Kategori: Tasarım Koruması

SINAİ MÜLKİYET HAKLARINA İLİŞKİN HUKUK UYUŞMAZLIKLARINDA GÖREVLİ MAHKEME

Okumakta olduğunuz yazı, taslak aşamasındayken, sınai mülkiyet haklarına ilişkin hukuk uyuşmazlıklarında görevli mahkemelerin yanında yetkili mahkemelerinde ele alınmasını amaç edinmekteydi. Ancak görev ve yetki konularının aynı yazı içinde ele alınmasının, hem yazının okunmasına yönelik motivasyonu düşüreceği hem de bu uzunlukta bir yazının IPR Gezgini formatına uygun olmayacağı gerekçeleriyle yazının, görev ve yetki olmak üzere iki bölümde okuyuculara arz edilmesi yöntemi tercih edilmiştir. Bu bağlamda okumakta olduğunuz yazı, iki bölümlük bir serinin ilk bölümünü oluşturmaktadır.

Medeni usul hukukunun temelini oluşturan görev ve yetki konularına o kadar önem verilir ki hukuk fakültelerinin medeni usul ve icra ve iflas hukuku ana bilim dalı akademisyenleri bu durumu ağız birliği etmişçesine şöyle ifade eder: “Görev ve yetki konularını bilmeden bu dersten geçemezsiniz.” Öğrenciler bakımından dersi geçip geçememe gibi pratik bir sonucu olan görev ve yetki konularının, meslek yaşamında ise davanın görev ve/veya yetki yönünden reddedilip reddedilmemesi gibi nispeten telafisi daha güç sonuçları bulunmaktadır.

Hukuk yargılamasında göreve ilişkin kurallar HMK m.1-4 hükümlerinde düzenlenmiş ve HMK m.1 hükmünde, mahkemelerin görevinin ancak kanunla düzenleneceği ve göreve ilişkin kuralların kamu düzeninden olduğu belirtilmiştir.

HMK m.2 hükmüne göre; HMK’de ve diğer kanunlarda aksine düzenleme bulunmadıkça genel görevli mahkeme asliye hukuk mahkemesidir. SMK göreve ilişkin bazı özel düzenlemeler yer almaktadır. SMK m.156/1 hükmüne göre; SMK’de öngörülen hukuk davaları bakımından görevli mahkeme fikrî ve sınai haklar hukuk mahkemesi; SMK m.156/2 hükmüne göre ise TÜRKPATENT’in SMK hükümlerine göre almış olduğu bütün kararlara karşı açılacak hukuk davaları ile Kurumun kararlarından zarar gören üçüncü kişilerin Kurum aleyhine açacakları davalarda Ankara FSHHM’nin görevli olduğu düzenlenmiştir.

Sınai mülkiyet haklarına ilişkin hukuk uyuşmazlıklarında görev yönünden değinilmesi gereken ilk husus; fikrî ve sınai haklar hukuk mahkemelerinin teknik anlamda ilk kez SMK ile kurulmuş olmasıdır. Gerçekten SMK’nin yürürlüğe girmesinden önce fikrî ve sınai haklar hukuk mahkemesi olarak ifade edilen mahkemeler; o dönemki adıyla HSYK’nin, 24.03.2005 tarihli ve 188 sayılı kararı ile belli asliye hukuk mahkemelerinin FSHHM olarak adlandırılmasından ibaretti. HSYK bu belirlemeyi, 26.09.2004 tarihli ve 5235 sayılı Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun’un (5235 sayılı Kanun) m.5/6 hükmüyle, hukuk mahkemelerinin ihtisas mahkemesi olarak belirlenmesi konusunda kendisine tanınan yetkiye dayanarak gerçekleştirmişti. Nitekim söz konusu mahkemeler; 551 sayılı KHK m.146/2, 554 sayılı KHK m.58/2,  555 sayılı KHK m.30/2 ve 556 sayılı KHK m.71/2 hükümlerinde görevli ve yetkili mahkemeler, FSHHM olarak değil, ihtisas mahkemeleri olarak adlandırılmaktaydı. KHK’ler döneminde verilen ve ilgili bölümleri aşağıda yer alan yargı kararlarında da bu konuya işaret edilmiştir:

“Ne varki, daire bozma kararından sonra yürürlüğe giren 24.6.1995 gün ve 556 sayılı Markaların Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin görevli ve yetkilı mahkeme başlıklı 71.maddesinde, “Bu Kanun Hükmünde kararnamede öngörülen bütün davalarda görevli mahkeme, Adalet Bakanlığınca kurulacak ihtisas mahkemeleridir.”[1]

“556 sayılı KHK.nin 71.maddesinde, bu kararnamede öngörülen bütün davalarda, görevli mahkeme, Adalet Bakanlığınca kurulacak ihtisas mahkemeleridir, Asliye Ticaret ve Asliye Hukuk Mahkemelerinden hangisinin ihtisas mahkemesi olarak görevlendirileceği ve bu mahkemelerinin yargı çevresini Adalet Bakanlığının teklifi üzerine Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu belirleyeceği hükmü mevcut olup …”[2]

 KHK’ler döneminde, asliye hukuk mahkemesi düzeyindeki ihtisas mahkemelerinin, teknik anlamda FSHHM olmamasının ve bu durumun bir adlandırmadan ibaret olmasının bir başka yansıması ise SMK Geçici Madde 6 hükmünde karşımıza çıkmaktadır. Anılan hükme göre; SMK ile yürürlükten kaldırılması öngörülen 551 sayılı KHK m.146, 554 sayılı KHK m.58, 555 sayılı KHK m.30 ve 556 sayılı KHK m.71 hükümleri uyarınca kurulmuş ihtisas mahkemeleri, SMK m.156/1 hükmü uyarınca kurulan mahkemeler olarak kabul edilecektir ve bu mahkemelerde derdest olan davaların görülmesine devam olunacaktır.

Görev konusunda değinilmesi gereken bir başka konu, FSHHM’nin bulunmadığı yerlerde, sınai mülkiyet haklarına ilişkin uyuşmazlıklarda hangi mahkemelerin görevli olacağıdır. SMK m.156/1 hükmüne göre; FSHHM kurulmamış olan yerlerde bu mahkemenin görev alanına giren dava ve işlere, o yerdeki asliye hukuk mahkemesince bakılır. HSK’nin, SMK m.156 hükmünde yer alan düzenleme ile 5235 sayılı Kanun m.5 ve m.9 hükümlerinin verdiği yetkiye dayanarak, SMK’nin yürürlüğe girmesinden sonra aldığı, 30.05.2018 tarihli ve 839 sayılı kararı[3] ile FSHHM’nin kurulmadığı ve yargı çevresinin bu mahkemelerin bulunduğu mahallere bağlanmadığı FSHHM’nin görev alanına giren dava ve işlere bir asliye hukuk mahkemesi bulunan yerlerde bu mahkemenin, iki asliye hukuk mahkemesi bulunan yerlerde bir numaralı asliye hukuk mahkemesinin, ikiden fazla asliye hukuk mahkemesi bulunan yerlerde ise üç numaralı asliye hukuk mahkemesinin bakmasına karar verilmiştir.[4] HSK, belirtilen görevlendirmenin 30.05.2018 tarihi itibariyle faaliyette bulunan asliye hukuk mahkemelerinin sayısına göre yapıldığını ve daha sonra faaliyete geçirilecek mahkemelerin, görevli mahkemenin belirlenmesinde dikkate alınmayacağını da karara bağlamıştır. Belirtilen sınırlamanın somut etkisi; 30.05.2018 tarihinden sonra asliye hukuk mahkemelerinin sayısını ikiye, üçe veya daha fazla sayıya çıkaracak ya da söz konusu mahkemelerin sayısını ikiye veya bire indirecek nitelikteki değişikliklerin FSHHM’nin görev alanına giren işlere bakan mahkemelerde bir değişiklik olmaması şekilden gerçekleşecektir. 

HSK’nin 30.05.2018 tarihli ve 839 sayılı kararında dikkat çeken ve uygulamayı etkileyecek bir başka husus ise FSHHM’nin yargı çevresiyle ilgilidir. Bu husus her ne kadar yetki düzenlemesi olsa da görevli mahkemenin belirlenmesinde de doğrudan etkilidir. HSK, anılan kararında, HSYK’nin 24.03.2005 tarihli ve 188 sayılı kararı ile sonraki tarihli kararlarına atıf yaparak, her ne kadar SMK’de açık bir düzenleme olmasa da FSHHM’nin yargı çevresinin adlî yargı adalet komisyonlarının merkez ve mülhakatları[5] olan ilçeleri kapsayacak şekilde belirlenmesi hususunu da karara bağlamıştır. Konuyu bir örnekle somutlaştıracak olursak; HSK’nin söz konusu kararı ile Ankara ilçe adliyeleri ile Batı Adliyesinin yargı çevresindeki sınai mülkiyet haklarına ilişkin uyuşmazlıklarda söz konusu adliyelerdeki asliye hukuk mahkemeleri değil, Ankara FSHHM görevli ve yetkili kılınmıştır. HSK’nin söz konusu kararının görev yönünden etkisi ise yargı çevresine ilişkin olağan uygulamanın devam ettirilmesi halinde asliye hukuk mahkemelerinde görülecek olan davaların, HSK’nin anılan kararı ile FSHHM’de görülmesi şeklinde karşımıza çıkmaktadır.

Sınai mülkiyet haklarına ilişkin hukuk uyuşmazlıklarında görevli mahkemenin belirlenmesine ilişkin bir başka düzenleme ise SMK m.156/2 hükmüdür. Anılan hüküm hem göreve hem yetkiye ilişkindir. Bununla birlikte hükmün yetkiye ilişkin kısmı, bir sonraki yazımızda ele alınacaktır. SMK m.156/2 hükmüne göre; TÜRKPATENT’in SMK hükümlerine göre aldığı bütün kararlara karşı açılacak davalar ile TÜRKPATENT’in kararlarından zarar gören üçüncü kişilerin TÜRKPATENT aleyhine açacakları davalarda görevli ve yetkili mahkeme, Ankara FSHHM olarak belirlenmiştir.[6] Anılan hükmün uygulanmasında dikkat edilmesi gereken ilk husus, yalnız SMK’de açıkça öngörülen davalar bakımından değil, Kurumun SMK hükümleri kapsamında aldığı kararlara karşı açılacak davaların tamamında Ankara FSHHM’nin görevli ve yetkili olmasıdır. Uyuşmazlık Mahkemesi ilgili bölümleri aşağıda yer alan kararında konu etraflıca ele alınmıştır: [7]

 Kurum nezdinde temsile yetkili marka vekilinin, müvekkili adına takip ettiği dosyalardan istifa etmesi üzerine bir kısım tebligatların asil yerine eski vekile yapılması nedeniyle mağduriyet yaşandığı, söz konusu tebligatların tekrar asile yapılması ve hukuki durumun eski hale getirilmesi talebiyle açılan davada, Ankara  3. Fikrî ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesinin, 23.12.2016 tarihli ve E.2016/408, K.2016/453 sayılı kararı ile uyuşmazlığın idari yargı çözümlenmesi gerektiği gerekçesiyle görevsizlik kararı verilmiş, uyuşmazlığın idari yargıya taşınması üzerine Ankara 8. İdare Mahkemesi, E.2018/159 dosyada verdiği 31.01.2018 tarihli ara karar ile idari yargının değil adli yargının görevli olduğu gerekçesiyle ve görevli yargı yerinin belirlenmesi talebiyle dosyayı Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmiştir. Uyuşmazlık konusu, 556 sayılı KHK’de öngörülen hususlara ilişkin Kurumun almış olduğu kararlardan kaynaklandığı için, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğuna, Ankara 8. İdare Mahkemesinin başvurusunun kabulüne ve Ankara  3. Fikrî ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesinin 23.12.2016 tarihli ve E.2016/408, K.2016/453 sayılı görevsizlik kararının kaldırılmasına karar verilmiştir.”

Karşılaştığımız somut uyuşmazlıklarda, özellikle davacılar bakımından, SMK m.156/2 hükmünün uygulanması konusunda bazı duraksamalar yaşandığı ve anılan hükmün hatalı yorumlandığı tespit edilmiştir. Bu hatalı yorum ve uygulamalardan ilki, bir sınai mülkiyet hakkının hükümsüzlüğüne ilişkin davalarda TÜRKPATENT’in tek başına ya da hak sahibiyle birlikte davalı olarak gösterildiği davaların, Ankara FSHHM’de açılması şeklinde karşımıza çıkmaktadır.[8] Hemen belirtmek gerekir ki davacının yerleşim yerinin Ankara olması ve kendi sınai mülkiyet hakkına dayanarak bu davayı açmış olması ya da herhangi bir sınai mülkiyet hakkına dayanmaksızın bu davanın açılması ve hükümsüzlüğü talep edilen sınai mülkiyet hakkı sahibinin yerleşim yerinin Ankara olması durumunda, dava görevli ve yetkili mahkemede açılmış olacaktır. Ancak bu iki durum dışında, davalının ya da davalılardan birinin TÜRKPATENT olması nedeniyle davanın, Ankara FSHHM’de açılması hâlinde, dava görevsiz mahkemede açılmış olacaktır. Zira bu durumda SMK m.156/2 hükmünün uygulanma kabiliyeti bulunmamaktadır. Gerçekten ne TÜRKAPATENT’in almış olduğu karara karşı açılmış bir dava ne de Kurum kararlarından zarar gören birinin uğramış olduğu bu zarar nedeniyle açılmış bir dava söz konusudur.

SMK m.156/2 hükmüne ilişkin karşılaşılan bir başka hatalı uygulama ise TÜRKPATENT’in SMK hükümleri dışında faklı mevzuat hükümlerine göre aldığı kararlara karşı veya bu nitelikteki kararlar nedeniyle zarar görenlerin TÜRKPATENT’e karşı yönelttikleri davaların Ankara FSHHM’de açılması durumunda karşımıza çıkmaktadır. Belirtmek gerekir ki TÜRKPATENT tüzel kişiliği haiz bir kamu kurumudur ve bu niteliği itibariyle sınai mülkiyet haklarına ilişkin işlemler dışında birçok hukuki iş ve işlemin de tarafıdır. Bu bağlamda TÜRKPATENT’in SMK hükümlerine göre almadığı kararlara karşı açılacak davalar ile TÜRKPATENT’in SMK hükümleri dışında diğer mevzuat hükümleri nedeniyle almış olduğu kararlardan zarar görenlerin TÜRKPATENT aleyhine açacakları davalarda FSHHM görevli değildir. Söz konusu davalar bakımından HMK’nin göreve ilişkin genel hükümleri uygulama alanı bulacaktır.

TÜRKPATENT’in herhangi bir kararı olmaksızın TÜRKPATENT’e karşı dava açıldığı istisnai durumlarla da karşılaşılmaktadır. Bu gibi durumlarda da SMK m.156/2 hükmü değil, göreve ilişkin HMK’nin genel hükümleri uygulama alanı bulacaktır. Nitekim Kuruma başvuru yapılmaksızın ve dolayısıyla Kurumun almış olduğu herhangi bir karar olmaksızın, bir markanın tanınmış olduğunun tespiti istemiyle doğrudan TÜRKPATENT’e karşı açılan bir tespit davasında Yargıtay görevli mahkemeye ilişkin olarak şu tespitlerde bulunmuştur:[9]

“Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmaması ile davanın davalı TPE Başkanlığı tarafından verilmiş bir karar veya tesis edilmiş bir işleme karşı açılmamış olması nedeniyle, davalı TPE Başkanlığı yönünden 556 sayılı KHK’nın 71/2. maddesinde düzenlenen kesin yetki kuralının somut olayda uygulanması koşullarının bulunmamasına göre de, davalılar vekillerinin aşağıdaki bentler kapsamı dışında kalan ve yerinde görülmeyen diğer temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir.”

Sınai mülkiyet haklarına ilişkin hukuk davalarında göreve ilişkin değinilmesi gereken son konu, söz konusu davaların, mutlak ticari dava olmasına rağmen asliye ticaret mahkemelerinde değil de FSHHM’ler ile asliye hukuk mahkemelerinde görülüyor olmasıdır. TTK m.4/1,d hükmüne göre tarafların tacir olup olmadıklarına bakılmaksızın fikrî mülkiyet hukukuna dair mevzuatta öngörülen davalardan doğan hukuk davaları ile çekişmesiz yargı işleri, ticari dava ve ticari nitelikte çekişmesiz yargı işi sayılmaktadır. TTK m.5 hükmüne göre; aksine hüküm bulunmadıkça, dava olunan şeyin değerine veya tutarına bakılmaksızın asliye ticaret mahkemesi, tüm ticari davalar ile ticari nitelikteki çekişmesiz yargı işlerine bakmakla görevlidir. TTK m.5 hükmünde “… aksine hüküm bulunmadıkça …” şeklinde ifade edilen durumlardan biri de SMK m.156 hükmünde hukuki dayanağını bulmaktadır. Gerçekten TTK m.5 hükmünün istisnasını oluşturan SMK m.156 hükmü nedeniyle mutlak ticari nitelikteki sınai mülkiyet haklarına ilişkin hukuk uyuşmazlıkları, asliye ticaret mahkemesinde değil, FSHHM’ler ile asliye hukuk mahkemelerinde görülmektedir. Bu noktada FSHHM bulunmayan yerlerde neden asliye ticaret mahkemelerinin değil de asliye hukuk mahkemelerinin görevli olduğu sorusu akıllara gelebilir. Kanaatimizce bu konuya ilişkin değerlendirme, karşılaşılabilecek iki farklı durum dikkate alınarak yapılmalıdır. İlk ihtimal; bir yerde hem FSHHM’nin hem de asliye ticaret mahkemesinin bulunmamasıdır. Bu senaryoda asliye hukuk mahkemesinin, davaya, asliye ticaret mahkemesi sıfatıyla değil de fikrî ve sınai haklar hukuk mahkemesi sıfatıyla bakması, mahkemelerin ihtisaslaşması yönündeki iradeye ve pratiklere uygundur. Karşılaşılabilecek ikinci durum ise FSHHM bulunmayan bir yerde, hem asliye hukuk hem asliye ticaret mahkemesi bulunmasıdır. Bu noktada mutlak ticari nitelikte olan sınai mülkiyet haklarına ilişkin hukuk uyuşmazlıkları bakımından, asliye ticaret mahkemesinin değil de asliye hukuk mahkemesinin görevli olması kanaatimizce yerinde değildir. Kanun koyucunun bu tercihinin; asliye ticaret mahkemeleri ile asliye hukuk mahkemeleri arasındaki ilişkinin görev ilişkisi değil de iş bölümü ilişkisi olduğu döneme ait uygulamaların devam ettirilmesinden kaynaklandığını düşünmekteyiz.[10] [11] Olması gereken hukuk bakımından; FSHHM’nin bulunmadığı yerlerde asliye ticaret mahkemesi varsa davaya asliye ticaret mahkemesi tarafından bakılmasının yerinde olacağı değerlendirilmektedir. Bununla birlikte SMK m.156 hükmü varlığını sürdürdükçe, FSHHM olmayan yerlerde, asliye ticaret mahkemesi bulunsa bile sınai haklara ilişkin hukuk uyuşmazlıkları bakımından asliye hukuk mahkemeleri görevli mahkeme olmaya devam edecektir.   

Osman Umut KARACA

Kasım 2019

osmanumutkaraca@hotmail.com


KISALTMALAR CETVELİ

FSHHM                     : Fikrî ve sınai haklar hukuk mahkemesi

HMK                          : 12.01.2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu

HSK                           : Hâkimler ve Savcılar Kurulu

HSYK                        : Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu

SMK                          : 22.12.2016 tarihli ve 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu

TTK                           : 13.01.2011 tarihli ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu

TÜRKPATENT       : Türk Patent ve Marka Kurumu

551 sayılı KHK         : Mülga 24.06.1995 tarihli ve 551 sayılı Patent Haklarının Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname

554 sayılı KHK         : Mülga 24.06.1995 tarihli ve 554 sayılı Endüstriyel Tasarımların Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname

555 sayılı KHK         : Mülga 24.06.1995 tarihli ve 555 sayılı Coğrafi İşaretlerin Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname

556 sayılı KHK         : Mülga 24.06.1995 tarihli ve 556 sayılı Markaların Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname

5235 sayılı Kanun     : 26.09.2004 tarihli ve 5235 sayılı Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun


[1] YHGK, 10.04.1996 tarihli ve E.1996/11-132, K.1996/262 sayılı karar. Karar için Bkz. http://www.kazanci.com/kho2/ibb/giris.html (22.11.2019)

[2] Yarg. 7. CD., 13.06.2002 tarihli ve E.2002/10429, K.2002/9122 sayılı, 14.07.2004 tarihli ve E.2003/9077, K.2004/9434 sayılı kararlar. Kararlar için Bkz. http://www.kazanci.com/kho2/ibb/giris.html (22.11.2019)

[3] Karar için Bkz; https://www.lexpera.com.tr/resmi-gazete/metin/RG801Y2018N30437S839, (01.11.2019)

[4] HSK söz konusu kararı ile KHK’ler dönemindeki uygulamayı devam ettirmektedir. KHK’ler döneminde başlayan ve devam etmekte olan uygulama Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin; 02.03.2006 tarihli ve E.2005/1936, K.2006/2131 sayılı kararında da ele alınmıştır. (Karar için Bkz. http://www.kazanci.com/kho2/ibb/files/11hd-2005-1936.htm 21.11.2019)

[5] Bir merkeze bağlı olan yerler. (Kaynak; https://sozluk.gov.tr/ 21.11.2019)

[6] Yarg. 11. HD. 06.02.2006 tarihli ve E.2006/2507, K.2006/2206 sayılı karar. (Karar için Bkz. http://www.kazanci.com/kho2/ibb/files/11hd-2005-2507.htm 21.11.2019)

[7] Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü, 28.05.2018 tarihli ve E.2018/178, K.2018/279 sayılı karar. Karar için Bkz; http://kararlar.uyusmazlik.gov.tr/Karar/Content/962ed5c9-aae8-4091-9f1d-95703aff2919?excludeGerekce=False&wordsOnly=False, (01.11.2019)

[8] SMK m.25/2 ve m.50/3 hükümlerinde markanın, coğrafi işaretin ve geleneksel ürün adının hükümsüzlüğüne ilişkin davalarda TÜRKPATENT’in taraf gösterilmeyeceği açıkça düzenlenmiştir. Tasarım, patent ve faydalı model haklarının hükümsüzlüğüne ilişkin davalarda Kurum’un taraf gösterilmeyeceği açıkça düzenlenmemiş olsa da kanaatimizce bu durum kasıtlı bir susma olarak değerlendirilemez. Zira yerleşik yargı uygulamaları, bu haklar bakımından da hükümsüzlük davalarında TÜRKPATENT’in taraf gösterilemeyeceği yönündedir.

[9] Karar için Bkz. http://www.kazanci.com/kho2/ibb/files/11hd-2007-3468.htm (21.11.2019)

[10] Asliye hukuk mahkemeleri ile asliye ticaret mahkemeleri arasındaki ilişki; 26.06.2012 tarihli ve 6335 sayılı Türk Ticaret Kanunu İle Türk Ticaret Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un yürürlüğe girdiği tarih olan 01.07.2012 itibariyle iş bölümü olmaktan çıkıp görev ilişkisi hâline gelmiştir.

[11]Asliye hukuk mahkemeleri ile asliye ticaret mahkemeleri arasındaki hukuki ilişkinin niteliği hakkında ayrıntılı bilgi için Bkz. Hakan Pekcanıtez / Oğuz Atalay /Muhammet Özekes, Medenî Usûl Hukuku, 14. Bası, Ankara 2013, s.191 vd.

Tıbbi Bant Tasarımı Çerçevesinde Tasarımcının Özgürlüğü Ne Kadardır ve Bilgilenmiş Kullanıcı Kimdir?

Avrupa Birliği Adalet Divanı Genel Mahkemesi (“Genel Mahkeme”), tıbbi plaster (bant) tasarımının hukuki korumasına ilişkin uyuşmazlık hakkında T-560/18 sayılı kararını 24 Ekim 2019’da verdi. Söz konusu karar, tasarımcının tasarımı geliştirmedeki seçenek özgürlüğünün derecesi, ayırt edici nitelik ve bilgilenmiş kullanıcının kim olduğu hakkında önemli noktalar içermektedir. Davanın arka planı şu şekildedir:

  • 13 Ağustos 2012 tarihinde Andreas Fahl Medizintechnik-Vertrieb GmbH (“Müdahil”) 24-04 Locarno sınıfında tıbbi plaster (bant) ürünü için Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (“EUIPO”) nezdinde topluluk tasarımı başvurusu yapmıştır.
  • Bunun üzerine Atos Medical GmbH (“Temyiz Başvurusu Sahibi”) söz konusu topluluk tasarımının hükümsüzlüğü için Nisan 2016’da 6/2002 sayılı düzenlemenin 5 ve 6. maddeleri uyarınca bu tasarımın yenilik ve ayırt edici nitelik unsurlarını taşımadığını öne sürerek 4(1)(b) maddeye aykırılık gerekçesiyle EUIPO’ya başvurmuştur.
  • EUIPO İptal Birimi, bu talebi kabul ederek söz konusu topluluk tasarımının yenilik ihtiva ettiği fakat ayırt edici niteliğinin olmadığı gerekçesiyle hükümsüzlüğüne karar vermiştir.
  • Ardından Müdahil, temyiz yoluna başvurmuştur. EUIPO Temyiz Kurulu (“Kurul”), 29 Haziran 2018 tarihinde verdiği kararla aşağıdaki gerekçelerle EUIPO İptal Birimi’nin hükümsüzlük kararını doğru bulmamış, kararın iptaline ve hükümsüzlük talebinin reddine karar vermiştir:
  • Önceki tasarım tescilleri, uyuşmazlık konusu tasarımın ayırt edici niteliğe sahip olmasını önleyememiştir.
  • Ayırt edici niteliğin varlığı incelenirken tasarımcının tasarımı geliştirmedeki seçenek özgürlüğünün derecesi dikkat alınmalıdır.
  • Tasarımcının tasarımı geliştirmedeki seçenek özgürlüğünün derecesi, ürünün teknik fonksiyonlarının dayattığı sınırlamalar veya ürüne uygulanacak kanuni gereklilikler tarafından belirlenir. Söz konusu sınırlamalar bazı özelliklerin standardizasyonu sonucunu doğurup bu özellikler de ilgili ürüne uygulanan tasarımlar bakımından yaygın hale gelir.
  • Somut olayda tasarımcının özgürlük derecesi trakeostomi sargısı/bandı bakımından sınırlıdır. Açıklığın ve montaj yerinin dairesel şekli, ısı ve nem dönüştürücü veya konuşma kapakçığının boyut ve şekli tarafından belirlenmiştir. Sargının/bandın boyut ve şekli, ilgili yerin kaplanmasını sağlamalıdır ve ilgili cihazın sağlam bir şekilde sabitlenmesi ile makul biçimde rahat kullanımını sağlamalıdır. Bu nedenle söz konusu yuvarlak veya oval şekil, lüzumsuz yapışkan yüzeylerden kaçınmak için aşikardır. Tasarımcının özgürlük derecesi bu nedenlerle sargıdaki dairesel açıklığın yerleştirilmesi ve sargının spesifik şekli ile sınırlıdır.
  • Bilgilenmiş kullanıcı, içtihat uyarınca, tasarımcı veya teknik uzman olmayan fakat ilgili sektördeki çeşitli tasarımları bilen, normalde sektörde var olan söz konusu tasarımların özellikleri hakkında belli bir bilgisi olan ve bu ürünlere olan ilgisi sonucu bunları kullandığında yüksek dikkat gösteren kişidir.
  • Somut olayda bilgilenmiş kullanıcı, trakeostomi sargılarının/bantlarının özelliklerine aşina olan kişidir. Bu nedenle bu alandaki farklı tasarımların dikkate alınması gerekir. Bu bilgilenmiş kullanıcı, bu sargıların ağırlıklı olarak tıbbi amaçlara, özellikle de trakeostomanın kaplanarak tedavi cihazının bağlanmasına, hizmet ettiğini bilir. Bu anlamda tasarımcının özgürlük derecesi kısıtlıdır.
  • Tasarımın ayırt ediciliğine, farkların genel izlenimi sonucu veya bilgilenmiş kullanıcının gözünden bir ‘déjavu’ eksikliği halinde ulaşılır. Karşılaştırma yapılırken genel izlenimi etkileyen farklılıklar hesaba katılır, etkilemeyenler değerlendirme dışı bırakılır. Ayrıca, ürünlerin kullanım şekli de dikkate alınır.
  • Somut olayda Kurul, detaylı biçimde tasarımların özelliklerini açıklamış, tek tek tasarımların ve unsurlarının ne kadar yuvarlak/oval/yan vs. durduğunu tanımlamıştır. Bu değerlendirmenin ardından tasarımlardaki genel izlenimin farklı olduğu sonucuna varmıştır. Kurul’a göre bilgilenmiş kullanıcı, özellikle de tasarımcının sınırlı özgürlük derecesini bildiğinden, şekillerdeki açık farklılıkları hemen ayırt edecektir. Yalnızca tasarımların genel olarak oval birer şekli göstermesi aynı genel izlenime yol açamaz. Bilgilenmiş kullanıcı, örneğin söz konusu sargıdaki dairesel açıklığın tayin edildiğini bildiğinden bu ortak özelliğe özel bir dikkat göstermeyecektir. Sonuç olarak, tasarımların tasarımcının özgürlüğü bulunan tüm özellikleri bakımından farklı olduğuna ve bunların da farklı bir genel izlenime yol açtığına karar verilmiştir. Dolayısıyla hükümsüzlük talebini reddetmiş ve topluluk tasarımının geçerliliğine hükmetmiştir.

Tüm bu aşamalardan sonra Temyiz Başvurusu Sahibi bu kararı beğenmeyerek söz konusu uyuşmazlığı Genel Mahkeme önüne taşımıştır. Genel Mahkeme uyuşmazlık konusu kararı gözden geçirmiş, Kurul’un yaptığı gibi tasarımları dikkatle incelemiş, sonunda da Kurul’un değerlendirmelerinin ve kararının yerinde olduğu sonucuna vararak bu kararı onamıştır. Söz konusu kararın en önemli çıktısı, mahkemenin tasarımcının tasarımı geliştirmekteki seçenek özgürlüğünün derecesi ile tasarımın ayırt edici niteliğinin yanı sıra bilgilenmiş kullanıcının kim olduğuna dair yapmış olduğu değerlendirmelerdir. Temyiz Başvurusu Sahibinin uyuşmazlığı son karar mercii olan Adalet Divanı’na taşıması halinde Divanın vereceği kararı bekliyor olacağız.

Alara NAÇAR

Kasım 2019

nacar.alara@gmail.com

Alternatif Bir “Roma Tatili” Mümkün Mü? – ABAD Genel Mahkemesi’nin Tasarımlar Hakkında T-219/18 Sayılı Kararı

Avrupa Birliği Adalet Divanı Genel Mahkemesi (“Genel Mahkeme”) 24.09.2019 tarih ve T-219/18 sayılı kararında kült “Roma Tatili” filminin yardımcı oyuncusu ve İtalyan yaşam stili ikonu Vespa motorlarının üreticisi Piaggio & C. SpA’in (“Piaggio”), Zhejiang Zhongneng Industry Group Co. Ltd.’e (“Zheijang”) ait topluluk tasarımının hükümsüz kılınması yönündeki talebini reddederek tabiri caizse alternatif bir “Roma Tatili”ne yeşil ışık yaktı.

Müdahil Zhejiang Zhongneng Industry Group Co. Ltd., 19 Kasım 2010 tarihinde Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi’ne (“EUIPO”) aşağıda görsel anlatımına yer verilen “motosiklet” için topluluk tasarım başvurusunda bulunmuş ve başvuru 23 Kasım 2010 tarihinde ilgili bültende yayınlandıktan sonra tescil edilmiştir.

Zheijang’a ait topluluk tasarım tesciline ilişkin görsel anlatımlar

Piaggio ise 06 Kasım 2014 tarihinde tescile konu tasarımın 6/2002 sayılı Tüzük md. 25/f.1 (b) bendi atfıyla aynı Tüzük md. 5 ve 6 uyarınca yeni ve ayırt edici olmadığı gerekçesiyle EUIPO tarafından hükümsüz kılınmasını talep etmiştir. Piaggio bu talebine gerekçe olarak daha önce ilk olarak 2005 yılında kamuya arz edilen ve piyasada “Vespa LX” ismi ile bilinen önceki tarihli tasarımını göstermiştir.

Piaggio’ya ait “Vespa LX” model motosikletlere ilişkin görseller

Piaggio’ya göre hükümsüzlük talebine konu tasarım kendilerine ait önceki tarihli tasarım ile aynı olup genel anlamda yenilik ve ayırt ediciliği bertaraf eden düzeyde önceki tarihli tasarıma benzer bir izlenim bırakmaktadır ve en başta bu nedenle hükümsüz kılınması gerekmektedir.

Piaggio yukarıdaki talebinin yanı sıra “Vespa LX” modelinin 2005 yılından bu yana İtalya’da tescilsiz üç boyutlu marka olarak korunduğunu da öne sürmüş ve bu kapsamda 1945-1946 yıllarından günümüze kullanım yoluyla yüksek ayırt edicilik kazandığını ifade etmiş; söz konusu markanın tanınmış olduğunu ve ilgili tüketici kitlesi nezdinde hükümsüzlüğe konu tasarım tescili ile karıştırılma ihtimali bulunduğunu da eklemiştir.

Üçüncü ve son olarak, Piaggio 6/2002 sayılı Tüzük’ün md. 25/f.1, (f) bendini dayanak göstermek suretiyle İtalyan ve Fransız hukukundan doğan eser sahipliği haklarını öne sürerek tasarımın telif haklarını da ihlal ettiği iddiasında bulunmuştur.

23 Haziran 2015 tarihli kararında EUIPO İptal Birimi, ilgili tasarımın yeni olduğu şeklinde bir değerlendirme yapmakla birlikte ayırt edici nitelikten yoksun olduğu yönünde hüküm kurmuş ve diğer hükümleri incelemeye geçmeden tasarımın hükümsüzlüğüne karar vermiştir.

27 Temmuz 2015 tarihinde temyiz yoluna başvuran müdahil Zheijang’ın talebi EUIPO Üçüncü Temyiz Kurulu (“Temyiz Kurulu”) tarafından 19 Ocak 2018 tarihinde kabul edilmiş ve bu vesileyle Piaggio’nun hükümsüzlük talebi reddedilmiştir. Temyiz Kurulu hükümsüzlüğün reddine gerekçe olarak olaya konu tasarımlar arasındaki farklılıkları ve bilgilenmiş kullanıcı nezdinde tasarımlar arasındaki genel izlenim bakımından belirgin benzerlik bulunmamasını göstermiştir. Marka hakkı ihlali iddiaları ise, Temyiz Kurulu’nca söz konusu marka ile hükümsüzlük talebine konu tasarım arasındaki açık stil farklılıkları bulunması ve ilgili tüketici kitlesinin dikkatinin yüksek olması nedeniyle reddedilmiştir. Telif Hukuku bakımından yapılan değerlendirmede de estetik algı ve bırakılan izlenimin farklı olduğundan hareketle ihlal gerçekleşmediği sonucuna varılmıştır.

Piaggio söz konusu Temyiz Kurulu kararına karşı üst yargı yoluna başvurarak uyuşmazlığı Genel Mahkeme önüne taşımış ve Genel Mahkeme de 24 Eylül 2019 tarihli kararıyla Temyiz Kurulu kararını onayarak Piaggio’nun yeniden inceleme talebini reddetmiştir.

24 Eylül 2019 tarihinde Genel Mahkeme, Piaggio’nun gerekçelerini dikkate alarak konuyu üç ana başlık altında toplamış ve bu doğrultuda değerlendirmelerine yer vermiştir.

I- Hükümsüzlük Talebine Konu Tasarımın Ayırt Edici Niteliğine İlişkin Açıklamalar

Piaggio, öncelikle, Temyiz Kurulu’nun tasarımlar arasında ayniyet bulunmadığını ve tasarımlar arasındaki farklılığın “küçük ayrıntılar”da olmadığını hatalı bir şekilde tespit ettiğini ve 6/2002 sayılı Tüzük md. 6 yani ayırt edici nitelik bakımından hatalı bir yorum yaptığını öne sürmüştür.

Genel Mahkeme bu kapsamda bir tasarımın ancak dünyanın herhangi bir yerinde kamuya sunulmamış olması ve tasarımların sadece küçük ayrıntılarda farklılık göstermemesi halinde yeni kabul edileceğini hatırlatarak Piaggio’nun Temyiz Kurulu kararına Zheijang’a ait motosiklet tasarımının “yeniliği” bakımından tam olarak itiraz etmediğini tespit etmiştir.

Genel Mahkeme, ayırt edici niteliğin tespitinde bir tasarımın bilgilenmiş kullanıcı üzerinde yarattığı genel izlenim ile herhangi bir tasarımın böyle bir kullanıcıda yarattığı genel izlenim arasında belirgin bir farklılığın tespit edilmesi gerektiğinin önemini vurgulamış ve bir tasarımın ayırt edici niteliği değerlendirilirken tasarımcının tasarımı geliştirmede sahip olduğu tasarım özgürlüğünün de dikkate alınması gerektiğini belirtmiştir.

Tüm bu bilgiler ışığında yapılan ayırt edici nitelik incelemesinde Genel Mahkeme Temyiz Kurulu’nun tasarımın tescil edildiği Lokarno sınıfını da dikkate alarak belirlediği ilgili bilgilenmiş kullanıcının seyahat için yer değiştiren ve ticarette farklı model motosikletlerin bulunduğunu ve bu ürünlerin parçalarını bir miktar bilen “motosiklet kullanıcıları” olarak kabul edilmesini doğru bulmuş ve zaten Piaggio’nun da buna itirazı olmadığını belirtmiştir. Tasarımcının özgürlük ölçüsü kapsamında yapılan incelemede ise Temyiz Kurulu’nun bunun özünde aracın tipi ve fonksiyonuna bağlı olduğu yönündeki tespitine katılmıştır. Zira motosikletler için önemli olan sürücünün konforu olarak kabul edilmeli ve buna göre de yaratım özgürlüğü konfor ve kullanım için parçaların tasarlanmasında aranmalıdır.

Önemle vurgulamak gerekir ki Genel Mahkeme’nin içtihatları uyarınca ayırt edici nitelik hakkında karar verilirken bilgilenmiş kullanıcı bakımından genel izlenim itibarıyla önceki tasarımın “déjà vu” etkisini doğurup doğurmadığı yani yeni tasarımın eskisi ile kıyaslanınca “zaten görülmüş” olup olmadığı belirlenmelidir. Tam da bu kapsamda karara konu olaydaki tasarımlar, Zheijang’a ait yeni tasarım ile Piaggio’nun öne sürdüğü önceki tarihli “Vespa LX” tasarımı, arasında Genel Mahkeme tarafından bir karşılaştırma yapılmıştır. Buna göre hükümsüzlük talebine konu tasarım özünde daha dörtgensel bir yapı barındırırken önceki tarihli tasarım daha kavisli bir yapıyı haizdir. Dolayısıyla motosikletin tasarımı ve estetiğine özel bir önem ve özen gösterecek olan bilgilenmiş kullanıcı nezdinde bütünüyle farklı bir izlenim oluşacaktır. Genel Mahkeme’ye göre her ne kadar Piaggio ilgili tasarımda “Vespa LX”i diğerlerinden ayırt eden pek çok karakteristik özelliğin benzer şekilde önceki tasarımda da yer aldığını öne sürse de bunun bilgilenmiş kullanıcı gözünde de böyle olduğunu açıklayamamıştır.

Öte yandan, Piaggio her ne kadar 1945-1946 yıllarına dek uzanan farklı Vespa tasarımlarını da benzer niteliklerin bulunduğu gerekçesiyle Zheijang’ın tasarımıyla kıyas etse ve söz gelimi sunulan Vespa modellerinden “Vespa S” gerçekten de benzer şekilde kare farlar ve dörtgensel özellikler taşısa da temelde gerekçe gösterilen “Vespa LX”  olduğundan farklı tasarımların Zheijang tasarımı ile karşılaştırılması hükümsüzlük talebi bakımından etkisiz bulunmuştur.

Sonuç itibarıyla, Piaggio tasarımı ile Zheijang tasarımı bir bütün olarak değerlendirildiğinde genel izlenimlerin farklı olduğu ve bu farklılıkların bilgilenmiş kullanıcının dikkatinden kaçmayacağı anlaşılacağından Zheijang tasarımının ayırt edici niteliği haiz olduğuna karar verilmiştir.

II- Tasarımın Önceki Tarihli Ayırt Edici İşaret Karşısındaki Durumuna İlişkin Açıklamalar

6/2002 sayılı Tüzük md 25/f.1, (e) bendi uyarınca sonraki bir tasarımda ayırt edici bir işaretin kullanılması ve bu işaret ile ilgili AB hukukunun ya da Üye Devlet hukukunun işaretin hak sahibine bu kullanımı yasaklama hakkını vermesi halinde de tasarımın hükümsüz kılınması mümkün kılınmıştır.

Piaggio tarafından yukarıdaki hükme atıfla hükümsüzlük talebine 2005 tarihinden bu yana İtalya’da kullanılan ve Temyiz Kurulu kararı tarihine kadar tescil edilmemiş olan önceki tarihli üç boyutlu bir marka dayanak gösterilmiştir. Her ne kadar söz konusu marka tescilli olmasa da İtalyan Sınai Mülkiyet Kanunu (Codice della proprietà industriale) md. 2 uyarınca sınai mülkiyet haklarının ilgili kanun tarafından öngörülen şekillerde, diğer bir ifadeyle tescilli olmayan bir işaretin tescilli bir marka gibi yenilik ve orijinallik unsurlarını taşıması halinde korunması mümkün kılınmıştır. Piaggio iddialarını desteklemek üzere Vespa’nın ilgili tüketici kitlesi nezdinde ünlü bir marka konumunda olduğunu da öne sürmüş ve bu kapsamda pek çok delil sunmuştur.

Temyize konu kararı inceleyen Genel Mahkeme ilk olarak ilgili tüketici kitlesinin bakımından bir inceleme yapmış ve motosikletler hakkında makul düzeyde bilgili ortalama nitelikteki tüketici olduğunu tespit etmiştir. Genel Mahkeme ayrıca ilgili tüketici kitlesinin ilgili ürünler bakımından dikkat seviyesinin de değerlendirmede temel alınması gerektiğine parmak basmıştır. Bu doğrultuda Genel Mahkeme ilgili ortalama tüketici kitlesinin dikkat seviyesinin yüksek olduğunu; zira motosikletlerin nispeten uzun ömürlü ve pahalı ürünler olduğunu belirtmiştir.  

Bu verilerden hareketle ilgili tüketici nezdinde karıştırılma ihtimali doğup doğmadığını inceleyen Genel Mahkeme Temyiz Kurulu kararını yerinde bulmuştur. Genel Mahkeme’ye göre önceki tarihli marka ile talebe konu tasarım arasında görsel ve şekilsel farklılıklar bulunmaktadır. Nitekim Piaggio’nun da bu farklılıkların kendisine ait markanın ayırt edici özellikleri olduğunu ifade ettiğine dikkat çekilmiştir. Bu doğrultuda ilgili tüketicinin dikkat seviyesinin yüksek ve estetik algısının seçimlerinde daha etkili olduğu da hatırlatılarak marka ve tasarım arasında karıştırılma ihtimali bulunmadığı sonucuna varılmıştır.

III- Telif Hakkı İddiasına İlişkin Açıklamalar

Piaggio 6/2002 sayılı Tüzük’ün md. 25/f.1, (f) bendi uyarınca “Vespa Formu” ve bizatihi “Vespa”nın “Vespa” motosikletlerinin artistik ve yaratıcı çekirdeğini oluşturduğunu ifade etmiş ve 1945 yılına dek uzanan yaratıcılığın eser olarak Fransa ve İtalya’da korunduğunu ileri sürmüştür. Bu iddialarını desteklemek üzere Piaggio Fransa ve İtalya’da aynı kapsamda aldığı kararları EUIPO’nun değerlendirmelerine sunmuş ancak tüm bunlara rağmen Temyiz Kurulu telif hakkı ihlali iddiasını reddetmiştir.

Genel Mahkeme ise yapmış olduğu incelemede klasik Vespa’nın genel görünüm ve özellikleri itibarıyla artistik nüvesini oluşturan ve kavisli, vitage, feminen karakterli “Vespa LX”in bu özellikleri barındırmaması sebebiyle Zheijang tasarımı tarafından izinsiz kullanılmadığına kanaat getirmiştir.

Sonuç itibarıyla Genel Mahkeme Piaggio’nun talebini reddetmiş ve Temyiz Kurulu kararını onamıştır. Genel Mahkeme kararına karşı iki ay içerisinde bir üst merci olarak Avrupa Birliği Adalet Divanı’na (“ABAD”) başvuru mümkün olup Genel Mahkeme kararı henüz kesinleşmemiştir.

Av. Can Tabak

Ekim 2019

mcantabak@gmail.com

ORİJİNAL OLMAYAN TASARIMLAR ESER OLAMAZ! G-STAR V. COFEMEL

Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD), Portekiz Yüksek Mahkemesi’nden gelen soru üzerine çok beklenen Cofemel (C-683/17) kararını verdi. ABAD verdiği karar ile, kümülatif koruma ilkesine tekrar vurgu yapmış ve Avrupa Birliği’nde yeknesak uygulamanın önemini ortaya koyarak InfoSoc Direktifi olarak da bilinen 2001/29/EC sayılı Direktife göre telif koruması şartlarını taşıyan tasarımların aynı zamanda telif korumasından da bütün Avrupa Birliği üye ülkelerinde korunacağını ortaya koymuştur. Karar metninin tamamına http://curia.europa.eu/juris/document/document.jsf?text=&docid=217668&pageIndex=0&doclang=DE&mode=lst&dir=&occ=first&part=1&cid=698043 linkinden ulaşabilirsiniz.

Mahkeme daha önce vermiş olduğu kararlar (örn; C-168/09, C-5/11) ile aynı çizgide olan bu kararını açıklarken AB Temel Haklar Anlaşması’nda fikri mülkiyet hakkının temel bir hak olarak düzenlenmesine de vurgu yapmış ve telif koruması şartlarını taşıyan her şeyin bu korumadan yararlanmasının önlenemeyeceğine işaret etmiştir.

G-STAR, Cofemel’e Karşı

Dünyada yaygın olarak da bilindiği üzere G-Star giyecek sektöründe faaliyet göstermekte ve bu ürünlerini de G-STAR, G-STAR RAW, G-STAR DENIM RAW, GS-RAW, G-RAW ve RAW markaları altında satışa sunmaktadır. Bu markalar altında aynı zamanda ARC isimli kot modelini ve ROWDY isimli kazak (sweatshirt) modelini de satışa sunmaktadır.

Cofemel ise yine giyecek sektöründe TIFFOSI markası altında faaliyet gösteren bir şirkettir.

G-STAR, Cofemel’in 30 Ağustos 2013 tarihinde ARC ve ROWDY isimli modelleri ile aynı çizgide ürünler ürettiğini ve bu fiillerin ürünler üzerindeki telif korumasını ihlal ettiğini Portekiz mahkemelerinde dava etmiş ve zararlarının tazminini talep etmiştir.

Cofemel ise davacının bu iddialarına karşılık bu modellerin ‘eser’ olarak tanımlanamayacağını ve bu nedenle de telif korumasından yararlanamayacağı cevabını vermiştir.

Portekiz mahkemeleri davayı kabul etmiş ve Cofemel’i tazminata mahkum etmişlerdir. Buna karşılık, Portekiz Yüksek Mahkemesi, InfoSoc Direktifi’nin ülke mevzuatından öncelikli olarak uygulanıp uygulanmayacağı ve bu doğrultuda bu tasarımların telif korumasından yararlanabilip yararlanamayacakları konusunda ABAD’a danışmayı uygun görmüştür.

Burada Portekiz Yüksek Mahkemesi ABAD’a iki soru yöneltmiştir ve sorular şu şekildedir:

  1. Mahkeme InfoSoc Direktifi’nin 2 (a) maddesi çerçevesinde, ulusal mevzuatta yer alan; uygulamalı sanat eserlerini, endüstriyel tasarımları ve sanat eserlerinin telif olarak korunabilmesi için kullanım amaçlarına ek olarak estetik açıdan çarpıcı görsel etki yaratması şartının orijinalite şartı ile eşdeğer olduğu şeklinde yorumlanabilir mi? Başka bir deyişle üye ülkeler tasarımların telif olarak korunabilmesi için orijinalite şartının dışında başka bir şart getirebilirler mi?
  2. Mahkeme InfoSoc Direktifi’nin 2 (a) maddesi çerçevesinde, ulusal mevzuatta yer alan; uygulamalı sanat eserleri ve endüstriyel tasarımlar da, sanatsal karakterleri sıkı bir değerlendirmeden geçtikten sonra telif ile korunan sanat eserleri gibi sanatsal yaratım veya sanat eseri olarak sınıflandırmayı hak ediyor mu?

ABAD bu iki sorudan yalnızca ilkine cevap vermeyi uygun bulmuş ve ilk soruya verilen cevaptan sonra ikinci soruya cevap verilmesinin gereksiz olduğunu belirtmiştir.

ABAD birinci soruya vermiş olduğu cevapta, AB hukukunun ve böylece InfoSoc Direktifi’nin 2 (a) maddesinin ulusal düzenlemeyi önleyici bir şekilde yorumlanması gerektiğini ifade etmiştir.

Kararda telif korumasının tüm üye ülkelerde ve AB kurumlarında yeknesak bir şekilde uygulanmasının önemi ve gerekliliğinden bahsedilmiş ve bir nesneye/ yaratıma telif koruması sağlanabilmesi için iki şartın birlikte aranacağını öngörmüştür. Bu iki şart şu şekildedir:

  • Özgür yaratıcı kararlar ile sahibinin hususiyetini içermesi (orijinal olması).
  • Eser olarak nitelendirilmesi için gerekli şartları taşıması; eser olması.

Cofemel davasında, Portekiz ulusal hukukunda telif korumasından yararlanabilecek yaratımlar arasında tasarımlar da sayılmış olduğundan ikinci şart için olumsuz bir durum yoktur. Bununla birlikte, sahibinin hususiyetini içermesi koşulu ile sağlanan orijinalite koşulu, çeşitli üye ülkelerde farklı koşullar ile düzenlenmiş ve buna ilişkin farklı davalar yine ABAD’ın önüne gelmiştir (örn; C-168/09, C-5/11). ABAD bu davada da aynı görüşünü sürdürmüş ve AB mevzuatı ve direktifler ile düzenlenen koşulların ulusal mevzuattan öncelikli olarak uygulanarak yeknesak bir uygulamanın sağlanması gerekliliğini vurgulamıştır.

ABAD ilk soruya olumlu yanıt vermiş ve bir tasarımın çarpıcı görsel etki yaratmasının, telif koruması sağlanması için gerekli olan orijinalite (sahibinin hususiyetini taşıması gerekliliği) koşulunu tek başına sağlamadığına hükmetmiştir. Bununla birlikte, çarpıcı görsel etkinin orijinalite koşulunu sağlamaya yönelik bir delil olabileceğini de belirtmiştir.

Böylelikle ABAD Cofemel kararında özet olarak; tasarımların kümülatif koruma ilkesi kapsamında aynı zamanda telif olarak da korunabileceğine ve tasarımların telif olarak korunması için yukarıda belirtilen iki şartı (orijinal olması ve eser olması) yerine getirmesi ve bu şartlardan farklı şartlar getirilmemesi gerektiğine hükmetmiştir.

Turan KOCAKAYA

Ekim 2019

turankocakaya@gmail.com

PH5 ve HENNINGSEN; JAPONYA’DAN İKİ KARAR

Tasarım sevenler ve özellikle İskandinav tasarımlarına meftun olanlar için POUL HENNINGSEN ismi efsaneler arasındadır. 1894-1967 yılları arasında yaşamış, Danimarka’nın  milli ikonlarından biri olan   Henningsen’in tasarımları bugün de güncelliğini koruyan ve çağının çok ötesinde işlerdir. Henningsen binalar yanında Kopenhag’ın ünlü Tivoli bahçelerinin bir kısmını ve  bazı tiyatroların  dekorlarını tasarlamakla beraber, global ölçekte adını hafızalara asıl kazıyan lamba tasarımlarıdır.  (Kuzey ülkelerinden lamba üzerine çalışan bu kadar çok sayıda ünlü tasarımcı çıkması  ayrı bir yazının konusu olmayı hak ediyor aslında. Bu muhtemelen bir  tesadüf değil, bilakis  Kuzey’in ışık ile olan meselesinin yarattığı bir dinamik olabilir. )     

 Bir odanın doğru aydınlatılması için para gerekmez, sezgi ve kavrayış lazımdır”.

Henningsen’i lamba tasarlamaya iten şey o vakitlerde (1920’ler) alışkanlığı olduğu  üzere yaptığı tren yolculuklarından birinde görüp düşündükleridir. Trende giderken gördüğü  evlere bakarak  der ki;Akşam vakti trende giden birisi birinci kattaki evlere baktığında onların ne kadar kasvetli olduğunu görüp sarsılabilir. Mobilyalar, stil halılar vs evdeki her şey aslında ışıklandırmanın yanında tali unsurlardır. Bir odanın doğru aydınlatılması için para gerekmez, sezgi ve kavrayış lazımdır”

Henningsen’in lamba tasarımlarından özellikle üç tanesi dünya çapında meşhurdur ve bunlar bugün de halen ciddi satış rakamlarına ulaşmaktadır. Yaratılış zamanlarına göre, görece olarak, “eski tarihli” ama zevk-kullanım pratiği ve estetik açısından “yepyeni” olan bu tasarımlar PH5, Artichoke (enginar) ve Snowball (kartopu) diye adlandırılır. 

“Lamba yahu altı üstü, nedir ki yani” demeyin lütfen, bu lambalar Danimarka kültürünün bir parçası ve Henningsen’in tasarımları birer modern klasik aslında.

Henningsen’in lambalarını ilginç ve arzulanır kılan tek şey tasarımların cezbedici ve ilginç hatları değil, esasen bunların ışığı geçirme/ışıkla oynama ve daha doğrusu ışığı ehlileştirme  halleri. Henningsen hayatı boyunca ışığın doğrudan yüzeye düşmemesi gerektiği fikrine sahip olmuş ve buna göre tasarımlar yapmış birisi. Zaten 1925 yılında Paris’teki Dünya Tasarım Fuarı’nda ödül alan lambaları da bu düşünüşle katlı tasarlanmış işlerden oluşuyor. Paris’ten döndükten sonra Henningsen Louis Poulsen şirketiyle bir anlaşma imzalıyor, bu anlaşma çerçevesinde de PH5 adı verilen lambaları 1958 yılında yaratıyor. Yaratıldığı 1958 yılından bugüne kadar PH5 lambalar  hep aynı şirket tarafında üretilip pazarlanıyor; Louis Poulsen. Ne acayip değil mi Henningsen ile Louis Poulsen arasındaki anlaşma yapılalı  tam 61 yıl olmuş ve sistem aynen ilk günkü gibi yürüyor! Bu lambalara neden PH5 dendiğini  sanırım tahmin ettiniz; PH tasarımcının ad ve soyadının ilk harflerinden geliyor, 5 rakamı ise lambadaki en geniş parçanın çapının 50 cm olmasını ifade ediyor. En büyük parçanın çapına göre PH3 vs diye adlandırılan değişik büyüklüklerde olanları da mevcut. 

PH5 lambaların sadece sarkıt şeklinde olanları yok, ayaklı olanları var, çalışma masası lambası formunda olanları var,duvar lambası şeklinde olanı var vs .

Yukarıda yazının girişindeki resimde yer alan değişik renklerdeki modeller PH5’in yaratılmasının 60. yılı şerefine  piyasaya sürülen  yeni renk skalasındaki  ürünlerden bazılarını gösteriyor.

Bu kadar başarı cezasız kalmıyor elbette(!),  Henningsen’in lambaları  dünyanın en çok taklit edilen tasarımları arasında. İşte bugünkü yazının konusu olan Japonya kararları da bu taklitlerin son örneklerinden birine ilişkin.

İHTİLAF

Louis Poulsen A/S (LP) şirketi “PH5” lambaları Japonya pazarında 40 yıldır satıyor ve lamba 3 boyutlu marka olarak Japon Patent Ofisi nezdinde 2016 yılından beri 11.sınıfta aşağıdaki şekilde tescilli.

Taklit Ürünler

Davalı “R&M Japan” şirketi ise aşağıda fotoğraflarını göreceğiniz taklit PH5 lambaları Japonya’ya ithal edip satıyor.

Davalı taraf,  davacının PH5 lambalar üzerindeki tasarım hakkının sona ermesi sebebiyle tasarımın harcı alem hale geldiğini söylüyor, ayrıca davacının kendisinin yaptığı satışlardan herhangi bir zarara uğramadığını iddia ediyor çünkü tüketicilere açık biçimde davalının sattığı lambaların harcı alem hale gelmiş tasarımlar olduğu veya replika olduğunun bildirildiğini söylüyor. Bunun yanında davalı kendisinin sattığı PH5 lambalarla davacının ürünleri arasında çok ciddi bir fiyat farkı bulunmasından dolayı da davacının kendisi yüzünden zarara uğraması ihtimali bulunmadığını belirtiyor.

Tokyo Bölge Mahkemesi Kararı

Mahkeme davacı LP lehine verdiği kararda şunları söylüyor kısaca

  1. Davalının eylemleri açıkça davacının 3 boyutlu marka tesciline tecavüzdür.
  2. PH5 lambaların görünümünün 3 boyutlu marka olarak tescil edildiği göz önüne alınırsa davacının tasarım hakkının sona ermiş olmasının bir ehemmiyeti yoktur.
  3. Her ne kadar tecavüz teşkil eden lambalar satılırken bunların replika olduğu belirtiliyorsa ve dahi bu malların fiyatı orijinal lambalara göre daha düşükse de şu açıktır ki bu taklit lambalar davacının orijinal lambalarıyla  rekabet etmektedir.

Neticeten Mahkeme ortada bir marka tecavüzü bulunduğuna hükmedip davalıyı 4.4 milyon Japon Yeni tazminata mahkum ediyor.

AYNI TARAFLAR ARASINDA BİR DİĞER İHTİLAF

Aslında yukarıda bahsettiğim ihtilafın bir başka yönü de var, şöyle ki; R&M Japan şirketi 2013 yılında 35. sınıfta aydınlatma aparatlarının toptan ve perakende satışı hizmetleri için aşağıdaki şekilde bir marka başvurusu yapıyor

Marka JPO tarafından 2014 yılında tescil ediliyor. Tescilden  3 yıl geçtikten sonra 2017 yılında  LP şirketi JPO nezdinde hükümsüzlük talebinde bulunuyor ve  diyor ki, bu tescil benim Henningsen tarafından tasarlanmış meşhur PH5 lamba için mevcut 3 boyutlu marka tescilimi ihlal ediyor ve kesinlikle kötü niyetle bize zarar vermek amacıyla yapılmış bir tescil.

Dosyaya LP şirketi tarafından sunulan delillere göre PH5 lambalar Japonya’da 1976 yılından beri satılıyor. PH5 lambalardan LP şirketi tarafından bugüne kadar global bazda 500.000 adet üretilip satılmış. Dosyaya Japonya’nın Danimarka Büyükelçisi tarafından hazırlanıp imzalanmış bir mektup da sunulmuş ki burada lambanın ve LP şirketinin ne kadar meşhur olduğuna vurgu yapılıyor (dedim ama size bu lambalar milli mesele Danimarka’da diye) . Ayrıca dosyada LP’nin 3 boyutlu markasının tescili sırasında ciddi kullanım yoluyla işaretin ayırt edicilik ve kaynak gösterme fonksiyonu kazandığına karar verilmiş olduğuna da vurgu yapılıyor. 

JPO, LP lehine yani R&M Japan şirketinin tescilinin hükümsüzlüğüne karar veriyor. JPO kararında özellikle aşağıdaki hususlara işaret ediyor;

  1. PH5 lambanın 3 boyutlu şekli hükümsüzlük talebine konu marka tescilinden evvel yani LP’nin 1976 yılından bu yana Japonya’da yaptığı kesintisiz pazarlama faaliyetleri neticesinde ilgili tüketiciler nezdinde LP’yi  işaret eden meşhur bir işaret haline gelmiştir.
  • Taraf markaları  karşılaştırıldığında hükümsüzlüğü istenen tescilin PH5 lambaya benzerliği tartışmasızdır. Hükümsüzlüğü istenen markada ilgili tüketiciler ve bu alanda ticaretin içinde bulunanlar tarafından pendant lamba şeklinin konu markada öne çıkan/algılanan baskın unsur olacağı açıktır.
  • Hükümsüzlüğü istenen markanın sahibinin mallarını satarken “PH5 lambanın reprodüksiyonu” şeklinde pazarlama faaliyetinde bulunması göstermektedir ki kendisi de taraflar arasında bir ihtilaf doğabileceğini öngörmektedir ve karşı tarafın işine zarar verebilecek bir eylem gerçekleştirdiğinin farkındadır.
  • Dolaysıyla hükümsüzlüğü istenen markanın sahibi LP’ye ait meşhur PH5 lambanın şeklini içeren bir tescil alarak kötüniyetli şekilde karşı tarafın markasından haksız kazanç elde etme veya ona zarar verme kastıyla hareket etmiştir.

Özlem FÜTMAN

ofutman@gmail.com

Mayıs 2019

DOCERAM VS CERAMTEC: BİR ÜRÜNÜN GÖRÜNÜM ÖZELLİKLERİNİN YALNIZCA TEKNİK İŞLEVDEN KAYNAKLANIP KAYNAKLANMADIĞI NASIL BELİRLENMELİDİR ÜZERİNE ABAD GÖRÜŞÜ

8 Mart 2018 tarihinde Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD), bir ürünün görünüm özelliklerinin yalnızca teknik işlevden kaynaklanıp kaynaklanmadığının nasıl belirlenmesi gerektiği konusundaki görüşünü açıklayan önemli bir karar verdi.

Taraflardan Doceram GMBH teknik seramik bileşenleri üreten ve üç farklı geometrik şekle sahip kaynak merkezleme pimleri için topluluk tasarım tescilleri olan bir Alman şirketidir. Diğer taraf Ceramtec GMBH de Doceram’in tasarım tescilleri ile korunanlarla aynı türde merkezleme pimleri üreten yine bir başka Alman şirketidir. Ceramtec, Doceram’in kendisine Düsseldorf ilk derece mahkemesi nezdinde tasarım tecavüzü davası açması üzerine, karşı argüman olarak Doceram’in topluluk tasarım tescillerinin geçersiz olduğunu ileri sürmüştür.

Bunun üzerine Mahkeme, geçersiz olduğu iddia edilen tasarımların görünüm özelliklerinin yalnızca tasarımın teknik işlevinden ileri geldiğini ve bu yüzden de tasarım korumasına tabi olmadığını dolayısıyla Doceram’in topluluk tasarım tescillerinin 6/2002 sayılı Topluluk Tasarımlarına İlişkin Tüzüğün(CDR) 8(1)’inci maddesi kapsamında geçersiz olduğuna hükmetmiştir. (6/2002 sayılı Topluluk Tasarımlarına İlişkin Tüzüğün (CDR) 8(1)’inci maddesine göre, ürünün “yalnızca teknik işlevinin zorunlu kıldığı” görünüm özelliklerine tasarım koruması sağlanmaz.)

Doceram bu karara temyiz başvurusunda bulunmuş ve temyiz mahkemesi 6/2002 sayılı Topluluk Tasarımlarına İlişkin Tüzüğün (CDR) 8(1)’inci maddesinin nasıl yorumlanması gerektiğine ilişkin iki farklı yaklaşım olduğunu ve maddenin yorumlanmasının davanın sonucu açısından belirleyici olduğunu göz önünde bulundurarak “yorum kararı” (preliminary ruling) için ABAD’a başvurmaya karar vermiştir.

Peki bu iki yaklaşım nedir?

“Formların çeşitliliği” (multiplicity of forms) yaklaşımına göre eğer aynı işlevi ifa eden alternatif bir tasarım mevcutsa, söz konusu tasarımın yalnızca ürünün teknik işlevinden kaynakladığı sonucuna varılamaz.

“Estetik kaygının yokluğu” (no-aesthetic-consideration) yaklaşımına göre ise sorulması gereken soru şudur; ürünün tasarımı oluşturulurken sadece teknik sebepler mi göz önünde bulundurulmuştur. Diğer bir anlatımla, tasarımı oluştururken aynı zamanda estetik kaygılar da göz önünde bulundurulmuş mudur sorusunun cevabı aranmalıdır. Eğer bulundurulmuşsa, söz konusu tasarımın yalnızca ürünün teknik işlevinden kaynakladığı sonucuna varılamaz.

Bunlar doğrultusunda ABAD’a aşağıda belirtilen sorular yöneltilmiştir:

1. 6/2002 sayılı Tüzüğün 8(1)’inci maddesi kapsamında koruma dışı kalan bir ürünün görünüm özellikleri, yalnızca ürünün teknik işlevinden mi kaynaklanıyor, aynı zamanda tasarım etkisinin ürünün görünümünde hiçbir önemi yok mu, yoksa teknik işlev tasarımı belirleyen tek etken midir?  

2. Eğer mahkemenin ilk soruya yanıtı olumlu ise; bir ürünün münferit görünüm özelliklerinin, yalnızca ürünün işlevi göz önünde bulundurularak seçilip seçilmediği hangi bakış açısından değerlendirilmelidir? “Objektif bir gözlemci” mi gerekir ve ,eğer öyleyse, böyle bir gözlemci nasıl tanımlanacaktır?

ABAD 8 Mart 2018 tarihinde C-395/16 numaralı kararında aşağıdaki cevapları vermiştir:

Birinci soruya istinaden ABAD, hukuk sözcüsünün görüşüne paralel şekilde ürünün görünüm özelliklerinin yalnızca teknik işleviyle belirlenip belirlenmediğini tespit etmek için, teknik işlevin o özellikleri belirleyen tek etken olduğunun tespit edilmesi gerektiğini ve alternatif tasarımların mevcudiyetinin bu açıdan belirleyici olmadığını belirterek 8(1) maddesindeki “yalnızca” kelimesinin yorumuna ilişkin yıllardır süregelen tartışmayı sonlandırmıştır.

Yani aslında üzerinde durulması gereken husus, tasarımcı konu tasarımı yaratırken, yalnızca ürünün teknik işlevini mi göz önünde bulundurmuştur yoksa tasarımın nasıl görüneceği hususunu da dikkate almış mıdır.

Yine hukuk sözcüsünün görüşüne paralel olarak ABAD;  “Formların çeşitliliği” görüşünün kabulü durumunda, bir ürünün yalnızca teknik işlevden kaynaklanan görünümlerinin farklı formlarda bir başvuru sahibi tarafından tasarım tesciline konu edilebileceğini; bu durumda tasarım tescilinin şartlarını karşılamadığı halde patent tescilinin sağladığı korumaya eşit bir koruma sağlayacağını ve bunun diğer rakip şirketler tarafından adil olmayan sonuçlara yol açacağını belirtmiştir.

İkinci soruya cevaben ABAD her münferit davada ilgili tüm objektif koşulların dikkate alınması gerektiğini, yanideğerlendirmenin, ilgili tasarımın görünüm özelliklerini belirleyen sebepleri gösteren nesnel koşullar, ürünün kullanımıyla ya da aynı teknik işlevi yerine getiren alternatif tasarımların varlığıyla ilgili bilgiler ışığında yapılması gerektiğini belirtmektedir. Ancak bu koşulların veya alternatif tasarımların varlığına ilişkin verilerin veya bilgilerin güvenilir kanıtlarla desteklenmesi şarttır. Dolayısıyla ABAD, değerlendirmenin “objektif bir gözlemci”nin algısına dayalı olarak yapılmasının gerekli olmadığını belirtmektedir.

Anılan kararında “estetik kaygının yokluğu” yaklaşımını benimseyen ABAD, alternatif tasarımların varlığının otomatikman bir ürünün görünüm özelliklerinin yalnızca teknik işlevden kaynaklanmadığı anlamına gelmeyeceğini söylemektedir. Bununla beraber ABAD bir ürünün görünüm özelliklerinin, yalnızca ürünün teknik işlevi göz önünde bulundurularak seçilip seçilmediği konusundaki değerlendirilmede alternatif tasarımların varlığının dikkate alınacak objektif koşullar arasında yer alabileceğini ifade etmiştir.

Damla DUYAN

damladuyan@yahoo.co.uk

Ocak 2019

JÄGERMEISTER – TASARIM BAŞVURULARINDA GÖRSELLERİN ÖNEMİNE İLİŞKİN İLGİNÇ BİR KARAR

 

Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) 5 Temmuz 2018 tarihli C-217/17 sayılı kararıyla, Jagermeister’ın shot bardakları için yaptığı iki topluluk tasarım başvurusunun EUIPO tarafından reddedilmesi kararına ilişkin temyiz başvurusunu reddetti.

İhtilafın Kronolojisi :

1- 17 Nisan 2015 tarihinde Mast-Jagermeister SE şirketi, Locarno Sınıflandırmasına göre 7. sınıfa dahil “shot bardakları” tasarımı için iki topluluk tasarım tescili başvurusunda bulundu. (Tasarımların görselleri gizli olduğundan, bu görsellerin EUIPO veritabanında ve ABAD kararı dahil ihtilafa dair kararlarda görülmesi mümkün değildir. Dolayısıyla biz de görsellere yer veremiyoruz.)

2- Yine 17 Nisan 2015 tarihli ilk inceleme  raporuyla dosyayı inceleyen uzman aşağıdaki hususları Jagermeister’e bildirdi:

– Sunulan görsellerle koruma istenen ürün uyuşmamaktadır, çünkü görsellerde shot bardaklarının yanında şişeler de görünmektedir.

– Vaki eksikliğin giderilebilmesi için koruma talep edilen ürünün tanımına şişeler de eklenmelidir. Bu durumda ise shot bardakları ile şişeler Locarno Sınıflandırmasının farklı sınıflarında olduğundan çoklu hale gelen tasarımlar bölünmelidir ve buna ilişkin ek ücretler ödenmelidir.

– Eğer Jagermeister belirlenen süre içerisinde bahsi geçen eksiklikleri tamamlamazsa başvurular reddedilecektir.

3- Jagermeister ilk inceleme raporuna cevap vererek; şişelere ilişkin herhangi bir koruma talep etmediğini, başvurunun işlemlerinin devamı için ürün tanımındaki ifadeyi “ilgili bardakların bir parçası olan bir şişenin kabı olarak bardaklar (drinking beakers as receptacles for a bottle which is part of those beakers)” değiştirebileceğini ve bu tanımlamanın da yine Locarno Sınıflandırmasının 7. sınıfı içinde yer alacağını belirtmiştir.

4- Bunun üzerine uzman 25 Haziran 2015 tarihli ikinci inceleme raporuyla:

– Jagermeister’ın şişelere ilişkin koruma talep etmediğini anladığını, ancak görsellerde şişelerin muhafaza edilmesinin tasarımların içeriğinin yeterince açık olmamasına yol açtığını,

– Söz konusu eksikliklerin koruma talep edilen tasarımların noktalı çizgiler veya renkli sınırlar ile belirtileceği yeni görsellerin sunulması ile tamamlanabileceğini,

– Ancak, yeni görseller sunulması durumunda tasarımların başvuru tarihinin yeni görsellerin sunulduğu tarih olarak belirtileceğini,

– Bir kez daha eksiklikler giderilmediği taktirde tasarımlara başvuru numarası verilemeyeceğini belirtmiştir.

5- Başvuru sahibi 14 Temmuz 2015 tarihli cevabıyla, başvurularına numara verilmesi için gerekliliklerin tamamlandığını, çünkü başvuru numarası alma şartının sunulan görsellerin uygun kalitede olmasına göre belirlendiğini, yoksa görsellerin içeriğine dair bir inceleme kriteri bulunmadığını ifade etmiştir.

6- 16 Temmuz 2015 tarihli inceleme raporuyla uzman önceki görüşlerinde ısrar etmiştir.

7- Nihayet 31 Ağustos 2015 tarihine gelindiğinde, Jagermeister ile EUIPO arasındaki karşılıklı uzun yazışmalar ve telefon görüşmeleri sonunda, Jagermeister EUIPO’dan konuyla ilgili artık üst itirazda bulunabileceği bir karar vermesini talep etmiştir.  Bunun üzerine EUIPO, Jagermeister’ın iki tasarım başvurusunu belirlenen sürede gerekli eksikliklerin tamamlanmamış olması gerekçesi ile reddetmiştir. EUIPO kararına göre, Jagermeister talep edilen eksiklikleri süresinde tamamlamadığı için söz konusu tasarımlar işleme alınamamış, dolayısıyla bunlara birer başvuru numarası verilememiştir.

Jagermeister akabinde, bu kararın iptali için önce EUIPO Temyiz Kurulu’na ve sonrasında Genel Mahkeme’ye başvurmuş olsa da lehine bir sonuç elde edememiş ve nihayetinde ihtilafı ABAD nezdinde temyize götürmüştür.

ABAD KARARI

Jagermeister, temyiz başvurusunda tek bir gerekçeye dayanmıştır. Bu gerekçenin temelinde 6/2002 numaralı Tüzüğün  36(1)c maddesi yer almaktadır. Maddeye göre bir tasarıma başvuru numarası verilmesi, tasarıma ilişkin görselin fiziksel olarak çoğaltılabilme olanağının bulunup bulunmamasına bağlıdır. Jagermeister, tasarımlarına ilişkin sunduğu  görsellerin fiziksel olarak çoğaltılabilme olanağı bulunduğunu, dolayısıyla EUIPO’nun tasarımlarına başvuru numarası vermiş olması gerektiğini iddia etmektedir.

Davada 6/2002 numaralı Tüzüğün 36(1)c maddesi, aynı Tüzüğün 36(1)c maddesine atıfta bulunan 38, 45 ve 46. maddeleri ile beraber değerlendirilmiştir.

38. maddede: Bir topluluk tasarımının başvuru tarihinin 36. maddede belirtilen belgelerin sunulduğu tarih olarak belirlenmesi gerektiği,

45. maddede: Uzmanın başvuruya bir başvuru tarihi atfedilebilmesi için 36. maddedeki koşulların yerine getirilip getirilmediğini araştırması gerektiği,

46. maddede: Eğer 36. madde uyarınca uzman tarafından eksiklikler tespit edilmişse, bu eksikliklerin belirlenen zamanda başvuru sahibi tarafından tamamlanması durumunda, başvuru tarihinin eksikliklerin tamamlandığı tarih olacağı, eğer belirlenen zamanda eksiklikler tamamlanmazsa başvurunun bir topluluk tasarım başvurusu olarak işlem görmeyeceği belirtilmiştir.

ABAD’a göre;  Avrupa Birliği mevzuatı sadece maddelerdeki ifadeler göz önüne alınarak  değil, aynı zamanda bunların meydana geldiği durumların ve maddelerin koyuluş amacı da dikkate alınarak  yorumlanmalıdır. Tasarımların sicile kaydedilmesinin amacı söz konusu tasarımlara yetkili mercilerce ve kamu tarafından erişimin sağlanmasıdır ve her iki amacın da yerine getirilebilmesi için sunulan görsellerin açık ve şüpheye yer bırakmayacak şekilde kesin olması gerekir. Dolayısıyla, Tüzüğün ilgili maddelerinin; bir tasarıma başvuru numarası verilebilmesi için tek kritere yani, tasarıma ilişkin görselin fiziksel olarak çoğaltılabilme olanağının bulunup bulunmamasına indirgenmesi mümkün değildir.

ABAD anılan maddelerin amacını, tasarıma konu ürünü açık ve şüpheye yer bırakmayacak şekilde tarif eden görsellerin sunulması gerekliliği olarak yorumlamaktadır. Buna ilaveten, tasarım görsellerinin açık olması gerekliliğinin önemini vurgulamak için, yeterince açık olmayan görseller içeren bir tasarım başvurusunun kabul edilmesinin, tasarım hakkı sahibinin sınırları belirli olmayan bir öncelik hakkına sahip olmasına sebep olacağını belirtmiştir.

Aynı zamanda ABAD kararında, bir tasarım başvurusunun sonradan görselinin değiştirilemeyeceği ya da üzerinde herhangi bir düzeltme yapılamayacağı hususunu hatırlatmış ve bu husus da göz önünde bulundurulduğunda, bir tasarım başvurusuna başvuru numarası verilmeden evvel koruma talep edilen tasarımı açık şekilde tarif eden görsellerin sunulmuş olması gerektiğini işaret etmiştir.

Sonuç olarak ABAD, EUIPO kararının doğru olduğuna kanaat getirmiş ve Jagermeister’ın belirlenen süre içerisinde talep edilen eksiklikleri gidermemesi sebebiyle EUIPO’nun inceleme konusu tasarımlara başvuru numarası vermemiş olmasını haklı bulmuştur.

ABAD’ın incelediğimiz kararı, tasarım başvurularında koruma talep edilen tasarıma ilişkin görsellerin ne denli önemli olduğunu vurgulamaktadır. Aslında verilen mesaj gayet net: Eğer koruma talep etmediğiniz bir unsur varsa ya onu görsellere hiç dahil etmeyin ya da bu unsur icin koruma talep etmediğinizi açık şekilde ifade edecek çizim yöntemleri kullanın.

Damla DUYAN

damladuyan@yahoo.co.uk

Ağustos 2018

Şekerleme Kutusu Tescilli Tasarımı, Üç Boyutlu Şekerleme Kutusu Markasının Karşısında – Adalet Divanı Genel Mahkemesi’nin Kararı – Siz Ne Düşünürsünüz?(2)

 

“Siz ne düşünürsünüz?” serimizin son sorusuna farklı sosyal medya platformlarından ve yüz yüze çok sayıda yanıt aldık. Görüşlerini bizimle yazılı olarak paylaşan Poyraz Deniz, Muazzez Kılıç, Umut Karaca, Hakan Özcan ve FBernil‘e teşekkür ediyoruz.

Adalet Divanı Genel Mahkemesi’nin kararına geçmeden önce ihtilafı hatırlatmamız yerinde olacaktır:

Aşağıda görseline yer verdiğimiz tasarım, 2007 yılında EUIPO’da Birlik Tasarımı olarak tescil edilir.

 

 

2011 yılında “FERRERO SPA” tescilli tasarımın hükümsüzlüğünü aşağıdaki 3 boyutlu şekil markasına dayanarak talep eder. 3 boyutlu şekil markası bir uluslararası markadır ve Fransa için 1974 yılında “şekerlemeler”i de içerecek biçimde tescil edilmiştir.

 


 

EUIPO İptal Birimi 2012 yılında talebi kabul eder ve tasarımı hükümsüz kılar. EUIPO Temyiz Kurulu da 2015 yılında bu kararı onar.

Hükümsüzlük kararının gerekçesi, 6/2002 sayılı Birlik Tasarım Tüzüğü’nün 25(1)(e) maddesidir. Anılan madde takip eden hükmü içermektedir:

“Sonraki tarihli bir tasarımda ayırt edici bir işaret kullanılmışsa ve söz konusu işareti koruyan Birlik veya üye ülke mevzuatı, işaretin hak sahibine kullanımı engelleme hakkı veriyorsa, Birlik tasarımı hükümsüz kılınabilir.”    

Temyiz Kurulu, FERRERO’nun Fransa’da tescilli marka hakkına sahip olduğu tespitinden hareketle, bu markanın hükümsüzlük kararının konusu tescilli tasarımla karıştırılma ihtimaline yol açabileceği görüşündedir. Dolayısıyla da tasarımın hükümsüzlük kararını yerinde bulur.

Tasarım sahibi bu karara karşı Adalet Divanı Genel Mahkemesi önünde dava açar.

Davacı aşağıdaki ana argümanlara dayanmaktadır:

“Hükümsüzlük kararının gerekçesi markada baskın herhangi bir unsur bulunmamaktadır; tescilli tasarımın net olarak görülen ve eğri köşeleri ise şekerleme kutusunun önemli özellikleridir. Buna ilaveten, tasarımda bulunan etiket, MIK MAKI logosu ve eğri köşeler Temyiz Kurulu tarafından göz ardı edilmiştir. Bu hususlar göz önünde bulundurulduğunda, davacı tasarımı ile hükümsüzlük kararının gerekçesi şekil markası birbirleriyle benzer değildir.”

Genel Mahkeme davayı 3 Ekim 2017 tarihinde T-695/15 sayılı kararı ile sonuçlandırır. Karar metninin http://curia.europa.eu/juris/document/document.jsf?text&docid=195183&pageIndex=0&doclang=EN&mode=req&dir&occ=first&part=1&cid=5283 bağlantısından görülmesi mümkündür.

Mahkeme, EUIPO Temyiz Kurulu’nun hükümsüzlük kararını aşağıdaki gerekçelerle onar:

İhtilafın konusu mallar şekerlemelerdir ve bu malların ortalama tüketicilerinin dikkat düzeyi ortalamanın altındadır.

Davacı, hükümsüzlük kararının gerekçesi markada baskın herhangi bir unsur bulunmadığını, tescilli tasarımın net olarak görülen ve eğri köşelerinin şekerleme kutusunun önemli özellikleri olduğunu, tasarımda bulunan etiketin, MIK MAKI logosunun ve eğri köşelerin Temyiz Kurulu tarafından göz ardı edildiğini öne sürmektedir.

Mahkemeye göre, hükümsüzlük kararının gerekçesi marka, çeşitli ürünlerle doldurulabilecek standart bir kutu şeklinden oluşmaktadır ve ayırt edici karakteri ortalamanın altındadır. Davacı, bu tespite katılmaktadır ve kendi tasarımının mevcut standarttan uzaklaşmış köşelerinin dikkate alınmasını talep etmektedir.

Bir kutunun ayırt edici karakterinin zayıflığı, yanında zorunlu olarak kutunun hiçbir baskın unsur içermediği sonucunu getirmez. Zira, işaretteki pozisyonu ve büyüklüğü nedeniyle kutu tüketicilerin zihninde bir algı yaratabilir ve onlar tarafından hatırlanabilir. Temyiz Kurulu kararının 32. paragrafında, hükümsüzlük nedeni markanın kapsadığı unsurlardan herhangi birisinin, aynı markanın kapsadığı diğer unsurlardan daha baskın veya daha ayırt edici olmadığını belirterek, markanın bütün olarak algılanacağının altını çizmektedir. Bu şartlarda, kutunun uzunluğu boyunca yer alan çizgilerin kutunun şeklini belirlediği, yalnızca iki köşeyi gösterdiği ve hiçbir özel parçanın önemini ortaya çıkarmadığı belirtilmelidir. Bu çizgiler tüketicilerde bir algı yaratmayacak ve onlar tarafından hatırlanmayacaktır. Bunun sonucunda, hükümsüzlük gerekçesi markada yer alan çizgilerin markanın oluşturduğu bütüncül izlenimde etkili olduğuna yönelik davacı iddiası haklı görülmemiştir.

Mahkeme devamında, davacının tasarımını değerlendirmiştir. Tasarımda yer alan etiket göz ardı edilebilir olmasa da sadece bir detaydır. Zira, şekerleme içeren bir kutuya yapıştırılmış bir etiket olarak değerlendirilecektir. Bunun sonucu olarak, ne tasarımdaki etiket ne de MIK MAKI logosu, incelenen tasarımda üç boyutlu kutunun etkisini gölgeleyen, tasarımın bütününe hakim olan unsurlar olarak değerlendirilmeyecektir.

İnceleme konusu tasarımın paralel yüzlü bir kutu olmaması iddiasıyla ilgili olarak Temyiz Kurulu, bu özelliğin derhal anlaşılmadığı ve ortalama tüketicilerin algısını etkilemeyeceği görüşündedir. Mahkeme’ye göre, davacının argümanları, etiketin ve logonun incelenen tasarımda üç boyutlu kutunun etkisini gölgeleyen unsurlar olmadığı ve tüketicilerin genel algısını etkilemeyeceği hususlarını değiştirmemektedir.

Mahkeme kararın devamında inceleme konusu tasarım ve markanın görsel karşılaştırmasını yapmıştır.

Gerek hükümsüzlük gerekçesi marka gerekse de inceleme konusu tasarım, şeffaf şekerleme kutularıdır. Her iki şekilde de ince dikdörtgen bir kutu, saydam olmayan bir açma kapağı ve kutuyu önden arkaya “at eyeri” gibi örten bir etiket bulunmaktadır. İki kutuda da bulunan beyaz kapağın görünümü de benzerdir.

Davacı, marka ile tasarımın genel görümünün benzer olmadığını, tasarımda kutunun şekerleme ile dolu olduğunu, bu hususun dikkate alınmadığını, şekiller arasında net farklılıklar bulunduğunu öne sürse de; Temyiz Kurulu’nun isabetle belirttiği üzere, tasarımın şekerleme ile dolu olması görsel karşılaştırmada dikkate alınabilecek bir husus değildir. Şöyle ki, tasarım şekerlemelerin kutusu için tescil edilmişken, marka da şekerlemelerin kendisi için tescil edilmiştir.

Tasarım ve markanın, tasarımdaki eğimli köşeler (marka dikdörtgen şeklindedir ve köşeler eğimli değildir), tasarımın etiketi gibi açılardan farklılaştığı kabul edilmelidir. Buna karşın Temyiz Kurulu’nun belirttiği üzere, bu farklılıklar ikinci derecede öneme sahiptir ve şekiller arasındaki benzerlikleri ortadan kaldırmamaktadır. Bu farklılıklar, ancak kamunun ilgili kesiminin ürünleri yanyana incelemesi halinde fark edilecektir ve bu tip bir inceleme piyasada nadiren gerçekleşecektir. Halkın işarete ilişkin tam olmayan hatıraya sahip olacağı ve farklı zamanlarda karşılaşacağı şekiller arasındaki farklılıkları kolaylıkla algılamayacağı içtihatta da belirtilmiştir.

Davacı, tescilli tasarımdaki kelime unsurunun dikkate alınmadığını öne sürse de, hükümsüzlük gerekçesi markada bir kelime unsuru bulunmamaktadır ve bu nedenle şekillerin fonetik karşılaştırmasının yapılması mümkün değildir. İnceleme konusu tasarım ve marka, anlamlı kelime unsurları içermediğinden bunların kavramsal olarak karşılaştırılması da mümkün değildir.

Belirtilen nedenlerle, marka ve tasarımın fonetik ve kavramsal karşılaştırılması söz konusu olmayacaktır ve yukarıda belirtilen gerekçelerle tasarım ve marka arasında önemli görsel benzerlikler bulunmaktadır.

Sayılan tüm gerekçelerin ışığında; iki işaret arasındaki benzerlik ve inceleme konusu malların yüksek düzeydeki benzerliği bir arada dikkate alındığında, Genel Mahkeme’ye göre tescilli marka ve tescilli tasarım arasında karıştırılma ihtimali ortaya çıkacaktır ve tescilli markanın zayıf ayırt edici karakteri bu durumu değiştirmeyecektir. Aynı tespit ve sonuçları içeren Temyiz Kurulu kararı belirtilen nedenlerle haklı bulunmuş ve davanın reddedilmesine karar verilmiştir.

Okuyucularımız, Genel Mahkeme’nin kararını ve gerekçelerini ne derecede ikna edici buldular bilemiyorum.

Kendi adıma da tescilli markanın aslında marka olma vasfının tartışmaya son derece açık olduğu ve günümüzde EUIPO’nun ve birçok AB üyesi ülkenin kabul ettiği standartlar kapsamında marka olarak tescil edilemeyeceğini düşünüyorum. Hükümsüzlük kararının gerekçesi marka, Fransa’da 1974 yılında (benimle yaşıt) tescil edilmiştir ve muhtemelen o dönemde tasarım koruması çok popüler olmayan (belki de olmayan) bir koruma türüydü. Dolayısıyla, ürün biçimlerinin şekil markası olarak tescil edilmesi çok daha tercih edilen bir yöntemdi ve üç boyutlu şekil markalarına ilişkin Adalet Divanı içtihadı henüz ortaya çıkmamıştı. Belki de kararın arka planında böyle bir düşünüş biçimi yer almaktadır (o dönemde tasarım koruması olmadığı için tasarım olarak korunamayan bir şeklin korunması niyetinin yok sayılmaması, vb.), ancak bu yorum varsayımın ötesine geçemeyecektir, onun da farkındayız.

Ek yorum yapmak isteyen okuyucularımızı bir kez daha düşüncelerini paylaşmaya davet ediyoruz. Okuyucularımız yorumlarını bu yazının altındaki “yorum” bölümüne yaparlarsa çok daha memnun oluruz, çünkü tüm okuyucularımız sosyal medya kullanmıyor.

Önder Erol ÜNSAL

unsalonderol@gmail.com

Ağustos 2018

Şekerleme Kutusu Tescilli Tasarımı, Üç Boyutlu Şekerleme Kutusu Markasının Karşısında – Siz Ne Düşünürsünüz?(1)

 

“Siz ne düşünürsünüz?” serisine uzun süredir ara vermiştik.

Serinin yeni sorusunun ilginç bir tartışmayı içermesinin uzun aranın rehavetini ortadan kaldıracağını düşünüyoruz. Bu bağlamda, iki farklı fikri mülkiyet hakkının çatışmasını içeren bir Adalet Divanı Genel Mahkemesi kararını konu alan sorumuzu sizlere yöneltiyor, yanıtlarınızı ve yorumlarınızı bekliyoruz.

Aşağıda görseline yer verdiğimiz tasarım, 2007 yılında EUIPO’da Birlik Tasarımı olarak tescil edilir.

 

 

2011 yılında “FERRERO SPA” tescilli tasarımın hükümsüzlüğünü aşağıdaki 3 boyutlu şekil markasına dayanarak talep eder. 3 boyutlu şekil markası bir uluslararası markadır ve Fransa için 1974 yılında “şekerlemeler”i de içerecek biçimde tescil edilmiştir.

 


 

EUIPO İptal Birimi 2012 yılında talebi kabul eder ve tasarımı hükümsüz kılar. EUIPO Temyiz Kurulu da 2015 yılında bu kararı onar.

Hükümsüzlük kararının gerekçesi, 6/2002 sayılı Birlik Tasarım Tüzüğü’nün 25(1)(e) maddesidir. Anılan madde takip eden hükmü içermektedir:

“Sonraki tarihli bir tasarımda ayırt edici bir işaret kullanılmışsa ve söz konusu işareti koruyan Birlik veya üye ülke mevzuatı, işaretin hak sahibine kullanımı engelleme hakkı veriyorsa, Birlik tasarımı hükümsüz kılınabilir.”    

Temyiz Kurulu, FERRERO’nun Fransa’da tescilli marka hakkına sahip olduğu tespitinden hareketle, bu markanın hükümsüzlük kararının konusu tescilli tasarımla karıştırılma ihtimaline yol açabileceği görüşündedir. Dolayısıyla da tasarımın hükümsüzlük kararını yerinde bulur.

Tasarım sahibi bu karara karşı Adalet Divanı Genel Mahkemesi önünde dava açar ve dava Genel Mahkeme tarafından 2017 yılında sonuçlandırılır.

Davacı aşağıdaki ana argümanlara dayanmaktadır:

“Hükümsüzlük kararının gerekçesi markada baskın herhangi bir unsur bulunmamaktadır; tescilli tasarımın net olarak görülen ve eğri köşeleri ise şekerleme kutusunun önemli özellikleridir. Buna ilaveten, tasarımda bulunan etiket, MIK MAKI logosu ve eğri köşeler Temyiz Kurulu tarafından göz ardı edilmiştir. Bu hususlar göz önünde bulundurulduğunda, davacı tasarımı ile hükümsüzlük kararının gerekçesi şekil markası birbirleriyle benzer değildir.”

Bu argümanlar da göz önüne alındığında sizce Genel Mahkeme’nin kararı ne yönde olmuştur?

Yorum ve yanıtlarınızı merakla bekliyoruz. Genel Mahkeme’nin kararını birkaç gün içerisinde yazacağız.

Önder Erol ÜNSAL

unsalonderol@gmail.com

Ağustos 2018

 

 

TÜRKPATENT, İTALYA’DA OLANLAR ve KOLERA GÜNLERİNDE AŞK

 

Dünden beri Fikri Mülkiyet dünyamızda olanlar malum, önce “Kurumumuz” lağvedildi ve doğal olarak hepimiz şok geçirdik. Ben bu sabah erkenden içimde koca bir boşluk ve tuhaf bir duyguyla uyandım; 20 küsur yıldır her gün iletişimde olduğum, yaşamımın temel taşlarından biri olan, TÜRKPATENT yok mu olmuştu yani? Sabah bütün rutinlerim aynıydı, ama sanki hiçbir şey de aynı değildi… Matrix efekti…

Sonra bu sabah dakika dakika takip ettik ki Kurum hala hayatımızda (muhtemelen) , ama tabi gelecek günler bize neler getirecek onu da bilemiyoruz…

Şimdi size İtalya/Milano’da verilmiş bir karardan bahsetmek istiyorum.

Efendim? Biz neyle uğraşıyoruz sen ne diyorsun mu dediniz? Duymuyor muyum, bilmiyor muyum ben neler olduğunu acaba? Neyim var benim? Yurtdışında ne olduğundan şu an bize ne mi dediniz? E iyi, tamam o zaman, bırakalım her şeyi oturup kalalım yerimizde. Tamam isteyen öyle yapsın, ama ben yapmayacağım; TÜRKPATENT’in durumunu takip etmeyi bırakmayacağım—bırakamam ki zaten–,  ama bir yandan atıl da durmayacağım.

Ne demiştim? Tamam, Milano’da verilen karar….

Bu kararda geçen şirketleri hepiniz tanıyorsunuz  aslında; davacı OTB  Group (OTB, “ONLY THE BRAVE” yani “SADECE CESUR OLAN” kelimelerinin kısaltması), OTB’nin bünyesinde DIESEL, MARNI, VIKTOR&ROLF gibi bilinen markalar var.

Davalı ise meşhur Zara mağazalarının/markasının sahibi İspanyol orjinli Inditex şirketi.

2015 senesinde OTB, INDITEX’e Milano’da dava açıyor ve diyor ki ; benim DIESEL markası altında sattığım ve “Skinzee-sp” adını verdiğim skinny jean pantolonlarım için Topluluk Tasarım Tescilim var, ayrıca MARNI markası altında sattığım ve “Fussbett” adını verdiğim sandaletlerim için TESCİLSİZ tasarım hakkım var. Inditex bu ürünlerimi/tasarımlarımı kopyalayıp üretti ve Zara mağazalarında sattı. Bu hukuka aykırı eylemlerinden dolayı Inditex bana şimdilik 50.000-Euro tazminat ödesin, tecavüz eylemleri de durdurulsun. Tazminat hesabı yapılırken İtalya’da yapılmış olan satışlar yanında bütün AB ülkeleri genelinde yapılan satışlar da göz önüne alınsın.

OTB’nin bahsettiği ürünlerin görselleri şöyle:

 

 

Inditex bunun üzerine diyor ki:

Benim üretip sattığım sandaletlerle Marni’nin Fussbett adını verdiği sandaletler arasında esaslı farklılıklar var.

OTB’nin tescil ettirdiği skinny jean tasarımı hükümsüz kılınsın çünkü orijinal değil-ayırt edici karakteri yok.

Ayrıca ben merkezi İspanya’da olan bir şirketim, İtalya’da bulunan bir Mahkeme benim aleyhime tazminata hükmedemez. Bir diğer manada Inditex diyor ki; Milano Mahkemesi’nin bana karşı tazminata hükmetme konusunda yetkisi yok.

2015’den beri devam eden bu davayı kim kazandı; OTB!. Milano Mahkemesi kararında dedi ki:

Skinny jean için yapılan tasarım tescili geçerlidir (hükümsüzlük talebini reddediyorum). Moda sektörünün doğası gereği aynı karakterde birçok ürün üretilebilir, işte zaten bu sebepledir ki mevcutlardan ufak farklılıklar  dahi tescile hak kazanılması için yeterli olur.

Tarafların sandaletlerinin bütün karakteristik özellikleri o kadar aynı ki, bunları birbirinden ayırt etmek imkansız.

Inditex’in yaptığı tecavüzdür.

Inditex’in davada bahsi geçen pantolonları üretmesini-pazarlamasını-satmasını durduruyorum, bu malları hemen piyasadan toplatmasına hükmediyorum. Eğer bu kararımdan sonra tecavüz oluşturan ürünleri satmaya devam ederse Inditex’in sattığı her bir ürün için 200-Avro ödemesine karar veriyorum. (Yazarın notu; Tedbir kararı sadece pantolonlar için çünkü OTB’nin tescilsiz sandalet tasarımına ilişkin hakkı 2017’de sona ermiş, o yüzden sandaletler için uygulanmıyor.)

Ayrıca benim bu davada yetkim var

Tabi ki karara karşı Temyiz yolu açık ve çok büyük ihtimalle Inditex şimdi temyize hazırlanıyor. Bakalım ne olacak.

Ama bu aşamada dahi karar önemli bence, çünkü bu karar Fikri Mülkiyet hakkı ihlallerinde Avrupa genelinde Mahkemelerin -kendi ülkelerinde merkezi bulunmayan şirketler hakkındaki- tecavüze dayalı tazminat davalarını görebilecekleri ve tazminata da hükmedebilecekleri anlamına geliyor. Yani hakların daha geniş perspektiften korunmasına imkan tanıyor.

Bizim açımızdan bir önemi var mı? Türk şirketleri öyle bir şey yapmaz ama varsayımsal olarak hadi yaptı diyelim, yani ihlal doğuran bazı tasarımları, mesela Türkiye’de üretip, Avrupa’da sattı/satmayı düşündü; o zaman bu şirketlerin bahsettiğim kararı dikkate almasında ve meseleyi takip etmesinde fayda var bence.

Bu yazıda “Kolera Günlerinde Aşk” nerede duruyor peki?

Samimi olmam gerekirse, başlığı yazarken beyin birden parmaklara bu kelimeleri de yazması talimatını verdi; fakat elbette ki öyle olmasının altında bir sebep var… Edebiyatta “büyülü gerçeklik” akımının öne çıkan figürlerinden olan, Kolombiyalı yazar, Gabriel Garcia Marquez’in bu isimdeki kitabını okumuş olanlar bilecektir;  kitaptaki öyküde Marquez acının yanında insani mizahı hiç gözardı etmez. Yani öyküde acı vardır ama diğer insani haller-durumlar-duygular da acı var diye ortadan yok oluvermez, hayat kendi çizgisinde akar durur….

http://www.iprdaily.com/article/index/14999.html

Özlem FÜTMAN

ofutman@gmail.com

Temmuz 2018

TASARIM DÜNYASI İÇİN ÖNEMLİ BİR İNGİLİZ YÜKSEK MAHKEMESİ KARARI: TRUNKI V KIDDEE

 

9 Mart 2016 tarihinde İngiltere Yüksek Mahkemesi’nin (The Supreme Court), Trunki ve Kiddee adı verilen iki çocuk bavuluna ilişkin verdiği karar tasarım hukuku açısından önemli bir nitelik gösterir. Her ikisi de üzerine binilip sürülebilen bu bavullardan Trunki ,Topluluk Tasarımı olarak tescil edilmişti. Kiddee ise daha sonra Trunki’nin rakibi olarak ortaya çıkmıştı. Yüksek Mahkeme dava neticesinde, Kiddee adı verilen bavulun davacının topluluk tasarımını ihlal etmediği hükmüne vardı.

Yüksek Mahkeme kararında özetle, davalının Kiddee Case adı verilen bavulunun, Trunki adı verilen davacı bavulundan farklı bir genel izlenim yarattığı konusunda Temyiz Mahkemesi’nin görüşüne katıldı. Mahkeme antenlere sahip bir böcek veya kulaklara sahip bir hayvan izlenimi veren Kiddee Case ile karşılaştırıldığında tescilli tasarımın genel olarak boynuzlu bir hayvan izlenimine sahip olduğu kanaatine ulaştı. Benim en çok ilgimi çeken kısımlardan biri, Hakim Lord Neuberger’un kararında Trunki’nin yaratıcısı Robert Law’un durumunu anlıyor olduğunu , zeki ve orijinal fikri için kendisini tebrik ettiğini ancak tasarım haklarının fikirleri değil, tasarımları korumak için mevcut olduğunu ifade etmesidir. Hakim’in tasarımcıya ilişkin takdirini böyle açık yüreklilikle ifade etmesinin hoş bir davranış olduğunu düşünüyorum. Davayı kaybetse de belki bu sözlerle Robert Law biraz olsun teselli bulmuştur!.

Davanın  geçmişi:

Robert Law’un şirketi Magmatic Limited, 2003’te, aşağıda gösterilen 6 adet Bilgisayar Destekli Çizim (CAD) formunda, gri tonlu, gölgelemeli ve belirgin ton kontrastlı bir Topluluk Tasarım Tescili (CDR) aldı.

 

 

2012’de Magmatic, aşağıda gösterilmiş olan ve  Kiddee Case adı verilmiş daha ucuz fiyatlı ancak  yine üstüne binilip sürülebilir bavulu ithal edip satmaya başlayan PMS International’a  karşı  Topluluk Tasarım Tescilinin  ihlal edildiği gerekçesiyle tecavüz davası açtı.

 

 

Yerel Mahkeme Magmatic lehine karar verdi. Ancak 2014’te Temyiz Mahkemesi, ilk derece Mahkemesi kararını bozup “Kiddee Case”in davacının tescilini ihlal etmediğini söyledi.

Temyiz Mahkemesi Yerel Mahkeme tarafından aşağıdaki 3 temel noktanın hatalı değerlendirildiğini belirterek kararı bozmuştu;

  • Yerel Mahkeme karşılaştırma yaparken  tescilli tasarımın boynuzlu bir hayvan olarak yarattığı genel izlenime gerekli ağırlığı vermemiştir,
  • Yerel Mahkeme tescilde yüzey süslemesinin bulunmadığını dikkate almamıştır (ki bu da boynuzlu hayvan izlenimini güçlendirmektedir),
  • Yerel Mahkeme tescildeki bavulun gövdesi ile tekerlekleri arasındaki renk farkını göz ardı etmiştir ve bu nedenle tescilli tasarımın sadece şekilden değil farklı renklerden oluşan bir tasarım olduğu olgusunu göz ardı etmiştir.

Bunun üzerine davacı Yüksek Mahkemeye başvurdu. Yüksek Mahkeme de incelemesini bu yukarıda belirtilen 3 temel nokta üzerinden yapmıştır.

Yüksek Mahkeme Hükmü

İlk husus hakkında

Boynuzlu hayvan görünümüne ilişkin ilk nokta açısından Yüksek Mahkeme Temyiz Mahkemesi ile aynı görüşü paylaşmıştır yani Yerel Mahkeme’nin tescilin sahip olduğu boynuzlu hayvan genel izlenimini doğru değerlendirmediği görüşündedir. Yüksek Mahkemeye göre Yerel Mahkeme Kiddee Case tasarımındaki antenleri ve kulakları da “boynuz benzeri” olarak nitelendirerek hatalı yorum yapmıştır ve kilit unsur olan genel izlenimden ziyade detay niteliğindeki özelliklere gereğinden fazla odaklanmıştır. Yüksek Mahkeme iki tasarımın yarattığı genel izlenimin çok farklı olduğu kanaatindedir – tescilli tasarım boynuzlu bir hayvandır ancak buna karşın davalının Kiddee Case tasarımı antenli bir böceği veya sarkık kulaklı bir hayvanı çağrıştırmaktadır.

İkinci husus hakkında

Kiddee Case tasarımında süslemelerin bulunması fakat tescilli tasarımda süsleme olmamasıyla ilgili bu ikinci tartışma açısından: Yüksek Mahkeme, tescilli tasarımda herhangi bir süsleme bulunmamasını  tescilli tasarımın yarattığı boynuzlu hayvan izlenimini güçlendirdiği konusunda Temyiz Mahkemesi ile mutabık kalmıştır.

Temyiz Mahkemesi aynı zamanda genel izlenimi büyük ölçüde etkilemesi nedeniyle davalının Kiddee Case tasarımı üzerindeki yüzey süslemelerini dikkate almamanın yanlış olacağını belirtmişti. Yüksek Mahkeme bu konuda her ne kadar Temyiz Mahkemesi ile mutabık olsa da, bunu ilk eleştiriyi güçlendiren görece önemsiz bir nokta olarak değerlendirdiğini görüyoruz.

Davacı Magmatic bunun önemli bir nokta olduğu iddiasındaydı ve süsleme yokluğunun hukuken tescilli bir tasarımın bir özelliği olup olmadığı konusunda öngörüş alınması için dosyanın ABAD’a sevk edilmesi talebinde bulunmuştur. Ancak Yüksek Mahkeme, bunun ABAD seviyesinde yoruma ihtiyaç duyulan bir nokta olmadığını belirterek talebi reddetmiştir.

Bunun yanında Yüksek Mahkeme, süslemenin yokluğunun prensip olarak tescilli tasarımın pekala bir özelliği olabileceğini örneğin sadelik veya minimalizmin tasarımın önemli bir yönü/görünümü olabileceğini belirtmiştir. Ancak Yüksek Mahkeme’ye göre konu davada süslemenin yokluğunun tasarımın bir özelliği olup olmadığı hususunun çok da önemi yoktur ve nitekim Temyiz Mahkemesi de buna odaklanmamıştır.

Üçüncü husus hakkında

Tescilli tasarımın iki tonlu renklendirilmiş olmasına ilişkin olan üçüncü husus hakkında Yüksek Mahkeme tescilli tasarımın tekerlek ve boynuzlarının öne çıkması ancak davalının Kiddee Case tasarımında ise tekerleklerin büyük ölçüde örtülü veya boynuzlarının gövde ile aynı renkte olması sebebiyle, tescilli tasarım ve Kiddee Case tasarımı üzerindeki renk zıtlıklarının farklı olduğu konusunda Temyiz Mahkemesi’ne katılmıştır. Dolayısıyla tescilli tasarım , Yerel Mahkeme kararının aksine, sadece spesifik bir şekli değil zıt renklerdeki (resimlerde gri ve siyah olarak gösterilmiştir) bir şekli kapsamaktadır. Bu nedenle tescilli tasarım ve Kiddee Case tasarımı  renkleri açısından da birebir karşılaştırıldığında aralarında çok net farklılıklar bulunduğu ortadadır.

Sonuç:

Neticede Yüksek Mahkeme’nin  Temyiz Mahkemesinin bozma kararını onadığını görüyoruz. Yüksek Mahkeme de, tıpkı Temyiz Mahkemesi gibi, bu davada tescilli tasarımın zıt renkteki gövde ve tekerleklere sahip boynuzlu bir hayvan biçimindeki bir bavuldan oluştuğu ve Kiddee Case tasarımının farklı bir genel izlenim yarattığı görüşünü kabul etti.

Bu hükmün tasarım dünyasının çarpıcı kararlarından biri olduğunu düşünüyorum. Bu karar üzerine, tasarımcılar benzer daha ucuz rakip ürünlerin piyasaya gireceği korkusuyla belki yenilikçi tasarımlar yapma konusunda enerjilerini düşürebilir.  Ancak kanaatimce bir yandan da karar tasarımlar tescil edilmeden evvel daha detaylı analiz edilerek en yüksek seviyede koruma nasıl sağlanabilir yönündeki arayışı yükseltecektir. Bir de tabii akla gelen bir soru da Magmatic tasarımını Bilgisayar Destekli Çizim (CAD) biçiminde değil, onun yerine çizgi çizim (line drawing) şeklinde tescil ettirmiş olsaydı acaba daha farklı bir sonuç alınabilir miydi? Ya da en azından daha geniş bir koruma sağlanabilir miydi?

Damla DUYAN

damladuyan@yahoo.co.uk

Temmuz 2018

ESPADRİLİM ŞEKİL ÖNÜMDEN ÇEKİL! TASARIMLARIN YENİLİK VE AYIRT EDİCİLİK ŞARTLARI BAKIMINDAN DİKKAT ÇEKİCİ BİR EUIPO KARARI

 

 

Tasarım tescili için gerekli şartlardan ayırt edici karakterin, yenilik şartından farklı bir kavram olup olmadığı tartışmalı bir konu olmuştur.

Bir takım hukuk otoriteleri bir tasarımın daha önceki tasarımlarla aynı olup olmadığı incelemesini yenilik incelemesi olarak nitelemekte, tasarımın önceki tasarımlardan farklı olup olmadığı incelemesini ise ayırt edici karakter incelemesi olarak ele almaktadır.Bahsi geçen hukuk otoriteleri bu iki incelemenin aslında nitelik yönünden farklılık göstermediği görüşündedir.

Bir başka grup hukuk otoriteleri ise yenilik ve ayırt edici karakter unsurlarının birbiriyle bağlantılı kavramlar olduğunu ancak yenilik kavramının ayırt ediciliği de kapsadığını savunmaktadır. Aşağıda inceleyeceğim 11 Mayıs 2018 tarihli, 10 634 numaralı EUIPO kararında İptal Birimi, hükümsüzlüğü talep edilen tasarımı yeni bulmakla beraber tasarımın ayırt edici karakterden yoksun olduğuna karar vermiştir (Karar metninin https://drive.google.com/file/d/1yT_HjpeOqxSqd1Oe-gctL429-UfVYWoB/view?usp=sharing bağlantısından görülmesi mümkündür.). Peki bu kanaate nasıl ulaşmıştır?

Olay İspanya’nın İbiza Adası Belediyesi yani  Consell Insular d’Eivissa(CID) ile yine İspanya’da mukim Serra Vila Gemma(SVG) isimli şirket arasında geçmektedir.

Tarafların argümanları:

*** CID, SVG tarafından tescil edilmiş espadril tasarımının yenilik ve ayırt edici karakter şartlarını taşımadığını savunmaktadır. CID konu espadrilin hâlihazırda pazarda mevcut bulunan, İbiza’ya özgü geleneksel espadrillerin birebir kopyası olduğunu ve bu espadrillerin İbiza ve Formentera’nın yerli halkı tarafından asırlardır kullanılmakta olduğunu, bölgenin adet ve geleneklerinin en önemli parçalarından birini teşkil ettiğini iddia etmektedir. CID’e göre bu ayakkabılar, belli derecede evrilmiş olmalarına rağmen, geleneksel özelliklerini muhafaza etmiştir. İddialarını desteklemek üzere, CID (http://www.diariodeibiza.es),(http://www.alvarodelarica.com),(http://lomejordelavidadespeina.blogspot.com.es) gibi internet bloglarından/internet gazetelerinden görseller sunmuştur.

*** Halihazırda pazarda mevcut bulunduğu iddia edilen espadril tasarımı ile hükümsüzlügü talep edilen espadril tasarımının karşılaştırılması:

 

 

*** Tescil sahibi de bu iddialar karşısında iplerin örgü tipi, bağ türü, bağ sayısı gibi yönlerden tasarımların farklı olduğu ve halihazırda pazarda mevcut bulunan modellere nazaran yenilik getiren ve özgün bir dış biçime sahip olduğunu dile getirmekle yetinmiştir.

EUIPO İptal Birimi (bundan sonra Kurul olarak anılacaktır, ancak İptal Birimi’nin Temyiz Kurulu olmadığı, birimin kararlarına karşı Temyiz Kurulu’nda itiraz edilebildiği hatırlatılmalıdır.) hükümsüzlüğe konu tasarımı öncelikle yenilik unsuru sonra da ayırt edici karakter unsuru açısından incelemiştir:

CDR (Community Desing Regulation) madde 5 uyarınca; yenilik şartının oluşması için korunması istenen  tasarımın tescil başvurusunun tarihinden önce, yahut, rüçhan talebinde bulunulmuşsa, rüçhan tarihinden evvel, hiçbir özdeş/aynı tasarımın kamuya sunulmamış olması gerekmektedir.

EUIPO Kurulu hükümsüzlüğü  talep edilen espadril tasarımı ile CID’in aynı olduğunu iddia ettiği espadril tasarımlarının aynı olmadığı kanaatine varmıştır.  Başka bir deyişle, Kurula göre tasarımların arasındaki farklı detaylar, karşılaştırma aşamasında, “önemsiz” kabul edilemeyecektir. Kurul taban biçimleri, üst kısmın biçimi, ayakkabının uç kısmı ve bilek bölümünü ön tarafın yatay örgüsüyle  bağlamak için kullanılan ipler ve kullanılan materyal bakımından, tasarımların benzer olduğunu kabul etmiştir. Ancak diğer taraftan Kurul , önceki  tasarımda kullanılan iplerin renk farkına işaret etmekte ve hükümsüzlüğü talep edilen tasarımda kullanılan iplerin açık renk kısımlar da içeren siyah renkte olduğunu belirtmektedir. Yani aslında iplerde farklı renklerin kullanılmış olması tasarımların aynı kabul edilmemesi sonucunu doğurmuştur.

CDR (Community Desing Regulation) madde 6 uyarınca incelenmesi gerekli ayırtedici karakter unsuruna ilişkin degerlendirme ise 3 aşamadan oluşmaktadır:

1- Konu sektör ve bilgi sahibi tüketici (informed user)

Kurula göre hükümsüzlüğü talep edilen tasarımın ilgili sektörü ayakkabı/moda sektörü; hitap ettiği bilgi sahibi tüketici ise ayakkabı sektörünü tanıyan bir kişidir ( Markalardaki benzerlik incelemesinden farklı olarak burada ortalama tüketici değil, bilgilenmiş tüketici esas alınır.). Tasarım hususundaki bilgi sahibi tüketici, zaten doğası gereği, belli bir ürünün dizaynı konusunda belli bir merak sahibi olan ve dizayn akımlarına ve anılan dizaynın kökenindeki sanata ve modaya ilgi duyan bir kişidir.

2- Tescil sahibinin tasarımı yaratmadaki özgürlüğü

Espadriller konusunda, yaratıcı kişinin özgürlüğü, yalnızca alt kısmın hasır yahut benzer bir malzemeden üretilmesi ve ayakkabının ayağa oturması ölçüsünde sınırlanmaktadır. Buna karşın, ayakkabının üst kısmı, ip, lif ya da kumaş gibi, geniş bir süslemeye imkan veren değişik formlar ve özellikler arz edebilir. Dolayısıyla aslında burada tasarım sahibinin yaratmadaki özgürlük alanı oldukça geniştir.

3- Genel izlenim

Kurul hükümsüzlüğü talep edilen tasarımın renginin, kendi başına, tasarıma özgün bir karakter bahşetmediğine kanaat getirmistir. Yani Kurul sırf iplerdeki farklı renklerin, tasarımların bilgili tüketicisi üzerindeki genel izlenimini farklılaştırmaya yetmediğini düşünmektedir. Dolayısıyla EUIPO Kurulu, tasarımın hükümsüz kılınmasına karar vermiştir. Ancak tabii tescil sahibinin 2 ay içerisinde EUIPO Temyiz Kurulu’na başvurma hakkı bakidir.

EUIPO Kurulu kararı, yenilik ve ayırt edici karakterin farklı niteliklere sahip ve farklı aşamalardan oluşan iki ayrı kavram olduğuna işaret ediyor. Benim görüşüm, aslında her ne kadar daha geniş bir kavram olsa da, yeniliğin ayırt edici karakter unsurunu da içinde barındırdığı yönünde. Yani bir tasarım yeni kabul edilse bile, ayırt edici karakterden yoksun olduğuna karar verilebilir, tıpkı bu yazının konusu EUIPO kararında olduğu gibi; ancak tasarım yeni değilse zaten ayırt edici karakteri de bulunmayacaktır.

Damla DUYAN

damladuyan@yahoo.co.uk

Haziran 2018