrafı burada sizlerle de paylaşıyoruz.

 

 

Gecenin sonuna dek bizi yalnız bırakmayan evsahibimiz Gün+Partners ekibine, özellikle de son dakikaya dek birlikte olduğumuz Uğur Aktekin’e ve organizasyonu bizim açımızdan tamamen sorunsuz hale getiren Pınar Arıkan’a çok teşekkür ediyoruz. Teşekkürlerin en büyüğü ise gerek toplantıda gerekse de resepsiyon ve yemekte bizlerle birlikte olan okurlarımıza gidiyor. Bizler daha da motive olduk, daha çok yazacağız.

Son olarak, 17 Şubat Cumartesi sabahı gecenin yorgunluğunu atmaya çalışırken bir diğer sürprizle karşılaştık. Siteden aldığımız otomatik geri bildirim sayesinde öğrendik ki; site yazarımız Özlem Fütman’ın, dünya fikri mülkiyet camiasını sarsmakta olan “Michael Gleissner” hakkında yazdığı “YETENEKLİ BAY RIPLEY; CATCH ME IF YOU CAN! BU YAZIDA GEÇEN İSİMLERİ AKLINIZDA TUTUN, ÇÜNKÜ BİR GÜN SİZİN DE KARŞINIZA ÇIKABİLİR, SONRA “ÖZLEM SÖYLEMEMİŞTİ, BİLMİYORDUM” DEMEYİN!” başlıklı yazı (bkz. https://wp.me/p43tJx-LD)World Trademark Review’de haber olmuş.

 

 

Tahmin ediyoruz ki, Michael Gleissner hakkında medya takibi yapanlar, IPR Gezgini’ndeki yazıyı ve çok ilgi çekici (ve de haklı) benzetmeleri fark edip, yazı içeriğini İngilizce’ye çevirtip World Trademark Review’de haber haline getirmişler. Özlem Fütman’ı tebrik ediyoruz, çok sevindik. Bir de çevirenler IPR Gezgini’ni IP Navigator olarak anmasalar daha iyi olurmuş :))

Yeni buluşmalarda tekrar görüşmek üzere diyoruz.

IPR Gezgini

iprgezgini@gmail.com

Şubat 2018

 

 

 

 

 

 

 

Maartje Verhoef’in Vesikalık Fotoğrafı Hakkında EUIPO Temyiz Kurulu Kararı – Siz Ne Düşünürsünüz? (2)

 

“Siz Ne Düşünürsünüz?” serimizde son olarak, “Mavi Gözlü Kadın Fotoğrafı”ndan oluşan bir başvuru hakkında Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO) Temyiz Kurulu kararının sizce ne yönde olduğu sorusunu okuyucularımıza yöneltmiştim. Soru hakkında yorumlarını bizlerle paylaşan okuyucularımız “birgariphezarfen, Murat Dönertaş ve Muazzez Kılıç”a çok teşekkür ediyorum. Bu ilginç soru hakkında işyerinde ve çeşitli sosyal ortamlarda da çok sayıda geri dönüş aldım, ancak yazılı yorum olmadıkları için onları ayrıca paylaşamıyorum.

Vakayı ve sorumuzu kısaca hatırlatacak olursak:

“Aşağıda görseline yer verilen kadın fotoğrafından oluşan bir marka tescil başvurusu 14 Ekim 2015 tarihinde Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO)’ne yapılır.

 

Başvurunun kapsamında 3., 9., 14., 16., 18., 25. sınıflara dahil mallar ve 35., 41.,42. ve 44. sınıflara dahil hizmetler yer almaktadır. Oldukça uzun mal ve hizmet listesinin tercümesine burada yer vermeyeceğiz, ancak başvurunun kapsamında sayılan sınıflardaki mal ve hizmetlerinin neredeyse tamamının bulunduğunu belirtmek, okuyucularımıza başvurunun kapsamı hakkında fikir verecektir.

EUIPO Marka Birimi, başvuruyu tüm mal ve hizmetler bakımından ayırt edici nitelikten yoksunluk ve tanımlayıcılık gerekçeleriyle reddeder. Uzmanın ret kararında esasen, başvurunun sadece bir kadının portre fotoğrafından oluşması, başvurunun gösteriminin diğer kadınların yüzlerinden esasen farklılaşmaması, bu haliyle başvurunun gösteriminin tüketicilerin bir işletmenin mallarını ve hizmetlerini, diğer işletmelerin mallarından ve hizmetlerinden ayırt etmesi sağlama amacına hizmet etmemesi gerekçe gösterilmiştir. EUIPO uzmanı tanımlayıcılık gerekçeli ret kararını ise, mallar bakımından malların kullanım alanının belirtilmesi (kadınlara yönelik mallar), hizmetler bakımından ise hizmetin ilgili olduğu veya hizmeti sağlayan model veya moda tasarımcısının belirtilmesi gerekçesine dayandırmıştır.

Başvuru sahibi ret kararına karşı itiraz eder ve başvurunun ayırt edici niteliğe sahip olduğunu ve tanımlayıcı olmadığını belirterek ret kararının kaldırılmasını talep eder.

EUIPO Temyiz Kurulu itiraz hakkındaki kararını 16 Kasım 2017 tarihinde verir.

Bu noktada sorumuzu yöneltiyoruz. Sizce EUIPO Temyiz Kurulu itiraz hakkında ne yönde karar vermiştir? Karar sizce; itirazın reddi mi, kabulü mü, yoksa kısmen kabulü mü yönündedir?”

 

EUIPO Temyiz Kurulu, itirazı 16 Kasım 2017 tarihli kararı ile sonuçlandırır ve başvuru hakkındaki ret kararını tümüyle kaldırır.

Karar metninin https://oami.europa.eu/copla/trademark/data/014679351/download/CLW/APL/2017/EN/20171116_R2063_2016-4.pdf?app=caselaw&casenum=R2063/2016-4&trTypeDoc=Human&sourceLang=nl bağlantısından görülmesi mümkündür.

Kanaatimizce, karar tartışmaya açık tespitler içermektedir ve bu aşamada, kararı kendi adıma pek de yerinde bulmadığımı belirtmem yerinde olacaktır.

Temyiz Kurulu kararını, ayırt edici nitelikten yoksunluk değerlendirmesine ilişkin tespitleriyle birlikte aktarmaya başlıyorum:

Temyiz Kurulu, öncelikle ayırt edici niteliğin değerlendirilmesine ilişkin içtihadı ortaya koymuş ve sonrasında bu içtihadı bir kadının vesikalık fotoğrafı bakımından irdelemiştir.

Kurula göre, kişi veya kişilerin fotoğraflarından oluşan işaretlerde ayırt edici niteliğe ilişkin tespit yapmak zor olsa da, bu durum bu tip fotoğrafların ayırt edici nitelikten yoksunluk gerekçesiyle reddedilmesi zorunluluğunu yanında getirmemektedir. Yanıtlanması gereken soru, incelemeye konu fotoğrafın, kamunun ilgili kesimince derhal ticari kaynak gösteren bir işaret olarak algılanıp algılanmayacağı, yani başvuru sahibinin mal ve hizmetlerinin diğer işletmelerin mal ve hizmetlerinden ayırt etmesini sağlayıp sağlamayacağıdır. Ayırt edici nitelik değerlendirilirken orijinallik ve bireysellik karşılanması gerekli kriterler olmamakla birlikte, inceleme konusu işaretin bir işletmenin mallarını ve hizmetlerini, diğer işletmelerin mallarından ve hizmetlerinden ayırt edilmesini sağlaması gerekmektedir. İşaretin, malların üreticisi veya hizmetlerin sağlayıcısı hakkında tam bilgi vermesi beklenmez, aranılan şart mal ve hizmetlerin, farklı ticari kaynaklardan gelen mal ve hizmetlerden ayırt edilmesinin sağlanmasıdır.

Temyiz Kurulu’na göre, inceleme konusu işaret bu şartları yerine getirmektedir. İnceleme konusu işaret, bir kadının başının normal renklerdeki ve sıradan bir zemin üzerindeki gerçek gösteriminden oluşsa da, bu görünüm başvuru kapsamındaki mal ve hizmetlerin görünümü veya şekli değildir, dolayısıyla inceleme konusu işaret, mal ve hizmetlerin görümüne bağlı bir şekilden oluşmamaktadır.

Bir kişinin vesikalık fotoğrafı, o kişinin fiziksel özelliklerini ortaya koyan benzersiz görünümüdür. Kişinin ismi ve soyadının yanısıra, vesikalık fotoğrafı da o kişiyi tanıtmaya yarayan ve başkalarından ayırt edilmesini sağlayan bir unsurdur. Bu nedenle de Kurula göre, inceleme konusu işaret, markanın asli işlevi olan mal ve hizmetlerin, başka işletmelerin mal ve hizmetlerinden ayırt edilmesini sağlama asli işlevini yerine getirebilecektir.

Temyiz Kurulu belirtilen açıklamalar çerçevesinde ayırt edici nitelikten yoksunluk gerekçeli ret kararını kaldırmıştır.

Temyiz Kurulu’nun tanımlayıcılık konusunda değerlendirmesi ise anahatlarıyla aşağıdaki şekildedir:

Başvuru bir kadının başının fotoğrafından oluşmaktadır.

Bir işaretin tanımlayıcılık gerekçesiyle reddedilebilmesi için, kamunun ilgili kesiminin işaret ile tescili talep edilen mal ve hizmetler arasında yeteri derecede doğrudan ve özel bir ilişki kurması gereklidir.

Kararı veren uzmana göre; 3.,14.,18. ve 25. sınıflara dahil mallar bakımından bu ilişki mevcuttur, şöyle ki bir kadının yüzünün fotoğrafından oluşan başvuru, malların kimin kullanımına yönelik olduğunu göstermektedir. 16. sınıfa dahil bazı mallar bakımından da malın konusuna ilişkin bilgi verilmektedir. 35., 41., 42. sınıflara dahil hizmetler bakımından ilgili model veya moda tasarımcısı işaret edilmektedir ve 44. sınıftaki bazı hizmetler bakımından hizmetleri veren kişi gösterilmektedir.

Temyiz Kurulu’na göre; bireylerin fotoğraflarının veya şekillerinin yaygın biçimde kullanıldığı ve özellikle de kişisel bakım, giyim, moda sektörleriyle bağlantılı malların ambalajları üzerinde veya hizmetlerin sunum biçiminde yer aldığı bir gerçektir. Bu tip şekiller, özel kişileri gösterse de, çoğunlukla insanların sıradan gösteriminden başka bir şey değildir ve bunun sonucunda bu şekillerin malların veya hizmetlerin genel hedef kitlesini gösterir referanslar olarak değerlendirilmesi olasıdır.

Bununla birlikte incelenen vakadaki şekil, bir bireyin eşsiz yüz hatlarını gösteren vesikalık fotoğraf biçimindeki bir gösterimdir. Bu nedenle Kurula göre, kamunun ilgili kesiminin işaret ile mallar ve hizmetler arasında doğrudan ve özel bir ilişki kurması beklenemez. Bu kadın fotoğrafını görecek kişiler, mal ve hizmetlerin hedef kitlesi ile doğrudan bağlantı kurmayacaktır. Tüm malların veya hizmetlerin erkeklere veya kadınlara yönelik olduğu gerçektir, dolayısıyla bu fotoğraf görüldüğünde 3.,14.,18. ve 25. sınıflara dahil malların kadınlara yönelik olduğu sonucu kesin biçimde ortaya çıkmayacaktır. Kaldı ki, kadın ismiyle ürün sunan markaların (Carolina Herrera) erkek koleksiyonu olduğu gibi, tersi durum da (Giorgio Armani, Ralph Lauren) mevcuttur. 16. sınıfa dahil mallar bakımından verilen ret kararı ise, bu tip ürünlere kullanıcının fotoğrafının sonradan eklemesi nedeniyle yerinde değildir. Ayrıca, hizmetler bakımından verilen ret kararına gerekçe olarak gösterilen “şeklin hizmeti sağlayanı göstereceği” argümanı, şeklin ticari kaynak gösterir biçimde algılanabileceği sonucuna varılmasına yol açmaktadır.

Belirtilen nedenler kapsamında Temyiz Kurulu tanımlayıcılık gerekçeli ret kararını yerinde bulmamıştır.

Bu tespitlerin sonucunda, Temyiz Kurulu başvuru hakkında verilen ret kararını kaldırmıştır.

Kanaatimizce, başvuru hakkında verilen karar tartışmaya oldukça açıktır. Özellikle, 3. sınıfa dahil mallar, devamında 14.,18. ve 25. sınıflara dahil mallar için başvuruya konu fotoğraf bizce de ürünlerin kadınlara yönelik olduğu mesajını açık olarak vermektedir. Hele ki, saç bakım ürünleri, kozmetik malzemeler, şampuanlar gibi ürünler bakımından, kamunun ilgili kesiminin söz konusu doğrudan ve özel bağlantıyı kurması bizce hiç de güç olmayacaktır. Ayırt edici nitelikten yoksunluk gerekçesiyle verilebilecek başvurunun tümüyle reddedilmesi kararı ise, kişilerin vesikalık fotoğrafları hakkında genel bir bakışı içerecektir, anlaşılan o ki, EUIPO Temyiz Kurulu, bu tip fotoğrafları ticari kaynak gösterir şekiller olarak görmektedir. Bu husus daha genel bir kabulü onaylamak veya tümden dışlamak anlamındadır ve tartışmalı bir husustur.

Okurlarımızın ne düşündüğünü doğrusu çok merak ediyoruz. Temyiz Kurulu kararı da ortadayken, yorumlarınızı paylaşmanızdan memnuniyet duyacağız.

Bu yazıda bonus olarak ise başvuruyu oluşturan fotoğrafın Hollandalı model Maartje Verhoef‘e ait olduğu bilgisini veriyoruz. Yazıyla çok ilgilenen bazı okurlarımız (onlar kendilerini bilir) fotoğrafın kime ait olduğunu sormuştu, ne mutlu onlara ki, meraklarını da giderdik.

https://www.google.com.tr/search?q=maartje+verhoef&tbm=isch&tbo=u&source=univ&sa=X&ved=0ahUKEwizm4O99afZAhUFJVAKHc8tDWAQsAQIMQ&biw=1920&bih=1109

Önder Erol ÜNSAL

unsalonderol@gmail.com

Şubat 2018

 

 

 

Mavi Gözlü Kadın Fotoğrafı Hakkında EUIPO Temyiz Kurulu Kararı – Siz Ne Düşünürsünüz? (1)

 

“Limp Bizkit” grubunun 2003 yılında yeniden yorumlayarak listebaşı yaptığı “Behind Blue Eyes (Mavi Gözlerin Arkasında)” şarkısının asıl sahibi İngiliz “The Who” grubudur. Şarkının Limp Bizkit yorumunu daha çok sevdiğimi belirterek, bir mavi gözlü kadın fotoğrafını konu alan yeni “Siz Ne Düşünürsünüz?” sorumuza geçiyorum.

Aşağıda görseline yer verilen kadın fotoğrafından oluşan bir marka tescil başvurusu 14 Ekim 2015 tarihinde Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO)’ne yapılır.

 

Başvurunun kapsamında 3., 9., 14., 16., 18., 25. sınıflara dahil mallar ve 35., 41.,42. ve 44. sınıflara dahil hizmetler yer almaktadır. Oldukça uzun mal ve hizmet listesinin tercümesine burada yer vermeyeceğiz, ancak başvurunun kapsamında sayılan sınıflardaki mal ve hizmetlerinin neredeyse tamamının bulunduğunu belirtmek, okuyucularımıza başvurunun kapsamı hakkında fikir verecektir.

EUIPO Marka Birimi, başvuruyu tüm mal ve hizmetler bakımından ayırt edici nitelikten yoksunluk ve tanımlayıcılık gerekçeleriyle reddeder. Uzmanın ret kararında esasen, başvurunun sadece bir kadının portre fotoğrafından oluşması, başvurunun gösteriminin diğer kadınların yüzlerinden esasen farklılaşmaması, bu haliyle başvurunun gösteriminin tüketicilerin bir işletmenin mallarını ve hizmetlerini, diğer işletmelerin mallarından ve hizmetlerinden ayırt etmesi sağlama amacına hizmet etmemesi gerekçe gösterilmiştir. EUIPO uzmanı tanımlayıcılık gerekçeli ret kararını ise, mallar bakımından malların kullanım alanının belirtilmesi (kadınlara yönelik mallar), hizmetler bakımından ise hizmetin ilgili olduğu veya hizmeti sağlayan model veya moda tasarımcısının belirtilmesi gerekçesine dayandırmıştır.

Başvuru sahibi ret kararına karşı itiraz eder ve başvurunun ayırt edici niteliğe sahip olduğunu ve tanımlayıcı olmadığını belirterek ret kararının kaldırılmasını talep eder.

EUIPO Temyiz Kurulu itiraz hakkındaki kararını 16 kasım 2017 tarihinde verir.

Bu noktada sorumuzu yöneltiyoruz. Sizce EUIPO Temyiz Kurulu itiraz hakkında ne yönde karar vermiştir? Karar sizce; itirazın reddi mi, kabulü mü, yoksa kısmen kabulü mü yönündedir?

Yorumlarınızı mutlaka bekliyoruz, EUIPO Temyiz Kurulu kararına birkaç gün sonra yer vereceğiz.

Bonus olarak ise aşağıda “Behind Blue Eyes” şarkısına yer veriyoruz, yoksa “Mavi mavi masmavi, gözleri boncuk mavi” daha mı uygun olurdu? Bilemedim!

 

 

Önder Erol ÜNSAL

unsalonderol@gmail.com

Şubat 2018

Vigeland’ın Heykellerinin Marka Olarak Tescili Mümkün müdür? EFTA Mahkemesi ve Norveç Sınai Mülkiyet Ofisi Temyiz Kurulu Kararları Işığında Değerlendirme

 

Tarihi ve kültürel değerler bakımından topluma mal olmuş işaretlerin marka olarak tescil edilemeyeceği hükmü birçok ülkenin marka mevzuatında yer alan bir mutlak ret nedenidir. Bununla birlikte hükmün uygulama alanı kimi durumlarda tartışmalara yol açmaktadır. Bu yazıda inceleyeceğimiz karar, hükmün Norveç Sınai Mülkiyet Ofisi (NSMO) ve Avrupa Serbest Ticaret Birliği (EFTA) mahkemesi tarafından nasıl değerlendirildiğini ortaya koyacaktır.

Vakayı aktarmaya başlamadan önce ilk olarak, EFTA’nın Avrupa Birliği üyesi olmayan Norveç, İsviçre, İzlanda ve Lihtenştayn devletlerinin üyesi olduğu bir bölgesel ekonomik örgüt olduğunu ve EFTA mahkemesinin bu örgütün yargı organı olduğunu belirtmemiz yerinde olacaktır.

“Gustav Vigeland” 1943 yılında hayatını kaybetmiş Norveçli ünlü bir heykeltıraştır. Vigeland’ın eserlerinin çoğunluğu Norveç’in başkenti Oslo’daki Vigeland heykel parkında yer almaktadır. Vigeland parkında Gustav Vigeland’ın 214 heykeli bulunmaktadır. Oslo’nun en önemli turistik alanlarından birisi olan Vigeland heykel parkında açık havada sergilenen eserlerden en ünlüleri arasında, “Öfkeli Çocuk”, “Monolith” gibi eserler yer almaktadır:

 

 

 

Vigeland heykel parkının da içinde bulunduğu Frogner parkı, Oslo’nun en büyük parkıdır ve Oslo Belediyesi’ne aittir.

Gustav Vigeland, 1943 yılında hayatını kaybettiğinden eserleri üzerindeki telif hakları 1 Ocak 2014 tarihinde sona ermiştir.

Oslo Belediyesi, 2013 yılında aralarında Öfkeli Çocuk, Monolith gibi eserlerin görsellerinin de yer aldığı 90 civarı Vigeland eserinin marka olarak tescil edilmesi talebiyle NSMO’ya talepte bulunur. NSMO bu başvuruları ayırt edici nitelikten yoksunluk, tanımlayıcılık ve mallara asli değerini katan işaretler arasında olma gerekçeleriyle kısmen reddeder. Kısmi ret kararları kapsamında, adi metallerden mamul ürünler, değerli metallerden mamul ürünler, kağıt ve basılı malzemeler yer alırken; oyunlar ve oyuncaklar gibi mallar reddedilmemiştir. (Kısmi ret kararının mantığını anlayamadığımı bu aşamada belirtmeyelim. Y.N.)

Oslo Belediyesi, ret kararlarına karşı itiraz eder ve itirazlar inceleme için NSMO Temyiz Kurulu’nun önüne gelir. Temyiz Kurulu, itirazlar hakkında karar vermeden önce işlemleri durdurur ve EFTA Mahkemesi’nin görüşüne başvurur. EFTA Mahkemesi’ne yöneltilen altı soru hakkında mahkeme 7 Nisan 2017 tarihinde görüşünü bildirir. Mahkemenin yanıtlarının http://www.eftacourt.int/uploads/tx_nvcases/5_16_Judgment_EN.pdf bağlantısından görülmesi mümkündür. Temyiz Kurulu sorularının üzerinde yoğunlaştığı konu, kamuya mal olmuş sanat eserlerinin marka olarak tescili taleplerinin kamu düzenine aykırılık gerekçesiyle reddedilmesinin gerekip gerekmediğidir.

EFTA Mahkemesi’ne yöneltilen sorulardan en önemlilerinden birisi, telif hakkı koruma süresi dolan bir eserin marka koruması talebine konu edilmesinin kamu düzenine aykırı olup olmadığıdır. Mahkemenin bu soru için yaptığı yorum, belirtilen eylemin her durumda kamu düzenine aykırılığından bahsedilemeyeceği, ancak bazı eserlerin bir ulusun kültürel mirası olarak kabul edilebileceğinden hareketle, bu tip eserlerin marka korumasına konu edilmesinin kamu düzenine aykırılığından söz edilebileceğidir. Bu yöndeki incelemeninse ,her vaka bazında ayrı biçimde yapılması gerekmektedir ve incelemede eserin ilgili ülkedeki statüsü, algılanma biçimi ve marka başvurusu kapsamında bulunan mal ve hizmetlerin niteliği dikkate alınmalıdır. Buna ilaveten bir eserin toplum değerlerine gerçek ve yeterli derecede ciddi bir tehdit oluşturması durumunda da, bu eserden oluşan veya onu içeren işaretin marka olarak tescilinin kamu düzenine aykırı olduğu kabul edilebilecektir.

EFTA Mahkemesi’nin görüşünü dikkate alan NSMO Temyiz Kurulu başvurular hakkındaki kararını 13 Kasım 2017 tarihinde verir (karar için bkz. https://lnkd.in/ezP8cpG). Temyiz Kurulu kararında tüm başvuruları kamu düzenine aykırılık nedeniyle reddeder. Temyiz Kurulu’na göre, başvuruları oluşturan eser görselleri, Norveç toplumu için önemli kültürel değerlerdir ve marka olarak tescil edilmeleri yerinde olmayacaktır.

Kurul kararında, telif hakkına konu eserlerin ayırt edici karakterinin olabileceği ve marka tesciline konu olabilecekleri belirtilmiştir. Buna karşın Kurul, telif hakkına konu olabilecek eserlerin marka olarak tescilinin bazı hallerde, telif hakları korumasının üzerine kurulu olduğu sınırlı süreli koruma ilkesi ile çelişebileceğini belirtmiştir. Şöyle ki, telif haklarına sınırlı süreli koruma verilmesinin gerekçelerinden birisi, eserin koruma süresi dolduktan sonra kamuya açık (kamu malı) haline gelmesini sağlamaktır. Buna karşılık telif haklarına sağlanan sınırlı süreli koruma sona erdikten sonra, marka tescili yoluyla teorik olarak sınırsız süreli koruma sağlamak, telif hakkı sahibine rekabeti engelleyici haksız avantajlar verebilecektir. Temyiz Kurulu’na göre, bu tip durumlarda marka tescili talebinin kamu düzenine aykırı olarak değerlendirilmesi mümkündür.

Temyiz Kurulu, Vigeland’ın eserlerinin marka olarak tescil edilmesi taleplerini yukarıda sayılan faktörler ışığında değerlendirdiğinde, aşağıdaki sonuçlara ulaşmıştır:

Oslo Belediyesi’nin Vigeland’ın eserlerinin marka olarak tescili talebiyle yaptığı başvurular, kamu düzenine aykırılık nedeniyle reddedilmelidir. Şöyle ki, bu eserler Norveç toplumunun ortak kültürel mirası niteliğindedir. Vigeland’ın eserlerinin marka olarak tescil edilmesi yoluyla edinilecek münhasır haklar, Oslo Belediyesi’ne sadece haksız rekabet avantajları sağlamayacak, aynı zamanda toplumun söz konusu eserlere erişim hakkını da sınırlayabilecektir.

EFTA Mahkemesi kararı ve bu karar ışığında oluşturulan NSMO Temyiz Kurulu kararı, kanaatimizce birkaç noktayı açıkça ortaya koymaktadır. Birincisi, telif hakkı koruma süresi dolan eserlerin marka olarak tescil edilmesi ilkesel olarak mümkündür. İkincisi ise, bu eserlerin toplum açısından önemli kültürel değere sahip olmaları, örneğin bir ulusun kültürel mirası niteliğinde olmaları halinde, tescil taleplerinin kamu düzenine aykırılık nedeniyle reddedilmesi mümkündür.

NSMO Temyiz Kurulu, başvuru sahibinin Oslo Belediyesi olması hususunu ise ret kararının yerindeliğini değiştiren bir husus olarak görmemiştir (bkz. kararın 24. paragrafı). Kurul’a göre, Oslo Belediyesi marka olarak tescil yoluyla Vigeland’ın sanat eserleri üzerinde kontrol sağlamak istemektedir, bu istek eserlere ve parka yapılan yatırımlar dikkate alındığında anlaşılabilir niteliktedir ve muhtemelen başkalarının eserleri kamu düzenine aykırı biçimde kullanması riskini azaltacaktır. Bununla birlikte bu tip bir istek veya niyet, marka kanunuyla korunan hiçbir meşru çıkarı teminat altına almamaktadır. Tersine, böyle bir isteği veya niyeti dikkate alarak tescili gerçekleştirmek, telif haklarının sınırlı koruma süresine tabi olmasının altında yatan düşünce ve temel toplumsal faydayla da çelişecektir.

Son yıllarda ülkemizde de karşımıza çıkan ortak tarihi ve kültürel değerlerin marka olarak tescil edilmesi taleplerinin değerlendirilmesinde, yukarıda kısaca aktarmaya çalıştığımız karar ve gerekçelerinin dikkate alınması kanaatimizce yerinde olacaktır.

Önder Erol ÜNSAL

Şubat 2018

unsalonderol@gmail.com 

(Bu yazı ilk olarak GOssIP dergisinin 46. sayısında yayımlanmıştır.)

Googlelamak Fiili Google Markasını Jenerik Hale Getirir mi? A.B.D. Temyiz Mahkemesi Google Kararı

Sıradan bir iş gününde Google‘u kaç kez kullanıyorsunuz?

Ya da evde dinlenirken veya arkadaşlarınızla dışarıdayken merak ettiğiniz herhangi bir konuyu veya gideceğiniz restoranı nereden araştırıyorsunuz?

Bu sorulara karşı vereceğimiz yanıtlar, muhtemelen hepimize şunu gösterecektir:

Google bugünlerde hepimizin hayattaki en büyük yardımcısıdır ve onu ziyaret sıklığımız, hayatımızdaki herhangi birini ziyaret sıklığımızdan çok daha fazladır.

Hayatımızın bu denli içinde olan Google, Türkiye’de de googlelamak şeklinde bir fiilin türetilmesine yol açmıştır. Bir çoğumuz “Yakınlarda pizzacı var mı internet arama motorlarından bakar mısın?” demek yerine “Mahalledeki pizzacıları googlelar mısın?” demeyi tercih ediyoruz. Peki bu fiili durum, Google markasını jenerik bir marka haline getirmekte midir?

Bu soru, A.B.D.’nde tartışılmış ve 9. Bölge Temyiz Mahkemesi tarafından karara bağlanmıştır. İlgi çekici davayı bu yazı boyunca anahatlarıyla aktarmaya çalışacağım.

29 Şubat – 10 Mart 2012 tarihleri arasında Chris Gillespie isminde bir şahıs içinde Google kelimesi geçen 763 alan adını kendi adına kaydettirir. Alan adlarının tamamı Google kelimesini içermektedir ve bunun yanında bir ürün, kişi, marka, firma ismine yer verilmiştir. Örnekler: googledisney.com, googlebarackobama.com, googlenewstvs.com, vb.

Google markasının sahibi “Google, Inc.” alan adı tescillerine karşı, Google markasını ve kötü niyet gerekçelerini öne sürerek şikayet gerçekleştirir. Şikayeti değerlendiren Ulusal Tahkim Forumu (National Arbitration Forum), belirtilen gerekçeleri haklı bulur ve alan adlarının Google, Inc.’e devredilmesine karar verir.

Bu kararın ardından, David Elliott isimli bir şahıs, sonradan da Chris Gillespie‘nin katılımıyla, Google markasının iptal edilmesi talebiyle Arizona Bölge Mahkemesi’nde dava açar. Davacılara göre, “Google kelimesi tüm dünyada internet araması yapmayı tanımlayan jenerik bir ifade haline gelmiştir” ve bu nedenle jenerik hale gelmiş Google markasının iptal edilmesi gerekmektedir. Arizona Bölge Mahkemesi davayı reddeder ve davacılar bu karara karşı temyiz yolunu kullanır.

Yazının devamında tarafların argümanlarını ve mahkemenin gerekçelerini belirterek, davayı gören 9. Bölge Temyiz Mahkemesi‘nin 16 Mayıs 2017 tarihli kararına yer vereceğiz, karar metninin http://cdn.ca9.uscourts.gov/datastore/opinions/2017/05/16/15-15809.pdf bağlantısından görülmesi mümkündür.

Davacılar, iptal talebinde iki ana argümana dayanmaktadır:

(i) İlk derece mahkemesi, Google kelimesinin fiil olarak kullanım biçimini dikkate almamıştır.

(ii) Davacılar tarafından sunulan kanıtlar yeteri derecede değerlendirilmemiştir.

Temyiz Mahkemesi analizine, marka koruması talep edilebilecek terimleri dört kategoriye bölerek başlamıştır: Jenerik, tanımlayıcı, çağrıştırıcı ve rastgele seçilmiş / fantezi terimler. Mahkeme’ye göre, bu davada ilk ve son kategorideki terimler, yani jenerik ve rastgele seçilmiş / fantezi terimler değerlendirilmelidir.

Jenerik terimler, belirli bir mal veya hizmetin ismini ifade eden, genel anlamda tanımlayıcı kelimelerdir ve ilgili malın veya hizmetin ticari kaynağını gösterme özellikleri olmadığından, marka olarak korunmaları mümkün değildir. Rastgele seçilmiş / fantezi terimlerin ise koruma talep edilecek mal veya hizmetlerle bağlantısı bulunmamaktadır, dolayısıyla doğaları gereği ticari kaynak gösterme vasfına sahiplerdir.

Bununla birlikte, geçerli bir markanın sahibi, geçen zaman için jenerikleşmenin (genericide) kurbanı olabilir. Jenerikleşme, halkın bir markanın ticari kaynağına bakmaksızın, o markayı belirli tipteki mal veya hizmetlerin jenerik adı olarak kullanmaya başlaması halinde ortaya çıkar. Bu tip markalara A.B.D.’nde örnek olarak Aspirin, Cellophane, Thermos markaları verilebilir. Bunlar bir dönem rastgele seçilmiş / fantezi kategorisindeki korunabilir markalar iken, halk bunları zaman içerisinde marka olarak kullanıldıkları mallar ile özdeşleştirmiş ve bu malların jenerik adı olarak kullanmaya başlamıştır. Buna karşın, halkın bir markayı belirli bir tipte bir ürünün ismi olarak kullanmaya başlaması tek başına ve derhal, bir markayı jenerik hale getirmez. Bir marka ancak “tescilli markanın kamunun ilgili kesiminde yarattığı birincil anlamın, ticari kaynağına hiç bakılmaksızın, belirli tipte bir mal veya hizmetin ismi haline gelmesi” durumunda jenerik hale gelmiş olarak kabul edilir.

Bu durumun tespiti için uygulanacak teste “kimsin / nesin testi” (who are you / what are you) adı verilmiştir. Eğer kamunun ilgili kesimi, bir markayı belirli mal ve hizmetlere ilişkin olarak “kimi veya ürünün nereden geldiğini” tanımlar biçiminde anlıyorsa, marka halen geçerlidir. Buna karşın, aynı kesim bir markayı belirli mal ve hizmetlerin “ne” olduğunu tanımlar biçimde anlıyorsa, marka jenerik hale gelmiştir. Dolayısıyla, sorulması gereken soru, “Terimin anlamının kamunun ilgili kesimi nezdinde (şu anda) ürünün ismi mi olduğu ve üreticiyi göstermediği midir?

Davacıların ilk argümanı, ilk derece mahkemesinin “Google” teriminin fiil olarak kullanımını göz ardı etmesidir.

Temyiz Mahkemesi’ne göre bu argüman iki açıdan yerinde değildir.

Birincisi, jenerik hale gelme iddiası mutlak surette belirli tipte mal veya hizmetlere ilişkin olmalıdır. Davacıların iddiası, Google ibaresinin internette arama yapma eylemi için jenerik bir fiil haline gelmesidir, buna karşın iddianın belirli bir mal veya hizmetle ilişkisi bulunmamaktadır. A.B.D. Marka Kanunu (Lanham Kanunu)’nda “bir markanın malların veya hizmetlerin jenerik adı haline gelmesi nedeniyle iptal edilmesinin talep edilebileceği” ve uygulanacak testin “tescilli markanın (belirli) malların veya hizmetlerin jenerik adı haline gelip gelmediğinin değerlendirilmesi” olduğu belirtilmiştir. Dolayısıyla, mevzuata göre jenerikleşme belirli mal veya hizmetlere ilişkin olmalıdır. Bu şart, fantezi markaların yaşayabilirliğinin sağlanması bakımından da önemlidir, çünkü aksi durumda belirli bir mal için fantezi yani tescil edilebilir olan bir terim, başka bir mal için jenerik olması nedeniyle, korunabileceği mallar bakımından da jenerikleşme tehlikesi içerisinde olacaktır.

İkincisi, bir terimin fiil olarak kullanılması, o terimin kullanımını otomatikman jenerik kullanım haline getirmemektedir. Davacılar, bir kelimenin ancak sıfat gibi kullanımı halinde markasal kullanımının söz konusu olacağını belirtmektedir. Lanham Kanunu’nda jenerikleşme testi hakkında değişiklik yapılırken, markaların ikili (dual) işlevinden bahsedilmiştir. Buna göre, markalar bir ürünü isimlendirme ve aynı zamanda ticari kaynağını belirtme amacına hizmet eder. Buna göre, bir ürün emsalsiz ise, ürün için seçilen markanın, o ürünün ismi olarak kullanılması kaçınılmazdır. Ancak bu durum markanın jenerik hale geldiği sonucunu ortaya çıkarmaz. Bu şekilde Kongre, bir kişinin bir markayı isim olarak ve aynı zamanda kaynak belirten bir marka olarak kullanabileceğini de göstermiştir. Bu yazıda detayına girmeyecek olsak da, Temyiz Mahkemesi’nin önceden verdiği “Coke” kararına sıklıkla atıf yaparak, bu argümanı reddettiğini belirtmemiz yerinde olacaktır. (Coke kararında yer verilen tespitleri okumak isteyen okurlarımızın yukarıda yer verdiğimiz bağlantıyı kullanarak karar metnini incelemeleri önerilir.)

Davacıların ikinci argümanı, ilk derece mahkemesinin Google teriminin jenerik hale geldiğini ispatlamak için sundukları delillerin yeterince incelememesidir.

Temyiz Mahkemesi’ne göre, yukarıda da belirtildiği üzere, jenerik hale gelme iddiası mutlak surette belirli tipte mal veya hizmetlere ilişkin olmalıdır. Google terimi bir fiil olarak jenerik biçimde ve arama motorları arasında ayırım gözetmeksizin kullanılsa da, bu durum bize ilgili terimin, internet arama motorlarının isimlerine ilişkin olarak kamu tarafından ne şekilde algılandığı hakkında bir fikir vermeyecektir. Bir diğer deyişle, davacılar tarafından sunulan kanıtlar, halkın çoğunluğunun “Google” terimini bir fiil olarak kullandığını gösterse de, bu faktör tek başına markanın belirli mal veya hizmetler için jenerik hale geldiğini göstermeyecektir.

Davacılar tarafından sunulan kanıtlar, Google teriminin internet arama motorları için jenerik biçimde kullanımını göstermemektedir ve tekrar etmek gerekirse yalnızca fiil olarak kullanımı ortaya koymaktadır. Bu husus, jenerik hale gelme iddiasının mutlak surette belirli tipte mal veya hizmetlere ilişkin olması zorunluluğu ile birleştiğinde, davacıların kanıtların yeterince incelenmediği yönündeki iddiası da reddedilmiştir. (Temyiz Mahkemesi’nin bu husustaki oldukça kapsamlı değerlendirmesi, yukarıdaki karar bağlantısından detaylarıyla görülebilir.)

Temyiz Mahkemesi, yukarıda anahatlarıyla açıkladığımız gerekçelerle davayı reddetmiş ve ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır.

Davacılar bu karar üzerine Yüksek Mahkeme’ye başvurmuştur, ancak Yüksek Mahkeme davacıların dilekçesini esastan görüşmeyi reddetmiştir. (https://arstechnica.com/tech-policy/2017/10/supreme-court-wont-nullify-google-trademark-in-genericide-challenge/)

Jenerik marka teriminin, ülkemizde de oldukça hoyrat ve bilinçsiz biçimde kullanıldığı kişisel gözlemimizdir. Oldukça güçlü markalar olan ve sahibince de sıkı biçimde korunan bazı markalar, ülkemizde ortada jenerikliğe ilişkin bir karar veya sahibinin markayı terk etmesi gibi bir veri olmaksızın, jenerik markalar arasında örneklendirilmektedir. Bir markanın başarısının veya sektöründeki ilk markalardan birisi olmasının, markanın jenerik hale gelmesi gibi bir sonuca yol açmayacağı, yukarıda yer verdiğimiz Temyiz Mahkemesi kararından da açıkça görülmektedir.

Hayatımızın bir parçası olan googlelamak eylemi hakkında detaylı açıklama içeren kararın okuyucularımızın da ilgisini çektiğini umuyoruz.

Önder Erol ÜNSAL

Şubat 2018 

unsalonderol@gmail.com

 

HATIRLATMA: IPR GEZGİNİ 16 Şubat 2018’de İstanbul’da INTA Toplantısı’na Konuk Olacak – Sizleri de Bekleriz

 

Yıllardır verilen ticari kazanç amacı gütmeyen çabanın, bir noktadan sonra başarıya ulaştığını ve takdir edildiğini görebilmek, şüphesiz insanı en mutlu eden yaşam hallerinden birisi olmalı.

IPR Gezgini‘nde ben ve diğer yazar arkadaşlarım için bugünlerde bu hissiyatı yaşıyoruz.

1878 yılında kurulan International Trademark Association (INTA), marka alanında dünyada faaliyet gösteren en büyük sivil toplum örgütüdür ve dünyanın birçok ülkesinden binlerce üyeye sahip bir kuruluştur. INTA üyesi 7,100 kuruluş yaklaşık 31,000 marka profesyonelini temsil ediyor ve üyeler 187 farklı ülkeden geliyor. INTA’nın her yıl dünyanın farklı ülkelerinde düzenlediği yıllık toplantılarda binlerce marka profesyoneli bir araya geliyor ve birçok mesleki alan toplantısının yanında, çok sayıda iş bağlantısı da bu toplantılarda gerçekleştiriliyor.

Yıllık toplantılar öncesi, ülkelerde gerçekleştirilen ön toplantılar ise, üyelerin bir araya gelmesi ve önemli görüşmelerin gerçekleştirilmesi amacına hizmet ediyor. INTA’nın ülkemizde de çok sayıda üyesi mevcut ve dernek üyeleri çeşitli vesilelerle bir araya geliyor.

INTA’nın 16 Şubat 2018 tarihinde İstanbul’da gerçekleştirilecek ulusal toplantısının konuğu ise, -ne mutlu bize ki-: IPR GEZGİNİ!

Fikri Mülkiyet Blogları, ana başlığı ile gerçekleştirilecek toplantıya bizi davet ettikleri için INTA‘ya ve INTA adına organizasyonu gerçekleştiren Gün + Partners Avukatlık Bürosu‘na teşekkürlerimizi sunuyoruz. Doğrusunu söylemek gerekirse çok onurlandık ve mutlu olduk.

Aşağıda programına ve INTA kayıt sayfasına da yer verdiğimiz etkinlik kayıt yaptırmak koşuluyla herkesin katılımına açık olacak.

IPR Gezgini kurucusu ve yazarı Önder Erol ÜNSAL‘ın ana konuşmacı olacağı toplantıya, site yazarları Gülcan TUTKUN BERK, Gonca ILICALI ve Özlem FÜTMAN da katılacak ve sunuma ve toplantıya yapacakları katkılarla dinleyicilerle IPR GEZGİNİ deneyimlerini paylaşacaklar. Sitemizin diğer yazarları Selin KALEDELEN, H. Tolga KARADENİZLİ ve Poyraz DENİZ ise çok istemelerine rağmen, maalesef bu toplantıda aramızda olamayacaklar.

Daha bitmedi!

Geçtiğimiz yıl Ankara’da ilkini yaptığımız IPR Gezgini buluşmasını, 16 Şubat gecesi bu kez de İstanbul’da yapmayı planlıyoruz. Bizler toplantı sonrası gece birlikte zaman geçireceğiz ve eğer sizler de aramıza katılmak isterseniz çok seviniriz. Tanışmaya ilaveten, hep birlikte mesleki konularda ve IPR Gezgini’nden beklentiler konusunda sohbet ederiz. Bu buluşmaya katılmayı düşünenler okurlarımız iprgezgini@gmail.com adresinden bizimle temasa geçerlerse, yaklaşık sayıyı belirleyip buluşma mekanını onu göre seçeceğiz.

Toplantı programı ve diğer detaylar aşağıda:

https://members.inta.org/pre-am-receptions?reload=timezone

file:///C:/Users/pc/AppData/Local/Packages/Microsoft.MicrosoftEdge_8wekyb3d8bbwe/TempState/Downloads/inta-Pre-Annual-Meeting_V6.pdf

 

 

İstanbul’daki okuyucularımızla buluşmayı sabırsızlıkla bekliyoruz.

INTA ve Gün + Partners Avukatlık Bürosu’na da davetleri için tekrar çok teşekkür ediyoruz. Gerçekten çok onurlandık!

Önder Erol ÜNSAL

unsalonderol@gmail.com

Ocak 2018

 

Adalet Divanı Genel Mahkemesi “iGrill” Kararı – “i” Ön Eki Markaya Ayırt Edici Nitelik Kazandırır mı? (T-35/17)

 

Adalet Divanı Genel Mahkemesi’nin 31 Ocak 2018 tarihli T-35/17 sayılı “iGrill” kararı tanımlayıcı markaların değerlendirilmesi konusunda ilgi çekici tespitler içermektedir. Bu kararı fazla zaman kaybetmeden IPR Gezgini okuyucuları ile paylaşmak istedik.

A.B.D. menşeili “Idevices LLC” firması 23 Şubat 2015 tarihinde “iGrill” kelime markasını tescil ettirmek için Madrid Protokolü yoluyla Avrupa birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO)’ne başvuruda bulunur. Başvuru sahibi sonradan devir yoluyla “Weber-Stephen Products LLC” firması olmuştur.

iGrill

Başvurunun kapsamında 9. sınıfa dahil “Izgara yapma ve pişirme işlemlerinde bireylere yardımcı olmak için mobil cihazlarda kullanım amaçlı bilgisayar yazılımları, bilgisayar donanımları ve elektronik gıda termometreleri” malları bulunmaktadır.

EUIPO uzmanı başvuruyu ayırt edici nitelikten yoksunluk ve tanımlayıcılık gerekçeleriyle reddeder. Bu karara karşı başvuru sahibince yapılan itiraz, EUIPO Temyiz Kurulu’nun 4 Kasım 2016 tarihli kararıyla reddedilir. Temiz Kurulu kararında; başvurunun “i” ve “Grill” kelimelerinin yanyana yazılımı suretiyle oluşturulduğu, “G” harfinin büyük harfle yazımından dolayı “i” harfinin bir ön ek olarak algılandığı, “i” harfinin bir ön ek olarak “interaktif” ve “enformasyon teknolojileri” kavramlarına referansta bulunduğu, “ızgara” anlamına gelen “grill” kelimesinin bir pişirme cihazı olduğu, bu haliyle bütün olarak bir neoloji olan “iGrill” ibaresinin kamunun ilgili kesimince “interaktif bir ızgara veya enformasyon teknolojisi yoluyla çalışan bir ızgara” olarak anlaşılacağı tespitlerine yer verilmiş ve bu nedenle de başvurunun tanımlayıcı olduğu sonucuna varılmıştır.

Başvuru sahibi ret kararına karşı dava açar. Dava Adalet Divanı Genel Mahkemesi’nce T-35/17 sayıyla 31 Ocak 2018 tarihinde karara bağlanır. Yazının kalan kısmında Genel Mahkeme’nin kararına yer verilecektir. Karar metninin http://curia.europa.eu/juris/document/document.jsf?text=&docid=198882&pageIndex=0&doclang=EN&mode=req&dir=&occ=first&part=1&cid=15927 bağlantısından görülmesi mümkündür.

Davacı, davada iki argümana dayanmaktadır:

(i) Başvurunun tanımlayıcı olmaması,

(ii) EUIPO’nun önceki karar pratiklerinden farklı yönde karar vermesi.

Davacı, birinci argümanında “iGrill” ibaresinde yer alan “i” harfinin bağımsız bir anlamı bulunmadığını, dolayısıyla “iGrill” ibaresinin kamunun ilgili kesimi bakımından anlamsız bir kelime olarak değerlendirileceğini, buna ilaveten başvuru kapsamında bulunan malların ızgaralar olmaması nedeniyle, ibareye yüklenen anlam ne olursa olsun, başvurunun tanımlayıcı olarak değerlendirilemeyeceğini, son olarak www.ideviceinc.com internet sitesinden alınan ve kararda dayanılan bilgilerin kamunun ilgili kesiminin algısı olarak değerlendirilemeyeceğini, çünkü bu sitenin AB.D.’ndeki tüketicilere yönelik olduğunu ve sitede yer alan bilgilerin markanın satılan malların ticari kaynağını işaret eder biçimde kullanıldığını gösterdiğini öne sürmektedir.

Genel Mahkeme değerlendirmesine tanımlayıcı markalara ilişkin bilindik içtihadı tekrarlayarak başlamıştır. Bu hususlardan önemli olanların bir kez daha altını çizmek gerekirse:

“Tanımlayıcı işaretlerin tek bir kişi adına marka olarak tescil edilmemesinin nedeni, bu tip işaretlerin herkes tarafından özgür biçimde kullanımının sağlanması yoluyla kamu yararının korunmasıdır. Buna ilaveten, tanımlayıcı işaretler, markanın, malların ve hizmetlerin ticari kaynağını gösterme şeklindeki asli işlevini yerine getirmemektedir. Bir işaretin tanımlayıcılık gerekçesiyle reddedilebilmesi için işaret ile mallar ve hizmetler arasında doğrudan ve özel bir bağlantı bulunmalı ve bu bağlantının, kamunun ilgili kesimi tarafından mallara ve hizmetlere ilişkin bir tanım veya onların bir özelliği olarak derhal ve başka bir düşünceye mahal verilmeksizin anlaşılması gerekmektedir. Bir işaretin tanımlayıcılık gerekçesiyle reddedilebilmesi için, işaretin başvurunun yapıldığı tarihte, başvuru kapsamındaki mallara veya hizmetlere ilişkin olarak fiilen tanımlayıcı biçimde kullanılması gerekli değildir. İlgili maddenin lafzından anlaşıldığı üzere, işaretin bu şekilde kullanılabilmesi yeterlidir. Bir kelime işaretinin tescili talebi, bu nedenle işaretin olası anlamlarından birisinin ilgili malların veya hizmetlerin özelliği olması halinde reddedilmelidir. Son olarak, bir işaretin tanımlayıcı olup olmadığı kamunun ilgili kesiminin işareti anlayış biçimi ve ilgili mal ve hizmetler dikkate alınarak değerlendirilmelidir.”

İncelenen vakada, başvuru kapsamındaki mallar bakımından kamunun ilgili kesimi, Avrupa Birliği’nde İngilizce konuşan genel anlamda halktan ve aynı zamanda uzmanlaşmış kişilerden oluşmaktadır.

Buna ilaveten, Temyiz Kurulu kamunun ilgili kesiminin “i” ve “grill” ibarelerini birbirlerinden ayrı biçimde değerlendireceği yorumunda haklıdır. Şöyle ki, içtihatta da belirtildiği üzere, kamunun ilgili kesimi bir kelime işaretini değerlendirirken, işareti somut bir anlamı bulunan veya kendileri için bilinir olan parçalara bölecektir (13 Şubat 2007, Mundipharma v OHIM — Altana Pharma (RESPICUR), T‑256/04, EU:T:2007:46, paragraph 57.).

İncelenen başvuruda, “grill” kelimesi İngilizce’de yaygın olarak kullanılan bir pişirme cihazının ismidir ve “i” ibaresinin “akıllı” anlamında veya “enformasyon teknolojilerine atıfta bulunur şekilde” kullanıldığını iyi bilinen bir faktördür. Bu çerçevede, “iGrill” ibaresi tek bir kelimeden oluşan hiçbir somut anlamı bulunmayan bir neoloji değildir, “i” ve “grill” kelimelerinin sadece yanyana getirilmiş halidir.

Davacı tarafından öne sürülen argümanlar ise, bu tespitlerin yerindeliğini ortadan kaldırmamaktadır. Şöyle ki, başvuru kapsamında yer alan “bireylere ızgara yaparken ve yemek pişirirken bilgisayar yazımları, bilgisayar donanımları ve elektronik termometreler” malları, teknoloji sektörüne ait mallardır ve davacı bunun tersini ispatlayamamış haldedir.

Başvuru sahibi, EUIPO’nun “i” harfini yüklediği “interkatif”, “enformasyon teknolojisi” anlamlarının sözlüklerde yer almadığını iddia etse de; Genel Mahkeme’ye göre EUIPO, bir kelime markasının anlamının sözlüklerde yer aldığını ispatlamakla mükellef değildir. EUIPO, bir markayı AB marka mevzuatını, AB yargısı tarafından yorumlandığı şekliyle incelemekle yükümlüdür ve dolayısıyla bu ilkeler doğrultusunda yapılan incelemede, kararlarını kanıtlarla meşru hale getirmek zorunda değildir. Buna ilaveten, “i” harfinin EUIPO kararında belirtilen anlamının sözlüklerde yer almaması, kamunun ilgili kesiminin işareti belirtilen anlamda algılamasını engellemeyecektir.

Davacının bir diğer iddiası; “iGrill” ibaresinde, “G” harfinin büyük harflerle yazılması nedeniyle, ibarenin İngilizce yazım kurallarına uymaması ve bu nedenle de bağımsız anlamı bulunan bir kelime olarak değerlendirilemeyeceğidir.

Mahkeme’ye göre, başvuru bir kelime markasıdır ve kelime markaları, sadece harflerden ve kelimelerden veya bunların birlikteliğinden oluşan, normal fontlarda yazılı ve özel grafik unsurlar içermeyen işaretlerdir. Dolayısıyla, bunların tescilinin sağlayacağı koruma, başvuruda yer alan kelime unsurunu içerir, hiçbir grafik vey stilize unsur bu korumanın kapsamında değildir. Bu tip işaretlerin tanımlayıcı niteliği değerlendirilirken, işaretin büyük veya küçük harfte yazılmış olmasının hiçbir önemi yoktur.

Davacının bir diğer iddiası, “i” ibaresinin anlamı ne olursa olsun, başvuru kapsamındaki malların “ızgaralar” olmaması nedeniyle, başvurunun tanımlayıcı olarak kabul edilemeyeceğidir. Davacıya göre, başvuru kapsamındaki mallarla, ızgaraların bağlantısı bulunmamaktadır, ızgaraların IT arayüzü yoktur ve bu nedenle bir bilgisayar ve yazılım aracılığı ile uzaktan kontrol edilemezler. Buna ek olarak, bir termometrenin de akıllı olarak sınıflandırılması mümkün değildir.

Mahkeme’ye göre, yukarıda da belirtildiği üzere, bir işaret olası anlamlarından birisinin malların ve hizmetlerin özelliğini belirtmesi halinde tanımlayıcı olarak kabul edilir ve başvuru konusu işaretin, teknolojinin mevcut durumunda var olmayan bir özelliği tanımlaması, kamunun ilgili kesimini bu işareti tanımlayıcı olarak algılamasını dışlamaz.

İncelenen vakada, başvuru bütün olarak değerlendirildiğinde, “iGrill” ibaresinin, akıllı olma özelliğine sahip ve enformasyon teknolojisi kullanan bir ızgara anlamına geldiği görülmektedir. Başvurunun mal listesinin yazım biçimi de bu tespiti desteklemektedir. Bunun sonucunda, başvuru kapsamındaki malların, kullanıcılarına enformasyon teknolojisi kullanarak yardım eden ve bu yolla ızgaraları akıllı hale getiren özelliğe sahip olduğu görülmektedir ve bu hususun ilgili ürünlerin şu anda piyasada olup olmamasıyla bağlantısı bulunmamaktadır.

Belirtilen tüm nedenler ışığında Genel Mahkeme, başvurunun olası anlamlarından birisinin tanımlayıcı olması nedeniyle, başvurunun tanımlayıcılık gerekçesiyle reddedilmesi kararını yerinde bulmuştur.

Davacının ikinci ana argümanı, EUIPO’nun “iGrill” başvurusunu reddederek, daha önce verdiği kararlardan farklı yönde hareket etmesidir.

Davacının bu argümanı, Genel Mahkeme tarafından aşağıda yer verilen ve sıklıkla kullanılan gerekçeyle reddedilmiştir.

Başvuru sahibi, dava gerekçelerinden birisi olarak EUIPO tarafından önceden verilen kararları göstermektedir. Genel Mahkeme bu iddiayı aşağıdaki şekilde değerlendirir:

EUIPO, eşit muamele ve düzgün yönetim ilkeleri çerçevesinde benzer markalar hakkında önceden verilmiş kararları dikkate almalı ve aynı yönde karar verip vermeyeceğini dikkatle belirlemelidir. Bununla birlikte, bu ilkelerin ne şekilde uygulanacağı hukukilik ilkesiyle uyumlu olmalıdır. Bunun ötesinde, hukuki belirlilik ve iyi yönetim esasları çerçevesinde, markaların uygun olmayan biçimde tescil edilmesini engellemek amacıyla, her markanın incelenmesi düzgün ve kapsamlı biçimde yapılmalıdır. Buna uygun olarak, inceleme her vaka bazında ayrı olarak gerçekleştirilmelidir. Bir markanın tescil edilmesi, ilgili vakanın kendi şartları kapsamında değerlendirilebilecek ve amacı, inceleme konusu markanın herhangi bir ret gerekçesi kapsamına girip girmediğini belirlemek olan özel kriterlere bağlıdır (Avrupa Birliği Adalet Divanı, Agencja Wydawnicza Technopol v OHIM kararı, C‑51/10, 10 Mart 2011, paragraf 73-77).

İncelenen vakada, Temyiz Kurulu’nun, itirazı reddederken kapsayıcı ve detaylı bir inceleme yaptığı açıktır. Kararın önceki bölümlerinde belirtildiği üzere, Temyiz Kurulu, “iGrill” ibaresinin tanımlayıcılık gerekçesiyle reddedilmesi gerektiğini tespit etmiştir ve Mahkeme’ye göre bu tespitler yerindedir. Dolayısıyla, başvuru sahibinin bu sonucu ortadan kaldırmak için EUIPO’nun önceki kararlarına dayanması mümkün değildir.

Belirtilen gerekçeyle başvuru sahibinin ikinci iddiası da reddedilmiştir.

Yukarıda sayılan nedenlerle Adalet Divanı Genel Mahkemesi, inceleme konusu başvurunun EUIPO Temyiz Kurulu tarafından tanımlayıcılık gerekçesiyle reddedilmesi kararını yerinde bulmuş ve davayı reddetmiştir. Genel Mahkeme, tanımlayıcılık gerekçeli ret kararı yerinde bulduğundan, ayırt edici nitelikten yoksunluk gerekçeli ret kararının değerlendirilmesine ihtiyaç duymamıştır.

Türkiye’de de son yıllarda “i” veya “e” ön ekleriyle birlikte “ürün adına” yer verilerek çok sayıda marka tescil başvurusu yapıldığı bilinmektedir. Kamunun ilgili kesiminde, ürünlerin “akıllı”, “elektronik” veya “internet teknolojileri kullanılarak” işlediği algısını doğurduğu kanaatimizce açık olan bu tip başvurular hakkında, “iGrill” kararı yol gösterici içerikte bir karar olarak kabul edilebilir.

Önder Erol ÜNSAL

Şubat 2018

unsalonderol@gmail.com

YETENEKLİ BAY RIPLEY; CATCH ME IF YOU CAN! BU YAZIDA GEÇEN İSİMLERİ AKLINIZDA TUTUN, ÇÜNKÜ BİR GÜN SİZİN DE KARŞINIZA ÇIKABİLİR, SONRA “ÖZLEM SÖYLEMEMİŞTİ, BİLMİYORDUM” DEMEYİN!

 

Nedense MICHAEL GLEISSNER adını duyduğumda bugünlerde aklıma 2 kişi geliyor. Birisi, büyük hayranı olduğum, psikolojik gerilimin kraliçesi ve insanoğlunun ahlaki inanışlarını tersyüz eden romanların yazarı Patricia Highsmith’in yarattığı “Yetenekli Bay Ripley” (The Talented Mr. Ripley) karakteri. Diğeri ise, “Catch Me If You Can” (Sıkıysa Yakala) filminde Leonardo DiCaprio’nun canlandırdığı, gerçek olaylara dayanan, filmdeki Frank Abagnale J.R. karakteri.

 

 

Biri gerçek diğeri hayali bu karakterlerin her ikisi de insan psikolojisini çok iyi analiz eden üst düzey dolandırıcılardır.

Yetenekli olduğu kadar yakışıklı da olan Bay Ripley, menfaatleri gerektiriyorsa,  had safhada tehlikeli birine dönüşebilmektedir. (hayali bir kahramandır ama Highsmith’in kaleminde nasılda ete kemiğe bürünür, ışıltılı kötülüğü ve sarsıcı karanlığıyla sizi içine çeker; adeta gerçektir!)

Bir süreden beri MICHAEL GLEISSNER adı IP dünyasında fırtınalar koparıyor ve marka sahiplerinin tüylerinin diken diken olmasına sebep oluyor.

Kendisinin son “marifetlerinden” biri  İngiltere’de bir ihtilafa konu oldu. Bu yazıda hukuki analizlere değil,  itiraz edenin sunduğu delillerdeki  vak’alara ve dosyada yapılan bazı tespitlere  yer vereceğim, çünkü asıl bilgilenmemiz gereken kısım orası bence. Bazı yerlerde parantez içinde göreceğiniz cümleler/ifadeler benim kişisel yorumlarımdır.   

Bakalım bizim Ripley neler yapmış!

Hollanda menşeili CKL HOLDINGS NV şirketi İngiltere Marka ve Patent Ofisi (UK IPO) nezdinde 18,20 ve 25. Sınıflarda ALEXANDER ibaresi  için başvuruda bulunmuş, ama sonuçta başvuruyu 20. Sınıfta aynalar ve resim çerçeveleriyle sınırlamış. Paper Stacked Solutions Limited şirketi de buna itiraz etmiş, itirazı kabul edilmiş ve konu marka reddedilmiş. İtirazın kabul gerekçesi çok kısa; kötü niyetle yapılmış tescil başvuruları reddedilir. 

Paper Stacked itirazında kısaca demiş ki;

“Bu şirketin bu markayı kullanma niyeti yok, başvuru kullanma niyetiyle yapılmamış. Başvuru sahibi bir çok ülkede yüzlerce başvuru yapmış ve bunların bir çoğu isimlerden (ilk isimlerden) oluşuyor. Burada tek bir amaç var o da tescil ettirdiği markalara dayanarak 3. Kişilerin piyasaya girmesine engel olmak. Başvuru sahibinin bu yaptığı etik ilkelerine ve dürüst ticari uygulamalara aykırı. ALEXANDER birçok tasarımcının veya üreticinin ilk adı ve şirket de bu başvuruyla onları engellemeyi hedefliyor”.

Bunun üzerine CKL sunduğu karşı beyanda sadece demiş ki “markayı kullanıp kullanmadığım ancak tescilden beş yıl geçtikten sonra sorgulanabilir, siz şimdi markayı kullanıp kullanmayacağımı tartışamazsınız. Yasal olarak başvuru yapma hakkım var, yaptım. Markam hukukun aradığı ayırt edicilik koşullarını da taşıyor. İddialarınızın hiçbirini kabul etmiyorum.”

UK IPO tarafından, itiraz üzerine, başvurusu reddedilen CKL kararı Hearing Officer seviyesine taşımış, ancak lehine karar alamamış.

Bunun üzerine Hearing Officer’in kararını Atanmış Kişi olan Queen’s Counsel Geoffrey Hobbs nezdinde temyiz etmiş. (ne de olsa, kavgada yumruk sayılmaz!). Dikkat ederseniz burada klasik bir dava prosedüründen bahsetmiyoruz, bu İngiltere’nin kendi içindeki ayrı bir ihtilaf çözüm süreci. Bilgim dahilinde olduğu kadarıyla Queens’s Counsel’in kararı kesin, yani temyiz için başka bir merci yok.

İtirazı yapan Paper Stacked’in dosyaya sunduğu delillere ve dosyada yapılan tespitlere göre durum özetle şöyle;

1- Başvuru sahibi CKL Hollanda’da kurulmuş ve faaliyet alanı “film, video ve televizyon programları ile ilgili aktiviteler” Şirketin önceki adı Bigfoot Properties ve tek yöneticisi de bay MICHAEL GLEISSNER.

2- MICHAEL GLEISSNER İngiltere’de kurulmuş 1200 den fazla şirketin yöneticisi (evet tam 1.200!) Bu şirketler arasında unvanı Trump Interton Ltd ve EUIPO International gibi şirketlerde var. (EUIPO kelimesini bir yerden hatırlıyor musunuz acaba?!)

3- Wikipedia’ya göre, GLEISSNER bir “GİRİŞİMCİ” (!) ; Telebuch adında bir  e-ticaret platformu kurmuş ve daha sonra bunu Amazon’a satmış. (“Yetenekli” Bay Ripley demiştim size ama, değil mi!?). 2002 senesinde Amerikan marketi için finans, film yapımı, belgesel ve reality şov yapımı için Bigfoot şirketini kurmuş . Ayrıca 2010’da Fashion One TV adında uluslararası yayın yapan bir televizyon kanalının da kurucu ortağı olmuş.

4- CKL şirketi İngiltere’de sadece 8 markanın tescilini almışsa da, ABD, Benelüx ve dünyanın başka yerlerinde yüzlerce başka  tescili var. Bu tesciller çoğunlukla ANNA, JULIA, ALAN gibi ön isimlerden  ya da BLUE, EMERALD gibi renk isimlerinden oluşuyor. İngiltere’de ki 8 başvurudan 6 tanesine karşı 3. Kişiler itiraz etmiş.

Ama konu burada bitmiyor, başvuru sahibi EUIPO ve TESLA gibi markaları Benelüx’ de tescil ettirmiş.(EUIPO?  Benelüks’te tescil edilmiş?. Terzi kendi söküğünü dikemiyor mu acaba?)

WIPO nezdinde BAIDU diye tescili var, halbuki BAIDU Çin kaynaklı en büyük web servis şirketi.

EUIPO’da BAIDU için yapılan tescil ise gerçek marka sahibinin talebi üzerine kötü niyet gerekçesiyle iptal edilmiş. EUIPO kararında demiş ki “çok tanınmış Çin markasını biliyordun, ayrıca kendi web sayfanda demişsin ki “karşı taraf bana yaklaştığında markayı Çinli şirkete satabileceğimizi ummuştum”, senin bu markayı kullanmak gibi bir derdin yok” (web sayfasına böyle beyanlar koymak nasıl bir pervasızlık acaba?)

GLEISSNER kontrolündeki bazı şirketler yine tanınmış olduğu çok belli THE HOME DEPOT,ENRON, THE LEARNING CHANNEL ve PAN AM gibi markaları tescil ettirmek için başvurmuşlar (GLEISSNER’in şirketi  PAN AM’ı tescil ettirmeye çalışıyor, Frank Abagnale J.R’da  PAN AM’ın pilotuyum deyip dolandırıcılık yapıyordu. Nedir bu PAN AM şirketinin dolandırıcılardan çektiği?)

5- Google araştırması tescil edilen markaların kullanıldığına dair hiçbir veri göstermiyor.

6- CKL, ALEXANDER markasına dayanarak , EUIPO nezdinde ALEXANDER SMITH ve ALEXANDER BENNETT başvurularına itiraz etmiş.

7- MICHAEL GLEISSNER’in üç başka şirketi Apple Inc’in 68 tane markasının kullanılmadığı gerekçesiyle iptalini talep etmiş İngiltere’de. Bu dosyalara da huzurdaki ihtilafı gören Queen’s Counsel Hobbs bakmış ve talepleri sistemin sömürülmesine dayalı olduğu gerekçesiyle reddetmiş!

8- Dosyaya sunulan deliler arasında  World Trademark Review,IPKAT gibi yerlerde MICHAEL GLEISSNER ‘in  hukuka aykırı eylemlerini ve niyetini ifşa eden makalelerden örnekler var. Bu yazılardan birinde, ki bu yazıyı ben de çok iyi hatırlıyorum, GLEISSNER’in  domain name ticareti yapıyor olduğu söyleniyor.

9- Sadece Marka Tescil Ofisleri değil, WIPO UDRP paneli de GLEISSNER’den çok çekiyor, çünkü WIPO’da da kendisi aleyhine yapılmış bir çok şikayet var. Mesela www.vtp.com diye tescil ettirdiği bir domain name var , VTP Meksika’da bir havayolunun markası. GLEISSNER alan adını tescil ettirip sonrada havayolu şirketinin rakiplerinin linklerini verdiği bir web sayfasında kullanmış. Web sayfasında ki linklerden biri tıklandığında ise isteyene bu alan adının 148.000-Dolara satılabileceğini belirten bir yazı çıkıyor!

Ya da mesela yakın zamanda Bigfoot Ventures LLC şirketi (tabi Gleissner’e ait!) UDRP’ye başvurmuş ve kendisinin SLIZED markasının tescil sahibi olduğunu, markasının global bazda tanınmış olduğunu iddia edip SLIZED kelimesinin geçtiği alan adının kendisine devrini talep etmiş. Bunları talep etmiş ama iddiasını destekleyen hiçbir delil yok ortada. Tabi UDRP panelistleri talebi reddetmişler.

Bunun gibi başka olaylar da var.

10- Bence işin şahikası şu delil; www.worldtrademarkreview.com‘da 18 Kasım 2016 tarihinde yer alan bir habere göre, Gleissner’in şirketlerinden Bigfoot’un yöneticilerinden  olan MARCO NOTARCIOLA isimli kişi LinkedIn profilinde iş tanımı  içinde şöyle ifadelere yer vermiş  “ALAN ADLARININ, UDRP VASITASIYLA, TERSİNE ELE GEÇİRİLMESİ İÇİN MARKALARI MANİPÜLE ETMEK.AYDA  20 CİVARINDA (MARKA) BAŞVURUSU YAPMAK, TAKİP ETMEK, İTİRAZ ETMEK, KULLANMAMA DAVASI  VE HÜKÜMSÜZLÜK DAVALARIYLA İLGİLİ PROSEDÜRLERİ TAKİP ETMEK. PARİS SÖZLEŞMESİNE ÜYE ÜLKELERDE RÜÇHAN ZİNCİRİ GİBİ HUKUKİ MEKANİZMALARI İSTİSMAR ETMEK

Nasıl, şaka gibi değil mi? Ama maalesef şaka değil, komik hiç değil. Sonradan bu ifadeleri LinkedIn hesabından kaldırmış ama orijinalleri Mahkeme dosyasına sunulmuş artık bir kere, geçmiş olsun.

Hearing Officer temyize konu kararında şu tespitleri de yapmış;

1- CKL’nin tek yöneticisi olan Bay GLEISSNER çok geniş bir uluslararası şirketler ağının sahibi ve bu şirketler vasıtasıyla geniş bir marka portfolyosunu elinde tutuyor.

2- Bu elde tutulan markaların sadece başkalarının markalarına itiraz etmek yada  onları iptal ettirmek veya alan adlarını alma hallerinde kullanıldığını görüyoruz.  Yani bunlardan başka bir yerde bu markaların kullanılıyor olduğuna dair bir emare yok.

3- Tescil edilen markaların çoğu sık rastlanır kelimeleri içeriyor ve yüksek oranda 3. Kişilerin markalarıyla çatışma doğurma potansiyeli taşıyor.

4- Bu markalar çok büyük ve kapsamlı bir stratejinin parçası; sayısız ülkede sayısız marka ve şirket tescil ettiriliyor, böylece aynı veya benzer markalara sahip 3. Kişilerin kullanımları, ticari menfaat sağlayacak biçimde, bloke ediliyor veya ticari değere sahip alan adları tescil ettiriliyor.

5- Kısaca; bu davada tartışılan başvuru, marka tescil sisteminin sistematik olarak suiistimal edilmesine dayalı yapının bir parçası.

6- Paper Stacked, davaya konu markanın da bir bloklama stratejisinin parçası  olduğunu göstermiştir. Bu bloklama sisteminde amaç 3. Kişilerden halihazırda kullandıkları veya ileride kullanmayı isteyecekleri -şirket isimleri dahil—işaretler üzerinden maddi çıkar sağlamaktır.

7- Paper Stacked’in sunduğu delillere bakıldığında görülen diğer durumlar şöyle

–İngiltere’de yapılan tescillerin hiçbiri kullanılmıyor,

—başvuru sahibinin ve/veya GLEISSNER’in diğer şirketlerinin başvuru biçiminde bir ticari mantık yok,

—GLEISSNER’in kontrol ettiği şirketler hukuki sistemi sömürüyor,

—CKL, Paper Stacked’ın sunduğu delillere ve beyanlara karşı ne aksi yönde beyan ne de delil sunmuş,

—30 Kasım 2017 tarihi itibariyle MICHAEL GLEISSNER’in yöneticisi olduğu ve aynı email adresinden iletişim kuran birçok şirket UK IPO  nezdinde ihtilaflı 97 aktif dosyada  taraf konumundadır, ki bu da UK IPO’daki işler haldeki ihtilaflı dosyaların yaklaşık  %5’ine tekabül eder.

—CKL dahil olmak üzere, GLEISSNER’in yönettiği şirketlerin hepsi aynı email adresinden iletişim sağlamaktadır.

—Son aylarda GLEISSNER’in şirketlerinin dahil olduğu uyuşmazlıklarda bir düşüş gözlenmektedir ancak geçmişte öyle bir noktaya gelinmiştir ki, bu şirketler İngiltere’de ki BÜTÜN marka ihtilaflarının %8’inde taraf olmuştur.

–UK IPO nezdinde taraf oldukları ihtilaflarda GLEISSNER’in şirketleri kendileri lehine delil sunmuyorlar, beyanda bulunmuyorlar ama dosyaların çok büyük bir bölümünde geri adımda atmıyorlar. Yani bir itiraz yada iptal talebiyle karşılaştıklarında bu şirketler kendi lehlerine delil sunmuyor, çoğunlukla cevap vermiyorlar; ancak bir yandan da hukuki prosedürün son aşamasına kadar gidiyorlar ve geri adım atıp mesela soruna sebep olan marka başvurusunu/tescilini kendiliklerinden iptal etmiyorlar. Kasım 2017’de UK IPO ihtilaflı 42 dosyayı karar bağlamış; bu dosyaların tarafı olan şirketlerin  %20’si CKL ile aynı email adresini kullanıyor (yani GLEISSNER’in şirketlerine ait ihtilaflar bunlar)

Ezcümle,  Hearing Officer demiş ki ; Organize İşler Bunlar!

Durum böyle olsa da,  bir ihtilafı inceleyen ve karar verecek olan (atanmış) kişi hukuki açıdan meseleye her katmanda ve iki taraf açısından bakmak durumunda.  O yüzden temyiz konusunda karar

verecek olan Queen’s Counsel Hobbs önce evrensel kuralı hatırlatıyor; aksi ispat edilene kadar iyi niyet karinesi geçerlidir.

Hobbs’a göre, Paper Stacked Limited’in sunduğu deliller aslında tam olarak doğrudan bu marka başvurusu özelinde açık bir kötü niyeti ispat edemiyor. CKL’nin İngiltere’de 8 tescili var ama bir ülkede 8 tescil yaptırmak etiğe ya da ticari teamüllere aykırı bir hareket değil; olsa olsa marka sahibinin o ülkede markalarını korumak istediğini gösterir. Kaldı ki İngiliz Hukuku’na göre bir markanın sahibi 5 yıllık kullanma süresi geçmeden markasını kullandığını ispatla mükellef değil.

Kötü niyet için başvurunun yapıldığı tarihteki durum  önemli  ama bazı durumlarda başvurudan sonraki döneme de bakılabilir. AB Marka sistemi “ilk başvuru yapan tescili alır” temeline dayanmaktaysa da marka eğer kötü niyetle tescil edildiyse hükümsüz kılınabilir.

Kötü niyet, başvuru sahibinin, dürüst olmayan niyetine bağlı sübjektif bir motivasyonla ilgilidir. ABAD kararları açık biçimde bir ihtilafın çözümünde ilgili bütün faktörlerin göz önüne alınacağına işaret eder. Bunun bir parçası olarak başvuru sahibinin başvuru esnasındaki niyetine de bakılır; yani objektif hal ve durumlara bakarak sübjektif bir faktör tespit edilmeye çalışılır. İngiliz Yüksek Mahkemesi’nin belirttiği gibi; her ne kadar dürüst olmayan düşünüş biçimi sübjektif bir durumsa da, bunun dürüst olmadığını tespite yarayan hukuk kuralları objektiftir.

Hobbs, bütün bu yukarıda sayılan noktaları saydıktan sonra diyor ki ben Hearing Officer’in yaptığı değerlendirmeleri doğru buldum, ortada hukuk sistemini suistimal ve bloke etmeye dayalı sistematik bir taarruz var. Dolayısıyla temyiz talebini reddediyorum.

Bence GLEISSNER’in hikayesi de bir gün film yapılmayı hak ediyor!

GLEISSNER’in yaptıklarına ve işin boyutuna bakıldığında IP tarihinin şu ana kadar ki en büyük dolandırıcısı ile karşı karşıya olduğumuz ortada. Hukuki sistemi bloke ederek, sömürerek GLEISSNER bugüne değin bazı hedeflerine ulaşmış görünüyor ama bakalım bu işin sonu nasıl bitecek çünkü gördüğünüz gibi artık herkes olaya uyanmış durumda.

GLESISSNER önce kolayca ihtilafa konu olacak markaları, alan adlarını, şirket isimlerini tescil ettiriyor; sonra ya kendisi başkalarına itiraz ederek veya iptal/hükümsüzlük davası açarak arının yuvasına çomak sokuyor, amiyane deyimle, ya da zaten ihtilaf bir şekilde ortaya çıkıyor (mesela sonraki başvuru GLEISSNER’in tescili yüzünden reddediliyor vs) . İşte bu noktadan sonra başlayan savaşta GLEISSNER rakibi yorarak yıpratma taktiğiyle elindeki tescili satıyor ve para kazanıyor.

GLEISSNER’in şirketlerinin bu yaptığı “ikircikli” işler sizce Türkiye’ye kadar uzanmış mıdır? Ben bilmem, TPMK kayıtlarına bakın!

https://drive.google.com/file/d/0B0fe9golkty1LURrbGNMWVlSdEdIaWNUNVBUdDdKZWJJZXFF/view

Özlem FÜTMAN

ofutman@gmail.com

Ocak 2018

Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü “6769 Sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu Sempozyumu”nu Kitap Olarak Yayınladı

 

Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü‘nün 9-10 Mart 2017 tarihlerinde Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde düzenlediği “6769 Sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu Sempozyumu”nda sunulan bildiriler ve açık oturumlardaki konuşmalar kitap haline getirildi.

6769 sayılı SMK hakkında düzenlenen ilk ve en geniş kapsamlı toplantılardan birisi olan sempozyum düzenleyenler için olduğu kadar, dinleyenler için de oldukça tatmin edici ve fayda sağlayan bir etkinlikti. Bu bağlamda, sempozyumun kitap haline getirilmiş olmasını IPR Gezgini ekibi olarak bizler de heyecanla karşılıyoruz.

Aşağıda kitabın editörü Prof. Dr. Feyzan Hayal ŞEHİRALİ ÇELİK tarafından kaleme alınan kitap tanıtım duyurusunu, kitabı edinmek için iletişim yöntemlerini ve kitabın içindekiler bölümünün pdf formatındaki Google Drive bağlantısını görebilirsiniz.

Emeği geçenlere bizler de teşekkür ediyoruz.

“Değerli Meslektaşlarımız,

Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü olarak 9-10 Mart 2017 tarihlerinde Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde düzenlediğimiz “6769 Sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu Sempozyumu” ile, Türk Hukuku’nun ilk Sınai Mülkiyet Kanunu’na heyecanla merhaba dedik. Kanun’un yürürlüğe girmesinden çok kısa bir süre sonra gerçekleştirdiğimiz iki günlük bu kapsamlı toplantıda siz değerli akademisyenler, yargı mensupları ve uygulayıcılarla birlikte yeni Kanunumuz’u tanımaya ve anlamaya çalıştık. Türk fikrî mülkiyet hukukunun çok sayıda önemli ismini bir araya getirebilme şansını yakalamış olan, gerek katılımcı kitlesi, gerekse yapılan sunumların kapsam ve niteliği itibarıyla neredeyse bir sembol olarak anılmaya başlayan bu toplantıda sunulan katkıları kitap hâline getirerek ilgilileriyle buluşturabilmeyi, bir dönemin başlangıcını satırlara ilk kez dökebilmeyi görev bildik. Farklı kesimlerden farklı uzmanlık alanlarına, bilgi ve deneyimlere sahip değerli konuşmacılarımız sempozyum sunumlarını akademik birer çalışma hâline getirdiler. Her bir oturumun sonundaki tartışmaların da eklenmesiyle oturumların bütünlüğü bozulmadan sempozyum tümüyle yazılı hâle getirilebildi ve “6769 Sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu Sempozyumu” kitabı ortaya çıktı. Sınai Mülkiyet Kanunu’nun bütünü itibarıyla ayrıntılı şekilde incelendiği ilk eser niteliğindeki kitabımızı siz değerli meslektaşlarımızın ilgisine sunabilmenin heyecanını ve mutluluğunu yaşıyoruz. Kitabın ortaya çıkması sürecinde farklı noktalarda yollarımızın kesiştiği bütün ilgililere, katkı sağlayan, emek veren ve sabır gösteren herkese teşekkür ediyor, saygılarımızı sunuyoruz.”

Prof. Dr. Feyzan Hayal ŞEHİRALİ ÇELİK

(Editör)

Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü Yayın Satış Birimi İçin

Tel: (312) 562 16 01 veya 319 11 41’den 2′ yi tuşlayınız.

E-posta: bthae@law.ankara.edu.tr

Kitabın içindekiler bölümü için:   https://drive.google.com/file/d/1bB1S-4LIiKJ5mM6aSLlLgcyIqhGYiwX1/view?usp=sharing

IPR Gezgini

iprgezgini@gmail.com

Ocak 2018

Adalet Divanı Genel Mahkemesi STARBUCKS – COFFEE ROCKS Kararı (T‑398/16)

 

Yapılan bir araştırmada 2017 yılı için tescilli marka sahiplerinin %74’ünün markadan doğan haklarının ihlal edildiğini iddia ettiği/düşündüğü, bu ihlallerden yargı önüne taşınan uyuşmazlıklarda ise %55 oranında mahkemelerce tecavüz eyleminin varlığının tespit edildiği sonucuna varılmıştır.

Özellikle tanınmış markalar yönünden şüphesiz ki bu taklit/esinlenme eylemleri çok daha yaygın olup ticaret hayatında başarıya çabuk ulaşmak isteyenlerin sıklıkla tanınmış markalardan, logolardan, şekil ve sözcük unsurlarından “faydalanarak” ticari faaliyetlerini  gerçekleştirdiği  bilinen bir gerçektir. Bu mahiyetteki eylemlerin en somut göstergesi kanaatimizce önceden bilinen markalardaki şekli unsurların birebir veyahut değiştirilmek suretiyle kullanılmasıdır.

Genel Mahkeme’nin 16.01.2018 tarihli ve T‑398/16 sayılı kararına konu uyuşmazlıkta dünyaca tanınmış kahve dükkanları zinciri “STARBUCKS” ile Belçika’da “ROCKS COFFEE” adı altında faaliyet gösteren bir kahve dükkanı arasında görülen uyuşmazlıkta, aşağıda yer verilen başvuru konusu logo yönünden mahkeme başvurunun STARBUCKS’a ait tanınmış logo ile benzerlik ve iltibas yaratabileceğine hükmederek başvurunun reddine karar verilmesi gerektiğini ifade etmiştir.

Başvuru konusu logo: 

Davacı yana ait logo: 

Mahkeme kararı incelendiğinde, mahkemenin gerekçelerini üç ana başlık altında topladığı görülmektedir.

Buna göre Mahkemece, taraf markaları bir bütün olarak ele alındıklarında, genel kompozisyonlarının aynı olduğu yorumunda bulunulmuştur. Her iki markanın da yuvarlak formda ve iç içe geçmiş iki daireden oluştuğundan ve her iki markada da orta kısımda figüratif bir unsurun mevcut olduğundan bahsedilmiştir. Buna göre davacı yanın önceki tarihli markasında bir denizkızı figürü yer alırken, başvuru konusu markada ise müzik notası şekli yer almaktadır. Her iki markada da yer alan bu figüratif unsurun etrafında beyaz renkli bir daire bulunduğu gibi yine en dış çeperde de iki beyaz renkli çember arasında siyah renk bulunan bir çember daha yer almaktadır. Markaların her ikisinde de iki sözcük unsuru aynı düzende kullanılmış olup bir sözcük figüratif unsurun üst tarafında, diğeri ise alt tarafında olacak şekilde konumlandırılmıştır. Bunun yanı sıra yine önceki markadaki orta kenarlarda iki yıldız figürü varken, dava konusu markada da iki adet nota figürü aynı noktalara denk gelecek şekilde karşılıklı olarak kullanılmıştır. Bu durumda markaların genel kompozisyonları mahkemece aynı olarak yorumlanmıştır.

İkinci olarak Mahkemeye göre her iki markada da aynı renk kombinasyonunun kullanılmış olması işaretler arasındaki görsel benzerliği de arttırmaktadır. Her iki markada da siyah ve beyaz renklerden oluşan kombinasyonların kullanımı, ortadaki figüratif unsurun öne çıkmasına/vurgulanmasına neden olmaktadır. Bunun yanı sıra markaları oluşturan sözcük unsurları da aynı harf karakterleri ile yazılmıştır. Dolayısıyla bir önceki paragrafta belirtilen unsurlar ile birlikte bu hususlar da bir arada değerlendirildiğinde, işaretlerin aynı işletmesel kökene dayandığı gibi bir algı ortaya çıkmaktadır.

Başvuru sahibinin markayı siyah beyaz olacak şekilde gerçekleştirmesi, herhangi bir renk sınırlaması ile markanın sınırlandırılmamış olması demektir. Buna göre başvuru sahibinin, markayı davacı tarafın  asli kullanımı olan  markasında olduğu gibi yeşil, beyaz ve siyah renk kombinasyonu ile kullanması ihtimali vardır. Dolayısıyla herhangi bir renk kombinasyonuna özgülenmeyen markanın tüm renk kombinasyonlarında kullanımının mümkün olduğu kabul edilebilir.( judgement of 18 June 2009, LIBRO v OHIM — Causley (LiBRO), T‑418/07, not published, EU:T:2009:208, paragraph 65))

Üçüncü olarak ise her iki markanın da ortak olarak “coffee” ibaresini içerdiği, önceki markada bu kullanımın “starbucks” ve şekil unsurunun alt kısmında kalacak şekilde, dava konusu markada ise “rocks” ve şekil unsurunun üst kısmında kalacak şekilde konumlandırıldığına işaret edilmiştir. Her ne kadar “coffee” ibaresi markaların ortak emtiaları olan 43. Sınıftaki “içecek sağlama hizmetleri” açısından tanımlayıcı olsa dahi bu durumun benzerlik değerlendirmesinde göz ardı edilmemesi gerekmektedir. Tanımlayıcı ibareler iltibas değerlendirmesinde önemli bir rol oynamasalar da işaretlerin bütün olarak bıraktıkları intibada göz ardı edilmeleri de mümkün değildir.

Bunun yanı sıra Genel Mahkemeye göre işaretler arasında bir takım farklılıklar mevcuttur. Öncelikle her iki markanın merkezinde yer alan figüratif unsurlar birbirlerinden farklıdırlar. Yine dış çemberler arasında kullanılan unsurlar da birbirleri ile birebir aynı değildir.

Buna rağmen Temyiz Kurulu kararında ifade edildiği üzere bu unsurlardaki farklılıklar iki işaret arasındaki benzerliği ortadan kaldırmaya yeterli değildir.

Son olarak Genel Mahkemeye göre her ne kadar markalardaki sözcük unsurları, şekil unsurlarına göre daha ayırt edici iseler de ve ortalama tüketicinin sözcüklere yüklediği anlam figüratif unsurlardan daha fazla ise de somut uyuşmazlıkta bu durumun bir etkisi mevcut değildir. Uyuşmazlık konusu taraf markaları genel kompozisyonları itibariyle aynı, benzer yaradılış düzenine sahip ve ortak olarak “coffee” ibaresine haizdir.

“Starbucks Coffee” ve “Coffee Rocks” ibareleri arasında bütünsel anlamda fonetik olarak en ufak bir benzerlik dahi bulunmamaktadır. Markalarda ortak olarak “coffee” ibarelerinin yer alıyor olması ve “starbucks” ile “rocks” ibarelerinin benzer işitsel sonlara sahip oluşu da bu durumu değiştirmemektedir.

Bununla birlikte işaretlerin görsel olarak asgari düzeyde dahi benzer olmadığı yönündeki Temyiz Kurulu kararı ise daha önceki paragraflarda belirtilen tespitler nedeniyle yerinde değildir.

Genel Mahkeme benzerlik değerlendirmelerine ilişkin bu tespitleri sonrasında markaları meydana getiren işaretler arasında, önceki markanın tanınmışlık ve ayırt ediciliğini de göz önüne alarak iltibas ihtimalinin varlığını kabul etmiştir.

Görüleceği üzere bu mahiyetteki uyuşmazlıklarda temel çıkış noktası önceki şeklin ayırt edici vasfı ve sonraki kullanımın ne oranda önceki markaya ait şekil unsurundan yararlanmak suretiyle menfaat elde ediyor oluşudur. Zira şeklin ayırt ediciliği ve bilinirliği arttıkça genel görüş olan “sözcük unsurunun, şekil unsuruna nazaran daha ön planda” olması ilkesinin, bu mahiyetteki marka kompozisyonlarında terk edilme eğilimi daha kuvvetlidir.

Nitekim benzer uyuşmazlıklarla ilgili farklı mahkeme kararlarında da benzer sonuçlara varıldığı görülmektedir. Örneğin görülen bir uyuşmazlıkta 30.09.2015 tarihinde alınan T-364/13 sayılı başka bir kararda Fransız LACOSTE firmasına ait timsah logosunun özellikle giyim, çanta ve ayakkabı sektöründeki tanınmışlığına da atıfta bulunularak Polonya menşeli “Mocek and Wenta” firması tarafından yapılan “CAYMAN + ŞEKİL”  ibareli marka başvurusunun, önceki davacı markaları ile benzer olduğu ve bu benzerliğin iltibasa neden olabileceği kabul edilmiştir.

Başka bir kararda ise  markası ile   şeklindeki marka arasında Hamburg Yerel Mahkemesi nezdinde Case No: 312 O 394/08 görülen davada farklı sözcüksel unsurlar ve hatta görsel anlamda da farklı bir hayvan figürü içermesine rağmen bütünsel anlamda bıraktıkları izlenimin ortalama tüketici algısında çağrıştırmaya sebebiyet vereceği ve bu durumun ise sonraki markanın, önceki markanın ayırt edici karakteri ve tanınmış markasında yer alan mizanpajdan yararlanarak kendisi adına bir avantaj sağladığını vurgunlamıştır.

Kanaatimce somut uyuşmazlık açısından davacı yanın işletmelerinde bilfiil kullandığı yeşil/siyah renk kombinasyonunu doğrudan içermeyen başvuru konusu işaret yönünden, bu denli geniş bir yorumlamada bulunarak iltibas ihtimalinin gerçekten de bir ihtimal üzerinden yürütülmüş olması ve ortalama tüketici kriterinin iyice düşürülmüş olması halinin davacı markasına biraz fazla koruma sağlamış olduğunu düşünüyorum. Markadaki ana çerçeve formuna hakim unsurlar dışında, herhangi bir detayda benzeşmeyen markalar açısından tüketicinin yanılgıya düşme ihtimali veyahut söz konusu markayı davacı yanın tanınmış markaları ile ilişkilendirme ihtimali için gerçekten de ortalama tüketici kavramının yeniden ele alınması gerektiğini düşünmekteyim.

Poyraz DENİZ

poyrazdeniz@hotmail.com

Ocak 2018

IPR GEZGİNİ 16 Şubat 2018’de İstanbul’da INTA Toplantısı’na Konuk Olacak – Sizleri de Bekleriz

 

Yıllardır verilen ticari kazanç amacı gütmeyen çabanın, bir noktadan sonra başarıya ulaştığını ve takdir edildiğini görebilmek, şüphesiz insanı en mutlu eden yaşam hallerinden birisi olmalı.

IPR Gezgini‘nde ben ve diğer yazar arkadaşlarım için bugünlerde bu hissiyatı yaşıyoruz.

1878 yılında kurulan International Trademark Association (INTA), marka alanında dünyada faaliyet gösteren en büyük sivil toplum örgütüdür ve dünyanın birçok ülkesinden binlerce üyeye sahip bir kuruluştur. INTA üyesi 7,100 kuruluş yaklaşık 31,000 marka profesyonelini temsil ediyor ve üyeler 187 farklı ülkeden geliyor. INTA’nın her yıl dünyanın farklı ülkelerinde düzenlediği yıllık toplantılarda binlerce marka profesyoneli bir araya geliyor ve birçok mesleki alan toplantısının yanında, çok sayıda iş bağlantısı da bu toplantılarda gerçekleştiriliyor.

Yıllık toplantılar öncesi, ülkelerde gerçekleştirilen ön toplantılar ise, üyelerin bir araya gelmesi ve önemli görüşmelerin gerçekleştirilmesi amacına hizmet ediyor. INTA’nın ülkemizde de çok sayıda üyesi mevcut ve dernek üyeleri çeşitli vesilelerle bir araya geliyor.

INTA’nın 16 Şubat 2018 tarihinde İstanbul’da gerçekleştirilecek ulusal toplantısının konuğu ise, -ne mutlu bize ki-: IPR GEZGİNİ!

Fikri Mülkiyet Blogları, ana başlığı ile gerçekleştirilecek toplantıya bizi davet ettikleri için INTA‘ya ve INTA adına organizasyonu gerçekleştiren Gün + Partners Avukatlık Bürosu‘na teşekkürlerimizi sunuyoruz. Doğrusunu söylemek gerekirse çok onurlandık ve mutlu olduk.

Aşağıda programına ve INTA kayıt sayfasına da yer verdiğimiz etkinlik kayıt yaptırmak koşuluyla herkesin katılımına açık olacak.

IPR Gezgini kurucusu ve yazarı Önder Erol ÜNSAL‘ın ana konuşmacı olacağı toplantıya, site yazarları Gülcan TUTKUN BERK, Gonca ILICALI ve Özlem FÜTMAN da katılacak ve sunuma ve toplantıya yapacakları katkılarla dinleyicilerle IPR GEZGİNİ deneyimlerini paylaşacaklar. Sitemizin diğer yazarları Selin KALEDELEN, H. Tolga KARADENİZLİ ve Poyraz DENİZ ise çok istemelerine rağmen, maalesef bu toplantıda aramızda olamayacaklar.

Daha bitmedi!

Geçtiğimiz yıl Ankara’da ilkini yaptığımız IPR Gezgini buluşmasını, 16 Şubat gecesi bu kez de İstanbul’da yapmayı planlıyoruz. Bizler toplantı sonrası gece birlikte zaman geçireceğiz ve eğer sizler de aramıza katılmak isterseniz çok seviniriz. Tanışmaya ilaveten, hep birlikte mesleki konularda ve IPR Gezgini’nden beklentiler konusunda sohbet ederiz. Bu buluşmaya katılmayı düşünenler okurlarımız iprgezgini@gmail.com adresinden bizimle temasa geçerlerse, yaklaşık sayıyı belirleyip buluşma mekanını onu göre seçeceğiz.

Toplantı programı ve diğer detaylar aşağıda:

https://members.inta.org/pre-am-receptions?reload=timezone

file:///C:/Users/pc/AppData/Local/Packages/Microsoft.MicrosoftEdge_8wekyb3d8bbwe/TempState/Downloads/inta-Pre-Annual-Meeting_V6.pdf

 

 

İstanbul’daki okuyucularımızla buluşmayı sabırsızlıkla bekliyoruz.

INTA ve Gün + Partners Avukatlık Bürosu’na da davetleri için tekrar çok teşekkür ediyoruz. Gerçekten çok onurlandık!

Önder Erol ÜNSAL

unsalonderol@gmail.com

Ocak 2018

 

ROMANTİK ALMANYA, ROMANTİK YOL, ROMANTİK MÜZİK; NEUSCHWANSTEIN DAVASINDA HUKUK SÖZCÜSÜ GÖRÜŞÜ

Müzikte Romantik Dönemin en önemli bestecilerinden Brahms’ın 3. Senfonisinden bir bölümü,

Ya da bir diğer romantik dönem bestecisi Mendelssohn’un keman konçertosunu  dinleyerek,

okumak hoş olur diye düşündük. Lütfen istediğiniz linke tıklayınız!

 

Bundesverband Souvenir — Geschenke — Ehrenpreise eV v EUIPO (Case C‑488/16)

 

 

Başlıkta “Romantik” lafını görünce bazılarınızın “Romantik mi? Almanya’nın nesi romantik olabilir ki?”  diye düşündüğünüzü duyar gibiyim, ama bence çok yanılıyorsunuz. Almanya’da, kuzeyde Würzburg’dan başlayıp güneyde Füssen’de sonlanan ve “Romantik Yol” diye bilinen güzergah dünyanın belki de en güzel gezi rotalarından biridir. Küçük ve inanılmaz güzellikteki kasabaları, masalsı kaleleri-şatoları, etkileyici doğasıyla burası  Almanya hakkında zihninizdeki imajı yer ile yeksan edecektir, kesin bilgi! Bana inanmıyorsanız üstteki resme bir daha bakın!

Resimdeki şatonun adı “Neuschwanstein”, kendisi Romantik Yol’un  simgesi ve en bilinen yapısıdır; Kral Ludwig II’nin talimatıyla 1869-1886 arasında yapılmış, ancak o tarihlerde tamamlanamamıştır. Neuschwanstein, “yeni kuğu taşı” ya da “kuğu’nun yeni taşı” demek. Kim demiş Almanlar romantik değildir diye, isminde “kuğu” geçen bir şatoları dahi var! Ayrıca şu an dinlemekte olduğunuz Brahms ve Mendelssohn’da birer Almandır!

Bugün Walt Disney şirketinin logosunda gördüğünüz şato Neuschwanstein şatosundan “esinlenerek” oluşturulmuştur. Neuschwanstein Şatosu 2012 yılında Almanya’da basılmış olan İki Euro’luk metal paraların üstünde de yer almıştır. Velhasılı, Neuschwanstein gerçek bir masal şatosudur; daha doğrusu masal şatoları ondan esinlenerek oluşturulmuştur.

TARTIŞMA NEREDEN BAŞLADI?

2011 Senesinde Freistaat Bayern (Bavyera Bölgesi yönetimi) EUIPO’ya başvurarak NEUSCHWANSTEIN kelime markasının 3, 8, 14, 15,16, 18, 21, 25, 28, 30, 32,33,34,35, 36, 38 ve 44 sınıflarda tescilini talep etti. Marka hiçbir sorunla karşılaşmaksızın 10144392 numarasıyla tescil edildi.

Markada yer alan NEUSCHWANSTEIN kelimesi gerçekten de meşhur şatonun ismine refere ediyordu ve şatonun bulunduğu Schwangau kasabası başvuru sahibinin idari yönetimi altındaydı.

Tescilin tamamlanmasından iki ay sonra, Şubat 2012’de,  hediyelik eşya-kutlama eşyaları vs üreten, satan, ithal edenlerin kurduğu Bundesverband Souvenir — Geschenke — Ehrenpreise eV(BSGE) isimli Birlik, EUIPO’ya başvurarak markanın hükümsüzlüğünü talep etti.

BSGE,  NEUSCHWANSTEIN’ın tescil için gerekli ayırt ediciliği taşımadığını, tescil edildiği emtia ve hizmetler için coğrafi kaynak gösteren bir ibare olduğunu ve markanın kötü niyetle tescil ettirildiğini iddia etti. EUIPO İptal Birimi BSGE’nin talebini reddetti.

BSGE,EUIPO nezdinde kararı temyiz etti, ama  Temyiz Kurulu’ndan da lehine bir karar çıkmadı. Bunun üzerine BSGE Genel Mahkeme’ye başvurarak EUIPO kararının iptalini ve konu markanın hükümsüzlüğüne karar verilmesini talep etti.

GENEL MAHKEME NE DEDİ?

2016 yılında verdiği kararla Genel Mahkeme BSGE’nin davasını reddetti. Mahkeme’ye göre;

—NEUSCHWANSTEIN şatosu her şeyden öte bir müzedir, yoksa markanın tescile konu olduğu malların üretildiği, hizmetlerin sunulduğu bir yer değildir. Dolayısıyla marka bu mal/hizmetler için coğrafi kaynak gösteremez.

–Tescile konu mal/hizmetler günlük yaşamda kullanılan mal/hizmetlerdir. Bunlar “hediyelik eşyalardan” ya da “turistlerle ilgili diğer hizmetlerden” farklıdır. Tescile konu olan kelime fantazi bir kelimedir ve konu olduğu mal/hizmetler için tanımlayıcı bir yönü yoktur.

–Ayrıca BSGE, objektif biçimde, Freistaat Bayern’in tescile konu mal/hizmetlerin en azından bazılarının BSGE veya başkaca 3. Kişiler tarafından pazarlamasının yapıldığını da ispat edememiştir; yani kötü niyet ispat olunamamıştır.

BSGE kararı Temyiz etti.

TARAFLAR NE DİYOR,  HUKUK SÖZCÜSÜ NE DİYOR?

Tartışılan 1. Mesele

BSGE’ye göre; Genel Mahkeme, tescile konu mallar  Neuschwanstein (şatosunda) üretilmediği ve hizmetler orada sunulmadığı için ortada coğrafi kaynak gösterme olmayacağını söylüyor. Böyle bir analiz/yorum coğrafi kaynak göstermeye ilişkin  mutlak ret nedeninin altında yatan toplum menfaatini ve önceki içtihat hukukunu gözardı ettiğinden hatalı. (Tahmin edeceğiniz gibi “içtihat” derken BSGE özellikle Windsurfing Chiemsee kararından (C 108/97 ve C 109/97, EU:C:1999:230)bahsediyor.)

Neuschwanstein şatosu coğrafi olarak yeri belli/tespit edilebilir bir mekandır ve tescile konu mal/hizmetlerin “pazarlaması” orada yapılmaktadır; bu yüzden coğrafi yer/kaynak işaret eder.

EUIPO’ya Göre; Genel Mahkeme’nin yorumunda  hatalı bir yön yoktur. Dosyada, konu markanın spesifik olarak hediyelik eşyaların veya  belli hizmetlerin pazarlanması için kullanıldığını ve bu sebeple ilgili toplumun bunu coğrafi kaynak gösterecek biçimde algılayacağını ispat eden bir delil mevcut değildir. Tescile konu mallar her gün kullanılan emtialara ilişkindir , bunların herhangi bir spesifik karakteri yoktur ve ancak üzerlerine NEUSCHWANSTEIN kelimesi koyulduğunda/ basıldığında hediyelik eşya haline gelmektedirler.

Freistaat Bayern’e Göre; Genel Mahkeme’nin yorumu doğrudur. Coğrafi yer adlarının marka olarak tescili ancak işaret objektif biçimde konu mal/hizmetler için tanımlayıcı ise reddedilebilir; ancak huzurdaki olayda böyle bir durum yoktur.Davaya konu markayı duyduğunda/gördüğünde ilgili kişilerin olumlu hislere veya pozitif çağrışımlara kapılması ve dahi konu mal/hizmetlerin pazarlamasının şatoda yapılıyor olması NEUSCHWANSTEIN işaretini hukukun aradığı manada coğrafi orijin gösterir hale getirmeye yeterli değildir.

Hukuk Sözcüsü’ne Göre; Malların/hizmetlerin coğrafi kaynağını işaret eden bir ibareyi münhasıran içeren markaların tescili  engellenir. Bu hususun da içinde yer aldığı maddenin koyuluşundaki toplumsal  amaç, kolektif marka olsun veya kompleks ve grafik özellikler içerir olsa da; mal/hizmetlerin karakteristiği ile ilgili tanımlayıcı ibare veya  işaretlerin toplumca özgür biçimde kullanılmasını sağlamaktır. Böylece tescil yoluyla bunların bir kişinin tekeline verilmesi engellenmeye çalışılır. Özellikle coğrafi orijin gösteren işaretlerin tescili konusundaki yerleşik içtihat da bu tip tescillerin önlenmesinde kamu menfaati bulunduğunu belirtir çünkü bu tip işaretler bir kaliteyi veya malların karakteristiğini işaret ederler ve bir çok değişik biçimde tüketici zevklerini/kararlarını  etkilerler, örneğin mallar ile belli bir coğrafi yer arasında bağlantı kurarak olumlu dönüşler sağlarlar.

İşte zaten bu kamu menfaatini göz önüne alarak  Mahkemeler şu hususun tespiti gerektiğini işaret etmişlerdir; bir yeri işaret eden coğrafi isim ilgili kişilerin zihninde, halihazırda veya potansiyel olarak, markanın konu olduğu mal/hizmetlerle bağlantılı/ilişkili  görülüyor mu görülmüyor mu? Eğer görülüyorsa, o taktirde marka başvurusu reddedilmelidir.

Başvurunun reddedilebilmesi için o (coğrafi) ismin kaynak göstermesi gerekir, diğer bir anlatımla mal/hizmetlerle coğrafi isim arasında bir bağlantı olmalıdır; aksi halde, bir coğrafi yerin adı olma hali otomatikman kaynak gösterme fonksiyonu ifa etmez. Mesela hiç kimse “Montblanc” (markalı) kalemlerin Montblanc isimli dağdan geldiğini(kaynağının orası olduğunu)  düşünmez.

Ancak, yine içtihadın işaret ettiği gibi, mal/hizmet ile coğrafi yer adı arasındaki bu ilişki sadece ve ancak mallar o yerde üretiliyorsa  veya üretilebiliyorsa kurulur diye bir kural da yoktur. Bağlantı,  malların orada yaratılması veya tasarımının yapılması gibi başka yollarla da kurulabilir.  (Hukuk Sözcüsü bu noktada açık biçimde Windsurfing Chiemsee kararına atıf yapıyor)

Huzurdaki olayda Genel Mahkeme’ye göre;  Neuschwanstein şatosu  bir coğrafi lokasyon değil bir müze lokasyonudur ki bu haliyle de ana fonksiyonu kültürel mirasın korunmasıdır, yoksa hediyelik eşya üretmek veya bunların pazarlanmasını yapmak ya da ilgili hizmetleri sunmak değildir. Ek olarak Genel Mahkeme, Neuschwanstein şatosu orada üretilmeyen ancak sadece turistlere pazarlaması şatoda yapılan hediyelik eşyalarıyla tanınan bir yer de değildir demektedir. O sebepledir ki Genel Mahkeme NEUSCHWANSTEIN işaretinin  coğrafi orijini işaret etmediği kanaatine varmıştır.

BSGE,  Neuschwanstein şatosunun bir coğrafi lokasyon olduğunu, ilgili toplum gözündeki yüksek bilinirliğinden dolayı şatonun üzerine konumlandırıldığı Schwangau kasabasının isminin dahi önüne geçtiğini söylemektedir. Oysa bu argümanların hiçbirinin bir önemi yoktur, burada bakılması gereken husus  markayı oluşturan işaretin konu olduğu mal/hizmetler için coğrafi kaynak gösteren bir yönü bulunup bulunmadığıdır.

Yine yukarıda belirtilen argümanlara dayanarak BSGE, Genel Mahkeme’nin  hediyelik eşyaların sadece pazarlamasının şatoda yapılıyor olmasının mal/hizmetleri NEUSCHWANSTEIN’a bağlamak için yeterli olmadığını söyleyerek hata yaptığını ve böyle bir yorumun Windsurfing Chiemsee kararına aykırı olduğunu iddia etmektedir. Ancak, BSGE’nin görüşüne katılmak mümkün değildir çünkü;

–hukuki açıdan bakıldığında, tescile konu  mallar hediyelik eşya değil sadece Nice sınıflandırmasına göre o sınıflarda yer alan t-shirt, bıçak, tepsi vs gibi mallardır. Nice Anlaşması’nda “hediyelik eşyalar” diye bir sınıf yoktur; böyle bir sınıf mevcut olsaydı da zaten içeriği o kadar geniş olurdu ki özel bir kategori malı tanımlamak imkanı olamazdı. Hediyelik eşyalar bir insanı, bir mekanı, bir olayı hatırlatır ve bunlar insan duygularını çağırır/çağrıştırır. Oysa insani duygular bir marka tescilinin kapsamı içine alınamaz çünkü bunlar mevzuat uyarınca mal/hizmet değildir. Dolayısıyla, BSGE’nin iddiasının aksine, burada konuşulan hediyelik eşyaların coğrafi orijini değil her gün kullanıma uygun mallardır.

—  Malların pazarlamasının şatoda yapılıyor olmasının gerekli bağlantıyı kurmaya yeterli olduğu ve Genel Mahkeme’nin Windsurfing Chiemsee kararına aykırı karar verdiği görüşüne de katılmıyorum. Windsurfing Chiemsee kararı son derece açıktır; mal/hizmetler ile coğrafi yer arasındaki bağlantı kurulması için illa ki üretimin orada yapılması şart değildir, örneğin, malların orada yaratılması,  tasarımlanması da aynı bağlantıyı kurar.

Ama bunun anlamı, hediyelik eşyalar için dahi,   pazarlamanın orada yapılması illa da ortada BSGE’nin iddia ettiği gibi mal/hizmetlerle coğrafi yer arasında  bağlantı var demek değildir.

Ayrıca BSGE’nin de kabul ettiği gibi dava konusu markayı taşıyan malların Neuschwanstein şatosu dışında başka yerlerde de satılması mümkündür; tek başına bu durum dahi konu  markayı taşıyan bir malın pazarlamasının yapıldığı yerin mutlaka o malı  Neuschwanstein şatosuna bağladığı  anlamına gelmediğini göstermektedir.

Sonuç olarak, pazarlama yapılan yer tek başına coğrafi kaynak göstermeye/böyle bir bağlantı kurmaya yeterli değildir; çünkü malların satıldığı yer malların kalitesini ve diğer başka karakteristiğini tanımlar olmadığı gibi, ilgili toplum da bu malların kalitesini ve özelliklerini bunları aldığı yere  bağlamamaktadır. Tam tersine, eğer bir mal belli bir yerde üretiliyorsa, yaratılıyorsa, tasarımlanıyorsa ve tüketici de bu malların bazı özellikleri olduğunu düşünüyorsa (mesela teknik, geleneksel veya el sanatları açısından) o zaman o mallarla  o coğrafi yeri birbirine bağlar. Örneğin tüketici, Limoges porseleni ile belli bazı kalite özelliklerini birbirine bağlayacak/ilişkilendirecektir,  o sebeple de porselen eşyalar için “Limoges” coğrafi orijin konusunda tanımlayıcıdır.

BSGE davada ,konu mallar Neuschwanstein Şatosu’nda satılıyor veya hizmetler burada sunuluyor diye toplum bunların bazı özelliklere/kalitelere sahip olduğunu düşünüyor diye bir iddia da ileri sürmemiştir.  Zaten Genel Mahkeme’nin de işaret ettiği gibi, Neuschwanstein Şatosu sattığı hediyelik eşyalar veya sunduğu hizmetlerle bilinen bir yer değildir.

Bu sebeplerledir ki, NEUSCHWANSTEIN tescile konu olduğu mal/hizmetler için coğrafi kaynak gösteren bir ibare olarak kabul edilemez ve Genel Mahkeme’nin yorumlarında hukuka aykırılık yoktur.

Tartışılan 2. Mesele

BSGE’ye Göre; Genel Mahkeme’nin NEUSCHWANSTEIN işaretinin konu mal/hizmetler için ayırt edici olduğu şeklindeki görüşü hatalıdır; hediyelik eşyaların üstüne NEUSCHWANSTEIN kelimesinin basılması bunları şatonun civarında satılan diğer mallardan ayırt etmeye yetmez.

Genel Mahkeme, NEUSCHWANSTEIN’ın hem müze lokasyonu olan şatoyu hem de konu markayı işaret ettiğini söyleyerek mantıksal olmayan bir gerekçe ileri sürmüştür. Yine Genel Mahkeme’nin mantığa uymayan bir diğer gerekçesi ise konu markanın tesciliyle Freistaat Bayern’in tescile konu mal/hizmetlerin kalitesini kontrol edebileceğini söylerken, bir yandan da  NEUSCHWANSTEIN’ın konu olduğu mal/hizmetlerin karakterine işaret eden bir ibare olmadığını belirtmesidir.

EUIPO ve Freistaat Bayern’e Göre; Bu tip argümanlarla BSGE , NEUSCHWANSTEIN markasının  ayırt edici vasfını bir kez daha tartışmaya açmaya çalışmaktadır yoksa BSGE’nin hukuki olarak sorduğu bir soru yoktur.

EUIPO’ya göre iş hayatında müzeler veya kültürel/turistik yerleri işleten şirketler arasındaki yaygın uygulama bunların bazı malları ilgili yerin adıyla pazarlamaları ve bu isimleri/adları da marka olarak tescil ettirmeleridir.

Freistaat Bayern’e göre; tüketici de bugün bilmektedir ki artık  müzeler  ve turistik yerler sadece kültürel eğlence fonksiyonunu yerine getirmemekte, bunun bir tamamlayıcısı olarak bulundukları yerin adıyla mal da üretip satmaktadırlar. Dolaysıyla Genel Mahkeme’nin NEUSCHWANSTEIN kelimesinin sadece şatoya refere etmediği, aynı zamanda tescile konu mal/hizmetlerin ticari kaynağını gösterdiği yönündeki  değerlendirmesi hukuka uygundur.

Hukuk Sözcüsü’ne Göre;  EUIPO ve Freistaat Bayern haklıdır. Nice sınıflandırmasında “hediyelik eşyalar” diye bir klasman bulunmadığı, tescile konu malların hediyelik eşyalardan farklı olduğu-sunulan hizmetlerin turistlerle ilgili hizmetlerden farklı olduğu, konu marka altındaki malların şatoda üretilmediği sadece pazarlamasının burada yapıldığı, hizmetlerin tamamının da şatoda sunulmadığı hususları birer vak’a olup, BSGE’de bunlara itiraz etmemiştir.

Olayda, NEUSCHWANSTEIN malların/hizmetlerin coğrafi kaynağı konusunda tanımlayıcı değilse, o zaman prensip olarak Freistaat Bayern’in müzenin bulunduğu lokasyonu adına marka olarak tescil ettirmesinde bir engel yoktur. Ki bu durumda yerin adıyla markanın aynı olması da son derece normaldir.

Nice Anlaşması hediyelik eşya diye bir mal/hizmet sınıfı tanımlamadığına göre, Genel Mahkeme’nin NEUSCHWANSTEIN işaretinin tescile konu olduğu günlük  mal/hizmetler için tanımlayıcı olup olmadığını incelemesi doğrudur. Çünkü yerleşik içtihada göre bir markanın tanımlayıcı değil, işareti taşıyan mal/hizmetleri başkalarınınkinden ayırt etmesi gerekmektedir.

Genel Mahkeme tamamen fantazi bir kelime olan ve “kuğunun yeni taşı” anlamına gelen bir işaretin tescile konu olduğu mal/hizmetler için tanımlayıcı olmadığı ve mal/hizmetlerin karakteristiğini tanımlamadığı görüşünü serdederken hatalı davranmamıştır.

BSGE ısrarla mal/hizmetleri NEUSCHWANSTEIN işaretine bağlayan tek unsurun bunların aynı adlı şatonun civarında pazarlanması olduğunu söylemektedir. Halbuki yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, pazarlama konu mal/hizmetlerin karakteristiği değildir. İlgili kişiler bu mal/hizmetleri ancak üzerlerine NEUSCHWANSTEIN işareti koyulduğunda piyasadaki diğerlerinden ayırt etmektedir.

Hem EUIPO hem de BSGE, NEUSCHWANSTEIN’ın bir reklam aracı ve slogan olduğunu ileri sürmüşse de Genel Mahkeme bu argümanı reddetmiştir. Buna karşın Genel Mahkeme işaretin ilgili kesim açısından mal/hizmetlerin ticari kaynağını işaret ettiğini ve şatoya yapılan bir ziyarete referans verdiğini belirtmiştir. Bu ikili fonksiyon kaçınılmaz biçimde müzenin sahibinin müzenin lokasyonunu marka olarak tescil ettirmesi neticesini doğurmaktadır, ki zaten buna engel olacak bir durum da mevcut değildir. Bu bağlamda, Genel Mahkeme NEUSCHWANSTEIN işaretinin ayırt edici karakterinin dayanağını kanıtladığı gibi, ilgili toplum kesiminin marka altındaki mal/hizmetleri Freistaat Bayern ile ilişkilendireceğini de gerekçelendirmiştir. Mahkeme’nin değerlendirmesinde hukuka aykırılık yoktur.

Dolayısıyla BSGE’nin temyiz talebinin reddine karar verilmesi uygun olacaktır.

Özlem FÜTMAN

ofutman@gmail.com

Ocak 2018

Ocak 2018’de Fikri Mülkiyet Hakları Camiamızda İki Önemli Kayıp: Erdoğan Karaahmet ve Sertaç Köksaldı Anısına

 

2018 yılı, Türk fikri mülkiyet hakları camiası için oldukça üzücü kayıplarla başladı.

8 Ocak 2018 tarihinde, o dönemdeki adıyla Türk Patent Enstitüsü’nün kurucu kadrosunda başkan yardımcısı olarak görev yapan Erdoğan Karaahmet uzun süren rahatsızlığının sonucunda hayatını kaybetti. Karaahmet, Enstitü’deki başkan yardımcılığı görevinin ardından, fikri mülkiyet hakları ile ilişkisini kesmemiş, Patent ve Marka Vekilleri Derneği (PEM) Yönetim Kurulu üyeliği ve mahkemelerde bilirkişilik görevleriyle fikri mülkiyet hakları sistemimize katkı vermeye devam etmişti.

Erdoğan Bey, Enstitü’de göreve başladığım 1997 yılında kurumun başkan yardımcılığı görevini yürütüyordu ve o dönemlerde bizim için erişilmez olan 7. kattaydı. Kendisiyle sonraki yıllarda farklı nedenlerle farklı ortamlarda birlikte bulunduk, dolayısıyla kendisini daha yakından fırsatını buldum ve bu nedenle de son derece memnunum. Erdoğan Bey’in, kurumun ilk kuruluş yıllarındaki birçok zorluğu göğüsleyen ve 20 yıl boyunca sınai mülkiyet sistemimizin omurgasını teşkil eden Kanun Hükmünde Kararnameleri hazırlayan ana ekip içinde yer alması, kendisinin camiamız için unutulmayacak isimler arasında yer almasını sağlamaktadır.

 

 

Hiç beklenmedik ve benim için çok daha sarsıcı olan diğer kayıp ise 18 Ocak 2018 tarihinde geldi. Fikri Mülkiyet Hakları Koruma Derneği (AIPPI Türkiye) Yönetim Kurulu Başkanı, Arçelik A.Ş. fikri mülkiyet hakları birimi eski yöneticisi ve Deriş Patent ve Marka Acentalığı çalışanı Sertaç Köksaldı, oldukça genç yaşta ve hiç beklenmedik bir anda hayatını kaybetti.

Sertaç Köksaldı’nın ismine, yıllardan beri kurumda Arçelik adına yaptığı patent sunumlarından aşinaydım, ancak kendisiyle kişisel tanışıklığımız onun AIPPI Türkiye Derneği’ndeki aktif göreviyle, benim Marka ve Patent Uzmanları Derneği (MAPADER)’ndeki aktif görevimin çakışmasına dayanıyor. 2,5 yıl süresince derneklerimizin ortak olarak düzenledikleri veya birlikte konuk olarak bulundukları çok sayıda toplantıda birlikte yer aldık ve etkinlikler sonrasındaki sosyal buluşmalarda arkadaşlığımız perçinlendi. Açıkça ifade etmem gerekirse, Sertaç hayatım boyunca tanıdığım en olumlu, yapıcı, güler yüzlü ve üretken insanlardan birisiydi ve bu özellikleri işine olan sevgisi ve hakimiyetiyle birleştiğinde etrafına ışık saçan bir insan portresi ortaya çıkıyordu. Sadece bir hafta önce kendisiyle İstanbul’da bir eğitimde ve sonrasında bir yemekte birlikteydik ve birkaç gün sonra aldığım acı haber, benim için son derece sarsıcı oldu. En verimli ve yapıcı olduğu dönemde gerçekleşen kayıp için üzüntümün çok büyük olduğunu söylemekten başka elimden bir şey gelmiyor.

 

 

Erdoğan Bey’in ve Sertaç’ın ailelerine, sevenlerine ve tüm fikri mülkiyet hakları camiamıza IPR Gezgini’nde bu yazıyla başsağlığı diliyorum.

Her ikisi de huzur içinde uyusunlar.

Önder Erol ÜNSAL

Ocak 2018 

unsalonderol@gmail.com

Burada İletişim Bozukluğu Yaşamıyoruz – Avrupa Birliği’nde Yeni Marka Türlerinin Gösterimi Hakkında Ortak Bildirge

 

“What we’ve got here is failure to communicate…” şeklinde başlayan efsanevi repliği hapishane filmleri hayranları kadar, Guns n’ Roses grubunun Civil War şarkısını sevenler de bilir. Başlangıcının Türkçe karşılığı, “Burada yaşadığımız iletişim bozukluğudur…” olan konuşmanın Cool Hand Luke filmindeki orijinal haline aşağıda yer veriyoruz ve sonrasında da Avrupa Birliği’nde marka alanında hiçbir iletişim problemi yaşanmadığını gösteren yazımıza başlıyoruz.

 

 

Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO) ve birlik üyesi ülke ofisleri 4 Aralık 2017 tarihinde “Yeni Marka Türlerinin Gösterimi Hakkında Ortak Bildirge (Common Communication on the Representation of New Types of Trade Marks)” isimli dokümanı yayınlandı.

2015/2436 sayılı yeni Birlik Marka Direktifi’nin getirdiği en önemli yeniliklerden birisi, marka tanımından grafik gösterim zorunluluğunun kaldırılmasıdır. Aynı yenilik Birlik mevzuatındaki gelişmelere paralel olarak hazırlanan 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nda da yer almaktadır. Bu yenilik, genel olarak alkışlarla karşılanmış olmakla birlikte, grafik gösterim şartının yerini ne türde bir değerlendirmenin alacağı Türkiye kadar, Birlik üyesi ülkelerde de tartışma konusuydu.

EUIPO öncülüğünde hareket eden Avrupa Birliği üyesi ülkelerin fikri mülkiyet ofisleri, bu konudaki tartışmaları belirli ölçüde ortadan kaldırmak ve farklı ulusal ofislerin yanısıra EUIPO uygulamasının anlaşılmasını sağlamak amacıyla sürdürdükleri görüşmeleri, Aralık 2017’de  “Yeni Marka Türlerinin Gösterimi Hakkında Ortak Bildirge” ile sonuçlandırdı.

Bildirge mevcut dönemdeki durumu göstermekle birlikte, bildirgenin düzenli aralıklarla güncellenmesi ve yeniliklerin bu yolla kullanıcılara duyurulması planlanmaktadır. İlk güncelleme için öngörülen tarih 1 Haziran 2018’dir.

Bildirgenin içeriğinde aşağıdaki unsurlar bulunmaktadır:

  • Her bir Ofis’in kabul etmeyi planladığı marka türleri.
  • Bu marka türlerinin tanımları.
  • Ses, hareket, multimedya ve hologram markaları için kabul edilen elektronik dosya biçimleri.
  • Bu unsurlara her bir Ofis özelinde yer verilen tablolar.

Ortak Bildirge’nin https://euipo.europa.eu/tunnel-web/secure/webdav/guest/document_library/contentPdfs/about_euipo/who_we_are/common_communication/common_communication_8/common_communication8_en.pdf bağlantısından, ekinin ise https://euipo.europa.eu/tunnel-web/secure/webdav/guest/document_library/contentPdfs/about_euipo/who_we_are/common_communication/common_communication_8/Annex_en.pdf bağlantısından görülmesi mümkündür.

6769 sayılı SMK’nın yürürlüğe girmesinin ardından ülkemizde yapılan bazı sunumlarda, grafik gösterim şartının kaldırılmasının otomatikman koku veya tat gibi markaların da kabul edilmesi sonucuna yol açtığı belirtilmiş olmakla birlikte, Ortak Bildirge EUIPO ve AB üyesi ülkelerde henüz bu sonuca varılmamış olduğunu göstermektedir. Bir diğer deyişle, koku ve tat markaları bakımından AB düzeyinde kabul edilebilecek gösterim biçimi henüz mevcut değildir. Bu aşamada, Ortak Bildirge’de ismi geçen ve ne şekilde kabul edilebileceği yönünde açıklamalara yer verilen marka türleri ve tanımlarının tablosuna aşağıda yer verilmesi yerinde olacaktır.

 

EUIPO ve AB üyesi ülkelerin, marka ve tasarım konusundaki uygulamalarını ve değerlendirmelerini birkaç yıldır Ortak Bildirgeler yoluyla duyurmaları, sistem kullanıcıları ve AB uygulamalarını takip etmeye çalışan bizler bakımından oldukça yararlı bir yöntem halini almıştır.

Yazıyı bitirirken bonus olarak filmdeki repliğin tamamına ve bu replikle başlayan Guns n’Roses’ın Civil War şarkısına yer verelim. Vakti zamanında çok dinledik, anısını yaşatalım.

What we’ve got here is failure to communicate. Some men you just can’t reach. So you get what we had here last week. Which is the way he wants it. Well, he gets it. I don’t like it anymore than you men. Burada yaşadığımız iletişim bozukluğudur. Bazı kişilere ne yapsanız da ulaşamazsınız. Sonunda geçen hafta yaşadığımızla karşılaşırsınız ki bu onun istediği yoldur ve onun karşılığını görmüştür. Beyler, ben de bunu sizden fazla sevmiyorum.” 

 

Önder Erol Ünsal

Ocak 2018

unsalonderol@gmail.com 

ŞAMPANYA GÜLDÜ, CAVA AĞLADI! EUIPO TEMYİZ KURULU CAVARIANE KARARI

 

Daha önce  sitemizde şampanya ile ilgili bir davaya ilişkin (Champagner sorbet) Hukuk Sözcüsü görüşü ve ABAD kararına yer vermiştik, şimdi ise İspanyolların meşhur köpüklü şarabı CAVA’ya dair bir EUIPO Temyiz Kurulu kararıyla huzurdayız. (EUIPO Fourth Board of Appeal R 54/2017-4)

İHTİLAFIN ÖZETİ

Ocak 2016’da, Hollanda menşeili NowNew Next şirketi EUIPO nezdinde CAVARIANE kelime markasını “gıda için zeytinyağları, sirke, şaraplar” için tescil ettiriyor.

Şubat 2016 ‘da ise CAVA coğrafi işaretinin ve CAVA üreticilerinin haklarının korunması için kurulmuş Consejo Regulador del Cava (CRC) EUIPO’ya yaptığı başvuruyla konu markanın “ şaraplar” emtiası için hükümsüzlüğünü talep ediyor.

CRC hükümsüzlük talebini, CAVA’nın 1986 yılından beri köpüklü şarap için tescilli bir coğrafi işaret olmasına, CAVA’nın tanınmışlığına ve konu markanın birebir CAVA ibaresini içinde barındırmasından dolayı hiç tescil edilmemesi gerektiğine dayandırıyor.

Kasım 2016’da EUIPO İptal Bölümü CRC’nin talebini reddediyor ve kısaca diyor ki; 1308/2013 sayılı Tüzüğün 103. Maddesi koruma altındaki bir coğrafi işaretin  suistimal edilmesi, taklit edilmesi, kullanımın tescilli coğrafi işareti çağrıştırması hallerinde uygulanır, oysa olayda bunlardan hiçbiri yoktur. EUIPO ayrıca CAVA’nın her zaman “CAVA JUVE y CAMPS”, “CAVA GRAN CODORNIU BRUT” vs gibi diğer kelimelerden ayrı kullanıldığını, ancak hiçbir zaman başka bir kelime içinde birleşik yer almadığına dikkat çekiyor ve tüketicinin CAVARIANE markasını gördüğünde kelimenin içindeki CAVA ibaresini görmek için özel çaba sarf etmesi gerektiğini, yani Tüzük maddesinde aranan “çağrışım “ kıstasının burada uygulanamayacağını belirtiyor. Ayrıca ret kararında CAVA kelimesinin “mağara, kav, şarap mahzeni” anlamına geldiğine de işaret ediliyor.

Bunun üzerine CRC, EUIPO nezdinde temyiz yoluna başvuruyor.  Temyiz talebinde CRC’nin argümanları şöyle;

-a- Özellikle aynı olan “köpüklü şaraplar” emtiası açısından çağrışım ihtimali çok daha yüksektir.

-b- Konu marka içinde birebir CAVA kelimesini ihtiva etmektedir

-c- PORT CHARLOTTE ihtilafının aksine, olayda ki markada CAVA kelimesi ayrı yazılmamıştır. CAVARIANE kendi başına anlam ifade eden bir kelime değildir.

-d- Alkollü içecekler genelde kalabalık ve gürültülü ortamlarda sözlü olarak sipariş verilir ve bu sırada kelimenin bütün olarak veya  “CAVA-ARIANE” biçiminde hecelenerek söylenmesinin bir önemi yoktur.

-e- Verilen ret kararı içindeki bazı ifadeler birbiri ile çelişir durumdadır,

-f- CAVA’nın İspanyolca’daki asıl anlamı tescilli olan coğrafi işarettir yoksa “şarap mahzeni” değildir. İspanyolca da “şarap mahzeni” kelimesi “bodega” dır.

-g- CAVA’nın satış miktarının yüksekliği düşünüldüğünde, konu marka şaraplar için de CAVA’nın ününden haksız yararlanacaktır.

(Açıkçası bu iddiaları okuduğumda  PORT CHARLOTTE kararına neden dayanıldığını anlamakta zorlandığımı ifade edeyim. Bana göre o karar CRC’nin lehine bir emsal değildir. Nitekim yazının ilerleyen bölümlerinde göreceğiniz gibi EUIPO Temyiz Kurulu da benimle aynı görüşü paylaşmış.)

Buna göre CRC’nin talepleri;

1-Hükümsüzlük talebinin ilk talep edildiği şekilde kabul edilmesi

2- Hükümsüzlük talebinin reddine dair verilen kararın kaldırılması

3- Hükümsüzlük talebinin doğru şekilde yapıldığının kabulüne karar verilmesi

4-Konu markanın “köpüklü şaraplar (yarı-köpüklü şaraplar dahil)” emtiası yönünden hükümsüzlüğüne karar verilmesi

EUIPO TEMYİZ KURULU KARARI

Önce bir meseleye dikkat çekmek lazım, Temyiz Kurulu kararına başlarken “Temyiz talebi (teknik olarak) kabul edilebilir durumda, ama düzgün formüle edilmemiş” diyerek dosyalamadan memnuniyetsizliğini gösteriyor. Kurul, öncelikle bazı taleplerin birbiriyle ve olaydaki argümanlarla çeliştiğini söylüyor ve incelenmesi kabul edilebilecek yegane talebin 2 numaralı talep olduğunu dolayısıyla  dosyayı sadece bu talep açısından inceleyeceğini söylüyor.

Ayrıca Kurul, Tüzük maddesi 7 (1) (j) nin şu anki metnine dayanılmasının mümkün olmadığını, çünkü bu maddenin olaydan sonra ve dahi hükümsüzlük talebi dosyalandıktan sonra değişikliğe uğrayarak şimdiki haline geldiğine işaret ediyor.

Ezcümle, amiyane deyimle,  Kurul diyor ki;  taleplerin birbiriyle çelişiyor ve iddialarınla da uyuşmuyor,  doğru dürüst dosyalama yapmamışsın, dayandığın maddeleri yanlış veya eksik yazmışsın,  ama ben yine de hukuken uygun maddelere göre tek bir talebini inceleyeceğim.

(Bence biz TPMK’ya müteşekkir olmalıyız, görüyorsunuz ki EUIPO bizim Kurumumuz kadar anlayışlı değil, sözünü sakınmıyor!)

Temyiz Kurulu önce ilgili Tüzük maddesini (madde 7) açıklıyor, buna göre; “şaraplar” emtiasını içeren bir başvuruda marka eğer şaraplar için tescilli bir coğrafi işaretten oluşuyorsa ya da içinde böyle bir tescilli coğrafi işaret geçiyorsa ve başvuranın şarapları o coğrafi işaretli yerden gelmiyorsa, marka başvurusu reddedilir ya da tescil edilmişse hükümsüzlüğüne karar verilir.

Kurul daha sonra “çağrışım” (evocation) kavramına odaklanıyor ve  tüketicide “çağrışması gerekenin” coğrafi kaynak olması gerektiğini söylüyor. Kayıtlara göre,  CAVA coğrafi işareti tek bir kelime olarak yani “CAVA” biçiminde İspanya’da 10 değişik yeri kapsar şekilde köpüklü şaraplar için tescil edilmiş ve bu yerlerin büyük çoğunluğu Katalan bölgesinde. CRC vekili CAVA’nın piyasada başka şekillerde (başka kelimelerle birleşik biçimde)kullanıldığına dair bir delil de sunmuş değil.

Kurul’a göre, CAVA gerçekten de köpüklü şaraplar için tescilli bir coğrafi işaret olsa da son derece iyi bilinen bir başka durum daha var ki o da şu; CAVA aynı zamanda İspanyolca sözlüklerde yer alan bir kelime.İspanyolcası “cava” olan bu kelime, Fransızca’da “cave”, İngilizce’de ise “şarap mahzeni” olarak geçiyor.

Dolayısıyla Kurul’a göre; CAVA sadece İspanya’da belli yerlerde üretilen bir köpüklü şarap değil, aynı zamanda sözlüklerde geçen ve günlük kullanımı olan, özellikle şaraphanelerin (bodegas) şaraplarını sakladıkları/muhafaza ettikleri yerin de adı.

Hükümsüzlük talebi reddedilirken EUIPO, CRC’nin iddiasının aksine, CAVARIANE kelimesinin anlamlı bir biçimde bölünemeyeceğini belirtmiş. Bu konuda Temyiz Kurulu şöyle düşünüyor; CAVARIANE kelimesi AB dilleri içinde anlamı olan bir kelime değil, dolayısıyla ortalama tüketicinin bunu bölmeye çalışması için makul bir sebep yok, CRC’nin  iddia etiği gibi “CAVA” ve “RIANE” diye bir bölünme yapılsa dahi yine ortaya anlamı olmayan RIANE diye bir kelime çıkıyor.

Kaldı ki meseleye böyle bakarsak zaten kelimenin çok daha değişik biçimlerde de ayrıştırılması mümkün diyor Kurul, mesela “CAV” ve “ARIANE” (ki ARIANE bir kadın ismidir) , ya da “CA” ve “VARIANE” , yada “CAVARI” ve “ANE” gibi. Kurul bu bölünmelerde ortaya çıkan kelimelerin de ikna edici bir anlamı olmadığını ve CRC’nin belirttiği şekilde  bir bölünmeyi kabul etmeyen EUIPO kararının doğru olduğunu belirtiyor.

Kelime başka bir biçimde okunmaya çalışıldığında ise ortaya “CAVIAR” ve “ANE” diye bir durum çıkıyor, bu halde ise işaret tamamen apayrı başka bir mal ile bağlantı kuruyor ; Caviar (havyar).

Dolayısıyla, Kurul’a göre,  kelimeyi bölmeye çalışmak işin esası yönünden bir anlam ifade etmiyor ve ortalama tüketicinin algısına uymuyor. Ayrıca durumun belirtildiği biçimde olmadığına yani tüketici algısının bu biçimde şekillenmeyeceğine dair CRC’nin dosyaya sunduğu hiçbir somut delil de mevcut değil. (Kurul, CRC’nin bu konuda delil sunma zorunluluğu altında olmadığını kabul ediyor, ama yine de  EUIPO’nun görüşünü değiştirmeye neden olacak bir delil sunulmadığını not düşüyor)

CRC’nin sunduğu tüm deliller CAVA coğrafi işaretinin kullanımına dair ve sunulan delillerin tümünde CAVA kelimesinin ayrı yazıldığı/kullanıldığı ve hiçbir zaman bir bileşik kelimenin içinde yer almadığı, başka bir kelimenin içine entegre edilmediği görülüyor.

Bunun dışında Kurul Cava’nın sözlüklerde geçen ve gündelik dilde kullanılan anlamlarının da şarap üretimi ve saklanmasıyla alakalı olduğuna vurgu yaparak, bu durumun CAVARIANE kelimesiyle CAVA coğrafi işaretinin karıştırılma riskini  düşürdüğünü söylüyor.

CRC incelemede İspanyol tüketicilerin göz önüne alınması gerektiğini ve CAVA coğrafi işaretinin İspanya’da çok yoğun biçimde kullanıldığını iddia ediyor. Kurul’a göre, bu argüman yerinde olmakla beraber sözlük anlamı bulunan cava kelimesinin de aynı şekilde yoğun kullanıldığını unutmamak lazım.Diğer üye AB ülkelerinde ise böyle bir durum mevcut değil ve CRC’nin bu argümanının diğer üye ülkeler için geçerliliği yok.

Kurul’a göre, PORT CHARLOTTE kararının huzurdaki olayda emsal olma vasfı yok. PORT CHARLOTTE kararında PORT ve CHARLOTTE kelimeleri ayrı yazıldığı halde ortada bir karıştırma ihtimali/tecavüz  olmayacağına karar verilmişken, huzurdaki gibi tek kelimeden oluşan bir marka açısından karıştırma olacağını varsaymak mümkün değil.

Geriye kalan yegane argüman, tüketicinin CAVARIANE kelimesi içinde CAVA kelimesini fark edeceği/tanıyacağı; Temyiz Kurulu bunun nasıl gerçekleşeceğini anlayamadığını, konu markanın ne şekilde coğrafi işareti çağrıştıracağını da göremediğini belirtiyor. Çağrışımdan bahsedebilmek için markanın coğrafi işaretle belli seviyede bir benzerliği olması gerektiği gibi, aynı zamanda indirekt olsa dahi işaretle korunan coğrafi orijini akla getirmesi lazımdır. Huzurdaki olayda çağrışımın kabul edilebilmesi için tüketicinin zihninde bu kelimeyi İspanya’da CAVA coğrafi işareti altında üretilen köpüklü şaraplarla bağlantılı görmesi ya da en azından CAVARIANE markasıyla  satılan şarapların İspanyol bir  orijini olduğunu düşünmesi gerekir. Halbuki, Kurul’a göre,  ortada böyle bir risk yoktur; en azından görülmektedir ki konu marka İspanya ile bağlantı kurmaya neden olabilecek  herhangi bir unsur veya görünüm içermemektedir. Bu durumda ise Kurul İspanyol tüketicilerin CAVA coğrafi işareti altında satılan köpüklü şaraplara ne kadar aşina olduğu veya CAVA’nın ne kadar meşhur olduğunun bir önemi olmadığını söylüyor.

Neticeten Kurul, hükümsüzlük talebini reddeden EUIPO kararının  yerinde olduğunu belirtiyor ve Temyiz talebini reddediyor.

Bakalım bu noktadan sonra CRC ihtilafı bir üst mercilere taşıyacak mı, takipteyiz!

Özlem FÜTMAN

ofutman@gmail.com

Ocak 2018