Kategori: Uncategorized

EUIPO Büyük Temyiz Kurulu kararı: “Brexit” marka olarak tescil edilebilir mi?

Kaynak:
https://news.sky.com/story/what-different-types-of-brexit-will-mps-vote-on-today-11676574

Toplumsal ya da siyasi gelişmeler bağlamında yeni ortaya çıkan veya yeni ortaya çıkmamış olmamakla birlikte salt sözlük anlamından farklı bir bağlamda kullanılmaya başlanması nedeniyle yeni anlamlar kazanan bazı kavram, isim, simge veya adlandırmalar zaman zaman marka tescil başvurularına konu olabilmektedir. Türkiye’de de örneklerine pek çok kez rastladığımız bu tarz başvuruların yapılmasının başlıca amacı kamuoyunun, medyanın sıcak gündeminde olan böylesi kavramların yakaladığı popülarite rüzgarının, ticari bir avantaja dönüştürülmesidir. Zira, fazlasıyla gündemde olan böylesi adlandırmalar için fazladan reklam yapılmasına ihtiyaç kalmayacak, ticari ürün ve hizmetlerde bu adlandırmalar tüketicinin dikkatini kolaylıkla çekecektir.

Bu duruma güncel örneklerden birisi de “Brexit” kelimesidir. Son dönemde dünya siyasi gündeminin önemli başlıklarından birisi durumunda olan Brexit süreci herkesin malumudur. Hemen hergün yazılı ve görsel medyada kendine yer bulan, önemli politik, ekonomik sonuçlar doğuracak bu süreci ifade eden “brexit” kelimesi de çeşitli ülkelerde marka tescil başvurularına konu edilmiştir. Bu yazımızın konusunu oluşturan vaka ise AB Fikri Mülkiyet Ofisine (EUIPO) yapılan bir marka tescil başvurusuyla ilgilidir.

6 Eylül 2016 tarihinde Birleşik Krallık merkezli Brexit Drinks Ltd şirketi (başvuru sahibi) aşağıdaki figüratif markanın AB ülkelerinde tescili amacıyla EUIPO’ya başvuruda bulunmuştur:

Başvurunun tescil edilmek istendiği mallar şunlardır:

Sınıf 32: Kafein içeren enerji içecekleri; bira.

Başvuruyu inceleyen uzman, başvuruyu ayırt edici nitelikten yoksunluk ve kamu düzenine / genel ahlaka aykırılık gerekçeleriyle reddetmiştir. Kararda kamu düzenine aykırılık gerekçeli tescil engelinin varlığı için başvurunun mutlaka yasadışı veya saldırgan olmasının şart olmadığı; başvuru konusu işaret üzerinde “tekel hakkı” elde edilmesinin yasadışı veya saldırgan olarak algılanmasının da yeterli olduğundan bahisle başvuru konusu ifadenin, orijinal kullanım amacı yerine AB markası olarak bira ve enerji içeceği gibi malların ticari kaynağını belirtmek için tescil edilmesi halinde, AB vatandaşlarının derinden rencide olacağı, “brexit” kelimesinin tescilinin, AB tarihinde son derece önemli bir süreci işaret eden bu terimin ağırlığını, önemini baltalayabileceği gerekçesine yer verilmiştir. Diğer yandan, ayırt edicilikten yoksunluk gerekçeli tescil engeliyle ilgili olarak; “brexit” kelimesinin küresel medyada ve sosyal ağ sitelerinde sıklıkla kullanılması nedeniyle, başvuru konusu işaretin sadece ifade ettiği kavrama karşılık gelecek şekilde, yani Birleşik Krallık’ın AB’den çekilmesini ifade eden bir söz olarak algılanacağı, ticari kaynak belirten bir işaret olarak algılanamayacağı; “brexit” kelimesinin bazı İngilizce sözlüklerde dahi bu anlama karşılık gelecek şekilde yer aldığı; markadaki figüratif unsurların da Birleşik Krallık bayrağına gönderme yaptığı ve işaretin bütününe herhangi bir ayırt edicilik katmadığı gerekçelerine yer verilmiştir.

Başvuru sahibi bu karara itiraz etmiştir. EUIPO Temyiz Kurulunca verilen 8 Kasım 2017 tarihli ara kararda, dosyanın Büyük Temyiz Kuruluna (Grand Board) havale edilmesine karar verilmiştir. Dosyanın Büyük Temyiz Kuruluna taşınmasının gerekçesi ise; benzer bir olayda daha önce EUIPO 2. Temyiz Kurulu’nun “brexit” kelime markasının ayırt edicilikten yoksunluk ve kamu düzenine aykırılık gerekçeleriyle reddinin yerinde olmadığı yönünde kararının bulunması (28/06/2017, R 2244/2016, BREXIT) ve farklı ulusal tescil makamlarının aynı kelimenin tescil edilebilirliği konusunda birbirinden farklı sonuçlara ulaşmış olmasıdır.

İlgili mevzuat hükümleri uyarınca ara karar EUIPO Resmi Bülteninde ilan edilmiş ve iki aylık yasal süre içinde EUIPO’ya herhangi bir görüş gelmemiştir.

Dosyanın kendisine havale edilmesi üzerine itirazı inceleyen EUIPO Büyük Temyiz Kurulu 30 Ocak 2019 tarihinde vermiş olduğu kararında (R 958/2017-G) özetle, aşağıdaki tespit ve değerlendirmelerde bulunmuştur:

  • Brexit, “Britain” ve “exit” kelimelerinden oluşturulmuş bir kısa ad / kısaltma olup, Birleşik Krallığın AB’den çekilmesini ifade etmektedir. 23 Haziran 2016 tarihli referandumla Birleşik Krallık seçmeni AB’den ayrılma yönünde oy kullanmıştır. 6 Eylül 2016 tarihinde ise inceleme konusu marka başvurusu yapılmıştır.
  • Referandumun ardından önemli siyasi gelişmeler yaşanmıştır: Birleşik Krallık tarafında, hükümeti AB Anlaşması’nın 50. maddesini çalıştırmış; AB’den ayrılma süreci için yeni bir hükümet birimi / bakanlık kurmuş, bu bakanlığın başına David Davis’i getirmiştir. Birleşik Krallık ile AB arasındaki resmi müzakereler Haziran 2017’de başlamıştır. Bay Davis’den basında “Brexit Bakanı” olarak bahsedildiği herkesçe bilinmektedir. Avrupa Birliği tarafında ise, 27 Temmuz 2016’da, Michel Barnier Avrupa Komisyonu Başmüzakerecisi olarak görevlendirilmiştir. Bu görevin ardından Bay Barnier ise popüler olarak “Brexit Komiseri” olarak anılmaktadır. Süreç içinde Brexit kelimesi etrafında diğer bazı tabirler de ortaya çıkmıştır. (örn. Soft Brexit, Hard Brexit, Brexiteers)
  • Oxford, Collins ve Cambridge sözlüklerinde “brexit” kelimesi “isim” (noun) olarak yer almakta ve sözlüklerde kelimenin anlamı “Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden çekilmesi” olarak belirtilmektedir. Oxford Sözlüğü, kelimenin muhtemel kökeni olarak, Yunanistan’ın 2012 de Eurozone bölgesinden muhtemel çıkışını ifade eden “Grexit” terimini göstermektedir. Gelinen noktada Birleşik Krallık Hükümeti ve AB otoriteleri arasında devam eden zorlu müzakere sürecinde, ilgili terim, başvuruyla ilgili ilk ret bildiriminin yapıldığı tarihtekinden daha da yaygın olarak kullanılmaktadır. Brexit kelimesinin Oxford Sözlüğüne girdiği tarihten bağımsız olarak, ilgili terim, başvuru tarihinden önce halihazırda varolmuş durumdadır.
  • Belirtilen sözlük anlamları ve terimin bu anlam dâhilinde kullanımının yaygınlaşması karşısında, başvuru sahibinin “brexit” kelimesinin “brex” ve “it” şeklinde iki kısım olarak ve “brex”, “break” kelimesinden türetilmiş bir yeni sözcük şeklinde, “birşeyi kırmak”, örneğin bir içeceği içtikten sonra kutusunu parçalamak biçiminde algılanacağı yönündeki iddiası yerinde görülmemiştir.
  • İngilizcede var olan “Brexit” tabiri AB genelinde tüm dillerde kullanıldığından, ilgili tüketici kesiminin, AB’deki tüm tüketicileri içerdiği ve somut olayda içeceklerin günlük kullanıma yönelik, ortalama tüketicilere hitap eden mallar olmasından ötürü, tüketicilerin dikkat düzeyinin ortalama ila ortalamanın altında olacağı belirtilmiştir.
  • Somut olayda karar uzmanı, 32. sınıftaki mallarda kullanılacak “brexit” markasının, ortalama AB tüketicilerinin, bilhassa referanduma katılmış ve Birleşik Krallık’ın AB’de kalması yönünde oy kullanmış (%48,1 ile oyların önemli bir kısmını teşkil etmektedir) tüketicilerin hassasiyetlerini yaralayacağını belirtmiş ve bu nedenle “Brexit” kelimesinin tescilinin, AB tarihindeki son derece önemli bir süreci işaret eden bu terimin ağırlığını baltalama girişimi olduğu görüşünü benimsemiştir. Bu tespitler şu üç soruyu ortaya çıkarmaktadır: (1) Brexit yasadışı mıdır? (2) Brexit’i desteklemek yasadışı veya ağır şekilde kırıcı mıdır? (3) Brexit kelimesi, izole olarak, böyle bir fikri ifade etmekte midir? Bu üç sorunun tümünün yanıtı olumsuzdur.
  • Brexit terimi, tümüyle Lizbon Anlaşması ve Birleşik Krallık anayasal çerçevesine uygun olarak alınmış, egemen bir politik kararı ifade etmektedir. Herhangi bir manevi çağrışımı yoktur. Halk arasında “brexit” olarak ifade edilen karar tümüyle yasaldır. Birleşik Krallık’taki halkın bir bölümünün referandum sonucundan ve siyasi sürecin istenmeyen sonuçlarından dolayı üzgün olması, demokratik şekilde alınmış böylesi tartışmalı kararların doğal bir sonucudur. Bir siyasi gelişmeden dolayı üzgün olunması “hakaret” (offence) teşkil etmemektedir. Sadece halkın bir bölümünün bu fikri sevmemesinden ötürü, “brexit” kelimesinin manevi açıdan aykırı, rahatsız edici olduğu söylenemez. Brexit yasal olarak alınmış, egemen siyasi bir kararı belirtmekte olup, kelimenin olumsuz bir ahlaki / manevi çağrışımı bulunmamaktadır. Kelime provokasyon veya suça teşvik ya da karışıklık oluşturmamaktadır. Diğer yandan bu kelime bir terör, baskı ya da herhangi bir ayrımcılık sembolü değildir. Toplumsal huzursuzlukla eş anlamlı değildir. Brexit bir nefret, cinsiyet ayrımcılığı, ırkçılık ya da benzeri türden bir simge, deyiş değildir. İbare müstehcenlik de içermemektedir. Brexit kelimesi tek başına bir fikri ifade etmemektedir. Sadece halen devam eden bir siyasi süreci işaret etmektedir. İnceleme konusu olay bakımından Brexit’in bu haliyle pozitif veya negatif bir fikir teşkil ettiğini söylemek salt bir varsayımdan ibaret olacaktır. Bu çerçevede, “brexit” kelimesi, başlı başına veya başvuru konusu mallar için bir ticari marka olarak kullanılması halinde, genel ahlaka aykırı olmayacaktır. Bu nedenle kamu düzeni ve genel ahlaka aykırılık gerekçesi yönünden verilen ret kararı yerinde görülmemiştir.

Devamında Büyük Temyiz Kurulu, ayırt edici nitelikten yoksunluk gerekçesiyle verilen ret kararı yönünden itiraz incelemesine devam etmiştir. Bu kapsamda ayırt edicilik değerlendirmesine ilişkin yerleşik içtihatlara atıf yapıldıktan sonra, kararda yer verilen başlıca tespit ve değerlendirmeler şöyledir:

  • Başvuru sahibi, başvurunun yapıldığı tarihte “brexit” kelimesinin yeni bir kelime (neologism) olduğunu, tüketicilerin bu kelimeden uzun süredir haber olmadığını ileri sürmekteyse de, Kurul tüketicilerin ilgili tarihte “Brexit” kelimesini, tarihsel ve siyasi bir süreçle ilgili bir olayı işaret eden anlamı dâhilinde bildikleri görüşündedir. Bu kelimeyle birlikte Birleşik Krallık bayrağını andıran figüratif unsurun bileşiminden oluşan marka, içecek kutuları ve şişeleri üzerinde görüldüğünde, tüketiciler tarafından sadece ilgili olaya işaret eder biçimde algılanacak olup, malların belirli bir sınai veya ticari kaynaktan geldiği yönünde algılanması mümkün olmayacaktır.
  • Ticari olmayan bağlamda (örneğin politik, tarihi, vb.) çok yoğun şekilde kullanılmakta olan bir işaret, ister istemez halk tarafından o bağlamla ilişkilendirilecek olup, ancak tüketicilerin o işarete ticari bağlamda yeterince maruz kalmaları halinde markasal ayırt edicilik kazanabilecektir.
  • Başvuru konusu marka, bazı figüratif unsurlar içermesine rağmen, malların ticari kaynağını gösteren bir işaret olarak görülmeyecektir. Kelime ve şekil unsurlarını birlikte içeren markalarda, kelime unsurunun kural olarak şekil unsurundan daha belirleyici olduğu; zira ortalama tüketicilerin şekil unsurunu tarif etmektense kelimeyi zikretmek suretiyle mallara veya hizmetlere kolaylıkla işaret edeceği kabul edilmektedir. Başvuru konusu işarette yer alan renk, yazım biçimi (büyük harf-küçük harf kullanımı), stilizasyon (Birleşik Krallık bayrağını akla getiren arka zemin) gibi figüratif unsurlar markayı ayırt edici hale getirmek için yeterince dikkat çekici değildir.
  • Başvuru sahibinin iddialarının aksine, işaretteki figüratif unsurlar ilgili tüketicilerin dikkatini, kelime unsuru ile verilen ayırt edici olmayan mesajdan uzaklaştırmamaktadır.

Bu tespit ve değerlendirmeler çerçevesinde, Büyük Temyiz Kurulu işaretin ayırt edici nitelikte olmadığı sonucuna ulaşmış ve bu gerekçeye dayalı ret kararını yerinde bulmuştur.

Başvuru sahibinin diğer ülkelerde verilen kararlara yönelik argümanlarına yönelik olarak ise Büyük Temyiz Kurulu; Alman Marka Ofisinin “brexit” ibaresini 36. sınıfta yer alan hizmetler için ayırt edici nitelikte yoksun ve tanımlayıcı bulduğunu; Estonya Marka Ofisi’nin 16, 35 ve 41. sınıfları içeren; Japon Marka Ofisi’nin ise 9, 16, 28, 35, 41, 42, 45. sınıfları içeren “brexit” ibareli başvurular hakkında benzer kararlar verdiğini belirtmiştir. Ayrıca, iki önemli İngilizce konuşulan hukuk sisteminde de aynı yönde karar verildiğine dikkat çekmiştir. Bu kapsamda Büyük Temyiz Kurulu, “brexit” ibareli, 25 ve 33. sınıflardaki malları içeren iki başvurunun ABD Patent ve Marka Ofisi (USPTO) tarafından reddedilmiş olduğunu; Birleşik Krallık ’ta ise “brexit” ibareli başvurunun 32. sınıftaki mallar için reddine ilişkin karara yapılan itirazın reddedildiğini ve ret kararının onandığını ifade etmiştir. Bu bağlamda, diğer ülkelerde verilen kararların, başvuru sahibinin iddiasının aksine, mevcut başvurunun reddine yönelik kararı destekler mahiyette olduğu belirtilmiştir.

Sonuç olarak, EUIPO Büyük Temyiz Kurulu, başvurunun kamu düzeni veya genel ahlaka aykırılık gerekçesiyle reddini yerinde bulmamakla birlikte, ayırt edici nitelikten yoksunluk gerekçesiyle verilen ret kararını yerinde bulmuş ve başvuru sahibinin itirazının reddine karar vermiştir.

Birleşik Krallık Avrupa Birliğinden resmi olarak çıktıktan sonra, sınai ve fikri hakların ne şekilde etkileneceği “Brexit” süreci kapsamında halen tartışılırken, görünen o ki ulusal / bölgesel tescil otoriteleri de zaman zaman “brexit” ibareli marka tescil başvurularıyla muhatap olarak süreçten payına düşeni almakta ve kendi hukuk sistemleri kapsamında değerlendirmelerini yapmaktadır.

H. Tolga Karadenizli

Mart 2019, Ankara

karadenizlit@gmail.com

YENİ BİR KURULUŞ DÜZENLEMESİ OLARAK 4 NO.LU CUMHURBAŞKANLIĞI KARARNAMESİ, TÜRK SINAİ MÜLKİYET HUKUKUNA ETKİLERİ VE 5000 SAYILI KANUN’UN AKIBETİ HAKKINDA KISA BİR DEĞERLENDİRME

 

Yaklaşık bir hafta önce Türk sınai mülkiyet camiasındaki diğer bütün tartışmaları gölgede bırakacak bir değişiklik yaşanmış, 09.07.2018 tarihli ve 30473 3. Mükerrer sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 02.06.2018 tarihli 703 sayılı Anayasada Yapılan Değişikliklere Uyum Sağlanması Amacıyla Bazı Kanun ve Kanun Hükmümde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında KHK (703 sayılı KHK) m.86 hükmü ile 06.11.2003 tarihli ve 5000 sayılı Türk Patent ve Marka Kurumu Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun’un adı Patent ve Marka Vekilliği ile Bazı Düzenlemeler Hakkında Kanun (5000 sayılı Kanun) olarak değiştirilmiş; aynı madde ile 43 maddeden oluşan 5000 sayılı Kanun’un aşağıdaki belirtilen hükümler dışında kalan 35 maddesi yürürlükten kaldırılmıştı:

  • YİDD kararlarının Kurum’un nihai kararları olduğuna, bu kararlara karşı dava açma süresine, açılacak davaların hangi mahkemelerde görüleceğine ile dava sonucunda verilen kararların kesinleşmedikçe icra edilemeyeceğine ve zamanaşımı süresinin kesinleşme tarihinden itibaren başlayacağına ilişkin m.15/C/3 hükmü.
  • Kurum’un gelirleri, işlemleri ve gayrimenkullerine ilişkin vergi, resim, harç ve teminat muafiyetine ilişkin m.25/3 hükmü ve elde edilen harçların Maliye Bakanlığına aktarılmasına ilişkin m.25/5 hükmü.
  • Kurum’un yapacağı iş ve işlemlerde 26.05.1927 tarihli ve 1050 sayılı Muhasebei Umumiye Kanunu hükümlerinin uygulanmayacağı ve Kurum mallarının Devlet malı hükmünde olduğuna ilişkin m.28 hükmü.
  • Kurum nezdinde vekillik yapma yetkisini düzenleyen m.30 ve vekillere yönelik disiplin hükümleri ile Disiplin Kurulunun görev ve yetkilerini düzenleyen m.30/A hükümleri.
  • Kurum bünyesindeki uzman kadroların ve bu kadrolar için öngörülen mali hakların 14.07.1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’na eklenmesine ilişkin m.32 ve m.33 hükümleri.
  • 22.12.2016 tarihli ve 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu ile mevcut kadrolardaki değişiklikler ve kadroların intikallerine ilişkin Geçici Madde 3 hükmü.
  • Yürürlüğe ilişkin m.34 hükmü.
  • Yürütmeye ilişkin m.35 hükmü.

703 sayılı KHK’nin yürürlüğe girmesi ile kuruluş ve görevlerine ilişkin hükümleri ilga edilen Türk Patent ve Marka Kurumu (TÜRKPATENT) lağvedilmişti. Ancak; 10.07.2018 tarihli ve 30774 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında 1 Numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi (1 No.lu CBK) Geçici Madde 1 hükmünde; 703 sayılı KHK ile teşkilatlarına ilişkin kanun veya kanun hükmünde kararnameleri yürürlükten kaldırılan kamu kurum ve kuruluşlarından münhasıran devir ve geçiş hükümleri düzenlenenler dışında kalanlar hakkında ilgili Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenleme yapılıncaya kadar yürürlükten kaldırılan hükümlerin uygulanmasına devam olunacağı düzenlenmişti.

Türk sınai mülkiyet camiasının merakla beklediği düzenleme tekemmül ederek yürürlüğe girdi.15 Temmuz 2018 tarihli ve 30479 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Bakanlıklara Bağlı, İlgili, İlişkili Kurum ve Kuruluşlar ile Diğer Kurum ve Kuruluşların Teşkilatı Hakkında 4 Numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi (4 No.lu CBK) m.358 ilâ m.383 hükümlerinde Türk Patent ve Marka Kurumunun kuruluş ve görevleri düzenlenmiş, anılan düzenlemede Kurumun tüzel kişiliği, özel bütçeli ve Bakanlığa bağlı yapısı korunmuştur. Üzerinde çokça tartışma olmasına rağmen Kurumun kısa adı “TÜRKPATENT” olarak kalmıştır.

Hemen belirtmek gerekir ki 5000 sayılı Patent ve Marka Vekilliği ile Bazı Düzenlemeler Hakkında Kanun yürürlükten kaldırılmamış, bu Kanun’un yukarıda belirtilen ilga edilmeyen hükümleri 4 No.lu CBK’de düzenlenmemiştir. Bir başka ifadeyle Kurum kararlarının iptali istemiyle açılacak davalar ile marka vekilliği ve patent vekilliğine ilişkin 5000 sayılı Kanun hükümleri uygulanmaya devam edecektir.

4 No.lu CBK ile 5000 sayılı Kanun’un ilga edilen hükümleri karşılaştırıldığında esasa ilişkin bir değişiklik bulunmadığı, Türkiye’nin yeni idari yapısına uyum sağlanması amacıyla teşkilat yapısı ve personel politikasına ilişkin hükümlerde farklılık olduğu görülmektedir. Göze çarpan Düzenlemeler arasında başlıca değişiklikler ve dikkat çeken yenilikler aşağıdaki gibidir:

  • 5000 sayılı Kanun’un Yönetim Kurulu’nun görevlerini düzenleyen m.3/1,m hükmünde “Kanunlarla verilen diğer görevleri yapar.” düzenlemesi 4 No.lu CBK m.360/1,j hükmüyle Cumhurbaşkanlığı kararnamelerini de kapsayacak şekilde “Mevzuatla verilen diğer görevleri yapar.” olarak değiştirilmiştir.
  • 5000 sayılı Kanun m.4/1 hükmünde Kurum organları ve Birimleri içinde sayılan “Ana Hizmet Birimleri”, “Yardımcı Hizmet Birimleri”, “Danışma Birimleri” 4 No.lu CBK m.361hükmü ile kapsamdan çıkarılmıştır.
  • Yönetim Kurulu üyelerinin atanmalarına, görev sürelerine, Yönetim Kurulu Başkanı’na vekalete ilişkin 5000 sayılı Kanun m.5/3,4,5,6 hükümleri 4 No.lu CBK’de düzenlenmemiştir.
  • Danışma Kurulunun yapısını düzenleyen 5000 sayılı Kanun m.7/1 hükmünde üyeleri arasında yer alan “Adalet Bakanlığı, Avrupa Birliği Bakanlığı, Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı, Ekonomi Bakanlığı, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Gümrük ve Ticaret Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Kalkınma Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Maliye Bakanlığı, Millî Eğitim Bakanlığı, Millî Savunma Bakanlığı, Orman ve Su İşleri Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı, Hazine Müsteşarlığı, Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu, Küçük ve Orta Ölçekli İşletmeleri Geliştirme ve Destekleme İdaresi Başkanlığı” temsilcileri 4 No.lu CBK m.364 hükmünde yer almamış, ancak ilgili bölüm “Bakanlıkça belirlenecek bakanlık ve kamu kurum ve kuruluşlarının temsilcileri” şeklinde değiştirilmiştir.
  • Kurum Başkan ve Başkan Yardımcılarının atanma usulü, görev süreleri ve görevin sona ermesinden sonraki özlük haklarına ilişkin 5000 sayılı Kanun m.9/2 ve 3 hükümleri, 4 No.lu CBK m.366 hükmünde yer almamıştır.
  • Ana hizmet, yardımcı hizmet ve danışma birimi ayrımı kaldırılarak 4 No.lu CBK m.368 hükmü ile Kurum’un tüm birimleri hizmet birimi olarak düzenlenmiştir.

Osman Umut KARACA

osmanumutkaraca@hotmail.com

Temmuz 2018

MARKALAR DA TÜKENİR! BURN-OUT/ TÜKENMİŞ MARKA SENDROMU

resim_1

Geçen haftalarda Alman Welt gazetesinde markalarla ilgili çıkan bir haberi kısaca okuyucularımızla paylaşmak istedim. Ülkemizde herkesin bir magazin haberi ile, Meryem Uzerli’nin aniden Muhteşem Yüzyıl dizisini terk etmesiyle haberdar olduğu “born-out/ tükenmişlik sendromunun”, marka dünyasına da sirayet etmesini öğrenmek benim için enterasan oldu.

Anlaşılan, nasıl ki Marka Hukuku literatüründe “tanınmış marka”, “markanın çekici gücü”, “markanın sulandırılması” ve buna benzer birçok terminolojiyi kullanıyorsak, ufukta; itiraz, dava veya cevap dilekçelerinde “born-out/tükenmiş marka” terminolojisi üzerinden iddia veya savunma kurma ihtimali de beliriyor.

Habere http://www.welt.de/finanzen/verbraucher/article153690088/Die-neue-Treulosigkeit-der-deutschen-Verbraucher.html bağlantısından ulaşılabilir.

Haberin özü; büyük markaların tüketici güveninin azalmasıyla karşı karşıya olduğu tespitine dayanıyor. Son zamanlarda tüketiciler çok fazla seçeneğin sunulduğu raflardan, her zaman bildikleri tanıdıkları markalar yerine yeni ürünleri seçerek denemek istiyorlar. Tüketiciler artık bir markaya bağımlı kalma eğilimden vazgeçmektedirler. “Yenilik” sloganlı bu eğilim, sadece gıda sektöründe değil araba, ev aletleri ve mobilyalar için de görülmektedir. Tüm bu tespitlerin ardından, bir marka danışmanının verdiği bilgiye göre marka ve tüketici arasındaki bağın sonuna gelindiği iddia edilmektedir. Bu durum da, tanınmış markanın born out sendromu olarak adlandırılmış ve bu sendromu yaşayan büyük markaların oranında artış olduğu bildirilmiştir.

Haberin devamında bu eğilimin nedenlerine bilimsel açından bakılmaya çalışılmış. Nürnberg Tüketici Araştırmalar Enstitüsünden (GfK) uzmana göre markalar, “şampiyonlar”, “istikralılar” ve “burn out” yaşayanlar olarak ayrılmaktadır. Burn-out yaşayanların oranı 2009-2015 yılları arasında %37’den %45’e ulaşmıştır. Diğer bir deyişle, tüketicilerin güvendiği marka oranlarında düşüş söz konusudur.

GfK uzmanına göre burn-out sendromuna giren bir marka, öncelikle fiyat düşürmeye başlıyor. Ancak bu durumda daha çok müşteri kaybetmeye devam ediyor. Çünkü tüketiciler halen yüksek fiyatın kalite ile doğru orantılı olduğunu düşünmektedir. Uzman bu duruma en iyi örnek olarak Apple ve BMW markalarını örnek göstermektedir.

Bazen de tüketiciler bu durumda daha uygun ücretli ama kalitesinde sürpriz yaşamayacakları orta segmentte yer alan ancak net bir profili olmayan ürün tercih etmektedirler. Bu markalar genellikle yüksek tanınmışlık düzeyine, ancak nispeten ortalama çekicilik düzeyine sahiptir. Uzmana göre bu kategoriden çıkmak pek kolay değildir. Ancak paketleme tarzı, yaratıcı içerik ve zeki reklamlar ile bunu başarabilen markalar da mevcuttur.

Habere göre, sloganların eskisi kadar tüketiciler üzerinde etkili olmadığı, onları ikna etmenin artık o kadar kolay olmadığı da görülmektedir. Nielsen Piyasa Araştırmaları şirketinin verilerine göre Alman tüketicilerin %60’ı yeni rakip ürün deneme konusunda, diğer endüstrileşmiş ülkelere göre daha fazla oranda istekli oldukları sonucu çıkmıştır.

Bu “yenilik” talebi nereden gelmektedir diye sorguladıklarında; Hedilberger Sinus Enstitüsü’nden bir uzmana göre değişen dünya gerçeklerine göre tüketicilerin güven endeksi de değişiklik göstermektedir. Bu noktada tüketicilerin sadece mantıksal değil, duygusal güven arayışında oldukları tespitinde bulunmuşlardır.

Haberde yüksek kalite ve hizmet vaadinin her zaman tüketicilerin güvenini kazanmaya yetmediği iddia edilmiştir. Yüzlerce markası olan Nestle yetkilisine göre markanın inandırıcılığı artık, daha duygusal boyutta vaat ettiği değerler ve bu değerlerin tüketicilere ulaşılabilirliği üzerinden değerlendirilmeye başlanmıştır. Yetkiliye göre marka, “tüketicinin nasıl yaşamak istediğinin bir ifadesidir”.

Bir markayı çekici kılmak için stratejiler oldukça çeşitli. Üretiminde çocuk işçiliğinin olmadığını garanti eden tekstil ürünleri, gezen tavuk yumurtaları, vejetaryenler için etsiz sosisler ve elektrikli arabalar gibi stratejiler firmanın imajını ve tüketicilerinin yaşam isteklerini olumlu etkilemektedir. Bununla birlikte, yüksek vaatler yerine getirilmediğinde de tüketiciler aynı hızla markayı terk etmektedir ki şu sıralar bunun en bilindik örneği olarak Volkswagen markası olarak gösterilmiştir.

Haberde markalara karşı güven kaybının en derin nedenlerinden biri olarak, gündelik hayatın dijitalleşmesi olarak gösterilmiştir. Her an internete ulaşım imkânı; fazlasıyla şeffaflık ve eski müşteri bağlılığı ve reklam baskısına karşı sayısız olanaklar sunmaktadır. Madalyonun ters tarafında ise, sayısız seçim olanağı tüketicilerin yönünün belirlenmesi ihtiyacını artan bir hızla doğurmaktadır. Bu ihtiyaç, memleket, estetik, iyilik, doğruluk arayışına yönlendirmektedir. Bu duruma örnek olarak da “Made in Germany” etiketli ürünlere yönelik talep artışı gösterilmektedir.

Son olarak Heidelberger Sinus Enstitüsü’nden bir uzmana göre “başarılı markalar tüketicilerin hayatlarını kolaylaştıran markalardır“. Ancak bu tespit, tüm tüketici grupları için aynı sonuca götürmemektedir çünkü tüketici davranışları da her grup için farklılıklar göstermektedir. Keyif ve performans odaklı genç tüketiciler, uyum kabiliyeti ve pragmatizm odaklı daha yaşlı tüketicilere göre daha az marka sadakati göstermektedir.

Marka Hukukunu, Sosyoloji, Psikoloji ve ilgili diğer bilim dallarındaki kavramlardan bağımsız düşünmek, markanın anlamı ve doğası gereği mümkün değil. Bu bilim dallarında zamanın koşullarına göre değişen veya yeni eklenen kavramlar, Marka Hukukunun da paralel olarak bu değişiklik ve yeniliklere uyum sağlanmasına neden olacağı kanaatindeyim.

Gülcan Tutkun Berk

Nisan, 2016

gulcan@gulcantutkun.av.tr

 

 

 

 

 

Yeni AB Marka Tüzüğü yürürlüğe girdi : OHIM yerine artık EUIPO var !

euipo

Bilindiği üzere 16 Aralık 2015 tarih ve 2015/2424 sayılı AB Tüzüğü ile Avrupa Birliği’nin marka alanındaki temel hukuki düzenlemelerinden birisi olan ve OHIM nezdindeki Topluluk markası sistemini ve tescil sonrası işlemleri düzenleyen 207/2009 sayılı Topluluk Marka Tüzüğü değişikliğe uğramıştır.

Yeni Tüzük ile getirilen bazı değişikliklere ilişkin burada daha önce yayınlanan bir yazıya http://wp.me/p43tJx-lL bağlantısından erişilebilir.

Yeni Tüzük ile getirilen değişikliklerden belki de en dikkat çekici olanları; Topluluk Markasının (CTM) bundan böyle Avrupa Birliği Markası (European Union Trademark) olarak anılacak olması ve AB nezdinde marka ve tasarımların tescil işlemlerinin yürütülmesinden sorumlu, AB’nin resmi kurumlarından birisi olan OHIM’in isminin  Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (European Union Intellectual Property Office) ve yeni kısaltmasıyla EUIPO olarak değiştirilmesidir.

16 Aralık 2015 tarih ve 2015/2424 sayılı yeni tüzüğün yürürlük tarihi 23 Mart 2016 olarak belirlendiğinden söz konusu Tüzük bugün itibariyle yürürlüktedir.

Bugün itibariyle, OHIM’in internet sitesine girenler de bu değişikliğin ilk ve en belirgin yansımasını görebilirler:

euipo

 

Yılların verdiği alışkanlıkla, sınai mülkiyet jargonunda OHIM kısaltmasını kullanmayı bırakmak biraz zaman alacak gibi duruyor.

Diğer taraftan, ülkemizde de uzun yıllardır beklenen Sınai Mülkiyet Kanunu tasarısı çalışmaları büyük bir hızla devam etmekte. Hatta kısa bir süre önce Enstitü tarafından görüşe açılan Kanun Tasarısı’nın yasalaşması halinde, AB marka mevzuatı ile uyumlu birtakım yeni düzenlemelerin de yürürlüğe girmesi öngörülüyor. Ancak, Enstitü’nün adında, sadece patente yer verilmesi yerine daha kapsayıcı olacak şekilde herhangi bir değişiklik öngörülmediğini belirtelim.

Yeni AB Tüzüğü ile birlikte, marka hukukuna ilişkin çeşitli alanlarda OHIM karar ve uygulamaları ile AB Adalet Divanı karar ve yorumları doğrultusunda yeni uygulama ve içtihatlar ortaya çıkacaktır. Yakın gelecekte Yeni Tüzüğe göre alınmış bu tarz kararları da incelemek ve paylaşabilmek için merakla bekliyoruz.

 

H. Tolga Karadenizli

Ankara, Mart 2016

karadenizlit@gmail.com

KÖTÜ NİYETLİ TESCİL DEĞERLENDİRMESİ “COĞRAFİ YER” İLE SINIRLANABİLİR Mİ? ALMAN FEDERAL YÜKSEK MAHKEMESİ’NİN 15 EKİM 2015 TARİHLİ “LIQUIDROM” KARARI, I ZB 44/14

Liquadrom_resim2

Almanya Federal Yüksek Mahkemesi’nin 15 Ekim 2015 tarihli I ZB 44/14 sayılı temyiz kararına konu olan davada Davacı, Alman Marka ve Patent Ofisi’nde 26 Eylül 2006 tarihinden bu yana 306 21 552 sayı ile gerçek kişi adına tescilli olan “LIQUIDROM” markasının, kötü niyetle tescil edildiği iddiası ile terkinini talep etmiştir.

Davacı’nın bu talebi, Federal Patent Mahkemesi’nin 28.11.2013 tarihli kararı ile kabul edilmiş ve marka sicilden terkin edilmiştir. Ancak Alman Federal Yüksek Mahkemesi, “sadece sınırlı bir bölge için -davada bu sınırlı bölge “Berlin” şehridir- koruma kapsamında olan bir ticari ibare için, tüm ülke yani Federal Almanya için koruma kapsamında olan kötü niyetli tescilin terkini kararı verilemez”  şeklinde özetleyebileceğim bir gerekçe ile, Patent Mahkemesi’nin kararını bozmuştur. Söz konusu bozma gerekçesi, benim açımdan soru işaretleri barındırmaktadır. Zira kötü niyetle ilgili olarak, gerek ülkemizdeki gerekse Avrupa Adalet Divanı Genel Mahkemesi’nin bu blogtan da aktarmaya çalıştığımız kararlarında kötü niyetin “coğrafi yer” ile sınırlı değerlendirilmesi söz konusu olmamıştır. Özellikle bu konuda meşhur Lindt & Sprüngli/ Franz Hauswirth (http://iprgezgini.org/2015/05/25/meshur-paskalya-tavsani-karari-adalet-divani-lindt-goldhase-tescilindeki-kotu-niyet-iddiasini-tartisiyor-c-52907/)  kararındaki kriterlerden yola çıkılarak, Birlik üyesi ülkelerden herhangi birinde kötü niyetli bir tescilin tespiti halinde, o tescil terkin edilir şeklindeki genel bilgiyle bu karara baktığımda, Alman Yüksek Mahkemesinin kötü niyetli tescil terkin talebini “coğrafi yer” ile orantılı olarak değerlendirmesi kafamda soru işareti yarattı. Hatta, yine bloğumuzda daha önce yayınladığımız kararlardan da hatırlayacağınız üzere, (http://iprgezgini.org/2013/12/18/adalet-divani-genel-mahkemesi-halloumi-hellim-karari/ ya da http://iprgezgini.org/2015/06/29/birligin-resmi-dilleri-disinda-kelimeler-iceren-topluluk-markalarinda-karistirilma-ihtimali-degerlendirmesi-nasil-yapilir-genel-mahkeme-25-haziran-2015-tarihli-karari-ile-arapca-topluluk-markalari-ha/  ) AB içinde konuşulmayan bir dilde olsa dahi, Birlik içinde yaşayan bir topluluk için ayırt edici olmayan ya da karıştırılma ihtimali olan markalar da, coğrafi yer ile orantılılılık söz konusu olmadan tüm Birlik bölgesi için hükümsüzlük kararına konu olmuştur. Ancak bu kararda, kötü niyet değerlendirmesinde coğrafi yer kriteri de göz önüne alınmış ve belirli bir bölgede koruma altında olan markadan yola çıkarak tüm ülkede tescilli olan kötü niyetli markanın terkinin “orantısız” olacağı sonucuna varılmıştır. Kötü niyet değerlendirmesinde Alman Yüksek Mahkemenin göz önüne aldığı bu “coğrafi yer” kriterinin, farklı bakış açısı getirmesi ve blog okuyucularımız arasında da bir tartışma konusu olmasını umuyorum.

Kararın Almanca metni http://juris.bundesgerichtshof.de/cgi-bin/rechtsprechung/document.py?Gericht=bgh&Art=en&sid=5f85f08b8a36302a2e9511659860d9e1&nr=73933&pos=0&anz=1 bağlantısında yer almaktadır.

Dava açılmadan önceki olaylar özetle şu şekilde gelişmiş:

  • Kayıtlara göre dava konusu kelime markası                                                                                                                                                                                                                                             “LIQUIDROM”

             Alman Marka ve Patent Ofisinde 26 Eylül 2006 tarihinden bu yana 306 21 552 sayı ile gerçek kişi adına, Nis Sınıflandırmasının 41, 43 ve 44. sınıflarında yer alan “spor ve kültür               faaliyetleri hizmetleri, misafir ağırlama hizmetleri, sağlık ve güzellik hizmetleri, havuz ve sauna hizmetleri” için tescil edilmiştir.

  • Tescilli markanın sahibi gerçek kişi, T.B. GmbH şirketinin eski müdürüdür. T.B. GmbH şirketi 1 Ekim 2001 tarihinde Stiftung Neues Tempodrom’dan, Berlin’deki “LIQUIDROM” adı altındaki etkinlik binasını kiralamıştır. Kira sözleşmesine göre bu bina, yine aynı ad altında “havuz, sauna ve wellness hizmetleri” verilmek üzere kullanılacağı kararlaştırılmıştır.
  •    “LIQUIDROM” olarak isimlendirilen havuz, Mayıs 2002’de açılmıştır. 2004 yılında ise şirket iflas etmiştir. 2005 yılında da kira ilişkisi sona ermiştir.
  •   31.03.2006 tarihinde, T.B. GmbH şirketinin müdürü, marka sahibi sıfatıyla “LIQUIDROM”markasının tescili için başvuruda bulunmuştur.
  • 12 Aralık 2007 tarihinde “LIQUIDROM” adı altında aynı yerde havuz bir kez daha açılmıştır ve o tarihten bu yana Liquidrom GmbH & Co. KG tarafından işletilmektedir.
  • Alman Marka ve Patent Ofisi dava konusu marka için yapılan terkin talebini kabul etmiştir.
  • Bu karara karşı marka sahibi gerçek kişinin Alman Marka ve Patent Ofisi’ne yaptığı itiraz ise reddedilmiştir.  Bunun üzerine marka sahibi Federal Patent Mahkemesi’nde dava açarak terkin işleminin iptalini talep etmiştir.

Federal Patent Mahkemesi’ne göre somut olayda, Alman Marka Kanunu’nun 8/2 ve 50/1 maddelerine göre kötü niyetle marka tescilinin terkini nedenleri mevcuttur. Bu nedenle Federal Patent Mahkemesi 28.11.2013 tarihli kararı ile dava konusu markanın tescilinin terkini kararını vermiştir. Zira Patent Mahkemesi’ne göre marka sahibi gerçek kişi, söz konusu tescili bir başkasının koruma altında olan hakkına zarar verme kastı ile yapmıştır.

Dava konusu markanın başvurusunun yapıldığı tarihte, 31 Mart 2006 tarihinde,  “LIQUIDROM” ibaresi Marka Kanunu’nun 5/2. maddesi anlamında Stiftung Neues Tempodrom adına Berlin’de havuz, sauna, wellness, kültür ve sanat hizmetleri için koruma altındadır.  Zira Stiftung Neues Tempodrom 1 Ekim 2001 tarihli kira sözleşmesi ile sadece havuz alanını değil “LIQUIDROM” adı altındaki işletmesini de kiralamıştır. Her ne kadar 2004 yılının ortalarında iflas nedeniyle işletmeye ara verilmiş olsa da, tamamen son verilmemiştir.  2005 yılının Ağustos ayından itibaren tekrar dava konusu markanın kullanılmaya başlandığı görülmüştür.

Mahkeme marka sahibinin başvuru yaptığı sırada, dava konusu markanın bir başkası adına hukuken korunmakta olduğu konusunda yeterli bilgi sahibi olduğu kanaatine varmıştır. Mahkemeye göre marka sahibi gerçek kişi, bu korumaya/hakka zarar verme kastı ile başvuruyu yapmıştır.

Federal Patent Mahkemesi,  kötü niyetin dava konusu markanın başvurusunun yapıldığı tarihteki şartların göz önüne alınarak yapılacağı konusunda, Avrupa Adalet Divanı’nın 11 Haziran 2009 tarihli 2009 C529/07 sayılı Lindt & Sprüngli/ Franz Hauswirth kararına atıfta bulunmuştur.

Patent Mahkemesi’nin kararına karşı Davacı, Federal Temyiz Mahkemesi nezdinde temyiz başvurusunda bulunmuştur.

Federal Temyiz Mahkemesi’ne göre bir başvuru ahlak kurallarına aykırı şekilde ve hakkın kötüye kullanılması şeklinde yapıldıysa, Alman Marka Kanunu’nun 8/2 maddesi 10. bendine göre kötü niyetli bir başvurudur. Bu sebebe dayalı hükümsüzlük taleplerinde uygulanacak kriterler, mahkeme kararları ile netleştirilmeye çalışılmıştır. [1]

Başvuru sahibi, resmi bir koruma kalkanı altında olup olmadığından bağımsız olarak aynı veya karıştırılma ihtimali olan benzer bir işaretin, aynı ve benzer mallar veya hizmetler için başkası tarafından kullanıldığını biliyorsa, başvuru sahibinin söz konusu başvurusu ahlak kurallara aykırı olarak değerlendirilmektedir. Bu koşullar altında yapılan başvurunun, önceki kullananın hakkına zarar vermek veya başvuruyu haksız rekabet aracı olarak kullanma kastı ile yapıldığı kabul edilmektedir.[2] Ek olarak bir başvuru, markanın kullanım amacı dışında sadece üçüncü kişilerin sektöre girişini engelleme amacıyla yapılmışsa yine kötü niyetli olarak değerlendirilir.

Yüksek Mahkeme’ye göre dava konusu  “LIQUIDROM” ibaresi sadece Berlin bölgesi için Alman Marka Kanunu’nun 5/2 fıkrasına göre marka olarak kullanılmaktadır. Bu tespitten yola çıkarak; Yüksek Mahkeme’ye göre sadece sınırlı bir bölgede koruması olan bir hakkın kötü niyetli ihlali, tüm ülke çapında koruması olan bir tescilin terkininin yasal gerekçesi olamaz.

Alman Marka Kanunu’nun 12. maddesine göre bir tescilin terkini, ancak söz konusunu tescil başvurusunun yapıldığı tarihte veya bu tarihten önce tüm Federal Almanya bölgesi için Marka Kanunu 5. maddesi kapsamında o ticari ibare için hak sahibi olunmuşsa istenebilmektedir. Diğer bir deyişle, söz konusu ticari ibare için tüm ülke bazında hak sahibi olduğunu iddia eden kişinin, o ibarenin kullanımını tüm Federal Almanya bölgesi için yasaklama hakkına sahip olmalıdır.

Yüksek Mahkeme’ye göre sadece bir bölgede Alman Marka Kanunu’nun 5. maddesine göre hak sahibi olduğunu iddia eden kişinin, “sadece o bölge için” markanın kullanımını yasaklama hakkı mevcuttur. Bir sınırlı bölge için söz konusu olan hakkın, tüm ülkede koruma altında olan bir tescilin terkinine neden olması, sınırlı hakkın kapsamının “orantısız” şekilde genişletilmesi anlamına gelecektir.  Bu nedenle, tüm ülkede koruma kapsamında olan bir tescilin, sadece bir bölgede korunan hakkın kötü niyetli ihlal ettiği gerekçesi ile terkini talep edilemez.[3] Yüksek Mahkeme’ye göre kötü niyete dayalı terkin taleplerinde somut olay, sadece zaman açısından değil bölge açısından da değerlendirilmelidir.

Elbette bu tespit sadece sınırlı bölge için hak sahibi olan kişinin kötü niyetli tescil karşısında korumasız bırakılacağı anlamına gelmeyecektir. Bu durumda sadece belli bir bölge için hak sahibi olan kişinin, Alman Haksız Rekabet Kanunu’nun 4. maddesi 10. fıkrası maddesindeki haksız rekabet hükümlerine göre, o bölge için izinsiz/haksız marka kullanımının yasaklamasını talep edebileceğine hükmedilmiştir.

Sonuç olarak, Patent Mahkemesi’nin dava konusu markanın sınırlı bölgeye münhasır koruması dikkate alınmadan, tüm ülke için koruma kapsamında olan kötü niyetli tescilin terkini kararı, Yüksek Mahkeme tarafından yerinde görülmemiş ve dosya yeniden görüşülmek üzere Patent Mahkemesi’ne geri gönderilmiştir.

Alman Yüksek Mahkemesi’nin bu kararının, yerel mevzuata, daha önceki kararlarına, doktrindeki görüşlere uygun olarak verildiği konusunda tereddüdüm bulunmuyor. Ancak kötü niyetli tescil değerlendirmesi ve bu kapsamda yapılan hükümsüzlük/terkin taleplerine ilişkin Avrupa Adalet Divanı kararları ile uyumluluğu konusunda, kanaatimce soru işaretleri içermektedir.

Gülcan Tutkun Berk

gulcan@gulcantutkun.av.tr

Mart, 2016

 

Dipnotlar:

[1] BGH, 30 Ekim 2003 tarihli, I ZB 9/01 sayılı; 24 Haziran 2010 tarihli I ZB 40/09 sayılı kararları

[2] BGH 27 Ekim 2011 tarihli I ZB 23/11 sayılı; 10 Ocak 2008 tarihli I ZR 38/05 sayılı; 26 Haziran 2008 tarihli, I ZR 190/05 sayılı; EuGH, Lindt & Sprüngli/Hauswirth kararları

[3] BGH, 29 Nisan 2004 tarihli I ZR 233/01 sayılı karar

Ünlü Futbolcu Bastian Schweinsteiger Nazi Askerine Benzetildiği Oyuncak Figürlerin Üreticisine Dava Açmaya Hazırlanıyor

bastian1

 

IPR dünyasında ilginç bir haber çıkmadan neredeyse tek bir gün geçmiyor.

Geçtiğimiz haftanın ilginç haberinin öznesi, futbolseverlerin yakından tanıdığı eski Bayern Münih, yeni Manchester United oyuncusu, karizmatik isimli Alman futbolcu Bastian Schweinsteiger oldu. Söylenmesi en zevkli isimlerden birisine sahip olan Schweinsteiger, yüz hatları itibarıyla Alman ırkının en belirgin özelliklerini (mavi gözler, sarı saç, düzgün burun, vb.) taşımaktadır.

Schweinsteiger’in son günlerde karşılaştığı sürpriz, yani Nazileri simgeleyen bir yüz haline gelmekse, uluslararası bir kariyere sahip Alman’ın en son isteyeceği şey olmalı.

Hong Kong’da yerleşik “Dragon in Dream” isminde bir firma internet üzerinden 2. Dünya Savaşı askerlerinin figürlerini satmaktadır. http://did.co/ adresinden erişebilecek internet sayfasında firmanın ürünlerinin görülmesi mümkündür.

“Dragon in Dream”in satışa sunduğu figürler arasında, 2. Dünya Savaşı’na katılmış çeşitli ülke askerlerinin figürleri yer almaktadır. Alman askerleri figürlerinden birisini ise “Bastian” isminde bir asker oluşturmaktadır.

Asker “Bastian”ın, futbolcu “Bastian Schweinsteiger”le benzerliği açıkça ortadadır, hatta asker figürünün Schweinsteiger’den esinlenilerek yapıldığı açıktır. “Dragon in Dream”, yüz benzerliği ile yetinmemiş, figürün adını “Bastian” koyarak, “Bastian Schweinsteiger”le benzerliği iyice ayyuka çıkarmıştır. 2. Dünya Savaşı’nın Almanya bakımından Nazilerle, ırkçılıkla ve soykırımla özdeşleşmiş olması, bir Nazi askerine benzetilen Schweinsteiger’ı oldukça rahatsız etmiştir.

bastian4

Benzerliğin ortaya çıkmasının ardından Schweinsteiger’in hukuki temsilcilerinden bir açıklama gelmiş ve “Dragon in Dream” firmasına karşı hukuki prosedürlerin başlatılmasının söz konusu olduğu belirtilmiştir. http://www.bbc.com/news/world-europe-34606799 bağlantısından erişebilecek habere göre futbolcunun menajerleri hukuki işlemler konusunda Almanya merkezli avukatları yetkili kılmıştır.

İnternet sitesinde yer alan “Bastian” figürü birkaç elbise taşımaktadır. Askerin kullandığı aksesuarlar arasında gamalı haçlı bir kartal figürü de yer almaktadır. BBC’ye açıklama yapan bir Alman avukata göre, oyuncak figürün Schweinsteiger’e bu denli benzemesi futbolcunun kişilik haklarının ihlali niteliğindedir. Buna ilaveten, Schweinsteiger’in gamalı haç taşıyan bir Nazi askeri olarak gösterilmesi büyük bir karalama ve hakarettir.

bastian2

Telegraph gazetesine açıklama yapan “Dragon in Dream” temsilcisi “Patrick Chan”, benzerliği tamamen tesadüfi olarak nitelendirmiştir. “Figür tipik bir Alman esas alınarak hazırlanmıştır. Almanların çoğunun böyle gözüktüğünü düşünüyoruz. Ayrıca, Bastian Almanya’da oldukça yaygın bir isimdir.” http://www.telegraph.co.uk/sport/football/teams/manchester-united/11947610/Bastian-Schweinsteiger-to-sue-toy-company-over-Nazi-doll-called-Bastian.html

“Dragon in Dream” firmasının web sitesinde gerçek karakterlerle benzerlik ihtiva eden tek figür “Bastian” değildir. 2. Dünya Savaşı Amerikan askerleri bölümünde yer alan “Ryan” figürü, “Er Ryan’ı Kurturmak” filminde baş rolü oynayan “Matt Damon”un neredeyse aynısıdır (http://did.co/category/product/normandy-70th-anniversary-edition—101st-airborne-division—special.html) . Aynı şekilde, “Koulikov” adındaki Rus askeri figürü, Stalingrad savaşında keskin nişancıların mücadelesini konu alan “Kapıdaki Düşman” filminde “Koulikov” isminde bir karakteri canlandıran aktör “Ron Perlman”in neredeyse aynısıdır (http://did.co/category/product/wwii-russian-sniper—battle-of-stalingrad-1942.html).

ryan4 ryan3

kulikov kulikov2

“Dragon in Dream” firmasının bu karakterlerin herhangi birisinin görünümünün kullanımı konusunda aktörlerden veya film stüdyolarından izin aldığını gösterir bilgi web sitesinde yer almamaktadır. Bu çerçevede, film yapımcılarının telif hakkına tecavüz iddialı dava açmaları oldukça olası gözükmektedir.

Schweinsteiger’in açacağı dava ise kişilik haklarına tecavüzün yanısıra kendisinin Nazi askeri olarak gösterimi nedeniyle hakaret veya karalama içerikli de olabilir.

Davalar bir tarafa, 2. Dünya Savaşı meraklısı bir kişi olarak, “Dragon in Dream” firmasının figürlerinin oldukça başarılı olduğunu söylemeden yazıyı bitirmek istemiyorum. Gerçi figürlerinin tanesinin fiyatının 120 Amerikan Doları olduğu dikkate alındığında, figürlerin yüzleri seçilirken firmanın daha özenli çalışmış olması gerektiği de ortadadır.

Önder Erol Ünsal

Kasım 2015

unsalonderol@gmail.com

Alman Federal Mahkemesi, 9 Temmuz 2015 tarihli “Nivea/Blau” Kararı ile Soyut, Tek Renk Markasının Ayırt Ediciliğini Tartışıyor.

556 sayılı KHK’nın 5.maddesine göre tek/soyut renkten oluşan markalar ayırt ediciliği haiz olduğu takdirde tescil edilebilir. Soyut renk markalarında tescil şartı olan bu ayırt ediciliği tespit etmek çok kolay değildir. Bu yazıda tek renk markasının tescil edilmesine ilişkin kriterlerin neler olduğunun biraz daha somutlaştırılması adına, Alman Federal Mahkemesi’nin tek renkten oluşan “Nivea/Blau (Pantone 280 C)” markası için verdiği yeni tarihli kararını sizlerle paylaşmak istedim. Federal Mahkeme bu kararında 80 yıldır Nivea krem kutularında kullanılan koyu mavi rengin, marka olarak ayırt edici karakteri haiz olup olmadığı noktasında İlk Derece Patent Mahkemesi’nin kararından farklı şekilde hüküm vermiştir.

Kararın Almanca metnine  http://juris.bundesgerichtshof.de/cgi-bin/rechtsprechung/document.py?Gericht=bgh&Art=en&sid=7d39c694347f5953e8da3c3139e5c472&nr=71944&pos=0&anz=2 bağlantısından ulaşabilirsiniz.

Dava konusu olan tek, soyut Nivea/Blau (Pantone 280 C) renginivea_resim

12 Kasım 2007 tarihinde bu yana marka sahibi Beiersdorf AG adına Nice Sınıflandırması’nın 3. sınıfında yer alan bakım ve güzellikleri için tescillidir.

Alman Marka ve Patent Ofisine yapılan başvuru ile, söz konusu soyut renk markasının ayırt edici niteliği haiz olmadığından markanın hükümsüzlüğü talep edilmiştir. Bu talep üzerine Alman Patent ve Marka Ofisi dava konusu renk markanın hükümsüzlüğüne karar vermiştir. Bunun üzerine marka sahibi firma kararın iptal edilmesi için Federal Patent Mahkemesi’ne başvurmuştur.

Federal Patent Mahkemesi yaptığı yargılama sonucunda, Alman Marka Kanunu’nun 50. maddesine göre marka hükümsüzlük sebebinin mevcut olduğuna karar vermiştir. Patent Mahkemesi’ne göre dava konusu soyut renk markası, hem başvurunun yapıldığı hem de hükümsüzlük kararının verildiği zamanda Alman Marka Kanunu’na göre tescil şartı olan ayırt edici karakterden yoksundur. Aynı zamanda dava konusu soyut renk markasının, marka sahibi tarafından marka olarak kullanıldığı, mavi renkten bağımsız marka karakteri oluştuğu hususu Mahkeme’ye göre ispatlanamamıştır. Dava konusu renk, tanınmış Nivea markasının arka planında “dekoratif” amaçlı kullanılmıştır. Kaldı ki dava konusu rengin, değişik renklerle özellikle beyaz renkle birlikte kullanıldığı görülmüştür. Marka sahibinin dava konusu soyut renk markasının ayırt ediciliğine ve tanınmışlığına ilişkin sunduğu kamuoyu anketlerindeki oran yine Patent Mahkemesi’nce yetersiz görülmüştür.

Patent Mahkemesi’nin söz konusu kararı marka sahibince temyiz edilmiştir.

Federal Yüksek Mahkeme, öncelikle tescil için gerekli asgari şart olan ayırt ediciliğe ve bu şartın düzenlendiği hükme işaret etmiştir.  Alman Marka Kanunu 8. maddeye göre bir markanın, içerdiği malın veya hizmetin hangi işletmeden kaynaklandığını gösterdiği ve diğer işletmelerin ürünlerden ayırt etmeye hizmet ettiği sürece ayırt edici gücü olduğu kabul edilmektedir.  Düşük derecedeki ayırt edicilik dahi bir markanın tescili için yeterli sayılmaktadır. Bu temel prensip ve aynı ayırt edicilik ölçütü, tüm markalar için de geçerli görülmekle beraber bu ölçütün bazı marka kategorilerinde klasik kelime ve şekil markalarından farklı tarzda dikkate alınması gerekir.  Zira genellikle tüketiciler nezdinde malın şeklinden, paketlenme tarzından veya renginden, o malın hangi işletmeden kaynaklandığı konusunda kolaylıkla çağrışım uyanmaz. Bunun yanı sıra özellikle soyut renk markalarının korunmasında adil rekabet açısından diğer işletmelerin de serbestçe ilgili rengi kullanabilme ihtimali de göz önünde tutulmalıdır.  Bu geniş bakış açısı nedeniyle, genellikle korunma kriterlerine sahip soyut/tek renk markası sayısı çok azdır.

Yüksek Mahkeme’ye göre Patent Mahkeme’si dava konusu soyut renk markasının ayırt edici karakterden yoksun olduğu sonucuna yanlış hukuki ölçütlerle ulaşmıştır. Patent Mahkeme’si kararına dayanak olarak; soyut renk markalarındaki ayırt edicilik için üç koşulun bir arada bulunması gerektiğine işaret etmiştir. Buna göre: 1) Soyut renk markası görselliğin söz konusu olduğu çok spesifik bir sektörde kullanılmalı; 2) Bu spesifik sektörde rengin kullanılması ya olağandışı olmalı ya da en azından belli bir rengin kullanılması son derece nadir olmalı; 3) Soyut rengin uzun süreli marka olarak kullanıldığı konusunda tereddüt olmamalı.  Ancak Yüksek Mahkeme’ye göre söz konusu bu üç şartın her somut olayda aynı şekilde göz önüne alınması ayırt edicilik değerlendirilmesinin yapılmasında doğru sonuca götürmeyecektir.

Federal Patent Mahkemesi temyiz konusu kararında, dava konusu soyut renk markasının ilgili olduğu sektörde rengin birçok üretici tarafından dekoratif amaçlı olarak kullanıldığını tespit etmiştir. Özellikle koyu mavi rengin erkeklere hitap eden bakım ürünlerine veya gece bakım ürünlerine işaret ettiğini belirtmiştir. Bu anlamda bu sektörde renkler, aynı üreticinin farklı amaçlara yönelik ürünleri veya ürünlerin içeriğindeki kokularına göre ayırt etmek için kullanılmaktadır. Buna karşılık ilgili sektörde sadece birkaç üretici ürün paketlerinde hep aynı rengi kullanmaktadır.  Tüm bu değerlendirmeler nedeniyle Federal Patent Mahkeme’si (i) dava konusu soyut/tek rengin Alman Marka Kanunu’nun 8/2 (2).maddesinde düzenlenen tescil yasağı kapsamında olduğuna; (ii) bu rengin (Mavi/Pantone 280 C) farklı üreticiler tarafından üretilen gece bakım ürünlerini veya erkek bakım ürünlerini belirtmek amacıyla kullanıldığına; (iii) sadece marka sahibinin ürünlerini belirtmek için ayırt edicilik taşımadığına; (iv) diğer firmaların bu rengi kullanmalarının engellenemeyeceğine hükmetmiştir.

Yine Patent Mahkemesi’ne göre soyut renklerin tek başına ürün üzerinde veya reklamlarda kullanılması istisnai bir durum olup, renkler genelde grafik, logo veya kelime unsurları ile “birlikte” kullanılarak bir markadan beklenen ana fonksiyonu yerine getirmektedir. Temel ilke bu olmakla beraber, soyut renklerin tek başına marka olarak kullanıldığı ya da soyut rengin birlikte kullanıldığı diğer unsurlara nazaran ön plana geçtiği bazı mal ve hizmet sektörlerinde istisnalara da rastlanmaktadır. Bu istisnai durumun mevcut olup olmadığı her somut olayın özellikleri dikkate alınarak tespit edilmelidir.

Patent Mahkemesi’ne göre marka sahibi firma dava konusu soyut rengi, tek başına marka olarak hiçbir zaman kullanmamıştır. Mavi renk her zaman beyaz renk ile birlikte arka planda dekoratif amaçlı kullanılmıştır.  Bu nedenle dava konusu soyut rengin tek başına marka sahibinin ürünlerine çağrışım yaptığı iddia edilemez. Keza marka sahibi firma tarafından sunulan 2006 yılına ait kamuoyu anket raporundan soyut markanın tanınmışlığına ilişkin oranın %54,85 olduğu görülmüştür. Oysa soyut rengin ayırt ediciliğinin kabulü için bu oranın %75’den aşağı olmaması gerekmektedir.

Yüksek Mahkeme öncelikle Federal Patent Mahkemesi’nin soyut rengin marka olarak ayırt ediciliğinin mevcut olması için gerekli olarak gördüğü oranı yüksek bulmuştur. Yüksek Mahkeme’ye göre Patent Mahkemesi’nin sözünü ettiği bilirkişi raporundaki kamuoyu anket oranı, metottan kaynaklanan nedenlerle gerçekte %54,85 değil, %57,95 olup, bu orana göre her 2000 kişiden 1.088 kişiye dava konusu soyut renk markası, Nivea ürünlerini ya da marka sahibi firma olan Beiersdorf AG firmasını çağrıştırmaktadır. Her ne kadar Patent Mahkemesi’ne göre bu oran %75’in altında olduğundan ayırt edicilik için yeterli olmadığı belirtilmiş olsa da, Yüksek Mahkeme’ye göre bu yüksek oranın aranması yerinde değildir. Zira ne şimdiye kadar oluşan Yüksek Mahkeme karalarından ne de Avrupa Birliği Adalet Divanı kararlarından soyut rengin ayırt ediciliğinin kabulü için böyle yüksek bir oran arandığı sonucu çıkarılamaz. Bu oranı haklı kılacak hukuksal bir neden bulunmamaktadır.

Diğer yandan soyut bir rengin marka olarak ayırt ediciliğinin değerlendirmesi yapılırken söz konusu markanın tek başına kullanıldığının tespiti de aranmaz. Soyut rengin diğer unsurlarla beraber kullanılması halinde dahi, rengin marka olarak kullanıldığından bahsedilebilir.[1] Bu konuda odak noktası, söz konusu soyut rengin arka planda yer alsa da markanın geleneksel işlevini yerine getirmesinde itici güç olup olmadığı noktasıdır. Somut olayda kamuoyu anketinden çıkan dava konusu renkle ilgili %57,95 oranı da görmezden gelinemeyecek bir orandır. Keza bu oran marka sahibinin dava konusu soyut rengi 80 yıldır “Nivea Creme” kutusunda kullanması neticesinde ortaya çıkmıştır.

Yüksek Mahkeme’nin daha önceki kararlarında üç boyutlu markaların, marka olarak ayırt edici kullanımının kabulü için en az %50’lik anket oranını kabul etmiştir. Yüksek Mahkeme’ye göre bu oran, soyut markaların ayırt ediciliğinin tespiti için de kıyasen kullanılabilir. Ayrıca diğer marka kategorilerinde yer alan markaların ayırt ediciliğinin tespiti için uygulanan ve marka kanunundan kaynaklanan kriterler, soyut renk markalarının ayırt ediciliğinin tespiti için de geçerlidir. Soyut renk markasının doğasından kaynaklanan nedenlerle ayırt ediciliğinin tespitinin zorluk arz etmesi,  uygulanacak kriterlerin diğer marka kategorilerindeki kriterlere göre sertleştirilmesinin bir nedeni olamaz. Bu nedenle Yüksek Mahkeme’ye göre dava konusu soyut renk için sunulan rapordaki ayırt ediciliğe ilişkin kamuoyu anket oranı ister % 57,95 olsun ister % 54,85 olsun, bu oranlar dava konusu rengin marka olarak kullanıldığının tespiti için yeterlidir.

Tüm bu nedenlerle Yüksek Mahkeme, ilk derece Patent Mahkemesi’nin kararını yerinde bulmadığından kararı bozmuş ve dosyayı tekrar yargılama yapılmak üzere geri göndermiştir. Yüksek Mahkeme yeniden yapılacak yargılamada, sektörün özelliklerinin dikkate alınarak, doğru metodlarla ve yönlendirme yapılmamış sorularla düzenlenmiş kamuoyu anket raporu alınmasını ve karara dayanak oluşturulmasını talep etmiştir.

Kanaatimce Alman Federal Yüksek Mahkemesi’ bu yazı konusu kararında, soyut /tek renk markaların ayırt ediciliğinin tespitine ilişkin zorluğun aşılması anlamında, birkaç kriteri zihinlerde somutlaştırmıştır. Kararda yer alan bu kriterlerlerin, ülkemizde gerek TPE gerek yargı aşamasında renk markası ile ilgili konularda uygulayıcılar açısından faydalı olacağını umuyorum.

Gülcan Tutkun Berk

Ağustos, 2015

gulcan@gulcantutkun.av.tr

 

Dipnotlar:

[1] 7 Temmuz 2005 tarihli Nestlé/Mars, C-353/03, 18 Nisan 2013 tarihli Colloseum/Levy Strauss, C-12/12, 18 Temmuz 2013 tarihli Specsavers/Asda, C-252/12 kararları

AB Üyesi Ülkelerin Marka Tescil Sistemlerine İlişkin Bazı Temel Bilgiler

Aşağıda yer vereceğimiz veriler, Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkelerin marka tescil ofislerinin yetki ve uygulamalarıyla, Türkiye’deki tescil sisteminin anahatlarını karşılaştırmakta yardımcı olabilir.

Öncelikle efsanevi karşılaştırma alanı olan ve sıklıkla dile getirilen “AB üyesi ülkeler resen benzerlik incelemesi yapmıyorlar, onlarda 7/1-(b) bendi benzeri uygulama  yok” mitosu hakkındaki doğru bilgiyi, bir önceki yazımızda bahsettiğimiz Max Planck Enstitüsü’nün 2011 tarihli “Avrupa Marka Sisteminin İşleyişi Hakkında Çalışma” başlıklı raporundaki verileri esas alarak aktarmak gereklidir.

Resen benzerlik incelemesi: Rapordaki verilere göre (bkz. ilgili rapor s. 18); Bulgaristan, Güney Kıbrıs Rum Yön., Çek Cumhuriyeti, Estonya, Finlandiya, Yunanistan, İrlanda, Malta, Polonya, Portekiz, Slovakya ve İsveç bizdeki 7/1-(b) muadili resen benzerlik incelemesini yapmaktadır. Bu ülkelerin resen benzerlik incelemesini ayırt edilemeyecek derecede benzerlik gibi tuhaf bir kavram ekseninde değil karıştırılma olasılığı kavramı çerçevesinde yaptığı da ayrıca belirtilmelidir. (7/1-(b) bendi uygulaması ve neden terk edilmesi gerektiği yönündeki görüşlerimiz için bu sitedeki “Ayırt Edilemeyecek Derecede Benzerlik Kavramının Eleştirisi” başlıklı yazımı (http://wp.me/p43tJx-3a )inceleyebilirsiniz.) Ayrıca, AB üyesi ülkelerin tamamında etki doğuran Topluluk Marka Sistemi (CTM) mevcutken ve bu sistem çerçevesinde CTM başvuruları resen benzerlik değerlendirmesi olmaksızın incelenip tescil edilebilirken, topluluk üyesi ülkelerin ulusal marka ofislerinin resen benzerlik incelemesi yapması pek anlam ifade etmemekte, tersine ulusal muamele ve CTM muamelesi arasında –ulusal yolla başvuruyu tercih edenlerin aleyhine- belirgin fark ortaya çıkmaktadır. Bu bakımdan AB üyesi ülkelerin yarısından (bir) fazlasının resen benzerlik incelemesi sistemini terk etmiş olması şaşırtıcı değildir (Bu ülkelerin bir kısmı resen benzerlik incelemesi yapmamakla birlikte, tüm başvurular bakımından benzer marka raporu düzenlemekte ve benzer markaların sahiplerini yeni başvuru hakkında uyarma yolunu takip etmektedir.).   Bununla birlikte, dünyanın en gelişmiş ülkeleri arasında sayılabilecek ABD, Japonya, Avustralya, Rusya Fed., Güney Kore, vb. gibi birçok ülkenin resen benzerlik incelemesini halen uyguladığı (bu ülkeler de resen benzerlik incelemesini ayırt edilemeyecek derecede benzerlik gibi tuhaf bir kavram ekseninde değil karıştırılma olasılığı kavramı çerçevesinde yapmaktadır), resen benzerlik incelemesi sisteminin bir tercih olduğu, bu tercihin gelişmiş – az gelişmiş ülke kavramları ile ilgisinin bulunmadığı da ayrıca belirtilmelidir.

İlana itiraz sistemleri ve hükümsüzlük yetkileri hakkında da biraz bilgi aktaralım.

İlana İtiraz: Rapordaki verilere göre (bkz. ilgili rapor s. 20-21); Malta hariç AB üyesi ülkelerin tamamında ilana itiraz sistemi mevcuttur. Bu ülkelerden 10’u, yani Bulgaristan, Güney Kıbrıs Rum Yön., Danimarka, Estonya, Finlandiya, Letonya, Litvanya, Polonya, İsveç ve Birleşik Krallık ilana itiraz sistemini hem mutlak hem de nispi ret nedenleri bakımından uygulamaktadır. Avusturya, Benelüks (Belçika, Hollanda ve Lüksemburg’un ortak ofisi), Çek Cumhuriyeti, Fransa, Almanya, Yunanistan, Macaristan, İtalya, İrlanda, Portekiz, Romanya, Slovakya, Slovenya ve İspanya ise ilana itiraz sistemini yalnızca nispi ret nedenleri bakımından uygulamaktadır.

Markayı hükümsüz kılma yetkisi: Rapordaki verilere göre (bkz. ilgili rapor s. 21); Avusturya, Bulgaristan, Güney Kıbrıs Rum Yön., Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Almanya, Yunanistan, Macaristan, İrlanda, İtalya, Polonya, Portekiz, Slovakya ve Birleşik Krallık marka tescil ofisleri tescilli markaların hükümsüz kılınması işlemlerini yürütmeye yetkilidir. Benelüks, Estonya, Finlandiya, Fransa, Litvanya, Malta, Romanya, Slovenya, İspanya ve İsveç‘te ise tescilli markaların hükümsüz kılınması işlemlerini yürütmeye sadece mahkemeler yetkilidir.

 

Önder Erol Ünsal

Kasım 2011

Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor – Peki Katı Marka Uzmanları Ne Oluyor?

allthatissolid

 

Karl Marx’a ait “Katı olan her şey buharlaşıyor.” tümcesi, değişimin sürekliliğini işaret eden meşhur bir ifadedir. Bu ifadeyi gerçek bağlamından farklı biçimde alarak bu yazıda başka bir amaçla kullanıyoruz. Yazıda yanıtını arayacağımız sorular, katı marka uzmanı var mıdır, varsa buharlaşmış mıdır veya kısa zamanda buharlaşacak mıdır veya buharlaşması gerekli midir, sorularıdır.

Marka uzmanlarının marka tescil başvuruları hakkında verdikleri kabul veya ret kararları ve Kanun Hükmünde Kararnamenin incelemeyi düzenleyen maddelerine getirdikleri kişisel yorum veya bakış, uzmanların katı (strict) veya esnek (flexible) uzmanlar olarak değerlendirilmelerini yanında getirmektedir. Bu yazı, uzmanların incelemeye ilişkin bakışlarını değerlendirmek için kullanılan bu tip tanımlamaların yerindeliğinin sorgulanması amacıyla yazılmıştır.

Öncelikle, detaylı inceleme kılavuzlarının yokluğunda, marka incelemesinde kişisel değerlendirmelerin görece daha önemli payının olabileceğinin kabulü gereklidir. Tersi durumda, yani detaylı inceleme kılavuzlarının varlığı halinde ise, kişisel değerlendirmeler etkilerini haliyle yitirmekte ve kurumsal bakış ve değerlendirme ön plana çıkmaktadır. Detaylı inceleme kılavuzlarının varlığı ve bunlarla uyumlu karar alınması esasında, katı veya esnek uzman ayrımı marjinalize olmakta, bir diğer deyişle kurumsallık yerleşik hale gelmektedir.

2011 yılı öncesinde Türkiye’de marka inceleme kılavuzlarının yetersizliği veri olarak alınmalı ve bu tarih öncesinde katı – esnek uzman ayrımı için objektif şartların var olduğu kabul edilmelidir. 2011 yılında oldukça detaylı ve kanaatimce başarılı inceleme kılavuzlarının

(http://www.tpe.gov.tr/TurkPatentEnstitusu/resources/temp/F9E4CFAF-A7AE-4FEA-8BCC-DA8B5C7DAB00.pdf)  yürürlüğe girdiği andan itibaren ise bu ayrımın objektif şartları ortadan kalkmıştır.

Marka inceleme kılavuzlarının varlığı, kurumsal olarak bunlara uygun karar verilmesi gerekliliği ve kurumun bu kriterlere uygun karar verdiği yönündeki varsayım, teorik olarak katı – esnek uzman ayrımını marjinal düzeye indirgemiştir. İnceleme kılavuzlarında çeşitli konularda çizilen çerçeve merkez olarak kabul edilirse, – çoğunluğun yer aldığı – bu merkezin uzağında sürekli biçimde farklı karar verilmesi, kanaatimizce uzmana verilen karar verme yetkisinin yanlış yönde kullanılması anlamına gelecektir. Şöyle ki, uzman kendi adına değil kurum adına karar vermektedir ve kendisine tanınan yetkinin sınırları, kanaatimizce inceleme kılavuzu dahilinde çizilmiş durumdadır.

Bununla birlikte, marka incelemesinin matematiğe, kurallara veya formüllere indirgenmesi mümkün değildir. Çözülmesi gereken temel soru, markaların benzerlik (ayırt edilemeyecek derecede benzerlik dahil) derecesinin ve malların / hizmetlerin benzerliğinin bir arada değerlendirilmesi neticesinde Kanun Hükmünde Kararnamede ifade edilen ret durumlarının ortaya çıkıp çıkmadığı olunca ve bu incelemenin her marka ve benzerleri bakımından ayrı ayrı yapılması gerekince, marka inceleme kılavuzlarına veya benzeri metinlere her sorunun yanıtını verecek sihirli metinler olarak bakılması mümkün değildir. Dolayısıyla, genel durumları tanımlayan ve bu durumlara ilişkin genel ilkeleri belirleyen detaylı inceleme kılavuzlarının varlığı durumunda bile, özel durumlara ilişkin olarak birbirlerinden farklı yorumlar (kimine katı kimine esnek denilebilir) getiren uzmanlar olacaktır ve marka incelemesinin genel özellikleri dikkate alındığında bu sonuç kaçınılmazdır.

Son tahlilde, detaylı inceleme kılavuzlarının düzenlenmesi neticesinde, marka incelemesinde katı – esnek uzman ayrımının objektif şartları ortadan kalkmış olmakla birlikte, incelemenin doğası, özellikle benzer marka incelemesi, kişisel yaklaşımın belirleyiciliğini kaçınılmaz hale getirdiğinden ve kılavuzlar ne kadar detaylı olsa da, her özel durumu düzenlemeleri mümkün olmadığından, katı – esnek uzman ayrımının subjektif şartları halen mevcuttur.

Katı – esnek uzman ayrımı ve bu ayrımın incelemeye etkisi önceki dönemlere kıyasla marjinalize edilmiş olsa da, yukarıda bahsettiğimiz subjektif şartların ortadan kalkmamış olması (ve kalkmasının mümkün olmaması) nedenleriyle halen devam etmektedir. Bununla birlikte, yanıtı halen verilmemiş bir soru bulunmaktadır. Katı – esnek uzman ayrımının hangi yaklaşımın farklılığından kaynaklandığı varsayılmaktadır ve hangi veriye göre katı veya esnek uzman sıfatı elde edilmektedir?

Bu sorunun yanıtını ararken, katı – esnek uzman ayrımını sınai mülkiyet korumasının mantığı çerçevesinde değerlendirmek kanaatimizce yerinde olacaktır.

Liberal ekonomik özgürlüklerin temel ayaklarından birisini özel mülkiyet hakları oluşturmaktadır. Özel mülkiyet hakları, fikri ve sınai mülkiyet haklarını da kapsamaktadır. Liberal ekonomik teoride devletten beklentiler sınırlıdır ve bu beklentilerden birisi de özel mülkiyetin korunmasıdır. Fikri ve sınai mülkiyet hakları da korumaya konu hakkın yaratıcısı adına korunurlar ve bu haklar korundukları süre boyunca, liberal ekonomik teorinin bir diğer kurucu ilkesi olan serbest rekabetin istisnasını oluşturan alanlar olarak kabul edilir. Bir diğer deyişle, sınai mülkiyet haklarının ilk yaratıcının tekelinde tutulmasıyla oluşturulan koruma sistemi, serbest rekabet ilkesinin istisnasıdır. Sınai mülkiyet haklarının kayıt altına alınmasından ve korunmasından sorumlu kurumlar ise şüphesiz, özel mülkiyet haklarının devlet kontrolü altında korunması amacıyla örgütlenmiş ve oluşturulmuş kuruluşlardır. Marka haklarının tescil edilmesi, sicilin oluşturulması ve mevcut hakların yeni başvurulara karşı korunması da bu kuruluşların görevleri arasında yer almaktadır; dolayısıyla bu kurumlarda görev yapan kişilerin asli görevi bu hakların ilgili mevzuatlar dahilinde en etkin biçimde korunmasını sağlamaktır.

Yukarıda yer verdiğimiz temel yaklaşımın gerekçeleri göz önünde bulundurulduğunda, marka incelemesinden sorumlu bir uzmandan beklenenler şu şekilde ortaya çıkmaktadır; önceden mülkiyet hakkını elde etmiş sahiplerin markalarını korumak (resen veya itiraz üzerine koruma temel mantığı değiştirmez), ortak kullanıma açık tutulması gereken hakları kimse adına tescil etmeyerek rekabetçi ortamın bozulmasını engellemek ve kamu düzeni, vb. ilkeleri gözeterek bu tip ilkelere aykırı markaları kabul etmemek.

Dolayısıyla, marka korumasının temel mantığı dikkate alındığında, bir uzmandan beklenmesi gerekenler –ilgili mevzuat çerçevesinde hareket ederek- önceki hakları korumak, ortak kullanıma açık markaları kabul etmemek ve kamu düzenine aykırı markaları reddetmek olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak, gerçeklikte resen incelemeye konu 7nci madde (556 sayılı KHK) bakımından uzmanın yukarıda yer verilen ilkeleri yorumlayış biçimi eğer önceki hak sahibini daha etkin biçimde koruma perspektifine yönelikse uzman katı uzman sıfatıyla taçlandırılmaktadır. Diğer taraftan, önceki hak sahibini daha etkin biçimde koruma perspektifine yönelik yaklaşım 7nci maddede değil, 8inci maddede (önceki hak sahibinin itirazı üzerine yapılan benzerlik incelemesi) sergilenirse, bu kez katı uzman sıfatı her nedense kullanılmamaktadır. Bir diğer deyişle, 7nci maddeyi önceki hak sahibi lehine yorumlamak katı uzman sıfatını yanında getirirken, 8inci maddeyi önceki hak sahibi lehine yorumlamak her nedense katı uzman sıfatını elde etmenin gerekçesi olmamaktadır. Bu çerçevede kanaatimizce katı uzman sıfatı, her nasılsa yalnızca 7nci madde incelemesiyle sınırlı bir anlam ifade eden ve bu nedenle de son derece anlamsız kalan bir adlandırma niteliğindedir.

Ülkemizde hoyratça kullanılan sıfatlar ve adlandırmalar çoktur. Kanaatimizce bunlardan birisi de marka uzmanlarına atfedilen katı – esnek uzman adlandırmalarıdır. Kanunlar düzgün ve dünyanın kalanıyla uyumlu olduğu sürece, kanunların uygulamasının yurtdışındaki kanunların uygulamasıyla karşılaştırılması mümkündür. İçeriğinde gelişmiş ülkelerde benzeri olmayan “ayırt edilemeyecek derecede benzerlik, aynı tür mal / hizmet, esas unsur” gibi kavramları barındıran (bunun dışında gene kolaylıkla benzeri bulunamayacak tanınmış marka listesi, koruma markası vb. uygulamaları içeren) ve bu kavramlar ekseninde incelemeyi öngören bir uygulama sistemini, mevzuatlarında bu kavramları barındırmayan ülkelerin inceleme sistemleriyle karşılaştırmak, kanaatimizce doğru sonuçlara yol açan bir karşılaştırma olmayacaktır. Benzer şekilde, farklı kavramlar ve esaslar çerçevesinde inceleme yapan bir ülke ofisinin uzmanlarının, aynı kavramlar çerçevesinde inceleme yapmayan bir başka ofisin uzmanları ile karşılaştırarak katı – esnek gibi sıfatlar kullanmak da son derece hatalı olacaktır.

Sonuç yerine:

Aynı kurum içerisinde görev yapan uzmanlar arasındaki yaklaşım farklılıklarını ifade etmek için kullanılan katı – esnek uzman ayrımı veya uzmanlar arasındaki yaklaşım farklılıkları, uygulama esaslarını belirleyen ve mümkün olduğunca net çerçeveler çizebilen uygulama kılavuzları aracılığıyla azaltılabilir niteliktedir. Kanaatimizce bu durum ülkemiz özelinde büyük ölçüde minimalize edilmiş durumdadır. Uygulama kılavuzlarının daha da detaylandırılması ve güncelleştirilmesi ise bu tip farklılıkları iyice marjinal hale getirecektir. Bu durumu katı – esnek uzman ayrımının objektif şartlarının ortadan kalkması olarak kabul ediyoruz. Bununla birlikte, marka incelemesinin doğası, özellikle benzer marka incelemesi, kişisel yaklaşımın belirleyiciliğini kaçınılmaz hale getirdiğinden uzmanlar arasındaki görüş farklarının subjektif şartları halen mevcuttur ve incelemenin doğası dikkate alındığında bu durumun ortadan kaldırılması mümkün değildir. Dolayısıyla, önemli olan görüş farklarının ve yaklaşımdaki ayrımın mümkün olduğunca azaltılması yoluyla uygulama kılavuzunda öngörülen genel uygulamalara yakın karar birlikteliğinin sağlanmasıdır.

Yazının başında belirttiğimiz sorulara dönecek olursak, “katı olan her şey buharlaşmaktadır” öngörüsü, marka incelemesi bakımından da gerçekleşmektedir ve ayağı yere basan uygulama kriterlerinin getirilmesi yoluyla buharlaşma sağlanmaktadır. Dolayısıyla, uygulama kılavuzları ile düzenlenen alanlarda, katı – esnek uzman farklılığına imkan veren objektif şartların ortadan kalktığını söylemek ve katı – esnek uzman ayrımı yoktur uygulama kılavuzu vardır demek, yeteri derecede yerinde bir saptama olacaktır.

Önder Erol Ünsal

Temmuz 2012

Marka İtirazlarında Açık Büfe veya Fiks Menü Tarifeler

buffet(Görsel http://en.wikipedia.org/wiki/Table_d%27h%C3%B4te adresinden alınmıştır.)

 

“Fiks menü” ifadesi, önceden belirlenmiş sayıda ve çeşit veya miktar olarak sınırlı içerikte yiyecek ve içeceğin bir restoranda müşterilere önceden belirlenmiş sabit bir fiyatta sunulduğu bir restorancılık terimi olarak tanımlanabilir. “Açık büfe” ifadesi ise, gene sabit bir fiyat esas alınarak, müşterilerin miktar ve çeşit olarak mevcut seçenekler arasından serbestçe tercihte bulunacakları ve kendi kendilerine servis yapacakları bir diğer restorancılık terimidir. Bu yazıda, mevcut marka tescil başvuruları hakkında verilen ret kararlarına veya ilan edilen marka tescil başvurularına karşı yapılan itirazların, içerik ve yöntem olarak hangi gerekçelerle bu restorancılık terimleriyle benzeştiğini açıklamaya çalışacağız. Açıklamalara geçmeden önce, yazı boyunca kullanılacak itiraz kelimesinin, aksi belirtilmediği sürece hem karara itirazı hem de ilana itirazı kapsadığı belirtilmelidir.

 

 

Enstitüye yapılan itirazların çoğunluğunun son yıllarda, başvuruların içerdiği öznel şartlar dikkate alınmaksızın aynı argümanları tekrarlayan, aynı dilekçelerin sunulması yoluyla yapıldığı gözlemlenmektedir. Aynı vekil firmanın, farklı kararlara karşı yaptığı itirazlarını birbirinden ayıran özellik genellikle değişkenler olarak niteleyebileceğimiz başvuru numarası, itiraz gerekçesi markaların numaraları, markalar gibi veriler olmakta ve itirazları incelemekle görevli uzmanlar dilekçede yazılı bir cümleyi duyduklarında, genellikle itirazın hangi vekil firmaya ait olduğunu kolaylıkla tahmin edebilmektedir. Aynı vekil firmanın format dilekçeleri ile yapılan itirazlarda, sürekli olarak aynı cümlelerle tekrar edilen aynı iddiaların dışında cümlelere veya iddialara rastlamak sürpriz olarak karşılanmaktadır. Bu genel tarzın dışında kalan ve her itiraza ilişkin olarak ayrı dilekçe hazırlayan, farklı iddiaları – argümanları öne süren vekiller bulunmakla birlikte, maalesef yukarıda belirttiğimiz kopyala – yapıştır usulü itiraz, marka tescil sistemimiz bakımından gelenek halini almıştır ve itiraz dilekçelerinin çoğunluğu kopyala – yapıştır yöntemiyle hazırlanmış birbirinin aynısı metinlerden ibarettir. Kopyala – yapıştır yöntemiyle hazırlanmış itiraz dilekçeleri, her dosya için somut olayın özelliklerini ayrı olarak tartışmayan, objektif – somut kanıtlar sunulması yerine soyut – her duruma uygulanabilir vasat iddiaların birbiri ardına tekrarlanmasından ibaret olan derleme metinlerdir.

 

Metinlerin derleme olarak adlandırılmasının nedeni;

 

  • bu tip itirazlarda somut çekişmenin veya vakanın niteliğine bakılmaksızın tüm iddiaların önceki dilekçelerden kopyalanarak peşpeşe sayılması,

 

  • somut vakaya ilişkin gerçekçi, objektif, kanıtlara dayalı verilere yer verilmemesi, her itirazda itiraz sahibi markalarının tanınmış markalar olarak belirtilmesi (bu itirazlar veri olarak kabul edilirse Türkiye’de neredeyse tüm markalar tanınmıştır),

 

  • karşı tarafın her durumda kötü niyetli olması (bu itirazlar veri olarak kabul edilirse Türkiye’de iyi niyetli kimse kalmamıştır),

 

  • geçmişte verilmiş ve her nasılsa bir yerden kopyalanmış bir mahkeme kararının tüm somut uyuşmazlıkları çözecek sihirli bir değnekmiş gibi ilgili kararın gerekçesine ve somut olayın niteliğine bakılmaksızın her tür itirazda tekrarlanması (bu kararlardan 1950-60’lı yıllara ait olan bir İsviçre bir de Alman mahkeme kararı çok mühimdir, özellikle her itiraza yapıştırılmaları gereklidir, muhtemelen Almanya veya İsviçre’de –mevzuatları da 60 seneden bu yana değişmiş olduğundan- kimse bu kararları bu kadar önemsemiyordur),

 

  • “benzer- benzemez” marka içerikli iddialarda neden sorusunun yanıtına yönelik savlara hiçbir zaman ihtiyaç duyulmaması, “benzerdir – benzemezdir” gibi ifadelerin bu iddiayı kanıtlayacak argümanlar olarak kabul edilmesi (Enstitü aynı içerikte yanıt verdiği zaman bu kararların gerekçeli olmadığı belirtilerek gerekçesiz kararlar eleştiri konusu yapılabilmektedir),

 

  • ayırt edici nitelikten yoksunluk veya tanımlayıcılık gibi nedenlerle reddedilmiş her başvurunun kullanım sonucu ayırt edici nitelik kazanmış olması (dilekçelere göre iki fatura veya iki broşür genellikle bu iddiayı kanıtlamak için yeterlidir),

 

  • yurtdışında tescilli yabancı markaların hiçbir veriye, kullanıma, kanıta ihtiyaç olmaksızın Türkiye’de tanınmış marka olarak kabul edilmesi (böyle bir iddiayı kabul edebilecek başka bir ofis veya mahkeme muhtemelen yeryüzünde yoktur),

 

  • eskiye dayalı kullanımın tarih içermeyen belgelerle bile kanıtlanabileceğinin varsayılması,

 

  • ve bunlara benzer çok sayıda rasyonellik barındırmayan iddia,

 

olarak sayılabilir.

 

Bu tip derlemeler sayfalarca sürmesine rağmen içeriklerinde genellikle elle tutulur herhangi bir argümana rastlanılmamaktadır. Elle tutulur argümanlar olmaması, her tür iddianın kopyalanıp – yapıştırılarak peşpeşe sıralanması ve somut, vakaya özgü iddialardan yoksunluk gibi hususlar itiraz dilekçelerini, herkesin miktar – çeşit olarak dilediğince ve her şeyi birbirine karıştırarak yiyebildiği açık büfe yemeklere veya en azından restoran sahibi tarafından içeriği veya miktarı belirlenmiş seçeneklerden oluşturulan fiks menü yemeklere benzetmektedir.

 

Yazının kalan kısmında kararın niteliğine göre açık büfe veya fiks menü itirazda nelerin bulunduğu ve hangi durum için ne tip kombinasyonların uygun görüldüğü aktarılacaktır:

 

Önceki bir markayla benzerlik nedeniyle resen reddedildiyseniz:

 

Resen benzerlik incelemesi az gelişmiş ülke uygulamasıdır, gelişmiş ülkeler böyle uygulama yapmazlar iddiası başlangıç içkisi olarak iyi olacaktır. Bu yanlış iddianın gerçek olduğuna Türkiye’de o kadar insan inanmıştır ki, iddianın masalsı aroması kendinizi kuş gibi hafif hissetmenizi sağlayarak, dilekçe boyunca size rahatça uçma imkanı sağlayacaktır.

 

Başlangıç olarak her itiraz dilekçesinin vazgeçilmezi olan başvuru sahibinin web sayfasının “şirket hakkında” bölümünün kopyalanmasını tavsiye ederiz. Başlangıç olarak hafiftir çünkü web sayfasından yapacağınız kopyalama size ek bir ağırlık – yük getirmeyecektir ve her şirket web sayfasında doğal olarak ne kadar büyük, anlı şanlı olduğunu anlatmaya gayret etmiş olacağından, sizi sonraki aşamalarda tanınmışlık konusunda nasıl bir şeyler yazsam da tanınmışlığı ispatlasam zahmetinden kurtaracaktır.

 

Kullanma iddiaları başlangıçta ikinci alternatif olabilir. Kullanım sonucu kazanılmış ayırt edicilik resen benzerlik gerekçeli ret kararlarının istisnası olmadığından bu konuda öne süreceğiniz standart iddialar ana iddia öncesi elinizi güçlendirecek ve sizi yormayacaktır.

 

Ana yemek olarak, gelişmiş ülke – az gelişmiş ülke ayrımı iddialarıyla iyi giden, resen ret söz konusuysa hiçbir marka birbirine benzemez (ancak ilana itiraz edilirse birbirlerine benzerler) içerikli cümleleri öneririz. Markalar aynı olsa da bu iddiaları yazabilirsiniz, çünkü belirttiğimiz gibi uçuş halindeyken sizi kimse sorgulayamaz. Ayrıca, markaların neden benzer olmadıklarını göstermeye çalışmakla uğraşmanıza gerek yok, beylik cümleler işinizi görecektir.

 

Açık büfenin veya fiks menünün vazgeçilmezleri ana yemekten sonra veya onunla birlikte alacağınız çok sayıda meze, salata, vb. yiyecektir. İtirazımızı hazırlarken meze arabasından veya salata büfesinden 1950-1990 yıllarına ait yabancı mahkeme kararlarını kopyalayabilir (yabancı mahkeme kararları şarap gibidir ne kadar eski olurlarsa o derecede makbullerdir), firmanın ne kadar mağdur olduğunu ve ticari yaşamının sonlanacağını belirtebilir, yurtdışında marka tesciliniz varsa tanınmışlığınızı öne sürebilir, tanınmışlığa veya kullanıma ilişkin yeni cümleler kurabilir, önceki markanın sahibinin kötü niyetli olduğunu belirtebilirsiniz. Açık büfemizde herkese kötü niyetli demek serbest olduğundan, bu kelimeyi rahatlıkla kullanabilirsiniz, bilmelisiniz ki marka itirazları söz konusu ise kötü niyet en rahatlıkla kullanacağınız tabirdir, çünkü size göre kendiniz dışında herkes kötü niyetlidir.

 

Tatlı olarak emsal kararlar, hak, eşitlik, adalet kavramlarından oluşan spesiyalimizi almanızı öneririz. İtirazınızla ilgisi veya alakası olmasına bakılmaksızın onlarca Enstitü veya mahkeme kararını numaralarıyla sıralamanız yeterlidir, bu kararlarla sizin itirazınızın ne ilgisi olduğunu açıklamaya gerek olmadığı için tatlı çok hafiftir. Tatlınızda sos olarak anayasanın eşitliğe ilişkin hükümlerini, hak, eşitlik, adalet kavramlarını kullanabilirsiniz, oranı size kalmış.

 

Ayırt edici nitelikten yoksunluk veya tanımlayıcılık gibi nedenlerle reddedildiyseniz:

 

Ret gerekçeniz ayırt edici nitelikten yoksunluk veya tanımlayıcılık ise ana yemeğiniz şüphesiz değişecektir. Bizim size önereceğimiz ana yemek, “baby-dry” sosu ile servis edilen bizim markamız ayırt edicidir, tanımlayıcı değildir iddiasıdır. Ana yemeğin güzelliği, bu iddiaya ilişkin kanıtlar sunulmamasından kaynaklanmaktadır, iddiayı yazıp geçmeniz yeterlidir, hiç yorulmayacaksınız. “Baby-dry” sosu yurtdışında gerçek anlamına uygun itirazlarda kullanılmasına rağmen, Türkiye’de “baby-dry” 7/1-(c) görülen her karara uygulanabilir, “baby-dry”ı okumanıza, ne dediğini anlamaya çalışmanıza veya sizin olayınızla bağlantısını kurmaya çalışmanıza gerek yoktur, “baby-dry”ı ana yemeğe ekleyin ve tadını çıkarın.

 

Ana yemeğin tadını tam almanızı sağlayacak yan yemek ise, kullanım sonucu kazanılmış ayırt ediciliktir. Bu yan yemek yurtdışında, erişilmesi güç ve pahalı bir yemek iken, yani ispatlanması istisnai durumlara özgü iken, Türkiye’de buna erişim görece kolay ve maliyetsizdir. İddia yazılır, iki fatura, 1 broşür eklenir, afiyet olsun.

 

İçecekler ve diğer yiyecekler konusunda bir önceki maddeyi aynen kullanabilirsiniz.

 

İlana itiraz ediyorsanız:

 

Öncelikle içeceğinizi değiştirin, çünkü dünyanız değişmekte, artık her markayı birbirinden ayırt eden süpersonik tüketicilerin dünyasından ayrılıyor ve her şeyi birbirine karıştıran ortalama tüketicilerin dünyasına adım atıyorsunuz. Biliyorsunuz ki, marka içtihadında 8. madde söz konusu olduğunda her marka birbiri ile karıştırılır veya en azından ilişkilendirilir. Bu maddenin değerlendirilmesinde ihtimal yeterlidir ifadesi sihirli bir cümledir, çünkü ihtimalin tüketicilerin belirli bir bölümü bakımından gerçekçi olması gerekmez mi diye soranlara, niye ki ihtimal yeterlidir demek adettendir. Dolayısıyla, iki markada geçen ve sizin birbirine benzettiğiniz kelimeleri (markalardaki diğer kelimeleri yazmanıza gerek yok, çünkü onları yok saymak gerekir) dilekçenin bir yerinde yan yana gösterin, bunlar karışır ve ihtimal yeterlidir cümlesini kurun ve rahatınıza bakın. Bundan sonrası kendiliğinden gerçekleşecektir. Yani, bu tip itirazlarda, içki olarak ihtimal yeterlidir sipariş ediyoruz ve ana yemek olarak 8. maddede her marka benzerdir isimli şaheseri tadıyoruz.

 

 

Mezelerimiz ve salatalarımız, bizim markalarımız tanınmıştır ve başvuru sahibi kötü niyetlidir isimlerini taşımaktadır. Bu cümleleri ne kadar tekrarlarsanız etkisi o derecede artacaktır, hatta aynı ifadeyi farklı cümlelerle sonsuz kere yazma denemesi yapabilirsiniz. Bu iddialarda da hiçbir şeyi kanıtlama yükümlülüğü altına girmenize gerek yok, o nedenle rahatsınız, ihtimal yeterlidir kadehinden bir yudum daha alın ve kötü niyet ve tanınmışlıktan birer tabak daha doldurun. Unutmadan, eskiye dayalı kullanımımız da vardır diyerek ondan da bir tabak alın, itiraz sahibinin web sayfasındaki hakkımızda bölümünden yapacağınız kopyala – yapıştır cümleler, kanıtsız iddianıza ayrı bir lezzet katacaktır.

 

Sonuç yerine:

 

Yazı boyunca marka itirazlarının derleme metinler olmalarını, itirazlarda somut vakaya ilişkin objektif – somut kanıtlar sunmak yerine kopyala-yapıştır kolaycılığının tercih edilmesini, bu kolaycılığın farklı durumlara ilişkin olarak önceden yazılan metinlerin somut olayın nitelikleri göz önüne alınmaksızın her itiraza kopyalanıp-yapıştırılmasıyla çıktı haline dönüştürülmesini, bunun sonucunda marka itiraz dilekçelerinin gerçeklikle bağlantıları olmayan, tablet şeklinde tüketime sunulabilir metinler haline gelmelerini eleştirdik. Gerçeklikten uzak, toplama ve derleme metinler haline dönüşen itiraz dilekçeleri yukarıda sayılan nitelikleri itibarıyla, restorancılık sektörüne ait olan ve her şeyden biraz alma veya belirli sayıda seçeneği aynı anda tüketime sunma biçiminde hayat bulan açık büfe veya fiks menü yemek seçenekleri ile benzeşmektedir.

 

İtiraz dilekçesi hazırlayan azımsanamayacak sayıda kişi veya kuruluş bu tip itirazlardan kaçınmakta ve her duruma özel, ayrı iddialar içeren ve bunları kanıtlamaya gayret eden kapsamlı ve dayanağa sahip dilekçeler sunmaktadır, dolayısıyla bu kişi veya kuruluşlar bu yazıda eleştirilen genel yaklaşımın kapsamına girmemektedir. Ancak, bütünün çoğunluğunu oluşturan grup itiraz dilekçelerini eleştirimizin konusunu oluşturan yöntemlerle hazırlamakta – sunmaktadır ve bu hal giderek kronikleşmektedir. İsteğimiz ve beklentimiz, kronik hale gelen kopyala-yapıştır yöntemiyle itiraz hazırlama geleneğinin sona ermesi ve itiraz kapsamının somut olayın nitelikleri göz önüne alınarak her durum için emek ve gayret sarf edilerek belirlenmesidir.

 

 

Önder Erol Ünsal

Kasım 2011

 

Korsan Parti Hareketi – IPR Korumasında Aşırılığa Karşı Tepki

pirateparty

Korsan Parti Hareketi – Fikri Mülkiyet Hakları Korumasında Aşırılığa Karşı Toplumsal Tepki

GİRİŞ

İlk olarak 2006 yılında İsveç’te kurulan ve günümüze dek geçen süre içerisinde birçok ülkede yasal partileşme sürecini tamamlayan ya da bu yönde çalışmalara konu olan Korsan Parti Hareketi amaçları ve yapılanması bakımından mevcut siyasal partilerden ve hareketlerden belirgin farklılıklar göstermektedir.

Korsan Parti hareketi temel varoluş gerekçesini telif hakları, patent korumalarıyla ilgili kanunlarda reform yapılması, internette ve kişisel yaşamda bireyin mahremiyet hakkının korunması, bireysel özgürlüklere devlet müdahalesinin engellenmesi ve devletin şeffaflaştırılması olarak tanımlamaktadır. Korsan Parti Hareketi telif hakları, patent kanunlarında reform yapılması olarak ortaya konulan temel amacı bağlamında mevcut siyasal parti veya hareketlerden farklılaşmakta ve belirtilen kanunların bireylerin bilgiye erişim hakkını sınırlandırarak temel özgürlükleri ve gelişmeyi engellediklerini öne sürmektedir.

Korsan Parti Hareketi Avrupa ülkelerinin çoğunluğunda, Kanada ve Amerika Birleşik Devletleri gibi ülkelerde siyasal parti olarak faaliyet sürdürmekte, Türkiye’nin de içlerinde bulunduğu bazı ülkelerde ise partinin oluşturulması veya hareketin fiilen işlerlik kazanması için çalışmalar sürdürülmektedir. Dolayısıyla, hareketin temel argümanları bakımından dünyanın birçok yerinde toplumda karşılık bulduğu ve gönüllüler aracılığıyla hareketin yaygınlık kazanmaya çalıştığı gözlemlenmektedir. 2010 yılında kurulan Uluslararası Korsan Parti ise farklı ülkelerde faaliyet gösteren ulusal korsan partilerin ve partileşmemiş hareketlerin işbirliği halinde faaliyet göstermesi, aralarındaki birliğin, veri paylaşımının sağlanması ve hareketin daha geniş coğrafyalara yayılması amaçlarını gütmektedir.

FİKRİ MÜLKİYET HAKLARI UYGULAMALARINDAN KAYNAKLANAN ÇATIŞMALAR VE İNTERNET DEVRİMİ SONRASI ÇATIŞMANIN AKTÖRLERİNDE DEĞİŞİKLİK

Korsan Parti Hareketinin temel argümanı, patent ve telif hakkı kanunlarının bireyin bilgiye erişimini engellemekte olduğu, bu engellemenin boyutunun patent, telif hakkı korumalarının amacını aştığı, bireysel ve toplumsal gelişimi sınırlayıcı hal aldığı, dolayısıyla bu korumaları düzenleyen kanunlarda reform yapılması gerektiği yönündedir.

Patent ve telif hakları koruması, daha genel bir kavramla fikri mülkiyet hakları hakkındaki genel kabul, bu hakların yaratıcılığı koruyarak toplumsal gelişime katkıda bulundukları, bu hakların toplumsal gelişimin lokomotifi oldukları yönündedir. Ayrıca, fikri mülkiyet haklarının genellikle gelişmiş ülkelerden kaynaklanan haklar olarak, gelişmekte olan veya az gelişmiş ülkelere dayatıldıkları ve hakların korunması anlamındaki asıl çatışmanın gelişmiş –gelişmekte olan ülkeler arasında yaşandığı şeklinde genel bir ön kabul söz konusudur. Ancak, bu ön kabulün tersine Korsan Parti Hareketi gelişmiş ülkelerin içerisinde ortaya çıkan ve taban bulan bir hareket niteliğindedir. Dolayısıyla, Korsan Parti Hareketi fikri mülkiyet haklarının korunması anlamındaki klasik gelişmiş – gelişmekte olan ülke çatışmasının ötesinde, aşırı korumacı yaklaşım neticesinde gelişmiş ülkelerde içerisinde de çatışmanın ortaya çıktığını göstermektedir.

Fikri mülkiyet hakları korumasının yaratıcılığı teşvik ederek ekonomik – toplumsal gelişmenin lokomotifi olduğu yönündeki klasik argüman son yıllarda yoğun biçimde eleştirilmeye başlanmıştır. Eleştirilerin bir bölümü aşırı korumayla oluşturulan uzun süreli tekelci hakların serbest rekabeti önemli ölçüde sınırlandırarak ekonomik gelişimi yavaşlattığı tezine dayanmakta, diğer eleştiri ekseni ise “Bilgi özgür olmak istiyor” retoriği bağlamında insan zihninin ürünleri üzerinde tekelci haklar kurulmaması gerektiği görüşünden kaynaklanmaktadır.

Dünya Ticaret Örgütü’nü kuran anlaşmalardan birisi olan TRIPs (Ticaretle Bağlantılı Fikri Mülkiyet Hakları Anlaşması), fikri mülkiyet haklarının korunması ile ilgili düzenlemeleri kapsamaktadır. Anlaşma kapsamında fikri mülkiyet haklarının korunmasına ilişkin üye ülkelerce uygulanacak asgari şartlar belirlenmiştir. Asgari şartların çoğunluğunun, gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerin uygulama kapasitelerinin ötesinde olduğu düşünülmektedir. Anlaşma kapsamında gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelere istisnalar ve geçiş süreleri tanınmış olmakla birlikte TRIPs bu tip ülkelere uygulanacak rejim bakımından yoğun eleştirilere konu olmuştur. Eleştiriler özellikle, gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerin vatandaşlarının ilaçlara erişimi (ilaç patentleri), TRIPs’in etkin uygulaması sonucu ortaya çıkacak refah dağıtımı sisteminin telif hakkı –patent korumaları yoluyla gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerin vatandaşlarından gelişmiş ülkelerdeki hak sahiplerine para aktarımı şeklinde gerçekleşeceği, gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerde TRIPs aracılığıyla sağlanacak etkin fikri mülkiyet hakları koruması sonucu bu tip ülkelerde – bu ülkelerin daha zayıf fikri mülkiyet korumasına sahip olmalarına durumuna kıyasla – yapay kıtlıklar oluşacağı konularında yoğunlaşmaktadır.

Fikri mülkiyet hakları korumasının; koruma süreleri, koruma konuları, hukuki tedbirler, tecavüz durumunda uygulanacak cezalar, vb. konularda yapılacak düzenlemelerle en etkin biçimde korunmasının gelişmiş ülkeler tarafından gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelere dayatıldığı, dolayısıyla hakların korunması konusunda birincil çatışma alanının gelişmiş ülkelerle diğer ülkeler arasında kurulduğu yönünde bir kabul bulunmaktadır. Bu kabule göre bir yanda etkin korumayı savunan gelişmiş ülkeler, diğer taraftan hakların etkin korunması durumunda bundan zarar görebilecek ve bu nedenle etkin koruma tedbirlerini sınırlandırmak isteyen gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkeler bulunmaktadır. TRIPs anlaşmasının kabulü ve sonrasında gerçekleşen tartışmalarda da sürekli bu çatışmanın altı çizilmiş, etkin koruma tedbirlerinin gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerin ulusal sanayilerine olumsuz etkileri konusunda çok sayıda çalışma yapılmıştır. Türkiye’de bu tartışmalar ilaç patentleri konusunda yoğunlaşmaktadır.

Fikri mülkiyet hakları konusunda asıl çatışma alanının gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkeler arasında olduğu yönünde genel bir kabul bulunmasına rağmen, internet aracılığıyla bilgi, veri paylaşımının artması ve bu yöndeki teknolojik gelişmelerle birlikte gelişmiş ülkeler içerisinde de yeni bir çatışma alanı ortaya çıkmaya başlamıştır. İnternet aracılığıyla herkesçe erişilebilen şarkı, film, yazılım indirme amaçlı web sitelerinin bu tip verilere ücretsiz sahip olma imkanını sağlaması ve verilerin ücretsiz indirilmesi yoluyla hak sahiplerinin olası gelirlerinin ortadan kaldırılması, bu endüstrilerin kurulu olduğu gelişmiş ülkelerde izinsiz veri indirme imkanı sağlayanlara ve veri indirenlere karşı sert – caydırıcı yasal düzenlemeler yapılmasını yanında getirmiştir. Telif hakları sahiplerince oluşturulan birlikler ve yazılım alanında faaliyet gösteren dünya devi şirketler, gerek hükümetler nezdinde yapılan kulis çalışmaları ve bu çalışmalar sonucu sağlanan caydırıcı cezalar, gerekse de ücretsiz veri indirme faaliyetlerini gerçekleştirenlere karşı girişilen teknolojik takip mekanizmaları yollarıyla izinsiz veri indirenlere karşı etkin mücadele yöntemlerini benimsemiştir. Ancak, alınan sert tedbirler ve takip mekanizmaları beklenenin ötesinde etki vermiş ve fikri mülkiyet haklarının ölçüsüz korunması çabasına karşı toplumda reaksiyon oluşmaya başlamıştır. Özellikle, izinsiz veri indirenlere karşı verilen ağır para cezaları, çok sayıda internet sitesinin kapatılması, işyerlerine baskınlar gibi sert tedbirler, müzik – sinema – yazılım endüstrilerine ve bu endüstrilerin çıkarları korumak için kullandıkları başlıca araç olan fikri mülkiyet haklarına tepkiyi yanında getirmiştir.

İnternet aracılığıyla dünyanın global bir köy haline geldiği, bilgiye istenildiği anda erişilebildiği egemen propagandası yapılmakla birlikte, reel yaşamda veriye -bilgiye erişimin büyük endüstrilerce fikri mülkiyet haklarının kullanımı yoluyla engellenmesi ve sert cezai tedbirlerin uygulanması, fikri mülkiyet haklarıyla sağlanan korumanın ana fikrine karşı sorgulamayı yanında getirmiştir. Fikri mülkiyet haklarının koruması felsefesi geçmişte özellikle bu hakların tekelciliğe imkan vererek serbest rekabeti engellemeleri noktasından sorgulanmış olmakla birlikte, yeni dönemde sorgulama özellikle veriye – bilgiye erişim hakkının engellenmesi noktasından, “Bilgi özgür olmak istiyor” retoriğiyle gerçekleşmiştir. Bu yeni sorgulama biçimi, fikri mülkiyet haklarına klasik anlamdaki eleştiri olarak adlandırabileceğimiz gelişmiş ülkeler – gelişmekte olan, az gelişmiş ülkeler çelişkisi ile birleştiğinde, fikri mülkiyet haklarına veya uygulama biçimlerinin meşruiyetine karşı mücadelenin fikri temelleri ortaya çıkmıştır.

İnternet kullanıcıları bakımından bilgiye erişim hakkı kadar önemli olan bir diğer hak ise iletişimde ismini saklayabilme hakkıdır. Çevrimiçi sohbet, forum, web sitesi, blog veya ülkemizde internet sözlükleri gibi platformlarda internet kullanıcıları takma adlar kullanarak fikirlerini dile getirmektedir ve internette ifade özgürlüğünün şartlarından birisinin ismini saklayabilme hakkı olduğu kabul edilmektedir. Bununla birlikte, internet aracılığıyla işlenen suçların yaygınlaşması gibi gerekçeler öne sürülerek suçun niteliğine veya ortada gerçek anlamda bir suç olup olmadığına bakılmaksızın bilgisayar IP numaralarının tespit edilmesi yoluyla iletişimde ismini saklayabilme hakkı sıklıkla devletler veya kolluk güçleri tarafından ihlal edilmektedir. İnternet kullanıcılarının sürekli takip altında olduklarını düşünmeleri ve görüşlerini dile getirirken bu takibi göz önünde bulundurmalarının ifade özgürlüğünü engellediği dile getirilmektedir. Dolayısıyla, bilgiye erişimi kolaylaştırdığı, dünyayı global bir köye çevirdiği söylenen internet, devletler tarafından vatandaşları takip etmenin veya gözetim altında tutmanın bir yöntemi olarak da kullanılabilmektedir.

KORSAN PARTİ HAREKETİNİN KISA TARİHİ VE GENEL İLKELERİ

Sinema– müzik – yazılım endüstrilerinin talepleri doğrultusunda gelişmiş ülkelerin hükümetlerince uygulanan ve özellikle internet kullanıcıları ve servis sağlayıcıları üzerinde yoğunlaşan baskı, tepkisel bir muhalefet olarak adlandırılabilecek Korsan Parti Hareketinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Tarihsel olarak herhangi bir öncülle ilişkilendirilemeyen hareketin gelişmiş ülkelerdeki eğitim – kariyer sahibi genç kuşak tarafından geliştirilen bir muhalif hareket olduğunun söylenmesi mümkündür. Hareket herhangi bir sınıfsal tabana dayanmamasının yanı sıra herhangi bir toplumsal kimlik veya ideoloji ile ilişkilendirilebilir nitelikte de değildir.

2006 yılında ilk kez İsveç’te kurulan “Korsan Parti”, aynı yıl bu ülkede “Pirate Bay” isimli internet sitesine yapılan baskın ve site yöneticilerinin yargılanmaya başlanılması sonucunda yaygın kamuoyu desteği ve bilinirliği kazanmış ve ülkedeki önemli siyasal hareketlerden birisi haline gelmiştir. İsveç Korsan Partisinin kurulmasının ardından hareket internet aracılığıyla hızla Avrupa’da yayılmaya başlamış, hareket birçok ülkede siyasal parti olarak örgütlenmiş, bazı ülkelerde bu yönde çabalar sürdürülmüştür. Avrupa’daki Korsan Parti temsilcileri 2007’de toplanarak 2009 yılı Avrupa Parlamentosu seçimlerini hedef alarak bir birlik oluşturmuşlar ve Uluslararası Korsan Parti (Pirate Party International – PPI) olarak adlandırılan Birlik resmi olarak 2010 yılında Brüksel’de kurulmuştur.

Korsan Parti; Avusturya, Avustralya, Belçika, Bulgaristan, Kanada, Çek Cumhuriyeti, Hırvatistan, Danimarka, Estonya, Finlandiya, Fransa, Almanya, Yunanistan, İzlanda, İsrail, Japonya, Lüksemburg, Karadağ, İtalya, Hollanda, Norveç, Polonya, Sırbistan, Slovenya, Tunus, İspanya, İsveç, İsviçre, Amerika Birleşik Devletleri (8 eyalette kayıtlı) ve Birleşik Krallık’ta yasal bir siyasal parti olarak kayıtlıdır. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 30’a yakın ülkede ise Korsan Partinin yasal olarak faaliyete geçirilmesi veya Korsan Parti altyapısının oluşturulması yönünde çalışmalar devam etmektedir.

Ulusal düzeyde faaliyet gösteren Korsan Partilerin bir kısmı seçimlere katılarak başarılı sonuçlar elde etmiştir. İsveç Korsan Partisi, 2009 yılında Avrupa Parlamentosu seçimlerinde oyların %7,1’ini alarak 2 koltuk kazanmıştır. Alman Korsan Partisi, Berlin eyalet seçimlerinde oyların %8,9’unu almış, Çek Korsan Partisi senatoda bir koltuk kazanmıştır. Şu ana dek elde edilen en büyük başarı ise Nisan 2013’teki seçimlerde oyların %5,1’ini alarak parlamentoya 3 üyesini sokan İzlanda Korsan Partisine aittir.

Uluslararası Korsan Partinin, 2012 yılında Prag’da düzenlediği konferans sonrası yayınlanan Prag deklarasyonu doğrultusunda, Avrupa Korsan Partileri, 2014 Avrupa Parlamentosu seçimlerine ortak bir programla katılma kararı almış ve bunun yanısıra Avrupa Korsan Partisinin kurulması kararlaştırılmıştır.

Uluslararası Korsan Parti, ulusal korsan partilerin manifestoları bağlamında temel ilkelerini değerlendirmiş, değerlendirme sonucunda korsan parti hareketinin faaliyet göstereceği alanları asli konular (core issues) ve asli olmayan konular (non core issues) olarak sınıflandırmıştır (http://wiki.pp-international.net/Pirate_Manifesto_parties_at_a_glance). Bu sınıflandırmaya göre medeni haklar ve özgürlükler, patentler, markalar, eser sahibinin hakları, bilgi toplumu ve hükümetlerin hesap verebilirliği ve şeffaflık başlıkları her korsan parti asli konusunu oluşturmalıdır. Asli olmayan konular genel hatlarıyla faaliyet konusu olmayacaktır. Uluslararası Korsan Parti, hareketin sadece asli konulara bağlı kalmasının diğer konular hakkında rahatsızlık duymamaktan değil, hareketin üzerinde uzlaşılan konulara odaklanmak istemesinden kaynaklandığını belirtmektedir. Bu durum en açık ifadeleriyle Uluslararası Korsan Parti tarafından 2008 yılında oluşturulmuş Uppsala Deklarasyonu’nun Avrupa Birliği Parlamentosu Stratejisi kısmında yer bulmuştur: “Avrupa Parlamentosunda etki sağlamanın yolu parti gruplarıdır. Seçildikten sonra, gruplarla görüşerek bize en yakın olanı tespit edecek ve o gruba katılacağız. Grup içerisinde politik olarak öne çıkarttığımız konularda grubun diğer üyelerini kendi pozisyonumuza çekmek için elimizden geleni yapacağız. Bunun karşılığında diğer tüm konularda grubun tavsiyesini dinleyeceğiz ve karşı çıkmak için önemli gerekçelerimiz olmadığı sürece grupla birlikte oy vereceğiz. Korsan Parti platformunun alanı dışında kalan konularda lobicilerin veya diğer partilerin destek almak için bize yakınlaşması durumunda, onları parti grubu içerisindeki ilgili kişiye yönlendireceğiz. Bu şekilde asıl önem verdiğimiz konulara odaklanacağız.” (http://historik.piratpartiet.se/?p=933)

Uluslararası Korsan Parti (PPI) tarafından oluşturulan her korsan partiye ve her parti üyesine referans olması gerektiği belirtilen ilkeler takip eden biçimdedir (http://wiki.pp-international.net/Building_the_principles_of_PPI):

1- İfade, iletişim, eğitim özgürlüklerini savunmak; vatandaşların gizlilik haklarına ve genel olarak vatandaşlık haklarına saygı göstermek.

2- Fikirlerin, bilginin ve kültürün serbest dolaşımını savunmak.

3- Telif hakkı ve patent kanunlarında reformları politik alanda savunmak.

4- İşbölümü içerisinde çalışma ve en üst düzeyde şeffaflıkla katılım sağlama konusunda taahhütte bulunmak.

5- Irk, köken, inanç ve cinsiyet alanlarında ayırımcılığı kabul etmemek veya benimsememek.

6- Şiddet içeren eylemleri desteklememek.

7- Mümkün olduğu sürece ücretsiz yazılımları ve açık protokolleri kullanmak.

8- Tüm kamu politikalarının açık, katılımcı ve işbirliğine dayalı biçimde oluşturulmasını politik alanda savunmak.

9- Diğer korsanlarla (korsan partilerle) dayanışmayı teşvik etmek.

10- Mümkün olduğunca paylaşmak.

Korsan Parti Hareketinin yukarıda yer verilen genel ilkelerinin incelenmesi, hareketi diğer toplumsal hareketlerden ayıran ve ona ayrıcalık kazandıran ilkelerin telif hakkı ve patent koruması, bilginin dolaşımı ile ilgili görüşleri olduğunu ortaya koymaktadır. Şöyle ki, hareketin diğer görüşlerinin çoğunluğu farklı hareketler tarafından da sıklıkla dile getirilen genel talepler niteliğindedir. Dolayısıyla Korsan Parti Hareketinin temel felsefesinin anlaşılabilmesi için özellikle telif hakkı, patent koruması, bilgiye erişim hakkı, bilginin dolaşımı gibi konulardaki görüşlerinin incelenmesi gerekmektedir (http://wiki.pp-international.net/Pirate_Manifesto_parties_at_a_glance).

Korsan Parti Hareketi fikri mülkiyet hakları korumasının asli bileşenlerinden birisi olan patent koruması hakkında;

· Mevcut patent koruması sistemi sürdürebilir durumda değildir. Biyopatentler (tohumlar, türler, canlılar ve bunların organları (bunların doğal genetik çeşitlilik sınırları dahilinde türetilmişleri dahil olmak üzere) ve yazılım patentleri alanları patent sisteminde değişikliğin açık hale geldiği başlıca iki alandır,

· Yazılım patentleri kaldırılmalıdır,

· Patent koruma süreleri kısaltılmalıdır,

· Biyopatentler kaldırılmalıdır,

· Patent koruma sistemlerinden kaynaklanan monopoller kaldırılması amaçlanmaktadır,

· İlaç patentleri, ilaçlara (salgın ve doğal afetlerde yaşandığı üzere) bazı ülkeler ve sosyal gruplarca erişim imkanını ortadan kaldırdıkları için kaldırılmalıdır,

görüşlerini dile getirmektedir.

Hareketin telif hakları, bilgi toplumu ve bilginin paylaşılması konusundaki temel görüşleri ise;

· Eser sahibinin ticari hakları konusunda telif hakkı koruma süresi kısaltılmalıdır,

· Dijital haklar yönetimi (DRM) uygulamalarına itiraz edilmelidir,

· Fikri mülkiyet gibi terimlerin kullanılmasından vazgeçilmelidir,

· Eser sahibinin hakları ve vatandaşların kültürel hakları arasında denge sağlanmalıdır,

· Kültürel eserlerin ticari nitelikte olmayan paylaşımı ücretsiz olmalıdır,

· P2P (peer to peer) paylaşım yasaklanmamalıdır,

· Kültür geliştirilmelidir,

· Kültürel paylaşımın artırılmasının toplum için olumlu bir gelişme olduğu yönündeki tutumumuz nedeniyle paylaşım hakkındaki cezaları anlamlı değildir ve cezaların kaldırılmaları gerekmektedir,

· Dijital eşitsizliği ortadan kaldırma amacına yönelik olarak kablolu ve kablosuz internet dünya çapında yaygınlaştırılmalıdır,

· Ağ tarafsızlığı (network neutrality: internet servis sağlayıcıların veya hükümetlerin kullanıcıların internetteki ağlara erişimine hiçbir kısıtlamama getirmemesini savunan ilke) sağlanmalıdır,

· Kamu kurumlarında açık protokollerin kullanımının zorunlu kılınması yoluyla teknolojik tarafsızlık sağlanmalıdır,

şeklinde özetlenebilir.

Korsan Parti Hareketi bir diğer önemli fikri mülkiyet hakkı olan marka hakkına patent ve telif hakları konularında olduğu ölçüde tepkisel yaklaşmamaktadır. Bu durum, marka hakkının koruma konusunun malların veya hizmetlerin ayırt edilmesine ilişkin işaretlerden oluşması, yani koruma konusunun bilgi olmamasından kaynaklanmaktadır. Bununla birlikte, hareketin telif hakkına konu eserlerin marka olarak tescil edilmemesi yönünde görüşü mevcuttur.

Korsan Parti Hareketinin medeni haklara ve bireysel özgürlüklere ilişkin yaklaşımı;

· Hukukun egemenliğini ve demokrasinin kurumları; ifade özgürlüğü, mahremiyet hakkı, masumiyet karinesi / yargıya başvurma hakkı, kanun önünde eşitlik / ayırımcılık yasağı, yaşam hakkı / moral ve vücut bütünlüğü hakkı şeklinde sayılabilecek 5 temel insan hakkı önde tutularak savunulacaktır,

· Hiçbir politik tez ve duruş, gerekçelendirilmiş rasyonel düşünce ve argümanlar yoluyla ifade edilmedikçe geçerlilik kazanmaz. Şiddet, demokraside politik amaçlara erişmek için kullanılabilecek bir yol değildir,

· Anti-terörizm yasaları dahil olmak üzere mevcut ve gelecekte oluşturulacak ceza yasaları insan haklarına ve sivil özgürlüklere uygunluk bakımından gözden geçirilmelidir ve uyumsuzluklar tespit edildiğinde bu kanunlar reforme edilmelidir,

ifadeleriyle özetlenebilir.

Korsan Parti Hareketi önceden de ifade edildiği üzere mevcut siyasal hareketlerden fikri mülkiyet haklarına ilişkin görüşleri ve bu görüşleri hareketin temel çıkış noktası olması bağlamında farklılaşmaktadır. Hareket temel çıkış noktası ve görüşleri bakımından sınıfsal, ideolojik veya kimliğe ilişkin özel bir kümeye hitap etmemektedir. Dolayısıyla, hareketin hedef kitlesi olarak tanımlanacak toplumsal bir grup mevcut değildir. Bununla birlikte Uluslararası Korsan Parti’nin Avrupa Parlamentosu seçim stratejisine yer verdiği 2008 yılına ait Uppsala Deklarasyonu’nda hareketin erişmek istediği temel kitle ve buna ilişkin strateji takip eden biçimde açıklanmıştır (http://historik.piratpartiet.se/?p=933): “Korsan Partinin programında dile getirdiği konuların asıl destekleyici kitlesi 18-30 yaş arası seçmenlerdir. Dolayısıyla partinin ana hedef grubu üniversite öğrencileri olmalıdır. Korsan Partinin gündeminde yer alan konular hakkında genç seçmenlere politik tutku aşılamak (bunun eksikliğinde bu gençlerin hiç oy vermeyeceği düşünülmektedir) ve onları sıraları geldiğinde yeni gönüllüler bulacak elçiler olarak cesaretlendirmek temel yöntem olmalıdır. Bu hedefe ulaşmak için elçileri güven, retorik ve gerektiğinde dağıtılmak üzere politik materyal ile donatmak gerekmektedir.”

Korsan Parti Hareketi internet üzerinden örgütlenen ve tüm dokümanlarını internet üzerinden yayınlanan bir hareket niteliğindedir. Dokümanların oluşturulmasında, katılımcıların çevrimiçi biçimde aynı anda kullanabildikleri yazılımlar kullanılmakta ve bazı dokümanlar farklı mekanlardaki katılımcıların çevrimiçi olarak aynı anda katıldıkları telekonferanslar yoluyla oluşturulabilmektedir. Hareket bu özelliği bakımından sıkı bir örgüt yapısı göstermemekte, karmaşık ve hiyerarşik örgüt yapılarına partileşmiş diğer siyasal hareketlerden farklılık göstermektedir.

SONUÇ YERİNE

Yazı boyunca temel argümanlarıyla açıklanmaya çalışılan Korsan Parti Hareketi, fikri mülkiyet hakları karşısındaki duruşu çerçevesinde daha detaylı bir incelemeyi hak etmektedir. Klasik olarak gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkeler arasında ortaya çıktığı kabul edilen fikri mülkiyet haklarının etkin uygulanması çatışmasının, internetin yaygınlaşması sonucu hangi anlamda ve nedenlerle eksen kayması yaşadığı detaylı biçimde değerlendirilmeli ve gelişmiş ülkeler içinden çıkan fikri mülkiyet karşıtı bir hareket olan Korsan Parti Hareketinin yapısı, görüşleri ve destek gördüğü toplumsal kesimler, hareketin ortaya çıktığı dönemin şartları göz önünde bulundurularak açıklanmalıdır. Bu yöndeki bir çalışmanın, sadece Korsan Parti Hareketinin anlaşılmasını sağlamakla sınırlı kalmayacağı, aynı zamanda fikri mülkiyet haklarının halk tarafından hangi içerikte değerlendirildiğinin anlaşılmasına yardımcı olacağı, kanaatimizce açıktır.

Önder Erol Ünsal

unsalonderol@gmail.com

Mayıs 2013