Kategori: 6769 sayılı sınai mülkiyet kanunu

Sınai Mülkiyet Haklarına İlişkin Hukuk Uyuşmazlıklarında Yurt Dışına Yapılan Tebligat Aşamasında Yaşanan Sorunlara İlişkin Değerlendirme

Hukuk yargılamasının temel sorunlarından biri de tebligattır. Tebligata ilişkin yaşanan sorunların, yargılamanın makul sürede tamamlanmasını engellediği durumlarla dahi karşılaşılmaktadır. Ancak, yargılamanın uzaması pahasına, tebligata ilişkin katı şekil kurallarının uygulanmasından vazgeçilmemektedir. Zira bu kurallar, adil yargılanma hakkının temel unsurlarından olan hukuki dinlenilme hakkıyla doğrudan ilgilidir. Nitekim, 12.01.2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) m.27 hükmünde; davanın taraflarının, müdahillerin ve yargılamanın diğer ilgililerinin kendi hakları ile bağlantılı olarak hukuki dinlenilme hakkına sahip oldukları belirtildikten sonra; yargılama ile ilgili olarak bilgi sahibi olunmasının, hukuki dinlenilme hakkı kapsamında olduğu ifade edilmektedir.

Yargılama ile ilgili bilgi sahibi olunması özelinde hukuki dinlenilme hakkı; hukuk yargılamasında davalı bakımından, ilk kez dava dilekçesinin tebliği aşamasında karşımıza çıkmaktadır. Gerçekten davalı, kendisine yöneltilen iddialardan ve bu iddialara ilişkin delillerden dava dilekçesi ile haberdar olmaktadır. Dava dilekçesinin davalıya tebliğ edilmemesi, hukuki dinlenilme hakkının ihlali sonucunu doğurmaktadır.

Sınai mülkiyet hukuku alanında hak sahiplerinin Türkiye’de yerleşim yerinin bulunmaması, sıklıkla karşılaşılan bir durumdur. 22.12.2016 tarihli ve 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu (SMK) m.160/3 hükmünde; bu kişilerin Türk Patent ve Marka Kurumu (TÜRKPATENT) nezdinde gerçekleştirecekleri idari işlemler bakımından, kendilerini marka ve/veya patent vekiliyle temsil ettirmeleri bir zorunluluk olarak düzenlenmiş ve bu zorunluluğa aykırı olarak asıl tarafından gerçekleştirilen işlemlerin yapılmamış sayılacağı ifade edilmiştir. Vekille temsilin zorunlu olduğu söz konusu durumda, tebligatlar vekile yapıldığı için, yurt dışına yapılacak tebligat prosedürünün ortaya çıkaracağı sorunlar da bertaraf edilmiştir.

Sınai mülkiyet haklarına ilişkin idari işlemlerde, Türkiye’de yerleşim yeri bulunmayan kişiler için düzenlenen vekille temsil zorunluluğunun, söz konusu haklara ilişkin hukuk yargılamalarında uygulanması mümkün değildir. Zira hukuk yargılamasında, kural olarak avukatla temsil zorunluluğu bulunmamaktadır. Bu bağlamda davalının avukatının bulunup bulunmadığı, avukatı bulunsa bile somut uyuşmazlıkta kendini avukatla temsil ettirip ettirmeyeceği ya da mevcut avukatından başka bir avukatla temsil ettirip ettirmeyeceği bilinemeyeceği için dava dilekçesinin davalının bizzat kendisine tebliğ edilmesi zorunludur.[1] Bu zorunluluk, HMK’nin çeşitli hükümlerinde karşımıza çıkmaktadır. Bu hükümlerden bazıları şunlardır:

  • HMK m.119 hükmüne göre; dava dilekçesinin içeriğinde; davacıya ait ad, soyad ve adres bilgilerinin yer alması bir zorunluluk olarak düzenlenmişken, davacının kendini vekille temsil ettirmesi ihtimali göz önünde bulundurularak vekilin adının, soyadının ve adresinin bulunması da bir zorunluluk olarak düzenlenmiştir. Dava dilekçesinin hazırlık ve tebliği aşamasında davalının kendini vekille temsil ettirip ettirmeyeceği bilinemeyeceği için dava dilekçesinin unsurları arasında davalı vekilinin bilgilerine yer verilmemiştir.
  •  HMK m.122 hükmünde; dava dilekçesinin, mahkeme tarafından davalıya tebliğ edileceği açıkça belirtilmiştir.
  • HMK m.129 hükmünde; davalı yurt dışında ise açılan dava ile ilgili işlemlere esas olmak üzere yurt içinde göstereceği adres cevap dilekçesinde bulunması gereken unsurlar arasında sayılmıştır. Bu hükümden davalının, görülmekte olan davada kendisini vekille temsil ettirmesinin bir zorunluluk olmadığı sonucuna varılmaktadır.
  • HMK m.317/2 hükmünde; davaya cevap süresinin, dava dilekçesinin davalıya tebliğinden itibaren iki hafta olduğu belirtilmiştir.

Hukuk yargılamasında dava dilekçesinin, davalıya tebliğ edilmesinin bir zorunluluk olduğu, davalının herhangi bir avukata genel vekâlet vermiş olmasının bu durumu değiştirmeyeceği çeşitli yargı kararlarında da ifade edilmiştir. Bu kararlardan bazılarının ilgili bölümleri aşağıdadır:

  • “Bir kimsenin umumi vekil olması müvekkilin talimatı olmadan bütün davaları takip etme zorunluluğunu ona yüklemez. İcra takibine maruz kalan borçlu vekil marifetiyle takibe itiraz etmiş olsa dahi, itiraz üzerine duran icra takibine devam için alacaklının açtığı itirazın iptali davası bakımından borçlunun itiraz aşamasında tayin ettiği avukatın itirazın iptali davası için de yetkili olup olmadığı davanın açıldığı sırada belli olmadığından, itirazın iptali davası dilekçesinin vekile değil asile tebliği gerekir. Somut olayda dava dosyasına vekaletname ibraz etmeyen, itirazın iptali davasını takip konusunda yetkilendirildiği belli olmayan, icra dosyasına itiraz dilekçesi veren avukata yapılan tebligatla taraf teşkili usulen sağlanmamıştır. Bu nedenle borçluya usulen tebligat yapılıp taraf teşkili sağlanmadan ve davalının savunma hakkı kısıtlanarak karar verilmiş olması doğru olmamış, kararın bozulması gerekmiştir.” (Yargıtay 15. Hukuk Dairesi; 02.11.2004 tarihli ve E.2004/2041, K.2004/5550 sayılı karar.)[2]
  • “Bu halde, ön inceleme duruşması için, davalıya dava dilekçesi usulüne uygun olarak tebliğ edilmiş olmalı; davaya cevap için kanuni süre (HMK. md. 127), süresi içinde cevap verildiği takdirde bunun tebliğinden itibaren cevaba cevap süresi, verilmesi halinde davalının ikinci cevap verme süresi beklenmeli, bundan sonra Hukuk Muhakemeleri Kanununun 137 ila 141. maddelerinde gösterilen usul çerçevesinde ön inceleme yapılmalıdır.” (Yargıtay 2. Hukuk Dairesi; 19.11.2013 tarihli ve E.2013/17182, K.2013/30242 sayılı karar.)[3]
  • “Hemen belirtilmelidir ki, yargılamanın sağlıklı bir biçimde sürdürülebilmesi, iddia ve savunma ile ilgili delillerin eksiksiz toplanıp tartışılabilmesi davanın süratle sonuçlandırabilmesi, öncelikle tarafların yargılama gününden haberdar edilmesi ile mümkündür. Kişinin, hangi yargı merciinde duruşmasının bulunduğunu, hakkındaki iddia ve isnatların nelerden ibaret olduğunu bilebilmesi, usulüne uygun olarak tebligat yapılması ile sağlanabilir … Esasen, taraf teşkilinin sağlanması Anayasanın 90/son maddesi delaletiyle AİHS’nin 6. maddesi hükmü uyarınca adil yargılanma hakkının da bir gereğidir. Bu durumda dava dilekçesinin tebliğinin yöntemine uygun olduğu söylenemez. Bunun sonucu olarak davalının eldeki davada savunma hakkını kullanamadığı ortadadır. Öyle ise mahkemenin 20.11.2013 tarihli temyiz isteğinin süreden reddine ilişkin kararının ve kesinleşme şerhinin ortadan kaldırılmasına karar verildikten sonra, işin esasının incelenmesinde; davanın davalıya usulen bildirilmediği, davada taraf teşkilinin yasaya uygun biçimde sağlanmadığı sonucuna varılmaktadır. Hâl böyle olunca, davalıya usulüne uygun olarak dava dilekçesinin tebliği ile taraf teşkili sağlandıktan sonra yanların gösterecekleri kanıtların toplanması ve hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, usulüne uygun olarak taraf teşkili sağlanmaksızın işin esası bakımından yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir.” (Yargıtay 1. Hukuk Dairesi; 01.12.2015 tarihli ve E.2015/11293, K.2015/13911 sayılı karar.)[4]
  • “Vekilin umumi vekaletname ile yetkilendirilmiş olması  müvekkilin talimatı olmadan tüm davaları takip etme zorunluluğunu ona yüklemez. Örneğin; hakkında icra takibi yapılan borçlu, vekil aracılığıyla takibe itiraz etmiş olsa dahi, alacaklının açtığı itirazın iptali davası bakımından borçlunun itiraz aşamasında tayin ettiği vekilin, bu davada da yetkili bulunup bulunmadığı davanın açılması sırasında belirli olmadığından, dava dilekçesinin vekil yerine asile tebliği gerekir. Aksi takdirde usulüne uygun taraf teşkili sağlanmış olmaz.” (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi; 23.01.2018 tarihli ve E.2017/23538, K.2018/1023 sayılı karar.)[5]
  • “Taraflar duruşmaya çağrılmadan, diğer bir deyişle; taraf teşkili sağlanmadan hüküm verilememesi, Anayasa’nın 36. maddesi ile düzenlenen iddia ve savunma hakkının kullanılmasına olanak tanınması ilkesinin doğal bir sonucudur. Gerçekten savunma hakkını güvence altına alan 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 36. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 27. maddesinde açıkça belirtildiği üzere, mahkemece taraflar dinlenmek üzere kanuni şekillere uygun olarak davet edilmedikçe hüküm verilmesi mümkün bulunmamaktadır. Aksi hâlde savunma hakkının kısıtlanmış sayılacağı gerek öğreti, gerekse yargısal kararlarda tartışmasız olarak kabul edilmektedir.” (Yargıtay HGK; 15.11.2018 tarihli ve E.2018/3-899, K.2018/1726 sayılı karar.)[6]

Hukuk yargılamasında dava dilekçesinin, bizzat davalıya tebliğ edilmesine ilişkin zorunluluğun, sınai mülkiyet haklarına ilişkin hukuk yargılamaları bakımından da herhangi bir istisnası bulunmamaktadır. Ancak sınai mülkiyet haklarına ilişkin hukuk yargılamalarında davalının Türkiye’de yerleşim yerinin bulunmaması durumuyla ve dava dilekçesinin davalıya tebliğ edilmesi aşamasında yaşanan sorunlarla, diğer hukuk davalarına nazaran daha sık karşılaşılmaktadır. Bu nedenle zaman zaman,  dava dilekçesinin Türkiye’de yerleşim yeri bulunmayan davalıya tebliğ edilmesi zorunluluğuna, söz konusu uyuşmazlıklar bakımından istisna getirecek pozitif hukuki düzenleme yapılması teklifleriyle veya bu zorunluluğu fiilen aşmaya yönelik çözüm önerileriyle karşılaşılmaktadır.

SMK’nin hazırlık aşamasında yapılan; akademisyenlerin, yargı mensuplarının ve diğer uygulamacıların katıldığı geniş katılımlı bir toplantıda, fikrî ve sınai haklar hukuk mahkemesi hâkimlerinden biri tarafından; taslak metne, Türkiye’de yerleşim yeri bulunmayan kişilerin TÜRKPATENT nezdinde yapacakları işlemler sırasında, ileride söz konusu işlemle ilgili yargılama yapılması ihtimaline binaen, yargılama makamı tarafından yapılacak tebligatlara esas olmak üzere, Türkiye’de adres bildirmesi zorunluluğunun getirilmesine ilişkin hüküm eklenmesi önerilmiş; bu sayede yurt dışına yapılan tebligatlar nedeniyle yargılama süresinin uzamasının önüne geçileceği ifade edilmiş, yerleşim yeri yurt dışında bulunan kişilerin, TÜRKPATENT nezdinde yapacakları işlemlerde marka ve/veya patent vekili ile temsil zorunluluğu bulunduğu için yargılama sırasında yapılacak tebligata esas olmak üzere belirtilmesi zorunlu adres olarak, marka ve/veya patent vekilinin adresinin belirlenebileceği de örnek olarak dile getirilmiştir. Öneri o dönem kabul görmemiş ve taslak metne alınmamıştır. Kanaatimizce; söz konusu öneri, yurt dışına yapılacak tebligatlar nedeniyle yaşanan sorunları çözüme kavuşturacak olsa da dava dilekçesinin bizzat davacıya tebliğ edilmesindeki amaç ve belirtilen adresin dava açılıncaya kadar güncelliğini yitirmesi ihtimali birlikte değerlendirildiğinde, hukuki dinlenilme hakkını ihlal eder ve bu yönüyle savunma hakkını kısıtlar niteliktedir. Ayrıca öneri, HMK’nin, dava dilekçesinin bizzat davacıya tebliğ edilmesine ilişkin sistematiğine de aykırılık teşkil etmektedir.  

Yakın zamanda kaleme alınan bir yazıda[7]; kendi adına çalışan bir avukatın, aynı zamanda marka ve/veya patent vekili olması, marka ve/veya patent vekilliğine ilişkin vekâlet ile avukatlığa ilişkin vekâletin, aynı vekâletnamede yer alması, bu vekâletnamenin, avukatlık vekâletnamesinin geçerlilik şartlarına uygun olarak hazırlanmış olması,  vekâletnamenin TÜRKPATENT’e sunulmuş, muhataba tebliğ edilmiş ve muhatabın bu konuda bilgilendirilmiş olması koşullarının birlikte sağlanması durumunda; aynı zamanda avukat olan marka ve/veya patent vekilinin, kendisine tebliğ edilen dava dilekçesini tebellüğ edebileceği ve bu tebligatın usulüne uygun yapılmış bir tebligat olarak kabul edileceği ifade edilmiştir. AvK m.56/6 hükmüne göre; vekâletnameler Türkiye için tek tip olup, vekâletnamenin biçim ve içeriği Türkiye Barolar Birliği ile Türkiye Noterler Birliği tarafından hazırlanır. Bu bağlamda avukatlığa ilişkin vekâlet ile marka ve/veya patent vekilliğine ilişkin vekâletin aynı vekâletnamede yer alması mümkün değildir. Bunun yanında yukarıda yaptığımız açıklamalar ve yargı kararları çerçevesinde; avukata verilmiş olan genel dava takip yetkisini içerir vekâletnamenin, dava dilekçesini tebellüğ etme yetkisi vermeyeceği, dava dilekçesinin asıl yerine, avukata tebliğ edilmesinin hukuki dinlenilme hakkı ile savunma hakkını ihlal edeceği ve önerinin HMK’nin sistematiğine uygun olmadığı değerlendirilmektedir.              

Sınai mülkiyet haklarına ilişkin hukuk uyuşmazlıklarında, tarafların Türkiye’de yerleşim yerinin bulunmaması nedeniyle tebligat aşamasında yaşanan sorunların,  her ne şartla olursa olsun, marka ve/veya patent vekiline yapılacak tebligatla aşılmaya çalışılması; hukuk yargılamasının ve tebligat uygulamalarının sistematiğine aykırı olmasının yanında, hukuki dinlenilme ve savunma hakkı gibi temel hakları da ihlal eder niteliktedir. Sonuç olarak, sınai mülkiyet haklarına ilişkin hukuk uyuşmazlıklarında dava dilekçesinin, davalı dışında herhangi bir kişiye tebliğ edilmesi[8] hukuka aykırıdır ve usulsüz tebligat hükümleri kapsamında değerlendirilmelidir.

Osman Umut Karaca

Kasım 2020

osmanumutkaraca@hotmail.com


[1] Yönder, Gizem; Vekil Vasıtasıyla Takip Edilen İşlerde Tebligat, Nevşehir Barosu Dergisi, Sayfa 95-131, s.103.

[2] Karar için bkz. http://www.turkhukuksitesi.com/showthread.php?t=24178 (16.11.2020).

[3] Karar için bkz. https://www.adaletbiz.com/images/dosyalarim/mart_ay_yarg_tay_hukuk_karar_oezetleri_1.pdf  (16.11.2020).

[4] Karar için bkz. https://adanabarosu.org.tr/tr/barodan-haberler/yargitay-1-hukuk-dairesi-esas-numarasi-2015-11293 (16.11.2020).

[5] Karar için bkz. http://www.gocuk.com.tr/takibe-vekaleten-itiraz-edilse-de-acilacak-davada-asile-teblig-gerekir/  (16.11.2020).

[6] Karar için bkz. https://cdn.istanbul.edu.tr/FileHandler2.ashx?f=karar-c%CC%A7alis%CC%A7masi-2019-2020.pdf (16.11.2020).

[7] Fidan, M. Samet; YİDK Kararının İptali ve Hükümsüzlük Davalarında Yurt Dışında Yerleşik Kişilere Tebligat, https://iprgezgini.org/2020/08/28/yidk-kararinin-iptali-ve-hukumsuzluk-davalarinda-yurt-disinda-yerlesik-kisilere-tebligat/ (16.11.2020).

[8] HMK m.52 hükmüne göre; kanuni temsilciler ile tüzel kişilerin yetkili organlarına ilişkin istisnalar saklıdır.

HASHTAG MARKALARI (TAGMARKS) – II


Bu yazı IPR Gezgini’nde 16 Ekim 2020 tarihinde yayımlanmış “HASHTAG MARKALARI (TAGMARKS) – I” başlıklı yazının ikinci bölümüdür.


3. #İçtihat Hukuku

a.#ABD Hukuku- Eksouzian v. Albanese: CLOUD PEN v. #cloudpen

USPTO ölçütlerinin belirlenmesinin hemen iki yıl ardından gerçekleşen ABD Kaliforniya Bölge Mahkemesi’nin 2015 tarihli bu kararına[1] konu olan olayda her ikisi de kompakt buharlaştırıcı kalem üreten, (başlangıçta ortak olan, ancak sonradan ayrılmış) (Vahan Eksouzian) Cloud V. Enterprises ve (Brett Albanese), Cloud Vapez firmaları arasında 2014 tarihinde, tarafların markalarında “cloud” ibaresinin kullanılmasının sınırlandırılmasını öngören bir sözleşme akdedilmiştir. Buna göre taraflar “cloud” ibaresini sadece üniter bir markanın[2] parçası olarak kullanabilecektir ve taraflarca yasaklanmış kelimelerin yanında “cloud” ibaresi kullanılamayacaktır. Bununla birlikte iki ay sonra, taraflar arasında uyuşmazlık ortaya çıkmıştır. Buna göre, “cloud” ibaresinin yanında “pen” ya da “pens” ibareleriyle birleştirilerek Hashtag ile “#cloudpen” ve “#cloudpens” olarak, Instagram’da resimleri etiketlemek ve çekilişlere katılmak isteyen hayranların bu Hashtag’leri kendi gönderilerinde kullanmalarını zorunlu kılmak da dâhil olmak üzere, sosyal medyada kullanıldığının ve bu suretle taraflar arasındaki anlaşmanın ihlâl edildiği ileri sürülmüştür (Şekil 1).

Şekil-1  (Kaynak:https://blog.ericgoldman.org/archives/2015/08/hashtags-are-not-trademarks-eksouzian-v-albanese-guest-blog-post-2.htm.)

Mahkemenin kararı ise,  hashtag markalarının tescil edilmesine ilişkin USPTO 1202.18, 1202.18(a) ve 1202.18(b) hükümlerinden farklı yönde olmuştur. Buna göre, mahkeme hashtag’lerin sadece sınıflandırmayı kolaylaştıran, fonksiyonel bir araç olabileceklerine işaret etmiş ve bu işaretlerin gerçek anlamda marka oluşturamayacağını belirtmiştir. Buna dayalı olarak da taraflar arasındaki “cloud” ibaresinin kullanılmayacağına yönelik sözleşmenin ihlâl edilmediği sonucuna varmıştır. Bu doğrultuda, hashtag’in başka birinin tescilli markasını oluşturmasına rağmen, tüketicileri yönlendirmek için kullanılan “yalnızca işlevsel bir araç” olduğunu ve kafa karışıklığına neden olması muhtemel bir ihlâl eylemi olmadığını belirtilmiştir.

Ancak bu kararla birlikte, USPTO’nun bir önceki yazımızda belirtilen Hashtag markalarına ilişkin hükümleri ve Kaliforniya Bölge Mahkemesi’nin söz konusu kararı bir arada değerlendirildiğinde hashtag markalarının korunup korunmaması gerektiği hususunda ABD hukukunda fikir birliği olmadığı açıktır[3]. Bu yüzden, bu kararın marka hukukunun genel öğretisiyle uyuşmadığı ve çok katı sınırlar çizdiği gerekçesiyle eleştirildiği görülmektedir[4].

b. #ABAD Yaklaşımı Nasıldır?  C-541/18 “#darferdas?” kararı

Kararın incelemesi, Alman Federal Mahkemesi’nin (BGH-Bundesgerichtshof)  Avrupa Birliğinin İşleyişine İlişkin Antlaşma (Treaty on the Functioning of the European Union) m. 267 hükmüne dayalı olarak “AS” isimli işletme ve Alman Marka ve Patent Ofisi arasındaki, #darferdas? işaretinin marka olarak tescil başvurusuna yönelik 12.09.2019 tarihli ön yorum kararı talebi ile gündeme gelmiştir.

Konunun AB hukuku bakımından incelenmesinde, her ne kadar yürürlükte olan Direktif, 2015/2436 sayılı AB Marka Direktifi olsa da esas yargılamada anlaşmazlığa yol açan olayların tarihi dikkate alınarak 2008/95 sayılı Direktif hükümlerine göre inceleme yapılmıştır. Direktif m. 3/1-b bendinde ayırt ediciliği haiz olmayan işaretlerin tescil edilemeyeceği veya tescil edilmişse hükümsüz kılınabileceği belirtilmiştir. Diğer yandan ulusal mevzuat niteliğindeki MarkenG (Gesetz über den Schutz von Marken und sonstigen Kennzeichen-Markaların ve Diğer İşaretlerin Korunmasına İlişkin Kanun)[5] m. 8(2)(1) hükmü de “İlgili mal veya hizmetler bakımından ayırt edici karakteri bulunmayan işaretler marka olarak tescil edilemez.” ifadelerini içermektedir.

 Esas Davadaki Anlaşmazlık ve Yorum Kararına Konu Olan Soru

AS, Nice Sınıflandırmasında 25. sınıfta yer alan mallar için bir hashtag sembolünü de içeren, “#darferdas?” işaretini marka olarak tescil ettirmek üzere Alman Patent ve Marka Ofisi’ne (DPMA- Deutsches Patent- und Markenamt) başvuruda bulunmuştur. Tescili talep edilen mallar “Giysiler, özellikle tişörtler; ayak giysileri, baş giysileri” şeklindedir ve işaretin tişörtlerin ön yüzünde kullanılması hedeflenmektedir.

Ancak tescil talebi DPMA tarafından, söz konusu işaretin MarkenG m. 8(2)(1) kapsamında ayırt edici karakteri bulunmadığı gerekçesiyle reddedilmiştir. Başvuru sahibi AS, bu karara karşı Alman Federal Patent Mahkemesi’nde (Bundespatentgericht) dava açmıştır. Mahkeme 3 Mayıs 2017 tarihli kararıyla davayı reddetmiştir. Mahkemeye göre, söz konusu işaret esasen ortak Almanca kelimelerden oluşan bir dizi karakter ve kelimeden oluşmaktadır. Hashtag işaretinin ise sadece “Darf er das?”(Can he do it?) şeklinde bir soru vasıtasıyla halkı bir tartışmaya davet etme anlamına geldiği belirtilmiştir. Halk nezdinde bu sorunun, sadece tişörtlerin önüne yerleştirilen bir cümle olarak anlaşılacağı ifade edilmiştir.

Ardından, bu karar da başvuru sahibi AS tarafından, Alman Federal Adalet Mahkemesi’ne (Bundesgerichtshof) taşınmıştır. Federal Mahkeme ise söz konusu işaretin tişörtlerin ön kısmına yerleştirilerek kullanımının, markanın kullanım çeşitlerinden biri olduğunun göz ardı edilmemesi gerektiğini ifade etmiştir.

Mahkeme ayrıca bu işaretin, giysinin içine dikilmiş bulunan etikette de kullanılabileceğini; böyle bir durumda ise halk nezdinde bu işaretin bir marka, yani malların ticari menşeinin bir göstergesi olarak algılanabileceğini de vurgulamıştır. Mahkeme ayrıca, kendi içtihat hukukuna göre de bir işaretin ayırt edici karaktere ve sonuç olarak da marka olarak tescil edilebilirliğe sahip olması için,  bu işaretin akla gelebilecek her kullanımının markasal kullanım olmasının gerekli olmadığını vurgulamıştır. Kullanımın makul olması ve koruma talep edilen mallarda veya hizmetlerde markanın kullanılmasının pratikte mümkün olabileceğini, böylece halk tarafından kolayca “marka” olarak anlaşılabileceğini belirtmiştir.

Ancak yine de Federal Mahkeme, 2008/95 sayılı Direktif m. 3(1)(b) maddesi kapsamında, ABAD’a ön yorum talebiyle, markanın kullanım şeklinin ayırt edicilik bakımından değerlendirilmesinde şu soruyu yöneltmiştir:

Bir işaretin mallar veya hizmetler bakımından kaynak göstergesi olarak kullanılması için, uygulamada önemli ve makul başka olasılıklar varken, en uygun kullanım şekli bu olmasa bile, bu kullanımıyla da ayırt edici bir karaktere sahip midir?

Mahkemenin değerlendirmesi şu şekildedir:

“Şunu hatırlatmak gerekir ki 2008/95 sayılı Direktif m. 2 uyarınca bireysel marka tescili başvurusuna konu olan her işaretin tescil edilebilir olması için, bir teşebbüsün mallarını veya hizmetlerini diğer teşebbüslerinkilerden ayırt edebilme de dâhil, bazı şartları sağlamalıdır.

Esas davadaki meselede olduğu gibi, hashtag içeren bir işaretin, belli bir teşebbüsten kaynaklandığı için tescil edilmek istenen mallar veya hizmetlerde ayırt ediciliğinin bulunduğu ve bu yüzden tescil edilebilirliği sağladığı yönünde bir ön kabulde bulunulamaz. Durumun gerçekten bu şekilde olup olmadığını belirlemek için, idari ve adli merciiler söz konusu işaretin 2008/95 sayılı Direktifin 3. maddesi anlamında “ayırt edici karaktere” sahip olup olmadığını araştırmalıdır. Bu ayırt edici karakter m. 3(1)(b) kapsamında kendiliğinden de olabilir; m. 3(3) anlamında kullanım yoluyla da kazanılabilir. (Özellikle bkz. 19.06. 2014, Oberbank and Others, C‑217/13; C‑218/13, EU:C:2014:2012, para.38; 16.09.2015, Société des Produits Nestlé, C‑215/14, EU:C:2015:604, para. 60-62).

İşaretin ayırt edici karaktere sahip olup olmadığı; ilk olarak söz konusu mallar veya hizmetlere ilişkin ve ikinci olarak, ilgili kitlenin algısı, yani söz konusu mallar ve hizmetler kategorisi bakımından makul düzeyde iyi bilgilendirilmiş, makul ölçüde dikkatli ve tedbirli olan ortalama tüketici perspektifinden değerlendirilmelidir. (Özellikle bkz. 8.04. 2003, Linde and Others, C‑53/01 to C‑55/01, EU:C:2003:206, para. 41; 12.02. 2004, Koninklijke KPN Nederland, C‑363/99, EU:C:2004:86, para. 34; 10.07. 2014, Apple, C‑421/13, EU:C:2014:2070, para. 22).

Ortalama tüketicinin algısının değerlendirilmesi ise, somut olarak, tüm ilişkili faktörler ve koşullar dikkate alınarak gerçekleştirilmelidir. Bu algıyı değerlendirirken “ilişkili faktörler ve koşullara” gelince, şuna işaret etmek gerekir ki bir marka tescil başvurusunda bulunan kişinin, başvurunun yapıldığı tarihte veya bu başvurunun incelenmesi esnasında, gerçekleştireceği kullanımı belirtmesi hatta tam olarak bilmesi gerekmemektedir. Hatta markanın tescilini takip eden süreçte de marka sahibinin markasını esas fonksiyonuna uygun bir şekilde, ciddi kullanması için 5 yıllık süresi daha bulunmaktadır. (15.01.2009, Silberquelle, C‑495/07, EU:C:2009:10, para. 3 ve17 ve burada atıf yapılan içtihatlar; ayrıca bkz. Council Regulation (EC) No 207/2009 of 26 February 2009 on the [European Union] trade mark (OJ 2009 L 78, p. 1), 21.12.2016, Länsförsäkringar, C‑654/15, EU:C:2016:998, paragraf. 26).  Ayrıca, başvuru tarihinden önce marka olarak tescili talep edilen işaretin ciddi bir şekilde kullanılmadığı durumlar da olabilir. Bu gibi durumlarda, tescili talep edilen bir işaretin ayırt edici özelliğini belirleyecek olan yetkili makamlar, başvurulan markanın ve dolayısıyla, tescil edilmiş olması halinde bu markanın ortalama tüketiciye gösterilme şekli, ilgili ekonomik sektörün geleneklerinden kaynaklananlar dışındaki herhangi bir değerlendirme faktörünü de göz önünde bulundurarak,  kendilerini yetki alanları dışında bir durumda bulabilirler.

Söz konusu sektörde birkaç kullanım türünün pratikte önemli olduğu görülüyorsa, bu makamlar, başvuruya konu işaretin ayırt edici karakterini tüm ilgili gerçekler ve koşullar ışığında inceleme yükümlülüklerine uygun olarak, bu kullanım türlerini de kapsanan mal veya hizmetlerin ortalama tüketicisinin bu işareti bu mal veya hizmetlerin ticari menşeinin bir göstergesi olarak algılayıp algılamayacağını belirlemek için dikkate almalıdır.

Öte yandan, başvuru sahibi söz konusu sektörde alışılmadık bir kullanım türünün kendi bünyesinde gerçekleştiğine dair özel göstergeler sunmadığı sürece, yetkililer, söz konusu sektörde düşünülebilen, ancak pratik olarak önemli olmayan ve bu nedenle olası görünmeyen kullanım türlerini “ilgisiz” olarak vasıflandırmalıdır.

İşlevsel ve belirli olması zorunlu olan markalar sicilinde[6] marka sahibinin gerçekleştirmesi pek mümkün olmayan, yalnızca çok özel bir kullanım durumunda ayırt edicilik işlevini yerine getirebilecek olan işaretlerin marka olarak tescilinden kaçınmak gereklidir.

Bu bağlamda, hukuki güvenilirlik ve uygun yönetim nedenlerinden ötürü, herhangi bir tescil başvurusunun incelenmesinin, markaların uygunsuz bir şekilde tescil edilmesini önlemek için yalnızca kapsamlı bir şekilde değil, aynı zamanda katı olması gerektiği unutulmamalıdır (bkz. özellikle, 6 Mayıs 2003 tarihli kararlar, Libertel, C ‑ 104/01, EU: C: 2003: 244, paragraf 59 ve 10 Mart 2011, Agencja Wydawnicza Technopol v OHIM, C ‑ 51/10 P, EU: C: 2011: 139, paragraf 77).

Mevcut davada, başvuran mahkeme, giyim sektöründe, işaretin hem malların dış kısmına hem de içlerine dikilmiş etiketlere yerleştirilmesinin yaygın olduğunu belirtmiş ve sektörde pratik önemi olan iki tür uygulama belirlemiştir. Böyle bir durumda, ortalama tüketicinin algısını incelemekten sorumlu yetkililer, bu tür kullanımları dikkate almalı ve ortalama tüketicinin, giysiye her iki tür etiket iliştirilmesinin mi yoksa en az birini gördüğünde söz konusu işareti bir marka olarak mı algılayacağını değerlendirmelidir.

Yetkili ulusal mahkeme bu nedenle, ortalama bir tüketicinin #darferdas işaretini bir tişörtün önünde veya içteki etikette gördüğü zaman, bunu sadece dekoratif bir unsur olarak veya bir sosyal iletişim mesajı olarak değil, bu malların ticari kaynağının bir göstergesi olarak algılayıp algılamayacağına karar vermelidir.

Yukarıdakilerin tümü göz önünde bulundurulduğunda, yöneltilen sorunun cevabı, 2008/95/EC Direktifinin 3 (1) (b) maddesi, ayırt edici karakterin incelenmesinde şu anlama gelecek şekilde yorumlanmalıdır: Marka olarak tescili talep edilen bir işaret için, başvurulan markanın tüm olası kullanım türleri dahil olmak üzere tüm ilgili gerçekler ve koşullar dikkate alınmalıdır. Ayrıca, başka belirtiler olmadığında, bunlar, ilgili ekonomik sektörün gelenekleri kapsamında pratik olarak önemli olabilecek kullanım türlerine karşılık gelir.”

4. #Sonuç Yerine

  • ABAD’ın bahsi geçen kararı, markada hashtag kullanımının gerçek bir kullanım oluşturup oluşturmayacağına ilişkin tartışmalara katkı sunmaktadır. İlgili ekonomik sektörde çeşitli kullanım türlerinin pratik olarak önemli olduğu durumlarda, bunların tümü ayırt edici karakterin değerlendirilmesinde dikkate alınmalıdır[7].  Marka sahiplerinin veya gelecekteki başvuru sahiplerinin, olağan gözükmeyen bir kullanımın aslında ekonomik sektörlerinde olağan olduğunu gösteren somut kanıtlar sağlamadıkça, bunun “ilgisiz” olarak değerlendirileceğini hatırlamaları da önem arz etmektedir[8].
  • Avrupa Birliği Adalet Divanı içtihat hukukuna göre, ayırt ediciliğin incelenmesi, işaretin olası tüm kullanım biçimlerine dayanmalıdır[9].
  • Bir işaretin Hashtag markası olarak tescil edilebilirliğinde ise; bu işaretin (#) özelliğinden ötürü, başlıca kaynak gösterme fonksiyonunu yerine getirmesi önem arz etmektedir[10]. Keza Hashtag markalarının tescili de diğer markalarla aynı işlem ve prosedürlere tâbidir.
  • Bu yüzden eğer hashtag bir şirketin sosyal medya kampanyasına göndermede bulunmak ya da sosyal bir mesaj vermek için kullanılıyorsa, en  başta kaynak gösterme işlevini yerine getirmediği için hashtag markası olamayacaktır. Örneğin USPTO § 1202.18’de verilen #SEWFUN ibareli marka başvurusu, sadece kullanıcıların yorumlarının yer aldığı ve kaynak gösterme işlevini sağlamadığını, bu yüzden hizmet markası olmak için gerekli işlevlere sahip olmadığı gerekçesiyle reddedilmiştir[11].
  • ABD Marka Hukuku öğretisinde dikkat çeken bir uyarı ise; hash sembolünün konumlandırılmasında görülmektedir. Eğer hashtag sembolü, hashtag sembolünün diğer kısmından ayrılabilir nitelikteyse bu durumda hashtag markası olarak kabul edilemeyeceği öğretide ileri sürülmüştür . Örneğin “# INGENUITY ibaresi sadece hash sembolünden sonra boşluk olduğu için hashtag markası olarak kabul edilmemiştir .

Elanur TAMER

Ekim 2020

tamerelanur@gmail.com


[1] Eksouzian v. Albanese, NO. CV 13-00728-PSG-MAN (C.D. Cal. Aug. 7, 2015) https://casetext.com/case/in-re-eksouzian/case-details?PHONE_NUMBER_GROUP=P&NEW_CASE_PAGE=N

[2]Unitary Trademark” USPTO hükümlerinde “Markayı oluşturan ögelerin çok benzer şekilde sıralandığı ve ortalama tüketicinin bu sözcüklerin veya sembollerin aynı marka olarak değerlendirebileceği markalar” olarak tanımlanmıştır.

[3] Chu, Debbie, #CautionBusinesses: Using Competitors’ Hashtags Could Possibly Lead to Trademark Infringement, Catholic University Journal of Law and Technology, Volume 25, Issue 2, 2017, (s. 387-413), s. 389.

[4] MacFarlane, L./ Stobbe, R., #Hashmarks: Can A Hashtag Be A Trademark? 07 November 2018, https://www.mondaq.com/canada/trademark/751984/hashmarks-can-a-hashtag-be-a-trademark

[5] http://www.gesetze-im-internet.de

[6] Bu husus 12 Aralık 2002 tarihli “Sieckmann” kararında (C‑273/00, paragraf 50), yetkili otoritelerin; tescil için yapılan başvuruların incelenmesinde, bunların yayımlanmasında ve bu kapsamda uygun ve açık bir ticaret sicilinin sürdürülebilmesi için, markayı oluşturan işaretlerin yapısının tam ve kesin olarak bilinmesi gerektiğine vurgu yapılmıştır.

[7] https://www.citma.org.uk/resources/darferdas-drives-new-discussion-on-hashtag-distinctiveness.html

[8] https://www.fieldfisher.com/en/services/intellectual-property/intellectual-property-blog/darferdas-%E2%80%93-distinctiveness-clarified-by-the-cjeu

[9] vgl. EuGH, GRUR 2019, 1194 Rn. 33 – AS/DPMA [#darferdas?

[10] How To Trademark A Hashtag Application Process in 2020| Trademark Lawyer-https://www.youtube.com/watch?v=XNxDns8nVMg

[11] Chu, s. 402.


KAYNAKÇA

Chu, Debbie, #CautionBusinesses: Using Competitors’ Hashtags Could Possibly Lead to Trademark Infringement, Catholic University Journal of Law and Technology, Volume 25, Issue 2, 2017, (s. 387-413).

Çolak, U., Türk Marka Hukuku, İstanbul 2018.

Michels, R., Branded Hashtags: The Next Big Thing?, WIPO Magazine, September 2014, https://www.wipo.int/wipo_magazine/en/2014/05/article_0008.html

Roberts, Alexanda J., Tagmarks, California Law Review, June 2017, Vol. 105, No. 3, (s. 599-660).

Sherwin, Robert T., #HaveWeReallyThoughtThisThrough?: Why Granting Trademark Protection To Hashtags Is Unnecessary, Duplicative, and Downright Dangerous, 29 Harvard Journal of Law & Technology, 456, 458-59 (2016).

Goldman, Eric, Hashtags Are Not Trademarks, Eksouzian v. Albanese, https://blog.ericgoldman.org/archives/2015/08/hashtags-are-not-trademarks-eksouzian-v-albanese-guest-blog-post-2.htm.

https://www.dictionary.com/browse/hashtag

USPTO Trademark Manual of Examining Procedure, October 2018, m. 1202.18 (https://tmep.uspto.gov/RDMS/TMEP/current)

http://www.gesetze-im-internet.de

https://www.merriam-webster.com/dictionary/hashtag

Butwin, Betsy A. (2016) #TrademarkLaw: Protecting and Maximizing the Value of Trademarks in an Evolving Social Media Marketplace, Cybaris®: Vol. 7: Iss. 1, Article 3., (s. 110-129)

https://www.lexology.com/library/detail.aspx?g=085cde98-c26a-44aa-90a7-97280d27265e

Daniele, D., The Rise of the #Hashtag, https://www.socialmedialawbulletin.com/2013/07/the-rise-of-the-hashtag/

https://www.lifewire.com/history-of-hashtags-3288940

Chu, Debbie. “# CautionBusinesses: Using Competitors’ Hashtags Could Possibly Lead to Trademark Infringement.” Cath. UJL & Tech 25 (2016): (s. 387- 413)

Jones, C., Hashtag Trademarks: What Can Be Protected? WIPO Magazine, 2017/5,  https://www.wipo.int/wipo_magazine/en/2017/05/article_0009.html

https://www.inta.org/INTABulletin/Pages/AreHashtagsCapableofTMProtectionunderUSLaw-.aspx

https://clarivate.com/compumark/article/hashtag-trademark-applications-rise-64-just-one-year/

https://www.internetandtechnologylaw.com/the-evolving-role-of-the-hashtag-in-trademark-law/

https://tmep.uspto.gov/RDMS/TMEP/current#/current/TMEP-1200d1e1.html

https://www.inpi.fr/fr/valoriser-vos-actifs/le-mag/toutsurlehashtag

https://casetext.com/case/in-re-eksouzian/case-details?PHONE_NUMBER_GROUP=P&NEW_CASE_PAGE=N

https://www.citma.org.uk/resources/darferdas-drives-new-discussion-on-hashtag-distinctiveness.html

https://www.fieldfisher.com/en/services/intellectual-property/intellectual-property-blog/darferdas-%E2%80%93-distinctiveness-clarified-by-the-cjeu

How To Trademark A Hashtag Application Process in 2020| Trademark Lawyer-https://www.youtube.com/watch?v=XNxDns8nVMg

vgl. EuGH, GRUR 2019, 1194 Rn. 33 – AS/DPMA [#darferdas?

https://trademarks.ipo.gov.uk/ipo-tmcase/page/Results/1/UK00003015353

https://www.lexology.com/library/detail.aspx?g=bb5d72f2-7ab4-429e-aed4-89a101a8db50

YİDK KARARININ İPTALİ VE HÜKÜMSÜZLÜK DAVALARINDA YURT DIŞINDA YERLEŞİK KİŞİLERE TEBLİGAT

Sınai Mülkiyet Kanunu (SMK) m.160/3 hükmüne göre; TÜRKPATENT nezdinde yapılan işlemlerde yurt dışında yerleşik kişiler kural olarak Türkiye’de yerleşik bir marka veya patent vekili ile çalışmak zorundadır. Hatta bu çalışma zorunluluğu vatandaşlıktan bağımsız olarak salt mutat mesken üzerinden değerlendirilmektedir. Dolayısı ile Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı bir hak sahibinin veya başvurucunun dahi Türkiye’de yerleşim yeri yok ise TÜRKPATENT nezdinde yapacağı; başvuru, itiraz gibi işlemler başta olmak üzere, sınai mülkiyete ilişkin sicil işlemlerinde Türkiye’de yerleşik bir vekille kendilerini temsil ettirmeleri bir zorunluluk olarak düzenlenmiştir. Hatta öyle ki SMK m.156/4 ve m.156/5 hükümleri uyarınca Türkiye’de yerleşim yeri bulunmayan kişilerin açacakları veya bu kişiler aleyhine açılacak davalar için, yetkili mahkeme, Kurum’da adlarına işlem yapmış olan vekilin iş yerinin bulunduğu yer mahkemesi olarak düzenlenmiştir. Bu vesile ile vekillerin, salt TÜRKPATENT nezdindeki işlemler için bir muhatap olmadığını, aynı zamanda kamu düzeninden olan davanın açılacağı yerin tespiti için de bir pusula olarak tasnif edildiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Kurum’da sicile kayıtlı vekilleri davanın açılacağı yer mahkemesini tespit edebilmek maksatlı kullanacak kadar önemsemişken, Türkiye’de yerleşim yeri olmayan kişiler aleyhinde açılmış davalarda hukuki dinlenilme hakkının bir gerekliliği olan davadan ve içeriğinden bilgilendirilme ve HMK m.122 hükmünde düzenlenmiş dava dilekçelerinin tebligatı başta olmak üzere dava ile ilgili tebligatların kime ve nasıl yapılacağını doğru tespit etmek gerekmektedir. Bu yazımızda tebligatın kime yapılacağına dair soruya cevap ararken, üzerinde duracağımız hususlar tebligatın vekile yapılmasının mümkün olup olmadığı, vekilin avukat olması durumunda bu hususta bir değişikliğin olup olmayacağı ve vekilin avukat olması ancak vekillik faaliyetini tüzel kişilik bünyesinde sürdürmesi durumunda tebligatın kime ve nasıl yapılacağı soruları çevresinde şekillenecektir.

Tebligata ilişkin en temel metin olan Tebligat Kanunu, bir tebligatın nasıl yapılacağını düzenlemiştir. Tebligat Kanunu’na göre, yapılmayan tebligatlarda usulüne aykırı tebligatlar yargılamanın seyrini çok sonra da olsa etkileyebilmekte ve hak kayıplarına sebebiyet verebilmektedir. Bu sebeple doğru kişiye tebligat yapılması en az doğru kişiye dava açmak kadar önemli bir işlemdir. Her ne kadar yargılama süresince tebligatlar mahkeme kalemlerince takip edilse de dava açılışı sırasında ilk tebligatlar davayı açan kişinin dava dilekçesinde davalı kişi için belirtmiş olduğu adrese yapılır. Türkiye’de yerleşik kişiler için yapılacak tebligatlar, dava dilekçesinde belirtilen adresler yanlış olsa dahi davalı taraf gerçek kişi ise T.C. Kimlik Numarası yahut kimlik bilgileri, tüzel kişi ise vergi numarası yahut kayıtlı olduğu sicil bilgileri biliniyor yahut tespit edilebiliyor ise tebligatlar hızlı bir şekilde yapılabilmekte ve davalarda taraf teşkili sağlanabilmektedir. Dolayısıyla en sonda söyleyeceğimizi başta söyleyecek olursak Türkiye’de yerleşik kişiler için tebligatın yapılacağı yer konusunda bir muğlaklık bulunmayıp ilgili kişinin son bilinen veya tespit edilebilen adresine tebligat yapılmaktadır.

Yurt dışında tebligat işleri yurt içindeki tebligat işlerinden daha uzun ve masraflı olmaktadır. Yurt dışı tebligatlarında, öncelikle mahkemelerce yurt dışı tebliğ gider ve harçlarının tahsili yapılmalı, sonrasında Dış İşleri Bakanlığına yazılacak yazı ile tebliğin gerçekleştirilebilmesi için uluslararası yazışmaların yapılması gerekmektedir. Yurt dışı tebligat işlemleri gereğinden uzun sürdüğü için yurt dışı tebligat işlemlerinde mahkemelerce duruşmaların en az altışar ay ara ile verilmesi gerekmektedir. Dolayısı ile yurt dışına tebligat yapılması yargılama sürelerini uzatmaktadır. Uluslararası tescil anlaşmaları kapsamında Türkiye’ye giriş yapmış olan sınai mülkiyet hakları kapsamında açılabilecek davalarda, eğer süreç içerisinde itiraz yahut kısıtlayıcı bir işlem ile karşılaşmamışlarsa tebligatın yurt dışındaki adreslerine yapılması gerekmektedir. Bu hususta tartışılacak bir yan bulunmamaktadır.

Başvurusunu Türkiye’de başlatmış, Türkiye’de işlemlerini bir vekil ile takip etmeyi tercih etmiş yahut etmek zorunda kalmış, başvuru veya hak sahipleri açısından özellikle de Yeniden İnceleme ve Değerlendirme Kurulu kararı iptali davalarında tebligatın yapılacağı yer için elimizdeki en belirgin kural Tebligat Kanunu m.11 hükmüdür. Bu hüküm kapsamında vekil ile yapılan işlemlerde tebligatın muhakkak vekile yapılması; vekile yapılmayan tebligatların usulsüz tebligat olacağı açık bir şekilde düzenlenmiştir. Bu hüküm idari işlemler tahtında Kurum tarafından zaten uygulandığı için bu tebligat hükmünü mahkemeler açısından değerlendireceğiz.

Yeniden İnceleme ve Değerlendirme Kurulu kararları bilindiği üzere TÜRKPATENT nezdinde yapılabilecek son işlem olup kararın tebliği ile TÜRKPATENT nezdinde işlemler tamamlanmış olmaktadır. YİDK kararının iptali işlemi, bir dava olup 1136 sayılı Avukatlık Kanunu m.35 hükmüne göre dava açmak ve davaları takip etmek yetkisi münhasıran avukatların yapabileceği bir iştir. Tebligat sorumuzdan bağımsız olarak söylemeliyiz ki kural olarak marka ya da patent vekillerinin dava takip etme yetkisi bulunmamaktadır. Eğer marka yahut patent vekili aynı zamanda avukatsa genel avukatlık vekâleti ile birlikte TÜRKPATENT nezdinde işlemleri takip yetkisinin aynı vekâletnamede, avukatlık vekâletnamesinin şekil şartlarına uygun olarak tanzim edilmesi kaydı ile marka ya da patent vekili dava takip yetkisine haiz kabul edilebilir ve yargı mercilerinde işlem yapabilir. Ancak vekâletnamenin varlığı dahi avukat olan marka ya da patent vekilini dava takip yükümlülüğü altına sokmayıp dava takibi için muhakkak ayrı bir avukatlık ücret sözleşmesi yapılmalı ya da avukatın davayı kabul ettiğine ilişkin bir iradesi bulunmalıdır. Ancak bu durumda avukat olan marka ve/veya patent vekili avukata dava açıldığına ilişkin tebligat yapılabilir ve avukat olan marka ve/veya patent vekilinin buradaki görevi dava açıldığı bilgisini gecikmeksizin hak veya başvuru sahibine bildirmektir.

Avukat olan marka veya patent vekili bir tüzel kişi tacir aracılığı ile marka veya patent vekilliğini icra ediyor ve ilgili işlem de tüzel kişi kapsamında icra ettiği bir iş ise marka veya patent vekillerinin ancak sermaye ortaklığı olan tüzel kişilikler aracılığı ile yapılabilmesi avukatlığın da hiçbir şekilde ticaret şirketlerince icra edilemeyeceği kuralları kapsamında avukata, avukat sıfatı ile tebligatın yapılması mümkün olmayacaktır. Tüzel kişi tacirler ile faaliyet gösteren vekiller söz konusu olduğunda esas alınacak muhatap tüzel kişi tacir olacağından, tüzel kişi tacire yapılacak tebligatlar genel olarak vereceğimiz cevap ile doğrudan ilişkilidir.

Davalar ile ilgili özellikle dava dilekçesini içeren tebligatın marka vekiline yapılıp yapılmayacağı tebligatın mahiyeti ile doğrudan alakalıdır. HMK’ye göre; davaya cevap süresi dava dilekçesinin tebliği ile başlamakta olup bu kapsamda Yargıtay içtihatlarınca da tebligat kamu düzeninden kabul edilmiştir. Tebligat Kanunu m.11 ve Tebligat Tüzüğü m.15 hükümleri vekile tebligatı zorunlu kılmışlardır. Hatta Tebligat Kanunu’nun lafzından yola çıkarak bir sonraki fıkranın avukatlara tebligat şeklinde düzenlendiği fark edilebilmektedir. Bu sebeple de vekile tebligat ibaresinden yola çıkarak marka ve patent vekili için SMK m.156/4 ve SMK m.156/5 hükümleri kapsamında marka veya patent vekiline tebligat yapılması amaçsal bir yorum olabilirdi. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kurulunun 10.07.1940 tarihli 1937/7 E. 1940/75 K sayılı içtihadı birleştirme kararında “Davayı her derecede yürütmeye yetkili vekile ilam tebliğ edilebildiği sürece vekil edene tebliğ yapılmasının yasaya aykırı ve hükümsüz olduğu” ifade edilmiştir. Dolayısı ile avukat olmayan marka veya patent vekilleri 1136 sayılı Avukatlık Kanunu kapsamında davayı yürütmeye yetkili olmayacaklarından, tüzel kişi vekillik şirketi bünyesinde çalışan avukatların, avukatlık mesleğinin tüzel kişi tacirler ile icra edilemeyeceğinden dolayı YİDK kararının iptali davalarında yahut hükümsüzlük davalarında hak sahiplerine tebligat yapılması gerekecektir.

Başvuru yahut itiraz sahibinin Türkiye’de yerleşim yeri bulunup bulunmadığından bağımsız olarak tebligatların eğer avukat bir vekil tarafından avukatlık vekaletnamesi ile birlikte çıkartılmış TÜRKPATENT nezdindeki işlemleri takip etmeyi içeren vekaleti yok ise ya da bu vekaletname dava açılıncaya kadar davayı açan kişiye tebliğ edilmemiş ise tebligat muhakkak davalı olacak asile, yahut dava sırasında avukatın istifası durumunda yapılacak tebligatlar aynı usul ile avukatı istifa eden, azledilen yahut görevi başka bir sebeple bırakmak zorunda kalan asilin kendisine yapılmalıdır. Bu kapsamda SMK m.156/4 ve SMK m.156/5 hükümlerinin salt yetki belirlemekten başka bir işlevi yoktur. Bu hususta vekille çalışma zorunluluğu olan kişiler için tebligatın vekile yapılması için tereddütsüz yeni bir yasal hüküm gerekmektedir. Bu şekilde yapılabilecek bir yasal düzenleme ile vekillere dava takip yetkisi verilmeksizin sadece tebligat alma ve bu tebligat ile alakalı olarak müvekkilini bilgilendirme yükümlülüğü Borçlar Kanunu’ndaki vekalet hükümlerine de uyumlu olacağı kanaatindeyiz.

Netice olarak eğer TÜRKPATENT nezdinde takip edilen işlem avukat olmayan bir marka yahut patent vekili ile takip ediliyor ise tebligat her hâlükârda asile yapılacaktır. Eğer marka vekili yahut patent vekili aynı zamanda avukat ise ancak gerçek kişinin yanında çalışarak veya bir tüzel kişi tacir ile vekilliğini ifa ediyor ise avukatlık mesleğinin tüzel kişi tacirler aracılığı ile yapılamamasından dolayı tebligatlar yine asile yapılacaktır. Kendi adına çalışan avukatların marka ve veya patent vekili olmaları durumunda sicile kayıt olmak ile birlikte tebligatları alabilmeleri için marka ve patent işlemlerini takip için aldıkları vekâletnamenin genel avukatlık vekâletnamesi ile birlikte genel avukatlık vekâletnamesinin şekil şartlarına uygun olarak noterde tanzim edilmiş olması ve bu vekâletnamenin Kurum’a sunulması ile birlikte muhatabının da bu hususta bilgilendirilmiş ve vekâlet örneğinin tebliğ edilmiş olması durumunda avukat marka ve patent vekili tebligatları alabilecektir. Aksi takdirde tebligatlar yine yurt dışındaki adrese yapılacak ve dolayısı ile yurt dışı tebligat sürecine tabi olacaktır.

İşbu yazı fikri ortaya çıktıktan sonra birebir sorunu tartıştığım ve yaptığımız münazaralar vesilesiyle yazıya yön vermemi sağlayan Mustafa Kutsal’a teşekkürü bir borç bilirim.

M. Samet FİDAN

Ağustos 2020

msametfidan@gmail.com

İkinci Yargı Paketi’nin, Teklif’ten Kanun’a Daralan Kapsamıyla SMK’ye Etkileri

“İkinci Yargı Paketi” olarak adlandırılan, 22.07.2020 tarihli ve 7251 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun (7251 sayılı Kanun), 28.07.2020 tarihli ve 31199 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

7251 sayılı Kanun’da, 12.01.2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) birçok maddesinin değiştirilmesi, tüketici uyuşmazlıklarının dava şartı arabuluculuk kapsamına alınması gibi hukuk yargılamasını önemli ölçüde etkileyecek değişiklikler yer almaktadır.

7251 sayılı Kanun m.61 hükmü ile 22.12.2016 tarihli ve 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nun (SMK) “Görevli[1] ve yetkili[2] mahkeme” başlıklı m.156 hükmünde birtakım değişiklikler yapılmıştır. Söz konusu maddenin gerekçesinde, madde metnindeki ifadelerden farklı olarak “Bu düzenlemeler, Kanunda belirtilen dava ve işlere tüm yurtta uzman hâkimler tarafından bakılmasına hizmet edecektir.” ifadesine yer verilmiştir.

7251 sayılı Kanun’un, 20.03.2020 tarihinde 103 sayı ile TBMM Başkanlığına sunulan Teklif metninde, SMK m.156 hükmünün tamamının değiştiren daha geniş kapsamlı değişiklikler öngörülmekteydi.[3] Ancak 7251 sayılı Kanun incelendiğinde, SMK m.156 hükmünün büyük oranda önceki hâliyle varlığını sürdürdüğü, yalnız birinci fıkrada değişiklik yapıldığı tespit edilmektedir. 7251 sayılı Kanun m.61 hükmü ile SMK m.156 hükmünde yapılan değişikliğe ilişkin karşılaştırma tablosu aşağıda yer almaktadır:


7251 sayılı Kanun m.61 hükmünün, fikrî ve sınai haklar hukuk ve ceza yargılamasında, görevli ve yetkili mahkemenin belirlenmesi aşamasında, sınırlı bir etkisi olacaktır. Adalet Bakanlığının önerisi üzerine Hâkimler ve Savcılar Kurulunun (HSK) alacağı karara göre; fikrî ve sınai haklar hukuk ve ceza mahkemeleri ile bu mahkemelerin bulunmadığı yerlerde asliye hukuk ve asliye ceza mahkemelerinin yargı çevresi, il veya ilçe sınırları ile bağlı kalınmaksızın belirlenebilecektir. 7251 sayılı Kanun m.61 hükmünün gerekçesi dikkate alındığında, HSK tarafından yapılacak belirleme neticesinde; il merkezlerinde yer alan belirtilen nitelikteki mahkemelerin yargı çevresinin, o ilin idari sınırlarını kapsayacağı, bu değişiklik ile fikrî ve sınai haklar alanına ilişkin hukuk ve ceza uyuşmazlıklarına, yalnız illerdeki merkez adliyelerde yer alan mahkemelerce bakılacağı, bu uygulama ile fikrî ve sınai haklar mahkemesi olmayan yerlerde, mahkemelerin yargı çevresi genişletilmesi yoluyla fiili bir ihtisaslaşmanın sağlanacağı değerlendirilmektedir. Örneğin; mevcut uygulamada Alanya Mahkemesinin yetkili olduğu fikrî ve sınai haklara ilişkin hukuk ve ceza uyuşmazlıkları bakımından, Antalya Mahkemesi yetkili hâle gelecektir. 

Osman Umut KARACA

Temmuz 2020

osmanumutkaraca@hotmail.com

[1] Sınai mülkiyet haklarına ilişkin hukuk yargılamasında görev kurallarını incelediğimiz yazı için bkz. https://iprgezgini.org/2019/11/25/sinai-mulkiyet-haklarina-iliskin-hukuk-uyusmazliklarinda-gorevli-mahkeme/ (28.07.2020).

[2] Sınai mülkiyet haklarına ilişkin hukuk yargılamasında yetki kurallarını incelediğimiz yazı için bkz. https://iprgezgini.org/2020/03/03/sinai-mulkiyet-haklarina-iliskin-hukuk-uyusmazliklarinda-yetkili-mahkeme/ (28.07.2020).

[3] Kanun Teklifi m.61 hükmünün ayrıntılı incelemesi için bkz. https://iprgezgini.org/2020/03/20/ikinci-yargi-paketinden-smk-degisikligi-cikti/ (28.07.2020)

* Yazının başlangıcında yer alan TBMM Genel Kurul Salonu görseli https://www.aa.com.tr/tr/politika/tbmmde-bu-hafta/1603616 (28.07.2020) uzantılı internet sayfasından alınmıştır.

Dava Şartı Olan Arabuluculuk: Sınai Mülkiyet Gündeminde Bana Yeniden Yer Açın

6.12.2018 tarihli ve 7155 sayılı Abonelik Sözleşmesinden Kaynaklanan Para Alacaklarına İlişkin Takibin Başlatılması Usulü Hakkında Kanun’un, ticari uyuşmazlıklarda arabuluculuğa ilişkin m.20 ve m.21 hükümlerinin 1.1.2019 tarihinde yürürlüğe girmesi ile dava açılmadan önce arabulucuya başvurulmuş olması bir kısım sınai mülkiyet uyuşmazlıkları bakımından da dava şartı hâline gelmişti. Sınai mülkiyet haklarına ilişkin uyuşmazlıklarla sınırlı olmak üzere dava şartı arabuluculuğa ilişkin söylenecek her şey söylendi, müessesenin olumlu ve olumsuz yanları ile ortaya çıkaracağı muhtemel sorunlar değerlendirildi diye düşünürken, karşılaştığımız yargı kararları, konunun aslında hâlâ belirsizlikler içerdiğini ve güncelliğini koruduğunu ortaya koymaktadır. Bu yazının konusu da Haziran ayında verilen benzer nitelikte bir Yargıtay kararıdır.

Marka hakkına tecavüz nedeniyle; tecavüzün tespiti, önlenmesi, durdurulması, el konulan ürünlerin imhası, davacının ticaret unvanından tecavüz teşkil ettiği iddia edilen ibarenin çıkarılması, marka hakkına tecavüz oluşturduğu iddia edilen unsurlar içeren Instagram[1] hesabının kullanımının durdurulması, davalılar adına yapılan marka tescil başvurusunun üçüncü kişilere devrinin önlenmesine dair ihtiyati tedbir kararı verilmesi ile maddi ve manevi tazminat ve maddi tazminatın hesabına esas olmak üzere lisans bedelinin tespitine karar verilmesinin talep edildiği bir davada, ilk derece mahkemesi tarafından; 14.2.2011 tarihli ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu (TTK) m.5/A hükmüne göre konusu bir miktar alacak ve tazminat olan davalar yönünden arabuluculuğa başvurulmasının dava şartı olduğu, somut olayda davacının, diğer taleplerinin yanında maddi ve manevi tazminat taleplerinin de bulunduğu ve tazminat taleplerinin zorunlu arabuluculuğa tabi olduğu, davacının diğer talepleri de aynı iddiadan kaynaklandığından uyuşmazlığın bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiği, dava şartı olan arabuluculuk süresinin işletilmemiş olduğu gerekçeleriyle davanın; 14.2.2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) m.115/2 ve 7.6.2012 tarihli ve 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu (HUAK) m.18/A hükmü gereğince usulden reddine karar verilmiştir. Anılan karara karşı yapılan istinaf başvurusu esastan reddedilmiştir.

Bölge adliye mahkemesinin esastan ret kararına karşı yapılan temyiz başvurusu üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesi tarafından yapılan incelemede; somut olayda HMK m.110 hükmünde düzenlenen davaların yığılmasının söz konusu olduğu, konusu bir miktar paranın ödenmesi olan tazminat taleplerine ilişkin davalar, dava şartı olan arabuluculuğa tabi olsa da ticaret unvanının terkini, markaya tecavüzün tespiti ve menine ilişkin davaların, konusu bir miktar paranın ödenmesi olan bir alacak ya da tazminat davası olmadığından dava şartı arabuluculuğa tabi olmadığı, bu durumda dava şartı olan arabuluculuk kapsamında yer almayan bir taleple birlikte ileri sürülen tazminat talebinin de arabuluculuk dava şartına tabi olmayacağı, bu nedenle işin esasına girilerek, tarafların iddia ve savunmalarının değerlendirilmesi ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken davanın usulden reddine karar verilmesinin doğru görülmediği ifade edilerek, 10.6.2020 tarihli ve E.2019/4851, K.2020/2732 sayılı karar ile ilk derece mahkemesi kararına karşı yapılan istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin kararın bozularak kaldırılmasına karar verilmiştir. [2]

Somut uyuşmazlıkta ilk derece mahkemesi, bölge adliye mahkemesi ve Yargıtay 11. Hukuk Dairesi tarafından verilen her üç karar da hatalıdır.[3] Sınai mülkiyet hakkı tecavüze uğrayan hak sahibinin ileri sürebileceği talepler, 22.12.2016 tarihli ve 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu (SMK) m.149 hükmünde düzenlenmiştir. Söz konusu talepler, birbirinden bağımsız nitelikte asli taleplerdir ve ayrı ayrı dava konusu yapılabilmektedir. Bu talepler arasında SMK m.149/1,ç hükmünde düzenlenen maddi ve manevi zararın tazmini de yer almaktadır. TTK m.5/A hükmüne göre; TTK m.4 hükmünde ve diğer kanunlarda belirtilen ticari davalardan, konusu bir miktar paranın ödenmesi olan alacak ve tazminat talepleri hakkında dava açılmadan önce arabulucuya başvurulmuş olması dava şartıdır. TTK m.4/1,d hükmüne göre tarafların tacir olup olmadıklarına bakılmaksızın; fikrî mülkiyet hukukuna dair mevzuatta öngörülen hususlardan doğan hukuk davaları ve çekişmesiz yargı işleri, ticari dava ve ticari nitelikte çekişmesiz yargı işi sayılır. Bu noktada SMK m.149/1,ç hükmünde düzenlenen sınai mülkiyet hakkına tecavüz nedeniyle ileri sürülecek maddi ve/veya manevi tazminat taleplerinin dava şartı arabuluculuk kapsamında yer aldığı konusunda bir tereddüt bulunmamaktadır. Nitekim incelemekte olduğumuz davada verilen kararların tamamında da belirtilen konuda benzer yönde bir görüş birliği söz konusudur.

İncelemekte olduğumuz kararların hukuka aykırı yönleri, davaların yığılması ya da objektif dava birleşmesinin koşullarına değil, sonuçlarına ilişkin hatalı değerlendirmelerde ve bu hatalı değerlendirmeler sonucu verilen kararlarda karşımıza çıkmaktadır. Davaların yığılması HMK m.110 hükmünde düzenlenmiştir. Anılan hükme göre; davacı, aynı davalıya karşı olan, birbirinden bağımsız birden fazla asli talebini, aynı dava dilekçesinde ileri sürebilir. Bunun için, birlikte dava edilen taleplerin tamamının aynı yargı çeşidi içinde yer alması ve taleplerin tümü bakımından ortak yetkili bir mahkemenin bulunması şarttır. HMK m.110 hükmüne göre; davaların yığılmasının söz konusu olabilmesi için aşağıdaki koşulların varlığı gerekmektedir:[4]

  • Davacının aynı davalıya karşı ileri sürebileceği birden fazla talep olmalıdır.
  • Talepler arasında aslilik – ferîlik ilişkisi kurulmamış olmalıdır.
  • Birlikte ileri sürülen taleplerin tümü aynı yargı çeşidi içinde yer almalıdır.
  • Taleplerin tümü bakımından geçerlilik taşıyan bir ortak yetkili mahkeme bulunmalıdır.

Davaların yığılmasının, HMK m.110 hükmünde düzenlenen koşulları incelendiğinde, sınai mülkiyet hakkı tecavüze uğrayan hak sahibinin, SMK m.149 hükmünde düzenlenen birden çok asli talebini, davaların yığılması kapsamında aynı davada ileri sürebilmesinin mümkün olduğu sonucuna varılmaktadır. Gerçekten incelemekte olduğumuz davada verilen kararlarda da bu taleplerin asli nitelikte olduğu, aynı davada davaların yığılması kapsamında ileri sürülebileceği ifade edilmiştir.

Davaların yığılmasında taleplerin tümü birbirinden bağımsız, eşdeğer ve aynı derecede öneme sahiptir. Her bir talep farklı edimlerin gerçekleştirilmesine yöneliktir. Bu yapıda, görünüşte tek dava ve tek hüküm olsa da aslında talep sayısı kadar dava ve hüküm vardır. Her bir talep için vakıaların ayrı ayrı belirtilmesi, ispat edilmesi davacı bakımından bir zorunlulukken; taleplerin tümü hakkında ayrı ayrı karar verilmesi ve bunların hüküm fıkrasında gösterilmesi de mahkeme bakımından bir zorunluluktur. Bu bağlamda dava şartları da her bir talep bakımından ayrı ayrı belirlenmelidir.[5]

Somut uyuşmazlıkta, yalnız tazminat talepleri bakımından dava şartı olan, dava açılmadan önce arabulucuya başvurulmuş olması; gerek ilk derece mahkemesi ve bölge adliye mahkemesi gerekse Yargıtay 11. Hukuk Dairesi bakımından, diğer asli talepleri de kapsayacak şekilde bir bütün olarak ele alınmıştır. İlk derece mahkemesi ve bölge adliye mahkemesi; dava şartı olan arabuluculuğa başvurulmamış olmasını, dava şartı arabuluculuğa tabi olmayan taleplere de teşmil ettirerek, iradelerini tüm talepler bakımından davanın reddedilmesi şeklinde ortaya koyarken, Yargıtay 11. Hukuk Dairesi ise dava açılmadan önce arabulucuya başvurulmasının dava şartı olmadığı taleplere ilişkin hukuki durumu, dava şartı arabuluculuk kapsamındaki tazminat taleplerine teşmil ettirerek, diğer taleplerle birlikte ileri sürülen tazminat talepleri bakımından dava açılmadan önce arabulucuya başvurulmasının dava şartı olmadığına hükmetmiştir. Her iki değerlendirme de davaların yığılması müessesesinin hüküm ve sonuçlarına aykırılık oluşturmaktadır. Zira her bir asli talep bakımından dava şartları ayrı ayrı değerlendirilmelidir.                

Sınai mülkiyet haklarına tecavüz hâlinde, maddi ve/veya manevi tazminat talepleri ile dava şartı arabuluculuğa tabi olmayan diğer taleplerden biri ya da birkaçının aynı davada ileri sürülmesi ve dava açılmadan önce tazminat talepleri bakımından arabulucuya başvurulmamış ya da başvurulmuş olsa bile arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılamadığına ilişkin son tutanağın aslının veya arabulucu tarafından onaylanmış bir örneğinin dava dilekçesine eklenmemiş olması hâlinde; HUAK m.18/A/2 hükmüne göre; mahkemece davacıya, son tutanağın bir haftalık kesin süre içinde mahkemeye sunulması gerektiği, aksi takdirde davanın usulden reddedileceği ihtarını içeren davetiye gönderilmesi, verilen kesin süre içinde eksikliğin giderilmemesi hâlinde, dava dilekçesi karşı tarafa tebliğe çıkarılmaksızın, tazminat talepleri yönünden HMK m.167 hükmüne göre davanın tefrik edilmesi, tefrik edilen bu davanın usulden reddine karar verilmesi ve dava şartı arabuluculuğa tabi olmayan talepler yönünden davanın görülmesine devam edilmesi gerekmektedir. Somut uyuşmazlıkta, ilk derece mahkemesi tarafından verilen davanın reddi ile bu karara karşı yapılan istinaf başvurusunu esastan reddeden bölge adliye mahkemesi kararlarında olduğu gibi, dava şartı arabuluculuğa tabi talepler bakımından bu şartın yerine getirilmemesi nedeniyle davanın, diğer talepleri de kapsayacak şekilde külliyen reddedilmesi, diğer talepler bakımından kanunda öngörülmemiş bir dava şartının fiilen uygulanması sonucunu doğuracağı için hukuka aykırıdır. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin vermiş olduğu kararın gerekçesinde ifade edildiği gibi, dava şartı arabuluculuk kapsamında yer almayan asli taleplerle birlikte, dava şartı arabuluculuğa tabi bir başka asli talebin aynı davada ileri sürülmesi hâlinde, dava açılmadan önce arabulucuya başvurulmasının dava şartı olduğu talep bakımından, söz konusu dava şartının aranmayacağı yönündeki değerlendirmeler ve bu değerlendirmelere neticesinde verilen karar ise TTK m.5/A, HMK m.114/2, HMK m.115, HMK m.167,  HUAK m.18/A hükümlerine aykırıdır.

Osman Umut KARACA

Temmuz 2020

osmanumutkaraca@hotmail.com


[1] Instagram, Instagram, LLC adına tescilli bir markadır.

[2] Karar için bkz; Dinç İ., https://www.linkedin.com/posts/dr-ilhan-din%C3%A7-801949164_yarg%C4%B1tay-11-hd-10062020-48512732-activity-6684079335009214464-b1Kc/, Pınar H., https://twitter.com/hamdipinar/status/1278442646814457857, (02.07.2020);

[3] Sınai mülkiyet haklarına ilişkin uyuşmazlıklar bakımından dava şartı olan arabuluculuğun etkilerine ilişkin ayrıntılı bilgi için bkz; Dava Şartı Olan Arabuluculuk Kapsamındaki Sınai Mülkiyet Uyuşmazlıkları, Ankara Barosu Fikrî Mülkiyet ve Rekabet Hukuku Dergisi, Yıl 20, Cilt 21, Sayı 2019/1, s.47-57, ,http://www.ankarabarosu.org.tr/siteler/ankarabarosu/frmmakale/2019-1/2.pdf, (02.07.2020).

[4] Pekcanıtez H. / Atalay O. / Özekes M., Medenî Usul Hukuku, 14. Baskı, Ankara 2013, s.478.

[5] Pekcanıtez H. / Atalay O. / Özekes M., s.477.

*Kapakta yer alan fotoğraf, https://www.aa.com.tr/tr uzantılı web sayfasından alınmıştır. (2 Temmuz 2020)

Markayı Kullanma Zorunluluğu ile Markanın Kullanılmadığını İleri Sürme Yükümlülüğünün, Marka Hakkının Varlığına ve Kullanımına Etkisine Dair Örnek Karar İncelemesi

Tarihsel gelişim süreci incelendiğinde, marka kavramının; herhangi bir tescil sistemine bağlı olmaksızın, markanın geleneksel işlevlerini yerine getirme yeterliliği bulunan işaretlerin, fiili kullanımı sonucu ortaya çıktığı değerlendirilmektedir.[1] Çağdaş marka hukukunda ise tescil bir zorunluluk olmamakla birlikte, markalara sağlanan nitelikli hukuki korumadan yararlanabilmenin bir koşulu olarak karşımıza çıkmaktadır.[2] Tescile bu denli önemli sonuçlar bağlanan sistemde, tescil edilmesine rağmen hiç kullanılmayan ya da bir dönem kullanıldıktan sonra kullanımına uzun süre ara verilen markalarla karşılaşılmaktadır.

Tescilli markaların, sahiplerine münhasır haklar ve yetkiler bahşetmesi nedeniyle, tescilli olmasına rağmen ticaret alanında kullanılmayan markalar, kural olarak başkası tarafından da kullanılamamaktadır. Markanın ortaya çıkış amacına ve işlevlerine uygun olmayan bu durumun önüne geçmek amacıyla tescilli markaların kullanılmamasına bir takım hukuki sonuçlar bağlanmıştır. 22.12.2016 tarihli ve 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’ndaki (SMK) düzenlemeler incelendiğinde;  markanın kullanılmamasının, markanın sağladığı hakların idari merciler ya da yargılama makamları önünde ileri sürülememesine ve hatta hakkın sona ermesine neden olduğu sonucuna varılmaktadır. SMK’deki düzenlemeler bir bütün olarak incelendiğinde; tescilli markanın kullanılması bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır.

Markanın kullanılmaması nedeniyle öngörülen yaptırımlar, kendiliğinden ortaya çıkmamakta, ilgililer tarafından ileri sürülmesi durumunda uygulanmaktadır. Markanın kullanılmadığına ilişkin savunmadan beklenilen sonucun elde edilebilmesi için, bu savunmanın, idari ve adli süreçten oluşan hukuki ihtilaf sonuçlanıncaya kadar, birden fazla kez ileri sürülmesi gerekebilmektedir. Markayı kullanma zorunluluğu, çoğu kez kullanılmayan marka sahibine yönelik yaptırımlar üzerinden ele alınmaktadır. Ancak, söz konusu zorunluluğu aykırılık hâlinde, lehine sonuç doğacak kişilerin yapmış olduğu usule ilişkin hatalar; markayı kullanma zorunluluğunu yerine getirmeyen kişilerin olası yaptırımlardan kurtulması sağlamakta, markanın kullanılmaması durumundan olumlu sonuç elde edecek kişilerin ise olası menfaatlerinden mahrum kalmasına neden olmaktadır. Okumakta olduğunuz yazı, benzer nitelikteki bir uyuşmazlıkta, ileri sürülmesi ihmal edilen kullanmama savunmasının neden olduğu hak kaybına ilişkindir. 

Somut olayda bir marka sahibi, SMK m.6/1 hükmü bağlamında tescil engeli oluşturacak nitelikte önceki tarihli markasını gerekçe göstererek, sonraki tarihli bir başka marka başvurusunun yayınına itiraz etmiştir. Başvuru sahibi ise marka vekili aracılığıyla SMK m.19/2 hükmü kapsamında, itiraza gerekçe olarak gösterilen markanın kullanılmadığı savunmasını ileri sürmüştür. İtiraz; Türk Patent ve Marka Kurumu (TÜRKPATENT) Markalar Dairesi tarafından incelenmiş ve itiraz sahibi tarafından, itiraza gerekçe gösterilen markanın kullanımına ilişkin yeterli delil sunulamamış olması nedeniyle reddedilmiştir.

İtiraz sahibi, Markalar Dairesinin vermiş olduğu karara karşı, TÜRKPATENT Yeniden İnceleme ve Değerlendirme Dairesi (YİDD) nezdinde itirazda bulunmuştur. İtiraz sahibi, karara itiraz aşamasında, Markalar Dairesinin, itiraza gerekçe markanın kullanılmadığı yönündeki tespitlerine ilişkin herhangi bir beyanda bulunmadığı için, yapmış olduğu itirazlar nihai olarak reddedilmiş ve uyuşmazlık konusu başvurunun tesciline karar verilmiştir.

İtiraz sahibi tarafından TÜRKPATENT kararının iptali ve tescil edilen markanın, SMK m.25/1 hükmünün yaptığı atıfla SMK m.6/1 hükmü kapsamında hükümsüzlüğü talebiyle dava açılmıştır.  

TÜRKPATENT tarafından verilen nihai kararın hukuka uygunluğu; markanın tescil sürecinde tarafların ileri sürdükleri iddialar ve yaptıkları savunmalar ile sundukları deliller kapsamında değerlendirilmektedir.[3] Bu bağlamda yapılan yargılama neticesinde TÜRKPATENT YİDD’nin somut uyuşmazlığa ilişkin vermiş olduğu kararda hukuka aykırılık görülmemiştir.

Hükümsüzlüğe ilişkin talep; ilk kez mahkeme nezdinde adli bir uyuşmazlık kapsamında ileri sürüldüğü için, önceki tarihli markanın, sonraki tarihli tescilli marka bakımında bir hükümsüzlük nedeni olup olmadığı, TÜRKPATENT kararının iptali isteminden bağımsız olarak değerlendirilecektir. Bu bağlamda iddialara gerekçe olarak gösterilen markanın kullanılmadığına ilişkin savunma da dava aşamasında bir kez daha ileri sürülmedikçe re’sen dikkate alınmayacak ve incelenmeyecektir.  Somut uyuşmazlıkta hükümsüzlüğü talep edilen marka sahibinin avukatı, savunmalarını yaparken, hükümsüzlük talebi bakımından, SMK m.25/7 hükmü bağlamında iddialara gerekçe olarak gösterilen markanın kullanılmadığı savunmasını[4] ileri sürmemiştir.

İncelemekte olduğumuz kararın yukarıda yer alan bölümünde, somut uyuşmazlığa ilişkin TÜRKPATENT kararının hukuka uygun olduğu belirtildikten sonra, hükümsüzlüğe ilişkin talebin incelemesine geçilmiş ve davacının iddialara gerekçe gösterdiği markasının kullanılıp kullanılmadığının ispatı yönünden dosyaya sunulmuş bir talebin bulunmadığına işaret edilmiştir. Hükümsüzlüğe ilişkin talep yönünden, iddialara mesnet markanın kullanımının incelenmesi talep edilmediği için markalar arasında benzerlik incelemesine geçilmiş ve kararın aşağıda yer alan hüküm kısmında belirtildiği gibi, dava konusu markanın hükümsüzlüğüne karar verilmiştir.

            Dava konusu markanın tesciline ilişkin idari süreç incelendiğinde, hükümsüzlük kararına gerekçe olarak gösterilen markanın kullanılmadığı ve bu nedenle görülmekte olan davada, “SMK m.25/7 hükmü bağlamında, davacının iddialarına gerekçe gösterdiği markanın kullanılmadığı savunmasını ileri sürüyoruz.” içeriğinde kısa bir beyanda bulunulması hâlinde, dava konusu markanın hükümsüz kılınmayacağı sonucuna varılmaktadır.

Sınai mülkiyet haklarının elde edilmesi bakımından idari ve adli süreç, çoğu durumda birbirinin devamı niteliğinde bir bütünlük arz etmektedir. Bu bütünlük içinde her aşama, hakkın varlığına etki edecek derecede önemlidir. Somut uyuşmazlıkta olduğu gibi, yapılacak küçük bir hata, telafisi güç ya da imkânsız zararlara yol açabilmektedir.

Osman Umut KARACA

Haziran 2020

osmanumutkaraca@hotmail.com


[1] Markanın tarihsel gelişimine dair ayrıntılı bilgi için bkz. Tekinalp Ü., Fikrî Mülkiyet Hukuku, Beşinci Bası, Vedat Kitapçılık, İstanbul 2012, s.353.

[2] Karaca O. U., Markayı Kullanma Zorunluluğu ve Kullanmamanın Hukuki Sonuçları, 2. Baskı, Lykeion Yayınları, Ankara 2018, s.24.

[3] YHGK, 15.11.2013 tarihli ve E. 2013/11-97, K. 2013/1580 sayılı karar.

[4] Markanın kullanılmadığının ileri sürülmesinin, teknik anlamda bir def’i ya da itiraz olarak nitelendirilemeyeceğine, “savunma” ifadesinin kullanılmasının yerinde olacağına ilişkin ayrıntılı değerlendirme için bkz. Karaca O. U., s.97.

* Kapakta yer alan “Cernavoda Düşünürü” figürinine ait görsel, https://kaynaklarlatarih.blogspot.com/2019/11/mo-5000-ylndan-kalma-figurin-cernavoda.html, uzantılı web sayfasından alınmıştır. (12 Haziran 2020)

Durma Sürelerinin Uzatılmasının Uygulamaya Etkileri ve Uzayan Durma Sürelerinin Hesaplanma Yöntemine İlişkin Güncel Değerlendirmeler

Yaklaşık bir ay önce 26 Mart 2020 tarihli ve 31080 sayılı 1. Mükerrer Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren, 25 Mart 2020 tarihli ve 7226 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un (Kanun) Geçici Madde 1 hükmü ile maddi hukuka, takip ve usul hukukuna ilişkin süreler, 13 Mart 2020 ila 30 Nisan 2020 arasında durdurulmuştu.[1]

Kanun Geçici Madde 1/1 hükmünde, salgının devam etmesi hâlinde Cumhurbaşkanı’nın durma süresini altı ayı geçmemek üzere bir kez uzatabileceği ve bu döneme ilişkin kapsamı daraltabileceği de düzenlenmişti. Cumhurbaşkanı, 30 Nisan 2020 tarihli ve 31114 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren, 29 Nisan 2020 tarihli ve 2480 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı (Karar) ile Kanun’da kendisine verilen yetkiyi kullanarak; durma sürelerini 15 Haziran 2020’ye kadar (bu tarih dâhil) uzatmıştır. Cumhurbaşkanı, sürelerin uzatılmasına ilişkin yetkisini kullanırken, 4 Ocak 2002 tarihli ve 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nda öngörülen zorunlu idari başvuru yoluna ilişkin süreleri kapsam dışında bırakmış,  bunun dışında durdurulan sürelerin kapsamında herhangi bir değişikliğe gitmemiştir.

Karar’da dikkat çeken hususlardan biri; durma sürelerinin 15 Haziran 2020’ye uzatılmasının, “salgın hastalığın yayılma tehlikesinin daha önce ortadan kalkması hâlinde yeniden değerlendirilmek üzere” kaydına bağlanmasıdır. Adalet Bakanlığı bünyesinde gerçekleştirilen Yedinci Koronavirüs Koordinasyon Toplantısı sonrasında Adalet Bakanı tarafından yapılan açıklamada da “… virüs tedbirlerine uymakla ortaya çıkacak olumlu tabloya göre Cumhurbaşkanı’nın 15 Haziran’dan önce de bu tedbirleri kaldırmasının mümkün olduğu …” ifade edilmiştir.[2] Cumhurbaşkanı’nın, durma sürelerinin 15 Haziran 2020 tarihinden önce sona ereceğine ilişkin yeni bir karar almaması veya durma sürelerinin uzatılması Cumhurbaşkanı’na tanınan bir seferlik yetki olduğu için, durma sürelerinin uzatılmasına ilişkin bir kez daha kanun düzeyinde bir düzenleme yapılmaması durumunda, duran süreler, 16 Haziran 2020 tarihi itibarıyla işlemeye başlayacaktır.

Kanun’un yürürlüğe girmesiyle birlikte; sınai mülkiyet mevzuatından yer alan süreli işlemlere ilişkin tüm sürelerin de Kanun’da durması öngörülen sürelerin kapsamında yer aldığı, Türk Patent ve Marka Kurumu (TÜRKPATENT) tarafından, 27 Mart 2020 tarihinde yapılan resmî ilan ile duyurulmuştu.[3] Önceki yazılarımızda, Kanun’un Geçici Madde 1 hükmü ile sınai mülkiyet hukuku bakımından doğuracağı sonuçları değerlendirmiştik.[4] Karar’da, sınai mülkiyet mevzuatında öngörülen süreleri kapsam dışında bırakan herhangi bir hüküm bulunmadığı için, söz konusu değerlendirmelerimiz geçerliliğini korumaktadır. Bunun yanında;  Kanun Geçici Madde 1/4 hükmüne göre; durma süresince duruşmaların ve müzakerelerin ertelenmesi de dâhil olmak üzere, alınması gereken diğer tüm tedbirler ile buna ilişkin usul ve esasları; Yargıtay ve Danıştay bakımından ilgili Başkanlar Kurulu, ilk derece adli ve idari yargı mercileri ile bölge adliye ve bölge idare mahkemeleri bakımından Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK), adalet hizmetleri bakımından ise Adalet Bakanlığı belirleyecektir. HSK, 30 Mart 2020 tarihli ve “COVID-19 Kapsamında İlave Tedbirler” konulu yazısı ile tutuklu (yasal zorunluluk nedeniyle sadece tutukluluğun değerlendirilmesi yönünden) ve acil işler, dava zamanaşımı yakın olan soruşturma ve kovuşturma dosyaları, yürütmenin durdurulması istemleri ile ivedi sayılacak diğer iş ve işlemler haricindeki ilk derece adli ve idari yargı mercileri ile bölge adliye ve bölge idare mahkemelerine ait duruşma, müzakere ve keşiflerin 30 Nisan 2020 (bu tarih dâhil) tarihine kadar ertelenmesine karar vermişti. HSK tarafından yeni bir karar alınmaması durumunda 4 Mayıs 2020 tarihi itibarıyla duruşmalar görülmeye başlanacaktır. Yazının kaleme alındığı tarih ve saat itibarıyla[5] HSK’nin belirtilen konuya ilişkin almış olduğu herhangi bir karar bulunmamaktadır. Ancak; Yedinci Koronavirüs Koordinasyon Toplantısı sonrasında Adalet Bakanı tarafından Twitter[6] üzerinden yapılan açıklamada, HSK’nin, uzatılan durma süreleriyle uyumlu olacak şekilde duruşma, müzakere ve keşiflerin de ertelenmesine ilişkin karar alacağı belirtilmiştir.[7]

Kanun’da duracağı belirtilen sürelerin hesaplanması konusunda tereddüt yaşanabileceği ihtimali göz önünde bulundurularak kaleme aldığımız önceki tarihli yazımızın[8], sürelerin duracağı tarihlerin değişmesi nedeniyle güncellenmesi gerekliliği ortaya çıkmıştır. Sürelere ilişkin bundan sonraki değerlendirmelerimiz, niteliği itibarıyla, yalnız sınai mülkiyet mevzuatında öngörülenler için değil; Kanun’da duracağı belirtilen sürelerin tamamına yönelik olacaktır. Takip hukukuna ilişkin olanlar bir kenara bırakılacak olursa, Kanun kapsamında kalan süreler, 13 Mart 2020 ila 15 Haziran 2020 arasındaki 95 günlük süre boyunca duracaktır. Konunun daha net ifade edilebilmesi amacıyla yazının bundan sonraki kısmı maddeler hâlinde devam edecektir.

  • 13 Mart 2020 tarihi itibariyle, bitimine on beş gün veya daha az kalmış süreler bakımından yeni sona erme tarihi, 30 Haziran 2020 olacaktır. Örneğin; 20 Mart 2020 tarihinde sona erecek bir süre, 30 Haziran 2020 tarihinde sona erecektir. Belirtmek gerekir Kanun kapsamında kalan süreler bakımından en erken sona erme tarihi 30 Haziran 2020’dir.
  • 13 Mart 2020 tarihi itibariye, bitimine on altı gün veya daha fazla kalmış ve en geç 15 Haziran 2020 tarihinde sona erecek süreler bakımından, yeni sona erme tarihi; 13 Mart 2020 tarihi itibariye sürenin sona ermesine kaç gün kadıysa, bu sürenin, 16 Haziran 2020’den başlatılarak hesaplanması yöntemiyle belirlenecektir. Örneğin; 30 Mart 2020 tarihinde sona erecek bir sürenin yeni sona erme tarihi; 13 Mart 2020 ila 30 Mart 2020 arasındaki 18 günlük sürenin 16 Haziran 2020 tarihinden itibaren hesaplanması suretiyle 3 Temmuz 2020 olarak belirlenecektir.
  • Başlangıcı, 13 Mart 2020 ila 15 Haziran 2020 tarihi arasında herhangi bir tarihe denk gelen süreler, 16 Haziran 2020 tarihinden itibaren işlemeye başlayacaktır. Örneğin; başlangıcı 10 Nisan 2020 tarihi olan bir aylık sürenin, başlangıç tarihi 16 Haziran 2020 tarihi olarak kabul edilecek ve bu süre 16 Temmuz 2020 tarihinde sona erecektir.
  • Başlangıcı 13 Mart 2020 tarihinden önceki bir tarihe, bitimi ise 15 Haziran 2020 tarihinden sonraki bir tarihe denk gelen sürelerin son günü, düzenlemeden önceki son güne 95 gün eklenmesi suretiyle belirlenecektir. Örneğin; başlangıcı 1 Mart 2020, bitimi 19 Haziran 2020 olan bir sürenin, yeni düzenlemeye göre son günü, 22 Eylül 2020 olarak belirlenecektir.
  • Yeni düzenlemeye göre hesaplanacak sürelerin son gününün, adli tatile ya da herhangi bir resmî tatil gününe denk gelmesi durumunda, süreler, adli tatil veya resmî tatil nedeniyle bir kez daha uzayacaktır. Ancak belirtmek gerekir ki adli tatil sebebiyle uzayacak süreler yalnız yargılama hukukuna ilişkin olanlardır. Yukarıdaki örneği, son gün hafta sonuna gelecek şekilde güncelleyerek söz konusu durumu resmî tatiller bakımından somutlaştırabiliriz. Başlangıcı 1 Mart 2020, bitimi 17 Haziran 2020 olan bir sürenin, yeni düzenlemeye göre son günü, 20 Eylül 2020 olarak belirlenecektir. Ancak, 20 Eylül 2020 tarihi resmî tatil günü olan Pazar gününe denk geldiği için sürenin son günü, bir kez daha uzayacak ve 21 Eylül 2020 olarak belirlenecektir.  Yukarıdaki örneği, son gün adli tatile denk gelecek şekilde güncelleyerek söz konusu durumu adli tatil bakımından da somutlaştırabiliriz.  Başlangıcı 1 Mart 2020, bitimi 17 Nisan 2020 olan sürenin, yeni düzenlemeye göre son günü, 21 Temmuz 2020 olarak belirlenecektir. Ancak 12 Ocak 2011 tarihli ve 6100 tarihli Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) m.102 hükmüne göre; adli tatil, her yıl 20 temmuzda başlamakta ve 31 ağustosta sona ermektedir. HMK m.104/1 hükmüne göre; adli tatile tabi olan dava ve işlerde, sürelerin bitmesi tatil zamanına rastlarsa, bu süreler ayrıca bir karara gerek olmaksızın adli tatilin bittiği günden itibaren bir hafta uzatılmaktadır. Örneğimize dönecek olursak, yeni düzenlemeye göre son günü, adli tatilin başlangıcı olan 21 Temmuz 2020’ye denk gelen sürenin son günü, bir kez daha uzayacak ve 8 Eylül 2020 olarak belirlenecektir.

Osman Umut KARACA

Nisan 2020

osmanumutkaraca@hotmail.com


[1] Bkz. https://www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/1.5.7226.pdf, (27 Nisan 2020).

[2] Bkz. http://www.basin.adalet.gov.tr/Etkinlik/adalet-bakani-abdulhamit-gul-baskanliginda-koronavirus-koordinasyon-toplantisinin-yedincisi-yapildi, (29 Nisan 2020)

[3] Bkz. https://www.turkpatent.gov.tr/TURKPATENT/allAnouncement/anouncementDetail?newsId=1239, (27 Nisan 2020).

[4] Konuya ilişkin önceki tarihli değerlendirmelerimiz için Bkz. https://iprgezgini.org/2020/03/25/son-dakika-beklenen-haber-geldi-sureler-durdu/, (27 Nisan 2020).

[5] 30 Nisan 2020 / 00.57

[6] Twitter, Twitter Inc. adına tescilli bir markadır.

[7] Bkz. https://twitter.com/adalet_bakanlik/status/1255092628607176705?s=20, (29 Nisan 2020)

[8] Bkz. https://iprgezgini.org/2020/03/27/surelerin-durmasina-iliskin-duzenleme-kapsaminda-sure-hesabina-iliskin-degerlendirmeler/, (27 Nisan 2020)

* Kapak görseli https://thegmatblogger.in/2015/04/17/how-is-the-gmat-score-calculated/, uzantılı internet sayfasından alınmıştır. (30 Nisan 2020) .

TÜRKPATENT TANINMIŞ MARKA SİCİLİ TUTAMAZ (MI?)!

Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 5 Şubat 2020 tarihinde verdiği bir karar, yıllardır tartışma konusu olan “Tanınmış Marka Sicili” hakkındaki tartışmaları alevlendirecektir. Bu yazıda önce mevcut uygulamanın dayanakları ilgili yargı kararları çerçevesinde açıklanacak, devamında ise bir kırılma olarak görülebilecek Şubat 2020 tarihli karar okuyuculara aktarılacaktır.

Bilindiği gibi Türk Patent ve Marka Kurumu (Kurum) nezdinde tanınmış marka başvuruları incelenmekte ve tanınmışlığına karar verilen markalar ayrı bir sicile kaydedilmektedir. Ancak bu sicillerde güncelleme yapılmadığından bir kez tanınmışlık kaydı alan marka, bu vasfı daha sonra yitirse dahi,teorik olarak sonsuza dek bu kayda sahip olmaktadır. Avrupa’da uygulamasına rastlamadığımız bu kayıt sistemi, açıklanacağı üzere ülkemizde yargı kararları ile benimsenmiş özel bir uygulamanın ürünüdür. Bu yazıda, Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 05/02/2020 tarih ve 2019/2980 E. – 2020/991 K. sayılı konuya ilişkin son kararı inceleme konusu yapılmıştır.Henüz kesinleşmemiş olan bu içtihat, kesinleşmesi durumunda yargı ve Kurum uygulamasını değiştirebilecek nitelikte görülmektedir.

15/07/2018 tarih ve 4 sayılı “Bakanlıklara Bağlı, İlgili, İlişkili Kurum ve Kuruluşlar ile Diğer Kurum ve Kuruluşların Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi” ile Kurumun teşkilat yapısı ve görevleri yeniden düzenlenmiştir. Kurumun görevleri arasında “Patentler, faydalı modeller, markalar, coğrafi işaretler, geleneksel ürün adları, tasarımlar ile entegre devre topoğrafyalarının ilgili mevzuat hükümleri uyarınca tescilini ve bu hakların korunması ile ilgili işlemleri yapar” (m. 360/1-a) ve bununla ilişkili olarak Markalar Dairesinin görevleri arasında “İlgili mevzuat hükümlerine göre, belirli nitelikleri haiz işaret ve ibarelerin koruma altına alınması, markaların tanınmışlık düzeyleri ile ilgili esasların belirlenmesi ve uygulamaya konulması işlemlerini” (m. 370/1-ç) yapmak yer almaktadır. Benzer yönde düzenlemeye 5000 sayılı Kanunun mülga 3/1-a ve 13/1-d maddelerinde de yer verilmiştir.

Görüleceği üzere, markaların tescili ve korunması ile ilgili işlemleri yapmak ve bunların korunma altına alınması Kurumun görevleri arasındadır. Bu noktada, markaların tanınmış marka olup olmadığı ayrımı yapılmadığı görülmektedir. Öte yandan markaların tanınmışlık esaslarının belirlenmesi de Kurumun/Dairenin görevleri arasında sayılmıştır.

Mevzuattaki bu düzenlemelerden hareket eden Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, markanın tanınmışlığının tespiti talebi ile ilgili olarak açılan davada, “Bir markanın tanınmışlığının tespitine hangi kurumun karara vereceği uluslararası sözleşmelerde de net bir şekilde ifade edilmemiştir.Ancak, WIPO’nun 34 ncü Yönetim Birliği toplantısında kabul edilen, “ortak kararın” 1 nci maddesindeki tanımlarda tanınmış markalara karar vermeye yetkili otoritelerin, markaların korunmasını sağlayan yetkili kurumlar ve mahkemeler olduğu açıklanmıştır.Ülkemiz açısından da, 554 sayılı KHK.nin 1 ve 10/3, 556 sayılı KHK.nin 7/1-ı ve 8/4 ncü maddeleri ile taraf olduğumuz uluslar arası sözleşme hükümleri dikkate alınarak davalı TPE ile mahkemelerimizin tanınmış marka tespitinde yetkili olduğunun kabulü gerekir.

Öte yandan, tanınmışlık talebi yönünden TPE’ye başvurmadan doğrudan tescil davası yolu ile bu sonuca ulaşılmak istenilmesi markaların tescil sistemine de uygun düşmemektedir. Markanın tanınmışlığı yönünde TPE’ne başvurulup, tescil prosedürü tamamlanmadan, bu yönde nihai bir karar oluşmadan doğrudan açılan tespit davasında hukuki yarar yoktur.”(Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 24/06/2004 tarih ve 2003/12431 E. – 2004/7020 K. sayılı kararı[1]) gerekçesiyle, tanınmış marka tescilinde Kurumun öncelikle görevli olduğuna karar vermiştir.[2] Aynı yönde başka bir davada da Yargıtay tarafından, “Davadan önce davacı tarafça ” … ” markasının tanınmışlığının tespitine karar verilmesi yönünde TPE Başkanlığı’na yapılmış bir başvuru bulunmamaktadır. 5000 sayılı Türk Patent Enstitüsü Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun’un Markalar Dairesi Başkanlığı’nın görev ve yetkilerine ilişkin 13. maddesinin d bendi, ilgili mevzuat hükümlerine göre belirli nitelikleri haiz işaret ve ibarelerin koruma altına alınması, markaların tanınmışlık düzeyleri ile ilgili esasların belirlenmesi ve uygulamaya konulması işlemlerini düzenlemektedir. Buna göre, bir markanın tanınmış olduğunun tespiti yönündeki istemin, öncelikle kanunen bu konuda yetkili kılınan TPE Başkanlığı’na yapılması gerekmektedir. TPE Başkanlığı’na başvuru koşulu yerine getirilmeden, doğrudan anılan Kurum davalı olarak gösterilmek suretiyle markanın tanınmış olduğunun tespiti davası açılabilmesinin kabul edilmesi, 5000 sayılı Kanun’un Kuruma tanıdığı inceleme yapma ve karar verme hakkının ortadan kaldırılması sonucunu doğuracağından, bu şekilde açılan bir davanın mahkemece dinlenebilmesi mümkün değildir.(Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 17.04.2008 tarih ve 2007/3468 E. – 2008/5173 K. sayılı kararı[3])gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Bu kapsamda görüleceği üzere, tanınmışlık tespit davasının açılabilmesinin ön şartı olarak Kuruma başvuru yapılması gerektiği, tescil yapılabileceği ve tescile ilişkin yetkinin Kurumda olduğu kabul edilmiştir. Nitekim aynı yönde başka bir davada Yargıtay tarafından, “Oysa, doğrudan doğruya dava açmak suretiyle markanın tanınmışlığının tespitinin sağlanması mümkün değildir.Bir markanın tanınmışlığının tesciline ilişkin yetki TPE’ne aittir. Bunun için de usulüne uygun şekilde anılan kuruma başvurulması ve gerekli prosedürün tamamlanması gerekmektedir.”(Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 22.07.2011 tarih ve 2009/15033 E. – 2011/9297 K. sayılı kararı[4]) gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir[5]. Bu kapsamda, tanınmış marka ile ilgili tescil işlemlerinde görevli ve yetkili merciin Kurum olduğu, öncelikle Kuruma başvuru yapılması gerektiği ve YİDK tarafından nihai olarak başvuru reddedildikten sonra ancak dava açılabileceği kabul edilmiştir.

Tanınmışlığın sabit bir durum olmadığı, bir markanın zaman içerisinde tanınmışlık kazanabileceği gibi yine zaman içerisinde tanınmışlığını kaybedebileceği de yargı kararlarında ifade edilmekte, bu nedenle her somut olayda bu hususun incelenmesi gerektiği ilkesi kabul edilmektedir. Ancak bu kabule karşın, ilgililerin tanınmış marka tescili yaptırmalarında hukuki yararlarının bulunduğu, Yargıtay tarafından, “Bir markanın tanınmışlığının tespit ve tescili ileride yapılacak muhtemel tecavüzleri önleme, karışıklığa, markanın itibarı ve şöhretinden yararlanmaya yönelik tescillere engel olma gibi sonuçlar doğuracağından bu yönde yapılan bir tespitte hak sahibinin hukuki yararı bulunduğunun kabulü gerekmektedir. Bu itibarla marka sahibi markasının tanınmış marka olduğunun tespiti ile tanınmış marka olarak Kurum nezdinde tutulan sicile kaydını isteyebilirse de somut olayda davalı nezdinde yapılmış bir tanınmış marka tescil başvurusu bulunmadan markanın tanınmış olduğunun tespiti doğrudan dava yolu ile istenmektedir. Oysaki Türkiye’de marka tescili konusunda tek yetkili Kurum olan TPE’ye başvuruda bulunmadan doğrudan tescil davası yolu ile bu sonuca ulaşılmak istenilmesi markaların tescili sistemine de uygun düşmemektedir. (Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 25/01/2007 tarih ve 2005/13979 E. – 2007/827K. sayılı kararı) şeklinde ifade edilmiştir[6]. Markanın tanınmışlığının tescilinde hukuki yarar bulunmakla beraber, Kuruma başvuru yapılmadan doğrudan tespit davası açılmasında hukuki yarar olmadığı da kararlarda ifade edilmiştir.

Görüleceği üzere, yargı uygulamalarında, tanınmış marka tespit ve sicil kaydının Kurum tarafından yapılması, bu nedenle de dava açılmadan önce Kuruma başvuruda bulunulması ve tarafların bu tescilde hukuki yararının olduğu kabul edilmektedir. Söz konusu içtihatlardan hareketle uygulama da bu şekilde gelişmiş ve Kurum nezdinde tanınmış markalara ilişkin özel sicil oluşturulmuştur.

Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 05/02/2020 tarih ve 2019/2980 E. – 2020/991 K. sayılı kararında ise bu yerleşik içtihattan dönüldüğü görülmektedir. İlgili davada, marka sahibi tarafından, markasının tanınmışlığının tespiti için Kuruma başvuru yapılmış, başvuru Kurumun Yeniden İnceleme ve Değerlendirme Kurulu (YİDK) tarafından nihai olarak reddedilmiştir. Bu ret kararına karşı da süresi içerisinde dava açılmıştır. Mahkeme tarafından yapılan incelemede davanın kısmen kabulüne karar verilmiş, karara karşı istinaf talebinde bulunulmuş, ancak talep esastan reddedilmiştir. Bunun üzerine temyiz kanun yoluna gidilmiştir. Bu aşamada Yargıtay tarafından yapılan incelemede, “Dava şartları bir davada yargılamanın her aşamasında mahkemelerce re’sen dikkate alınması zorunlu ön şartlardır. Maddi hukuka ilişkin dava şartları birçok kanun maddesine ayrı ayrı düzenleme konusu olmakla birlikte, usule ilişkin dava şartları 6100 sayılı HMK’nın 114. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre HMK’nın 114/-h maddesinde, “Dava açmakta hukuk yararın bulunması” dava şartlarından sayılmıştır. Hukuki yarara ilişkin dava şartının sonradan tamamlanması da mümkün değildir. Her ne kadar davalı Kurum tarafından Tanınmış Marka Sicili oluşturularak kendisine başvuru halinde başvuru konusu markanın tanınmışlık niteliğine haiz olup olmadığı konusunda inceleme yaparak bu nitelikte gördükleri markalar için sicil oluşturulmuş ise de; davalı Kurumun kanunen böyle bir sicil oluşturma yetkisi olmadığı gibi, tanınmışlık özelliği sabit bir olgu olmadığından, Dairemizin yerleşik kabullerine göre de, herhangi bir davada dayanılan markanın tanınmış olduğunun ileri sürülmesi halinde, her bir somut olayda o markanın tanınmış olup olmadığı ve tanınmışlığını sürdürüp sürdürmediğinin münferiden ispatlanması gerektiği kabul edilmektedir. O halde İlk Derece Mahkemesince, yukarıda yapılan açıklamalar göz önüne alınarak, davacının eldeki somut davayı açmakta hukuki yararının bulunmaması nedeniyle davanın reddine karar verilmesi gerekirken hatalı değerlendirme ile davanın kısmen de olsa kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiş kararın bu sebeple re’sen bozulmasına karar vermek gerekmiştir.” (Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 05/02/2020 tarih ve 2019/2980 E. – 2020/991 K. sayılı kararı) gerekçesi ile kararın bozulmasına, dava dosyasının ilk derece mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir.

Görüleceği üzere söz konusu kararda, önceki içtihatlarından ayrılan Yargıtay, Kurumun tanınmış marka sicili oluşturma gibi bir yetkisinin olmadığını, tanınmışlığın durağan bir kavramı ifade etmediğini bu nedenle de her somut olay için ayrı ayrı incelenmesi gerektiğini ifade etmiştir. Bu kapsamda da aslında, tanınmışlığa dayanan tarafın her davada bunu ispata ilişkin delilleri sunması gerektiği, önceden yapılmış olan tescilin ve tespitin tanınmışlık kabulünde tek başına yeterli olmayacağı kabul edilmiştir. Henüz kesinleşmemiş de olsa, Yargıtay’ın söz konusu kararı ile önceki içtihatlarından tamamen ayrıldığı, Kurumun böyle bir tescil yapma ve özel sicil tutma yetkisinin olmadığına karar verdiği görülmektedir. Yine kararda sadece doğrudan dava açılması durumunda değil, bu konuda Kuruma başvuru yapılmasında ve başvuru yapıldıktan sonra dava açılması durumunda da marka sahibinin hukuki yararının olmadığı kabul edilerek, önceki içtihatlardan farklı yönde bir karar verildiği görülmektedir. Bu noktadan hareketle de aslında Kuruma tanınmışlık tespiti için başvuruda bulunulmasında ve böyle bir tespit yaptırılmasında kişilerin hukuki yararının olmadığı kabul edilmiştir.

Öte yandan tanınmışlığın tespiti için doğrudan dava açılmasında hukuki yarar olup olmadığı kararda irdelenmemiştir. Ancak geneline bakıldığında, her somut olay için ispat arandığından, önceden tespit kararı alınmasında diğer bir ifadeyle doğrudan tespit davası açılmasında da hukuki yarar olmadığının kabul edildiği söylenebilir. Bu içtihadın etkilerinin neler olacağı, kesinleşmesi durumunda hem Kurum hem de yargı uygulamasının nasıl şekilleneceği önümüzdeki dönemde görülecektir.

Av. Gökhan ERGÜL

Nisan 2020

gokhan.ergul60@gmail.com


[1]https://www.lexpera.com.tr/ictihat/yargitay/11-hukuk-dairesi-e-2003-12431-k-2004-7020-t-24-06-2004

[2] Aynı yönde Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 09/10/2006 tarih ve 2005/8700  E. – 2006/9899 K. sayılı kararı (erişim: http://www.kazanci.com.tr)

[3]http://www.kazanci.com/kho2/ibb/files/dsp.php?fn=11hd-2007-3468.htm&kw=`2007/3468`#fm

[4]http://www.kazanci.com/kho2/ibb/files/dsp.php?fn=11hd-2009-15033.htm&kw=`2009/15033`#fm

[5] Aynı yönde kararlar için bkz. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 24/06/2004 tarih ve 2003/12431E. -2004/7020 K. sayılı kararı; Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 28/12/2004 tarih ve 2004/12794 E. – 2004/12995 K. sayılı kararı; Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 25/01/2007 tarih ve 2005/13979 E. – 2007/827K. sayılı kararı (erişim: http://www.kazanci.com.tr)

[6]Aynı yönde yukarıda bahsi geçen Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 24/06/2004 tarih ve 2003/12431 E. – 2004/7020 K. sayılı karar

Corona Günlerinde Yeni Bir Marka Kategorisi – Zombi Markalar

Corona virüs salgınının yol açtığı veya açacağı olası hak kayıplarının engellenmesi amacıyla ülkemizde alınan tedbirlerin en önemlilerinden birisi, 26 Mart 2020 tarihli 31080 sayılı (Mükerrer) Resmi Gazete’de yayımlanan 7226 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’dur. (Bkz. https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2020/03/20200326M1-1.htm)

7226 sayılı Kanunun geçici birinci maddesiyle zorunlu idari başvuru yollarına ilişkin süreler, hak düşürücü süreler de dahil olmak üzere bir hakkın doğumu, kullanımı veya sona ermesine ilişkin tüm süreler 13/03/2020 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere durdurulmuştur.

Türk Patent ve Marka Kurumu, resmi internet sitesinde 27 Mart 2020 tarihinde yaptığı duyuruyla; “Düzenleme, 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanununda belirtilen süreleri de kapsamaktadır. Buna göre sınai mülkiyet mevzuatında yer alan süreli işlemlere ilişkin tüm süreler 13 Mart 2020 itibariyle durmuştur. 13 Mart 2020- 30 Nisan 2020 tarihleri (bu tarihler dahil) arasına denk gelen ve gerçekleştirilmemiş işlemler için hak sahiplerine ve vekillere geriye dönük olarak bu işlemleri yapma hakkı tanınacaktır.” bilgisini vermiştir. (Bkz. https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2020/03/20200326M1-1.htm)

Virüs salgını nedeniyle ortaya çıkabilecek olası hak kayıplarını engelleme amaçlı bu düzenlemeyi ve düzenlemenin 6769 sayılı SMK’nda belirtilen süreleri de kapsadığı yönündeki yorumu kamu menfaatlerini koruma anlamında yerinde ve yararlı bulduğumuzu peşinen belirtiyoruz.

Bununla birlikte, düzenlemenin SMK’na uyarlanması halinde ortaya çıkacak yeni haller hakkında dikkatli ve öngörülü olmak gerektiğini düşünüyoruz. Bu yazıda okuyucularımıza düzenleme sonrası ortaya çıkacak yeni bir marka türünü tanıtacağız. Bu marka türünü de kendi verdiğimiz isimle anacağız: “Zombi markalar”.

Bu noktada, yazı boyunca yer vereceğimiz değerlendirmelerin kişisel değerlendirmeler olduğunun ve kurumsal nitelik taşımadığının altı özellikle ve net olarak çizilmelidir.


Türkçe’ye “zombi” olarak geçen kelimenin kökeni Batı dillerindeki “zombie” sözcüğüdür. “Zombi” kelimesinin en yalın anlamı, “öldükten sonra yeniden dirilen kişi veya yaşayan ölü”dür.

Biz de bu yazıda “zombi marka” kavramını, hükümden düştükten sonra yeniden canlanan veya arafta kalan markaların karşılığı olarak kullanacağız.


Tescilli bir marka veya tescil edilmemiş bir marka başvurusu çeşitli nedenlerle hükümden düşebilir veya işlemden kaldırılabilir. Bu hallerin en sık karşılaşılanları; tescilli bir markanın koruma süresinin bitiminde yenilenmemesi, bir marka başvurusunun tescil ücretinin süresi içerisinde ödenmemesi, resen veya yayıma itiraz üzerine reddedilen bir marka tescil başvurusunun sahibinin ret kararına karşı iki ay içerisinde itiraz etmemesi, kesinleşmiş mahkeme kararı sonrası tescilli bir markanın hükümsüz kılınması veya iptal edilmesidir. Aynı sonuçlara yol açan farklı işlem veya süreçler de mevcuttur.

Türk Patent ve Marka Kurumu, başka başvurular için yaptığı incelemede hükümden düşen bir marka veya marka başvurusu ile karşılaştığında, hükümden düşmüş markayı geçerli bir ret nedeni olarak kabul etmemektedir ve işlemler hükümden düşmüş marka yokmuş gibi sürdürülmektedir.

Herkesin zaten bildiği bu pratiği gene de bir örnekle açıklayalım; bir marka tescil başvurusunu 16 Kasım 2019 tarihinde incelerken, aynı malları kapsayan aynı markayı arama tutanağında tespit ediyorsunuz, ancak bu markanın tescil ücretinin ödenmesi süresinin 1 Kasım 2019 tarihinde dolduğunu ve bu ücretin ödenmediğini görüyorsunuz, dolayısıyla da bu markayı hükümden düşmüş bir başvuru olarak değerlendirerek, incelediğiniz başvuru için bir ret gerekçesi olarak kabul etmiyorsunuz. Çok basit ve herkesin bildiği bir mevzu.

Ama artık işler o kadar basit olmayacak! Çünkü gündemimize “zombi markalar” giriyor.

Yazının başlangıcında belirttiğimiz 7226 sayılı Kanun ve bu Kanun paralelinde Kurum tarafından yapılan duyuru çerçevesinde; “… sınai mülkiyet mevzuatında yer alan süreli işlemlere ilişkin tüm süreler 13 Mart 2020 itibariyle durmuştur. 13 Mart 2020- 30 Nisan 2020 tarihleri (bu tarihler dahil) arasına denk gelen ve gerçekleştirilmemiş işlemler için hak sahiplerine ve vekillere geriye dönük olarak bu işlemleri yapma hakkı tanınacaktır.”

Gene bir örnek çerçevesinde gidelim; marka tescil başvurunuz reddedilmişti, ret kararına karşı itiraz süreniz 14 Mart 2020 tarihinde dolmuştu ve siz karara karşı itiraz etmemiştiniz ve dolayısıyla başvurunuz, hükümden düşmüştü (veya ölmüştü). Normal şartlarda, böyle bir markanın hükümden düştüğü tarihten sonra geçerli bir başvuru (veya yaşayan bir başvuru) olarak kabul edilmesi ve sonraki tarihli bir başvurunun ret gerekçesi olarak kabul edilmesi mümkün değildi. Ancak, şu an geçerli olan ve en az 30 Nisan 2020 tarihine dek geçerli olacak uygulama çerçevesinde kanaatimizce böyle bir durum söz konusu olamayacaktır.

Neden mi? Çünkü, 6769 sayılı Kanun çerçevesinde getirilen düzenleme bağlamında Kurum, sınai mülkiyet mevzuatında yer alan süreli işlemlere ilişkin tüm süreleri 13 Mart 2020 itibarıyla durdurmuştur ve ilaveten 13 Mart 2020- 30 Nisan 2020 tarihleri (bu tarihler dahil) arasına denk gelen ve gerçekleştirilmemiş işlemler için hak sahiplerine ve vekillere geriye dönük olarak bu işlemleri yapma hakkı tanınmıştır.

Bu ne anlama geliyor?

Yukarıda verdiğimiz örnek çerçevesinde, 14 Mart 2020 tarihinde yapmamış olduğunuz karara itirazı, şu anda 7226 sayılı Kanun’da öngörülen süreler esasında yapabilirsiniz ve dolayısıyla hükümden düşmüş (ölmüş) başvurunuzu karara itiraz incelenip, başvuru hakkındaki nihai karar verilene dek canlandırabilirsiniz. Daha da ötesi var, 15 Mart tarihine kadar tescil ücreti ödenmesi gereken bir başvurunuz vardı ve siz tescil ücretini ödemediğiniz için başvurunuz işlemden kaldırılmıştı (ölmüştü), şu anda 7226 sayılı Kanun’da öngörülen süreler esasında bu ücreti ödeyebilirsiniz ve ölmüş başvurunuzu canlandırabilirsiniz. Süre hesapları için IPR Gezgini’nde O. Umut Karaca tarafından yazılan “Sürelerin Durmasına İlişkin Düzenleme Kapsamında Süre Hesabına İlişkin Değerlendirmeler” başlıklı yazıdaki (https://iprgezgini.org/2020/03/27/surelerin-durmasina-iliskin-duzenleme-kapsaminda-sure-hesabina-iliskin-degerlendirmeler/) esasları hatırlatmakla yetiniyoruz.

İşte “zombi marka” kategorisi tam da buna karşılık gelmektedir, hükümden düşmüş veya işlemden kaldırılmış markaların canlanması olasılığı ortaya çıkmıştır ve bu normalde karşılaşılması mümkün bir hal olmadığından, yeni bir marka kategorisi ortaya çıkacaktır.

“Zombi markalar” gerekli işlem yapılıp canlandırılabilir, ancak gerekli işlem yapılmazsa arafta kalacaklardır. Yani haklarında gerekli işlemin yapılıp yapılmayacağı hak sahibinin inisiyatifinde olduğundan, bu markalar için Kanun’da öngörülen minimum süre olan 15 Mayıs 2020 tarihine kadar Kurumun bunları ne canlı ne de ölü olarak kabul etmesi de mümkün değildir. Yani bu tip markalar, kelimenin tam anlamıyla şu an itibarıyla yaşayan ölülerdir.

Yaşayan ölü durumu, sadece marka tescilleri veya başvuruları için değil, hak sahibinin öne sürebileceği diğer talepler için de geçerli olacaktır. Örneğin 16 Mart tarihine dek ileri sürebileceğiniz, ancak kullanmadığınız bir yayıma itiraz hakkınız vardı. 7226 sayılı Kanun ve devamında getirilen uygulama çerçevesinde kanaatimizce bu hakkı, anılan Kanun’da öngörülen süreler dolana dek öne sürebileceksiniz, yani yayıma karşı itiraz hakkınız aslında ortadan kalkmış (ölmüş) olsa da yeniden ortaya çıkacak (canlanacak).

Yukarıda verdiğimiz örnekler, hayatımıza girecek bu markaları neden ayrı bir kategori olarak değerlendirdiğimizi ve hangi nedenle “zombi” ismini seçtiğimizi yeterince açıklamıştır diye düşünüyorum. Kelimenin tam anlamıyla, yaşayan ölüler, yani zombiler şu an itibarıyla marka tescil süreçleri gündemimizi işgal edecektir. Yeni bir salgın bu da öyle değil mi???

Bu ve benzeri haller yukarıda verilen örnek durumlarla sınırlı değildir, çok farklı örnekler ve süreçler bağlamında örneklerin artırılması kanaatimizce mümkün olacaktır. Dahası, 7226 sayılı Kanun çerçevesinde, salgının devam etmesi halinde Cumhurbaşkanı durma süresini altı ayı geçmemek üzere bir kez uzatabilecektir. Kısacası, salgının devam süresine bağlı olarak zombi marka kategorisi daha uzun bir süre için gündemimizde olabilecektir.


Geldiğimiz noktada, şu ana dek yazdıklarımızın kişisel değerlendirmeler olduğunu ve konu hakkındaki bağlayıcı değerlendirmeler için Kurum duyurularının beklenmesi gerektiğini bir kez daha hatırlatıyoruz.

IPR Gezgini içeriğinde geleneksel olmayan marka türleri (ses, pozisyon, koku, tat, vd) hakkında çok yazı yazdım ve bu yazıların neredeyse tamamında yabancı mahkeme ve ofis kararlarını aktardım. Olağanın dışında olması anlamında, geleneksel olmayan bir marka türünü adlandırma şerefine de bugün eriştim ve 7226 sayılı Kanun bağlamında ortaya çıkacak yeniden canlanma hali kapsamına girecek markaları “zombi markalar” olarak adlandırdım.

Corona virüsü salgını nedeniyle gündemimize giren/girecek “zombi markalar”ın ülkemizi ve dünyayı kısa sürede terk etmesini bekleyeceğiz. Tüm okurlarımıza sağlıklı günler dilerim.

Önder Erol ÜNSAL

Mart 2020

unsalonderol@gmail.com

Sürelerin Durmasına İlişkin Düzenleme Kapsamında Süre Hesabına İlişkin Değerlendirmeler

Sürelerin hesaplanması genelde basit gibi görünen, ancak sıklıkla tereddüt yaşanan bir konudur. Bu yazıda bir kısım zamanaşımı süreleri ile hak düşürücü sürelerin durmasını düzenleyen 25.03.2020 tarihli ve 7226 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un (Kanun) 26.03.2020 tarihli ve 31080 sayılı 1. Mükerrer Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmesiyle birlikte, Kanun’da duracağı belirtilen sürelerin hesaplanması konusunda tereddüt yaşanabileceği ihtimali göz önünde bulundurularak kaleme alınmıştır.

Konuya ilişkin bir önceki yazımız[1] yalnız sınai mülkiyet hukukuna ilişkin olsa da bu yazı, niteliği itibariyle, Kanun’da duracağı belirtilen sürelerin tamamı için bir değerlendirme niteliği taşımaktadır. Takip hukukuna ilişkin olanlar bir kenara bırakılacak olursa, Kanun kapsamında kalan süreler, 13 Mart 2020 ila 30 Nisan 2020 arasındaki 49 günlük süre boyunca duracaktır. Değerli okuyuculara tekerleme gibi gelmemesi ve konunun daha net ifade edilebilmesi amacıyla yazının bundan sonraki kısmı maddeler hâlinde devam edecektir.

  • 13 Mart 2020 tarihi itibariyle, bitimine on beş gün veya daha az kalmış süreler bakımından yeni sona erme tarihi, 15 Mayıs 2020 olacaktır. Örneğin; 20 Mart 2020 tarihinde sona erecek bir süre, 15 Mayıs 2020 tarihinde sona erecektir. Belirtmek gerekir Kanun kapsamında kalan süreler bakımından en erken sona erme tarihi 15 Mayıs 2020’dir.
  • 13 Mart 2020 tarihi itibariye, bitimine on altı gün veya daha fazla kalmış ve en geç 30 Nisan 2020 tarihinde sona erecek süreler bakımından, yeni sona erme tarihi; 13 Mart 2020 tarihi itibariye sürenin sona ermesine kaç gün kaldıysa, bu sürenin, 1 Mayıs 2020’den başlatılarak hesaplanması yöntemiyle belirlenecektir. Örneğin; 30 Mart 2020 tarihinde sona erecek bir sürenin yeni sona erme tarihi; 13 Mart 2020 ila 30 Mart 2020 arasındaki 18 günlük sürenin, 1 Mayıs 2020 tarihinden itibaren hesaplanması suretiyle 18 Mayıs 2020 olarak belirlenecektir.
  • Başlangıcı, 13 Mart 2020 ila 30 Nisan 2020 tarihi arasında herhangi bir tarihe denk gelen süreler, 1 Mayıs 2020 tarihinden itibaren işlemeye başlayacaktır. Örneğin; başlangıcı 15 Nisan 2020 tarihi olan iki aylık bir sürenin, başlangıç tarihi 1 Mayıs 2020 tarihi olarak kabul edilecek ve bu süre 1 Temmuz 2020 tarihinde sona erecektir.
  • Başlangıcı 13 Mart 2020 tarihinden önceki bir tarihe, bitimi ise 30 Nisan 2020 tarihinden sonraki bir tarihe denk gelen sürelerin son günü, düzenlemeden önceki son güne 49 gün eklenmesi suretiyle belirlenecektir. Örneğin; başlangıcı 1 Mart 2020, bitimi 29 Mayıs 2020 olan bir sürenin, yeni düzenlemeye göre son günü, 17 Temmuz 2020 olarak belirlenecektir.
  • Yeni düzenlemeye göre hesaplanacak sürelerin son gününün, adli tatile ya da herhangi bir resmî tatil gününe denk gelmesi durumunda, süreler, adli tatil veya resmî tatil nedeniyle bir kez daha uzayacaktır. Ancak belirtmek gerekir ki adli tatil sebebiyle uzayacak süreler yalnız yargılama hukukuna ilişkin olanlardır. Yukarıdaki örneği, son gün hafta sonuna gelecek şekilde güncelleyerek söz konusu durumu resmî tatiller bakımından somutlaştırabiliriz. Başlangıcı 1 Mart 2020, bitimi 24 Mayıs 2020 olan bir sürenin, yeni düzenlemeye göre son günü, 12 Temmuz 2020 olarak belirlenecektir. Ancak, 12 Temmuz 2020 tarihi resmî tatil günü olan Pazar gününe denk geldiği için sürenin son günü, bir kez daha uzayacak ve 13 Temmuz 2020 olarak belirlenecektir. Yukarıdaki örneği, son gün adli tatile denk gelecek şekilde güncelleyerek söz konusu durumu adli tatil bakımından da somutlaştırabiliriz.  Başlangıcı 1 Mart 2020, bitimi 1 Haziran 2020 olan sürenin, yeni düzenlemeye göre son günü, 20 Temmuz 2020 olarak belirlenecektir. Ancak 12.01.2011 tarihli ve 6100 tarihli Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) m.102 hükmüne göre; adli tatil, her yıl 20 temmuzda başlamakta ve 31 ağustosta sona ermektedir. HMK m.104/1 hükmüne göre; adli tatile tabi olan dava ve işlerde, sürelerin bitmesi tatil zamanına rastlarsa, bu süreler ayrıca bir karara gerek olmaksızın adli tatilin bittiği günden itibaren bir hafta uzatılmaktadır. Örneğimize dönecek olursak, yeni düzenlemeye göre son günü adli tatilin başlangıcı olan 20 Temmuz 2020’ye denk gelen sürenin son günü, bir kez daha uzayacak ve 8 Eylül 2020 olarak belirlenecektir. 

Osman Umut KARACA

Mart 2020

osmanumutkaraca@hotmail.com


[1] Bkz. https://iprgezgini.org/2020/03/25/son-dakika-beklenen-haber-geldi-sureler-durdu/, (27.03.2020).

* Kapak görseli https://www.matbuu.com/blog/takvim-ornekleri.html, uzantılı internet sayfasından alınmıştır. (27.03.2020) .

SON DAKİKA: BEKLENEN HABER GELDİ, SÜRELER DURDU

Zamanı durdurmak mümkün olmasa da zamanın akışı içinde kendisine sonuç bağlanan ya da anlam yüklenen bölümleri esnetmek veya tamamen ortandan kaldırmak mümkün. Tarihin önemli bir dönemine tanıklık ettiğimiz şu günlerde ise sürelerin esnetilmesine belki de hiç olmadığımız kadar ihtiyaç duymaktayız. Sürelere ilişkin belirtilen ihtiyacın, en azından bir kısmını karşılayacak haber, günün ilk dakikalarında, Twitter [1] aracılığıyla geldi. Adalet Bakanı Abdülhamit GÜL’ün paylaşımından[2], yalnız yargılamalara ilişkin sürelerin durdurulduğu ön bilgisiyle incelemeye başladığımız düzenlemenin kapsamının, yargılamalara ilişkin sürelerle sınırlı olmadığı kanaati oluşmuştur. Gerçekten, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunun (TBMM) 24.03.2020 tarihli 27. Dönem 3. Yasama Yılı 72. Birleşiminde görüşülmeye başlanan, 2/2633 esas ve 196 sıra sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi’ne (Kanun Teklifi) aşağıda yer alan[3] önergeyle eklenen Geçici Madde 1 hükmünde, yargılamaya ilişkin sürelerin yanında, zorunlu idari başvuru süreleri ile bir hakkın doğumuna, kullanımına veya sona ermesine ilişkin tüm sürelerin durdurulması öngörülmüştür. Nitekim Önergeye konu Geçici Madde 1 Hükmünün Gerekçesinde yer alan “Birinci fıkrayla, maddi hukuk, usul hukuku ve takip hukukuna ilişkin süreler ile takip hukukuna ilişkin işlemlerin durması hüküm altına alınmaktadır.” ifadeleri de bu tespitleri doğrulamıştır. Önergenin kabul edilmesinin ardından, Kanun Teklifi, 72. Birleşiminin saat 23.44’te başlayan Altıncı Oturumunda oylanmış ve Kanun Teklifi kabul edilerek, 25.03.2020 tarihli ve 7226 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun (Kanun) hâlini almıştır.

Kanun’un Geçici Madde 1 hükmünü incelerken, düzenlemenin, sınai mülkiyet hukuku bakımından ne gibi sonuçlar ortaya çıkarabileceğine ilişkin tespitlerimi sizlerle paylaşmak istedim. Yürürlüğe girmesi durumunda Kanun’un, sınai mülkiyet hukuku bakımından aşağıdaki sonuçları doğuracağı değerlendirilmektedir. Belirtmek gerekir ki bu değerlendirmeler, kişisel kanaatimiz olup hiçbir yönüyle kurumsal nitelik taşımamaktadır. Zira düzenlemenin kapsamı konusunda, yalnız sınai mülkiyet hukukuna ilişkin değil, diğer maddi hukuk alanları bakımından da bir kısım tereddütler yaşandığı bilinmektedir.

  • Sınai mülkiyet haklarının tescil süreci ile  bu hakların tescili sonrasında Kurum nezdinde yürütülecek işlemler bakımından, Kurum tarafından verilmiş ya da mevzuatta öngörülmüş olmasına bakılmaksızın, bir işlem yapması için başvuru sahibine tanınan süreler duracaktır.
  • Sınai mülkiyet haklarının tescil süreci ile bu hakların tescili sonrasında Kurum nezdinde yürütülecek işlemler bakımından, Kurum tarafından verilmiş ya da mevzuatta öngörülmüş olmasına bakılmaksızın, mevcut ya da müstakbel itiraz sahipleri ile üçüncü kişilere, bir işlem yapması için tanınan süreler duracaktır.
  • Sınai mülkiyet haklarının yenilenmesine ilişkin süreler duracaktır.
  • Tescilli sınai mülkiyet haklarının devamını sağlayan periyodik ödemelere ilişkin süreler duracaktır.
  • Sınai mülkiyet haklarının kullanılmamasının yaptırıma bağlandığı durumlar bakımından, kullanıma ilişkin süreler duracaktır.
  • Tescilli markalar bakımından sessiz kalma yoluyla hak kaybına ilişkin beş yıllık süre duracaktır.
  • Rüçhan haklarına ilişkin süreler duracaktır.
  • Sınai mülkiyet hakkı sona erse dahi hak sahibinin belli bir süre daha kullanabileceği haklara ilişkin söz konusu süreler duracaktır.
  • Sınai mülkiyet mevzuatında, uyulmaması hâlinde bir hakkın kaybına neden olabilecek diğer tüm süreler duracaktır.
  • Sınai mülkiyet haklarına ilişkin, Kurum kararlarının iptali de dâhil olmak üzere, hukuk davaları bakımından; dava açma süreleri, dava şartı olan arabuluculuğa ilişkin süreler ile hâkim tarafından verilen ya da mevzuatta öngörülen, ihtiyati tedbiri tamamlayıcı işlemlere ilişkin olanlar hariç olmak üzere, yargılamaya ilişkin tüm süreler duracaktır.
  • Marka hakkına tecavüz nedeniyle yürütülen ceza soruşturması ya da kovuşturması bakımından, suç ve cezalara ilişkin zamanaşımı süreleri hariç, hâkim veya savcı tarafından verilen yahut mevzuatta öngörülen süreler duracaktır.
  • Sınai mülkiyet haklarına ilişkin hukuk ve ceza yargılamaları bakımından; durma süresince duruşmaların ve müzakerelerin ertelenmesi de dâhil olmak üzere, alınması gereken diğer tüm tedbirler ile buna ilişkin usul ve esasları; Yargıtay ve Danıştay bakımından ilgili Başkanlar Kurulu, ilk derece adli ve idari yargı mercileri ile bölge adliye ve bölge idare mahkemeleri bakımından Hâkimler ve Savcılar Kurulu, adalet hizmetleri bakımından ise Adalet Bakanlığı belirleyecektir.
  • Durma süresinin başlangıç tarihi 13.03.2020 olarak belirlenmiştir. (Bu tarih dâhil.)
  • Durma süresinin bitiş tarihi 30.04.2020 olarak belirlenmiştir. (Bu tarih dâhil.) Ancak, durma süresinin başladığı tarih itibariyle, bitimine on beş gün veya daha az kalmış süreler, durma süresinin sona erdiği günü takip eden günden başlamak üzere on beş gün uzayacaktır. Bu nitelikteki süreler bakımından sürenin sona erme tarihi 15.05.2020 olacaktır. (Bu tarih dâhil.)
  • Salgının devam etmesi hâlinde Cumhurbaşkanı, durma süresini altı ayı geçmemek üzere bir kez uzatabilecek ve bu döneme ilişkin kapsamı daraltabilecektir.

Osman Umut Karaca

Mart 2020

osmanumutkaraca@hotmail.com


[1] Twitter, Twitter Inc. adına tescilli bir markadır.

[2] Bkz. https://twitter.com/abdulhamitgul/status/1242565506407829507, (25.03.2020).

[3] Bkz. https://www.tbmm.gov.tr/tutanak/donem27/yil3/ham/b07201h.htm, (25.03.2020).

* Başlangıçta yer alan “pause(duraklatma)” işareti görseli, https://www.chip.com.tr/galeri/semboller-anlama-geliyor_1829_6.html, (25.03.2020), uzantılı internet adresinden alınmıştır.

İKİNCİ YARGI PAKETİ’NDEN SMK DEĞİŞİKLİĞİ ÇIKTI

“İkinci Yargı Paketi” olarak adlandırılan, Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi (Kanun Teklifi), Adalet ve Kalkınma Partisi Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Grup Başkanlığı tarafından, 20.03.2020 tarihinde 103 sayı ile TBMM Başkanlığına sunulmuş, anılan Kanun Teklifi, aynı tarihte 2/2735 sayı ile Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonuna sevk edilmiştir.[1]

Kanun Teklifi’nde 12.01.2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) birçok maddesinin değiştirilmesi, tüketici uyuşmazlıklarının dava şartı arabuluculuk kapsamına alınması gibi hukuk yargılamasını önemli ölçüde etkileyecek değişiklikler yer almaktadır.

Kanun Teklifi Çerçeve m.61 hükmü ile 22.12.2016 tarihli ve 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nun “Görevli[2] ve yetkili[3] mahkeme” başlıklı m.156 hükmünde de önemli değişiklikler yapılması öngörülmektedir. Söz konusu maddenin gerekçesinde, madde metnindeki ifadelerden farklı olarak “Bu düzenlemeler, Kanunda belirtilen dava ve işlere tüm yurtta uzman hâkimler tarafından bakılmasına hizmet edecektir.” ifadesine yer verilmiştir.

Kanun Teklifi Çerçeve m.61 hükmü uyarınca yapılması öngörülen değişikliklere ilişkin karşılaştırma tablosu aşağıda yer almaktadır:

Kanun Teklifi’nin mevcut hâliyle kabul edilerek Kanunlaşmasının, fikrî ve sınai haklar hukuk ve ceza yargılamasında, görevli ve yetkili mahkemenin belirlenmesi aşamasında aşağıdaki sonuçları doğuracağı değerlendirilmektedir:

  • Adalet Bakanlığının önerisi üzerine Hâkimler ve Savcılar Kurulunun (HSK) alacağı karara göre; fikrî ve sınai haklar hukuk ve ceza mahkemeleri ile bu mahkemelerin bulunmadığı yerlerde asliye hukuk ve asliye ceza mahkemelerinin yargı çevresi, il veya ilçe sınırları ile bağlı kalınmaksızın belirlenebilecektir. Kanun Teklifi Çerçeve m.61 hükmünün gerekçesi dikkate alındığında, HSK tarafından yapılacak belirleme neticesinde; il merkezlerinde yer alan belirtilen nitelikteki mahkemelerin yargı çevresinin, o ilin idari sınırlarını kapsayacağı değerlendirilmektedir. Bu değişiklik ile fikrî ve sınai haklar alanına ilişkin hukuk ve ceza uyuşmazlıklarına, yalnız illerdeki merkez adliyelerde yer alan mahkemelerce bakılacağı değerlendirilmektedir. Örneğin; mevcut uygulamada Alanya Mahkemesinin yetkili olduğu fikrî ve sınai haklara ilişkin hukuk ve ceza uyuşmazlıkları bakımından, Antalya Mahkemesi yetkili hâle gelecektir. 
  • Ankara Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi; Türk Patent ve Marka Kurumunun (TÜRKPATENT), SMK’ye göre almış olduğu kararlara karşı açılacak davaların tamamı bakımından değil; 06.11.2003 tarihli ve 5000 sayılı Patent ve Marka Vekilliği ile Bazı Düzenlemeler Hakkında Kanun (5000 sayılı Kanun) m.15/C/3 hükmüne göre; yalnız Yeniden İnceleme ve Değerlendirme Dairesinin (YİDD) almış olduğu ve Kurumun nihai kararı niteliğinde olan kararlara karşı açılacak davalar bakımından görevli ve yetkili olacaktır.
  • TÜRKPATENT’in YİDD tarafından alınan nihai kararlar dışında SMK’ye göre almış olduğu diğer kararlar ve SMK dışındaki sair mevzuata göre almış olduğu kararlara karşı açılacak davalar ile TÜRKPATENT’in kararlarından zarar gören üçüncü kişilerin TÜRKPATENT aleyhine açacakları davalarda görevli ve yetkili mahkeme, davanın niteliği dikkate alınarak HMK’nin veya 06.01.1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun (İYUK) yetkiye ve göreve ilişkin hükümlerine göre belirlenecektir.
  • Sınai mülkiyet hakkı sahibi tarafından, üçüncü kişiler aleyhine açılacak hukuk davalarında yetkili mahkeme, HMK’nin yetkiye ilişkin hükümlerine göre belirlenecektir. Bu değişiklik ile sınai mülkiyet hakkı sahibinin, kendi hakkına dayanarak açacağı hükümsüzlük davalarını, kendi yerleşim yerinde açabilme imkanı ortadan kaldırılmaktadır. Bununla birlikte sınai mülkiyet hakkına tecavüz nedeniyle açılacak hukuk davaları bakımından, tecavüz fiili aynı zamanda haksız fiili olduğu için, HMK m.16 hükmü uyarınca; haksız fiilin işlendiği veya zararın meydana geldiği yahut gelme ihtimalinin bulunduğu yerdeki ya da zarar gören sınai mülkiyet hakkı sahibinin yerleşim yerindeki mahkemeler yetkili mahkeme olmaya devam edecektir.
  • Davacının Türkiye’de yerleşim yerinin bulunmaması hâlinde yetkili mahkeme, HMK’nin yetkiye ilişkin hükümlerine göre belirlenecektir. Belirtmek gerekir ki yetkili mahkemenin belirlenmesinde davacının esas alındığı SMK’deki düzenlemeler ilga edileceği için bu değişikliğin pratik bir sonucu olmayacaktır.
  • Üçüncü kişilerce sınai mülkiyet hakkı sahibine karşı açılacak davalara ilişkin yetki kuralları ile bu davalar bakımından davalı sınai mülkiyet hakkı sahibinin Türkiye’de yerleşim yerinin bulunmaması ihtimalinde yetkili mahkemenin belirlenmesinde HMK’nin yetkiye ilişkin hükümleri uygulama alanı bulacaktır.
  • Kanun Teklifi’nde herhangi bir geçiş hükmü bulunmamaktadır. Teklifin Kanunlaşması sonrası HSK’nin alacağı kararda da bir geçiş hükmü yer almazsa, söz konusu karar ile görevsiz ve/veya yetkisiz hâle gelecek mahkemelerde görülen davalarda, görevsizlik ve/veya yetkisizlik nedeniyle davanın reddine karar verilmesi ihtimali ortaya çıkacaktır. Hemen belirtmek gerekir ki davanın açıldığı tarihte görevli olan mahkemenin, yargılama devam ederken görevsiz hâle gelmesi ya da yetkili mahkemede açılan bir dava devam ederken, uyuşmazlıkla ilgili bir başka bir mahkemenin kesin yetkili hâle gelmesi durumunda nasıl bir karar verilmesi gerektiği öğretide ve yargılamada görüş birliği bulunmamaktadır. HMK m.115/1 hükmü kapsamında dava şartlarının mevcut olup olmamasının davanın her aşamasında mahkemece kendiliğinden araştırılması gerektiği gerekçesiyle davanın, dava şartı yokluğundan reddine ilişkin verilmiş kararlar ve davanın bu şekilde sonuçlanması gerektiği yönünde görüşler olduğu gibi; bir mahkemenin dava devam ederken görevsiz ve/veya yetkisiz hâle gelmesine rağmen, tabii hâkim ilkesinin bir gerekliliği ve davanın açıldığı tarihte mahkemenin görevli ve yetkili olduğu gerekçesiyle, görevsizlik ve/veya yetkisizlik kararı verilmeksizin davanın sonuçlandırılması gerektiği yönünde görüşler de vardır.

Osman Umut KARACA

Mart 2020

osmanumutkaraca@hotmail.com


[1] Bkz. https://www2.tbmm.gov.tr/d27/2/2-2735.pdf (20.03.2020).

[2] Sınai mülkiyet haklarına ilişkin hukuk yargılamasında görev kurallarını incelediğimiz yazı için bkz. https://iprgezgini.org/2019/11/25/sinai-mulkiyet-haklarina-iliskin-hukuk-uyusmazliklarinda-gorevli-mahkeme/ (20.03.2020).

[3] Sınai mülkiyet haklarına ilişkin hukuk yargılamasında yetki kurallarını incelediğimiz yazı için bkz. https://iprgezgini.org/2020/03/03/sinai-mulkiyet-haklarina-iliskin-hukuk-uyusmazliklarinda-yetkili-mahkeme/ (20.03.2020).

* Yazının başlangıcında yer alan TBMM Genel Kurul Salonu görseli https://www.aa.com.tr/tr/politika/tbmmde-bu-hafta/1603616 (20.03.2020) uzantılı internet sayfasından alınmıştır.

Sınai Mülkiyet Haklarına İlişkin Hukuk Uyuşmazlıklarında Yetkili Mahkeme

Okumakta olduğunuz yazı; ilki yaklaşık üç ay önce yayınlanan[1] bir serisinin, hayli gecikmiş, ikinci ve son kısmıdır. Taslak aşamasındayken sınai mülkiyet haklarına ilişkin hukuk uyuşmazlıklarında görevli ve yetkili mahkemelerin aynı yazı içerisinde ele alınması fikri,  hem uzunluğu nedeniyle yazının okunmasına yönelik motivasyonu düşüreceği hem de bu uzunlukta bir yazının IPR Gezgini formatına uygun olmayacağı gerekçeleriyle terk edilmiş, görev ve yetki konularının ayrı yazılarda ele alınması yöntemi tercih edilmiştir.

Hukuk yargılamasında yetkiye ilişkin kurallar 12.01.2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) m.5-19 hükümlerinde düzenlenmiştir. Mahkemelerin yetkisi kesin yetki ve kesin olmayan yetki olarak ikiye ayrılmaktadır. Bu ayrım; yetki kurallarına ilişkin itirazları ileri sürebilecek kişilerin ve söz konusu itirazların ileri sürülebileceği zaman diliminin belirlenmesi ile yetki kurallarına aykırılığın yargılamaya etkisi bakımından birçok temel farklılığı da ortaya çıkarmaktadır. Gerçekten, HMK m.114/1,ç hükmüne göre; yetkinin kesin olduğu hâllerde, mahkemenin yetkili bulunması dava şartıdır. HMK m.19/2 hükmüne göre; yetkinin kesin olmadığı durumlarda ise yetki kurallarına aykırılık ancak belli aşamaya kadar ileri sürülebilir. HMK m.19/4 hükmüne göre; yetkinin kesin olmadığı davalarda, davalı, süresi içinde ve usulüne uygun olarak yetki itirazında bulunmazsa, davanın açıldığı mahkeme yetkili hâle gelir.

HMK m.5 hükmüne göre; mahkemelerin yetkisi, diğer kanunlarda yer alan yetkiye ilişkin hükümler saklı kalmak üzere, HMK’deki hükümlere tabidir. 22.12.2016 tarihli ve 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nda (SMK) yetkiye ilişkin ayrıntılı özel düzenlemeler yer almaktadır. Bu özel düzenlemeler, yetkiye ilişkin olarak HMK’nin genel düzenlemelerinden ayrılmaktadır ve bu nedenle HMK’deki yetkiye ilişkin hükümlere göre öncelikle uygulanmaktadır.

SMK’de yetkiye ilişkin olarak karşımıza çıkan ilk düzenleme SMK m.156/1 hükmüdür. Anılan hükümde; SMK’de öngörülen davalarda görevli mahkemenin fikrî ve sınai haklar hukuk mahkemesi[2] (FSHHM) olduğu, bu mahkemenin yargı çevresinin, 26/9/2004 tarihli ve 5235 sayılı Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun (5235 sayılı Kanun) hükümlerine göre belirleneceği, FSHHM kurulmamış olan yerlerde bu mahkemenin görev alanına giren dava ve işlere, o yerdeki asliye hukuk mahkemesince bakılacağı düzenlenmiştir. Anılan hüküm her ne kadar göreve ilişkin görünse yetkili mahkemenin belirlenmesinde de uygulama alanı bulmaktadır. Gerçekten, Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK), 5235 sayılı Kanun’un verdiği yetkiyle almış olduğu 30.05.2018 tarihli ve 839 sayılı kararında, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun (HSYK) 24.03.2005 tarihli ve 188 sayılı kararı ile sonraki tarihli kararlarına atıf yaparak, SMK’de açık bir düzenleme olmamasına rağmen, FSHHM’nin yargı çevresinin adlî yargı adalet komisyonlarının merkez ve mülhakatları[3] olan ilçeleri kapsayacak şekilde belirlenmesi hususunu da karara bağlamıştır. Konuyu bir örnekle somutlaştıracak olursak; HSK’nin söz konusu kararı uyarınca Ankara ilçe adliyeleri ile Ankara Batı Adliyesinin yargı çevresindeki sınai mülkiyet haklarına ilişkin uyuşmazlıklar, söz konusu adliyelerdeki asliye hukuk mahkemelerinde değil, Ankara FSHHM’lerde görülecektir. SMK m.156/1 hükmünün lafzından, düzenlemenin bir kesin yetki kuralı olduğu sonucuna varılmaktadır. SMK m.156/1 hükmüne ilişkin değinilmesi gereken son husus, anılan hükmün yalnız SMK’de açıkça belirtilen davalarda uygulanacak olmasıdır. Bu bağlamda SMK’de açıkça anılmayan ancak, SMK’de öngörülen hususlardan kaynaklanan davalarda, kural olarak SMK’nin yetkiye ilişkin diğer hükümleri ile bu hükümler uyarınca yetkili mahkeme belirlenemiyor ise HMK’nin yetkiye ilişkin hükümleri uygulama alanı bulacaktır.

Sınai mülkiyet haklarına ilişkin hukuk uyuşmazlıklarında yetkili mahkemenin belirlenmesine ilişkin bir başka düzenleme ise SMK m.156/2 hükmüdür. Anılan hüküm hem göreve hem yetkiye ilişkindir. SMK m.156/2 hükmüne göre; TÜRKPATENT’in SMK hükümlerine göre aldığı bütün kararlara karşı açılacak davalar ile TÜRKPATENT’in kararlarından zarar gören üçüncü kişilerin TÜRKPATENT aleyhine açacakları davalarda görevli ve yetkili mahkeme, Ankara FSHHM olarak belirlenmiştir.[4] SMK m.156/2 hükmünde belirlenen yetki kuralı da kesindir. Anılan hükmün uygulanmasında dikkat edilmesi gereken ilk husus, yalnız SMK’de açıkça öngörülen davalar bakımından değil, Kurumun SMK hükümleri kapsamında aldığı kararlara karşı açılacak davaların tamamında Ankara FSHHM’nin görevli ve yetkili olmasıdır. Uyuşmazlık Mahkemesi ilgili bölümleri aşağıda yer alan kararında konu etraflıca ele alınmıştır: [5]

Kurum nezdinde temsile yetkili marka vekilinin, müvekkili adına takip ettiği dosyalardan istifa etmesi üzerine bir kısım tebligatların asil yerine eski vekile yapılması nedeniyle mağduriyet yaşandığı, söz konusu tebligatların tekrar asile yapılması ve hukuki durumun eski hale getirilmesi talebiyle açılan davada, Ankara  3. Fikrî ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesinin, 23.12.2016 tarihli ve E.2016/408, K.2016/453 sayılı kararı ile uyuşmazlığın idari yargı çözümlenmesi gerektiği gerekçesiyle görevsizlik kararı verilmiş, uyuşmazlığın idari yargıya taşınması üzerine Ankara 8. İdare Mahkemesi, E.2018/159 dosyada verdiği 31.01.2018 tarihli ara karar ile idari yargının değil adli yargının görevli olduğu gerekçesiyle ve görevli yargı yerinin belirlenmesi talebiyle dosyayı Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmiştir. Uyuşmazlık konusu, 556 sayılı KHK’de öngörülen hususlara ilişkin Kurumun almış olduğu kararlardan kaynaklandığı için, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğuna, Ankara 8. İdare Mahkemesinin başvurusunun kabulüne ve Ankara  3. Fikrî ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesinin 23.12.2016 tarihli ve E.2016/408, K.2016/453 sayılı görevsizlik kararının kaldırılmasına karar verilmiştir.”

Karşılaştığımız somut uyuşmazlıklarda, özellikle davacılar bakımından, SMK m.156/2 hükmünün uygulanması konusunda bazı duraksamalar yaşandığı ve anılan hükmün hatalı yorumlandığı tespit edilmiştir. Bu hatalı yorum ve uygulamalardan ilki, bir sınai mülkiyet hakkının hükümsüzlüğüne ilişkin davalarda TÜRKPATENT’in tek başına ya da hak sahibiyle birlikte davalı olarak gösterildiği davaların, TÜRKPATENT taraf gösterildiği için Ankara FSHHM’de açılması şeklinde karşımıza çıkmaktadır.[6] Hemen belirtmek gerekir ki davacının yerleşim yerinin Ankara olması ve kendi sınai mülkiyet hakkına dayanarak bu davayı açmış olması ya da herhangi bir sınai mülkiyet hakkına dayanmaksızın bu davanın açılması ve hükümsüzlüğü talep edilen sınai mülkiyet hakkı sahibinin yerleşim yerinin Ankara olması durumunda, dava görevli ve yetkili mahkemede açılmış olacaktır. Ancak bu iki durum dışında, davalının ya da davalılardan birinin TÜRKPATENT olması nedeniyle davanın, Ankara FSHHM’de açılması hâlinde, dava yetkisiz mahkemede açılmış olacaktır. Zira bu durumda SMK m.156/2 hükmünün uygulanma kabiliyeti bulunmamaktadır. Gerçekten ne TÜRKAPATENT’in almış olduğu karara karşı açılmış bir dava ne de Kurum kararlarından zarar gören birinin uğramış olduğu bu zarar nedeniyle açılmış bir dava söz konusudur.

SMK m.156/2 hükmüne ilişkin karşılaşılan bir başka hatalı uygulama ise TÜRKPATENT’in SMK hükümleri dışında faklı mevzuat hükümlerine göre aldığı kararlara karşı veya bu nitelikteki kararlar nedeniyle zarar görenlerin TÜRKPATENT’e karşı yönelttikleri davaların Ankara FSHHM’de açılması durumunda karşımıza çıkmaktadır. Bu noktada yetkili mahkemenin belirlenmesinde SMK m.156/2 hükmü değil, HMK’nin yetkiye ilişkin hükümleri uygulama alanı bulacaktır. TÜRKPATENT’in herhangi bir kararı olmaksızın TÜRKPATENT’e karşı dava açıldığı istisnai durumlarla da karşılaşılmaktadır. Bu gibi durumlarda da SMK m.156/2 hükmü değil, göreve ilişkin HMK’nin genel hükümleri uygulama alanı bulacaktır. Nitekim Kuruma başvuru yapılmaksızın ve dolayısıyla Kurumun almış olduğu herhangi bir karar olmaksızın, bir markanın tanınmış olduğunun tespiti istemiyle doğrudan TÜRKPATENT’e karşı açılan tespit davasında Yargıtay yetkili mahkemeye ilişkin olarak şu tespitlerde bulunmuştur:[7]

“Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmaması ile davanın davalı TPE Başkanlığı tarafından verilmiş bir karar veya tesis edilmiş bir işleme karşı açılmamış olması nedeniyle, davalı TPE Başkanlığı yönünden 556 sayılı KHK’nın 71/2. maddesinde düzenlenen kesin yetki kuralının somut olayda uygulanması koşullarının bulunmamasına göre de, davalılar vekillerinin aşağıdaki bentler kapsamı dışında kalan ve yerinde görülmeyen diğer temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir.”

 SMK m.156/3 hükmüne göre; sınai mülkiyet hakkı sahibi tarafından, üçüncü kişiler aleyhine açılacak hukuk davalarında yetkili mahkeme, davacının yerleşim yeri veya hukuka aykırı fiilin gerçekleştiği yahut bu fiilin etkilerinin görüldüğü yer mahkemesidir. Yetki kuralı anılan hükümde belirtilen sınırlı sayıdaki seçenek bakımından kesin nitelikte değilken, bu seçenekler dışındaki diğer durumlar bakımımdan kesin niteliktedir. SMK m.156/3 hükmü; davanın türüne bakılmaksızın, davacının iddialarını kendi sınai mülkiyet hakkına dayandırdığı ve üçüncü kişilere karşı ileri sürülebilecek tüm davalar bakımından uygulama alanı bulacaktır. Bu bağlamda sınai mülkiyet hakkına tecavüz nedeniyle açılacak hukuk davaları ile sınai mülkiyet hakkı sahibinin kendi sınai mülkiyet hakkına dayanarak ileri sürebileceği hükümsüzlük istemli hukuk davalarında SMK m.156/3 hükmü uygulama alanı bulacaktır.

SMK m.156/3 hükümde geçen “üçüncü kişiler” ifadesi, özellikle, sınai mülkiyet hakkı sahibinin sözleşmesel ilişki içinde bulunduğu kişilere karşı, sınai mülkiyet hakkına dayalı olarak açacağı hukuk davalarında hükmün uygulanıp uygulanmayacağı noktasında duraksamaya neden olacak niteliktedir. Zira bir sözleşmesel ilişkide “üçüncü kişiler” ifadesi sözleşmenin tarafı olmayan kişileri ifade etmek için kullanılmaktadır. Hemen belirtmek gerekir ki anılan ibare ile kastedilen, sınai mülkiyet hakkı sahibi ile TÜRKPATENT dışındaki üçüncü kişilerdir. Bu bağlamda sınai mülkiyet hakkı sahibinin sözleşmesel ilişki içerisinde bulunduğu kişilere karşı, sınai mülkiyet hakkına dayanarak açacağı hukuk davalarında yetkili mahkemenin belirlenmesinde SMK m.156/3 hükmü uygulama alanı bulacaktır.

Yetkiye ilişkin düzenlemeler bakımında HMK’den ayrılan bir başka hüküm ise SMK m.156/4’tür. Anılan hükme göre; davacının Türkiye’de yerleşim yeri bulunmaması hâlinde yetkili mahkeme, davanın açıldığı tarihte sicilde kayıtlı vekilin işyerinin bulunduğu yerdeki ve eğer vekillik kaydı silinmişse Kurum merkezinin bulunduğu yerdeki mahkemedir. SMK m.156/4 hükmündeki yetki kuralı kesindir. Burada bir seçimlik yetkinin değil, sıralı bir yetki kuralı bulunduğuna dikkat edilmelidir. Zira davacının Türkiye’de yerleşim yeri bulunmaması hâlinde yetkili mahkeme öncelikle davanın açıldığı tarihte sicilde kayıtlı marka ve/veya patent vekilinin işyerinin bulunduğu yerdeki mahkemedir. Eğer vekilin vekillik kaydı silinmişse Kurum merkezinin bulunduğu yerdeki mahkeme yetkili mahkeme hâline gelmektedir. SMK m.156/4 hükmündeki yetki düzenlemesinin yargılamaya ne gibi bir olumlu etkisinin olacağı belirsizdir. SMK’de TÜRKPATENT’in taraf olmadığı davalar hariç olmak üzere yetki kuralları, sınai mülkiyet hakkı sahibi esas alınarak belirlenmektedir. Kanun koyucu, sınai mülkiyet hakkı sahibinin açacağı ya da sınai mülkiyet hakkı sahibine karşı açılacak davaların, sınai mülkiyet hakkı sahibinin, yerleşim yeri dışında açılması nedeniyle yaşayacağı mağduriyeti önlemek amacıyla bu yönde bir tercihte bulunmuştur. Ancak Türkiye’de yerleşim yeri bulunmayan bir davacı söz konusu iken, bir başka ifadeyle davacı her hâlükârda yerleşim yerinden başka bir yerde dava açmak durumunda iken yetki kurallarının belirlenmesinde davalının yerleşim yerinin esas alınmamasının gerekçesi anlaşılamamaktadır. Kanaatimizce davacının Türkiye’de yerleşim yerinin bulunmadığına ilişkin kurguda, yetki kurallarının davalının yerleşim yerinin esas alınarak belirlenmesi daha isabetli olurdu.

SMK m.156/4 hükmünde yer alan ilginç ve sebebi belirsiz bir başka düzenleme ise yetki kurallarının belirlenmesinde davacının, davada temsil yetkisi bulunmayan marka ve/veya patent vekilinin işyeri adresinin esas alınmasıdır. Bu düzenlemenin gerekçelendirilmesi aşamasında dayanılabilecek tek hüküm SMK m.160/3’tür. Anılan hükme göre; yerleşim yeri yurt dışında bulunan kişiler, TÜRKPATENT nezdinde ancak marka veya patent vekilleri tarafından temsil edilebilmektedir. Vekille temsil edilmeksizin asil tarafından gerçekleştirilen işlemler, yapılmamış sayılmaktadır. Bu gerekçelendirmede dahi davacının Türkiye’de yerleşim yeri bulunmaması durumunda, yetki kurallarının davalı esas alınarak belirlenmemesinin; davacıya, davalıya ve yargılamaya ne gibi bir olumlu etkisinin olduğu anlaşılamamaktadır.

SMK’de yer alan yetki kurallarına ilişkin son düzenleme m.156/5 hükmüdür. Anılan hükme göre; üçüncü kişiler tarafından sınai mülkiyet hakkı sahibi aleyhine açılacak davalarda yetkili mahkeme, davalının yerleşim yerinin bulunduğu yer mahkemesidir. Sınai mülkiyet hakkı başvurusu veya sınai mülkiyet hak[8] sahibinin Türkiye’de yerleşim yeri bulunmaması hâlinde, dördüncü fıkra hükmü uygulanır. Anılan hükümde geçen    “üçüncü kişiler” ifadesi ile kastedilmek istenen, yukarıdaki açıklamalarımızda belirtmiş olduğumuz gibi, sınai mülkiyet hakkı sahibi ile TÜRKPATENT dışındaki kişiler kastedilmektedir. Bu bağlamda sınai mülkiyet hakkı sahibi ile sözleşmesel ilişki içinde bulunan kişilerin, örneğin lisans alanın, sınai mülkiyet hakkı sahibine karşı açacağı davalarda da SMK m.156/5 hükmü uygulama alanı bulacaktır.

Bir sınai mülkiyet hakkı sahibinin, kendi sınai mülkiyet hakkına dayanarak, bir başka sınai mülkiyet hakkı sahibine karşı ve o kişinin sınai mülkiyet hakkını dava konusu ederek dava açması durumunda yetkili mahkemesi SMK m.156/3 hükmüne göre mi yoksa SMK m.156/5 hükmüne göre mi belirleneceği konularında duraksama yaşanabilmektedir. Bu durumda yetkili mahkeme hem SMK m.156/3 hükmüne göre davacının hem de SMK m.156/5 hükmüne göre davalının yerleşim yeri mahkemeleri yetkilidir. Bu durumda dava, davacının ya da davalının yerleşim yerinde açılabilir.

SMK m.156/5 hükmünde; sınai mülkiyet hakkı başvurusu veya sınai mülkiyet hakkı sahibinin (davalının) Türkiye’de yerleşim yeri bulunmaması hâlinde, SMK m.156/4 hükmünün uygulanacağı düzenlenmektedir. Bu noktada SMK m.156/5 hükmünün yaptığı atıfla SMK m.156/4 hükmünün nasıl uygulanacağı belirsizdir. Zira SMK m.156/5 hükmünde yetki kuralı belirlenirken davalı esas alınmakta iken, davalının Türkiye’de yerleşim yeri bulunmadığına ilişkin kurguda ise yetki kuralının belirlenmesinde davacının esas alındığı SMK m.156/4 hükmüne atıf yapılmaktadır. Somut bir örnekle açıklamak gerekirse; davacı A’nın, Türkiye’de yerleşim yeri olmayan davalı B’ye açacağı davada yetkili mahkeme SMK m.156/4 hükmüne göre belirlenecektir. Ancak anılan hüküm, davacının yani A’nın Türkiye’de yerleşim yerinin bulunmaması durumunu düzenlemektedir. Oysaki somut durumda davacı A’nın Türkiye’de yerleşim yeri bulunmaktadır. Kanaatimizce üçüncü kişiler tarafından Türkiye’de yerleşim yeri bulunmayan sınai mülkiyet hakkı sahiplerine karşı açılacak hukuk davalarında yetkili mahkeme, kanun koyucunun varsayımsal iradesi ile hatalı düzenlemeler dikkate alınarak, davanın açıldığı tarihte, davalının sicilde kayıtlı marka ve/veya patent vekilinin işyerinin bulunduğu yerdeki ve eğer vekillik kaydı silinmişse Kurum merkezinin bulunduğu yerdeki mahkeme olarak belirlenecektir. Türkiye’de yerleşim yeri bulunmayan taraflar bakımından yetki kurallarının belirlenmesinde yaşanan sorunların giderilmesi için, SMK m.156/4 hükmünün ilga edilmesi ve SMK m.156/5 hükmünün ise “… sınai mülkiyet hakkı başvurusu veya sınai mülkiyet hakkı sahibinin Türkiye’de yerleşim yeri bulunmaması hâlinde, yetkili mahkeme davacının yerleşim yerinin bulunduğu yer mahkemesidir.” şeklinde düzenlenmesi gerekmektedir.

Osman Umut KARACA

Mart 2020

osmanumutkaraca@hotmail.com


KISALTMALAR CETVELİ

FSHHM                     : Fikrî ve sınai haklar hukuk mahkemesi

HMK                          : 12.01.2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu

HSK                           : Hâkimler ve Savcılar Kurulu

HSYK                        : Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu

SMK                          : 22.12.2016 tarihli ve 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu

TÜRKPATENT       : Türk Patent ve Marka Kurumu

5235 sayılı Kanun     : 26.09.2004 tarihli ve 5235 sayılı Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun


[1] Serinin ilk yazısı için bkz. https://iprgezgini.org/2019/11/25/sinai-mulkiyet-haklarina-iliskin-hukuk-uyusmazliklarinda-gorevli-mahkeme/, (01.03.2020)

[2] Fikrî ve sınai haklar hukuk mahkemelerinin teknik anlamda ilk kez SMK ile kurulmuş olduğuna ilişkin ayrıntılı bilgi için bkz. https://iprgezgini.org/2019/11/25/sinai-mulkiyet-haklarina-iliskin-hukuk-uyusmazliklarinda-gorevli-mahkeme/, (01.03.2020)

[3] Bir merkeze bağlı olan yerler. (Kaynak; https://sozluk.gov.tr/ 21.11.2019)

[4] Yarg. 11. HD. 06.02.2006 tarihli ve E.2006/2507, K.2006/2206 sayılı karar. (Karar için Bkz. http://www.kazanci.com/kho2/ibb/files/11hd-2005-2507.htm 21.11.2019)

[5] Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü, 28.05.2018 tarihli ve E.2018/178, K.2018/279 sayılı karar. Karar için Bkz; http://kararlar.uyusmazlik.gov.tr/Karar/Content/962ed5c9-aae8-4091-9f1d-95703aff2919?excludeGerekce=False&wordsOnly=False, (01.11.2019)

[6] SMK m.25/2 ve m.50/3 hükümlerinde markanın, coğrafi işaretin ve geleneksel ürün adının hükümsüzlüğüne ilişkin davalarda TÜRKPATENT’in taraf gösterilmeyeceği açıkça düzenlenmiştir. Tasarım, patent ve faydalı model haklarının hükümsüzlüğüne ilişkin davalarda Kurum’un taraf gösterilmeyeceği açıkça düzenlenmemiş olsa da kanaatimizce bu durum kasıtlı bir susma olarak değerlendirilemez. Zira yerleşik yargı uygulamaları, bu haklar bakımından da hükümsüzlük davalarında TÜRKPATENT’in taraf gösterilemeyeceği yönündedir.

[7] Karar için Bkz. http://www.kazanci.com/kho2/ibb/files/11hd-2007-3468.htm (21.11.2019)

[8] Kanun koyucunun, diğer hükümlerde “sınai mülkiyet hakkı sahibi” ifadesini tercih ederken, burada “sınai mülkiyet hak sahibi” ifadesini tercih etmiş olması, hem Türkçe’deki tamlama kurallarına uygun değildir hem de Kanun metnindeki ifade birliğini bozmaktadır.

SINAİ MÜLKİYET HAKLARINA İLİŞKİN HUKUK UYUŞMAZLIKLARINDA GÖREVLİ MAHKEME

Okumakta olduğunuz yazı, taslak aşamasındayken, sınai mülkiyet haklarına ilişkin hukuk uyuşmazlıklarında görevli mahkemelerin yanında yetkili mahkemelerinde ele alınmasını amaç edinmekteydi. Ancak görev ve yetki konularının aynı yazı içinde ele alınmasının, hem yazının okunmasına yönelik motivasyonu düşüreceği hem de bu uzunlukta bir yazının IPR Gezgini formatına uygun olmayacağı gerekçeleriyle yazının, görev ve yetki olmak üzere iki bölümde okuyuculara arz edilmesi yöntemi tercih edilmiştir. Bu bağlamda okumakta olduğunuz yazı, iki bölümlük bir serinin ilk bölümünü oluşturmaktadır.

Medeni usul hukukunun temelini oluşturan görev ve yetki konularına o kadar önem verilir ki hukuk fakültelerinin medeni usul ve icra ve iflas hukuku ana bilim dalı akademisyenleri bu durumu ağız birliği etmişçesine şöyle ifade eder: “Görev ve yetki konularını bilmeden bu dersten geçemezsiniz.” Öğrenciler bakımından dersi geçip geçememe gibi pratik bir sonucu olan görev ve yetki konularının, meslek yaşamında ise davanın görev ve/veya yetki yönünden reddedilip reddedilmemesi gibi nispeten telafisi daha güç sonuçları bulunmaktadır.

Hukuk yargılamasında göreve ilişkin kurallar HMK m.1-4 hükümlerinde düzenlenmiş ve HMK m.1 hükmünde, mahkemelerin görevinin ancak kanunla düzenleneceği ve göreve ilişkin kuralların kamu düzeninden olduğu belirtilmiştir.

HMK m.2 hükmüne göre; HMK’de ve diğer kanunlarda aksine düzenleme bulunmadıkça genel görevli mahkeme asliye hukuk mahkemesidir. SMK göreve ilişkin bazı özel düzenlemeler yer almaktadır. SMK m.156/1 hükmüne göre; SMK’de öngörülen hukuk davaları bakımından görevli mahkeme fikrî ve sınai haklar hukuk mahkemesi; SMK m.156/2 hükmüne göre ise TÜRKPATENT’in SMK hükümlerine göre almış olduğu bütün kararlara karşı açılacak hukuk davaları ile Kurumun kararlarından zarar gören üçüncü kişilerin Kurum aleyhine açacakları davalarda Ankara FSHHM’nin görevli olduğu düzenlenmiştir.

Sınai mülkiyet haklarına ilişkin hukuk uyuşmazlıklarında görev yönünden değinilmesi gereken ilk husus; fikrî ve sınai haklar hukuk mahkemelerinin teknik anlamda ilk kez SMK ile kurulmuş olmasıdır. Gerçekten SMK’nin yürürlüğe girmesinden önce fikrî ve sınai haklar hukuk mahkemesi olarak ifade edilen mahkemeler; o dönemki adıyla HSYK’nin, 24.03.2005 tarihli ve 188 sayılı kararı ile belli asliye hukuk mahkemelerinin FSHHM olarak adlandırılmasından ibaretti. HSYK bu belirlemeyi, 26.09.2004 tarihli ve 5235 sayılı Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun’un (5235 sayılı Kanun) m.5/6 hükmüyle, hukuk mahkemelerinin ihtisas mahkemesi olarak belirlenmesi konusunda kendisine tanınan yetkiye dayanarak gerçekleştirmişti. Nitekim söz konusu mahkemeler; 551 sayılı KHK m.146/2, 554 sayılı KHK m.58/2,  555 sayılı KHK m.30/2 ve 556 sayılı KHK m.71/2 hükümlerinde görevli ve yetkili mahkemeler, FSHHM olarak değil, ihtisas mahkemeleri olarak adlandırılmaktaydı. KHK’ler döneminde verilen ve ilgili bölümleri aşağıda yer alan yargı kararlarında da bu konuya işaret edilmiştir:

“Ne varki, daire bozma kararından sonra yürürlüğe giren 24.6.1995 gün ve 556 sayılı Markaların Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin görevli ve yetkilı mahkeme başlıklı 71.maddesinde, “Bu Kanun Hükmünde kararnamede öngörülen bütün davalarda görevli mahkeme, Adalet Bakanlığınca kurulacak ihtisas mahkemeleridir.”[1]

“556 sayılı KHK.nin 71.maddesinde, bu kararnamede öngörülen bütün davalarda, görevli mahkeme, Adalet Bakanlığınca kurulacak ihtisas mahkemeleridir, Asliye Ticaret ve Asliye Hukuk Mahkemelerinden hangisinin ihtisas mahkemesi olarak görevlendirileceği ve bu mahkemelerinin yargı çevresini Adalet Bakanlığının teklifi üzerine Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu belirleyeceği hükmü mevcut olup …”[2]

 KHK’ler döneminde, asliye hukuk mahkemesi düzeyindeki ihtisas mahkemelerinin, teknik anlamda FSHHM olmamasının ve bu durumun bir adlandırmadan ibaret olmasının bir başka yansıması ise SMK Geçici Madde 6 hükmünde karşımıza çıkmaktadır. Anılan hükme göre; SMK ile yürürlükten kaldırılması öngörülen 551 sayılı KHK m.146, 554 sayılı KHK m.58, 555 sayılı KHK m.30 ve 556 sayılı KHK m.71 hükümleri uyarınca kurulmuş ihtisas mahkemeleri, SMK m.156/1 hükmü uyarınca kurulan mahkemeler olarak kabul edilecektir ve bu mahkemelerde derdest olan davaların görülmesine devam olunacaktır.

Görev konusunda değinilmesi gereken bir başka konu, FSHHM’nin bulunmadığı yerlerde, sınai mülkiyet haklarına ilişkin uyuşmazlıklarda hangi mahkemelerin görevli olacağıdır. SMK m.156/1 hükmüne göre; FSHHM kurulmamış olan yerlerde bu mahkemenin görev alanına giren dava ve işlere, o yerdeki asliye hukuk mahkemesince bakılır. HSK’nin, SMK m.156 hükmünde yer alan düzenleme ile 5235 sayılı Kanun m.5 ve m.9 hükümlerinin verdiği yetkiye dayanarak, SMK’nin yürürlüğe girmesinden sonra aldığı, 30.05.2018 tarihli ve 839 sayılı kararı[3] ile FSHHM’nin kurulmadığı ve yargı çevresinin bu mahkemelerin bulunduğu mahallere bağlanmadığı FSHHM’nin görev alanına giren dava ve işlere bir asliye hukuk mahkemesi bulunan yerlerde bu mahkemenin, iki asliye hukuk mahkemesi bulunan yerlerde bir numaralı asliye hukuk mahkemesinin, ikiden fazla asliye hukuk mahkemesi bulunan yerlerde ise üç numaralı asliye hukuk mahkemesinin bakmasına karar verilmiştir.[4] HSK, belirtilen görevlendirmenin 30.05.2018 tarihi itibariyle faaliyette bulunan asliye hukuk mahkemelerinin sayısına göre yapıldığını ve daha sonra faaliyete geçirilecek mahkemelerin, görevli mahkemenin belirlenmesinde dikkate alınmayacağını da karara bağlamıştır. Belirtilen sınırlamanın somut etkisi; 30.05.2018 tarihinden sonra asliye hukuk mahkemelerinin sayısını ikiye, üçe veya daha fazla sayıya çıkaracak ya da söz konusu mahkemelerin sayısını ikiye veya bire indirecek nitelikteki değişikliklerin FSHHM’nin görev alanına giren işlere bakan mahkemelerde bir değişiklik olmaması şekilden gerçekleşecektir. 

HSK’nin 30.05.2018 tarihli ve 839 sayılı kararında dikkat çeken ve uygulamayı etkileyecek bir başka husus ise FSHHM’nin yargı çevresiyle ilgilidir. Bu husus her ne kadar yetki düzenlemesi olsa da görevli mahkemenin belirlenmesinde de doğrudan etkilidir. HSK, anılan kararında, HSYK’nin 24.03.2005 tarihli ve 188 sayılı kararı ile sonraki tarihli kararlarına atıf yaparak, her ne kadar SMK’de açık bir düzenleme olmasa da FSHHM’nin yargı çevresinin adlî yargı adalet komisyonlarının merkez ve mülhakatları[5] olan ilçeleri kapsayacak şekilde belirlenmesi hususunu da karara bağlamıştır. Konuyu bir örnekle somutlaştıracak olursak; HSK’nin söz konusu kararı ile Ankara ilçe adliyeleri ile Batı Adliyesinin yargı çevresindeki sınai mülkiyet haklarına ilişkin uyuşmazlıklarda söz konusu adliyelerdeki asliye hukuk mahkemeleri değil, Ankara FSHHM görevli ve yetkili kılınmıştır. HSK’nin söz konusu kararının görev yönünden etkisi ise yargı çevresine ilişkin olağan uygulamanın devam ettirilmesi halinde asliye hukuk mahkemelerinde görülecek olan davaların, HSK’nin anılan kararı ile FSHHM’de görülmesi şeklinde karşımıza çıkmaktadır.

Sınai mülkiyet haklarına ilişkin hukuk uyuşmazlıklarında görevli mahkemenin belirlenmesine ilişkin bir başka düzenleme ise SMK m.156/2 hükmüdür. Anılan hüküm hem göreve hem yetkiye ilişkindir. Bununla birlikte hükmün yetkiye ilişkin kısmı, bir sonraki yazımızda ele alınacaktır. SMK m.156/2 hükmüne göre; TÜRKPATENT’in SMK hükümlerine göre aldığı bütün kararlara karşı açılacak davalar ile TÜRKPATENT’in kararlarından zarar gören üçüncü kişilerin TÜRKPATENT aleyhine açacakları davalarda görevli ve yetkili mahkeme, Ankara FSHHM olarak belirlenmiştir.[6] Anılan hükmün uygulanmasında dikkat edilmesi gereken ilk husus, yalnız SMK’de açıkça öngörülen davalar bakımından değil, Kurumun SMK hükümleri kapsamında aldığı kararlara karşı açılacak davaların tamamında Ankara FSHHM’nin görevli ve yetkili olmasıdır. Uyuşmazlık Mahkemesi ilgili bölümleri aşağıda yer alan kararında konu etraflıca ele alınmıştır: [7]

 Kurum nezdinde temsile yetkili marka vekilinin, müvekkili adına takip ettiği dosyalardan istifa etmesi üzerine bir kısım tebligatların asil yerine eski vekile yapılması nedeniyle mağduriyet yaşandığı, söz konusu tebligatların tekrar asile yapılması ve hukuki durumun eski hale getirilmesi talebiyle açılan davada, Ankara  3. Fikrî ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesinin, 23.12.2016 tarihli ve E.2016/408, K.2016/453 sayılı kararı ile uyuşmazlığın idari yargı çözümlenmesi gerektiği gerekçesiyle görevsizlik kararı verilmiş, uyuşmazlığın idari yargıya taşınması üzerine Ankara 8. İdare Mahkemesi, E.2018/159 dosyada verdiği 31.01.2018 tarihli ara karar ile idari yargının değil adli yargının görevli olduğu gerekçesiyle ve görevli yargı yerinin belirlenmesi talebiyle dosyayı Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmiştir. Uyuşmazlık konusu, 556 sayılı KHK’de öngörülen hususlara ilişkin Kurumun almış olduğu kararlardan kaynaklandığı için, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğuna, Ankara 8. İdare Mahkemesinin başvurusunun kabulüne ve Ankara  3. Fikrî ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesinin 23.12.2016 tarihli ve E.2016/408, K.2016/453 sayılı görevsizlik kararının kaldırılmasına karar verilmiştir.”

Karşılaştığımız somut uyuşmazlıklarda, özellikle davacılar bakımından, SMK m.156/2 hükmünün uygulanması konusunda bazı duraksamalar yaşandığı ve anılan hükmün hatalı yorumlandığı tespit edilmiştir. Bu hatalı yorum ve uygulamalardan ilki, bir sınai mülkiyet hakkının hükümsüzlüğüne ilişkin davalarda TÜRKPATENT’in tek başına ya da hak sahibiyle birlikte davalı olarak gösterildiği davaların, Ankara FSHHM’de açılması şeklinde karşımıza çıkmaktadır.[8] Hemen belirtmek gerekir ki davacının yerleşim yerinin Ankara olması ve kendi sınai mülkiyet hakkına dayanarak bu davayı açmış olması ya da herhangi bir sınai mülkiyet hakkına dayanmaksızın bu davanın açılması ve hükümsüzlüğü talep edilen sınai mülkiyet hakkı sahibinin yerleşim yerinin Ankara olması durumunda, dava görevli ve yetkili mahkemede açılmış olacaktır. Ancak bu iki durum dışında, davalının ya da davalılardan birinin TÜRKPATENT olması nedeniyle davanın, Ankara FSHHM’de açılması hâlinde, dava görevsiz mahkemede açılmış olacaktır. Zira bu durumda SMK m.156/2 hükmünün uygulanma kabiliyeti bulunmamaktadır. Gerçekten ne TÜRKAPATENT’in almış olduğu karara karşı açılmış bir dava ne de Kurum kararlarından zarar gören birinin uğramış olduğu bu zarar nedeniyle açılmış bir dava söz konusudur.

SMK m.156/2 hükmüne ilişkin karşılaşılan bir başka hatalı uygulama ise TÜRKPATENT’in SMK hükümleri dışında faklı mevzuat hükümlerine göre aldığı kararlara karşı veya bu nitelikteki kararlar nedeniyle zarar görenlerin TÜRKPATENT’e karşı yönelttikleri davaların Ankara FSHHM’de açılması durumunda karşımıza çıkmaktadır. Belirtmek gerekir ki TÜRKPATENT tüzel kişiliği haiz bir kamu kurumudur ve bu niteliği itibariyle sınai mülkiyet haklarına ilişkin işlemler dışında birçok hukuki iş ve işlemin de tarafıdır. Bu bağlamda TÜRKPATENT’in SMK hükümlerine göre almadığı kararlara karşı açılacak davalar ile TÜRKPATENT’in SMK hükümleri dışında diğer mevzuat hükümleri nedeniyle almış olduğu kararlardan zarar görenlerin TÜRKPATENT aleyhine açacakları davalarda FSHHM görevli değildir. Söz konusu davalar bakımından HMK’nin göreve ilişkin genel hükümleri uygulama alanı bulacaktır.

TÜRKPATENT’in herhangi bir kararı olmaksızın TÜRKPATENT’e karşı dava açıldığı istisnai durumlarla da karşılaşılmaktadır. Bu gibi durumlarda da SMK m.156/2 hükmü değil, göreve ilişkin HMK’nin genel hükümleri uygulama alanı bulacaktır. Nitekim Kuruma başvuru yapılmaksızın ve dolayısıyla Kurumun almış olduğu herhangi bir karar olmaksızın, bir markanın tanınmış olduğunun tespiti istemiyle doğrudan TÜRKPATENT’e karşı açılan bir tespit davasında Yargıtay görevli mahkemeye ilişkin olarak şu tespitlerde bulunmuştur:[9]

“Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmaması ile davanın davalı TPE Başkanlığı tarafından verilmiş bir karar veya tesis edilmiş bir işleme karşı açılmamış olması nedeniyle, davalı TPE Başkanlığı yönünden 556 sayılı KHK’nın 71/2. maddesinde düzenlenen kesin yetki kuralının somut olayda uygulanması koşullarının bulunmamasına göre de, davalılar vekillerinin aşağıdaki bentler kapsamı dışında kalan ve yerinde görülmeyen diğer temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir.”

Sınai mülkiyet haklarına ilişkin hukuk davalarında göreve ilişkin değinilmesi gereken son konu, söz konusu davaların, mutlak ticari dava olmasına rağmen asliye ticaret mahkemelerinde değil de FSHHM’ler ile asliye hukuk mahkemelerinde görülüyor olmasıdır. TTK m.4/1,d hükmüne göre tarafların tacir olup olmadıklarına bakılmaksızın fikrî mülkiyet hukukuna dair mevzuatta öngörülen davalardan doğan hukuk davaları ile çekişmesiz yargı işleri, ticari dava ve ticari nitelikte çekişmesiz yargı işi sayılmaktadır. TTK m.5 hükmüne göre; aksine hüküm bulunmadıkça, dava olunan şeyin değerine veya tutarına bakılmaksızın asliye ticaret mahkemesi, tüm ticari davalar ile ticari nitelikteki çekişmesiz yargı işlerine bakmakla görevlidir. TTK m.5 hükmünde “… aksine hüküm bulunmadıkça …” şeklinde ifade edilen durumlardan biri de SMK m.156 hükmünde hukuki dayanağını bulmaktadır. Gerçekten TTK m.5 hükmünün istisnasını oluşturan SMK m.156 hükmü nedeniyle mutlak ticari nitelikteki sınai mülkiyet haklarına ilişkin hukuk uyuşmazlıkları, asliye ticaret mahkemesinde değil, FSHHM’ler ile asliye hukuk mahkemelerinde görülmektedir. Bu noktada FSHHM bulunmayan yerlerde neden asliye ticaret mahkemelerinin değil de asliye hukuk mahkemelerinin görevli olduğu sorusu akıllara gelebilir. Kanaatimizce bu konuya ilişkin değerlendirme, karşılaşılabilecek iki farklı durum dikkate alınarak yapılmalıdır. İlk ihtimal; bir yerde hem FSHHM’nin hem de asliye ticaret mahkemesinin bulunmamasıdır. Bu senaryoda asliye hukuk mahkemesinin, davaya, asliye ticaret mahkemesi sıfatıyla değil de fikrî ve sınai haklar hukuk mahkemesi sıfatıyla bakması, mahkemelerin ihtisaslaşması yönündeki iradeye ve pratiklere uygundur. Karşılaşılabilecek ikinci durum ise FSHHM bulunmayan bir yerde, hem asliye hukuk hem asliye ticaret mahkemesi bulunmasıdır. Bu noktada mutlak ticari nitelikte olan sınai mülkiyet haklarına ilişkin hukuk uyuşmazlıkları bakımından, asliye ticaret mahkemesinin değil de asliye hukuk mahkemesinin görevli olması kanaatimizce yerinde değildir. Kanun koyucunun bu tercihinin; asliye ticaret mahkemeleri ile asliye hukuk mahkemeleri arasındaki ilişkinin görev ilişkisi değil de iş bölümü ilişkisi olduğu döneme ait uygulamaların devam ettirilmesinden kaynaklandığını düşünmekteyiz.[10] [11] Olması gereken hukuk bakımından; FSHHM’nin bulunmadığı yerlerde asliye ticaret mahkemesi varsa davaya asliye ticaret mahkemesi tarafından bakılmasının yerinde olacağı değerlendirilmektedir. Bununla birlikte SMK m.156 hükmü varlığını sürdürdükçe, FSHHM olmayan yerlerde, asliye ticaret mahkemesi bulunsa bile sınai haklara ilişkin hukuk uyuşmazlıkları bakımından asliye hukuk mahkemeleri görevli mahkeme olmaya devam edecektir.   

Osman Umut KARACA

Kasım 2019

osmanumutkaraca@hotmail.com


KISALTMALAR CETVELİ

FSHHM                     : Fikrî ve sınai haklar hukuk mahkemesi

HMK                          : 12.01.2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu

HSK                           : Hâkimler ve Savcılar Kurulu

HSYK                        : Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu

SMK                          : 22.12.2016 tarihli ve 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu

TTK                           : 13.01.2011 tarihli ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu

TÜRKPATENT       : Türk Patent ve Marka Kurumu

551 sayılı KHK         : Mülga 24.06.1995 tarihli ve 551 sayılı Patent Haklarının Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname

554 sayılı KHK         : Mülga 24.06.1995 tarihli ve 554 sayılı Endüstriyel Tasarımların Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname

555 sayılı KHK         : Mülga 24.06.1995 tarihli ve 555 sayılı Coğrafi İşaretlerin Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname

556 sayılı KHK         : Mülga 24.06.1995 tarihli ve 556 sayılı Markaların Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname

5235 sayılı Kanun     : 26.09.2004 tarihli ve 5235 sayılı Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun


[1] YHGK, 10.04.1996 tarihli ve E.1996/11-132, K.1996/262 sayılı karar. Karar için Bkz. http://www.kazanci.com/kho2/ibb/giris.html (22.11.2019)

[2] Yarg. 7. CD., 13.06.2002 tarihli ve E.2002/10429, K.2002/9122 sayılı, 14.07.2004 tarihli ve E.2003/9077, K.2004/9434 sayılı kararlar. Kararlar için Bkz. http://www.kazanci.com/kho2/ibb/giris.html (22.11.2019)

[3] Karar için Bkz; https://www.lexpera.com.tr/resmi-gazete/metin/RG801Y2018N30437S839, (01.11.2019)

[4] HSK söz konusu kararı ile KHK’ler dönemindeki uygulamayı devam ettirmektedir. KHK’ler döneminde başlayan ve devam etmekte olan uygulama Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin; 02.03.2006 tarihli ve E.2005/1936, K.2006/2131 sayılı kararında da ele alınmıştır. (Karar için Bkz. http://www.kazanci.com/kho2/ibb/files/11hd-2005-1936.htm 21.11.2019)

[5] Bir merkeze bağlı olan yerler. (Kaynak; https://sozluk.gov.tr/ 21.11.2019)

[6] Yarg. 11. HD. 06.02.2006 tarihli ve E.2006/2507, K.2006/2206 sayılı karar. (Karar için Bkz. http://www.kazanci.com/kho2/ibb/files/11hd-2005-2507.htm 21.11.2019)

[7] Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü, 28.05.2018 tarihli ve E.2018/178, K.2018/279 sayılı karar. Karar için Bkz; http://kararlar.uyusmazlik.gov.tr/Karar/Content/962ed5c9-aae8-4091-9f1d-95703aff2919?excludeGerekce=False&wordsOnly=False, (01.11.2019)

[8] SMK m.25/2 ve m.50/3 hükümlerinde markanın, coğrafi işaretin ve geleneksel ürün adının hükümsüzlüğüne ilişkin davalarda TÜRKPATENT’in taraf gösterilmeyeceği açıkça düzenlenmiştir. Tasarım, patent ve faydalı model haklarının hükümsüzlüğüne ilişkin davalarda Kurum’un taraf gösterilmeyeceği açıkça düzenlenmemiş olsa da kanaatimizce bu durum kasıtlı bir susma olarak değerlendirilemez. Zira yerleşik yargı uygulamaları, bu haklar bakımından da hükümsüzlük davalarında TÜRKPATENT’in taraf gösterilemeyeceği yönündedir.

[9] Karar için Bkz. http://www.kazanci.com/kho2/ibb/files/11hd-2007-3468.htm (21.11.2019)

[10] Asliye hukuk mahkemeleri ile asliye ticaret mahkemeleri arasındaki ilişki; 26.06.2012 tarihli ve 6335 sayılı Türk Ticaret Kanunu İle Türk Ticaret Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un yürürlüğe girdiği tarih olan 01.07.2012 itibariyle iş bölümü olmaktan çıkıp görev ilişkisi hâline gelmiştir.

[11]Asliye hukuk mahkemeleri ile asliye ticaret mahkemeleri arasındaki hukuki ilişkinin niteliği hakkında ayrıntılı bilgi için Bkz. Hakan Pekcanıtez / Oğuz Atalay /Muhammet Özekes, Medenî Usûl Hukuku, 14. Bası, Ankara 2013, s.191 vd.

SINAİ MÜLKİYET MEVZUATINDA 08.07.2019 TARİHİNDE GERÇEKLEŞTİRİLEN DEĞİŞİKLİKLER VE BU DEĞİŞİKLİKLERİN MUHTEMEL ETKİLERİ

Dün akşam geç saatlerde yayımlanan 08.07.2019 tarihli ve 30825 1. Mükerrer sayılı Resmi Gazete ile birçok hukuki düzenlemenin yanında; 24.04.2017 tarihli ve 30047 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Sınai Mülkiyet Kanununun Uygulanmasına Dair Yönetmelik (SMKY) ile 30.12.2004 tarihli ve 25686 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Entegre Devre Topoğrafyalarının Korunması Hakkında  Kanunun Uygulama Şeklini Gösterir Yönetmelik (EDTY) hükümlerinde değişiklikler içeren düzenlemelere de yer verilmiştir.

SMKY’de daha önce yapılan ilk ve tek değişiklik, 27.10.2017 tarihli ve 30223 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Sınai Mülkiyet Kanununun Uygulanmasına Dair Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik m.1 hükmüyle gerçekleştirilmişti.[1] Anılan değişiklik ile SMKY m.131 hükmüne üçüncü fıkradan sonra gelmek üzere, “Çevrim içi yolla yapılan başvuru veya diğer talepler 3/9/2016 tarihli ve 29820 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan E-Devlet Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik kapsamında kimlik doğrulama işlemi yapılarak e-Devlet Kapısı üzerinden de gerçekleştirilebilir. Bu yolla gerçekleştirilen başvuru veya taleplerde, işlemi yapan başvuru veya talep sahibi, gerçeğe aykırı beyanda bulunması veya belge sunması halinde her türlü hukuki ve cezai sorumluluğu üstlenir.” ifadelerini içeren dördüncü fıkra eklenmiş ve diğer fıkralar değişikliğe göre teselsül ettirilmişti. Bu değişiklikle kişilerin e-Devlet Şifreleri ile sınai mülkiyet haklarına ilişkin işlemleri gerçekleştirilmesinin hukuki altyapısı oluşturulmuştu.

SMKY’deki ikinci değişiklik ise 08.07.2019 tarihli ve 30825 1. Mükerrersayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Sınai Mülkiyet Kanununun Uygulanmasına Dair Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik (SMKYD) ile gerçekleştirilmiştir. SMKY’de yapılan değişiklikler ve bu değişikliklerin muhtemel etkilerine ilişkin değerlendirmelerimiz ile değişikliklere ilişkin inceleme tablosu[2] aşağıda yer almaktadır:

  • SMKY m.19/2,ç ve m.19/2,d hükümleri yürürlükten kaldırılmıştır. Anılan değişiklikle; markanın, kapsamında yer alan bir kısım mallar ve hizmetler bakımından yenilenebilmesi için talepte bulunan başvuru sahibinin gerçek kişi olması durumunda, noter onaylı imza beyannamesinin veya söz konusu beyannamenin noter onaylı örneğinin sunulması ile talepte bulunan başvuru sahibinin tüzel kişi olması durumunda noter onaylı imza sirkülerinin veya söz konusu sirkülerin noter onaylı örneğinin sunulması zorunluluğu kaldırılmıştır.
  • SMKY m.22/2,ç ve m.22/2,d hükümleri yürürlükten kaldırılmıştır. Anılan değişiklikle;başvuru sahibinin, markanın tescil edilmesinden önce başvurusunu kısmen veya tamamen geri çekebilmesi için talepte bulunan başvuru sahibinin gerçek kişi olması durumunda, noter onaylı imza beyannamesinin veya söz konusu beyannamenin noter onaylı örneğinin sunulması ile talepte bulunan başvuru sahibinin tüzel kişi olması durumunda noter onaylı imza sirkülerinin veya söz konusu sirkülerin noter onaylı örneğinin sunulması zorunluluğu kaldırılmıştır.
  • SMKY m.23/2,ç ve m.23/2,d hükümleri yürürlükten kaldırılmıştır. Anılan değişiklikle;marka sahibinin, markanın tescil kapsamındaki mal veya hizmetlerin tamamından veya bir kısmından vazgeçebilmesi için, talepte bulunan marka sahibinin gerçek kişi olması durumunda, noter onaylı imza beyannamesinin veya söz konusu beyannamenin noter onaylı örneğinin sunulması ile talepte bulun marka sahibinin tüzel kişi olması durumunda noter onaylı imza sirkülerinin veya söz konusu sirkülerin noter onaylı örneğinin sunulması zorunluluğu kaldırılmıştır.
  • SMKY m.33/2,c ve m.33/2,ç hükümleri yürürlükten kaldırılmıştır. Anılan değişiklikle;marka başvurusunun yayımına veya marka başvurusu hakkında verilen karara itirazın, itiraz hakkında karar verilinceye kadar geri çekilebilmesi için, talepte bulunan itiraz sahibinin gerçek kişi olması durumunda, noter onaylı imza beyannamesinin veya söz konusu beyannamenin noter onaylı örneğinin sunulması ile talepte bulunanın itiraz sahibinin tüzel kişi olması durumunda noter onaylı imza sirkülerinin veya söz konusu sirkülerin noter onaylı örneğinin sunulması zorunluluğu kaldırılmıştır.
  • SMKY m.46/1,c hükmü yürürlükten kaldırılmıştır. Anılan değişiklikle; coğrafi işaret veya geleneksel ürün adını tescil ettirenin, tescilin sağladığı haklarından ve kullanımın denetimiyle ilgili sorumluluklarından vazgeçebilmesi için,tescil ettirenin gerçek kişi olması durumunda, noter onaylı imza beyannamesinin veya söz konusu beyannamenin noter onaylı örneğinin sunulması, tescil ettirenin tüzel kişi olması durumunda noter onaylı imza sirkülerinin veya söz konusu sirkülerin noter onaylı örneğinin sunulması ile tescil ettirenin kamu kurum ve kuruluşları veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları olması durumunda vazgeçme yetkisini gösterir belgenin aslının veya aslına uygun örneğinin sunulması zorunluluğu kaldırılmıştır.
  • SMKY m.66/2,c ve m.66/2,ç hükümleri yürürlükten kaldırılmıştır. Anılan değişiklikle;tasarım tescilinin yayımına veya tasarım tescil başvurusu hakkında verilen ret veya kısmi ret kararına itirazın, Kurum tarafından itiraz hakkında karar verilmeden önce geri çekilebilmesi için, talepte bulunan itiraz sahibinin gerçek kişi olması durumunda, noter onaylı imza beyannamesinin veya söz konusu beyannamenin noter onaylı örneğinin sunulması ile talepte bulunanın itiraz sahibinin tüzel kişi olması durumunda noter onaylı imza sirkülerinin veya söz konusu sirkülerin noter onaylı örneğinin sunulması zorunluluğu kaldırılmıştır.
  • SMKY m.67/3,ç ve m.67/3,d hükümleri yürürlükten kaldırılmıştır. Anılan değişiklikle; koruma süresi sona eren çoklu tasarım başvurularında kısmi yenileme işlemi yapılabilmesi için, talepte bulunan başvuru sahibinin gerçek kişi olması durumunda, noter onaylı imza beyannamesinin veya söz konusu beyannamenin noter onaylı örneğinin sunulması ile talepte bulunanın başvuru sahibinin tüzel kişi olması durumunda noter onaylı imza sirkülerinin veya söz konusu sirkülerin noter onaylı örneğinin sunulması zorunluluğu kaldırılmıştır.
  • SMKY m.70/2,ç ve m.70/2,d hükümleri yürürlükten kaldırılmıştır. Anılan değişiklikle; tasarım sahibinin, başvurudan veya tescilden doğan tasarım hakkından kısmen veya tamamen vazgeçebilmesi için, talepte bulunan tasarım sahibinin gerçek kişi olması durumunda, noter onaylı imza beyannamesinin veya söz konusu beyannamenin noter onaylı örneğinin sunulması ile talepte bulunanın tasarım sahibinin tüzel kişi olması durumunda noter onaylı imza sirkülerinin veya söz konusu sirkülerin noter onaylı örneğinin sunulması zorunluluğu kaldırılmıştır.
  • SMKY m.110/2 hükmü yürürlükten kaldırılmıştır. Anılan değişiklikle; patent başvurusunun geri çekilmesi veya patent hakkından vazgeçilmesi talebinin işleme alınabilmesi için; başvuru veya patent sahibinin tüzel kişi olması durumunda talebi yapan tüzel kişiliğe ait imza sirkülerinin sunulması zorunluluğu kaldırılmıştır.

SINAİ MÜLKİYET KANUNUNUN UYGULANMASINA DAİR YÖNETMELİK’TE YAPILAN DEĞİŞİKLİKLERE İLİŞKİN TABLO

Kısmi yenileme
MADDE 19 –
(2) Kısmi yenileme için aşağıdaki bilgi ve belgelerin verilmesi zorunludur:

ç) Talep eden başvuru sahibi gerçek kişi ise noter onaylı imza beyannamesi veya söz konusu beyannamenin noter onaylı örneği.
d) Talep eden başvuru sahibi tüzel kişi ise noter onaylı imza sirküleri veya söz konusu sirkülerin noter onaylı örneği.  
Başvurunun geri çekilmesi
MADDE 22 – 
(2) Başvurunun geri çekilmesi için aşağıdaki belgelerin verilmesi zorunludur:

ç) Talep eden başvuru sahibi tüzel kişi ise noter onaylı imza sirküleri veya söz konusu sirkülerin noter onaylı örneği.
d) Talep eden başvuru sahibi gerçek kişi ise noter onaylı imza beyannamesi veya söz konusu beyannamenin noter onaylı örneği.  
Marka hakkından vazgeçme
MADDE 23 –  …
(2) Marka hakkından vazgeçilmesi için aşağıdaki belgelerin verilmesi zorunludur:

ç) Talep eden marka sahibi tüzel kişi ise noter onaylı imza sirküleri veya söz konusu sirkülerin noter onaylı örneği.
d) Talep eden marka sahibi gerçek kişi ise noter onaylı imza beyannamesi veya söz konusu beyannamenin noter onaylı örneği.  
İtirazın geri çekilmesi
MADDE 33 –  …
(2) İtirazın geri çekilebilmesi için aşağıdaki belgelerin Kuruma sunulması zorunludur:

c) Talep eden itiraz sahibi tüzel kişi ise noter onaylı imza sirküleri veya söz konusu sirkülerin noter onaylı örneği.
ç) Talep eden itiraz sahibi gerçek kişi ise noter onaylı imza beyannamesi veya söz konusu beyannamenin noter onaylı örneği.  
Tescilin sağladığı hak ve sorumluluktan vazgeçme
MADDE 46 – (1) Coğrafi işaret veya geleneksel ürün adını tescil ettiren, tescilin sağladığı haklarından ve kullanımın denetimiyle ilgili sorumluluklarından vazgeçebilir. Vazgeçme talebi imzalı form ile Kuruma yazılı olarak yapılır. Vazgeçme talebi için aşağıdaki bilgi ve belgelerin verilmesi zorunludur:

c) Tescil ettiren tüzel kişi ise noter onaylı imza sirküleri veya söz konusu sirkülerin noter onaylı örneği, gerçek kişi ise noter onaylı imza beyannamesi veya söz konusu beyannamenin noter onaylı örneği, kamu kurum ve kuruluşları veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ise vazgeçme yetkisini gösterir belgenin aslı veya aslına uygun örneği.  
İtirazın geri çekilmesi
MADDE 66 –  …
(2) İtirazın geri çekilebilmesi için aşağıdaki belgelerin Kuruma sunulması zorunludur:

c) Talep eden itiraz sahibi tüzel kişi ise noter onaylı imza sirküleri veya söz konusu sirkülerin noter onaylı örneği.
ç) Talep eden itiraz sahibi gerçek kişi ise noter onaylı imza beyannamesi veya söz konusu beyannamenin noter onaylı örneği.  
Yenileme
MADDE 67 –  …
(3) Çoklu başvurularda kısmi yenileme işlemi yapılabilir. Kısmi yenileme için aşağıdaki belgelerin verilmesi zorunludur:

ç) Talep eden başvuru sahibi tüzel kişi ise noter onaylı imza sirküleri veya söz konusu sirkülerin noter onaylı örneği.
d) Talep eden başvuru sahibi gerçek kişi ise noter onaylı imza beyannamesi veya söz konusu beyannamenin noter onaylı örneği.  
Vazgeçme
MADDE 70 –  …
(2) Tasarım hakkından vazgeçilmesi için aşağıdaki belgelerin verilmesi zorunludur:

ç) Talep eden tasarım sahibi tüzel kişi ise noter onaylı imza sirküleri veya söz konusu sirkülerin noter onaylı örneği.
d) Talep eden tasarım sahibi gerçek kişi ise noter onaylı imza beyannamesinin aslı veya noterden onaylı sureti.  
Patent başvurusunun geri çekilmesi veya patent hakkından vazgeçilmesi
MADDE 110 – 
(2) Başvuru veya patent sahibinin tüzel kişi olması durumunda bu tüzel kişi tarafından yapılan patent başvurusunun geri çekilmesi veya patent hakkından vazgeçilmesi talebinin işleme alınabilmesi için talebi yapan tüzel kişiliğe ait imza sirkülerinin sunulması gerekir.  

Sınai mülkiyet mevzuatında dün akşam gerçekleştirilen bir diğer değişiklik ise hemen hemen hiç uygulaması bulunmayan bir sınai mülkiyet hakkı olan entegre devre topoğrafyalarına ilişkindir. 08.07.2019 tarihli ve 30825 1. Mükerrersayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Entegre Devre Topoğrafyalarının Korunması HakkındaKanunun Uygulama Şeklini Gösterir YönetmelikteDeğişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik ile EDTY’nin bir kısım hükümleri yürürlükten kaldırılmıştır. EDTY’de yapılan değişiklikler ve bu değişikliklerin muhtemel etkilerine ilişkin değerlendirmelerimiz ile değişikliklere ilişkin inceleme tablosu[3] aşağıda yer almaktadır:

  • EDTY m.14/1,b, m.14/4,ç ve m.14/6,ç hükümleri yürürlükten kaldırılmıştır. Anılan değişiklikle; bir entegre devre topoğrafyası başvuru veya entegre devre topoğrafyası hakkı sahibinin adresinin, unvanının veya nev’inin değişmesi halinde bu değişiklikler ile ticaret şirketlerindeki birleşme, bölünme gibi yapısal değişiklik işlemleri ile ayni sermaye konulması veya ticari işletmelerin devralınması sonucunda hak sahibinde meydana gelecek değişiklik işlemlerinin Sicile kaydedilmesi için, ilgili talep vekil aracılığıyla yapılmışsa vekâletname sunulması zorunluluğu kaldırılmıştır.
  • EDTY m.15/2,e hükmü yürürlükten kaldırılmıştır. Anılan değişiklikle;entegre devre topoğrafyası başvurusundan veya tescilinden doğan hakların başkasına devrinin Sicile kaydedilebilmesi ve Bültende yayımlanabilmesi için, talep vekil tarafından yapılıyorsa vekâletname sunulması zorunluluğu kaldırılmıştır.
  • EDTY m.16/1,d hükmü yürürlükten kaldırılmıştır. Anılan değişiklikle;entegre devre topoğrafyası başvurusundan veya tescilinden doğan hakların miras yoluyla intikal etmesi halinde bu durumun Sicile kaydedilebilmesi ve Bültende yayımlanabilmesi için, talep vekil tarafından yapılıyorsa vekâletname sunulması zorunluluğu kaldırılmıştır.
  • EDTY m.17/2,e hükmü yürürlükten kaldırılmıştır. Anılan değişiklikle;entegre devre topoğrafyası başvurusundan veya tescilinden doğan haklar ile ilgili olarak kullanma yetkisinin ulusal sınırların bütünü içinde veya bir kısmında geçerli olacak şekilde lisans sözleşmesine konu edilmesi halinde lisansın Sicile kaydedilebilmesi ve Bültende yayımlanabilmesi için, talep vekil tarafından yapılıyorsa vekâletname sunulması zorunluluğu kaldırılmıştır.
  • EDTY m.18/1,e hükmü yürürlükten kaldırılmıştır. Anılan değişiklikle;entegre devre topoğrafyası başvurusundan veya tescilinden doğan hakların rehne konu olması halinde  bu durumun Sicile kaydedilebilmesi ve Bültende yayımlanabilmesi için, talep vekil tarafından yapılıyorsa vekâletname sunulması zorunluluğu kaldırılmıştır.
  • EDTY m.21/2,c hükmü yürürlükten kaldırılmıştır. Anılan değişiklikle; entegre devre topoğrafyası hak sahibinin vekilinin talebi ile tescil belgesi sureti verilebilmesi için vekâletname sunulması zorunluluğu kaldırılmıştır.
  • EDTY m.24/2,b ve m.24/2,c hükümleri yürürlükten kaldırılmıştır. Anılan değişiklikle; entegre devre topoğrafyası koruma hakkı sahibinin başvuru veya tescilden doğan hakkından vazgeçmesinin Sicile kaydedilebilmesi için, talep eden hak sahibinin tüzel kişi olması durumunda imza sirkülerinin, talep eden hak sahibinin gerçek kişi olması durumunda imza beyannamesininsunulması zorunluluğu kaldırılmıştır.

ENTEGRE DEVRE TOPOĞRAFYALARININ KORUNMASI HAKKINDA KANUNUN UYGULAMA ŞEKLİNİ GÖSTERİR YÖNETMELİK’TE YAPILAN DEĞİŞİKLİKLERE İLİŞKİN TABLO

Adres, unvan, nev’i değişiklikleri ve hak sahipliğindeki değişiklikler
Madde 14 – Bir entegre devre topoğrafyası başvuru veya entegre devre topoğrafyası hakkı sahibinin adresinin değişmesi halinde bu değişikliğin Sicile kaydedilmesi için aşağıda sayılan belgelerle birlikte Enstitüye başvuruda bulunulması gerekir.

b) Talep vekil aracılığıyla yapılmışsa vekaletname.

Bir entegre devre topoğrafyası başvuru veya entegre devre topoğrafyası hakkı sahibinin unvanının veya nev’inin değişmesi halinde bu değişikliğin Sicile kaydedilmesi için aşağıda sayılan belgelerle birlikte Enstitüye başvuruda bulunulması gerekir.

ç) Talep vekil aracılığıyla yapılmışsa vekaletname.

Ticaret şirketlerindeki birleşme, bölünme gibi yapısal değişiklik işlemleri ile ayni sermaye konulması veya ticari işletmelerin devralınması sonucunda hak sahibinde meydana gelecek değişiklik işlemlerinin Sicile kaydedilmesi için aşağıda sayılanlarla başvuruda bulunulması gerekir.

ç) Talep vekil aracılığıyla yapılmışsa vekaletname.  
Devir
Madde 15 —  …
Devrin Sicile kaydedilebilmesi ve Bültende yayımlanabilmesi için aşağıdaki belgelerin verilmesi zorunludur.

e) Talep vekil tarafından yapılıyor ise vekaletname.    
İntikal
Madde 16 — 
Entegre devre topoğrafyası başvurusu veya tescilinden doğan hakların miras yoluyla intikal etmesi halinde bu durumun Sicile kaydedilebilmesi ve Bültende yayımlanabilmesi için aşağıdaki belgelerin verilmesi zorunludur.

d) Talep vekil tarafından yapılıyor ise vekaletname.  
Lisans
Madde 17 — 
Lisansın Sicile kaydedilebilmesi ve Bültende yayımlanabilmesi için aşağıdaki belgelerin verilmesi zorunludur.

e) Talep vekil tarafından yapılıyor ise vekaletname.  
Rehin
Madde 18 — 
Entegre devre topoğrafyası başvurusu veya  tescilinden doğan haklar rehne konu olabilir. Rehnin Sicile kaydedilebilmesi ve Bültende yayımlanabilmesi için aşağıdaki belgelerin verilmesi zorunludur.

e) Talep vekil tarafından yapılıyor ise vekaletname.  
Tescil Belgesi Sureti
Madde 21 —  …
Tescil belgesi suretinin verilebilmesi için aşağıdaki belgelerin verilmesi zorunludur.

c) Talep vekil tarafından yapılıyor ise vekaletname.  
Vazgeçme
Madde 24 —  …
Vazgeçme isteğinin yazılı olarak Enstitüye bildirilmesi gerekir. Vazgeçmenin Sicile kaydedilebilmesi için aşağıdaki belgelerin verilmesi zorunludur.

b) Talep eden hak sahibi tüzel kişi ise imza sirküleri,
c) Talep eden hak sahibi gerçek kişi ise imza beyannamesi,  

Osman Umut KARACA

osmanumutkaraca@hotmail.com

Temmuz 2019


[1]Değişiklik için bkz; http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2017/10/20171027-5.htm, (08.07.2019)

[2] Değişiklik ile SMKY metninden çıkarılan bölümler üstü çizili olarak gösterilmiştir.

[3] Değişiklik ile EDTY metninden çıkarılan bölümler üstü çizili olarak gösterilmiştir.

GÜMRÜK MEVZUATI BAĞLAMINDA SINAİ MÜLKİYET HAKLARINA İLİŞKİN GÜNCEL GELİŞMELER

 

Sınai mülkiyet haklarının ihlalinin görünüm şekilleri arasında malların ithalatı ve belli durumlarda ihracatı da yer almaktadır.  İhlalin belirtilen şekilde gerçekleşmesi halinde özellikle ihlale konu eşyanın muhafazası sınai mülkiyet mevzuatının yanında gümrük mevzuatının da konusunu oluşturmaktadır. Okumakta olduğunuz yazının konusu da belirtilen duruma ilişkindir. 28.11.2018 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 1 Seri No.lu Kaçak Eşya ve Kaçak Eşya Naklinde Kullanılan Taşıtlara İlişkin İşlemler hakkında Tasfiye Genel Tebliği[1] (Tebliğ) m.9 hükmünde fikrî ve sınai mülkiyet haklarını ihlal eder nitelikteki eşyaya ilişkin işlemler düzenlenmektedir.

Tebliğ m.9/1 hükmünde; 21.03.2007 tarihli ve 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’nda (KMK) tanımlanan suçların konusunu oluşturan ve aynı zamanda fikrî ve sınai mülkiyet haklarını ihlal eder nitelikte olduğundan şüphe edilen eşyanın, bir gümrük işlemi ile bağlantılı olması halinde gümrük idaresine ait ambarlara alınacağı belirtilmiştir.

Tebliğ m.9/2 hükmünde; yurt içinde fikrî ve sınai mülkiyet haklarını ihlal ettiği şüphesi ile elkonulan eşyanın gümrük işlemleri ile bağlantısının kurulamaması halinde bu tür eşyanın, 22.12.2016 tarihli ve 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu (SMK) m.163 hükmüne göre hızlı imha prosedürüne tabi tutulması gerektiğinden bahisle gümrük idaresince teslim alınmaksızın milli emlak birimlerine teslim edileceği belirtilmiş, KMK kapsamında dava açılması halinde bu tür eşya gümrük ambarlarına alınabileceği gibi eşyanın tasfiyesine ilişkin işlemlerin yerinde de gerçekleştirilebileceği ifade edilmiştir.

Tebliğ m.9/3 hükmünde KMK kapsamında yurt içinde el konulan ve aynı zamanda SMK kapsamında olduğu değerlendirilerek gümrük idaresine teslim edilen eşya ile ilgili olarak SMK kapsamında dava açılması ve mahkemesince imhası yönünde karar verilmesi halinde, eşyanın depolanması, imhası ve yapılan diğer masrafların yükümlüsünden tahsil edileceği belirtilmiştir.

Tebliğ hükümleri incelendiğinde; Tebliğ m.9/2 hükmünün yalnız marka hakkına ilişkin olduğu ve marka hakkına tecavüz suçuyla sınırlı olduğu sonucuna varmak mümkündür. Bu çıkarımı yapmamızın nedeni, anılan hükmün SMK m.163 hükmünde düzenlenen hızlı imha prosedürüne atıf yapmasıdır. SMK m.163 hükmü, her ne kadar SMK’nin Ortak Hükümler başlığı altında yer alsa da doğası gereği yalnız markalara uygulanabilecek niteliktedir. Zira SMK m.163 hükmü SMK’de düzenlenen suçlara ilişkindir ve SMK’de yer alan tek suç, SMK m.30 hükmünde düzenlenen marka hakkına tecavüz suçudur. Bununla birlikte Tebliğ m.9/1 ve m.9/3 hükümleri tüm sınai mülkiyet haklarına uygulanabilecek niteliktedir. Zira anılan hükümlerde sınai mülkiyet hakkının ihlalinden söz edilmekte ve bu ihlal halinin suç niteliğinde olması koşulu aranmamaktadır.

Tebliğ’in sınai mülkiyet hakkına ilişkin bölümü üzerinde yapılacak genel bir değerlendirmede, KMK’de tanımlanan suçların konusunu oluşturan eşyanın aynı zamanda fikrî ve sınai mülkiyet haklarını ihlal eder nitelikte olduğundan şüphe edilmesi ve bir gümrük işlemi ile bağlantısının bulunması halinde gümrük idaresine ait ambarlara alınabileceği, ancak bu eşya hakkında SMK kapsamında dava açılarak imha kararı verilmesi halinde, eşyanın depolanması ve imhasına ilişkin masraflar ile yapılan diğer masrafların yükümlüsünden tahsil edileceği sonucuna varılmaktadır. Tebliğ m.9/2 hükmüne göre; yurt içinde fikrî ve sınai mülkiyet haklarını ihlal ettiği şüphesi ile el konulan eşyanın, gümrük işlemleri ile bağlantısının kurulamaması halinde, gümrük idaresince teslim alınmaksızın milli emlak birimlerine teslim edileceği; ancak bu tür eşya hakkında KMK kapsamında dava açılması halinde ise söz konusu eşyanın gümrük idaresine ait ambarlara alınabileceği veya eşyanın tasfiyesine ilişkin işlemlerin eşyanın bulunduğu yerde de gerçekleştirilebileceği sonucuna varılmaktadır.

[1] Bkz; http://www.resmigazete.gov.tr/main.aspx?home=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2018/11/20181128.htm&main=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2018/11/20181128.htm

 

Osman Umut KARACA

osmanumutkaraca@hotmail.com

Kasım 2018

 

 

HUKUK UYUŞMAZLIKLARINDA ZORUNLU ARABULUCULUĞUN KAPSAMI GENİŞLİYOR: FİKRÎ MÜLKİYET MEVZUATINDA ÖNGÖRÜLEN DAVALARDA ZORUNLU ARABULUCULUK SÜRECİNE İLİŞKİN DEĞERLENDİRMELER


Zorunlu arabuluculuk sürecinin kapsamının genişletilmesine ilişkin uzun süredir devam eden ve bir bölümünde bizim de yer aldığımız çalışmalar tamamlanarak;  bu çalışmalar sonucunda hazırlanan metin; 13 Kasım 2018 tarihli ve E.2/1286 sayılı “Abonelik Sözleşmesinden Kaynaklanan Para Alacaklarına İlişkin Takibin Başlatılması Usulü Hakkında Kanun Teklifi (Kanun Teklifi)” olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına sunulmuştur. [1]

Kanun Teklifi’nin başlığı her ne kadar zorunlu arabuluculuk sürecine ilişkin ifadeler içermese de Kanun Teklifi’nin Çerçeve m.20-23 hükümleri, zorunlu arabuluculuk müessesesine hasredilmiştir. Kanun Teklifi Çerçeve m.20 hükmü ile 13.01.2011 tarihli ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’na (TTK) m.5/A hükmü eklenmesi öngörülmüştür. TTK’ye eklenmesi öngörülen m.5/A hükmüne göre; Kanunun 4 üncü maddesinde belirtilen davalardan, konusu bir miktar paranın ödenmesi olan alacak ve tazminat talepleri hakkında dava açılmadan önce arabulucuya başvurulmuş olması dava şartı olarak düzenlenmiştir. Anılan hüküm, ilk bakışta yalnız ticari davalar için öngörülmüş bir düzenleme gibi görünse de fikrî mülkiyet mevzuatında öngörülen davalar da kapsamda yer almaktadır. Zira TTK m.4/1,e hükmüne göre; tarafların tacir olup olmadıklarına bakılmaksızın fikrî mülkiyet hukukuna dair mevzuatta öngörülen hususlardan doğan hukuk davaları ticari dava sayılmaktadır. Bu noktada dikkat edilmesi gereken husus; yalnız fikrî mülkiyet hukukuna dair mevzuatta açıkça belirtilen davaların değil; açıkça belirtilmese de söz konusu mevzuatta öngörülen hususlardan doğan tüm hukuk davalarının ticari dava niteliğinde olduğudur.

TTK m.4/1,e hükmünün kapsamına; 22.12.2016 tarihli ve 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nda (SMK), 22.04.2004 tarihli ve 5147 sayılı Entegre devre Topoğrafyalarının Korunması Hakkında Kanun’da ve bir ticari işletmeyi ilgilendirmesi koşuluyla 05.12.1951 tarihli ve 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nda (FSEK) öngörülen davalar girmektedir. Kanun Tasarısı Çerçeve m.20 hükmü ile söz konusu davalardan konusu bir miktar paranın ödenmesi olan alacak ve tazminat davalarında, dava açılmadan önde arabulucuya başvurulmuş olması dava şartı olarak öngörülmektedir.

Entegre Devre Topoğrafyalarının Korunması Hakkında Kanun’dan ve FSEK’ten kaynaklanan davalar bir kenara bırakılacak olursa, Kanun Tasarısı’nın bu haliyle yürürlüğe girmesi durumunda, SMK’de öngörülen hususlardan doğan ve konusu bir miktar paranın ödenmesi olan alacak ve tazminat talepli davaların tümü bakımından dava açılmadan önce arabulucuya başvurulmuş olması dava şartı olacaktır. Sınırlı sayıda olmamak üzere aşağıda yer alan davalar bu kapsamda yer almaktadır:

  • SMK m.27/4 hükmüne göre; markanın hükümsüzlüğü ve iptali kararından önce kurulmuş sözleşmeler uyarınca ödenmiş bedelin iadesine ilişkin davalar.
  • SMK m.51/3 hükmüne göre; coğrafi işaretin ve geleneksel ürün adının hükümsüzlüğü kararından önce kurulmuş sözleşmeler uyarınca ödenmiş bedelin iadesine ilişkin davalar.
  • SMK m.74 hükmüne göre çalışanlar tarafından yapılan tasarımlara ilişkin hak talebinde bedelin belirlenmesine ilişkin davalar.
  • SMK m.79/3 hükmüne göre; tasarımın hükümsüzlüğü kararından önce kurulmuş sözleşmeler uyarınca ödenmiş bedelin iadesine ilişkin davalar.
  • SMK m.88 hükmüne göre; kanuni tekel kapsamında patent sahibinin devrettiği haklar nedeniyle talep edebileceği bedele ilişkin davalar.
  • SMK m.124/6 hükmüne göre; gizli patent nedeniyle patent başvuru sahibinin Devlet’e karşı açacağı tazminat davaları.
  • SMK m.127 hükmüne göre; patent hakkının devrinden veya lisans verilmesinden kaynaklı sorumluluk nedeniyle açılacak tazminat davaları.
  • SMK m.133 hükmüne göre; zorunlu lisans bedelinin belirlenmesine ve talebine ilişkin davalar.
  • SMK m.134 hükmüne göre; ek patentte zorunlu lisans bedelinin belirlenmesine ve talebine ilişkin davalar.
  • SMK m.136/1 hükmüne göre; zorunlu lisans bedelinde değişiklik yapılmasına ilişkin davalar.
  • SMK m.136/2 hükmüne göre; patente ilişkin zorunlu lisansın iptali nedeniyle açılacak tazminat davaları.
  • SMK m.139/2 hükmüne göre; patent sahibinin ağır ihmali veya kötüniyetli olarak hareket etmesinden dolayı patentin hükümsüz kılınması halinde zarar görenlerin açacağı tazminat davaları.
  • SMK m.139/3 hükmüne göre; patentin hükümsüzlüğü kararından önce kurulmuş sözleşmeler uyarınca ödenmiş bedelin iadesine ilişkin davalar.
  • SMK m.148/3 hükmüne göre; önalım hakkının kullanılmasına ilişkin davalar.
  • SMK m.149/1,ç; m.150 ve n.151 hükümlerine göre; sınai mülkiyet hakkına yönelik tecavüz nedeniyle uğranılan maddi ve manevi zararın tazmini istemiyle açılan davalar.

Kanun Tasarısı’nın yasalaşarak yürürlüğe girmesi halinde yukarıda belirtilen davalarda, dava açılmadan önce arabulucuya başvurulması dava şartı haline gelecektir. İnceleme konumuzu oluşturan zorunlu arabuluculuk sürecinin, fikrî mülkiyet haklarına ilişkin uyuşmazlıkların çözümünde ve muhtemel uyuşmazlıkların önlenmesinde olumlu sonuçlar vereceği değerlendirilmektedir. Kanun Tasarısı’nın hazırlık sürecinde edindiğimiz izlenimlere göre; fikrî mülkiyet ve tüketici mevzuatında öngörülenler başta olmak üzere, hukuk uyuşmazlıklarında zorunlu arabuluculuğun kapsamı genişletilecektir.

[1] Bkz; http://www2.tbmm.gov.tr/d27/2/2-1286.pdf

Osman Umut KARACA

osmanumutkaraca@hotmail.com

Kasım 2018

PATENT İNCELEME SÜRECİNİN YİDD NEZDİNDE İDARİ DENETİME TABİ OLUP OLAMAYACAĞI SORUNU

 

Bir işlemin hukuka uygunluğunun denetlenmesi; işlemin, bizzat işlemi tesis eden veya işlemi tesis edenle aynı hukuki statüdeki başka bir yapı tarafından gözden geçirilmesi şeklinde gerçekleştirilebileceği gibi bir üst denetim merci tarafından irdelenmesi şeklinde de karşımıza çıkabilmektedir. Söz konusu işlemin hukuka uygunluğunun denetimi; belirtilen yöntemlerin birinin ya da birkaçının kullanılması yoluyla gerçekleştirilebilir.

Denetime ilişkin normların oluşturulması aşamasında, denetim silsilesinin nerede son bulması gerektiği, yapılan nihai incelemenin de denetime muhtaç olup olmadığı tartışma konusu olmaktadır. Lisans eğitimimin keyifli ve verimli bir bölümünü oluşturan Anayasa Hukuku dersinde, Saygıdeğer Hocam Prof. Dr. Erdal ONAR, söz konusu silsilenin bir noktada kesilmesi gerektiğini belirterek, kaynağı antik çağlarda bulunan Bekçileri kim bekleyecek?” (quis custodiet ipsos custodes) özdeyişini hatırlatmıştı. Binlerce yıldır siyaset ve hukuk yazınında sorulagelen bu soru, ilk kez Şair Decimus Junius Juvernalis’in“Satires VI.” adlı eserinde sorulmuştur.[1] Şair tarafından kadın erkek ilişkilerinin kırılganlığı üzerine geliştirilen bu metafor, Platon’un “Devlet (The Republic)” adlı eserinde ise siyasi iktidarın denetlenmesi bağlamında tartışılmıştır. [2] Özetlemek gerekirse metaforda, “bekçi” sözcüğü ile somutlaştırılan denetleme mekanizmalarının da denetlenmeye muhtaç olduğu, ancak bu denetleme silsilesinin de bir sınırının olması gerektiği ifade edilmektedir.

 

 

Sınai mülkiyet haklarının tescili sürecinde çeşitli inceleme ve karar mercileri karşımıza çıkmaktadır. Çalışma konumuzun temelini; patent başvurularının incelenmesi, bu incelemenin Patent Dairesi tarafından kaç kez tekrarlanabileceği ve Patent Dairesinin vermiş olduğu nihai kararın, Türk Patent ve Marka Kurumunun (TÜRKPATENT) son karar organı olan Yeniden İnceleme ve Değerlendirme Dairesinin (YİDD) idari denetimine tabi olup olmadığı hususları oluşturmaktadır. Hemen belirtmek gerekir ki Patent Dairesinin, bir patent başvurusu hakkında yapmış olduğu değerlendirmeler üzerine, başvuru sahibinin başvuruda yapacağı değişiklikler ve sunacağı görüşler doğrultusunda başvuruyu tekrar değerlendirmesi, önceki kararın denetimi niteliğinde olmayıp, sunulan görüşler ve yapılan değişiklikler dikkate alınarak yeni bir inceleme yapılması olarak değerlendirilmelidir. Zira bu noktada, verilmiş bir kararın, kararın verildiği andaki bilgiler ışığında incelenmesi değil, yeni bilgiler doğrultusunda yeni bir karar tesis edilmesi söz konusudur.

22.12.2016 tarihli ve 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu  (SMK) m.98/3 hükmünde yer alan “Ancak bu kapsamda yapılacak bildirimlerin sayısı üçten fazla olamaz.” ifadesinden; bir patent başvurusuna ilişkin olarak Patent Dairesi tarafından en fazla üç kez inceleme yapılabileceği sonucuna varılmaktadır. 24.06.1995 tarihli ve 551 sayılı Mülga Patent Haklarının Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname (551 sayılı KHK) m.62 hükmünde, Patent Dairesinin, patent başvurusu hakkında yapacağı incelemenin sayısal sınırına ilişkin açık bir düzenleme olmamakla birlikte; 551 sayılı KHK m.62/5, 9 ve 11 hükümlerinde düzenlenen süreç birlikte değerlendirildiğinde, tıpkı SMK m.98 hükmünde olduğu gibi incelemenin en fazla üç kez yapılabileceği sonucuna varılmaktadır.

Patent Dairesinin, patent başvuruları üzerinde yapacağı incelemenin sayısal sınırı konusunda bir ihtilaf bulunmamakla birlikte, söz konusu incelemelere ilişkin bir dikey denetimin mümkün olup olmadığı, bir başka ifadeyle Patent Dairesi tarafından tamamlanan inceleme sürecinin, YİDD nezdinde de incelemeye tabi tutulup tutulamayacağı tartışma konusudur.

Patent Dairesinin, patent başvurusuna ilişkin vermiş olduğu karar, 551 sayılı KHK m.62/11 hükmünde, “Enstitünün kesin kararı” olarak ifade edilmektedir. 551 sayılı KHK m.62/11 hükmünde “Enstitü” sözcüğü; patent başvurusuna ilişkin olarak, Patent Dairesi tarafından verilen karara karşı, YİDD nezdinde itirazda bulunulup bulunulamayacağı konusunda duraksamaya yol açmaktadır. Zira verilen kararın, TÜRKPATENT’in kesin kararı olduğu yönünde bir yorum yapılması halinde, bu karara karşı YİDD nezdinde itirazda bulunulması mümkün olmayacak ve karara karşı doğrudan dava açılabilecektir. 551 sayılı KHK’nin “Tanımlar” başlıklı m.3 hükmünde “Enstitü” ibaresinin, “Türk Patent Enstitüsünü” ifade ettiği belirtilmiş olsa da 551 sayılı KHK hükümleri incelendiğinde “Enstitü” ibaresinin hem Türk Patent Enstitüsü yerine hem de Patent Dairesi yerine kullanıldığı anlaşılmaktadır. Gerçekten 551 sayılı KHK’nin “Başvurunun Şekli Şartlara Uygunluğunun İncelenmesi” başlıklı m.54/1 hükmünde “Başvuru tarihinin kesinleşmesinden sonra, Enstitü başvurunun 42 inci ila 52 inci maddelerde belirtilen ve Yönetmelikte öngörülen şekli şartlara uygunluğunu inceler.” ifadeleri, 551 sayılı KHK m.54/5 hükmünde ise “Başvuru konusunun patent ile korunabilir bir buluş olmadığı kararına başvuru sahibinin itirazının Enstitü tarafından kabul edilmemesi veya mevcut eksikliğin, Yönetmelikte öngörülen şekil ve şartlara uygun olarak giderilmediğinin tespit edilmesi ile Enstitü, istem veya istemler itibariyle başvuruyu kısmen veya tamamen reddeder.” ifadeleri yer almaktadır. Örnek niteliğindeki hükümlerde, “Enstitü” sözcüğü, Patent Dairesini ifade edecek şekilde kullanılmıştır. SMK m.98 hükmünde, 551 sayılı m.62/11 hükmündeki gibi kesinlik bildiren bir ifade yer almamaktadır. Bununla birlikte; SMK m.98/8 hükmünde, Patent Dairesi tarafından verilen kararın, 551 sayılı KHK m.62/11 hükmüne benzer şekilde, ilgili Dairenin değil, “Kurumun kararı” olarak ifade edildiği görülmektedir. SMK’nin “Tanımlar” başlıklı m.2/1,e hükmünde “Kurum” sözcüğünün “Türk Patent ve Marka Kurumunu” ifade ettiği belirtilmiştir. Ancak, SMK hükümleri incelendiğinde, tıpkı 551 sayılı KHK’de olduğu gibi, “Kurum” sözcüğünün hem Türk Patent ve Marka Kurumunu ifade edecek şekilde hem de SMK’nin bölümlerine göre ilgili daireyi ifade edecek şekilde kullanıldığı görülmektedir. Örneğin; SMK m.98/2 hükmüne göre,  Kurum, başvuru sahibinin inceleme talebi üzerine başvurunun ve buna ilişkin buluşun, bu Kanun hükümlerine uygunluğunu inceler.” Belirtilen hükümde geçen “Kurum” sözcüğü, Patent Dairesini ifade edecek şekilde kullanılmıştır. Gerek 551 sayılı KHK m.62 gerek ise SMK m.98 hükmünde geçen ve tartışma yaratan sözcüklerle Patent Dairesinin mi, yoksa Türk Patent Enstitüsünün mü veya Türk Patent ve Marka Kurumunun mu ifade edildiğinin saptanabilmesi için konuya ilişkili mevzuatın diğer hükümlerinin de incelenmesi gerekmektedir. İlgili düzenlemeler aşağıdaki gibidir:

  • Mülga Türk Patent Enstitüsü Yeniden İnceleme ve Değerlendirme Kurulu Yönetmeliği (Kurul Yönetmeliği) m.1 hükmüne göre; Yönetmeliğin amacı, sınai mülkiyet haklarının tescil işlemleri ile ilgili olarak Türk Patent Enstitüsü tarafından verilmiş kararlara yapılacak itirazları incelemek ve nihai karara bağlamakla görevli Yeniden İnceleme ve Değerlendirme Kurulunun teşkili ile çalışma usul ve esaslarını belirlemektir.
  • 11.2003 tarihli ve 5000 sayılı Patent ve Marka Vekilliği ile Bazı Düzenlemeler Hakkında Kanun (5000 sayılı Kanun) m.15/C/3 hükmüne göre; YİDD, sınai mülkiyet hakları ve geleneksel ürün adları ile ilgili işlemlere ilişkin ilgili dairenin nihai olarak almış olduğu kararlara karşı, kararın bildirim tarihinden itibaren iki ay içinde işlemlerin tarafı olan ve karar nedeniyle menfaati etkilenen kişiler tarafından yapılacak itirazların incelenmesi ve değerlendirilmesi işlemlerini doğrudan Kurum Başkanına bağlı olarak yürütür. 5000 sayılı Kanun m.15/C/3 hükmüne göre; YİDD’nin kararları Kurumun nihai kararlarıdır. Bu kararlara karşı, kararın bildirim tarihinden itibaren iki ay içinde Ankara Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesinde dava açılabilir.
  • Türk Patent ve Marka Kurumu Yeniden İnceleme ve Değerlendirme Dairesi Kurulları Yönetmeliği (YİDD Yönetmeliği) m.1 hükmüne göre; Yönetmeliğin amacı, sınai mülkiyet haklarının ve geleneksel ürün adlarının tescil işlemleri ile ilgili olarak Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından verilmiş kararlara yapılacak itirazları incelemek ve nihai karara bağlamakla görevli, Yeniden İnceleme ve Değerlendirme Dairesi Başkanlığı bünyesinde yer alan Yeniden İnceleme ve Değerlendirme Kurullarının teşkili ile çalışma usul ve esaslarını belirlemektir.

551 sayılı KHK’nin yürürlükte olduğu dönemde uygulanan Kurul Yönetmeliği ile 5000 sayılı Kanun m.15/C/3 hükmü ve YİDD Yönetmeliği hükümleri incelendiğinde; ilgili daireler tarafından verilen kararların “Kurum kararı” olarak ifade edildiği, bir başka ifadeyle “Kurum” sözcüğünün ilgili daireleri ifade edecek şekilde kullanıldığı, bu kararlara karşı YİDD nezdinde itirazda bulunulabileceği ve Kurumun nihai kararının YİDD tarafından verileceği açıkça ifade edilmiştir. YİDD’nin çalışma usul ve esaslarına ilişkin düzenlemeler ile 551 sayılı KHK m.62/11 ve SMK m.98/8 hükümleri birlikte değerlendirildiğinde “Enstitünün kesin kararı” ve “Kurumun kararı” ifadelerinden patent başvurularına ilişkin olarak, Patent Dairesi tarafından verilen nihai kararların ifade edildiği anlaşılmaktadır.

Patent Dairesi tarafından, patent başvurularına ilişkin olarak yapılacak inceleme sayısı, SMK m.98 ve 551 sayılı KHK m.62 hükümlerine göre üçten fazla olamaz. Bu noktada Patent Dairesi tarafından yapılacak incelemeler neticesinde verilen nihai kararın, YİDD nezdinde denetime tabi tutulmasının; dördüncü bir inceleme olarak nitelendirilip nitelendirilmeyeceği, bir başka ifadeyle SMK m.98 ve 551 sayılı KHK m.62 hükmünde hukuki dayanağını bulan en fazla üç defa inceleme yapılabileceğine ilişkin düzenlemelere aykırılık oluşturup oluşturmayacağı noktasında duraksama yaşanabilir. Kanaatimizce Patent Dairesinin, patent başvurusuna ilişkin vermiş olduğu nihai karara karşı, YİDD tarafından yapılan idari nitelikteki denetim, dördüncü bir inceleme olarak nitelendirilemez ve 551 sayılı KHK m.62 veya SMK m.98 hükümlerine aykırılık oluşturmaz. Bununla birlikte YİDD nezdinde yapılacak itirazda; yeni bir vakıanın ileri sürülmesi, yeni delil niteliğinde bilgi ve belgelerin yer alması mümkün değildir. Zira yapılacak inceleme, başvurunun yeniden incelenmesi değil, ilgili Daire tarafından yapılan incelemenin tekrar değerlendirilmesi niteliğindedir. YİDD nezdinde yapılacak itirazda, başvurunun yeniden incelenmesini gerektirecek nitelikte genel bir itirazdan ziyade, itiraza konu incelemenin hatalı yapıldığına ilişkin iddiaların somutlaştırılması gerekmektedir. YİDD; genel nitelikteki, somutlaştırılmamış itirazları incelemeksizin reddetmeli, yeni vakıalar ile yeni delil niteliğindeki bilgi ve belgeleri değerlendirmeye esas almamalıdır. YİDD, Patent Dairesi tarafından yapılan üçüncü incelemenin hukuka uygunluğunun değerlendirilmesiyle sınırlı olmak üzere, incelemeyi, üçüncü incelemenin yapıldığı andaki durum ve koşullara göre gerçekleştirmelidir.

“Bekçileri kim bekleyecek?” sorusuna dönecek olursak, kanaatimizce, bu sorunun patent inceleme süreci bakımından cevabı YİDD’dir. YİDD patent incelemeleri konusunda idari anlamda nihai karar merciidir. İdari sürecin yargısal denetimi ise şüphesiz mahkemeler tarafından gerçekleştirilecektir.

Osman Umut KARACA

osmanumutkaraca@hotmail.com

Ekim 2018

[1] Anılan eserin bir metni için bkz.: http://www.tertullian.org/fathers/juvenal_satires_06.htm ( 01.10.2018)

[2] Suat BABATAN; Bekçileri Kim Bekleyecek?, http://www.gazetebilkent.com/2016/03/22/bekcileri-kim-bekleyecek/ (01.10.2018).

Paris Sözleşmesi Birinci Mükerrer 6ncı Madde Bağlamında Tanınmış Markalar – Adalet Divanı Genel Mahkemesi “MASSI” Kararı (T-2/17)

 

Paris Sözleşmesi’nin birinci mükerrer 6ncı maddesi bağlamındaki tanınmış markalarla aynılık veya benzerlik, 207/2009 sayılı AB Marka Tüzüğü madde 8(2)(c) uyarınca bir nispi ret nedeni ve aynı zamanda bir hükümsüzlük gerekçesidir.

Bu yazıda, 207/2009 sayılı AB Marka Tüzüğü madde 8(2)(c) uyarınca bir nispi ret nedeni olan Paris Sözleşmesi’nin birinci mükerrer 6ncı maddesi bağlamındaki tanınmış markalar (well known in a Member State, in the sense in which the words ‘well known’ are used in Article 6bis of the Paris Convention)[1] ile aynı tüzüğün 8(5) maddesinde yer alan Birlik’te üne sahip markalar (trade mark has a reputation in the Union) arasındaki kavramsal ve uygulamaya dair farklılıkları Avrupa Birliği Adalet Divanı kararları çerçevesinde açıklamaya çalışacağız.

Paris Sözleşmesi’nin birinci mükerrer 6ncı maddesini, Dünya Fikri Mülkiyet Teşkilatı’nın eski Genel Müdürlerinden Prof. G.H.C. Bodenhausen’in yorumları çerçevesinde aktardığımız “Paris Sözleşmesi Birinci Mükerrer Altıncı Maddesi Anlamında Tanınmış Markalar – “Sınai Mülkiyetin Korunması Hakkında Paris Sözleşmesi’nin Uygulamasına ilişkin Rehber”de Maddenin Analizi” başlıklı detaylı bir yazı için https://iprgezgini.org/2013/12/16/paris-sozlesmesi-birinci-mukerrer-altinci-maddesi-anlaminda-taninmis-markalar-sinai-mulkiyetin-korunmasi-hakkinda-paris-sozlesmesinin-uygulamasina-iliskin-rehberde/ bağlantısının incelenmesi yerinde olacaktır.

6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu (SMK) madde 6’da -207/2009 sayılı AB Marka Tüzüğü’nün tersine- tanınmış marka ile üne sahip marka gibi farklı kavramlara yer verilmemiş olsa da, yukarıda belirtilen iki durum da ayrı birer nispi ret gerekçesi olarak düzenlenmiştir:

“(4) Paris Sözleşmesinin 1 inci mükerrer 6 ncı maddesi bağlamındaki tanınmış markalar ile aynı veya benzer nitelikteki marka başvuruları, aynı veya benzer mal veya hizmetler bakımından itiraz üzerine reddedilir.

(5) Tescil edilmiş veya tescil başvurusu daha önceki tarihte yapılmış bir markanın, Türkiye’de ulaştığı tanınmışlık düzeyi nedeniyle haksız bir yararın sağlanabileceği, markanın itibarının zarar görebileceği veya ayırt edici karakterinin zedelenebileceği hâllerde, aynı ya da benzer markanın tescil başvurusu, haklı bir sebebe dayanma hâli saklı kalmak kaydıyla, başvurunun aynı, benzer veya farklı mal veya hizmetlerde yapılmış olmasına bakılmaksızın önceki tarihli marka sahibinin itirazı üzerine reddedilir.”

SMK’da iki ayrı kavramın kullanılmamış olmasının gerekçesini tam olarak bilmemekle birlikte, yazı kapsamında yer vereceğimiz Adalet Divanı değerlendirmelerinin konu hakkındaki AB yargısı yaklaşımının daha net biçimde algılanmasına yardımcı olacağını umut ediyoruz.

Yazı kapsamında ele alacağımız karar, Adalet Divanı Genel Mahkemesi’nin 3 Mayıs 2018 tarihli T-2/17 sayılı “MASSI” kararı olacak, bu karar tanınmış markalarla ilgili önceki içtihada çok sayıda atıf içerdiğinden, yazı boyunca bu atıflara da yer vereceğiz.

Dava konusunu çok kısa biçimde aktaracak olursak:

“J-M.-E.V. E HIJOS, SRL” firması “MASSI” kelime markasını 9.,12 ve 28. sınıflardaki çok sayıda mal ve hizmet için EUIPO’da tescil ettirir. Markanın kapsamında 12. sınıfa dahil bisikletler ve çok sayıda bisiklet aksesuarı ve parçası malları da bulunmaktadır.

“ALBERTO MASI” tescilli markanın hükümsüzlüğü istemiyle EUIPO’ya talepte bulunur. Hükümsüzlük talebinin gerekçesi –diğerlerinin yanısıra- tescilli olmayan “MASI” markasının Paris Sözleşmesi’nin birinci mükerrer 6ncı maddesi bağlamındaki tanınmışlığıdır.

EUIPO İptal Birimi hükümsüzlük talebini reddetmiş olsa da, EUIPO Temyiz Kurulu talebi kısmen kabul eder ve markayı 12. sınıfa dahil bisikletler ve bisiklet aksesuar ve parçaları malları bakımından kısmen hükümsüz kılar. Hükümsüzlük kararının gerekçesi, tescilsiz “MASI” markasının yukarıda sayılan mallar bakımından İtalya’da Paris Sözleşmesi’nin birinci mükerrer 6ncı maddesi bağlamında tanınmış bir marka olmasıdır.

“J-M.-E.V. E HIJOS, SRL”, Temyiz Kurulu kararına karşı dava açar ve dava Adalet Divanı Genel Mahkemesi’nce 3 Mayıs 2018 tarihli T-2/17 sayılı kararla sonuçlandırılır. Kararın tam metnini okuyucularımız http://curia.europa.eu/juris/document/document.jsf;jsessionid=9ea7d2dc30dde130ad0709d74164bb4fef622f99203f.e34KaxiLc3qMb40Rch0SaxyNchz0?text=&docid=201699&pageIndex=0&doclang=EN&mode=req&dir=&occ=first&part=1&cid=1197057  bağlantısında görebilirler.

Mahkeme kararında, Paris Sözleşmesi’nin birinci mükerrer 6ncı maddesi bağlamındaki tanınmış marka hususu aşağıdaki biçimde açıklanır:

Paris Sözleşmesi’nin birinci mükerrer 6ncı maddesi bağlamındaki tanınmış markalar; tescile gerek olmaksızın, ilgili coğrafi bölgedeki ünlerine dayalı olarak, karıştırılma olasılığına karşı korumadan yararlanan markalardır. (Mülhens v OHIM — Minoronzoni (TOSCA BLU), T‑150/04, paragraf 51)

Bu noktada, yukarıda atıfta bulunulan T-150/04 sayılı karara dönüldüğünde, maddeler 8(2)(c) ve 8(5) arasında aşağıdaki farklılıkların tespit edildiğini görmekteyiz:

Madde 8(5) bağlamında üne sahip markanın korunabilmesinin ön şartı, üne sahip markanın EUIPO’da tescilli olmasıdır. Madde 8(5) kapsamında sağlanan koruma, benzer olmayan mal ve hizmetler için de geçerlidir.

Buna karşılık, 8(2)(c) kapsamında sağlanan koruma Paris Sözleşmesi birinci mükerrer 6ncı maddesi bağlamındadır ve önceki markanın tescilli olması şartı bulunmamaktadır. Buna karşılık koruma yalnızca aynı veya benzer mallara yöneliktir ve Paris Sözleşmesi’nin ilgili maddesi yalnızca mallar bakımından (Hizmetler açısından değil; bununla birlikte TRIPS madde 15/3 Paris Sözleşmesi’nin (1967) 6ncı mükerrer maddesinin, gerekli değişiklikler yapılmış olarak, hizmetlere de uygulanacağı hükmünü içermektedir. Y.N.) koruma öngörmektedir.

Paris Sözleşmesi’nin birinci mükerrer 6ncı maddesi bağlamındaki tanınmışlığın ispatlanması için bu konu hakkında hazırlanmış WIPO Ortak Tavsiye Kararı’nın incelenmesi gerekmektedir.

Ortak Tavsiye Kararı’nın ikinci maddesine göre, bir markanın tanınmışlığına ilişkin her faktör yetkili otorite tarafından dikkate alınmalıdır. Bu faktörlerin başlıcaları; markanın kamunun ilgili kısmındaki bilinirliğinin ve tanınırlığının derecesi, markanın kullanımının süresi, kapsamı ve coğrafi yayılımı, markanın tanıtımının süresi, kapsamı ve coğrafi yayılımı, marka tescillerinin süresi ve coğrafi yayılımı, markadan kaynaklanan hakların başarılı şekilde hukuki korumasına ilişkin kayıtlar, özellikle de yetkili diğer makamların tanınmışlığa ilişkin kararları, markanın değeridir. (BoomerangTV, T‑420/03, paragraf 80).

Ortak Tavsiye Kararı’nın 2(1)(c) maddesine göre, yukarıda sayılan faktörler, markanın tanınmışlığının tespiti konusunda yetkili otoriteye yardım amacıyla hazırlanmış bir rehber olarak değerlendirilmelidir ve tanınmışlık tespitine varılabilmesi için zorunlu ön koşullar değildir. Buna ilaveten, aynı maddeye göre her vaka kendine özgü şartlarına göre incelenmelidir. Bir vakada sayılan tüm faktörler vakaya uygulanabilecekken, bir diğer vakada sayılan faktörlerin hiçbirisi uygulanamayabilir ve bu listede sayılmamış ek faktörler dikkate alınarak karara varılabilir.

Adalet Divanı’nın 22 Kasım 2007 tarihli C-328/06 sayılı Nieto Nuro kararı paragraf 17’ye göre, tanınmış marka kavramı, üne sahip marka kavramına akraba bir kavramdır. Yukarıda belirtildiği üzere, üne sahip marka kavramı 207/009 sayılı Tüzük madde 8(5)’te ve Birlik Marka Direktifi madde 5(3)’te yer almaktadır.

Adalet Divanı’nın 14 Eylül 1999 tarihli C-375/97 sayılı General Motors kararına göre, Tüzük madde 8(5) hükmünün metni veya ruhu, tanınmışlık için bir markanın kamunun ilgili kesiminin belirli bir yüzdesi tarafından bilinmesi gerektiğini söylememektedir. Bir markanın tanınmış veya üne sahip olup olmadığı değerlendirilirken, inceleme konusu vakayla ilgili tüm durumlar; özellikle de markanın pazardaki payı, markanın kullanımının yoğunluğu, coğrafi yaygınlığı ve süresi, markanın tanıtımı için yapılan harcamaların büyüklüğü dikkate alınmalıdır. Buna ilaveten, Tüzük madde 8(5) anlamında bölgesellik şartı markanın üye ülkede üne sahip olması durumunda yerine getirilmiş sayılır. Üye ülkede tanınmışlık şartına ilişkin bir tanımlama olmadığından, bir markanın ilgili üye ülkenin bütününde tanınmış veya üne sahip olması şartı aranamaz; tanınmışlık veya üne sahip olmanın üye ülkenin azımsanamayacak (hatırı sayılır, önemli) bir kısmında ortaya çıkması yeterlidir.

Tanınmış bir marka için aranacak halkın markayı tanıma derecesi, üne sahip bir marka için aranacak tanınma derecesinden yüksektir; bunun sonucu olarak Paris Sözleşmesi’nin birinci mükerrer 6ncı maddesi bağlamında bir markayı tanınmış marka olarak kabul etmek için aranacak kanıtların standardı, Tüzük madde 8(5) anlamında üne sahip markalar için aranacak kanıt standardından daha yüksek olacaktır. Paris Sözleşmesi’nin birinci mükerrer 6ncı maddesinin amacı tanınmış markaların tescilli olmadıkları ülkelerde istismar edilmelerinin engellenmesidir. Bu bağlamda, istisnai korumadan yararlanacak markalar için görece yüksek bir tanınmışlık standardı öngörülmesi sürpriz olmamalıdır. (BoomerangTV, T‑420/03, paragraf 110; Hukuk Sözcüsü Jacobs’un General Motors, C‑375/97 davasındaki görüşü, paragraflar 32 ve 33).

Adalet Divanı Genel Mahkemesi, içtihada ilişkin açıklamaların ardından, hükümsüzlük kararının gerekçesi “MASI” markasının Paris Sözleşmesi’nin birinci mükerrer 6ncı maddesi bağlamında tanınmış bir marka olarak kabul edilebilmesi için sunulmuş kanıtların tanınmışlık hususunu açık, ikna edici ve etkin biçimde ispatlayamadığını belirtir. Elbette, Genel Mahkeme bu tespite delilleri inceleyerek karar verir, ancak bu yazının asıl amacı AB yargısının tanınmış marka hususuna yaklaşımı açıklamak olduğundan, delillerin hangi nedenle yetersiz bulunduğu hususunda açıklama yapmayacağız. Detayların yazının başında yer verdiğimiz karar bağlantısından görülmesi mümkündür.

Sonuç olarak, Genel Mahkeme, EUIPO Temyiz Kurulu’nun Paris Sözleşmesi’nin birinci mükerrer 6ncı maddesi bağlamında tanınmışlığı gerekçe göstererek verdiği kısmi hükümsüzlük kararını yerinde bulmaz ve Temyiz Kurulu’nun hükümsüzlük kararını iptal eder.

AB yargısının içtihat ve genel yaklaşımını Türk uygulamasıyla karşılaştırdığımızda kanaatimizce birkaç noktanın altının çizilmesi gerekmektedir:

  • Öncelikle, gerek 556 sayılı KHK gerekse de 6769 sayılı SMK, sadece tanınmış marka kavramını kullanmışken; Avrupa Birliği’nde Paris Sözleşmesi birinci mükerrer 6ncı madde kapsamında korunacak markalar için “tanınmış marka”, Tüzük madde 8(5) kapsamında korunacak markalar içinse “üne sahip marka” kavramları kullanılmıştır.

Bu yaklaşım, yani farklı kavramların kullanımı kanaatimizce, hükümlerin ruhunun ve birbirlerinden farklarının daha kolaylıkla anlaşılmasını sağlamaktadır.

Kavramsal bir farklılık bulunmamasının Türkiye’de yol açtığı sonuç, tanınmış marka tespit eşiğinin yüksek tutulması halinde, bu korumadan yararlanacak markaların sayısının çok sınırlı kalması, eşiğin düşürülmesi halinde ise üne sahip neredeyse her markanın tanınmış marka olarak kabul edilmesi riskinin (Risk kendisini aşağıda eleştirilecek Tanınmış Marka Listesine kayıt başvuruları bağlamında göstermektedir.) ortaya çıkmasıdır.

Oysa ki, üne sahip marka olmakla, Paris Sözleşmesi bağlamında tanınmış marka olarak kabul edilmek için aranacak kanıt standardı, Adalet Divanı içtihadında da belirtildiği üzere birbirleriyle aynı olmamalıdır.

  • Türkiye’de tanınmış marka olma hususu, Tanınmış Marka Listesi adı verilen bir listenin oluşturulması ve bu listeye dahil olmak için yapılan başvuruların incelenmesi suretiyle 20 küsur yıldır tuhaf bir hale bürünmüştür. Bu listeye dahil olmasa da birçok markanın üne sahip marka olarak kabul edilmesi mümkündür ve yayıma itiraz incelemesi sırasında sunulacak deliller, her vaka bazında incelenerek itirazların sonuçlandırılması mümkündür. Kısaca, tanınmış marka listesine dahil olmasa da, markaların tanınmış marka olarak değerlendirilmesi mümkündür ve bu hususun ispatı yükümlülüğü iddia sahibine aittir.

Buna ilaveten, Paris Sözleşmesi’nin birinci mükerrer 6ncı maddesi bağlamında tanınmış marka koruması tescilli olmayan markalara yönelik olduğundan, tescilli dahi olmayan bir markanın tanınmış marka listesinde bulunması beklentisi hiç anlamlı değildir. Bu çerçevede, tanınmış marka listesine dahil olmanın, Paris Sözleşmesi’nin birinci mükerrer 6ncı maddesi bağlamında tanınmış marka olmakla da kanaatimizce hiçbir bağlantısı bulunmamaktadır.

Bu bağlamda kanaatimizce, Türk uygulamasındaki tanınmış marka listesinin anlamı ve etkisi, gerçeklik düzeyinde hiçlikle eşit olmalıdır.

  • Tanınmış veya üne sahip marka iddiasını ispatlamak, iddia sahibinin sorumluluğudur. Bir dönem tanınmış veya üne sahip bir markanın, yıllar sonra bu özelliğini yitirmesi mümkündür. Dolayısıyla, süresiz olarak düzenlenen tanınmış marka listesi veya koruması bu anlamda da haksız sonuçlara yol açmaktadır.
  • Türk uygulamasına ilişkin sorunların çoğunluğu, kaynak düzenlemelerin ve mevzuatın ruhu özümsenmeden ve/veya anlaşılmadan, günü kurtarmak maksadıyla geliştirilen uygulamaların zamanla kalıcı hale gelmesinden kaynaklanmaktadır. Tanınmış marka koruması bağlamında karşılaşılan sorunların nedeni de kanaatimizce bu ruh halinin ortadan kalkmamış olmasıdır.

Konuya yorumlarıyla katkı sağlamak isteyen okuyucularımızın değerlendirmelerini memnuniyetle karşılayacağız.

Önder Erol ÜNSAL

Haziran 2018

unsalonderol@gmail.com

[1] Paris Sözleşmesi’nin 1 inci mükerrer 6 ncı madde: (1) Birlik ülkeleri, tescilin yapıldığı ülkenin yetkili makamınca söz konusu ülkede bu sözleşmeden yararlanacağı kabul olunan bir kişiye ait olduğu, aynı veya benzeri mallar için kullanıldığı iyi bilinen tanınmış bir markanın herhangi bir karışıklığa yol açabilecek bir şekilde yeniden reprodüksiyonunu, taklit edilmesini veya aslına yakın bir şekilde değiştirilmesini içeren bir markanın kullanılmasını gerek mevzuat izin verdiği takdirde re’sen gerekse ilgilinin isteği üzerine yasaklamayı ve tescilini reddetmeyi veya iptal etmeyi taahhüt ederler. Markanın elzem bir bölümünün tanınmış bir markanın reprodüksiyonundan oluşması veya bu tanınmış markayla karıştırılabilecek bir taklitten ibaret olması durumunda da, bu hükümler geçerli olacaktır.

“PLAY-DOH” KOKU MARKASI USPTO TESCİL KARARI

 

Kokuların marka olarak tescil edilip edilemeyeceği Türk hukukunda ve mehaz Avrupa Birliği (AB) hukukunda her zaman tartışma konusu olmuştur. Söz konusu tartışmanın yapı taşlarından birini Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) tarafından verilen Sieckmann kararı[1] oluşturmaktadır. İçtihat niteliğinde olan karara göre; görsel olmayan işaretlerin marka olarak tescil edilebilmesi için sicildeki gösterimlerinin açık, kesin, anlaşılır, zamana dayanıklı, değişmez, nesnel ve kendi içinde bir bütünlük oluşturacak şekilde olması gerekmektedir. Ancak kokunun kimyasal formülü, numunesi veya kokunun kelimeler yolu ile tarif edilmesi bu şartları sağlamamaktadır. Özellikle kelimeler yolu ile yapılan bir koku tarifi birden fazla koku için yapılabileceği gibi aynı kokunun farklı kişilerce farklı şekillerde tarif edilmesi de mümkündür. 22.12.2016 tarihli ve 6769 Sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nda (SMK) ise marka olabilecek işaretler arasında kokular açıkça sayılmamıştır. Ancak söz konusu sayım sınırlı olmadığı için kokuların marka olarak tesciline herhangi bir engel de bulunmamaktadır. SMK’nin Uygulanmasına Dair Yönetmeliğin Markaların Gösterimi başlıklı 7 nci maddesinde ise kokulara yer verilmediğinden şu an için kokuların gösterimine dair bir kesinlik olmadığı sonucuna varılabilmektedir.

AB ve Türk hukukundaki bu tartışmalar ve belirsizlikler mevcutken; ABD Patent ve Marka Ofisi (USPTO) uzun yıllardır kokuları marka olarak tescil etmektedir. USPTO tarafından koku markalarına dair verilen son karar ise bu yazının konusunu oluşturmaktadır.

Çocukluğu 90’ların başlarına denk gelmiş olanlar için bir statü nesnesi olan Play-Doh oyun hamurunun çok sevilen kokusunun marka olarak tescili için 14 Şubat 2017’de başlatılan süreç geçen hafta tamamlanmıştır ve 15 Mayıs 2018 tarihinde koku markası olarak tescil edilmiştir.

 

 

Esasen koku markalarının tesciline dair USPTO tarafından verilen ilk karar Play-Doh oyun hamuru kokusuna ilişkin değildir. Sandaletler için balonlu sakız kokusu, diş fırçaları için çilek kokusu, otomobil yağları için kiraz kokusu gibi birçok koku markası başvurusu, USPTO tarafından geçmiş yıllarda tescile bağlanmıştır. Ancak verilen bu kararlardan IP dünyasında ulusal ve uluslararası platformlarda en dikkat çekeni muhtemelen Play-Doh kararı olacaktır. Üzerine oldukça fazla inceleme ve haber yapılan bu karar, Play-Doh’un çocukluk anılarımın yanında mesleki anılarım arasında yer etmesini de sağlamış oldu. Yapmış olduğum incelemede; USPTO uzmanı tarafından başvuru konusu markanın ayırt ediciliği ve kullanım sonucu kazanılmış ayırt edicilik iddiasının incelediği bir ön karar, kararda belirtilen hususlara dair başvuru sahibince verilen cevap ve bunlara dair kısa bir değerlendirme yer alacaktır.

Play-Doh oyun hamuru yaratıcısı Ünlü Hasbro Inc. (Rhode Island Cooporation) tarafından yapılan başvurunun mal ve hizmet listesinde 28. sınıfa dahil “oyun hamuru” malları bulunmaktadır.

Başvuru sahibi dilekçesinde kokuyu “unique scent formed through the combination of a sweet, slightly musky, vanilla-like fragrance, with slight overtones of cherry, and the natural smell of a salted, wheat-based dough.” (tatlı, hafif misk kokulu, vanilya benzeri koku ile kirazın hafif tonları ve tuzlu, buğday esaslı hamurun doğal kokusunun kombinasyonundan oluşan benzersiz bir koku) olarak tarif etmiştir.

USPTO uzmanı tescil talebini kısaca, başvuru konusu işaretin oyun hamurları için ürün tasarımının ayırt edici olmayan özelliği olan kokuyu içermesi ve kullanım sonucu ayırt edicilik iddiasına dair delillerin yetersiz olduğu sebebi ile reddetmiştir. Söz konusu karara ve bu karara karşı başvuru sahibince yapılan savunmalara, bu yazıda yer verilecek olsa da ayrıntılara http://tsdr.uspto.gov/documentviewer?caseId=sn87335817&docId=OOA20170526142952#docIndex=10&page=1 linkinden ulaşılması mümkündür.

USPTO uzmanı tarafından verilen ön karara göre; ABD Marka Yasası gereği, ürün tasarımının bir özelliğinin ayırt edici olarak değerlendirilmesi mümkün değildir. Çünkü tüketiciler bu tür tasarımların malların kaynağını göstermekten ziyade malları daha kullanışlı ve çekici hale getirme niyetinde olduğunun farkındadırlar. Oyun hamurları bakımından ise söz konusu ürüne koku eklenmesi pratiği, pazarda ayırt edicilik sağlamamaktadır. Bu nedenle alıcılar başvuru sahibinin ürünü ile karşılaştığında, bunu muhtemelen kaynak göstergesi olarak değil malların tesadüfi bir özelliği olarak algılayacaklardır.

Ayırt edici olmayan marka başvuruları ABD Marka Yasasına (Sections 1, 2 and 45 of the Trademark Act, 15 U.S.C. §§ 1051, 1052 and 1127)  göre kullanım sonucu ayırt edicilik kazanıldığı ispatlanmadan tescil edilememektedir.  ABD Marka Yasası 2(f) hükmüne göre ise başvuru konusu markanın kullanım yolu ile ayırt edicilik kazandığı iddiasının kabul edilebilmesi için söz konusu iddianın yapılmasından beş yıl öncesinde markanın başvuru konusu mallarda başvuru sahibince ticarette ciddi şekilde münhasır ve sürekli olarak kullanıldığının ve ayırt edicilik kazandığının kanıtlanması gerekmektedir. Bu kapsamda başvuru sahibi başvuru dilekçesinde, markanın 1955 tarihinden itibaren başvuru konusu mallarda kullanıldığına dayanarak ayırt edicilik kazanıldığını iddia etmiştir. Ancak bu iddia USPTO tarafından ayırt ediciliğinin kanıtlanması için yetersiz görülmüştür.  USPTO uzmanı çeşitli firmalara ait kokulu oyun hamuru fotoğraflarını dosyaya ekleyerek söz konusu malların piyasada genellikle kokulu olarak satıldığını belirtmiştir. Bu nedenle başvuru konusu kokunun ayırt edici olduğunu ve kaynak gösterdiğini kanıtlayan tatmin edici kanıtlar sunulmasının gerektiğini belirtmiştir. Zira beş yıllık kullanım kanıtı ayırt edici olmayan ürün tasarımı markalarının ayırt edicilik kazandığını göstermek için tek başına yeterli görülmemektedir. Bu nedenle sadece markanın uzun süre ticarette kullanılması, başvuru konusu mallarda kokunun o malın bir özelliği olarak yaygın olarak kullanıldığı göz önüne alındığında kullanım sonucu ayırt edicilik kazandığı iddiasının ispatı için yeterli görülmemiştir. Sonuç olarak başvuru sahibi tarafından başvuru ekinde sunulan kanıtlar kullanım sonucu ayırt edicilik kazandığının ispatında yetersiz bulunmuştur.

ABD yasalarına göre markanın ayırt edici olduğunu kanıtlamak yükümlülüğü başvuru sahibinde olduğu için başvuru sahibi ayırt ediciliğe ilişkin ek kanıt sunulabilecektir. Başvuru sahibinin markanın tüketiciler nezdinde kaynak gösterme işlevinin bulunduğunu da somut verilerle kanıtlaması gerekmektedir. Bu tür kanıtlar, ticarette uzun süreli kullanıma dair beyanları veya yazılı ifadeleri; reklam harcamalarını ve tüketicilerin ve/veya satıcıların, markanın kaynak gösterdiğine dair mektupları veya beyanlarıdır.

USPTO uzmanına göre başvuru sahibinin tescil başvurusu kapsamındaki malların kullanımı ile ilgili olarak bazı bilgi ve belgeleri de sağlaması gerekmektedir. Bu kapsamda başvuru sahibinden aşağıdaki taleplerde bulunulmuştur:

  1. Başvuru konusu kokunun veya herhangi bir özelliğinin tasarım, faydalı model, patent başvurusuna (süresi solan patentler ve vazgeçilen patentler dâhil) konu olup olmadığı ile ilgili yazılı açıklama.
  2. Özellikle başvuru konusu markadaki kokunun tanıtımını yapan veya ona referansta bulunan reklam veya promosyon malzemelerine dair açıklama.
  3. Başvuru konusu markanın kokusunun içeriğinin alternatif kompozisyonlarının olup olmadığı ve bu alternatif kompozisyonların eşit derecede etkili ve rekabetçi olup olmadığım hakkında yazılı beyan ve kanıt.
  4. Başvuru konusu koku içeriğinin oyun hamurunda doğal olarak bulunup bulunmadığı veya başvuru sahibinin bu içerikleri ürüne ekleyip eklemediği hakkında yazılı açıklama.
  5. Eğer başvuru sahibi katkı maddesi eklediyse, bu katkı maddesi olmadan ürünün verdiği kokunun tanımı veya numune ibrazı.
  6. Başvuru konusu kokunun diğer kokulara kıyasla işlevsel avantaj sağlayıp sağlamadığı hakkında yazılı açıklama.
  7. Başvuru sahibinin koku içeriğinin oyun hamurlarının daha uzun süre nemli kalmasına olanak sağlayıp sağlamadığı hakkında yazılı açıklama.
  8. Başvuru sahibinin koku içeriğinin oyun hamurlarının daha kolay boyanmasına veya rengini daha iyi tutmasına olanak sağlayıp sağlamadığı hakkında yazılı açıklama.
  9. Başvuru konusu koku içeriğinin başvuru sahibinin oyun hamurlarının dokusunu etkileyip etkilemediği hakkında yazılı açıklama.
  10. Başvuru konusu koku içeriğinin başvuru sahibinin oyun hamurlarının esnekliğini etkileyip etkilemediği hakkında yazılı açıklama.
  11. Önceki 4 soruya olumlu cevap veriliyorsa bu durumda başka bir kokunun en az başvuru konusu koku kadar etkili olup olmayacağı hakkında yazılı açıklama.
  12. Başvuru konusu kokunun oyun hamurları pazarındaki diğer kokular üzerinde herhangi bir avantaj sağlayıp sağlamayacağı hakkında yazılı açıklama.
  13. Başvuru sahibinin oyun hamurlarında koku kullanan herhangi bir rakipten bilgisi olup olmadığı konusunda yazılı bir açıklama.
  14. Başvuru konusu kokunun başvuru konusu mallarda buğday veya kış buğdayının kullanımının sonucu olup olmadığına dair yazılı bir açıklama.
  15. Başvuru konusu malların çeşitli renklerde olup olmadığı, birden fazla rengin söz konusu olduğu hallerde tüm renklerin kokusunun aynı mı yoksa farklı olduğu veya ürünlerin beyaz renkte satılması halinde bu ürünlerin de aynı kokuya sahip olup olmayacağı konusunda yazılı bir açıklama.

Ayrıca, başvuru sahibinden markanın tanımına dair bir takım değişiklikler yapması istenmiştir. Bu kapsamda ilk başvurusunda yer alan “unique scent formed through the combination of a sweet, slightly musky, vanilla-like fragrance, with slight overtones of cherry, and the natural smell of a salted, wheat-based dough” (tatlı, hafif misk kokulu, vanilya benzeri koku ile kirazın hafif tonları ve tuzlu, buğday esaslı hamurun doğal kokusunun kombinasyonundan oluşan benzersiz bir koku) ifadesinin “The mark is a scent of a sweet, slightly musky, vanilla fragrance, with slight overtones of cherry, combined with the smell of a salted, wheat-based dough  (tuzlu buğday esaslı hamur kokusuyla birleşen hafif kiraz kokusuna sahip tatlı, hafif misk kokulu, vanilya kokusu) şeklinde değiştirilmesi teklif edilmiştir. Bunun yanında başvuru sahibinden ticari markadaki lafzi ve şekli öğelerin doğru ve öz bir açıklamasını sunması istenmiştir.

Başvuru sahibi tarafından Ofisin söz konusu taleplerine verilen cevapta aşağıdaki ifadeler yer almaktadır:

  • Play-Doh oyun hamuru kokusunun başvuru sahibince ilk olarak 1950’de yaratıldığını ve oyun hamurlarının o tarihten itibaren sürekli olarak başvuru konusu kokuda olduğunu belirterek buna dair Play-Doh ve Playskool firmalarının Başkan Yardımcısının yazılı açıklamasını dosyaya eklemiştir.
  • Play-Doh oyun hamuru kokusunun 60 yıldan fazla süredir popüler olduğunu, çocuklar ve her yaştan yetişkinin hayran olduğu bir koku olduğunu, Play-Doh’un ayırt edici kokusunun tüketiciler arasında en sevilen ve en yaygın şekilde bilinen koku olduğunu belirtmiştir.
  • Tüketicilerin söz konusu kokuyu sadece Hasbro ile ilişkilendirdiğini ve bu koku altında satılan ürünlerin yüksek seviye kalitede olacağına dair beklenti içinde olduğunu belirtmiştir.
  • USPTO uzmanı tarafından farklı firmalara ait kokulu oyun hamurlarının bulunduğu ve oyun hamurlarının kokulu olarak satılmasının piyasada yaygın olduğuna dair yapılan açıklamalara karşı başvuru sahibi tarafından, , kiraz ve tuzlu buğday bazlı oyun hamuru kokusu kombinasyondan oluşan Play-Doh oyun hamuru kokusunun tüm bu kokulardan farklı ve eşsiz olduğu belirtilmiştir.
  • Başvuru sahibi ayrıca başvuru konusu koku markasının ayırt edici ve kaynak gösterici olduğunu ifade eden Play-Doh tüketicileri tarafından yazılan makale ve diğer açıklamaları dosya kapsamına eklemiştir.
  • Play-Doh oyun hamurlarının seksenden fazla ülkeye satıldığını; Amazon, Kmart, Target, Toys R Us gibi en büyük perakendeciler tarafından satılan ürünler olduğunu; 2004’ten beri dünya çapında yapılan satışlardan 2.2 milyar dolardan fazla kazanç sağlandığını; 2004’ten beri arasında dünya çapında yazılı, dijital ve televizyon reklamları dahil 220 milyon dolar reklam harcaması yapıldığını; Hasbro’nun facebook, instagram, twitter gibi sosyal mecralarda tüketiciler tarafından takip edildiğini; son iki yılda Play-Doh’un 42,000 den fazla kez sosyal medyada paylaşımlarında kullanıldığını; her Eylül’ün 16’sında dünya çapında milyonlarca insan ile başvuru sahibi Hasbro ‘nun Play-Doh ürününün tanıtımını yapmak ve kutlamak için Ulusal Play-Doh Günü düzenlediğini; New York Times, Fortune magazin, ABC News gibi mecralarda başvuru sahibinin talebi olmaksızın Play-Doh koku markasına dair haberler yapıldığı ve bu haberlerde Play-Doh kokusunun ayırt edici ve ikonik olarak tanımlandığını belirtmiş ve bu hususlara dair delilerini eklemiştir. Sonuçta başvuru sahibi tüm bu nedenlerle marka başvurusunun ayırt edici olduğunu ve tescil edilmesi gerektiğini belirtmiştir.
  • USPTO uzmanı tarafından talep edilen ve yukarıda yer verilen on beş adet talebe karşı başvuru sahibi tarafından verilen cevapta;
    • Başvuru konusu kokunun veya herhangi bir özelliğinin tasarım, faydalı model, patent başvurusuna (süresi solan patentler ve vazgeçilen patentler dâhil) konu olmadığı,
    • Başvuru konusu markadaki kokunun, 2012-2013 yılları arasında yürütülen “Stop and Smell Play-Doh” kampanyası dahil olmak üzere yıllardır pazarlama, tanıtım materyalleri ve kampanyalarında da yer aldığı,
    • Başvuru konusu kokunun doğal olarak meydana gelmediği yani hamurun doğal kokusuna başvuru sahibince bazı içeriklerin eklendiği; söz konusu katkılar olmadığında oyun hamurunun tatsız ve yalınken vanilya ve kirazın ayırt edici notaları ile başvuru konusu kokunun tatlı ve benzersiz koktuğu;
    • Başvuru konusu koku içinde yer alan katkı maddelerinin fonksiyonel herhangi bir avantaj sağlamadığını, tek avantajının ürün kaynağı olarak başvuru sahibi firmayı belirttiği,
    • Başvuru konusu koku içinde yer alan katkı maddelerinin başvuru sahibinin oyun hamurlarının daha uzun süre nemli kalmasını; daha kolay boyanmasını veya rengini daha iyi tutmasını sağlamadığı; oyun hamurlarının dokusunu ve esnekliğini etkilemediği,
    • Başvuru konusu kokuyu taşıyan oyun hamurlarının başvuru sahibi Hasbro tarafından üretilen Play-Doh oyun hamuru markalı oyun hamurları olduğunun göstermesinin bu kokunun oyun hamurları pazarındaki diğer kokular üzerinde sağladığı tek avantaj olduğu,
    • Başvuru konusu kokunun dosya kapsamında sunulan numunelerden anlaşılacağı üzere oyun hamurlarında koku kullanan diğer firmaların kokularından farklı ve ayırt edilebilir olduğu,
    • Başvuru konusu kokunun esasen başvuru sahibince eklenen katkı maddelerinin bir sonucu olduğu ve sadece buğday kullanımı ile söz konusu kokunun oluşturulamayacağı,
    • Başvuru konusu malların çeşitli beyaz renk dahil çeşitli renklerde olacağı ve tüm renklerin aynı kokuya sahip olacağı,

ifade edilmiş ve bunlara dair yazılı açıklamalar, numune ürünler ve görseller sunulmuştur.

İncelemenin neticesinde dosyada sunulan kanıtlar ve yazılı açıklamalar kapsamında USPTO uzmanı başvuru konusu kokunun ayırt edici olduğu ve tüketicilerce ticari kaynak gösteren koku olarak algılandığı konusunda ikna olmuş ve başvuru tescile bağlanmıştır.

 

 

Sunulan delillerden ve dosya kapsamından anlaşılacağı üzere başvuru konusu koku ve söz konusu kokuyu içeren oyun hamurunun tanınmışlık düzeyi kararın verilmesinde oldukça etkili olmuştur. İncelen kararda da görüleceği üzere ABD’de koku markalarının kelimelerle gösterimi geçerli gösterim olarak kabul edilmekle birlikte bu tarz başvuruların tescil edilebilmesi için kullanım yolu ile ayırt edicilik kazanıldığının kanıtlanması gerekmektedir.

Avrupa Birliği ile Türkiye’de ise koku markalarının koku markalarının formül, numune veya kelimelerle gösterimi şimdilik kural olarak geçerli bir gösterim kabul edilmemektedir. Ancak gelecekte “sicilde gösterilebilir olma” şartının koku markaları bakımından kabul edilebilir bir şeklinin çıkıp çıkmayacağı tartışma konusudur. Bizler burada USPTO tarafından verilen kararı ve ulusal mevzuatımız bakımından koku markaları için kabul edilebilir sicilde gösterim şartının ne olabileceğini tartışırken, Hasbro kutlamalara çoktan başlayarak takipçilerinden #Playdohscent etiketi ile en sevdikleri anılarını paylaşmalarını istemiştir.

[1] ABAD: C-273/00 sayılı ve 12 Aralık 2002 tarihli Ralf Sieckmann v. Deutsches Patent und Markenamt kararı.

Elif AYKURT KARACA

elifaykurt904@gmail.com

Mayıs 2018

6769 Sayılı SMK Anayasa’ya Aykırılık Gerekçeli İptal Sınavını 29. ve 30. Maddeler Bakımından Başarıyla Verdi!

 

 

6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle, fikri mülkiyet sistemin tüm kullanıcıları derin bir nefes almıştır. Derin nefesin başlıca nedeniyse, Kanun Hükmünde Kararnamelerin birçok maddesinin Anayasa’ya aykırılık gerekçesi ile iptal edildiği / iptal tehdidi altında olduğu günlerin artık geride bırakıldığı düşüncesiydi.

Bununla birlikte, 6769 sayılı SMK da kısa süre içerisinde Anayasa’ya aykırılık gerekçesiyle iptal tehdidi radarına yakalandı.

Resmi Gazete’de bugün, yani 20 Nisan 2018 tarihinde, yayınlanan bir Anayasa Mahkemesi kararı, iptal tehdidinin ilk salvosunun başarıyla atlatıldığını bizlere gösterdi. Sanırım, bir süre daha sakince nefes almaya devam edebileceğiz.

Anayasa Mahkemesi’nin 20/04/2018 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan 28/03/2018 tarihli ve E: 2017/172, K: 2018/32 sayılı kararının takip eden bağlantıdan görülmesi mümkündür: http://www.resmigazete.gov.tr/main.aspx?home=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2018/04/20180420.htm&main=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2018/04/20180420.htm

Şaşırmayacağınızı elbette ki biliyoruz, karar marka koruması alanı ile ilgilidir (Her ne kadar reklam yüzü olarak patent, tasarım ve son dönemlerde coğrafi işaret kullanılsa da, Türkiye’de sınai mülkiyet koruması aslen marka alanında canlıdır, diğer alanlar şu an için tartışma ve tanıtım yüzü konumundadır.).

Anayasa Mahkemesi’ne yöneltilen iptal talebi, SMK’nun marka hakkına tecavüz sayılan fiilleri ve marka hakkına tecavüze ilişkin cezai hükümleri düzenleyen 29. ve 30. maddelerine yöneliktir.

Okuyunca nedense pek şaşırmadık, iptal talebi marka taklitçilerinin ana üslerinden birisi olan turistik Alanya ilçesindeki bir mahkemeden gelmiştir. Şöyle ki, yabancı turistlere yönelik taklit ürünler, en fazla Alanya gibi turistik ilçelerde satışa sunulmaktadır ve bu ürünlere karşı baskın ve toplama faaliyetlerini sürdüren avukatlar da bu gibi yörelerde sıklıkla fiili saldırıya uğramaktadır.

İptal talebi Anayasa Mahkemesi’nce incelenmiş ve reddedilmiştir. İptal talebinin reddedilmesini IPR Gezgini olarak memnuniyetle karşılıyoruz.

Nispeten uzun sayılabilecek kararı bu yazıda kendi cümlelerimizle aktarmayacağız; şöyle ki, Anayasa Mahkemesi’nin kararı yeterince detaylı ve açıklayıcıdır. Aşağıda kararın önemli bölümlerine parçalar halinde yer veriyoruz, vakti olmayanlar bunu bir özet olarak okuyabilir.

 

IPR Gezgini

iprgezgini@gmail.com

Nisan 2018

 

556 Sayılı KHK’nin 14. Maddesinin İptali Kararı Sonrası Markaların Kullanılması Yükümlülüğü Hakkındaki Tartışmalara Katkı – 1/95 Sayılı Ortaklık Konseyi Kararı Çözüm Olabilir mi?

Anayasa Mahkemesi’nin 556 sayılı Markaların Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin 14. maddesini 6 Ocak 2017 tarihinde, 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nun 10 Ocak 2017 tarihinde yürürlüğe girmesinden hemen önce iptal etmesinin, dört günlük bir yasal boşluğa yol açarak tescilli markaların kullanılması yükümlülüğünü ortadan kaldırıp kaldırmadığı sorusu önemli tartışmalara yol açmıştır.

Tartışmalara ilişkin görüşler bu yazıda belirtilmeyecektir. Amacımız, şu ana dek kişisel olarak duymamış olduğumuz farklı bir bakış açısının, bu önemli soruna çözüm teşkil edip etmeyeceğinin tartışılmasını sağlamaktır.

Marka konusunda Türkiye’nin taraf olduğu veya imzaladığı uluslararası anlaşmalar (TRIPS, Paris Sözleşmesi, Madrid Protokolü, Marka Kanunu Anlaşması, Nice Anlaşması, Viyana Anlaşması, yürürlüğe girmemiş olsa da imzaladığımız Singapur Anlaşması), bu önemli tartışmaya çözüm sağlayabilecek doğrudan uygulanabilir bir hüküm içermemektedir. Bununla birlikte, TRIPS’in 19. maddesinin soruna çözüm teşkil edip etmeyeceği ayrı bir tartışma konusudur.

Bizim öne süreceğimiz görüş, şu ana dek tartışmalarda ismini rast gelmediğimiz 1/95 sayılı Ortaklık Konseyi Kararı (bundan sonra Gümrük Birliği Kararı olarak anılacaktır)’nın mevcut tartışmalara bir çözüm sağlayıp sağlamayacağının bir argüman olarak ortaya konulmasıdır.

Gümrük Birliği Kararı, Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu arasındaki Ortaklık Konseyi’nin 6 Mart 1995’te imzaladığı bir karardır. Bu kararın uluslararası bir anlaşma statüsünde veya benzeri bir statüde olup olmadığı konusunda farklı görüşler öne sürülmektedir.

Ortaklık Konseyi, 1963 tarihli Ankara Anlaşması hükümleri çerçevesinde oluşturulmuştur. Uluslararası bir anlaşma olan Ankara Anlaşması’nda, konsey kararlarına ilişkin olarak aşağıdaki hüküm yer almaktadır:

KISIM: III
Genel ve son hükümler

Madde – 22.  

  1. Anlaşma ile belirtilen amaçların gerçekleştirilmesi için, Anlaşma’nın öngördüğü hallerde Ortaklık Konseyi’nin karar yetkisi vardır. İki taraftan her biri, verilmiş kararların yerine getirilmesinin gerektirdiği tedbirleri almakla yükümlüdür. Ortaklık Konseyi yararlı tavsiyelerde de bulunabilir.

Ankara Anlaşması çerçevesinde oluşturulan Ortaklık Konseyi’nin 1/95 sayılı Gümrük Birliği kararının tam metninin http://www.mfa.gov.tr/1-95-sayili-ortaklik-konseyi-karari-gumruk-birligi-karari.tr.mfa  bağlantısından görülmesi mümkündür.

Kararın fikri ve sınai hakların korunmasıyla ilgili 31. maddesi aşağıdaki şekildedir:

KISIM IV (YASALARIN YAKINLAŞTIRILMASI)

BÖLÜM I (FİKRİ, SINAİ VE TİCARİ MÜLKİYETİN KORUNMASI)

Madde 31

1.Taraflar fikri, sınai ve ticari mülkiyet haklarının yeterli ve etkili biçimde korunması ve uygulanmasını sağlamaya verdikleri önemi teyid ederler.

2.Taraflar, ancak fikri mülkiyet haklarına Gümrük Birliği’ni oluşturan iki tarafta da eş düzeyde etkili koruma sağlanması halinde Gümrük Birliği’nin gereğince işleyebileceğini kabul ederler. Dolayısıyla 8. Ekte öngörülen yükümlülükleri yerine getirmeyi taahhüt ederler.

Maddenin atıfta bulunduğu 8. Ek’in ilgili maddesi ise aşağıdaki biçimdedir:

FİKRİ, SINAİ VE TİCARİ MÜLKİYETİN KORUNMASI (EK 8)

Madde 1

  1. Taraflar, Uruguay Konferansı Çok Taraflı Ticaret Görüşmeleri’nde akdedilen Fikri Mülkiyet Haklarının Ticaretle İlgili Yönleri Hakkında Anlaşma’dan (TRIPS) doğan yükümlülüklere atfettikleri önemi teyid ederler.

Bu çerçevede, Türkiye, bu Kararın yürürlüğe girmesinden itibaren en geç üç yıl içinde TRIPS Anlaşmasını uygulamaya koymayı taahhüt eder.

  1. Bu Kararda hüküm bulunmayan hallerde, iki Taraf arasında fikri, sınai ve ticari mülkiyet haklarının kapsamı, koruma düzeyi ve uygulanması ile ilgili olarak TRIPS Anlaşması hükümleri, her iki Taraf bakımından yürürlüğe girdikleri tarihten itibaren uygulanır.

Madde 2

Türkiye, Avrupa Topluluğunda yürürlükte bulunan koruma düzeylerine eşit koruma düzeylerini sağlamak üzere fıkri, sınai ve ticari mülkiyet haklarının etkin bir şekilde korunmasını geliştirmeye devam eder ve bu haklara saygı gösterilmesini sağlayacak uygun tedbirleri alır.

Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkelerin marka mevzuatlarının Birlik Marka Direktifi’ne uyumlu olması zorunludur. AB adayı bir ülke olan Türkiye’nin marka mevzuatını teşkil eden, gerek 556 sayılı KHK gerekse de 6769 sayılı SMK Marka Kitabı, AB Marka Direktifi hükümlerine uyum amacı gözetilerek hazırlanmıştır.

16 Aralık 2015 tarihli şu an yürürlükte bulunan 2015/2436 sayılı Birlik Marka Direktifi’nin giriş bölümünde aşağıdaki ifadeler yer almaktadır:

 

(31) Trade marks fulfil their purpose of distinguishing goods or services and allowing consumers to make informed choices only when they are actually used on the market. A requirement of use is also necessary in order to reduce the total number of trade marks registered and protected in the Union and, consequently, the number of conflicts which arise between them. It is therefore essential to require that registered trade marks actually be used in connection with the goods or services for which they are registered, or, if not used in that connection within five years of the date of the completion of the registration procedure, be liable to be revoked.

Markalar, malların ve hizmetlerin ayırt edilmesini sağlama ve tüketicilerin bilgilenmiş şekilde seçimler yapmasına imkan verme amaçlarını, ancak piyasada fiilen kullanılırlarsa yerine getirirler. Kullanım şartı buna ilaveten, Birlikte tescilli olan ve korunan toplam tescilli marka sayısını düşürmek ve bunun sonucunda bunlar arasındaki ihtilaflarının sayısını azaltmak için de gereklidir. Dolayısıyla, tescilli markaların, tescil edildikleri mallar ve hizmetler için fiilen kullanılmalarını ve kullanılmamaları halinde de tescil prosedürünün tamamlandığı tarihten itibaren 5 yıl içinde iptal edilmelerine imkan sağlamayı şart koşmak gereklidir.

 

(32) Consequently, a registered trade mark should only be protected in so far as it is actually used and a registered earlier trade mark should not enable its proprietor to oppose or invalidate a later trade mark if that proprietor has not put his trade mark to genuine use. Furthermore, Member States should provide that a trade mark may not be successfully invoked in infringement proceedings if it is established, as a result of a plea, that the trade mark could be revoked or, when the action is brought against a later right, could have been revoked at the time when the later right was acquired.

Bunun sonucu olarak, tescilli bir marka yalnızca fiilen kullanılması korunmalıdır ve önceki tarihli tescilli bir marka sahibine, sonraki tarihli bir markaya karşı itiraz etme veya onu hükümsüz kılma hakkını, sahibi bu markayı gerçek kullanıma konu etmemişse sağlamayacaktır…

Yukarıda yer alan giriş hükümleri karşılığını Direktif’in 19. maddesinde bulmuştur:

SECTION 4

Revocation of trade mark rights

Article 19

Absence of genuine use as ground for revocation

  1. A trade mark shall be liable to revocation if, within a continuous five-year period, it has not been put to genuine use in the Member State in connection with the goods or services in respect of which it is registered, and there are no proper reasons for non-use.

 

BÖLÜM 4

Marka Hakkının İptali

Madde 19

İptal nedeni olarak gerçek kullanımın yokluğu

Eğer bir marka tescilli olduğu mal ve hizmetler için üye bir ülkede kesintisiz beş yıllık süre içinde gerçek kullanıma konu olmamışsa ve kullanmama için geçerli nedenler yoksa, marka iptale tabi olacaktır.

 

Yukarıda yer verdiğimiz AB Direktifi, markayı kullanım yükümlülüğünü ve bu yükümlülüğünün markanın işlevleri ile olan bağlantısı açık şekilde belirtmiştir. Buna göre, markalar kendilerinden beklenen işlevleri ancak gerçek kullanıma konu olmaları halinde sağlayacaktır, AB üyesi ülkeler markaların kullanımı ve kullanılmamaları halinde iptali hükümlerine mevzuatlarında yer vermek zorundadır.

Bu noktada 556 sayılı KHK hükümlerine dönecek olursak;

556 sayılı SMK madde 4:

Milletlerarası anlaşmaların öncelikle uygulanması              

Madde 4 – Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası anlaşma hükümlerinin bu Kanun Hükmünde Kararname hükümlerinden daha elverişli olması halinde, 3 üncü maddede belirtilen kişiler, elverişli hükümlerin uygulanmasını talep etme hakkına sahiptir.

hükmüyle karşılaşmaktayız.

Fikri Mülkiyet Camiasına soru:

Eğer, 1/95 sayılı Gümrük Birliği Kararı, uluslararası bir anlaşma olan Ankara Anlaşması çerçevesinde oluşturulan Ortaklık Konseyi’nce verilen ve gene Ankara Anlaşması uyarınca taraflar için yükümlülük doğuran bir karar olarak kabul edilirse;

 “Türkiye, Avrupa Topluluğunda yürürlükte bulunan koruma düzeylerine eşit koruma düzeylerini sağlamak üzere fikri, sınai ve ticari mülkiyet haklarının etkin bir şekilde korunmasını geliştirmeye devam eder ve bu haklara saygı gösterilmesini sağlayacak uygun tedbirleri alır.”

Türkiye bu kararın yukarıda yer verilen 8. Ek madde 2 hükmü uyarınca, sınai mülkiyet haklarına Avrupa Birliği ile eşit koruma düzeyi sağlamak için uygun tedbirleri almak yükümlülüğündedir.

Avrupa Birliği Marka Direktifi, markanın kullanımı ile ilgili zorunlulukları ve kullanımın gerçekleşmemesi halinde iptal yaptırımını içermektedir. Buna ilaveten, Direktif’in giriş bölümünde markanın işlevlerini ancak fiilen kullanılması halinde gerçekleştirebileceği de belirtilmektedir. Dolayısıyla, AB Marka Direktifi hükümleri uyarınca markanın kullanımı ve kullanılmaması halinde de iptali için yöntemlerin tanımlanması bir zorunluluktur.

Türkiye’de marka kullanımı zorunluluğun, Anayasa Mahkemesi’nin 6 Ocak 2017 tarihli iptal kararı sonrasında ortadan kalktığını, 6-10 Ocak tarihleri arasındaki dört günlük yasal boşluk nedeniyle de 6769 sayılı SMK bakımından da kullanmama nedeniyle iptal davalarının ancak 2022 yılında açılabileceğini kabul etmek, açık şekilde Türkiye’nin Avrupa Birliği’nde yürürlükte bulunan koruma düzeylerine eşit koruma düzeylerini sağlamak üzere fikri, sınai ve ticari mülkiyet haklarının etkin bir şekilde korunmasını sağlama yükümlülüğüne aykırı bir yaklaşım teşkil edecektir.

556 sayılı KHK’ye göre, Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası anlaşma hükümlerinin bu Kanun Hükmünde Kararname hükümlerinden daha elverişli olması halinde, 3 üncü maddede belirtilen kişiler, elverişli hükümlerin uygulanmasını talep etme hakkına sahiptir.

Tüm bunların sonucunda; 1/95 sayılı Gümrük Birliği Kararı hükümlerinden hareketle Türkiye’de marka kullanımı yükümlülüğünün, 6 Ocak 2017 öncesi, 6-10 Ocak 2017 arası ve 10 Ocak 2017 sonrası hiçbir yasal boşluk olmaksızın devam edebileceği öne sürülebilir mi?

Tartışması tüm camiaya ait olmak üzere bu görüşü bilgilerinize sunuyorum.

Önder Erol Ünsalunsalonderol@gmail.com9 Mart 2018

AIPPI Turkey’den 9 Mart ve 5-6 Nisan 2018 Tarihlerinde İki Önemli Etkinlik

 

Fikri Mülkiyet Hakları Koruma Derneği (AIPPI Turkey) 9 Mart 2018 ve 5-6 Nisan 2018 tarihlerinde İstanbul’da fikri mülkiyet hakları alanında iki önemli etkinlik düzenleyecek.

Etkinliklerden ilki 9 Mart 2018 tarihinde İstanbul’da The Marmara Taksim Otel’de gerçekleştirilecek “Marka Hukukunda Kullanmama Nedeniyle İptal Müessesesinde Yaşanan Güncel Gelişmeler ve Sorunlar Paneli” olacak. Anayasa Mahkemesi’nin 556 sayılı KHK’nin 14. maddesini iptal etmesinin ardından fikri mülkiyet camiasını uzun süredir meşgul eden ve 6769 s. SMK’nun uygulanmasında da belirsizliklere yol açan sorun, bu panelde alanlarında yetkin isimlerce tüm yönleriyle tartışılacak. Katılımı ücretsiz olan panelin afişini ve katılıma ilişkin bilgileri aşağıda görebilirsiniz:

 

 

AIPPI Turkey’in uluslararası katılımlı daha kapsamlı ikinci etkinliği ise 5-6 Nisan 2018 tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilecek.

Oldukça yoğun ve doyurucu bir programa sahip etkinlik, AIPPI Turkey tarafından 2011 yılından bu yana düzenlenen Fikri Haklar Hukuku Seminerlerinin beşincisi olacak.

 

 

Ocak 2018’de hiç beklenmedik bir anda hayatını kaybeden AIPPI Turkey Yönetim Kurulu Başkanı Sertaç Köksaldı’nın anısına seminer bundan sonra “Sertaç Köksaldı – Fikri Haklar Hukuku Semineri” ismiyle düzenlenecek:

“Sertaç Köksaldı – Sertaç Köksaldı – 5. Fikri Haklar Hukuku Semineri kapsamında, tamamı kendi alanında deneyimli ve çok değerli çalışmalara imza atmış Türkiye’den ve yurtdışından hâkimler, avukatlar, akademisyenler, patent ve marka vekilleri, Türk Patent ve Marka Kurumu temsilcileri tarafından gerçekleştirilecek sunumlarla ele alınacak başlıklar şunlardır;

  • 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu ve Uygulaması,
  • Dijitalleşen Dünyada IoT ve Yazılım Tabanlı Patent Koruması,
  • Dijitalleşen Dünyada Fikir ve Sanat Eserleri Hukukunda Yeni Gelişmeler,
  • Fikri Hakların Ticarileştirilmesinin Endüstri 4.0 Devrimi Karşısındaki Önemi,
  • Markanın Kullanılma Yükümlülüğü

Yine geçmiş yıllarda olduğu gibi bu seneki seminerimizde de Türk ve yabancı hâkim, avukat ve vekillerin katılımıyla hem patent hem de marka alanında iki adet farazi yargılama yer alacaktır. Bu yılki seminerimizde diğer yıllardan farklı olarak patent farazi davasında Türkiye’de ilk kez genel bir izleyici kitlesine hitap eder şekilde EPO (Avrupa Patent Ofisi) nezdinde yapılan bir temyiz vakası farazi olarak gerçekleştirilecektir.

Son derece verimli ve aydınlatıcı geçecek iki günün ardından, hem Türkiye’den hem de yurt dışından katılacak konuklarımızın tarihi ve doğal güzelliklerin iç içe geçtiği İstanbul’un eşsiz atmosferini soluyabilmeleri için 06 Nisan 2018 akşamında İstanbul Boğazı’nda tekne turu eşliğinde verilecek Gala Yemeği ile seminerimiz tamamlanmış olacaktır.”

Seminer web sayfasına https://ipseminar.aippiturkey.org/ bağlantısından; seminer programına ise https://ipseminar.aippiturkey.org/seminer/program bağlantısından erişilebilir. Seminer için erken kayıt avantajı son tarihinin 10 Mart 2018 olduğunu da özellikle belirtelim.

Her iki etkinlik için büyük emek veren AIPPI Turkey Yönetim Kurulu’na ve etkinlikler için sorumluluk alan tüm AIPPI üyelerine teşekkür ederek, katılımcıları bu etkinliklere biz de davet ediyoruz.

IPR Gezgini

Mart 2018

iprgezgini@gmail.com

 

 

 

Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü “6769 Sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu Sempozyumu”nu Kitap Olarak Yayınladı

 

Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü‘nün 9-10 Mart 2017 tarihlerinde Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde düzenlediği “6769 Sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu Sempozyumu”nda sunulan bildiriler ve açık oturumlardaki konuşmalar kitap haline getirildi.

6769 sayılı SMK hakkında düzenlenen ilk ve en geniş kapsamlı toplantılardan birisi olan sempozyum düzenleyenler için olduğu kadar, dinleyenler için de oldukça tatmin edici ve fayda sağlayan bir etkinlikti. Bu bağlamda, sempozyumun kitap haline getirilmiş olmasını IPR Gezgini ekibi olarak bizler de heyecanla karşılıyoruz.

Aşağıda kitabın editörü Prof. Dr. Feyzan Hayal ŞEHİRALİ ÇELİK tarafından kaleme alınan kitap tanıtım duyurusunu, kitabı edinmek için iletişim yöntemlerini ve kitabın içindekiler bölümünün pdf formatındaki Google Drive bağlantısını görebilirsiniz.

Emeği geçenlere bizler de teşekkür ediyoruz.

“Değerli Meslektaşlarımız,

Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü olarak 9-10 Mart 2017 tarihlerinde Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde düzenlediğimiz “6769 Sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu Sempozyumu” ile, Türk Hukuku’nun ilk Sınai Mülkiyet Kanunu’na heyecanla merhaba dedik. Kanun’un yürürlüğe girmesinden çok kısa bir süre sonra gerçekleştirdiğimiz iki günlük bu kapsamlı toplantıda siz değerli akademisyenler, yargı mensupları ve uygulayıcılarla birlikte yeni Kanunumuz’u tanımaya ve anlamaya çalıştık. Türk fikrî mülkiyet hukukunun çok sayıda önemli ismini bir araya getirebilme şansını yakalamış olan, gerek katılımcı kitlesi, gerekse yapılan sunumların kapsam ve niteliği itibarıyla neredeyse bir sembol olarak anılmaya başlayan bu toplantıda sunulan katkıları kitap hâline getirerek ilgilileriyle buluşturabilmeyi, bir dönemin başlangıcını satırlara ilk kez dökebilmeyi görev bildik. Farklı kesimlerden farklı uzmanlık alanlarına, bilgi ve deneyimlere sahip değerli konuşmacılarımız sempozyum sunumlarını akademik birer çalışma hâline getirdiler. Her bir oturumun sonundaki tartışmaların da eklenmesiyle oturumların bütünlüğü bozulmadan sempozyum tümüyle yazılı hâle getirilebildi ve “6769 Sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu Sempozyumu” kitabı ortaya çıktı. Sınai Mülkiyet Kanunu’nun bütünü itibarıyla ayrıntılı şekilde incelendiği ilk eser niteliğindeki kitabımızı siz değerli meslektaşlarımızın ilgisine sunabilmenin heyecanını ve mutluluğunu yaşıyoruz. Kitabın ortaya çıkması sürecinde farklı noktalarda yollarımızın kesiştiği bütün ilgililere, katkı sağlayan, emek veren ve sabır gösteren herkese teşekkür ediyor, saygılarımızı sunuyoruz.”

Prof. Dr. Feyzan Hayal ŞEHİRALİ ÇELİK

(Editör)

Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü Yayın Satış Birimi İçin

Tel: (312) 562 16 01 veya 319 11 41’den 2′ yi tuşlayınız.

E-posta: bthae@law.ankara.edu.tr

Kitabın içindekiler bölümü için:   https://drive.google.com/file/d/1bB1S-4LIiKJ5mM6aSLlLgcyIqhGYiwX1/view?usp=sharing

IPR Gezgini

iprgezgini@gmail.com

Ocak 2018

Burada İletişim Bozukluğu Yaşamıyoruz – Avrupa Birliği’nde Yeni Marka Türlerinin Gösterimi Hakkında Ortak Bildirge

 

“What we’ve got here is failure to communicate…” şeklinde başlayan efsanevi repliği hapishane filmleri hayranları kadar, Guns n’ Roses grubunun Civil War şarkısını sevenler de bilir. Başlangıcının Türkçe karşılığı, “Burada yaşadığımız iletişim bozukluğudur…” olan konuşmanın Cool Hand Luke filmindeki orijinal haline aşağıda yer veriyoruz ve sonrasında da Avrupa Birliği’nde marka alanında hiçbir iletişim problemi yaşanmadığını gösteren yazımıza başlıyoruz.

 

 

Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO) ve birlik üyesi ülke ofisleri 4 Aralık 2017 tarihinde “Yeni Marka Türlerinin Gösterimi Hakkında Ortak Bildirge (Common Communication on the Representation of New Types of Trade Marks)” isimli dokümanı yayınlandı.

2015/2436 sayılı yeni Birlik Marka Direktifi’nin getirdiği en önemli yeniliklerden birisi, marka tanımından grafik gösterim zorunluluğunun kaldırılmasıdır. Aynı yenilik Birlik mevzuatındaki gelişmelere paralel olarak hazırlanan 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nda da yer almaktadır. Bu yenilik, genel olarak alkışlarla karşılanmış olmakla birlikte, grafik gösterim şartının yerini ne türde bir değerlendirmenin alacağı Türkiye kadar, Birlik üyesi ülkelerde de tartışma konusuydu.

EUIPO öncülüğünde hareket eden Avrupa Birliği üyesi ülkelerin fikri mülkiyet ofisleri, bu konudaki tartışmaları belirli ölçüde ortadan kaldırmak ve farklı ulusal ofislerin yanısıra EUIPO uygulamasının anlaşılmasını sağlamak amacıyla sürdürdükleri görüşmeleri, Aralık 2017’de  “Yeni Marka Türlerinin Gösterimi Hakkında Ortak Bildirge” ile sonuçlandırdı.

Bildirge mevcut dönemdeki durumu göstermekle birlikte, bildirgenin düzenli aralıklarla güncellenmesi ve yeniliklerin bu yolla kullanıcılara duyurulması planlanmaktadır. İlk güncelleme için öngörülen tarih 1 Haziran 2018’dir.

Bildirgenin içeriğinde aşağıdaki unsurlar bulunmaktadır:

  • Her bir Ofis’in kabul etmeyi planladığı marka türleri.
  • Bu marka türlerinin tanımları.
  • Ses, hareket, multimedya ve hologram markaları için kabul edilen elektronik dosya biçimleri.
  • Bu unsurlara her bir Ofis özelinde yer verilen tablolar.

Ortak Bildirge’nin https://euipo.europa.eu/tunnel-web/secure/webdav/guest/document_library/contentPdfs/about_euipo/who_we_are/common_communication/common_communication_8/common_communication8_en.pdf bağlantısından, ekinin ise https://euipo.europa.eu/tunnel-web/secure/webdav/guest/document_library/contentPdfs/about_euipo/who_we_are/common_communication/common_communication_8/Annex_en.pdf bağlantısından görülmesi mümkündür.

6769 sayılı SMK’nın yürürlüğe girmesinin ardından ülkemizde yapılan bazı sunumlarda, grafik gösterim şartının kaldırılmasının otomatikman koku veya tat gibi markaların da kabul edilmesi sonucuna yol açtığı belirtilmiş olmakla birlikte, Ortak Bildirge EUIPO ve AB üyesi ülkelerde henüz bu sonuca varılmamış olduğunu göstermektedir. Bir diğer deyişle, koku ve tat markaları bakımından AB düzeyinde kabul edilebilecek gösterim biçimi henüz mevcut değildir. Bu aşamada, Ortak Bildirge’de ismi geçen ve ne şekilde kabul edilebileceği yönünde açıklamalara yer verilen marka türleri ve tanımlarının tablosuna aşağıda yer verilmesi yerinde olacaktır.

 

EUIPO ve AB üyesi ülkelerin, marka ve tasarım konusundaki uygulamalarını ve değerlendirmelerini birkaç yıldır Ortak Bildirgeler yoluyla duyurmaları, sistem kullanıcıları ve AB uygulamalarını takip etmeye çalışan bizler bakımından oldukça yararlı bir yöntem halini almıştır.

Yazıyı bitirirken bonus olarak filmdeki repliğin tamamına ve bu replikle başlayan Guns n’Roses’ın Civil War şarkısına yer verelim. Vakti zamanında çok dinledik, anısını yaşatalım.

What we’ve got here is failure to communicate. Some men you just can’t reach. So you get what we had here last week. Which is the way he wants it. Well, he gets it. I don’t like it anymore than you men. Burada yaşadığımız iletişim bozukluğudur. Bazı kişilere ne yapsanız da ulaşamazsınız. Sonunda geçen hafta yaşadığımızla karşılaşırsınız ki bu onun istediği yoldur ve onun karşılığını görmüştür. Beyler, ben de bunu sizden fazla sevmiyorum.” 

 

Önder Erol Ünsal

Ocak 2018

unsalonderol@gmail.com 

Yineleme Markaları ve Kullanımın İspatı – Adalet Divanı Genel Mahkemesi “SKYLITE” Kararı – Siz Ne Düşünürsünüz (2)?

 

6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu‘nun marka alanında getirdiği en önemli değişiklik olan “kullanımın ispatı müessesesinin” en tartışmalı yönlerinden birisini, kullanılmayan markaların ilana itiraza gerekçe olarak gösterilmesidir. Birçok değişkene bağlı olarak farklı boyutlar alan bu hususun, önemli bir boyutu da, beş yıllık kullanım zorunluluğu içerisinde, tescil kapsamındaki mallar ve hizmetler için kullanılmamış bir markanın aynısının aynı mallar ve hizmetler için, kullanım zorunluluğunun üstesinden gelmek amacıyla yeni bir başvuruya konu edilmesi ve bir kez daha tescil edilmesi halidir. Yineleme başvurusu sonucu tescil olarak adlandırdığımız bu durumda, bu tip markaların ilana itiraz gerekçesi olarak gösterilmesi halinde, başvuru sahiplerinin beklentisi kullanım zorunluluğu süresinin, yineleme başvurusuna dayalı markanın tescil  tarihinden itibaren değil, kullanılmayan markanın ilk tescil tarihinden itibaren başlatılmasıdır.

Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO) Temyiz Kurulu, 2014 yılında verdiği PATHFINDER ve KABELPLUS kararları ile başvuru sahiplerinin bu beklentisini yerine getirmiş ve bu tip hallerde ilana itiraz sahibinin kullanım zorunluluğu süresinin, yineleme başvurusuna dayalı markanın tescil  tarihinden itibaren değil, kullanılmayan markanın ilk tescil tarihinden itibaren başlatılması gerektiği yönünde karar vermiştir.

Avrupa Birliği Adalet Divanı bu hususu ilk olarak, 19 Ekim 2017 tarihli T-736/15 sayılı “SKYLITE” kararı ile değerlendirmiştir. “Siz Ne düşünürsünüz?” serimizde okuyucularımıza ilk yazıda bu karara konu ihtilafı ana hatlarıyla aktarmış ve okuyucularımızın görüşlerini sormuştuk. Yorumunu bizlerle paylaşan TPMK avukatı Umut Karaca‘ya çok teşekkür ediyoruz.

İhtilafı ve sorumuzu kısaca hatırlatacak olursak:

 

“ALDI GMBH &  CO. KG”, 2013 yılında aşağıda görseline yer verilen markanın tescil edilmesi talebiyle EUIPO’ya başvuruda bulunur:

 

Başvurunun kapsamında 9. ve 18. sınıflara dahil mallar yer almaktadır. Bu mallar en kaba haliyle, “Laptop çantaları, bavullar ve seyahat çantaları ve çeşitli amaçlara yönelik çantalardır.”

Başvurunun ilanına karşı, Birleşik Krallık menşeili “SKY PLC” firması itirazda bulunur. İtiraz “SKY” markalarına dayanmaktadır ve bu markaların bir kısmının kapsamında aynı sınıflara dahil benzer mallar bulunmaktadır.

Başvuru sahibi, ilana itiraza gerekçe olarak gösterilen ve benzer malları içeren 8 Ağustos 2012 tarihinde tescil edilmiş “SKY” markasının yineleme başvurusuna dayalı bir tescil olduğunu iddia eder ve ilk tescil edildiği tarihten itibaren kullanılmamış bu markanın kapsadığı 9. ve 18. sınıflara dahil mallar bakımından kullanımının ispatlanması gerektiğini öne sürerek, kullanımın ispatı talebinde bulunur.

EUIPO İtiraz Birimi, itiraza konu başvurunun yapıldığı tarihte, yukarıda bahsedilen “SKY” markasının tescil tarihinden bu yana beş yıllık sürenin dolmadığını belirterek, bu markanın kullanımın ispatı talebine konu olamayacağını belirtir. Devamında da, “SKYLITE” başvurusu ile “SKY” ibareli itiraz gerekçesi ve kapsadıkları malları benzer bularak karıştırılma olasılığı gerekçeli itirazı kabul eder.

Başvuru sahibi, EUIPO’nun PATHFINDER ve KABELPLUS kararlarını da öne sürerek ret kararına karşı itiraz eder. Başvuru sahibi, ret kararının gerekçesi “SKY” markasının bir yineleme başvurusu olduğunu, kullanılmadığını ve kullanımının ilk tescil edildiği tarih esas alınarak ispatlanması gerektiğini belirtmektedir. Buna ilaveten de markaların benzer olmadığını iddia etmektedir.

Sorumuz bu noktada geliyor, sizce EUIPO Temyiz Kurulu ve sonrasında aleyhine karar verilen tarafça açılan dava üzerine Adalet Divanı Genel Mahkemesi bu itirazı ne şekilde değerlendirmiştir?

Öncelikle, PATHFINDER ve KABELPLUS kararları ilk darbeyi, bu kararları veren EUIPO Temyiz Kurulu’ndan yemiştir.

EUIPO Temyiz Kurulu, başvuru sahibinin itirazını reddetmiş ve başvuru hakkındaki ret kararını onamıştır. Temyiz Kurulu’na göre, ret gerekçesi markanın tescil tarihinden bu yana beş yıllık süre henüz geçmemiştir ve Birlik Marka Tüzüğü’ne göre gözetilecek süre açık olarak belirtilen süre olduğundan, başvuru sahibinin yineleme başvurusu sonucu tescil iddiası yerinde değildir. Kurul, ardından markalar arasında karıştırılma olasılığının bulunduğuna da hükmetmiştir.

Başvuru sahibi bu kararı Adalet Divanı Genel Mahkemesi’ne götürmüştür ve dava 19 Ekim 2017 tarihli T-736/15 sayılı “SKYLITE” kararı ile neticelenmiştir.

Genel Mahkeme, yineleme başvurusu sonucu tescil iddialarına ilişkin olarak aşağıdaki değerlendirmeyi yapmıştır:

Birlik Marka Tüzüğü’ne göre, kullanım ispatı müessesesinin kullanılabilmesi için, itiraza konu başvurunun ilan tarihinde, itiraz gerekçesi markanın tescil tarihinden bu yana beş yıllık sürenin dolmuş olması gereklidir, bu sürenin dolmamış olması halinde itiraz gerekçesi markanın kullanımının ispatı talep edilemez. İncelenen vakada, itiraza konu başvurunun ilan tarihinde, ret gerekçesi markanın tescil tarihinden bu yana beş yıllık süre dolmamış durumdadır, dolayısıyla başvuru sahibinin ret gerekçesi markanın kullanımının ispat edilmesini talep etme hakkı bulunmamaktadır ve Temyiz Kurulu’nun bu tespite dayalı kararı tamamıyla yerindedir.

Ret gerekçesi markanın, aslında kullanılmayan bir markanın yineleme başvurusuna dayalı yeni tarihli bir tescili olması hususu, bu tespitin yerindeliğini ortadan kaldırmamaktadır. Aksinin kabulü halinde, yineleme başvurusuna dayalı tescillerin kullanım süresini suni biçimde uzatmak amacıyla yapıldığını kabul etmek gerekecektir ve bunun sonucunda EUIPO’nun itiraz sahibinin yineleme başvurusunu yaptığı tarihte kötü niyetli olup olmadığını değerlendirmesi gerekecektir. Bu yaklaşımın amacına ulaşması mümkün değildir, şöyle ki Birlik Marka mevzuatında kötü niyet tescilli markalara ilişkin bir mutlak hükümsüzlük nedenidir ve tescilli markaların geçerliliğinin sorgulandığı hükümsüzlük prosedürü ile önceki hakların öne sürülmesi suretiyle yeni bir başvurunun tescil edilmemesi talebinin yapıldığı ilana itiraz prosedürü farklı amaçlara hizmet etmektedir. Özellikle, içtihada göre, ilana itiraz sürecinde, EUIPO itiraz gerekçesi markanın geçerli bir marka olduğu varsayımıyla hareket etmek zorundadır. Bir diğer deyişle, ilana itiraz prosedüründe, EUIPO itiraz gerekçesi markanın mutlak ret nedenleri kapsamına girip girmediğini değerlendiremez. Aynı şekilde, EUIPO ilana itiraz sürecinde, itiraz gerekçesi markanın hükümsüzlük gerekçeleri kapsamına girip girmediğini de değerlendiremez, yani mevzuatta itiraz gerekçesi markanın geçerliliğinin itiraz sahibinin kötü niyetine bağlı olarak değerlendirilmesini sağlayacak bir prosedürel mekanizma bulunmamaktadır.

Bunun sonucu olarak, davacının görüşünün tersine, EUIPO’nun davalı markasının başvuru tarihinde davalının kötü niyetle hareket edip etmediğini inceleme zorunluluğu bulunmamaktadır.

EUIPO Temyiz Kurulu’nun önceki tarihlerde verdiği PATHFINDER ve KABELPLUS kararları, yukarıda açıklanan durumu ortadan kaldırmamaktadır. EUIPO Temyiz Kurulu, önceki karalarını gözeterek değil, mevzuatı gözeterek karar vermelidir ve mahkeme, EUIPO kararları ile bağlı değildir.

Bütün bu açıklamaların sonucunda, Genel Mahkeme, davacının ret gerekçesi markanın kullanımının ispatlanması gerektiği yönündeki talebini reddetmiştir.

Mahkeme kararın devamında, markaların kapsadığı malları aynı ve benzer bularak ve devamında SKY – SKYLITE markalarını benzer bularak, markalar arasında karıştırılma olasılığının bulunduğu sonucuna ulaşmıştır.

Tüm bu açıklamaların neticesi olarak dava reddedilmiştir.

PATHFINDER ve KABELPLUS kararlarını tarihe gömen, T-736/15 sayılı “SKYLITE” kararı, hiç şüphesiz ülkemizde de sıklıkla anılacak ve kullanılacaktır. Hiç uzatmadan söylemem gerekirse, kendi adıma PATHFINDER ve KABELPLUS kararlarında öne çıkan yaklaşımı çok daha hakkaniyetli buluyorum. Bununla birlikte, belirtilen kararlardaki yaklaşımın bir tescil Ofisi açısından uygulanabilirliğinin oldukça zor ve riskli olduğunu da kabul etmek gerekmektedir. Öyle gözüküyor ki, Genel Mahkeme, EUIPO’nun bu tehlikeli topa girmesini istememektedir.

Karar hakkındaki yorumlarınızı duymak bizi memnun edecek.

Önder Erol Ünsal

Aralık 2017

unsalonderol@gmail.com 

 

Yineleme Markaları ve Kullanımın İspatı – Adalet Divanı Genel Mahkemesi “SKYLITE” Kararı – Siz Ne Düşünürsünüz (1)?

 

Adalet Divanı Genel Mahkemesi, 19 Ekim 2017 tarihinde kullanılmayan markaların ilana itiraz gerekçesi olarak gösterilmesi durumuna ilişkin önemli bir karar verdi. Bu karar, “Siz ne düşünürsünüz?” serimizin yeni konusunu oluşturuyor.

6769 sayılı Kanun’la hayatımıza giren “kullanımın ispatı müessesesi” bildiğiniz gibi köklerini AB marka mevzuatından almaktadır. Dolayısıyla, bu uygulamayı uzun yıllardır sürdüren “Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO)”nin konu hakkında azımsanamayacak tecrübesi bulunmaktadır. Bu tecrübeyi, IPR Gezgini’nde önceden yazdığımız yazılarda, elimizden geldiğince aktarmaya çalışmıştık.

Kullanımın ispatında, en tartışmalı alanı “yineleme başvuruları” (repeat applications) oluşturmaktadır. Tartışmayı, kısaca aktaracak olursak, bir başvurunun ilanına karşı karıştırılma olasılığı gerekçesiyle itiraz edildiğinde, eğer itiraz gerekçesi markaların tescil tarihinden bu yana beş yıldan fazla süre geçmişse, başvuru sahibinin itiraz gerekçesi markaların, ilana itiraza konu başvurunun başvuru tarihinden önceki beş yıl içerisinde kullanımının ispatlanması talep etme hakkı bulunmaktadır. Bu şartlar altında, itiraz sahibi, itiraz gerekçesi markaların kullanımını ispatlayamazsa, karıştırılma olasılığı gerekçeli ilana itiraz reddedilmektedir; kullanımın ispatlanması halinse ise, karıştırılma olasılığı gerekçeli itiraz kullanımı ispatlanan mal ve hizmetler esas alınarak incelenmektedir.

Kullanımın ispatı mükellefiyetinden sıyrılmak isteyen marka sahiplerinin geliştirdikleri strateji ise, kullanmadıkları markaların başvurularını beş yılda bir yeniden yaparak, tescil tarihinden başlayan kullanım zorunluluğundan kurtulmaktadır. Bu tip başvurulara “yineleme başvuruları” denilmektedir ve kullanılmayan bu tip markaların, yeni başvurulara karşı itiraz gerekçesi olarak öne sürülmeleri halinde, inceleme otoritelerinin ne şekilde davranması gerektiği önemli bir tartışma alanı oluşturmaktadır. Şöyle ki, kullanılmayan mal ve hizmetler için geçmişte tescil edilmiş ve beş yıllık kullanım zorunluluğu süresi içerisinde kullanılmamış bu tip markaların, yineleme başvuruları suretiyle beş yıllık kullanım sürelerini yeniden başlatmaları, aynı veya benzer markayı gerçekten kullanım niyetinde olan veya kullanan, ancak yineleme markalarının sahiplerinin ilana itirazı üzerine tescil ettiremeyen başvuru sahiplerince kötü niyetli bir eylem olarak değerlendirilmektedir. Sonraki tarihli başvuru sahipleri beklentisi, eğer itiraz gerekçesi marka, yineleme başvurusuna dayalı bir tescil ise, kullanım zorunluluğu süresinin, yineleme başvurusuna dayalı markanın tescil  tarihinden itibaren değil, kullanılmayan markanın ilk tescil tarihinden itibaren başlatılmasıdır.

EUIPO Temyiz Kurulu, konu hakkında oldukça çarpıcı tespitler içeren PATHFINDER ve KABELPLUS kararlarını vermiştir. KABELPLUS kararı hakkında IPR Gezgini’nde yazdığımız detaylı değerlendirmenin https://wp.me/p43tJx-Ej bağlantısından görülmesi mümkündür. EUIPO Temyiz Kurulu söz konusu kararda takip eden tespitlere yer vermiştir:

“Topluluk Marka Tüzüğü ve Marka Direktifi, önceden tescil edilmiş markaların başvurusunun yeniden yapılmasını engelleyen hükümler içermemektedir. Bununla birlikte, Tüzük ve Direktif’e göre gerek AB markalarının gerekse de AB üyesi ülkelerde tescil edilen ulusal markaların, tescil tarihinden başlayacak 5 yıllık süre içerisinde ilgili bölgede kullanılması gereklidir. Kullanılmama halinde Tüzük veya Direktif’te yer alan yaptırımlar uygulanacaktır. Bu yaptırımlardan birisi de, kullanılmayan markaların itiraz süreçlerinde yeni başvurulara karşı ileri sürülememesidir. Topluluk Marka Tüzüğü’nde de bu içerikte düzenleme yer almaktadır.

İncelenen vakada, itiraz gerekçesi markaların tescil tarihleriyle itiraza konu markanın bültende ilan edildiği tarih arasındaki süre 5 yıldan kısadır. Dolayısıyla, vakaya ilk bakışta başvuru sahibinin itiraz gerekçesi markaların kullanımına ilişkin kanıt istenmesi yönündeki talebinin kabul edilmesi mümkün değildir.

Bununla birlikte, Adalet Divanı’nın C-40/01 sayılı kararının 42. paragrafında Hukuk Sözcüsü Ruiz-Jarabo, yetkili makamları tek amaçları başkalarının benzer işaretleri ileride tescil ettirmesine engel olmak olan ve meşru hiçbir marka işlevini yerine getirmeyen “savunma” veya “stratejik” amaçlı tescillere karşı mücadeleye davet etmiştir (Aynı husus Temyiz Kurulu’nun PATHFINDER kararında da ifade edilmiştir.).

Bir marka tescil edildikten sonra aynı markayı bir kez daha tescil etmek, markayı kullanım yükümlülüğünü ve bundan kaynaklanan yaptırımları, kanuni süreleri belirsiz biçimde uzatarak uygun olmayan ve hileli biçimde engellemek sonucuna yol açabilir. Bu yolla da, Birlik hukukunun eşit ve tek tip uygulamasından beklenen etki ortadan kaldırılabilir. Bu tip yeniden başvurular hukuka karşı hile niyetiyle yapılmıştır ve kanuna karşı hilenin ve hakların kötüye kullanımının engellenmesinin genel ilke olarak kabul edildiği Birlik Hukuku çerçevesinde, bu tip başvurular yoluyla yaptırımlardan kaçınmak mümkün değildir.

Marka mevzuatında yer alan, tescil tarihinden başlayan 5 yıllık süre, marka sahibine markasını tescil kapsamında mallar ve hizmetler için kullanıma hazırlanma ve piyasaya sürme için makul bir süre verme amacıyla konulmuştur. Marka sahibi bu süre içerisinde kullanıma ilişkin zorunluluklar hakkında endişelenmeden hazırlıklarını yapabilecektir.

Bununla birlikte, kullanıma ilişkin kanuni süreyi, aynı markanın sicilde yeni bir tescil numarasıyla yer alması yoluyla uzatmak için hiçbir meşru gerekçe bulunmamaktadır. Bu noktada, Kurul birlik kanun koyucularının 5 yıllık kullanım süresini yenileyebilmek için bir düzenleme öngörmediklerini de hatırlatmalıdır. Tersine, Tüzük ve Direktif’te yer alan “önceki marka” terimi gerçek anlamıyla algılanmalıdır. “Önceki marka” şu ya da bu tescil numarasını taşıyan marka değil, aynı mallar veya hizmetler için, aynı bölgede tescil edilmiş, aynı marka olarak kabul edilmelidir.

Toparlamak gerekirse Temyiz Kurulu, yukarıda yer verilen tablonun son çiftini oluşturan markalar muhtemelen hariç olmak üzere, itiraz gerekçesi markaları, itiraz sahibine ait 5 yıllık kullanım zorunluluğu süresi dolmuş önceki tarihli itiraz sahibi markalarının yeniden başvuruları sonucu tescil edilmiş markalar olarak kabul etmektedir. Buna dayalı olarak, Temyiz Kurulu’na göre, itiraz sahibi bu markaların kullanımına ilişkin kanıt sunmak zorundadır.

Uzunca girişi yapmamızın nedeni EUIPO Temyiz Kurulu’nun yineleme başvuruları hakkındaki 2014 yılındaki yaklaşımını ortaya koymaktır. Bu görüş, aşağıdaki başvuru vesilesiyle Adalet Divanı Genel Mahkemesi’nce değerlendirilmiştir. Bu aşamada sorumuzu yöneltmenin zamanı gelmiştir:

“ALDI GMBH &  CO. KG”, 2013 yılında aşağıda görseline yer verilen markanın tescil edilmesi talebiyle EUIPO’ya başvuruda bulunur:

 

Başvurunun kapsamında 9. ve 18. sınıflara dahil mallar yer almaktadır. Bu mallar en kaba haliyle, “Laptop çantaları, bavullar ve seyahat çantaları ve çeşitli amaçlara yönelik çantalardır.”

Başvurunun ilanına karşı, Birleşik Krallık menşeili “SKY PLC” firması itirazda bulunur. İtiraz “SKY” markalarına dayanmaktadır ve bu markaların bir kısmının kapsamında aynı sınıflara dahil benzer mallar bulunmaktadır.

Başvuru sahibi, ilana itiraza gerekçe olarak gösterilen ve benzer malları içeren 8 Ağustos 2012 tarihinde tescil edilmiş “SKY” markasının yineleme başvurusuna dayalı bir tescil olduğunu iddia eder ve ilk tescil edildiği tarihten itibaren kullanılmamış bu markanın kapsadığı 9. ve 18. sınıflara dahil mallar bakımından kullanımının ispatlanması gerektiğini öne sürerek, kullanımın ispatı talebinde bulunur.

EUIPO İtiraz Birimi, itiraza konu başvurunun yapıldığı tarihte, yukarıda bahsedilen “SKY” markasının tescil tarihinden bu yana beş yıllık sürenin dolmadığını belirterek, bu markanın kullanımın ispatı talebine konu olamayacağını belirtir. Devamında da, “SKYLITE” başvurusu ile “SKY” ibareli itiraz gerekçesi ve kapsadıkları malları benzer bularak karıştırılma olasılığı gerekçeli itirazı kabul eder.

Başvuru sahibi, EUIPO’nun PATHFINDER ve KABELPLUS kararlarını da öne sürerek ret kararına karşı itiraz eder. Başvuru sahibi, ret kararının gerekçesi “SKY” markasının bir yineleme başvurusu olduğunu, kullanılmadığını ve kullanımının ilk tescil edildiği tarih esas alınarak ispatlanması gerektiğini belirtmektedir. Buna ilaveten de markaların benzer olmadığını iddia etmektedir.

Sorumuz bu noktada geliyor, sizce EUIPO Temyiz Kurulu ve sonrasında aleyhine karar verilen tarafça açılan dava üzerine Adalet Divanı Genel Mahkemesi bu itirazı ne şekilde değerlendirmiştir?

6769 sayılı SMK ile marka mevzuatımıza giren kullanımın ispatı müessesi ile ilgili bu önemli dava ve davada tartışılan konu hakkındaki görüşlerinizi duymak bize mutluluk verecek. Kararı birkaç gün içerisinde sizlerle paylaşacağız.

Önder Erol Ünsal

Aralık 2017

unsalonderol@gmail.com  

 

 

IP Dünyasında Geçtiğimiz Hafta – IPR Gezgini Sosyal Medya Hesaplarından Derleme (22 Aralık 2017)

 

IPR Gezgini, yayınlarını birkaç yıldır sadece www.iprgezgini.org sitesi üzerinden değil, aynı zamanda sosyal medya hesapları üzerinden de sürdürüyor. Facebook ve Twitter hesaplarında yaptığımız paylaşımlarda ağırlıklı olarak haber, duyuru ve kimi zamanda tartışmalara yer veriyoruz.

Geldiğimiz noktada fark ettik ki, siteyi takip edip sosyal medyayı kullanmayan okuyucularımız, sosyal medyada yaptığımız paylaşımlardan haberdar olmuyorlar ve özellikle de Facebook’un kullanım yoğunluğunun son yıl içinde yurt genelinde azalması (akraba istilası, istenmeyen yorumlar, sosyal medya üzerinden takip-taciz ve ispiyoncu meslektaşlar faktörleri) gerçeği bizi yeni bir yol oluşturmaya sevk etti. Bu noktada sosyal medyada yaptığımız paylaşımları derleyip, haftalık olarak sitede yazı halinde sunabileceğimizi düşündük. Bunun ilk örneği de aşağıda yer alıyor.

Yaptığımız derleme, analiz yazısı mahiyetinde olmayacak, sadece önemli veya eğlenceli bulduğumuz haberleri kısa bir tanıtım veya yorumla ilginize sunacağız. Facebook hesabımızda bu haberlerin altında okuyucularımızın yorumları da yer alıyor, dileyenler https://www.facebook.com/IPRGezgini adresinden Facebook hesabımızı veya https://twitter.com/onderolunsal adresinden Twitter hesabımızı takip ederek, yorumları görebilirler ve dilerlerse kendileri de bu sürecin parçası olabilirler.


 

IP DÜNYASINDA GEÇTİĞİMİZ HAFTA

Güçlü markalar zayıf markalardan daha fazla mı korunmalıdır?

Yerleşik anlayışa doğrudan karşı duruş içeren bir makale için aşağıdaki bağlantıdaki makaleyi inceleyebilirsiniz. Yazarlara göre, belirli bir noktadan sonra güçlü markalar için güçlü koruma kapsamı ilkesi, yani karıştırılma ilişkisi tersine dönmektedir.

https://cdn2.hubspot.net/…/NYULawReview-92-5-Bebbe&Hemphill…

Yazarlar: New York Üniversitesi profesörleri Barton Beebe ve C. Scott Hemphill (92 N.Y.U. Law. Rev. 1390 (November 2017))

“The Scope of Strong Marks: Should Trademark Law Protect the Strong More Than The Weak?”

In this article, we challenge this conventional wisdom. We argue that as a mark achieves very high levels of strength, the relation between strength and confusion turns negative. The very strength of such a superstrong mark operates to ensure that consumers will not mistake other marks for it. Thus, the scope of protection for such marks ought to be narrower compared to merely strong marks. If we are correct, then numerous trademark disputes involving the best-known marks should be resolved differently—in favor of defendants. Our approach draws support from case law of the Federal Circuit—developed but then suppressed by that court—and numerous foreign jurisdictions.

Ben bu makaleye nerede rastladım derseniz, takip etmenizi tavsiye ederim: http://thettablog.blogspot.com.tr/2017/11/

Yorum: Strong ve super strong ayrımı yapması bir hayli güç bence. Anladığım kadarıyla strong nispeten güçlü koruma kapsamı elde edebiliyor, ancak super stronglar için tüketici farkındalığı artmıştır, artık bunlar için karıştırılmadan bahsedilmesi güçtür deniliyor. Muhtemelen dilution istisnadır, makalenin tamamını okumam lazım, bütünü okumadan önyargı içeren bir yaklaşım olacak, ama ben yanında değilim bu görüşün.


STAR WARS hayranlarına uzmanlık sorusu

2001 yılında STARBALLZ isminde hentai, anime tipi bir porno film gösterime sokuluyor. STARBALLZ’da “Wank Solo”, “Chewhowie” gibi karakterler var ve film STAR WARS’un porno parodisi mahiyetinde.

STAR WARS’un o dönemdeki yapımcısı LUCAS FILMS, STARBALLZ filmine karşı marka hakkına tecavüz davası açıyor ve dava A.B.D.’nde görülüyor.

Sizce mahkemenin kararı ne yönde olmuştur?

 

Kaliforniya Kuzey Bölge Mahkemesi 2002 yılında verdiği kararında özetle, Star Wars serisi o kadar ünlüdür ki, tüketicilerin Starballz filmi ile Star Wars veya Lucasfilms’i ilişkilendirmesi ziyadesiyle olasılık dışıdır demiş. Yani davayı reddetmiş.

Daha da ilerisi, Star Wars yapımcılarının, Starballz’un çocuklara yönelik olduğunu söylemesi üzerine, Starballz yapımcıları da iftira nedeniyle Lucasfilms’e karşı dava açmış. onun sonucu ne olmuş, bilemiyorum.

Kendi adıma, Starballz ve Star Wars’un marka olarak birbirlerine çok benzemedikleri kolaylıkla iddia edilebilecek olsa da, Star Wars’un tanınmışlığının karıştırılma ihtimalini azaltmadığı görüşündeyim.

Karar metninin https://www.leagle.com/decision/20021079182fsupp2d8971985 bağlantısından görülmesi mümkündür. (Karar metni için, okuyucumuz Güray Balıktay’a teşekkürler.)


Sen de mi Pink Floyd!

Çoğunluğu teknoloji içerikli haberler yayınlayan ars techica web sitesi, Facebook sayfasında bir video yayınlıyor ve ardından Facebook’tan bir uyarı alıyor. Uyarı mektubunun içeriği telif hakkı ihlali ve sayfada yayınlanan videoda Pink Floyd’un telif haklarının ihlal edildiği belirtiliyor. Oysa ki, ars technica’nın yayınladığı video NASA’dan alıntı ve Pink Floyd veya bir başkasının bu ses kaydı için hak iddia etmesi mümkün değil.

Ars technica’ya göre Pink Floyd da muhtemelen bir şarkısında aynı NASA ses kaydını kullanmış ve telif hakkı ihlali iddiaları genellikle elektronik yöntemlerle yapılan tespitlere dayandırıldığından (ve sonrasında PF yasal temsilcileri herhangi bir ek kontrol yapmadan FB’a ihlal iddiasını gönderdiklerinden), iddialarının gerçeklikle bağdaşması mümkün değil.

Ne Gilmour, ne Mason ne de Waters’ın bu denli ağır bir saçmalamaya izin vereceğini sanmıyoruz, dolayısıyla hukuki temsilcilerinin kurbanı olduklarını düşünüyoruz.

Gene de insan, siz kalkın Comfortably Numb, Hey You, Another Brick in the Wall gibi, dünya kadar insana kendi varoluşunu sorgulatan şarkı yazın, sonra da gidin Facebook’ta şarkı kovalayın demeden edemiyor 

https://arstechnica.com/…/facebook-sends-ars-takedown-noti…/

 

Oysa biz Pink Floyd’u şu sözlerle sevmiştik:

“Hey you, don’t tell me there’s no hope at all
Together we stand, divided we fall”

(Pink Floyd – Hey You)


Louboutin kırmızı taban meselesi kesinlikle baş döndürüyor

Her yargı çevresinden farklı karar çıkıyor, şimdi de Hindistan’da marka hakkına tecavüz davası kazanılmış.

ECJ kararını bir an önce verse de mesele en azından AB düzeyinde çözülse artık.

Detaylar için bkz.: https://www.worldipreview.com/news/louboutin-secures-red-sole-trademark-win-in-india-15113


Sınai Mülkiyet Kanunu (Gerekçeli – Karşılaştırmalı – İçtihatlı) 

 

İlgilenenlerin dikkatine.

Yazarlar: Yasemin Şahinler Baykara (Avukat-Eski TPMK Hukuk Müşaviri), Levent Yavuz (Yargıtay 11 H.D. Üyesi), Türkay Alıca (Ankara FSMH Emekli Hakimi)

 


 Aypi dergisi yeni sayısıyla yayında

Derginin oldukça zengin ve keyifli bir içeriği var. http://ankarapatent.com/2.pdf bağlantısından incelemenizi tavsiye ederim.

 


Önder Erol ÜNSAL

unsalonderol@gmail.com

Aralık 2017

Rousseau’nun Doğa Durumu Halinin Türk Marka İnceleme Sistemine Uyarlanması – Sarkastik Bir Deneme

 

Fransız düşünür J.J. Rousseau (1712-1778), toplum sözleşmeci filozofların ilki olmasa da, muhtemelen kuramıyla en çok iz bırakanıdır. Rousseau, Fransız Devrimi dönemini görememiştir, ancak devrimi gerçekleştirenlerin düşünsel altyapılarını etkileyerek siyasi tarihe de güçlü bir iz bırakmıştır. Bu yazıda Rousseau’nun toplum sözleşmesi kuramına dayanak doğa durumu halini, hiç de iddialı olmayan ve daha çok sarkastik bir biçimde, Türk marka inceleme sisteminin marka benzerliğine ilişkin kavramlarına uyarlamaya çalışacağız. Bu yazıda yapacağımız benzetme ve tespitler ironi amaçlıdır, ciddiye alınması gibi bir beklentimiz bulunmamaktadır; ancak aşağıda detaylı biçimde yer vereceğimiz durum ironik bir değerlendirmeyi kesinlikle hak etmektedir.

Rousseau’nun kuramına göre, insanlar doğa durumunda eşitlik ve özgürlük temellerine dayalı mutlu bir yaşam sürmektedir. Bununla birlikte, “Bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip ‘bu bana aittir’ diyebilen, buna inanacak kadar saf insanlar bulabilen ilk insan, uygar toplumun kurucusu oldu” ifadesinde gördüğümüz özel mülkiyet kavramı, mutlu doğa durumunu bozdu. Özel mülkiyetin ortaya çıkışıyla birlikte, doğa durumu ve doğa durumunun ana belirleyicisi olan eşitlik hali de ortadan kalktı. Eşitlik halinin ortadan kalkması, insanları toplum sözleşmesini yapmaya ve uygar toplumu meydana getirmeye mecbur bıraktı.

 

 

Rousseau’da doğa durumunu, bu şekilde kısa ve çok eksik biçimde aktardıktan sonra uyarlama düzlemimizin ikinci öğesini kısaca açıklayalım.

Gerek 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu gerekse de yürürlükten kalkmış 556 sayılı Markaların Korunması Hakkında KHK, önceden tescilli veya başvurusu yapılmış bir markayla aynı veya ayırt edilemeyecek derecede benzer olan ve aynı veya aynı tür malları veya hizmetleri içeren yeni başvuruların, Türk Patent ve Marka Kurumu (Kurum) tarafından resen reddedileceği hükmünü içermektedir. Buna ilaveten her iki mevzuatta da,  önceden tescilli veya başvurusu yapılmış bir markayla aynı veya benzer olan ve aynı veya benzer malları ve hizmetleri içeren, bunun sonucunda da karıştırılma ihtimali mevcut olan yeni başvuruların, Kurum tarafından ilana itiraz üzerine reddedileceği hükmü yer almaktadır.

Bu noktada ortaya çıkan sonuçlar, Kurum’un:

i- Aynı veya aynı tür malları ve hizmetleri içeren aynı ve ayırt edilemeyecek derecede benzer markaları resen reddedeceği,

ii- Aynı veya benzer malları ve/veya hizmetleri içeren aynı veya benzer markaları ise ancak ilana itiraz üzerine reddedeceğidir.

Marka mevzuatımızın yurtdışı kaynaklarını oluşturan uluslararası metinlerde geçen ve neredeyse tüm dünyada kabul edilmiş olan aynı veya benzer marka kavramlarına ilişkin bir tanımlama sıkıntısı bulunmasa da, ülkemize ait uydurma bir kavram olan ve yurtdışında eşine rastlanılmayan “ayırt edilemeyecek derecede benzerlik” kavramı gerek tanımlama gerekse de uygulama anlamında sıkıntılara yol açmaktadır.

Son yıllarda Yargıtay kararları tarafından şekillendirilen Yargı ve Kurum kararları, ayırt edilemeyecek derecede benzerlik kavramını, aynılık kavramıyla neredeyse eş düzeye indirgemiş, buna karşın ayırt edilemeyecek derecede benzerlik kavramı ile benzerlik kavramı arasında çok büyük bir mesafe olduğunu kabul etmiştir. Bu yaklaşıma göre, Kurum resen yaptığı benzerlik incelemesinde aynılığı veya neredeyse aynılığı araştırmalıdır, bunu aşan bir yaklaşım resen benzerlik incelemesinin konusu değildir ve ancak ilana itiraz üzerine yapılan karıştırılma olasılığı incelemesinin konusu olabilecektir. Yaklaşımın temel kavramsal kabulü, resen yapılan incelemenin karıştırılma olasılığını araştırmadığıdır. Ancak bu yaklaşım, “Resen benzerlik incelemesinde araştırılan karıştırılma olasılığı değilse nedir?” sorusunun yanıtını vermekten acizdir. Şöyle ki, markalar ve mallar / hizmetler aynı ise karıştırılma mutlaktır ve ayrıca bir ihtimalin varlığının araştırılmasına gerek yoktur. Bu ikili aynılık halinin dışındaki tüm hallerde araştırılması gereken husus karıştırılma ihtimalinin olup olmadığıdır ve dünyada bunun alternatifi başka bir kavram bulunmamaktadır. Dolayısıyla, resen benzerlik incelemesinde araştırılan husus karıştırılma ihtimalinin varlığı değildir, bu araştırma ilana itiraz üzerine yapılacak incelemenin konusudur argümanı, kavramsallaştırılabilme kabiliyetten yoksun, sadece pratik arayışları giderebilme amacına hizmet eden temelsiz bir yaklaşım özelliği göstermektedir. Konu hakkındaki görüşlerimizi daha detaylı ve açıklayıcı biçimde, IPR Gezgini’nde önceden yazdığımız -“Ayırt Edilemeyecek Derecede Benzerlik” Kavramının Eleştirisi (https://wp.me/p43tJx-3a)- başlıklı yazıda görebilirsiniz.

Rousseau’nun doğa durumu halinin, Türk marka inceleme sistemiyle ne tip bir bağlantı içerebileceği sorusu bu noktada ortaya çıkmaktadır. Bu aşamadan sonra aktaracağımız tüm değerlendirmeler deneyseldir ve ironi barındırmaktadır. Bu nedenle çok da ciddi gözlerle okunmaması önemle rica olunur.

Yukarıda yer verilen yaklaşım ve mevcut durumu kavramsallaştırabilme ihtiyacı bizi şu sonuca götürmektedir: Belirli bir grup mal ve hizmetin ortalama tüketicileri belirli ve yasanın herhangi bir maddenin incelenmesi esasına göre değişmeyecek olsa da, Türk marka inceleme sisteminde bu tüketicilerin iki markayı (i) birbirleriyle karıştırmayacakları, (ii) birbirleriyle karıştıracakları iki ayrı paralel evren mevcuttur.

Ortalama Türk tüketicileri, Kurum’un resen inceleme yetkisinde olan 5/1-(ç) bendi evreninde son derece dikkatli, her markayı birbirinden ayırt edebilen bir durumun içinde yaşamaktadırlar ve bu andan itibaren biz bu durumu Türk tüketicilerinin doğa durumu olarak anacağız. Türk tüketicilerin doğa durumunun belirgin özelliği, aynı mal ve hizmet için tescilli bir kelime markasına aşina olan tüketicilerin, bu markanın altına üstüne sadece bir şekil eklense bile, önceden tanıdıkları kelime markasını bu kez şekil içeren aynı kelime markasıyla karıştırmamaları veya herhangi bir biçimde ilişkilendirmemeleridir. Kısaca, bu tüketiciler doğa durumunda o denli zeki ve külyutmazlardır ki, hiçbir markayı birbirleriyle karıştırmadıkları gibi, iki markayı birbirleriyle ayırt edilemeyecek derecede benzer bulmaları için markaların aynı olması gerekmektedir.

Doğa durumu tüketicilerinin temsili resimleri aşağıdadır ve bu görseller, doğa durumu, yani 5/1-(ç) bendi incelemesinde dikkate alınması gereken tüketici grubunun genel zeka ve dikkat düzeyi hakkında okuyucularımıza çok açık bir fikir verecektir:

 

 

Yargıtay yorumlarını okuyarak çerçevesini çizdiğimiz doğa durumu tüketicilerinin bakış açısını kesinleşmiş bir Yargıtay kararı ve bu kararın öznesi başvuru ve ret gerekçesi marka bakımından örneklemek, doğa durumunu hukuki terimlerle algılayabilmeyi (bence algılayamamayı) sağlayacaktır.

Kurum tarafından 556 s. KHK döneminde reddedilen aşağıdaki başvuru ve yanındaki ret gerekçesi marka önce ihtisas mahkemesi, sonrasında da Yargıtay tarafından ayırt edilemeyecek derecede benzer bulunmamıştır. Yargıtay kararının ilgili kısmına markaların altında yer verilmiştir:

 

Yargıtay kararı esas alındığında, şu husus öne çıkmaktadır: Kelime unsurları ve hizmetler aynı olsa da (ki Taurus kelimesinin ayırt edici gücü oldukça yüksektir – Y.N.), özel kaligrafi ve “üç adet boynuz” şekli markaları birbirlerinden ilk bakışta ayırt edilebilecek hale getirmektedir. Dolayısıyla, bu farklılık, markaları 7/1-(b) (şimdi 5/1-(ç)) anlamında ayırt edilemeyecek derecede benzerlik halinden çıkartmaktadır ve bu nedenle başvuru hakkında ret kararının verilmesi yerinde değildir. Kısaca, Yargıtay’ın bu kararına göre, markaların resen gerçekleştirilen benzerlik incelemesi aslında gazetelerin bulmaca eklerinde 3-5 yaş arası çocukların çözmesi için yayınlanan “Resimler arasındaki 3 farkı bulun” oyununun daha ötesinde bir incelemeyi gerektirmemektedir.

Bu noktada Türk marka evreninde doğa durumunu şöyle tahayyül etmek gerekmektedir:

Doğa durumunda her biri birer Einstein olan ortalama Türk tüketicileri, örneğin Taurus markasını duyarlarsa “Haaa evet orayı biliyorum, ancak o bahsettiğin yer 3 boynuzlu Taurus mağazası değil, üç boynuzlu Taurus ile boynuzsuz Taurus birbirlerinden farklı sahiplere ait farklı markalar, ben tüm o şekilleri zihnime kaydettim. Hepsi birbirinden farklı, üç boynuzlu Taurus, 5 boynuzlu Taurus’tan da farklı, 7 boynuzlu Taurus da hiç alakası olmayan başka bir kişinin mağazası aslında.” diyebilecek dikkat, zeka ve hafıza yeteneklerine sahiptir.

Bununla birlikte, toplum sözleşmesi yapılması ve doğa durumundan çıkış ortalama Türk tüketicilere pahalıya patlamaktadır.

Doğa durumundan çıkışın nedeni, başvurunun ilan edilmesi ve ilana karşı itiraz edilmesidir.

İlana karşı itiraz ve incelemenin 6769 s. SMK madde 6 (556 s. KHK madde 8) kapsamında yapılması Türk marka inceleme sisteminde doğa durumunun terk edilmesi anlamına gelmektedir. Rousseau’da doğa durumundan ayrılış eşitliğin ve özgürlüğün kaybedilmesi anlamına gelirken, Türk marka incelemesi sisteminde ilana itiraz, yani doğa durumunun terk edilmesi akıl, dikkat ve zekanın yitirilmesine karşılık düşmektedir.

Resen benzerlik incelemesi aşamasında her markayı birbirinden ayırt edilebilen mikro Einsteinlar olan Türk tüketicileri, ilana itiraz edildiğinde, her markayı birbirinden ayırt edilebilme yeteneklerini ve bir ölçüde akli yeteneklerini kaybederek sürüler halinde gezen zombielere veya “Taht Oyunları (Game of Thrones)” dizisindeki “Ak Gezenler (White Walkers)”e dönüşmektedir. Bu dönüşümün yansıması da -bir zamanlar keskin zeka sahibi olan ve her markayı birbirinden ayırt edebilen- ortalama Türk tüketicilerin artık her markayı birbirleriyle karıştırabilecek bir sürüye evrilmesidir. Doğa durumundan çıkmış, yani marka bülteninde ilan edilen başvurularla karşılaşmış ortalama Türk tüketicilerin temsili görselleri aşağıda yer almaktadır:

 

 

Doğa durumundan çıkan ortalama Türk tüketicilerin ne tip markaları birbirleriyle karıştırdıkları, gene Yargıtay kararlarıyla örneklendirilebilir, ancak bu arayışa bu yazıda girmeyeceğiz. Zaten, çoğunluğu alan çalışanları, vekilleri ve avukatları olan IPR Gezgini okuyucuları bu tip örneklere fazlasıyla aşinadır. Kaldı ki, altını çizmeye çalıştığımız husus, ilana itiraz sonrası yapılan karıştırılma olasılığı incelemesinde aşırıya kaçan benzerlik kararları verilmesi değil; resen benzerlik incelemesinin içinin boşaltılıp, çocuklar için hazırlanan resimler arasındaki farkları bulun oyununa indirgenmesi yönündeki -kanaatimizce son derece hatalı ve hak sahipleri açısından tehlikeli- yaklaşımdır.

Rousseau’da doğa durumunun terk edilmesi toplumun ortaya çıkmasına karşılık düşerken, bizim analojimizde resen incelemeden yani doğa durumundan çıkış zekanın kaybedilmesi ve sürüye dönüş anlamına gelmektedir. Aynı markaları karşılaştıran aynı tüketiciler, 5. madde evreninden 6. madde paralel evrenine geçişle, benliklerini kaybederek aslında başka kişilere dönüşmektedir.

5. ve 6. madde incelemesi arasındaki farkı aynı tüketicilerin bakışı açısından açıklamanın zorluğunu da, böylelikle ortadan kaldırıyoruz, çünkü bizim analizimizin sonucuna göre, başvurunun bültende ilan edilmesi paralel evrene geçiş anlamına gelmektedir ve markaları karşılaştıracak kişiler, artık aynı kişiler değildir. Böylelikle de, 5. ve 6. maddedeki ayrımı teorik olarak kolaylıkla açıklayamayan uygulayıcılara, teorik bir altyapı da sunmuş oluyoruz.

Teorik altyapıyı yukarıdaki şekilde ortaya koyabilmenin mutluluğu, sanırım bana bir süre yetecek. Rousseau’yu mezarında tersine döndürmüş olsam da, yazıyı yazmaktaki niyetimin ironi olduğunu bilmesi muhtemelen bana kızmasını engelleyecektir.

 

Önder Erol ÜNSAL

Kasım 2017

unsalonderol@gmail.com 

 

Kriz Şimdilik Bitti! Peki Devamı Gelecek mi?

 

İçinde bulunduğum ortam yazı yazmaya pek de uygun olmadığından, detaya girmeden sadece ekran görüntüleriyle sizlere yeni bir gelişmeyi aktarmaya çalışacağım.

Fazlasıyla erken olsa da 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nun Anayasa Mahkemesi ile imtihanı başladı.

Kanunun, marka hakkına tecavüz sayılan fiilleri ve marka hakkına tecavüze ilişkin cezaları düzenleyen 29. ve 30. maddelerinin iptali talebi Anayasa Mahkemesi’ne iletildi:

Talebin gerekçelerini bilmesek de, Anayasa Mahkemesi talebi esasa girmeden 26 Temmuz 2017 tarihinde reddetti (http://www.anayasa.gov.tr/icsayfalar/gundem/detay/genelkurul/784.pdf):

 

6769 sayılı SMK böylelikle, ülkemizde sınai mülkiyet mevzuatının kaçınılmaz kaderi gibi gözüken Anayasa Mahkemesi testlerinin ilkini kazasız biçimde geçti. Umarım ilk ve son test olur.

556 sayılı KHK’nın 14. maddesinin iptalinin yol açtığı krizin etkileri sürerken, Türk sınai mülkiyet camiası muhtemelen yeni bir iptal kararını kaldıramayacaktır.

Nihayet bir kanuna kavuştuk derken sevinç kısa sürmesin.

Önder Erol Ünsal

Temmuz 2017

unsalonderol@gmail.com 

Markanın Kullanımı Kavramı, Kullanmama Savunması Müessesesi ve Avrupa Birliği Kurumlarının Bu Hususlardaki Değerlendirmeleri

 

Bu yazı ilk olarak AIPPI Türkiye Fikri Gündem dergisinin Temmuz 2017 tarihli 14. sayısında yayınlanmıştır. Yenilenmiş ve ilgi çekici içeriğiyle Fikri Gündem dergisine https://www.aippiturkey.org/fikri-gundem/ bağlantısından erişilebilir.

I. GİRİŞ

Tescilli markaların kullanılmamasından kaynaklanan sorunlar Türk marka tescil sisteminin önemli handikaplarından birisidir. Sorunun temeli, marka başvuruları yapılırken fiili kullanım veya gelecekteki potansiyel kullanım niyeti esas alınmaksızın ilgili Nicé sınıfına giren neredeyse tüm mal/ hizmetler için tescil talebinde bulunulmasıdır.

Ulusal inceleme sistemimizde, önceki tarihlerde tescil edilmiş markalarla, aynı/aynı tür mal veya hizmetleri kapsayan ve aynı veya ayırt edilemeyecek derecede benzer olan başvurular, Türk Patent ve Marka Kurumu (TPMK) tarafından re’sen reddedilmektedir. Dolayısıyla, fiilen kullanılmayan ve gelecekte de kullanılmayacak mal/hizmetler için tescilli markalar, re’sen benzerlik incelemesinde  kullanım niyetiyle yapılmış yeni başvurulara ret gerekçesi olabilmektedir. Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO) ve bazı Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkelerin uygulaması nispi ise ret nedenlerinin Ofis tarafından re’sen incelemesini içermemektedir. Yeni mevzuat çalışmaları sırasında benzer bir sistemin Türkiye’ye de aktarılması yönündeki bazı taleplere rağmen, yasa koyucu tarafından re’sen benzerlik incelemesi korunmuştur.

Ulusal sistemimizin ikinci inceleme aşamasını, ilan edilmiş marka başvurularına karşı üçüncü kişilerce itiraz edilmesi durumunda incelenen ret nedenleri oluşturmaktadır. Üçüncü kişiler, Resmi Marka Bülteni’nde ilan edilmiş markaların ilanına karşı itiraz ederken fiilen kullanılmayan veya ileride kullanılmayacak markalarını da itiraz gerekçesi olarak göstermektedir. Bu durumda da kullanılmayan markalar, kullanım niyetiyle yapılmış sonraki başvuruların reddine sebep oluşturabilmektedir.

Bu incelemede,  önce markanın kullanımı kavramı üzerinde durulacak, akabinde kullanılmayan markalar gerekçe gösterilerek yapılan ilana itirazlara çözüm olarak marka mevzuatımıza giren “kullanmama savunması” hükmü ve içeriği incelenecek ve sonrasında bu savunmanın uygulama alanları EUIPO ve AB yargı kararları ekseninde tartışılacaktır. Kullanmama savunmasının hükümsüzlük ve tecavüz davalarındaki olası yansımaları ise bu yazıda ele alınmayacaktır.

II. MARKANIN KULLANIMI KAVRAMI

Türk marka mevzuatının ana kaynağını AB’nin konu hakkındaki Direktif ve Tüzükleri oluşturmaktadır. AB’nin bu konudaki en temel düzenlemesi olan 2015/2436 sayılı Marka Direktifi’nin giriş bölümü 31. ve 32. paragraflarında yer alan aşağıdaki ifadeler markanın kullanımı kavramının hangi amaca yönelik olduğunu ve düzenlemenin temel nedenlerini aktarmaktadır:

“(31) Markalar malların ve hizmetlerin ayırt edilebilmesini sağlama ve tüketicilerin bilgi sahibi olarak seçim yapmalarına imkan sağlama işlevlerini, ancak piyasada fiilen kullanıldıklarında sağlarlar. Kullanım şartının varlığı, Birlik dahilinde tescil edilen ve korunan markaların toplam sayısını düşürmek ve bunun sonucunda markalar arasında ortaya çıkabilecek ihtilafların sayısını azaltmak için de gereklidir. Dolayısıyla, markaların tescil edildikleri mallar veya hizmetler için fiilen kullanımlarını şart koşmak ve tescil sürecinin tamamlandığı tarihten başlayan beş yıl içerisinde yukarıda belirtilen şekilde kullanılmamaları halinde iptal edilmelerine imkan sağlamak zaruridir.

(32) Bunun sonucu olarak, bir tescilli marka sadece fiilen kullanıldığı halde korunmalıdır ve tescilli bir marka sahibine, sonraki bir markaya itiraz etme ve onu hükümsüz kıldırma hakkını, sahibi markayı gerçek şekilde kullanmadığı halde sağlamayacaktır…” [1]

Gerek mülga 556 sayılı Markaların Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname içeriğinde (556 sayılı KHK) gerekse de 10 Ocak 2017 tarihinde yürürlüğe giren 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nda (SMK), markanın kullanımı ile ilgili hükümler AB Direktif ve Tüzükleri esas alınarak hazırlanmıştır.   SMK’nın  9. Maddesine göre

“Madde 9- (1) Tescil tarihinden itibaren beş yıl içinde haklı bir sebep olmadan tescil edildiği mal veya hizmetler bakımından marka sahibi tarafından Türkiye’de ciddi biçimde kullanılmayan ya da kullanımına beş yıl kesintisiz ara verilen markanın iptaline karar verilir.

(2) Aşağıda belirtilen durumlar da birinci fıkra anlamında markayı kullanma kabul edilir:

  1. a) Markanın ayırt edici karakteri değiştirilmeden farklı unsurlarla kullanılması.
  2. b) Markanın sadece ihracat amacıyla mal veya ambalajlarında kullanılması.

(3) Markanın, marka sahibinin izni ile kullanılması da marka sahibi tarafından kullanım olarak kabul edilir.”

Maddeye göre, tescilli markanın Türkiye’de, tescile konu mal/hizmetler bakımından, tescil tarihinden itibaren 5 yıl içerisinde ciddi biçimde kullanılmaması halinde, marka kullanılmayan mal/hizmetler bakımından iptal edilecektir. Markanın, ayırt edici karakteri değiştirilmeden farklı unsurlarla kullanılması, sadece ihracat amacıyla mal veya ambalajlarında kullanılması ve marka sahibinin izni ile başkaları tarafından kullanılması halleri ise markanın kullanımı olarak kabul edilecektir.

Madde metni, kullanma yükümlülüğünün tescil tarihinden itibaren başladığını, markanın tescil kapsamındaki mal/hizmetler bakımından kullanılması gerektiğini, kullanımın Türkiye’de gerçekleşmesinin şart olduğunu ve bunun “ciddi biçimde kullanım” olması gerektiğini belirtmektedir.

Türkçe’ye “ciddi kullanım” olarak çevrilen terim, AB mevzuatında “genuine use (gerçek kullanım)” olarak geçmektedir. Gerçek kullanım ifadesinin daha yerinde olduğunu düşünmekle birlikte, bu yazıda terimi Türk mevzuatında yer aldığı haliyle ciddi kullanım şeklinde kullanacağız.

AB’de markanın “ciddi kullanımı”ndan ne anlaşılması gerektiği konusunda, AB Adalet Divanı’nın  Minimax kararı yol gösterici niteliktedir (Minimax kararı; C-40/01) Kararda, ciddi kullanım kavramı aşağıdaki şekilde değerlendirilmektedir:[2]

  • Markanın ciddi kullanımı, markanın fiilen kullanılmasını gerektirmektedir. Dolayısıyla, tek amacı markadan kaynaklanan hakları sürdürmek olan simgesel kullanım (token use) ciddi kullanım olarak kabul edilemez.
  • Ciddi kullanım, markanın esas işlevine, yani tescile konu mal veya hizmetlerin kaynağını ayırt etme işlevine uygun biçimde gerçekleştirilmelidir.
  • Ciddi kullanım, kullanımı gerçekleştiren işletmenin kendi içindeki kullanımı değil, markanın kapsamında yer alan mal veya hizmetlerin piyasadaki kullanımını gerektirir.
  • Ciddi kullanım halihazırda piyasaya sürülmüş veya piyasaya sürülmek üzere olan ve bunun için reklam kampanyaları hazırlanarak müşterilere ulaştırılmış mal veya hizmetlere ilişkin olmalıdır.
  • Kullanımın ciddi olup olmadığı değerlendirilirken, markanın ticari kullanımını oluşturan tüm faktörler ve durumlar dikkate alınmalıdır. (Markanın ticari kıymetinin gerçek olup olmadığı, özellikle bu kullanımın ilgili ticari sektörde mallar ve hizmetler için pazar oluşturma veya pazar payı yaratma etkileri yaratabilecek kullanım olarak görülüp görülemeyeceği, vb.)
  • Olayın kendi şartları, diğerlerinin yanısıra, incelenen mal ve hizmetlerin niteliğine, ilgili piyasanın özelliklerine, markanın kullanım sıklığına ve ölçüsüne önem verilmesini gerektirebilir.
  • Kullanımın ciddi kabul edilebilmesi için her zaman miktar olarak çok büyük olması gerekmez, bu husus ilgili piyasada, inceleme konusu mal ve hizmetlerin özelliklerine bağlıdır.

EUIPO marka inceleme kılavuzunun ilgili bölümünde ise, ciddi kullanımın ispatı konusunda aşağıdaki genel ilkelerle karşılaşılmaktadır:[3]

  • Ciddi kullanımın ispatı için kanıtların sunulması gereklidir. Bir markanın gerçek kullanımı olasılık veya varsayımlara bağlı olarak ispatlanamaz. Markanın ilgili piyasadaki etkili ve yeterli kullanımı somut ve nesnel kanıtlarla gösterilmelidir.
  • Ofis önceki markaların ciddi kullanımını re’sen tespit edemez. Tanınmış markaların sahipleri de markalarının ciddi kullanımını ispat etmek için delil sunmak zorundadır.
  • Ofisin markanın ciddi kullanımını tespit için yüksek bir eşik belirlemesi zorunlu değildir. Adalet Divanı içtihadında belirtildiği üzere, kullanımın ciddi olup olmadığını tespit edebilmek için niceliksel olarak bir eşik seçmek somut olarak mümkün değildir. Dolayısıyla, kullanımın ciddi olup olmadığını belirleyebilmek için vakayı incelemeden önce bir kullanım seviyesi kuralı objektif olarak oluşturulamaz. Sonuç olarak, kullanımı minimum düzeyde göstermek şart olsa da, minimum düzeyin ne olduğu her vakanın kendi şartları çerçevesinde tespit edilecektir. Genel kural, gerçek bir ticari amaca hizmet edilmesi koşuluyla, mallara ve hizmetlere ve ilgili piyasaya bağlı olarak, bir markanın minimum düzeydeki kullanımının ciddi kullanım teşkil etmek için yeterli olabileceğidir. Bir diğer deyişle, sunulan kanıtların marka sahibinin ilgili piyasada ticari bir konum elde edebilmek veya bu konumu sürdürebilmek için ciddi çabada bulunduğunu göstermesi halinde (kullanımın markadan kaynaklanan hakları sürdürmek amaçlı simgesel kullanım olması halinin tersi) bu kullanım yeterli olacaktır.
  • Kullanımı ispatlamak için sunulması gereken kanıtlar; ilgili mal ve hizmetlerin kullanıldığı yeri, zamanı ve kullanımın biçimini göstermelidir.
  • Kullanımın ispatına ilişkin şartlar kümülatiftir. Bir diğer deyişle itiraz sahibi bu şartları sadece açıklamak değil aynı zamanda ispatlamak durumundadır. Bununla birlikte, kullanımın yeri, zamanı ve biçimine ilişkin açıklama ve kanıtların yeterliliği, sunulan kanıtların bütünlüğü içinde değerlendirilmelidir. Kullanımın yeri, zamanı ve biçimine ilişkin ilgili faktörlerin birbirinden ayrı biçimde değerlendirilmesi uygun değildir. Dolayısıyla, Ofis sunulan kanıtları bütüncül biçimde değerlendirmelidir. İncelenen vakanın kendine özgü tüm halleri dikkate alınmalıdır ve sunulan materyaller birbirleriyle birlikte değerlendirilmelidir. Bunun sonucunda, sunulan kanıtların bir bölümü tek başına markanın ciddi kullanımını ispatlamak için yetersiz olsa da, bu kanıtlar diğer belge ve bilgilerle birlikte kullanımın ispatına katkıda bulunabilir.
  • Sunulan kanıtların bir kısmı dolaylı veya ikinci derecede bağlantı içeren deliller olabilir. Bu tip dolaylı kanıtlar, sunulan delillerin bütüncül değerlendirmesinde belirleyici rol oynayabilir. Bunların ispat gücü dikkatli biçimde değerlendirilmelidir.
  • Sunulan kanıtların tarihleri ve kullanıldığı yer dikkatle değerlendirilmelidir. Özellikle, sipariş, fatura ve kataloglarda gösterilen yer ve zaman dikkatli biçimde incelenmelidir.
  • Tarih içermeyen bazı kanıtlar bağlantılı bulunabilir ve tarih içeren diğer delillerle birlikte değerlendirmeye alınabilir. Bu durumla, mal ve hizmetlerin zaman içermesinin yaygın olmadığı sektörlerde karşılaşılabilir (örneğin dondurmacı menüleri nadiren tarih içerir).

Yazının devamında SMK ile yürürlüğe giren ilana itiraz süreçlerinde kullanımın ispatı müessesesini ve uygulamasını yine SMK, Adalet Divanı kararları ve EUIPO uygulaması çerçevesinde değerlendirmeye çalışacağız.

III. KULLANMAMA SAVUNMASI MÜESSESESİ

SMK madde 19(2) çerçevesinde getirilen düzenleme, çeşitli kaynaklarda “kullanım def’i”, “kullanımın ispatı yükümlülüğü” gibi isimlerle  anılsa da, bizim tercihimiz “kullanmama savunması” kavramının kullanılmasıdır. Kavramın, kaynak AB Direktifi’nde “non-use as defense” yani “savunma olarak kullanmama” olarak adlandırılması ve iddianın başvuru veya marka sahibince bir savunma olarak öne sürülmesi nedenleriyle biz de bu adlandırmayı tercih ediyoruz.

SMK’nın “Yayıma itirazın incelenmesi” başlıklı  19. maddesinin ikinci fıkrasına göre;:

“(2) 6 ncı maddenin birinci fıkrası kapsamında yapılan itirazlarda, itiraz gerekçesi markanın itiraza konu başvurunun başvuru veya rüçhan tarihinde Türkiye’de en az beş yıldır tescilli olması şartıyla, başvuru sahibinin talebi üzerine, itiraz sahibinden, itiraza konu başvurunun başvuru veya rüçhan tarihinden önceki beş yıllık süre içinde itiraz gerekçesi markasını itirazına dayanak gösterdiği mal veya hizmetler bakımından Türkiye’de ciddi biçimde kullanmakta olduğuna ya da kullanmamaya dair haklı sebepleri olduğuna ilişkin delil sunması talep edilir. İtiraz sahibi tarafından bu hususların ispatlanamaması durumunda itiraz reddedilir. İtiraz gerekçesi markanın, tescil kapsamındaki mal veya hizmetlerin sadece bir kısmı için kullanıldığının ispatlanması hâlinde itiraz, sadece kullanımı ispatlanan mal veya hizmetler esas alınarak incelenir.”

Hükmün atıf yaptığı SMK 6 (1) maddesine göre ise ;

“(1) Tescil başvurusu yapılan bir markanın, tescil edilmiş veya önceki tarihte başvurusu yapılmış marka ile aynılığı ya da benzerliği ve kapsadığı mal veya hizmetlerin aynılığı ya da benzerliği nedeniyle, tescil edilmiş veya önceki tarihte başvurusu yapılmış marka ile halk tarafından ilişkilendirilme ihtimali de dâhil karıştırılma ihtimali varsa itiraz üzerine başvuru reddedilir.”

SMK 6 (1) maddesi 556 sayılı KHK madde 8/1 ile içerik olarak neredeyse aynı olup, karıştırma ihtimalini düzenlemektedir.

Ancak, SMK madde 19(2) kapsamında getirilen yeniliğin, eski KHK’da karşılığı bulunmamaktadır. Madde 19(2) AB marka mevzuatındaki hükümler esas alınarak düzenlenmiştir ve hükmün kaynağı 2015/2436 sayılı AB Marka Direktifi’nin “Yayıma İtiraz Süreçlerinde Kullanmama Savunması” başlıklı 44. maddesidir[4]

AB Marka Direktifi madde 44 çerçevesindeki düzenleme, tüm AB üyesi ülkeler için ilana itiraz süreçlerinde kullanmama savunması müessesini uygulama zorunluluğu getirmektedir. Ancak, Direktifin 54. Maddesi üye ülkelere uygulamaya geçiş için 14 Ocak 2019 tarihine kadar süre tanınmıştır.  Dolayısıyla, SMK madde 19(2) kapsamında getirilen düzenleme AB marka mevzuatına uyumun da bir parçasıdır.

SMK’nın gerekçesinden[5], yeni düzenlemenin amacının tescilli markaların piyasada etkin şekilde kullanımının sağlanması ve yayıma itiraz müessesenin afaki veya kötü niyetli bir şekilde kullanılmasının engellenmesi olduğu anlaşılmaktadır. Türkiye’de tescilli markaların birçoğunun, başvurulan sınıflardaki tüm mal ve hizmetler bakımından yapıldığı, tescil edilen mal/hizmetlerin çoğunun kullanılmadığı, buna karşın bu tip markaların kullanım niyetiyle yapılmış iyi niyetli sonraki başvuruların re’sen veya yayıma itiraz üzerine reddedilmesine neden olduğu düşünüldüğünde yeni düzenlemenin gerekçesi ve amacı kanaatimizce yerindedir.

SMK madde 19(2)’nin yayıma itiraz gerekçesi markaların ciddi kullanımına bağlı olarak itirazın kabul edilip edilemeyeceğini düzenlediğini söylemek yerinde olacaktır. Madde, kullanmama savunmasının yapılabileceği halleri belirli şartlara bağlamıştır.

Kullanmama savunmasının yapılabilmesi için getirilen ilk şart, itiraza konu başvurunun başvuru veya rüçhan tarihinde itiraz gerekçesi markanın Türkiye’de en az beş yıldır tescilli olmasıdır. Diğer deyişle, itiraz edilen başvurunun yapıldığı tarihten (veya rüçhan tarihinden) geriye doğru sayıldığında itiraz gerekçesi marka 5 yıldan kısa süreli bir tescilse kullanmama savunması öne sürülemeyecektir.

Bu noktada akla gelen ilk soru, itiraz dayanağı markalardan birisi 5 yıldan kısa süreli iken, diğer dayanak marka 5 yıldan uzun süreli tescilse durumun ne olacağıdır.  Bu durumlarda, kullanmama savunması sadece 5 yıldan uzun süreli itiraz gerekçesi marka bakımından geçerli olacak, ancak 5 yıldan kısa süreli markaya karşı ileri sürülemeyecektir.

Diğer bir husus ise, itiraz gerekçesi markanın itiraz konusu mal/hizmetler bakımından Türkiye’de ciddi kullanımının ispatlanması gerekliliğidir. Bunun anlamı, itiraz konusu mal/ hizmetler bakımından itiraz sahibince gerçekleştirilecek göstermelik kullanımın dikkate alınmayacağıdır.

Hükümde açıkça ciddi kullanımın Türkiye’de gerçekleşmesi şartı arandığından Türkiye dışındaki kullanımın ispatlanması veya buna ilişkin deliller sunulması  itirazı kabul edilebilir kılmayacaktır.

Bir diğer önemli nokta da, yukarıda belirtilen tarihler ve ciddi kullanım ilkesi bağlamında, itiraz gerekçesi markanın kullanımının ispatlandığı hallerde itirazın ancak kullanımın ispatlanmış olduğu mal veya hizmetler esas alınarak inceleneceği yönündeki hükümdür. Bu hüküm, itirazın sadece kullanımı ispatlanan mal/hizmetler bakımından kabul edileceğini söylememekte ancak itirazın yalnızca bu kullanımı ispatlanan mal/hizmetler esas alınarak inceleneceğini ifade etmektedir.

Daha açık ifadeyle, kullanmama savunmasıyla karşılaşan itiraz sahibi kullanımını markası kapsamındaki bazı mal ve hizmetler bakımından ispatlarsa, itiraz bu mal veya hizmetler esas alınarak incelenmeye başlayacaktır. Sonraki aşamada, başvuru ile kullanımı ispatlanmış markanın benzer olduğu ve diğer faktörlerin de karıştırılma olasılığı tespitine imkan sağladığı kanaatine varılırsa, itiraz kullanımı ispatlanmış mal veya hizmetler ile sınırlı kalma zorunluluğu olmaksızın kabul edilebilecektir. Bir diğer anlatımla, kullanımı ispatlanmış mal veya hizmetlerle aynı tür, benzer veya ilişkili bulunan mal veya hizmetler bakımından da itiraz kabul edilebilecektir.

Madde 19(2) kapsamında en açık hüküm, yukarıda anılan tarihler esas alınarak yapılan incelemede, Türkiye’de ciddi kullanımı ispatlanamamış veya kullanmamaya ilişkin haklı nedenler ileri sürülememiş itirazların reddedileceğidir.

SMK madde 19(2) kapsamında getirilen kullanmama savunması düzenlemesinin, marka korumasının amacına uygun, markanın kullanımını esas alan ve kullanılacak mal ve hizmetler için tescili özendiren yeni bir ilana itiraz incelemesi sisteminin en önemli yapıtaşı olduğu görülmektedir. Ancak, kullanmama savunmasından etkilenmek istemeyen marka sahiplerinin aynı marka için yeni tesciller almak suretiyle tescil tarihinden başlayacak beş yıllık süre tahdidinin üstesinden gelmeyi planlamaları mümkündür. Bu noktada karşı argüman olarak, yineleme başvuruları sonucu elde edilen tescillerin başvuru aşamasında kötü niyetle yapıldıkları veya kullanım yükümlülüğünün başlangıç tarihinin ilk markanın tescil tarihi olduğu öne sürülebilir. AB Adalet Divanı ve EUIPO’nun bu argümanlara nasıl yaklaştıkları yazının devamında ele alınacaktır.

IV. ADALET DİVANI GENEL MAHKEMESİ PELIKAN KARARI (T-136/11)[6]

EUIPO mevzuatında, kötü niyet AB marka başvurularına ilişkin bir ret nedeni olarak değil, tescilli AB markalarına ilişkin bir hükümsüzlük nedeni olarak düzenlenmiştir. Dolayısıyla, AB marka başvurularının mutlak veya nispi ret nedenlerine ilişkin incelemesinde, kötü niyet gerekçeli ret kararları verilmesi mümkün değildir. Buna karşın, tescilli AB markalarının Birlik Marka Tüzüğü madde 52/1-(b) hüküm uyarınca kötü niyet gerekçesiyle hükümsüz kılınması mümkündür.

Tescilli bir AB markasının kötü niyet gerekçesiyle hükümsüzlüğünün talep edilmesi durumunda, inceleme ve değerlendirme EUIPO İptal Birimi tarafından da yapılabilmektedir. Tüzük madde 52/1-(b) hükmüne göre ;

“Başvuru sahibinin marka başvurusunu yaptığı anda kötü niyetle hareket etmiş olması halinde AB markası hükümsüz kılınacaktır.”

Adalet Divanı Genel Mahkemesi’nce (Mahkeme) 13 Aralık 2012 tarihli T‑136/11 sayılı “Pelikan” kararı, kullanmama nedeniyle iptal tehdidinin getireceği sonuçlardan kaçınmak amacıyla tescilli bir markanın aynısının tescil talebinin yeniden yapılması halinin kötü niyet kapsamına girip girmediği sorusuna yanıt aranan  en önemli karardır. Davaya konu ihtilafın vak’aları  kısaca şöyledir:

Pelikan Vertriebsgesellschaft mbH & Co. KG firması (bundan sonra Pelikan1 olarak anılacaktır) 35. ve 39. sınıflara dahil hizmetleri de kapsayacak biçimde 1996 yılında  aşağıdaki birlik markasını tescil ettirmiştir.

Pelikan1 yukarıda markaya ilaveten 35. ve 39. sınıflara dahil hizmetler için 2003 yılında aşağıdaki markayı da tescil ettirmiştir:

Görüldüğü üzere İlk markada iki yavru, ikinci markada tek yavru vardır, ikinci markada pelikan şekli biraz daha farklıdır ve Pelikan kelime unsuru her iki markada farklı karakterlerle yazılmıştır.

Uyuşmazlığın diğer tarafı olan Pelicantravel.com s.r.o. firması (bundan sonra Pelican2 olarak anılacaktır) 2008 yılında, Pelikan1’e ait 2003 yılı markasının kötü niyetle tescil edildiğini iddia ederek konu markanın hükümsüz kılınması için EUIPO’ya talepte bulunur.

Pelican2’nin kötü niyetli tescil iddiası, EUIPO İptal Birimi ve Temyiz Kurulu tarafından reddedilince  Pelican2 iddialarını Mahkeme önüne taşır.

Kötü niyet iddiası, EUIPO nezdinde incelenirken, Pelican2, Pelikan1’e ait 1996 yılı tescilli markasının da kullanmama nedeniyle iptali için talepte bulunur, bu talep EUIPO İptal Birimi tarafından 35. ve 39. sınıflara dahil hizmetler bakımından kabul edilir ve Pelikan1’e ait 1996 yılı tescili kısmen iptal edilir. Pelikan1 bu karara karşı itiraz etmez ve karar kesinleşir.

Bu noktada, önemle belirtmek isteriz ki Pelikan1’in 1996 yılı tescilinde 35. ve 39. sınıflar, sınıf başlıklarından oluşurken, 2003 yılı markasında 35. ve 39. sınıflara dahil hizmetler daha detaylı olarak spesifik biçimde belirtilmiştir.

Pelican2, Pelikan1’e ait 2003 yılı tescillinin hükümsüzlüğü talebini Mahkeme önüne getirdiğinde yegane dayanağı kötü niyetli tescil iddiasıdır ve bunu da aşağıdaki argümanlarla gerekçelendirmiştir;

Hükümsüzlük talebinin konusu 2003 yılı tescili, aynı firmaya ait 1996 yılı tescilinin aynısıdır ve her iki marka da 35. ve 39. sınıflara dahil hizmetleri içermektedir. 1996 yılı tescili belirtilen hizmetler bakımından kullanmama nedeniyle iptal edilmiş ve 2003 yılı tescili ise kullanılmayan hizmetler bakımından hak kayıplarının ortaya çıkmasını engellemek için aynı markanın yeniden tescili amacıyla yapılmıştır. Pelikan1’in aynı markayı bir kez daha tescil ettirme yönündeki başvurusu, başvuru anında kötü niyetli bir talep niteliğindedir ve marka hükümsüz kılınmalıdır.

Pelican2’nin diğer iddiası, Pelikan1’in 1996 yılı tescilinde yer alan 35. ve 39. sınıflara dahil hizmetleri hiç kullanmamış olması, dolayısıyla bu hizmetlerin yeniden tesciliyle sonuçlanmış 2003 yılı markasının Pelikan1 tarafından gerçek kullanım niyetiyle yapılmış olduğunun kabul edilemeyeceğidir.  Pelican2’ye göre, Pelikan1’in tescili başvuru aşamasında bu nedenle de kötü niyetlidir.

Pelican2’in son iddiası ise, Pelikan1’in “Pelikan” markasını 35. ve 39. sınıflarda  kullanım amacıyla değil, diğer işletmelerin bu markayı kullanmalarının önüne geçmek amacıyla tescil ettirmiş olduğudur;   Pelikan sözcüğü, birçok firma tarafından kullanılmaktadır ve Pelikan1’in anılan hizmetler bakımından markayı tescil ettirmesi, engelleme, spekülasyon markası yaratılması sonucunu doğurmaktadır.

Mahkeme bu iddiaları inceleyerek aşağıda özetine yer verilen değerlendirmelere ulaşır:

Pelican2’nin birinci iddiası bakımından değerlendirme:

Mahkeme, Pelican2’nin birinci iddiasını kabul etmemiştir. Mahkeme’ye göre, iptal edilmiş bir markanın aynı hizmetler bakımından tescilinin yinelenmesinin kötü niyetli olarak değerlendirilmesi mümkün olabilir. Bununla birlikte her vaka kendi koşulları dahilinde değerlendirilmelidir. İncelenen vakada, Pelikan1’in sonraki tarihli markasıyla, önceki tarihli markası arasındaki farklar oldukça önemsiz olsa da ve hatta bu markalar aynı gibi algılanacak olsa da, kötü niyete ilişkin yeterli derecede kanıt yoktur. Marka sahiplerinin önceden tescil ettirdikleri markalarının modernleştirilmiş versiyonlarını, incelenen vakada olduğu gibi, tescil ettirmeleri mümkündür. Pelikan1, sonraki tarihli markasını tescil ettirdiğinde şirketin 125. kuruluş yıldönümü kutlanmaktadır ve bunun sonucunda markanın modernleştirilmiş versiyonunun tescil ettirilmesine karar verilmiştir. İlaveten, sonraki tarihli Pelikan1 markasının hizmet listesi kapsamı, önceki tarihli markasına göre daha dardır.

Pelican2’nin  ikinci iddiası bakımından  değerlendirme:

Mahkeme’ye göre kullanım kötü niyetin varlığı incelenirken değerlendirmeye alınabilecek bir faktördür. Ancak, kötü niyet bakımından değerlendirilmesi gereken konu, başvuru sahibinin başvuru tarihindeki niyetidir; yoksa birlik markasının başvuru tarihinden sonra kullanılıp kullanılmadığı ayrı bir husustur. Olayda, Pelikan1’in tescil tarihinde markayı kullanım niyetinde olmadığını gösteren yeterli kanıt yoktur. Pelikan1’in önceki tarihli tescilinin 35. ve 39. Sınıflar bakımından iptal edilmesi, tek başına Pelikan1’in sonraki başvuru tarihindeki niyeti hakkında sonuca varmak için yetersizdir. (Bu noktada, Pelikan1’in sonraki tarihli başvurusunu yaptığında, önceki tarihli markası hakkında kullanmama nedeniyle iptal talebi olmadığının hatırlatılması gerekmektedir.)

İlaveten, Pelikan1’in 35. ve 39. sınıflardaki tescil talebinin kapsamının çok geniş olması, etik davranış, dürüst ticari faaliyet ilkelerinden uzaklaşılmış olduğu anlamına gelmemektedir. Çok fazla mal ve hizmet için başvuruda bulunulması, birlik markası tescili taleplerinde sıklıkla görülmektedir; kural olarak bir işletmenin sadece başvuru tarihinde pazarladığı mal ve hizmetler için değil, gelecekte pazarlama niyetinde olduğu mal ve hizmetler açısından da başvuruda bulunması meşrudur. Dahası, Tüzük ve içtihatta mal ve hizmet listesinin uzunluğuna bakarak kötü niyetle başvuru yapıldığı sonucuna varılmasını sağlayabilecek herhangi bir dayanak bulunmamaktadır. Belirtilen nedenlerle Mahkeme, Pelican2’nin ikinci argümanını da kabul etmemiştir.

Mahkeme, son olarak üçüncü iddiayı değerlendirmiştir:

Pelican2’nin bu iddiasını desteklemek için ortaya koyduğu delil,Pelikan1’in Pelican2’nin Slovakya’da tescil ettirdiği markalarının hükümsüz kılınması için talepte bulunmuş olmasıdır.

Mahkeme, Pelican2’nin bu yöndeki iddiasını da kabul etmez. Mahkeme’ye göre, Pelikan1, tescilli markanın kendisine sağladığı yasal hakları kullanmaktadır ve bu durumun Pelikan1’in marka tescil başvurusunu yaparken kötü niyetle hareket ettiğini ispatlaması mümkün değildir. Kötü niyet iddiasını destekleyen başka kanıtların yokluğunda, bu iddianın kabulü de mümkün değildir.

Neticeten Mahkeme, Pelican2’nin iddialarının hiçbirini kabul etmemiş ve Pelikan1’in sonraki tarihli markasının tescil talebinin kötü niyetle yapıldığı yönündeki davayı reddetmiştir.

Pelikan kararı, EUIPO Marka İnceleme Kılavuzu’na da yansımıştır.  Kılavuzda Pelikan davasına atıfta bulunularak: “AB markası sahibinin kötü niyetle hareket edip etmediğinin tespitinde dikkate alınabilecek faktörlerden birisinin, marka sahibinin kullanma için tanınan yasal süreyi suni biçimde uzatmaya çalışması hali, örneğin kullanmama nedeniyle ortaya çıkabilecek hak kayıplarını ortadan kaldırmak için aynı AB markasının başvurusunu yinelemesi olduğu” belirtilmiştir.

Aynı davaya atıfla  “Bu durumun, AB markası sahibinin olağan ticari pratikler çerçevesinde hareket ederek, işaretinin farklı varyasyonlarını koruması isteğinden, örneğin bir logonun değiştirilmesinden farklı tutulması gerektiği” de belirtilmiştir.” [7]

Kılavuzda yine Pelikan davasına atıfla aşağıdaki tespitlere de yer verilmiştir:

“Önceki tarihli çok benzer bir AB markasının bazı mal ve hizmetler için iptal edilmiş olması, tek başına, AB markası sahibinin aynı mal ve hizmetler için başka bir AB markasının başvurusunu yaptığı andaki niyetine ilişkin sonuca varılması için yeterli değildir.

Hükümsüzlüğü talep edilen AB markasının başvurusunun, önceki tarihli AB markasının kullanıma ilişkin yasal süresinin dolmasından üç ay önce yapılmış olması, AB markası sahibinin niyetinin, güncellenmiş bir hizmet listesini içeren modernleştirilmiş (logosu değiştirilmiş) bir markayı tescil ettirmek olduğunu gösteren faktörleri etkisiz hale getirmez.

Hükümsüzlük talebi sahibinin markalarına karşı AB markasının sahibince iptal-hükümsüzlük gibi taleplerde bulunulmuş olması, AB markası sahibinin yasal haklarının kullanımıdır ve bu husus tek başına dürüst olmayan niyetin varlığını göstermez.

Aynı sahibe ait önceki ve sonraki tarihli AB markaları arasındaki farkların çok önemsiz ve ortalama tüketicilerce fark edilemeyecek derecede küçük olması, tek başına, hükümsüzlüğü talep edilen AB markasının, yinelenmiş bir başvuru sonucu kötü niyetle tescil edilmiş bir marka olduğunu göstermez. Bir markanın grafik gösterimi olarak tasarlanmış bir logonun zaman içerisinde değişmesi olağan bir ticari pratiktir.” [8]

Pelikan kararı, özellikle kullanmama nedeniyle iptal tehdidi altında olan bir markanın yinelenmesi için başvurulması halinde, sonraki tarihli markanın başvuru tarihinde kötü niyetli bir marka talebi olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği hususunda önemli tespitler içermektedir.

Kararda yer verilen değerlendirmeler, bu tespitin hiç de kolay olmayacağını ve değerlendirmenin sadece tarihlere bakılarak mekanik biçimde yapılamayacağını göstermektedir. Önceki ve sonraki tarihli markalar arasındaki görsel farklılıklar, sonraki markanın hangi amaçla yapılmış olduğu, mal – hizmet listesinin içeriğinde yapılan değişiklikler, vb. birçok faktör, sonraki tarihli markanın başvurusunun yapıldığı andaki niyetin kötü niyet olup olmadığı değerlendirilirken dikkate alınacaktır.

V. EUIPO TEMYİZ KURULU KABELPLUS KARARI

Kullanmama savunmasına ilişkin tartışmalardan bir diğeri de yineleme başvurusu sonucu tescil edilmiş bir markanın ilana itiraz gerekçesi olarak gösterilmesi durumunda, bu markanın kullanım yükümlülüğünün başlangıç tarihinin markanın ilk kez tescil edildiği tarihe göre mi yoksa yineleme başvurusunun tescil tarihine göre mi belirleneceğidir. Bu konuda Adalet Divanı kararına rastlamamış olmakla birlikte, EUIPO Temyiz Kurulu’nun oldukça tartışmalı tespitler içeren “Kabelplus” kararından[9] bahsetmek yerinde olacaktır.

Avusturya menşeili “KABELPLUS AG” firması 30 Nisan 2012 tarihinde “KABELPLUS” kelime markasının tescili için EUIPO’ya başvuruda bulunur. Başvuru kapsamında 38. sınıfa dahil “Telekomünikasyon hizmetleri, telekomünikasyon ağlarının işletilmesi, internet sağlayıcısı hizmetleri, fiber optik ağlar aracılığıyla iletişim hizmetleri, radyo, televizyon ve internet erişimi için kablo bağlantısının sağlanması hizmetleri, televizyon programları yayıncılığı hizmetleri.” yer almaktadır.Başvurunun ilanının  ardından, Fransız menşeili “GROUPE CANAL+, SA and CANAL+ FRANCE”, 18 Eylül 2012 tarihinde başvuruya karşı itiraz eder. İtiraz gerekçesi markalar Fransa’da tescil edilmiş 38. sınıfa dahil hizmetleri de kapsayan CANAL PLUS; CANAL +; PLUS;  markalarıdır.

İtiraz gerekçesi markaların tescil tarihleri 2009 ve 2010 yıllarıdır, dolayısıyla EUIPO incelemesinin yapıldığı tarihte, bu markaların tescil tarihlerinin üzerinden 5 yıllık süre geçmemiştir.

Başvuru sahibi sunduğu dilekçe ile itiraz sahibinin itiraz gerekçesi markalarının Topluluk Marka Tüzüğü hükümleri gereğince kullanımına ilişkin kanıt sunmasını talep eder ve aşağıdaki iddiaları öne sürer:

“İtiraz gerekçesi markaların tescil tarihleri esas alındığında, bu markalar tescil tarihleri bakımından itiraz konusu başvurunun ilan tarihi itibarıyla 5 yıllık sürenin geçmemiş olduğu görülmektedir.  Bununla birlikte, itiraz gerekçesi markalar daha önceden aynı ülkede tescil edilmiş markaların aynılarının tekrardan yapılmış başvuruları sonucu tescil edilmiş markalardır. Dolayısıyla, bu markalar henüz 5 yıllık süre dolmamış olsa da kullanımın ispatı şartına konudur. Başvuru sahibi bu iddiasını ispatlamak için aynı markaların Fransa’da “telekomünikasyon hizmetleri” için 2005, 1986, 1982, 1995 yıllarında tescil edilmiş olduklarını ispatlayan dokümanları da sunar. Başvuru sahibine göre, yukarıda belirtilen tarihlerde tescil edilmiş markalar, itiraz gerekçesi markaların aynısıdır ve aynı ve benzer hizmetler için tescil edilmişlerdir. Dolayısıyla başvuru sahibine göre, itiraz sahibi markalarını kullanım süresi içerisinde kullanmamakta, ancak bunları yeni yapılan başvurulara karşı itiraz gerekçesi olarak kullanabilmek için aynı markaların başvurusunu yinelemekte ve bunları yeni tarihlerle tescil ettirmektedir. İtiraz sahibinin bu stratejisi, başvuru sahibine göre kötü niyetlidir. Temyiz Kurulu, önceden verdiği “PATHFINDER” kararında itiraz edilen başvurunun ilan tarihinden geriye giden süre 5 yıldan kısa olsa da, bu tip markalarda da (aynı markanın başvurusunun yenilenmesi) itiraz sahiplerinin kullanıma ilişkin kanıt sunması gerektiğini belirtmiştir. Dolayısıyla, itiraz sahibinin itiraz gerekçesi markaların kullanımına ilişkin kanıt sunması gereklidir ve itiraz sahibinin bu kanıtları sunmaması durumunda markalar arasında karıştırılma olasılığı ortaya çıkmayacaktır.”

EUIPO ilana itiraz inceleme birimi, başvuru sahibinin iddialarını yerinde bulmaz ve itiraz sahibinin kullanıma ilişkin kanıt sunması gerektiği yönündeki talebi reddeder. Talebin ret gerekçesi ise itiraz gerekçesi markaların tescil tarihleriyle, itiraz edilen başvurunun ilan tarihi arasındaki sürenin 5 yıldan kısa olmasıdır.

Bunun üzerine başvuru sahibi, yukarıda belirtilen argümanlarını tekrarlayarak, bu karara karşı itiraz eder ve itiraz EUIPO Temyiz Kurulu tarafından incelenir.

İtiraz sahibi ise Temyiz Kurulu’na sunduğu görüşünde, başvuru sahibinin itirazının reddedilmesini ve itirazın kullanımına ilişkin kanıt sunulmasına gerek kalmaksızın dosyanın esastan incelenmesini talep etmektedir. İtiraz sahibine göre, Marka Tüzüğü hükümleri açıktır ve bu hükümlerin işbu itiraz bakımından da uygulanması gereklidir, Temyiz Kurulu’nun önceki tarihli “PATHFINDER” kararı özel bir duruma ilişkindir ve işbu incelemeye emsal teşkil etmesi mümkün değildir. PATHFINDER vakasında, itiraz sahibi aynı markayı, aynı mallar için bir kez daha tescil ettirmiş ve ilk tescil hiç kullanılmamıştır. Oysa, incelenen vakada, itiraz sahibinin markalarının kapsadığı mal ve hizmetler genişletilmiştir ve markalarda “telekomünikasyon hizmetleri”nin bulunması hususu, yeni markayı diğerinin yeniden başvurusu haline getirmez. Diğer anlatımla, itiraz sahibinin (gerekçe) markaları kendisinin önceki markalarının kullanım süresini yeniden başlatmak amacıyla başvurulmuş halleri değildir. Başvuru sahibinin iddiaları kabul edilirse, önceden kullanılan markaların mallara ve hizmetlere ilişkin olarak yeni tabirler kullanılarak güncellenmesi (yeni versiyonun tescil ettirilmesi) imkansız hale gelecektir. Ayrıca, itiraz sahibi markalarını telekomünikasyon ve yayıncılık alanlarında 5 yıldan uzun süredir yoğun biçimde kullanmaktadır.

Temyiz Kurulu tarafların iddialarını şu şekilde değerlendirir:

Topluluk Marka Tüzüğü ve Marka Direktifi, önceden tescil edilmiş markalar için yeniden başvuru yapılmasını engelleyen bir hüküm içermemektedir. Bununla birlikte, Tüzük ve Direktif’e göre gerek AB markalarının gerekse de AB üyesi ülkelerde tescil edilen ulusal markaların, tescil tarihinden başlayacak 5 yıllık süre içerisinde ilgili bölgede kullanılması gereklidir. Kullanmama halinde Tüzük veya Direktif’te yer alan yaptırımlar uygulanacaktır. Bu yaptırımlardan birisi de, kullanılmayan markaların itiraz süreçlerinde yeni başvurulara karşı ileri sürülememesidir ki Topluluk Marka Tüzüğü’nde de bu içerikte düzenleme yer almaktadır.

İncelenen vakada, itiraz gerekçesi markaların tescil tarihleriyle itiraza konu markanın bültende ilan edildiği tarih arasındaki süre 5 yıldan kısadır. Dolayısıyla, ilk bakışta başvuru sahibinin itiraz gerekçesi markaların kullanımına ilişkin kanıt istenmesi yönündeki talebinin kabulü mümkün değildir.

Ancak, Adalet Divanı’nın C-40/01 sayılı kararının 42. paragrafında Hukuk Sözcüsü Ruiz-Jarabo, yetkili makamları tek amaçları başkalarının benzer işaretleri ileride tescil ettirmesine engel olmak olan ve meşru hiçbir marka işlevini yerine getirmeyen “savunma” veya “stratejik” amaçlı tescillere karşı mücadeleye davet etmiştir (Aynı husus Temyiz Kurulu’nun PATHFINDER kararında da ifade edilmiştir.).

Bir marka tescil edildikten sonra aynı markayı bir kez daha tescil etmek, markayı kullanım yükümlülüğünü ve bundan kaynaklanan yaptırımları, kanuni süreleri belirsiz biçimde uzatarak uygun olmayan ve hileli biçimde engellemek sonucuna yol açabilir. Bu yolla da, Birlik hukukunun eşit ve tek tip uygulamasından beklenen etki ortadan kaldırılabilir. Bu tip yeniden başvurular hukuka karşı hile niyetiyle yapılmıştır ve kanuna karşı hilenin ve hakların kötüye kullanımının engellenmesinin genel ilke olarak kabul edildiği Birlik Hukuku çerçevesinde, bu tip başvurular yoluyla yaptırımlardan kaçınmak mümkün değildir.

Marka mevzuatında yer alan, tescil tarihinden başlayan 5 yıllık süre, marka sahibine markasını tescil kapsamında mallar ve hizmetler için kullanıma hazırlanma ve piyasaya sürme için makul bir süre verme amacıyla konulmuştur. Marka sahibi bu süre içerisinde kullanıma ilişkin zorunluluklar hakkında endişelenmeden hazırlıklarını yapabilecektir.

Fakat,kullanıma ilişkin kanuni süreyi, aynı markanın sicilde yeni bir tescil numarasıyla yer alması yoluyla uzatmak için hiçbir meşru gerekçe bulunmamaktadır. Bu noktada Kurul, birlik kanun koyucularının 5 yıllık kullanım süresini yenileyebilmek için bir düzenleme öngörmediklerini de hatırlatmaktadır. Tersine, Tüzük ve Direktif’te yer alan “önceki marka” terimi gerçek anlamıyla algılanmalıdır. “Önceki marka” şu ya da bu tescil numarasını taşıyan marka değil, aynı mallar veya hizmetler için, aynı bölgede tescil edilmiş, aynı marka olarak kabul edilmelidir.

İncelenen vakada yanıtlanması gereken soru; itiraz sahibinin itiraz gerekçesi olarak dayandığı  markaların, kendisine ait diğer(önceki) markaların aynılarının yeniden başvurusu olup olmadıklarıdır. Bunun yanıtlanabilmesi için de itiraz gerekçesi olarak gösterilmemiş önceki markaların itiraz sahibinin itirazında dayandığı markalarla aynı olup olmadığının tespiti önem taşımaktadır.

Bu noktada, Temyiz Kurulu itiraz sahibinin markalarına ilişkin aşağıdaki tabloyu sunmuştur. Tabloda, purported re-filings (yeniden başvuru olduğu iddia edilen markalar) sütununda itiraz sahibinin itiraz gerekçesi olarak dayandığı markalarına, corresponding earlier registrations (karşılık gelen önceki tesciller) sütununda ise itiraz sahibinin daha eski tarihli markalarına yer verilmiştir.

Kurula göre, tabloda yer alan son çift hariç, ilk üç çift aynı markalardan oluşmaktadır.

Tabloda yer alan tüm çiftler “telekomünikasyon hizmetleri”ni kapsamaktadır.

Tüm markalar aynı coğrafi bölgede geçerli olacak biçimde tescil edilmiştir.

Son olarak, “corresponding earlier registrations” sütununda yer alan tüm markaların tescil tarihleriyle, itiraza konu markanın bültende yayın tarihi arasındaki sürenin 5 yıldan fazla olduğu, bir diğer deyişle bu markaların itiraz gerekçesi olmaları halinde kullanımın ispatının talep edilebileceği belirtilmelidir.

Tartışılması gereken bir diğer husus ise, çiftleri oluşturan markaların kapsamlarıdır. Her çiftin “Sınıf 38: Telekomünikasyon hizmetleri”ni kapsadığı açık olsa da, çiftleri oluşturan markaların kapsamlarında diğer mal ve hizmetler bakımından fark bulunmaktadır. İtiraz sahibi buna dayanarak, markaların kapsamlarının farklı olduğunu, dolayısıyla da yeni markaların aynı markanın yeniden başvurusu olarak kabul edilemeyeceğini öne sürmektedir.

Buna karşın yeniden başvurular, tabloda görüleceği üzere, eski markalarla “Sınıf 38: Telekomünikasyon hizmetleri” bakımından aynı hizmetleri kapsamaktadır. Dolayısıyla, markalar bu hizmetler bakımından aynıdır. Açıktır ki, itiraz sahiplerinin yeniden başvurusu yapılan bir markaya sadece yeni mal ve hizmetler ekleyerek kullanım şartının üstünden gelmeleri kabul edilemez. Kaldı ki, eklenen mal ve hizmetlerin kısmi feragat ve bölünme yoluyla sonradan ortadan kaldırılması da mümkündür.

Temyiz Kurulu, muhtemelen tablonun son çiftini oluşturan markalar hariç olmak üzere, itiraz gerekçesi markaları, itiraz sahibine ait 5 yıllık kullanım zorunluluğu süresi dolmuş önceki tarihli markaların yeniden başvurulması sonucunda tescil edilmiş markalar olarak kabul etmektedir.  Temyiz Kurulu’na göre, itiraz sahibi bu markaların kullanımına ilişkin kanıt sunmak zorundadır.

Sayılan gerekçeler çerçevesinde Temyiz Kurulu, EUIPO itiraz birimi kararını iptal etmiş, itiraz sahibinin itiraz gerekçesi markaların kullanımına ilişkin kanıt sunması gerektiğine hükmetmiş ve itiraz biriminin yukarıdaki tablonun son çiftini oluşturan markalar bakımından markaların aynılığı hususunu değerlendirerek, bu markanın da yeniden başvuru olarak değerlendirip değerlendirilemeyeceğini belirlemesini istemiştir. Eğer bu marka açısından da yeniden başvuru tespitine varılırsa, itiraz birimi bu marka bakımından da kullanımın ispatını talep edecektir.

VI. SONUÇ

Marka tescil sistemimize 2017 yılında 6769 sayılı SMK ile giren kullanmama savunması hakkındaki TPMK uygulaması, bu yazının hazırlandığı Mayıs 2017 tarihi itibarıyla, henüz somutlaşmamıştır zira  ilana itirazlara karşı bu savunmayı içeren başvuruların inceleme süreçleri halen devam etmektedir. Dolayısıyla, konuyla ilgili TPMK Markalar Dairesi Başkanlığı, Yeniden İnceleme ve Değerlendirme Kurulu ve İhtisas Mahkemesi kararları henüz belli değildir.  Ancak, 2017 yılının ikinci yarısından başlayarak konu hakkında çok sayıda Kurum ve sonrasında yargı kararıyla karşılaşılacağı ve ulusal uygulamanın ana hatlarının ortaya çıkacağı bilinmektedir.

Yineleme başvuruları sonucunda ortaya çıkacak tescillerin incelemede kötü niyetli tesciller olarak değerlendirilip değerlendirilmeyeceği, konunun yargı boyutunda ne şekilde ele alınacağı merakla beklenmektedir. Henüz biçimlenmemiş Kurum uygulaması hakkında şu aşamada yorum yapmak yerinde olmayacağından, kişisel görüşlerimizi bu yazıda belirtmekten özellikle kaçınmaktayız.  Bununla birlikte, mevzuatımızın kaynağını teşkil eden AB mevzuatının, AB Adalet Divanı ve EUIPO tarafından bu yazıda aktarılmaya çalışılmış yorumlanma biçiminin, ulusal uygulamamızda da dikkate alınması kanaatimizce yerinde olacaktır.

Önder Erol Ünsal

Temmuz 2017

unsalonderol@gmail.com

 

[1] 2015/2436 sayılı Marka Direktifi’nin giriş bölümü 31. ve 32. paragrafları yazar tarafından yapılan resmi olmayan çeviridir. Metnin orijinali şu şekildedir:

“(31)  Trade marks fulfil their purpose of distinguishing goods or services and allowing consumers to make informed choices only when they are actually used on the market. A requirement of use is also necessary in order to reduce the total number of trade marks registered and protected in the Union and, consequently, the number of conflicts which arise between them. It is therefore essential to require that registered trade marks actually be used in connection with the goods or services for which they are registered, or, if not used in that connection within five years of the date of the completion of the registration procedure, be liable to be revoked.

(32)  Consequently, a registered trade mark should only be protected in so far as it is actually used and a registered earlier trade mark should not enable its proprietor to oppose or invalidate a later trade mark if that proprietor has not put his trade mark to genuine use. Furthermore, Member States should provide that a trade mark may not be successfully invoked in infringement proceedings if it is established, as a result of a plea, that the trade mark could be revoked or, when the action is brought against a later right, could have been revoked at the time when the later right was acquired.”

http://eur-lex.europa.eu/legal-content/EN/TXT/PDF/?uri=CELEX:32015L2436&from=EN

[2] 11 Mart 2003 tarihli C-40/01 sayılı Minimax kararının metni için bkz.: http://curia.europa.eu/juris/showPdf.jsf;jsessionid=9ea7d0f130d6fc65b16cd264462d88f0d41653635ded.e34KaxiLc3eQc40LaxqMbN4PaxePe0?text=&docid=48120&pageIndex=0&doclang=en&mode=lst&dir=&occ=first&part=1&cid=649777

[3]EUIPO marka inceleme kılavuzunun ilgili bölümü için bkz. https://euipo.europa.eu/tunnel-web/secure/webdav/guest/document_library/contentPdfs/law_and_practice/trade_marks_practice_manual/WP_1_2017/Part-C/06-part_c_opposition_section_6_proof_of_use/TC/part_c_opposition_section_6_proof_of_use_tc_en.pdf ), s.9-11.

[4] 2015/2436 sayılı AB Marka Direktifi madde 44 – İlana İtiraz Süreçlerinde Savunma Olarak Kullanmama:

Non-use as defence in opposition proceedings

  1. In opposition proceedings pursuant to Article 43, where at the filing date or date of priority of the later trade mark, the five-year period within which the earlier trade mark must have been put to genuine use as provided for in Article 16 had expired, at the request of the applicant, the proprietor of the earlier trade mark who has given notice of opposition shall furnish proof that the earlier trade mark has been put to genuine use as provided for in Article 16 during the five-year period preceding the filing date or date of priority of the later trade mark, or that proper reasons for non-use existed. In the absence of proof to this effect, the opposition shall be rejected.
  2. If the earlier trade mark has been used in relation to only part of the goods or services for which it is registered, it shall, for the purpose of the examination of the opposition as provided for in paragraph 1, be deemed to be registered in respect of that part of the goods or services only.
  3. Paragraphs 1 and 2 of this Article shall also apply where the earlier trade mark is an EU trade mark. In such a case, the genuine use of the EU trade mark shall be determined in accordance with Article 15 of Regulation (EC) No 207/2009.

[5] Sınai Mülkiyet Kanunu gerekçesi için bkz. http://www2.tbmm.gov.tr/d26/1/1-0699.pdf, s.95-96.

[6] Pelikan kararının tüm metni için bkz. http://curia.europa.eu/juris/document/document.jsf?text=&docid=131826&doclang=EN

[7] Bkz. EUIPO Marka İnceleme Kılavuzu – Bölüm D İptal – Kısım 2 Esasa İlişkin Hükümler, s.14 https://euipo.europa.eu/tunnel-web/secure/webdav/guest/document_library/contentPdfs/law_and_practice/trade_marks_practice_manual/WP_1_2017/Part-D/02-part_d_cancellation_section_2_substantive_provisions/TC/part_d%20cancellation_section_2_substantive_provisions_tc_en.pdf

[8] ibid s.15-16

[9] Karar metni için bkz. https://euipo.europa.eu/eSearchCLW/#basic/*///name/kabelplus

Sınai Mülkiyet Kanunu Kapsamında Marka ve Patent Mevzuatındaki Değişiklikler ve Uygulamadaki Yenilikler Sempozyumu (Türk Patent ve Marka Kurumu – MAPADER – AIPPI Türkiye Ortak Etkinliği; 1 Haziran 2017 – Ankara; 8 Haziran 2017 – İstanbul)

 

Türk Patent ve Marka Kurumu, Marka ve Patent Uzmanları Derneği (MAPADER) ve Fikri Mülkiyet Hakları Koruma Derneği (AIPPI Türkiye) işbirliği ile “SINAİ MÜLKİYET KANUNU KAPSAMINDA MARKA VE PATENT MEVZUATINDAKİ DEĞİŞİKLİKLER VE UYGULAMADAKİ YENİLİKLER SEMPOZYUMU” Ankara ve İstanbul’da düzenleniyor.

Ankara ve İstanbul’da iki ayrı sempozyumdan oluşacak etkinliğin, Ankara oturumu 1 Haziran 2017 Perşembe günü Türk Patent ve Marka Kurumu Konferans Salonu’nda, İstanbul oturumu ise 8 Haziran 2017 Perşembe günü Point Hotel Barbaros’ta gerçekleştirilecek.

Sempozyumların öğleden önceki bölümlerinde MARKA, öğleden sonra bölümlerinde ise PATENT başlıkları ele alınacak.

Sempozyum konu hakkında bugüne dek gerçekleştirilen çok sayıdaki etkinlikten farklı olarak SMK ile getirilen değişiklikler ve yenilikler konusuna, uygulama boyutuyla, uygulayıcıların yani marka ve patent vekillerinin ve inceleme otoritesinin perspektifiyle yaklaşacak. Ayrıca, gene diğer etkinliklerden farklı olarak soru-cevap bölümleri uzun tutulacak ve dinleyicilerin soruları mümkün olduğu ölçüde cevaplandırılmaya gayret edilecek.

Sempozyumlara katılım ücretsiz olmakla birlikte, katılmak isteyenlerin 29 Mayıs 2017 tarihine kadar Ankara oturumu için info@mapader.org, İstanbul oturumu içinse aippi@aippiturkey.org adreslerine katılıma ilişkin e-posta göndermeleri gerekmektedir.

Sempozyumların programı aşağıda yer almaktadır:

 

Okuyucularımıza sempozyumlara katılımı tavsiye eder ve katılımlarını bekleriz.

 

Önder Erol Ünsal

Mayıs 2017

unsalonderol@gmail.com

Geleneksel Ürün Adını Tanımak

“Coğrafi İşaretler ve Geleneksel Ürün Adları” temalı yazı serimin üçüncü yazısının konusu, 2002 yılından itibaren büyük özverilerle yürütülmüş, hatta 2009 yılında TBMM’ye sevk edilip bazı alt komisyonlarda görüşülmeye başlamış olmasına rağmen kadük olmuş münhasır bir Tasarının ardından 10 Ocak 2017 tarihinde yürürlüğe giren 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanununun ikinci kitabında kendine yer edinmiş “geleneksel ürün adı” korumasına yönelik. Kanunumuzun adının “Sınai Mülkiyet” olmasının da neden olabileceğini düşündüğüm bir yanılgıyı yazımızın hemen başında düzeltmek isterim. “Geleneksel ürün adı” kavramının Türkiye’de “sınai mülkiyet hakları” içine dâhil edilmediği ve tescil edilen geleneksel ürün adının tescil ettirene inhisari hak sağlamadığı Kanunda açıkça hükmedilmiştir. Kanunla garantiye alınan bir diğer husus ise, coğrafi işaretler gibi geleneksel ürün adlarının da lisans, devir, intikal, haciz ve benzeri hukuki işlemlere konu olamayacağı ve teminat olarak gösterilemeyeceği.

“Geleneksel” kelimesi, özellikle en genel olarak “geçmişten günümüze gelen ve bu sebeple saygın tutulan”, “alışkanlık edinilen” v.b. anlamları nedeniyle günlük hayatımızda sıklıkla karşılaştığımız, hatta sıkça kullandığımız bir kelime.  Ancak Kanunun ikinci kitabıyla Türkiye’de ilk kez yasal bir koruma sistemine kavuşan bu mefhum, alıştığımız anlamlara nazaran daha kısıtlı bir çerçeve çizmekte.

Kanuna göre bir adın “geleneksel ürün adı” olarak tanımlanabilmesi için ilk şart, “coğrafi işaret kapsamına girmemesi ve ilgili piyasada bir ürünü tarif etmek için geleneksel olarak en az 30 yıl süreyle kullanıldığının kanıtlanması”dır. Ayrıca aşağıda belirtilen şartlardan en az birini de karşılaması gerekir:

  • Geleneksel üretim veya işleme yöntemi yahut geleneksel bileşimden kaynaklanması.
  • Geleneksel hammadde veya malzemeden üretilmiş olması.

Coğrafi işaretin tanımının “belirgin bir niteliği, ünü veya diğer özellikleri itibariyle kökenin bulunduğu bir yöre, alan, bölge veya ülke ile özdeşleşmiş bir ürünü gösteren işaret” olduğunu hatırlarsak, birbirine karıştırılma olasılığı yüksek olan bu iki kavram arasındaki farkı da kolaylıkla ortaya koyabiliriz. Kısaca belirtmek gerekirse “coğrafi işaretin belirli bir coğrafi alan ile bağı varken “geleneksel ürün adı” için böyle bir bağ söz konusu değil. Dolayısıyla 6769 sayılı Kanunla açılan bu yeni kapıdan içeri girme telaşıyla gittikçe artan  “Bizim orada üretilen bir geleneksel ürün var, başvurusunu hemen yapıp tescilletmek için ne yapmamız gerekir?” sorularına verilecek cevap, “geleneksel olduğunu söylediğiniz ürün, ‘sizin yöreye mahsus’ ise bu ürüne menşe adı ya da mahreç işareti, ama her hâlükârda coğrafi işaret koruması yakışır” olacaktır.

Geleneksel ürün adının “coğrafi bir yer ile ilişkili olmadığı”na yönelik bir desteği, Birleşik Krallık’ın bu konularda görevli bulunan DEFRA (Department for Environment Food And Rural Affairs) kısaltmasına sahip kurumunun web sitesinden alalım. https://www.gov.uk/guidance/eu-protected-food-names-how-to-register-food-or-drink-products linkinden erişilecek bilgide açıkça “Geleneksel özelliği garanti edilmiş ürün adı tescil edildiğinde tüm Avrupa Birliğinde ürün üretilebilir.” şeklinde bir cümle karşımıza çıkmakta. Cümle irdelendiğinde,  “tüm AB sınırları içinde koruma sağlayan tescil” işlemi gerçekleştiğinde, tescile konu ürünün üretiminin tek bir coğrafi alan ile sınırlı tutulamayacağı ve AB içinde her yerde üretilebileceği sonucuna ulaşılmakta. Söylemeye gerek yok ama, tescile bağlı kalmak kaydıyla tabi…

Hazır AB üyesi bir ülkeden bahsetmişken, Kanunda öngörülen koruma modelinin temelinin AB’nin ilgili yasal düzenlemelerine dayandığını ancak onların doğrudan tercüme edilmesi suretiyle oluşturulmadığını, ülke ihtiyaçları ve mevcut durumun göz önünde bulundurularak kapsamının belirlendiğini belirtelim. Kanun çalışmasına ilk başladığımız 2002 yılında yürürlükte olan AB Tüzüğü önce 2006 ve ardından 2012 yılında değişmişti. Yani hâlihazırda yürürlükte olan 1151/2012 sayılı Tüzük,  süreç içinde incelemek zorunda kaldığımız üçüncü AB mevzuatı.

Kanunda “geleneksel ürün adı” olarak kullanılan kavram, daha önceki AB tüzüklerinde olduğu gibi 1151/2012 sayılı Tüzükte de “geleneksel özelliği garanti edilmiş” ad olarak Türkçe’ye çevrilebilen “traditional specialities guaranteed (TSG)” şeklinde kullanılmakta. Bu kavram, önceki yıllardaki kanun çalışmalarımızda “geleneksel özellikli ürün adı” olarak kullanılmıştı.

AB sadece kısıtlı bir gıda ile tarım ürünü grubu için TSG koruması sağlamakta. Ancak ülkemizde gıda ve tarım ürünlerinin yanısıra maden ve el sanatları ürünleri ile sanayi ürünlerinden Kanunda belirtilen şartları taşıyan ürünler de tescilden faydalanabilir. Tıpkı coğrafi işaretler gibi geleneksel ürün adı koruması da “hizmetler”i kapsamaz.

Geleneksel ürün adlarının tescili için yapılacak başvurunun inceleme, itiraz, tescil ve diğer işlemleri, coğrafi işaretler için kurulan sistem ile benzer nitelikte olduğundan tekrar etmeyeceğim. Ancak “neden?” sorularına ta en başından beri ısrarla maruz kaldığımız, hatta kimilerince “eksik bıraktığımızın, hata yaptığımızın” iddia edildiği “amblem” uygulaması bakımından coğrafi işaretlerle yolları ayrılıyor.

6769 sayılı Kanunun ikinci kitabıyla öngörülen amblem, özü itibarıyla, tescil edilen coğrafi işaretlerin ve geleneksel ürün adlarının “tescilli” olduğunu kamuoyuna anlatma amacı taşıyan Türk Patent ve Marka Kurumuna ait resmi bir “garanti markası” fonksiyonunda olacak. “Olacak” dedim, zira görsel olarak tasarımı henüz yapılmamış amblem, bir yıl sonra yürürlüğe girecek uygulamanın kahramanı olarak sahnedeki yerini alacak.

Amblem kullanımı coğrafi işaretler bakımından zorunlu, kullanılmaması halinde bile Kanunla belirlenmiş şartlara uymak gerek. Ancak geleneksel ürün adları bu noktada rotasını, “amblemsiz kullanımların Kanuna tabi olmayacağı” özgürlüğü sunan farklı bir limana kırıyor.

Geleneksel ürün adlarına tanınan bu istisna, bu özgürlük de neden? Uygulamada kaosa yol açmayacak mı? Madem biz bu modeli AB’den aldık, orda da bu özgürlük var mı? ….

Eminim şimdi siz değerli IPR Gezgini okuyucuları da bu ve benzeri birçok soruyu aklından geçirmeye çoktan başladı. 2002 yılından beri mevzuat çalışmalarının içinde kesintisiz biçimde yer alan biri olarak dilim döndüğünce ve tabi kişisel görüşlerimi de katmak suretiyle soruları cevaplamaya çalışayım.

Aslında belki de geleneksel ürün adlarının özgürlüğündeki en büyük payı, “geleneksel” kelimesinin sahip olduğu anlam ya da bizlerin bu kelimeyle birlikte kullandığımız mefhumlara hep daha fazlasını yükleme çabası. Galiba biz bu kelimeyi çok seviyoruz…

Örneğin her yıl gitmeyi alışkanlık edindiğimiz tatil beldelerini “geleneksel tatil yerimiz”, lise sıralarını paylaştığımız arkadaşlarımızla yıllar sonra gerçekleştirdiğimiz toplanmaları “geleneksel buluşmalarımız” şeklinde tanımlıyor ve onların “köklü” alışkanlıklar ve davranışlar olduğunu vurgulamaya çalışıyoruz.

Bir alanda yeni oluşturulan kavramları tanımlamak için bile “geleneksel” kelimesinden faydalanarak, yani bir anlamda mefhum-u muhalif kavramına sırtımızı dayayarak “geleneksel olmayan” diye başlayan bir tamlama kullanıveriyoruz. Buna en güzel örnek, hepimizin ziyadesiyle aşina olduğu “geleneksel olmayan markalar” kavramıdır.

Bugün marka sicilinde araştırma yaptığımızda karşımıza yüzlerce marka çıkıyor, içinde “geleneksel” kelimesi geçen. Muhtemelen piyasada yüzlerce tescilsiz marka daha aynı şekilde kullanılmaya devam ediyor. Burada bir parantez açarak geleneksel ürün adı tescilinin başta markalar ve coğrafi işaretler olmak üzere tesis edilmiş sınai mülkiyet haklarına halel getirmeyeceğinin Kanunla garanti altına alındığını söyleyeyim.

Gelişen teknolojiye dayalı olarak özellikleri standartlaştırılmış ürünler karşısında, kendine özgü karakter taşıyan ürünleri yaşatma adına gösterilen sivil inisiyatif çabaları, medya haberlerine konu edilirken bu ürünler genellikle “geleneksel” başlığı altında sınıflandırılıyor.

Kimi üreticiler piyasanın genel alışkanlıklarından ve güncellemelerinden uzak durup dedelerinden miras kalan ailevi üretim yöntemlerine sadık kalarak “aile gelenekleri”ni devam ettiriyor ve böylelikle biz tüketicilere kendilerine özgü nitelik taşıyan farklı alternatifler sunuyorlar.

Reçel seven okurlarımıza bir soru: üzerinde “ekstra geleneksel reçel” yazan bir reçel aldınız mı hiç? Belki farkında bile değilsiniz böyle bir ifadenin varlığından. Reklamların ve diğer türlü türlü tanıtım vasıtalarının birçoğunda sıklıkla gördüğümüz “geleneksel” kelimesi belki de size hiç ayırt edici gelmedi. Bir olasılık bu kelimeyi görünce ürünün “atalardan kalma yöntemlerle üretildiği”ni, yahut “doğal” olduğunu düşündünüz… Reçel kavanozuna geri dönecek olursam, “ekstra geleneksel reçel” ifadesinin kullanımı için meşru bir gerekçe var. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının görev alanında bulunan Reçel, Jöle, Marmelat ve Tatlandırılmış Kestane Püresi Tebliğinde bu tanım bulunuyor. Bu Tebliğde, belki de şaşıracaksınız ama “reçel”, “ekstra reçel”, “geleneksel reçel” ve “ekstra geleneksel reçel” tanımları var. Asıl konumuzdan fazlaca uzaklaşmamak adına “geleneksel reçel” ile “ekstra geleneksel reçel” arasındaki “yasal” farkın kısaca “içerdikleri meyvenin bütün/parçalı olmaları ile meyve oranlarındaki fark” olduğunu, geçmişe dair bir iz taşımadığını belirteyim.

Konu multidisipliner bir alan olan “sınai mülkiyet”in camiası için bile ziyadesiyle giriftse, henüz bu tür tartışmaların içine girmemiş, sadece günlük ihtiyacını karşılamak üzere pazarda dolaşan tüketici için kim bilir nasıldır?

Özetle tüketicide “Acaba burada kullanılan ‘geleneksel’ kelimesi neyi anlatıyor?”, üreticide ise “Bu kelimeyi kullanırsam karşıma hangi kanun çıkar, hangi yaptırımlarla karşı karşıya kalırım?” endişelerine gebe bir tablo çıkıyor karşımıza.

Temel olarak yukarıda kişisel yaklaşımlarımla açıklamaya çalıştığım argümanlar göz önünde bulundurularak tüketici, üretici, ilgili kamu kurumları ve hatta yargı nezdinde oluşabilecek karmaşanın asgari düzeyde tutulabilmesi amacıyla “geleneksel ürün adının amblemsiz kullanımının Kanuna tabi olmayacağı” yönünde bir düzenleme öngörüldü. Sanırım bu noktada, 6769 sayılı Kanunun diğer yasal düzenlemelerle piyasaya getirilen kuralları ortadan kaldırır mahiyette olmadığını, sadece ürün çeşitlendirme konusunda bir alternatif sunmakta olduğu yorumunu yapabilirim. Bazı yabancı kaynaklı yazılarda, TSG’nin bir nevi “pazarlama standardı” (marketing standard) olduğu ancak daha güçlü bir koruma sağladığı yorumları da bulunmakta.

Konunun AB ile ilgili kısmına gelecek olursak, 1151/2012 sayılı AB Tüzüğüne göre TSG koruması için de amblemin kullanılması gerekli. Ancak bir önceki 509/2006 sayılı Tüzükten miras bir hüküm var ki, bu hüküm kaynaklı istisnai bir uygulama 1151/2012’ye göre 04.01.2023 tarihine kadar geçerli.

Konunun gittikçe heyecanlı bir hal aldığını umarak 509/2006 sayılı Tüzüğün 13 üncü maddesine yöneliyorum. Bu madde ve maddede atıfta bulunulan diğer maddeler uyarınca TSG tescili için başvuru yapılırken “tescile konu isme rezervasyon koyma ve koymama” şeklinde iki seçenek vardı. Yani başvuru yapan eğer isme rezervasyon koymaz ise, bu ismi taşımasına rağmen tescilde belirtilen özelliklerden farklı özelliklere sahip başka/benzer ürünlerin de AB piyasasında bulunmasına engel yoktu. Bu durumda da, yani tescildeki özellikleri taşımayan üründe TSG kısaltması ve/veya buna ilişkin amblem kullanılmayabilirdi. Ayrıca böyle bir tasarruf hakkı sadece başvuru yapanda yoktu. Başvurunun yayınlanmasına karşı yapılacak itirazda eğer “başvuruda belirtilen özelliklerden farklı özelliklere sahip aynı isimli ürünlerin AB pazarında meşru, bilinen ve ekonomik değere sahip olduğu” iddiası ileri sürülür de kanıtlanırsa, tescil işlemi “rezervasyonsuz” olarak gerçekleşmekteydi.

1151/2012 sayılı Tüzüğün “geçiş dönemi” hükmü olan 25 inci maddesine göre, önceki Tüzük uyarınca rezervasyonlu olarak tescil edilmiş TSG’ler otomatik olarak korunmaya devam edecek. Ancak rezervasyonsuz TSG’lerin rezervasyonlu hale dönüştürülebilmesi için 26 ncı madde uyarınca basitleştirilmiş bir prosedüre tabi tutulmak kaydıyla 04.01.2016 tarihine kadar ulusal ofisi nezdinde talepte bulunulması gerekiyordu. Rezervasyonsuz olarak tescil edilmiş TSG’leri üzerinde taşıyan ürünler ise 04.01.2023 tarihine kadar AB piyasasında bulunabilecekler. AB Komisyonu, diğer birçok hükümde olduğu gibi geçiş dönemi hükmü için de ortaya çıkabilecek sorunların giderilmesi amacıyla yasal düzenleme yapma yetkisine sahip. Dolayısıyla muhtemel sorunlara karşı alınabilecek tedbirler de şu an için muamma.

Rezervasyonsuz TSG’ye örnek, AB nezdinde 1998 yılında tescil edilmiş olan ve sanırım hepimizin gayet iyi bildiği İtalyan “mozzarella” peyniridir.

Bazı yabancı kaynaklı yazılarda, “mozzarella”nın İtalya dışında birçok AB üyesi ülkede üretildiği ve bu sebeple 1151/2012 sayılı Tüzüğe uygun şartlara kavuşması amacıyla yapılabilecek bir başvuru hakkında yapılacak itiraz karşısında şansının fazla olmadığı, ayrıca TSG kurallarına uygunluk için harcanacak idari masrafların genellikle tescilin sağladığı ekonomik faydadan daha fazla olduğundan bahisle, İtalya’nın isme rezervasyon koyma konusunda istekli davranıp davranmayacağının da belirsiz olduğu ifade edilmekte.

Mozzarella farklı bir açıdan da bizim için örnek teşkil ediyor. Benim de zevkle tükettiğim, İtalya’nın esas olarak orta-güney kesiminde yer alan bir bölgede manda sütü ile yapılan “Mozzarella di Buffalo Campana”, menşe adı olarak 1996 yılında tescil edilmiş ve kanaatimce bilinirliği oldukça yüksek bir coğrafi işaret. TSG tescili bu tescilden iki yıl sonra yapıldığına göre, belki de bu güçlü coğrafi işarete zarar vermemek amacıyla isme rezervasyon konulmadı ya da başka ülkelerde de aynı isimde benzer nitelikli peynir üretimi yapıldığı düşünüldü, kim bilir?

Konuyu, bilhassa amblem uygulamasıyla birlikte pekiştirmek amacıyla görsel örnek vermek istiyorum. Aşağıdaki peynir ambalajlarından soldaki “Mozzarella di Buffalo Campana”nın “menşe adı koruması”nı gösterir amblemini, sağdaki ise “mozzarella” peynirinin “geleneksel özellik taşıdığını garanti etmek” üzere kullanılan TSG amblemini taşımakta.

Soldaki sarı kırmızı amblem, AB’nin “korunan menşe adı” (Protected Designation of Origin) amblemidir.

   

Sağda yer alan sarı lacivert amblem, AB’nin “korunan TSG” (Protected Traditional Specialities Guaranteed) amblemidir.

 

AB’nin TSG’lere verdiği önem, AB Sınai Mülkiyet Ofisi (EUIPO) tarafından uygulanmakta olan yeni marka tüzüğünde de yerini almış durumda. Mart 2016 tarihinde yürürlüğe giren yeni Tüzüğün 7(1)(l) hükmü uyarınca, tescilli TSG’ler de marka tescilinde mutlak red nedenleri arasında sayılıyor. 6769 sayılı Kanunda bu konuda açıkça bir hüküm yer almasa da, başvuruları inceleyen uzman arkadaşlarım özellikle 5(1)(c) hükmü uyarınca gereken kararı vereceklerdir, eminim.

Ayırdığınız zamana değmiş olması dileğiyle…

Gonca Ilıcalı

Sınai Mülkiyet Uzmanı

gilicali12@gmail.com

Nisan 2017

Coğrafi İşaretin Toprak, Tarih ve İnsanla İlişkisi

 

Bu yazıda tanımlardan hareket ederek coğrafi işaretin toprak, tarih ve insanla ilişkisini özellikle AB’den örnekler vererek irdelemeye çalışacağım.  

Coğrafi işaretin; “belirgin bir niteliği, ünü veya diğer özellikleri itibariyle kökenin bulunduğu bir yöre, alan, bölge veya ülke ile özdeşleşmiş bir ürünü gösteren işaret” olduğunu hatırlayalım ve hemen analize başlayalım. Bir coğrafi işaretin varlığı öncelikle, “idari sınır” kavramından bağımsız olarak sınırları çizilebilen/belirlenebilen bir “toprak” parçasına bağlı; ikinci olarak bu “toprak” ile özdeşleşmiş bir “ürün”e. Ürünün toprak ile özdeşleşebilmesi için aralarında bir bağ kurulmalı. Bu bağın kurulabilmesi için de bir “süreç” bulunmalı.

Kısa analizimizle elde ettiğimiz “toprak” faktörü içinde iklim, flora ve faunanın etkisi var elbette. Bir “toprak” ile bir “ürün”ün özdeşleşmesi zaman alır, bir “tarihsel geçmiş” gerektirir. “Beşeri” faktör de bu yapbozu tamamlayacak eksik parçamız. Coğrafi işarete ilişkin tanımlarda yer verilen ürünün “üretilmesi, işlenmesi veya diğer işlemler”, şüphesiz ki beşeri faaliyet olmaksızın gerçekleşemez.  

“Tescil edilebilirlik”te ispat vasıtası olarak vazife gören “yöreyle (toprakla) özdeşleşme”, “beşeri faktör” ve “tarihsel geçmiş” hususlarına örnek bir AB tescilini inceleyelim.

 “Cantuccini Toscani’’/“Cantucci Toscani” (http://eur-lex.europa.eu/legal-content/EN/TXT/PDF/?uri=CELEX:52015XC0811(01)&from=FR) İtalya kaynaklı bir mahreç işareti. Tescile konu ürün “bisküvi” (fırıncılık mamulü) olup, coğrafi sınır İtalya’daki Toskana (Tuscany) Bölgesi.

* Ürüne ayırt edici özellik veren malzemelerin Toskana geleneklerine uygun biçimde üretildiği; bisküvi yapım tekniğinin Toskana geleneğinin çok önemli bir parçası olduğu; özellikle geleneksel tatil/bayram ve festivaller için bu ürünün yoğun talep gördüğü başta olmak üzere birçok detay verilmiş.

* Bölgede birçok tarihi dönemlerden beri çok sayıda artisanal pasta üreticisinin bulunduğu; 19. yüzyılda tarihçi Ferri’nin ürün tarifnamesine dair yazısı, yazar Giuseppe Pitre’nin ünlü Toskana Hikâyelerinde bu ürünlere yer vermesi, 1907 yılında Hoepli tarafından yazılan yazı vb birçok yayın vesilesiyle bölge dışında tanınır hale gelmesi; başta 1962 tarihli olmak üzere birçok İtalyanca sözlükte yer alması; benzer şekilde “Larousse Online” gibi diğer çokdilli kaynaklarda “tipik Toskana bisküvisi” olarak geçmesi sayesinde ürünün Dünyaca bilinir olduğu; tüm bunların neticesinde ise internet bloglarında, yemek tariflerinde, turist rehberlerinde yer alması başta olmak üzere birçok detay verilmiş.

AB örneğinden anlaşılacağı üzere; Toskana Bölgesinde üretilen bisküvilerin “malzeme ve yapım tekniği” ürünün kaynaklandığı bölgeye bağlıdır, “o coğrafi bölgenin geleneği”ni taşımaktadır.

“Ürün ile tarihsel geçmiş” bağını ispatlar nitelikteki bilgiler; yaklaşık yüzyıl öncesine dayanan ve o dönemin tarihçilerinin kalemine konu olan, Toskana Bölgesine ait ünlü hikâyelerde geçen, “Toskana Bölgesine ait olduğu” belirtilerek Dünya çapında yaygın biçimde kullanılan çokdilli sözlüklerde yer bulan nitelikteki bilgilerdir.

Bir başka AB örneği ise Almanya kaynaklı bir mahreç işareti. Simit benzeri bir çeşit fırıncılık ürünü olan ve Türkçe “Bavyera Bretzeli” şeklinde adlandırabileceğim “Bayerische Breze / Bayerische Brezn / Bayerische Brez’n / Bayerische Brezel” (http://eur-lex.europa.eu/LexUriServ/LexUriServ.do?uri=OJ:C:2013:262:0013:0015:EN:PDF ) AB veritabanından edindiğim bilgilerin özeti, ürünün görsel örneğinin hemen altında yer almaktadır:

* Alkali çözeltiyle hazırlanan geleneksel bir hamurişi ürün (lye pastry) olup şekli, dua sırasında kenetlenmiş kolları simgeler. Üzerine genellikle kalın tuz ya da susam, kabak veya ayçiçeği çekirdeği yahut peynir serpilir.

* Doğrudan tüketime hazır halde pişmiş veya dondurulmuş hamur şeklinde satılır.

* Coğrafi sınırı Bavyera (Bavaria)’dır.

* Bretzel ürünü, köken olarak özellikle manastırlarda akşam yemeğiyle birlikte servis yapılan Roma halka ekmeğinden gelir. Ancak şekil olarak Bavyera’daki kendine özgü olduğu Suabiya (Swabian) bretzeli ile mukayese edilerek açıklanmış.  

* Mahreç işareti olması nedeniyle Bavyera’da gerçekleşmesi gereken üretim aşamaları: nihai ürün olarak doğrudan tüketime hazır olan ürünün “tüm üretim aşamaları”; dondurulmuş hamur olarak satılan ürünlerin ise “hamurun hazırlanması, şekil verilmesi, alkali çözeltiye tabi tutulması, üzerine kalın tuz ya da yukarıda belirtilen diğer malzemelerin serpildikten sonra dondurularak yarı mamul şekilde satışa hazırlanması”dır.

* Ürünün Bavyera’daki tarihsel geçmişinin 19. yüzyıla dayandığı; uluslararası üne sahip olduğu; bu ünü özellikle Münih Bira Festivali (Munich Octoberfest) sayesinde kazandığı; Bavyera Gıda, Tarım ve Ormancılık Bakanlığı kayıtlarında “geleneksel yerel” ürün olarak yer aldığı belirtilmekte.

Bu örneğimizde de yine ürünün coğrafi sınır ile uzun bir tarihsel geçmişe sahip olduğu; uluslararası alanda sahip olduğu ünü, sanırım bizlerin de bildiği Munich Octoberfest sayesinde kazandığı; Bavyera’nın resmi kurumları nezdindeki “geleneksel yerel” ürün olarak kaydının da ürünü bu bölgeye özgü kıldığı aşikar.

Bu arada dikkatinizi çekti mi? Seçmiş olduğum AB tescillerinin her ikisinde de “geleneksel” kelimesi kullanılmakta. AB’nin 1151/2012 sayılı Tüzüğündeki ne menşe adı ne de mahreç işareti tanımlarında “geleneksel” ifadesi yer almıyor, bizim 6769 sayılı Kanunumuzda da yer almadığı gibi. “Madem durum böyle, peki AB tescillerindeki anlatımlarda ‘geleneksel’ kelimesi neden kullanılmış?” diye merak eden okurumuz elbette olmuştur.

Türk Dil Kurumu kayıtlarında “gelenek; bir toplumda, bir toplulukta eskiden kalmış olmaları dolayısıyla saygın tutulup kuşaktan kuşağa iletilen, yaptırım gücü olan kültürel kalıntılar, alışkanlıklar, bilgi, töre ve davranışlar”; “toplum; aynı toprak parçası üzerinde bir arada yaşayan ve temel çıkarlarını sağlamak için iş birliği yapan insanların tümü” olarak tanımlanmakta. Bu durumda “gelenek”, “aynı toprak parçası” üzerinde yaşayan insanlar tarafından yaşatılıyor. Felsefi derinliğe girmeden geleneklerin toplumla birlikte yer değiştirebilme, dolayısıyla başka bir coğrafyaya göç edebilme özelliği olduğunu söyleyebilirim. Ancak incelediğimiz örneklerde tescile konu ürünlerde “geleneksellik” vurgusu yapılan hususların hep ürünün kaynaklandığı coğrafi sınıra atıfta bulunduğu, dolayısıyla “ürün ile coğrafi sınır” bağını kuvvetlendirir nitelikte olduğunu ifade edeyim.

Yazımı, Aşık Veysel’in, coğrafi işaretlere çok uygun olduğunu düşündüğüm “Kara Toprak” şiirinin bazı mısralarıyla sonlandırıyorum.

Koyun verdi kuzu verdi süt verdi

Yemek verdi ekmek verdi et verdi

Kazma ile döğmeyince kıt verdi

Benim sadık yârim kara topraktır

Karnın yardım kazmayınan belinen

Yüzün yırttım tırnağınan elinen

Yine beni karşıladı gülünen

Benim sadık yârim kara topraktır

Ayırdığınız zamana değmiş olması dileğiyle…

Gonca Ilıcalı

Sınai Mülkiyet Uzmanı

gilicali12@gmail.com

Nisan 2017

 

Coğrafi İşareti Daha İyi Anlamak

 

Ülkemizdeki temeli 1995 yılında 555 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameyle atılan,   2002 yılından itibaren büyük özverilerle yürütülen mevzuat çalışmaları neticesinde 10 Ocak 2017 tarihinde yürürlüğe giren 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanununun ikinci kitabıyla da daha güçlü bir zeminde yoluna devam edecek olan “coğrafi işaret” koruması bu yazının konusunu oluşturmaktadır.

Kanun ile revize edilen coğrafi işaret sistemi, temelini Avrupa Birliğinin ilgili yasal düzenlemelerinden alıyor. Kanun çalışmasına ilk başladığımız 2002 yılında yürürlükte olan AB Tüzüğü önce 2006 ve ardından 2012 yılında değişmişti. Yani hâlihazırda yürürlükte olan 1151/2012 sayılı Tüzük,  süreç içinde incelemek zorunda kaldığımız üçüncü AB mevzuatı.

Kanunumuzun temeli AB düzenlemelerine dayansa da, bu düzenlemelere AB açısından uyum zorunluluğu bulunmuyor. Ayrıca AB yasal düzenlemelerinin doğrudan tercüme edilmesi suretiyle de oluşturulmadı; ülke ihtiyaçları ve mevcut durum göz önünde bulundurularak revizyon yapıldı. Bu duruma en somut örnek tescil edilen coğrafi işaretin tescil ettirene inhisari hak sağlamadığı,  coğrafi işaretlerin lisans, devir, intikal, haciz ve benzeri hukuki işlemlere konu olamayacağı ve teminat olarak gösterilemeyeceği hususlarının açıkça Kanunla garantiye alınmasıdır.

Ülkemizdeki coğrafi işaret koruması AB’ninkinden daha geniş bir ürün yelpazesine hitap ediyor. Gıda, tarım, maden ve el sanatları ürünleri ile sanayi ürünlerinden Kanunda belirtilen şartları taşıyan ürünler için geçerli. Bazen sorularıyla karşılaşıyoruz, tescile konu edilen somut bir ürün olmalı. Bu kapsamda belirli yörelere mahsus halkoyunları, ninniler, türküler vb. unsurlar bu korumadan faydalanamıyor.

Üretici grupları; ürünün tek üreticisi varsa bu durumun ispatlanması halinde söz konusu üretici; ürünle ilgili kamu yararına çalışan veya üyelerinin ekonomik çıkarlarını koruyan dernekler, vakıflar, kooperatifler; konu ve coğrafi bölgeyle ilgili kamu kuruluşları ve kamu niteliğindeki meslek kuruluşları tescil amacıyla coğrafi işaret başvurusu yapabilir.

Coğrafi işaret tescili bize neyi anlatmalı?

Ürüne katma değer veren ve bölgesel kalkınma aracı olarak kabul edilen “coğrafi işaretler”in tescili; tescile konu olan bir “ürün çeşidi”nin nerede üretileceğine ilişkin sınırlayıcı bir kararın göstergesi olmadığı gibi bu ürünün “en çok nerede üretiği”nin ya da “en kaliteli olarak nerede üretildiği”nin tespiti de değildir.

Eğer “ürün çeşidi”nin nerede üretileceğine ilişkin sınırlayıcı bir kararı gösterseydi, Kayseri Pastırması ile Afyon Pastırmasından sadece biri tescil edilirdi ama her ikisi de tescilli.

Eğer ürünün “en çok nerede üretildiği”nin bir tespiti olsaydı, tescil işlemi adeta bir envanter çıkarma yarışına dönerdi.

Eğer ürünün “en kaliteli olarak nerede üretildiği”nin tespiti olsaydı; önce “kalite” ile neyin kastedildiği açıklanırdı, ardından sadece belirli bir zaman dilimi ile sınırlandırılarak herbir ürün çeşidi için yarışmalar düzenlenerek sadece galip gelenlere ödülü, yani tescil belgesi verilirdi. Bu arada coğrafi işaretlerin uluslararası alanda da “kalite göstergesi” olarak kabul edildiği gerçeğini inkâr etmiyorum. Niyetim sadece coğrafi işaretler için kullanılan “kalite” kavramının “ürünün kaynaklandığı coğrafi alandan almış olduğu özelliklere”, diğer bir deyişle “ayırt edici özelliklere” işaret ettiğini vurgulamaya çalışmak.

Kanuna göre belirgin bir niteliği, ünü veya diğer özellikleri itibariyle kökenin bulunduğu bir yöre, alan, bölge veya ülke ile özdeşleşmiş bir ürünü gösteren işarettir “coğrafi işaret”. Bu tanımdan hareketle, bir coğrafi işaretin varlığından söz edebilmek için öncelikle “coğrafi sınırları belirlenmiş bir alan”, yani “toprak” ve bu alana ait doğal ve beşeri unsurlardan kaynaklanan bir “ürün” olmalı. Eğer ürünün üretimi, işlenmesi ve diğer işlemleri “tamamen” söz konusu alanda gerçekleşiyorsa, bu durumda olan coğrafi işaretlere “menşe adı” denir. Menşe adı söz konusu olduğunda ürünler, “tüm veya esas nitelikleri”ni kaynaklandığı coğrafi alandan alır.

Ürünün üretimi, işlenmesi ve diğer işlemlerinden “en az bir tanesi” bu alanda gerçekleşiyorsa, bu durumda olan coğrafi işaretlere de “mahreç işareti” adı verilir. Mahreç işareti söz konusu olduğunda ürünler, “belirgin bir niteliği, ünü veya diğer özellikleri”ni kaynaklandığı coğrafi alandan alır.

Adı üstünde “coğrafi” işaretler, coğrafi bir yer adı ihtiva eder. Ancak mevzuatta belirtilen diğer koşulları sağlaması halinde geleneksel olarak kullanılan, günlük dilde yerleşmiş ve coğrafi bir yer adı içermeyen “adlar”ın da menşe adı veya mahreç işareti olması mümkün. Bu istisna, 555 sayılı KHK ile sadece menşe adlarına sağlanıyordu.

Bu tanımlar anlaşılmadan tescille sağlanan koruma sisteminin murat edilen düzeye çıkarılması mümkün olamayacağından, özellikle mahreç işareti kavramını kişisel görüşlerimle birlikte ve AB’den örnek vererek anlatmaya çalışacağım.

AB’nin gıda ve tarım ürünlerine yönelik coğrafi işaret korumasını sağlayan 1151/2012 sayılı Tüzüğünde mahreç işareti (geographical indication) tanımı yapılırken kullanılan ifade “üretim aşamalarından en az birinin belirlenen coğrafi alanda gerçekleşmesi”dir. Tüzüğe göre “üretim aşaması”; “üretim, işleme veya hazırlama” olmak üzere üç başlıkta toplanıyor ve bu başlıklar gıda ve tarım ürünleri açısından uygun görünüyor. Gerek 555 sayılı KHK gerekse 6769 sayılı Kanunda ise AB’ninkinden farklı olarak “üretim, işleme ve diğer işlemler” başlıkları mevcut. Ülkemizdeki tescil edilebilir ürün yelpazesinin genişliği dikkate alındığında, farklı ürün türlerinin ait oldukları sektörlerde kullanılan terimlerin farklılaşacağı da aşikârdır. Ancak mahreç işaretine konu bütün ürün çeşitleri için “belirtilen özelliklere bağlı kalmak kaydıyla her yerde üretilebilir” şeklinde bir “genelleme” yapmanın, Kanunda öngörülen “üretim, işleme ve diğer işlemler” aşamalarından sadece birine işaret etmesi nedeniyle eksik kaldığı, hatta insanları “mahreç işaretinin yeterli bir koruma sağlamadığı, bilakis ürünü her yerde üretilebilir kıldığı” yönünde yersiz bir endişeye sürüklediği kanısındayım. Kimi zaman bu endişe, “ülkesellik prensibi”nin kanatları altına sığınılarak giderilmeye çalışılabiliyor. Oysa hepimizin bildiği gibi “ülkesellik prensibi; bir ülkede tescil edilmiş sınai mülkiyet hakkına sadece bu ülke sınırları içinde koruma sağlanması”, yani bir ülkede gerçeklemiş tescilin başka bir ülkede hükmünün bulunmamasıdır ve ürünlerin üretim yerini belirlemesi gibi bir vazifesi yoktur.

Peki öyleyse mahreç işareti tanımındaki “ürünün üretimi, işlenmesi ve diğer işlemleri”nden kastın ne olduğu ve bu üç başlık altında sıralanan hususlardan “en az bir tanesinin belirlenen coğrafi alanda gerçekleşmesi” muamması nasıl çözülecek?

Hemen tatlı bir örnekle açıklamaya çalışayım.

Tadı damağımızda kalan “Antep Baklavası”, Türkiye’den AB’ye yapılan ilk coğrafi işaret başvurusu ve yoğun bir çabanın eseri olarak AB’de gerçekleşen ilk mahreç işareti tescilimiz. Tescile konu ürün “baklava” -izahtan vareste- şuruplu bir tatlı.

AB’nin gıda ve tarım ürünlerini kapsayan coğrafi işaretlerine ilişkin DOOR (http://ec.europa.eu/agriculture/quality/door/list.html?&recordStart=0&filter.dossierNumber=&filter.comboName=&filterMin.milestone__mask=&filterMin.milestone=&filterMax.milestone__mask=&filterMax.milestone=&filter.country=&filter.category=&filter.type=&filter.status=)  veritabanındaki “Antep Baklavası/Gaziantep Baklavası”nın tescil bilgilerinde özetle aşağıdaki bilgiler yer almakta.

* Yufkalarla yapılan, yufkalar arasına irmik kreması ve Antep Fıstığı sürülen ve şurupla tatlandırılan bir tatlı.

* “Belirlenmiş coğrafi alan”  Gaziantep ili.

* “Belirlenmiş coğrafi alan” ile ürün arasındaki bağ “Antep’in yoğun bir fıstık üretim merkezi olması; Antep Fıstığı kullanılarak yapılan ürünlerin üretimi ve tüketiminin yüzyıllardır Antep’te yapılması; baklava hamurunun yapımı, yufkaların açılması, tepsiye dizilmesi, yufkaların arasına Antep Fıstığı ile -kuru baklava değilse- irmik kremasının sürülmesi, sadeyağ ile yağlanması, özel baklava dilimi şeklinde kesilmesi, pişirilmesi ve şuruplanması aşamalarının hepsinin büyük ustalık yeteneği gerektirmesi nedeniyle Antep Baklavası/Gaziantep Baklavasının hazırlanması ve pişirilmesinin ‘bu coğrafi alanda’ yetişmiş ustalar tarafından yapılması”.

* Mahreç işareti olarak “belirlenmiş coğrafi alan”da gerçekleşmesi gereken “üretim aşaması” ise “hamurun hazırlanması, baklavanın yapılması ve pişirilmesi”.

* Dilimleme, ambalajlama vb hususlara ilişkin özel kuralların anlatıldığı kısımda Türkçe olarak “Isıtarak servis yapınız.” ifadesi ve hemen yanında bunun İngilizce karşılığı bulunmakta.

Tüm bunları birlikte değerlendirdiğimizde “Antep Baklavası/Gaziantep Baklavası”nın AB sicilinde belirtilen özellikleri taşıması için “üretimde kullanılan Antep Fıstığının o bölgeden elde edilmesi” ve “hamurunun hazırlanması, yufkalarının açılması, baklava yapılması ve pişirilmesi” Antep’te gerçekleşmelidir. Ancak buraya kadar gerçekleşen işlemler, nihai ürünümüz olan “şuruplu baklava”yı elde etmeyi sağlamamakta, dikkatinizi çekeyim. Zaten nihai hale gelmiş olsaydı AB Komisyonu bu başvuruyu “mahreç işareti” değil de “menşe adı” (designation of origin) olarak tescil ederdi değil mi?

Buraya kadar olan açıklamalarımız, ustasının elinden çıkarak ambalaja giren ürünün “nihai ürün olmadığı”nı açıkça ortaya koyuyor.

Evet büyük bir ustalık becerisi neticesinde “pişmiş baklavalar” bu aşamadan sonra Antep ilinden yola çıkabilir, hatta ülke sınırını aşıp tescilin gerçekleştiği AB’nin kapısından içeri girerek mesela Almanya’daki marketlerin raflarında yerini alabilir. Kendisine Türkiye’den sunulan bu yeni alternafi denemek isteyen bir AB vatandaşı da coğrafi işaretli ürünü satın alıp evine gider. Üzerindeki bilgileri okuyarak talimatları tek tek takip eder.  Ambalajından çıkardığı pişmiş baklavayı fırınında ısıtır, sıcakken üzerine şurup döker ve yemeğe hazır hale getirip  afiyetle yer. Bu durumda tescile konu ürünümüz olan baklavaya son işlem, Almanya’daki tüketicisi tarafından uygulanmakta.

Şimdi mahreç işareti tanımını ve Antep Baklavası/Gaziantep Baklavası gerçek örneğimizi birleştirerek özetleyeyim. Tanımda bulunan “ürünün üretimi, işlenmesi ve diğer işlemleri”nden hangisi belirlenen coğrafi alanda gerçekleşiyor? Doğru cevap tüm üretim, yani şuruplama aşaması dâhil tüm süreç değil. “Baklava ürünün hamurunun hazırlanması, yufkalarının açılarak tepsiye dizilmesi, yufkaların arasına Antep Fıstığı ile -kuru baklava değilse- irmik kremasının sürülmesi, sade yağ ile yağlanması, baklava dilimleri şeklinde kesilmesi ve pişirilmesi” şeklinde sıralanan işlemler Antep’te gerçekleşiyor. Nihai ürün haline gelmesi için gereken son dokunuş, yani son işlem olan “ısıtılarak şuruplandırılması” ise herhangi bir coğrafi alanda gerçekleşebiliyor.

Yukarıdaki tanımlara uyan menşe adı ve mahreç işaretinin tescil sisteminde “domino etkisi” var olduğunu söyleyebilirim.  Yine “Antep Baklavası” coğrafi işaret tescilini örnek olarak ele alırsak ve ilk domino taşına “Antep’te baklava üretiliyor mu?” sorusunu görev olarak yüklersek, cevabın olumlu olması halinde bu ilk taş devrilerek ikinci taşı harekete geçirir.

Antep’te üretilen baklava diğer yerlerde üretilenlerden ‘farklı’ mı?” sorusunu taşıyan ikinci taşın da olumlu cevap almasının ardından sırasıyla “Bu ‘farklılık’ Antep’in doğal ve beşeri unsurlarından mı kaynaklanıyor?”, “Bu, sürdürülebilir ve denetlenebilir bir ‘farklılık’ mı?” görevlerini taşıyan taşların vazifelerini başarıyla tamamlaması halinde “Antep Baklavası Coğrafi İşaret Tescili” gerçekleşir.

Ancak sadece “Antep’te baklava üretiliyor mu?” sorusunun cevabının olumlu olması, diğer taşlar yerine konulmaksızın coğrafi işaret tescilinin gerçekleşmesini sağlamayacaktır. Burada önemli olan, bu zincirdeki hiçbir halkanın eksik olmamasıdır.

Gonca Ilıcalı

Sınai Mülkiyet Uzmanı

gilicali12@gmail.com

Nisan 2017

Kullanmama Savunması 5 – Pelikan Kararı ve Ulusal Uygulama

Geçtiğimiz hafta sonu (12/03/2017) yayımlanan “Kullanmama Savunması 4 – Aynı Markanın Tescil Talebinin Yinelenmesi Hangi Durumlarda Kötü Niyeti Gösterebilir? Adalet Divanı Genel Mahkemesi “Pelikan” Kararı (T‑136/11)” başlıklı yazının ardından okuyucularımızdan bazı sorular aldık. Soruların genel içeriği,  belirtilen kararda yer verilen Adalet Divanı Genel Mahkemesi değerlendirmesinin ve karara atıflar içeren EUIPO Marka Kılavuzu’nun Türk uygulamasına aynen aktarımının mümkün olup olmadığına yönelikti. Bu kısa yazı, belirtilen sorulara yönelik değerlendirmede bulunmak amacıyla kaleme alınmıştır.

“Pelikan” kararını, davayı ve EIPO karar kılavuzuna yansımasını, önceki yazımızda detaylı biçimde aktarmış olduğumuzdan, bu yazıda tekrardan kaçınacağız. Kararı hatırlamak isteyen okuyucularımızın yazıya https://iprgezgini.org/2017/03/12/kullanmama-savunmasi-4-ayni-markanin-tescil-talebinin-yinelenmesi-hangi-durumlarda-kotu-niyeti-gosterebilir-adalet-divani-genel-mahkemesi-pelikan-karari-t%e2%80%9113611/ bağlantısından erişimi mümkündür.

Kararda yer verilen Adalet Divanı Genel Mahkemesi değerlendirmesinin ve karara atıflar içeren EUIPO Marka Kılavuzu’nun Türk uygulamasına aynen aktarımının mümkün olup olmadığı sorusuna gelecek olursak; öncelikle aşağıdaki temel hususları hatırlamamız gerekmektedir:

  1. Adalet Divanı, dolayısıyla Avrupa Birliği marka içtihadında ve EUIPO uygulamasında, kötü niyet değerlendirmesi, kötü niyetli iddia edilen başvuru veya tescilin başvurusunun yapıldığı tarihteki niyet esas alınarak yapılmaktadır.
  2. Kötü niyet, EUIPO mevzuatında, marka tescil başvurularına ilişkin bir ret gerekçesi değildir.
  3. Kötü niyet, EUIPO mevzuatında, tescili markalara ilişkin bir hükümsüzlük nedenidir. (Tüzük madde 52/1-(b): “Başvuru sahibinin marka başvurusunu yaptığı anda kötü niyetle hareket etmiş olması halinde AB markası hükümsüz kılınacaktır.”)
  4. Tescilli bir markanın kötü niyet gerekçesiyle hükümsüzlüğü iddiası incelenirken, EUIPO tescilli markanın başvurusunun yapıldığı tarihe dek geri giderek, başvuru tarihindeki niyeti tespit etmeye çalışmaktadır. Genellikle, markanın kötü niyet gerekçesiyle hükümsüzlüğünün talep edildiği tarihle, markanın tescil başvurusunun yapıldığı tarih arasında yıllar geçmiş olduğundan, bu tespitin yapılması çok kolay olmamaktadır. (Pelikan davasında, EUIPO’ya yapılan hükümsüzlük talebinin tarihi 2008, hükümsüzlüğü talep edilen başvurusunun yapıldığı tarih 2003, Genel Mahkeme’nin karar tarihi ise 2012’dir. Yani, EUIPO, 5 yıl önceki tescil talebinin kötü niyetli olup olmadığını araştırmaktadır ve mahkeme için söz konusu fark 9 yıldır.)
  5. 5 ya da 9 yıl önceki bir talebin kötü niyetle yapılıp yapılmadığını belirlemek, üstelik bu talebi münhasır haklar doğuran tescilli bir marka bakımından yapmak çok güç ve büyük hak kayıpları doğurabilecek içeriktedir.
  6. Türk marka mevzuatında, 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu hükümleri çerçevesinde, kötü niyet, tescilli markalara ilişkin hükümsüzlük nedeni olmasının yanısıra aynı zamanda marka başvurularına ilişkin bir ret nedenidir.
  7. Türkiye’de bir marka başvurunun yapıldığı tarihle, ilana itiraz incelemesinin ve hatta Yeniden İnceleme ve Değerlendirme Kurulu kararının verilmesi arasındaki süre genellikle 1-1,5 yıl kadardır. Türk Patent ve Marka Kurumu’nun yaptığı inceleme, başvurulara ilişkin olduğundan, kötü niyet incelemesi safhasında tescilli bir markadan ve bu markanın doğurmuş olduğu münhasır haklardan bahsetmek mümkün değildir.
  8. Bu haliyle, özellikle başvuru ve inceleme tarihi arasındaki sürenin nispeten kısa olması nedeniyle, başvuru tarihindeki kötü niyetin tespitine yönelik değerlendirme Kurum bakımından şüphesiz daha sınırlı ve belirli noktalara yoğunlamış iddia – savunmalar çerçevesinde yapılacaktır.
  9. EUIPO Marka İnceleme Kılavuzu’nun 14. sayfasında Pelikan davasına atıfta bulunularak (https://euipo.europa.eu/tunnel-web/secure/webdav/guest/document_library/contentPdfs/law_and_practice/trade_marks_practice_manual/WP_1_2017/Part-D/02-part_d_cancellation_section_2_substantive_provisions/TC/part_d%20cancellation_section_2_substantive_provisions_tc_en.pdf): “AB markası sahibinin kötü niyetle hareket edip etmediğinin tespitinde dikkate alınabilecek faktörlerden birisinin, marka sahibinin kullanma için tanınan yasal süreyi suni biçimde uzatmaya çalışması hali, örneğin kullanmama nedeniyle ortaya çıkabilecek hak kayıplarını ortadan kaldırmak için aynı AB markasının başvurusunu yinelemesi olduğu” belirtilmiştir. Bununla birlikte, aynı davaya atıfta bulunularak: “Bu durumun, AB markası sahibinin olağan ticari pratikler çerçevesinde hareket ederek, işaretinin farklı varyasyonlarını koruması isteğinden, örneğin bir logonun değiştirilmesinden farklı tutulması gerektiği” de ifade edilmiştir.
  10. Türk uygulamasında, bu tip yineleme başvuruları ile sıklıkta karşılaşılmaktadır ve SMK ile getirilen kullanmama savunması uygulaması göz önüne alındığında, yineleme başvurularının daha da artacağı tahmin edilmektedir.
  11. EUIPO, bir yineleme başvurusunun kötü niyetli bir başvuru olup olmadığını, sadece hükümsüzlük nedeni olarak başvuru tarihinden yıllar sonra ve başvuru tarihine geri dönerek inceleyecekken; Türk Patent ve Marka Kurumu, bu değerlendirmeyi başvurunun yapıldığı tarihten aylar sonra ilana itiraz nedeni olarak inceleyecektir.
  12. Sonuç olarak, kötü niyetin incelenmesi bakımından, Türk Patent ve Marka Kurumu ve EUIPO uygulamasına dayanak hükümler ve karşılaşılabilecek olası durumlar arasında farklılıklar bulunmaktadır. Bu farklılıklar da ulusal uygulamanın kendi öznel şartları göz önüne alınarak belirlenmesini zorunlu kılmaktadır.

Yukarıda belirtilen tüm açıklamalar çerçevesinde, okuyucumuzca yöneltilen soruya yanıtımız aşağıdaki gibi olacaktır:

Pelikan kararının veya daha genel olarak Adalet Divanı’nın kötü niyet konusundaki kararlarının, ulusal uygulamamıza yansıması kanaatimizce Türk mevzuatının çizdiği çerçeve ve farklılıklar dikkate alınarak tespit edilmelidir. Bir diğer deyişle, kötü niyetin Türkiye’de sadece hükümsüzlük nedeni değil, aynı zamanda bir başvuru ret gerekçesi olması ve Türkiye’nin kendine özgü diğer koşulları göz önüne alınarak uygulama tayin edilmelidir.

Önder Erol Ünsal

Mart 2017

unsalonderol@gmail.com

Kullanmama Savunması 4 – Aynı Markanın Tescil Talebinin Yinelenmesi Hangi Durumlarda Kötü Niyeti Gösterebilir? Adalet Divanı Genel Mahkemesi “Pelikan” Kararı (T‑136/11)

 

Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO) mevzuatında, kötü niyet hususu AB marka başvurularına ilişkin bir ret nedeni olarak değil, tescilli AB markalarına ilişkin bir hükümsüzlük nedeni olarak düzenlenmiştir. Dolayısıyla, AB marka başvurularının mutlak veya nispi ret nedenlerine ilişkin incelemesinde, kötü niyet gerekçeli ret kararları verilmesi mümkün değildir. Buna karşın, tescilli AB markalarının Birlik Marka Tüzüğü madde 52/1-(b) hüküm uyarınca kötü niyet gerekçesiyle hükümsüz kılınması mümkündür.

EUIPO uygulamasında, tescilli bir AB markasının kötü niyet gerekçesiyle hükümsüzlüğünün talep edilmesi durumunda, inceleme ve değerlendirme EUIPO İptal Birimi tarafından da yapılabilmektedir. Tüzük madde 52/1-(b) takip eden hükmü içermektedir: “Başvuru sahibinin marka başvurusunu yaptığı anda kötü niyetle hareket etmiş olması halinde AB markası hükümsüz kılınacaktır.”

İlgili hüküm sadece yukarı içerikten oluştuğundan, uygulamanın ne şekilde yapıldığına ilişkin detayları EUIPO Marka Kılavuzu’ndan ve bu kılavuzun oluşturulmasına dayanak Birlik Mahkemesi kararlarından görmek mümkündür.

IPR Gezgini’nde daha önce yayımladığımız birkaç yazıda Avrupa Birliği Adalet Divanı’nın kötü niyet hususunu ne şekilde değerlendirdiğini belirtmiştik. Konu hakkındaki önceki yazılarımızın site ana sayfasındaki arama alanına “kötü niyet” teriminin yazılmasıyla suretiyle incelenmesi mümkündür. Bu yazıda ele alacağımız tek konu, kullanmama yaptırımlarının getireceği sonuçlardan kaçınmak amacıyla, tescilli bir markanın aynısının tescili talebinin yeniden yapılması halinin kötü niyet kapsamında değerlendirilip değerlendirilmediğidir.

Adalet Divanı Genel Mahkemesi’nce 13 Aralık 2012 tarihinde verilen T‑136/11 sayılı “Pelikan” kararı, kullanmama nedeniyle iptal tehdidinin getireceği sonuçlardan kaçınmak amacıyla tescilli bir markanın aynısının tescil talebinin yeniden yapılması halinin kötü niyet kapsamına girip girmediği sorusunun yanıtının arandığı en önemli karardır. Kararın tüm metninin okuyucularımızca http://curia.europa.eu/juris/document/document.jsf?text=&docid=131826&doclang=EN bağlantısından görülmesi mümkündür.

Öncelikle davaya konu vakadan kısaca bahsedilecek olursa:

Pelikan Vertriebsgesellschaft mbH & Co. KG firması 35. ve 39. sınıflara dahil hizmetleri de kapsayacak biçimde 1996 yılında tescil edilmiş aşağıdaki birlik markasının sahibidir.

Pelikan Vertriebsgesellschaft mbH & Co. KG firması (bundan sonra Pelikan1 olarak anılacaktır) yukarıda markaya ilaveten 35. ve 39. sınıflara dahil hizmetler için 2003 yılında aşağıdaki markayı da tescil ettirmiştir:

 

(Dikkatli okuyucularımız aynı sahibe ait markalar arasındaki görsel farklılıkları belki görebilmiştir. İlk markada iki yavru, ikinci markada tek yavru vardır, ikinci markada pelikan şekli biraz daha farklıdır ve Pelikan kelime unsuru her iki markada farklı karakterlerle yazılmıştır.)

Uyuşmazlığın diğer tarafı olan Pelicantravel.com s.r.o. firması (bundan sonra Pelican2 olarak anılacaktır) 2008 yılında, Pelikan1’e ait 2003 yılı markasının hükümsüzlüğü için EUIPO’ya talepte bulunur. Pelican2, Pelikan1’e ait 2003 yılı markasının kötü niyetle tescil edildiğini dolayısıyla markanın hükümsüz kılınması gerektiğini öne sürmektedir.

Pelican2’nin kötü niyetli tescil iddiası, EUIPO İptal Birimi ve Temyiz Kurulu tarafından reddedilir ve Pelican2 iddialarını Adalet Divanı Genel Mahkemesi önüne taşır.

Kötü niyet iddiası, EUIPO nezdinde incelenirken, Pelican2, Pelikan1’e ait 1996 yılı tescilli markasının da kullanılmama nedeniyle iptali için talepte bulunur, bu talep EUIPO İptal Birimi tarafından 35. ve 39. sınıflara dahil hizmetler bakımından kabul edilir ve Pelikan1’e ait 1996 yılı tescili kısmen iptal edilir. Pelikan1 bu karara karşı itiraz etmez ve karar kesinleşir.

Bu noktada, belirtilmesi gereken önemli bir husus da, Pelikan1’in 1996 yılı tescilinin 35. ve 39. sınıflara dahil hizmetler bakımından ilgili sınıfların sınıf başlıklarından oluşması, 2003 yılı markasında ise 35. ve 39. sınıflara dahil hizmetlerin daha detaylı biçimde spesifik hizmetler olarak belirtilmiş olduğudur.

Aktarılan akışın neticesinde, Pelican2’nin, Pelikan1’e ait 2003 yılı tescilli markasının kötü niyetli bir tescil olduğu yönündeki iddiası Genel Mahkeme’nin önüne getirilmiştir. Genel Mahkeme bu iddiayı inceler ve 13 Aralık 2012 tarihinde verilen T‑136/11 sayılı kararı ile sonuçlandırır.

Pelican2’nin hükümsüzlük talebinin tek dayanağı kötü niyetli tescil iddiasıdır ve bu iddiayı takip eden argümanlarla gerekçelendirilmiştir:

Hükümsüzlük talebinin konusu 2003 yılı tescili, esasen aynı firmaya ait 1996 yılı tescilinin aynısıdır ve her iki marka da 35. ve 39. sınıflara dahil hizmetleri içermektedir. 1996 yılı tescili belirtilen hizmetler bakımından kullanılmama nedeniyle iptal edilmiş ve 2003 yılı tescili de kullanılmayan hizmetler hak kayıplarının ortaya çıkmasını engellemek için aynı markanın yeniden tescil edilmesi amacıyla yapılmıştır. Dolayısıyla, Pelikan1’in aynı markayı bir kez daha tescil ettirme yönündeki başvurusu, başvuru anında kötü niyetli bir talep niteliğindedir ve marka kötü niyet nedeniyle hükümsüz kılınmalıdır.

Pelican2’nin diğer iddiası, Pelikan1’in 1996 yılı tescilinde yer alan 35. ve 39. sınıflara dahil hizmetleri hiç kullanmamış olması, dolayısıyla bu hizmetlerin yeniden tesciliyle sonuçlanmış 2003 yılı markasının Pelikan1 tarafından gerçek kullanım niyetiyle yapılmış olduğunun kabul edilemeyeceğidir. Dolayısıyla, Pelican2’ye göre, Pelikan1’in tescili başvuru aşamasında bu nedenle de kötü niyetlidir.

Pelican2’in son iddiası, Pelikan1’in “Pelikan” markasını 35. ve 39. sınıflara dahil hizmetler bakımından kullanım amacıyla değil, diğer işletmelerin bu markayı kullanımlarının önüne geçmek amacıyla tescil ettirmiş olmasıdır. Şöyle ki, Pelikan sözcüğü, birçok firma tarafından kullanılmaktadır ve Pelikan1’in anılan hizmetler bakımından markayı tescil ettirmesi, engelleme, spekülasyon markası yaratılması sonucuna yol açmaktadır.

Adalet Divanı Genel Mahkemesi bu iddiaları detaylı olarak değerlendirir ve aşağıda özetine yer verilecek değerlendirmelere ulaşır:

  • Pelican2’nin birinci iddiası bakımından değerlendirme:

Genel Mahkeme’ye göre, iptal edilmiş bir markanın aynı hizmetler bakımından tescilinin yinelenmesinin kötü niyetli olarak değerlendirilmesi olanak dahilindedir. Bununla birlikte her vaka kendi koşulları dahilinde değerlendirilmelidir. İncelenen vakada, Pelikan1’in sonraki tarihli markasıyla, önceki tarihli markası arasındaki farklar oldukça önemsiz olsa da ve hatta bu markalar aynı gibi algılanacak olsa da, kötü niyete ilişkin yeterli derecede kanıt yoktur ve marka sahiplerinin önceden tescil ettirdikleri markalarının modernleştirilmiş versiyonlarını, incelenen vakada olduğu gibi, tescil ettirmeleri mümkündür. Pelikan1, sonraki tarihli markasını tescil ettirdiğinde şirketin 125. kuruluş yıldönümü kutlanmaktadır ve markanın modernleştirilmiş versiyonunun bunun sonucunda tescil ettirilmesine karar verilmiştir. Buna ilaveten, sonraki tarihli Pelikan1 markasının hizmet listesi kapsamının, önceki tarihli markasına göre daha dar olduğunun da altı çizilmiştir. Belirtilen nedenlerle, Genel Mahkeme, Pelican2’nin birinci iddiasını kabul etmemiştir.

  • Genel Mahkeme, “Pelican2’nin diğer iddiası, Pelikan1’in 1996 yılı tescilinde yer alan 35. ve 39. sınıflara dahil hizmetleri hiç kullanmamış olması, dolayısıyla bu hizmetlerin yeniden tesciliyle sonuçlanmış 2003 yılı markasının Pelikan1 tarafından gerçek kullanım niyetiyle yapılmış olduğunun kabul edilemeyeceğidir. Dolayısıyla, Pelican2’ye göre, Pelikan1’in tescili başvuru aşamasında bu nedenle de kötü niyetlidir.” yönündeki ikinci iddiasını aşağıdaki şekilde değerlendirmiştir:

Genel Mahkeme’ye göre kullanım kötü niyetin varlığını incelenirken değerlendirmeye alınabilecek bir faktördür. Bununla birlikte, kötü niyet bakımından değerlendirilmesi gereken konu, başvuru sahibinin başvuru tarihindeki niyetidir, birlik markasının başvuru tarihinden sonra kullanılıp kullanılmadığı ayrı bir konudur. İncelenen vakada, Pelikan1’in tescil tarihinde markayı kullanım niyetinde olmadığını gösteren yeterli kanıt yoktur. Pelikan1’in önceki tarihli tescilinin 35. ve 39. sınıflara dahil hizmetler bakımından iptal edilmesi, tek başına Pelikan1’in başvuru tarihindeki niyeti hakkında sonuçlara varmak için yeterli değildir. (Bu noktada, Pelikan1’in sonraki tarihli başvurusunu yaptığında, önceki tarihli markası hakkında kullanmama nedeniyle iptal talebi olmadığının okuyucularımıza hatırlatılması gerekmektedir.)

Buna ilaveten, Pelikan1’in 35. ve 39. sınıflara dahil hizmetler bakımından tescil talebinin kapsamının çok geniş olması, etik davranış, dürüst ticari faaliyet ilkelerinden uzaklaşılmış olduğu anlamına gelmemektedir. Çok fazla mal ve hizmet için başvuruda bulunulması, birlik markası tescili taleplerinde sıklıkla görülmektedir; kural olarak bir işletmenin sadece başvuru tarihinde pazarladığı mal ve hizmetler için değil, gelecekte pazarlama niyetinde olduğu mal ve hizmetler açısından da başvuruda bulunması meşrudur. Dahası, Tüzük ve içtihatta mal ve hizmet listesinin uzunluğuna bakarak kötü niyetli başvuru sonucuna varılmasını sağlayabilecek herhangi bir dayanak bulunmamaktadır.

Belirtilen nedenler çerçevesinde Genel Mahkeme, Pelican2’nin ikinci argümanını da kabul etmemiştir.

  • Genel Mahkeme, son olarak Pelican2’nin, “Pelikan1, “Pelikan” markasını 35. ve 39. sınıflara dahil hizmetler bakımından kullanım amacıyla değil, diğer işletmelerin bu markayı kullanımlarının önüne geçmek amacıyla tescil ettirmiştir. Şöyle ki, Pelikan sözcüğü, birçok firma tarafından kullanılmaktadır ve Pelikan1’in anılan hizmetler bakımından markayı tescil ettirmesi, engelleme, spekülasyon markası yaratılması sonucuna yol açmaktadır.” yönündeki üçüncü ve son argümanını değerlendirmiştir.

Pelican2’nin bu iddiasını desteklemek için ortaya koyduğu delil; Pelikan1’in, Pelican2’nin Slovakya tescil ettirdiği markaları hükümsüz kılmak için talepte bulunmuş olmasıdır.

Genel Mahkeme, Pelican2’nin bu yöndeki iddiasını da kabul etmez. Mahkeme’ye göre, Pelikan1, tescilli markanın kendisine sağladığı yasal hakları kullanmaktadır ve bu durumun Pelikan1’in marka tescil başvurusunu yaparken kötü niyetle hareket ettiğini ispatlaması mümkün değildir. Kötü niyet iddiasını bu açıdan destekleyen başka kanıtların yokluğunda, bu iddianın kabul edilmesi de mümkün değildir.

Genel Mahkeme, Pelican2’nin iddialarının tümünü yukarıda açıklanan gerekçelerle reddetmiş ve Pelikan1’nin sonraki tarihli markasının tescil talebinin kötü niyetle yapıldığı yönündeki davayı kabul etmemiştir.

Adalet Divanı Genel Mahkemesi’nin Pelikan kararı, EUIPO Marka İnceleme Kılavuzu’na da yansımıştır.  https://euipo.europa.eu/tunnel-web/secure/webdav/guest/document_library/contentPdfs/law_and_practice/trade_marks_practice_manual/WP_1_2017/Part-D/02-part_d_cancellation_section_2_substantive_provisions/TC/part_d%20cancellation_section_2_substantive_provisions_tc_en.pdf bağlantısından ilgili kısmına erişilebilecek kılavuzun 14. sayfasında Pelikan davasına atıfta bulunularak: “AB markası sahibinin kötü niyetle hareket edip etmediğinin tespitinde dikkate alınabilecek faktörlerden birisinin, marka sahibinin kullanma için tanınan yasal süreyi suni biçimde uzatmaya çalışması hali, örneğin kullanmama nedeniyle ortaya çıkabilecek hak kayıplarını ortadan kaldırmak için aynı AB markasının başvurusunu yinelemesi olduğu” belirtilmiştir.  Bununla birlikte, aynı davaya atıfta bulunularak: “Bu durumun, AB markası sahibinin olağan ticari pratikler çerçevesinde hareket ederek, işaretinin farklı varyasyonlarını koruması isteğinden, örneğin bir logonun değiştirilmesinden farklı tutulması gerektiği de belirtilmiştir.”

Bunlara ilaveten, Kılavuzun 15. ve 16. sayfalarında Pelikan davasına atıfta bulunularak aşağıdaki tespitlere de yer verilmiştir:

“Önceki tarihli çok benzer bir AB markasının bazı mal ve hizmetler için iptal edilmiş olması, tek başına, AB markası sahibinin aynı mal ve hizmetler için başka bir AB markasının başvurusunu yaptığı andaki niyetine ilişkin sonuca varılması için yeterli değildir.

Hükümsüzlüğü talep edilen AB markasının başvurusunun, önceki tarihli AB markasının kullanıma ilişkin yasal süresinin dolmasından üç ay önce yapılmış olması, AB markası sahibinin niyetinin, güncellenmiş bir hizmet listesini içeren modernleştirilmiş (logosu değiştirilmiş) bir markayı tescil ettirmek olduğunu gösteren faktörleri etkisiz hale getirmez.

Hükümsüzlük talebi sahibinin markalarına karşı AB markasının sahibince iptal-hükümsüzlük gibi taleplerde bulunulmuş olması, AB markası sahibinin yasal haklarının kullanımıdır ve bu husus tek başına dürüst olmayan niyetin varlığını göstermez.

Aynı sahibe ait önceki ve sonraki tarihli AB markaları arasındaki farkların çok önemsiz ve ortalama tüketicilerce fark edilemeyecek derecede küçük olması, tek başına, hükümsüzlüğü talep edilen AB markasının, yinelenmiş bir başvuru sonucu kötü niyetle tescil edilmiş bir marka olduğunu göstermez. Bir markanın grafik gösterimi olarak tasarlanmış bir logonun zaman içerisinde değişmesi olağan bir ticari pratiktir.”

Adalet Divanı Genel Mahkemesi’nin Pelikan kararı, özellikle kullanmama nedeniyle iptal tehdidi altında olan bir markanın başvurusunun yinelenmesi halinde, sonraki tarihli markanın başvuru tarihinde kötü niyetli bir marka talebi olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği hususunda önemli tespitler içermektedir.

Karar içeriğinde yer verilen değerlendirmeler, bu tespitin hiç de kolay olmayacağını ve değerlendirmenin sadece tarihlere bakılarak mekanik biçimde yapılamayacağını göstermektedir. Önceki tarihli ve sonraki marka arasındaki görsel farklılıklar, sonraki tarihli markanın hangi amaçla yapılmış olduğu, mal – hizmet listesinin içeriğinde yapılan değişiklikler, vb. birçok faktör, sonraki tarihli markanın başvurusunun yapıldığı andaki niyetin kötü niyet olup olmadığını değerlendirilirken dikkate alınacaktır.

6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nun marka alanında getirdiği yeniliklerden belki de en önemlisi olan, kullanmama savunmasının uygulamasının ne şekilde gelişeceğini zaman gösterecektir. Buna karşın, kullanmama savunmasından zarar görmek istemeyen marka sahiplerinin 5 yıllık yasal süre içerisinde kullanmadıklarını markalarının başvurularını yineleyerek kullanmama savunmasının kendileri için getireceği olumsuzluklardan kaçınmak isteyecekleri yönünde güçlü bir gösterge bulunmaktadır. Dolayısıyla, cevabı merakla beklenen soru, bu tip yineleme başvurularının kötü niyetli sayılıp sayılmayacağıdır. Adalet Divanı Genel Mahkemesi’nin bu yazıda yer verdiğimiz Pelikan kararı, bu sorunun yanıtını açık olarak vermese de, en azından dikkate alınması gereken faktörlerin neler olabileceği konusunda fikir vermektedir.

Kararın okuyucularımızca da ilgiyle değerlendirileceğini tahmin ediyoruz.

Önder Erol Ünsal

Mart 2017

unsalonderol@gmail.com   

Kullanmama Savunması 3 – Aynı Markanın Yeniden Tescili Halinde Kullanım Zorunluluğun Başlangıç Tarihi Eski Tarihli Markaya Göre mi Tespit Edilir? (EUIPO Temyiz Kurulu Kabelplus Kararı)

kabelplus

10 Ocak 2017 tarihinde yürürlüğe giren 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nun marka alanında getirdiği en önemli yeniliklerden birisi “kullanmama savunması” olarak adlandırdığımız prosedürdür. Kullanmama savunması hakkında IPR Gezgini’nde önceden yazdığımız iki yazıda (Sınai Mülkiyet Kanunu ile Marka İtiraz Süreçlerinde Bir Yenilik: Kullanmama Savunması – http://wp.me/p43tJx-BK ; Kullanmama Savunması 2 – Kullanımı İspatlanmış Malları veya Hizmetleri Esas Alarak İnceleme İlkesi – http://wp.me/p43tJx-BX), yeniliği tanımlamış ve tartışmış olduğumuzdan, bu yazıda tekrardan kaçınacağız ve aynı hususları bir kez daha yazmayacağız.

Konu hakkındaki ilk yazımız olan “Sınai Mülkiyet Kanunu ile Marka İtiraz Süreçlerinde Bir Yenilik: Kullanmama Savunması – http://wp.me/p43tJx-BK yazısının sonlarında “Bununla birlikte, tahminimizce gerçekleşmesi oldukça olası bir hareket tarzı yeni uygulamanın yol açması umulan iyi niyetli beklentileri belirli ölçüde ortadan kaldırabilir. Şöyle ki, kullanmama savunmasından etkilenmek istemeyen marka sahipleri 5 yıllık kullanımın gerçekleşmesi zorunluluğundan kaçınmak için aynı markaların başvurularını aynı mal ve hizmetler için 5 yılda bir yineleyerek ve dolayısıyla aynı markayı aynı mal ve hizmetler için 5 yılda bir yeniden tescil ettirerek kullanım yükümlülüğünün getireceği zorluklardan kaçınmak isteyebilir.” öngörüsüne yer vermiştik. Sınai mülkiyet camiasının fısıltı gazetesine kulak verdiğimizde, birçok marka vekilinin müvekkillerinden tescil tarihinden bu yana 5 yıldan fazla süre geçmiş markaların başvurularının yeniden yapılması yönünde talimatlar aldığını duyduğumuzdan, bu öngörünün gerçekliğe dönüşmekte olduğunu da fark ettik. Dolayısıyla, önümüzde yanıtlanması gereken yeni bir soru oluştu, acaba bu tip durumlarda kullanmama savunmasını yıllardır uygulayan Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO) ne yapmaktadır ve önceki kararlar ne yöndedir?

Konuyu araştırırken EUIPO Temyiz Kurulu’nun 2014 yılında verdiği oldukça ilginç bir kararla karşılaştık ve bu kararı vakit geçirmeden okuyucularımızla da paylaşmak istedik. Aşağıda detaylarına yer vereceğimiz kararın EUIPO açısından içtihat niteliğini kazanıp kazanmadığını şu an için bilmiyoruz (ve henüz incelemedik), ancak kararı aktararak yeni bir tartışmayı alevlendirmeyi de kendimize görev addediyoruz.

Sınai Mülkiyet Kanunu’na ilişkin Yönetmelik henüz yürürlüğe girmediğinden ve daha da önemlisi Türk Patent ve Marka Kurumu’nun İnceleme Kılavuzunun ilgili bölümünün ne tip düzenlemelere yer vereceği şu anda bilinmediğinden, içinde bulunduğumuz ortamın halihazırda heyecanlı, ancak belirsizliklere gebe olduğu ortadadır. Böyle bir ortamda yeni tartışmaların ortaya çıkmasının da kanaatimizce zarardan çok faydası bulunmaktadır.

Yazı boyunca açıklayacağımız R 1260/2013-2 sayılı EUIPO Temyiz Kurulu kararının İngilizce tam metninin https://euipo.europa.eu/eSearchCLW/#basic/*///name/kabelplus bağlantısından görülmesi mümkündür.

Avusturya menşeili “KABELPLUS AG” firması 30 Nisan 2012 tarihinde “KABELPLUS” kelime markasının tescil edilmesiyle talebiyle EUIPO (o dönemki adıyla OHIM)’ya başvuruda bulunur. Başvurunun kapsamında 38. sınıfa dahil “Telekomünikasyon hizmetleri, telekomünikasyon ağlarının işletilmesi, internet sağlayıcısı hizmetleri, fiber optik ağlar aracılığıyla iletişim hizmetleri, radyo, televizyon ve internet erişimi için kablo bağlantısının sağlanması hizmetleri, televizyon programları yayıncılığı hizmetleri.” yer almaktadır.

KABELPLUS

Başvurunun ilan edilmesinin ardından Fransız menşeili “GROUPE CANAL+, SA and CANAL+ FRANCE, Société anonyme à directoire et conseil de surveillance”, 18 Eylül 2012 tarihinde başvurunun ilanına karşı itiraz eder. İtiraz gerekçesi markalar Fransa’da tescil edilmiş 38. sınıfa dahil hizmetleri de kapsayan CANAL PLUS; CANAL +; PLUS; canal markalarıdır.

İtiraz gerekçesi markaların tescil tarihleri 2009 ve 2010 yıllarıdır, dolayısıyla EUIPO incelemesinin yapıldığı tarihte, bu markaların tescil tarihlerinden bu yana 5 yıllık sürenin geçmediğine okuyucularımızın özellikle dikkat etmeleri gerekmektedir.

Başvuru sahibi 19 Nisan 2013 tarihli dilekçesi ile itiraz sahibinin itiraz gerekçesi markalarının Topluluk Marka Tüzüğü hükümleri gereğince kullanımına ilişkin kanıt sunulmasını talep eder. Başvuru sahibi bu talebini yaparken aşağıdaki iddiaları öne sürer:

“İtiraz gerekçesi markaların tescil tarihleri esas alındığında, bu markalar tescil tarihleri bakımından itiraz konusu başvurunun ilan tarihi itibarıyla 5 yıllık sürenin geçmemiş olduğu görülmektedir.  Bununla birlikte, itiraz gerekçesi markalar daha önceden aynı ülkede tescil edilmiş markaların aynılarının tekrardan yapılmış başvuruları sonucu tescil edilmiş markalardır. Dolayısıyla, bu markalar henüz 5 yıllık süre dolmamış olsa da kullanımın ispatı şartına konudur. Başvuru sahibi bu iddiasını ispatlamak için aynı markaların Fransa’da “telekomünikasyon hizmetleri” için 2005, 1986, 1982, 1995 yıllarında tescil edilmiş olduklarını ispatlayan dokümanları da sunar. Başvuru sahibine göre, yukarıda belirtilen tarihlerde tescil edilmiş markalar, itiraz gerekçesi markaların aynısıdır ve aynı ve benzer hizmetler için tescil edilmişlerdir. Dolayısıyla başvuru sahibine göre, itiraz sahibi markalarını kullanım süresi içerisinde kullanmamakta, ancak bunları yeni yapılan başvurulara karşı itiraz gerekçesi olarak kullanabilmek için aynı markaların başvurusunu yinelemekte ve bunları yeni tarihlerle tescil ettirmektedir. İtiraz sahibinin bu stratejisi, başvuru sahibine göre kötü niyetlidir. Temyiz Kurulu, önceden verdiği “PATHFINDER” kararında itiraz edilen başvurunun ilan tarihinden geriye giden süre 5 yıldan kısa olsa da, bu tip markalarda da (aynı markanın başvurusunun yenilenmesi) itiraz sahiplerinin kullanıma ilişkin kanıt sunması gerektiğini belirtmiştir. Dolayısıyla, itiraz sahibinin itiraz gerekçesi markaların kullanımına ilişkin kanıt sunması gereklidir ve itiraz sahibinin bu kanıtları sunmaması durumunda markalar arasında karıştırılma olasılığı ortaya çıkmayacaktır.”

EUIPO ilana itiraz inceleme birimi, başvuru sahibinin yukarıda belirtilen iddialarını yerinde bulmaz ve itiraz sahibinin kullanıma ilişkin kanıt sunması gerektiği yönündeki başvuru sahibi talebini reddeder. Talebin reddedilmesinin gerekçesi ise itiraz gerekçesi markaların tescil tarihleriyle, itiraz edilen başvurunun ilan tarihi arasındaki sürenin 5 yıldan kısa olmasıdır.

Başvuru sahibi, kullanıma ilişkin kanıt sunulması yönündeki talebinin reddedilmesi üzerine bu karara karşı itiraz eder. İtiraz EUIPO Temyiz Kurulu tarafından incelenir. Yazının kalan kısmında EUIPO Temyiz Kurulu’nun kararı aktarılacaktır.

Başvuru sahibi, Temyiz Kurulu’na sunduğu itirazda yukarıda belirtilen argümanlarını tekrarlamaktadır. Başvuru sahibine göre, itiraz gerekçesi markalar, itiraz sahibinin 5 yıllık kullanım süresi dolan markalarının kullanım sürelerini yeniden başlatmak amacıyla yapılmış başvurulara dayalı tescillerdir. Şöyle ki, itiraz gerekçesi olarak gösterilen markalar itiraz sahibine ait eski tarihli markalarla aynıdır, başvuru kapsamındaki itiraza konu hizmetler esas alındığında aynı hizmetleri kapsamaktadır ve tescilin geçerli olduğu bölge bakımından aynı bölgeye ilişkindir. İtiraz sahibinin, itiraz gerekçesi markaların 5 yıllık kullanım süresini aynı markaların başvurusunu sürekli biçimde yeniden yapmak suretiyle uzatmasının hiçbir meşru gerekçesi olamaz ve bu nedenle itiraz sahibinin itiraz gerekçesi markalarının kullanımına ilişkin kanıt sunması gerekmektedir.

İtiraz sahibi Temyiz Kurulu’na sunduğu görüşünde, başvuru sahibinin itirazının reddedilmesini ve itirazın kullanımına ilişkin kanıt sunulmasına gerek kalmaksızın esastan incelenmesini talep etmektedir. İtiraz sahibine göre, Marka Tüzüğü hükümleri açıktır ve bu hükümlerin işbu itiraz bakımından da uygulanması gereklidir, Temyiz Kurulu’nun önceki tarihli “PATHFINDER” kararı özel bir duruma ilişkindir ve işbu incelemeye emsal teşkil etmesi mümkün değildir. PATHFINDER vakasında, itiraz sahibi aynı markayı, aynı mallar için bir kez daha tescil ettirmiştir ve ilk tescil hiç kullanılmamıştır. Oysa, incelenen vakada, itiraz sahibinin markalarının kapsadığı mal ve hizmetler genişletilmiştir ve markalarda “telekomünikasyon hizmetleri”nin bulunması hususu, yeni markayı diğerinin yeniden başvurusu haline getirmez. Bir diğer deyişle, itiraz sahibinin markaları itiraz sahibinin önceki markalarının kullanım süresini yeniden başlatmak amacıyla yeniden başvurulmuş halleri değildir. Başvuru sahibinin iddiaları kabul edilirse, önceden kullanılan markaların mallara ve hizmetlere ilişkin olarak yeni tabirler kullanılarak güncellenmesi (yeni versiyonun tescil ettirilmesi) imkansız hale gelecektir. Ayrıca, itiraz sahibi markalarını telekomünikasyon ve yayıncılık alanlarında 5 yıldan uzun süredir yoğun biçimde kullanmaktadır.

Temyiz Kurulu tarafların iddialarını takip eden şekilde değerlendirmiştir:

Topluluk Marka Tüzüğü ve Marka Direktifi, önceden tescil edilmiş markaların başvurusunun yeniden yapılmasını engelleyen hükümler içermemektedir. Bununla birlikte, Tüzük ve Direktif’e göre gerek AB markalarının gerekse de AB üyesi ülkelerde tescil edilen ulusal markaların, tescil tarihinden başlayacak 5 yıllık süre içerisinde ilgili bölgede kullanılması gereklidir. Kullanılmama halinde Tüzük veya Direktif’te yer alan yaptırımlar uygulanacaktır. Bu yaptırımlardan birisi de, kullanılmayan markaların itiraz süreçlerinde yeni başvurulara karşı ileri sürülememesidir. Topluluk Marka Tüzüğü’nde de bu içerikte düzenleme yer almaktadır.

İncelenen vakada, itiraz gerekçesi markaların tescil tarihleriyle itiraza konu markanın bültende ilan edildiği tarih arasındaki süre 5 yıldan kısadır. Dolayısıyla, vakaya ilk bakışta başvuru sahibinin itiraz gerekçesi markaların kullanımına ilişkin kanıt istenmesi yönündeki talebinin kabul edilmesi mümkün değildir.

Bununla birlikte, Adalet Divanı’nın C-40/01 sayılı kararının 42. paragrafında Hukuk Sözcüsü Ruiz-Jarabo, yetkili makamları tek amaçları başkalarının benzer işaretleri ileride tescil ettirmesine engel olmak olan ve meşru hiçbir marka işlevini yerine getirmeyen “savunma” veya “stratejik” amaçlı tescillere karşı mücadeleye davet etmiştir (Aynı husus Temyiz Kurulu’nun PATHFINDER kararında da ifade edilmiştir.).

Bir marka tescil edildikten sonra aynı markayı bir kez daha tescil etmek, markayı kullanım yükümlülüğünü ve bundan kaynaklanan yaptırımları, kanuni süreleri belirsiz biçimde uzatarak uygun olmayan ve hileli biçimde engellemek sonucuna yol açabilir. Bu yolla da, Birlik hukukunun eşit ve tek tip uygulamasından beklenen etki ortadan kaldırılabilir. Bu tip yeniden başvurular hukuka karşı hile niyetiyle yapılmıştır ve kanuna karşı hilenin ve hakların kötüye kullanımının engellenmesinin genel ilke olarak kabul edildiği Birlik Hukuku çerçevesinde, bu tip başvurular yoluyla yaptırımlardan kaçınmak mümkün değildir.

Marka mevzuatında yer alan, tescil tarihinden başlayan 5 yıllık süre, marka sahibine markasını tescil kapsamında mallar ve hizmetler için kullanıma hazırlanma ve piyasaya sürme için makul bir süre verme amacıyla konulmuştur. Marka sahibi bu süre içerisinde kullanıma ilişkin zorunluluklar hakkında endişelenmeden hazırlıklarını yapabilecektir.

Bununla birlikte, kullanıma ilişkin kanuni süreyi, aynı markanın sicilde yeni bir tescil numarasıyla yer alması yoluyla uzatmak için hiçbir meşru gerekçe bulunmamaktadır. Bu noktada, Kurul birlik kanun koyucularının 5 yıllık kullanım süresini yenileyebilmek için bir düzenleme öngörmediklerini de hatırlatmalıdır. Tersine, Tüzük ve Direktif’te yer alan “önceki marka” terimi gerçek anlamıyla algılanmalıdır. “Önceki marka” şu ya da bu tescil numarasını taşıyan marka değil, aynı mallar veya hizmetler için, aynı bölgede tescil edilmiş, aynı marka olarak kabul edilmelidir.

İncelenen vakada yanıtlanması gereken soru, itiraz gerekçesi olarak gösterilmemiş itiraz sahibinin önceki markalarının, itiraz sahibine ait itiraz gerekçesi markalarla aynı olup olmadığıdır. Bunun yanıtlanması için, itiraz sahibinin itiraz gerekçesi olarak gösterdiği markaların kendisine ait diğer markaların aynılarının yeniden başvurusu olup olmadıklarının tespit edilmesi gereklidir.

Bu noktada, Temyiz Kurulu itiraz sahibi markalarına ilişkin aşağıdaki tabloyu sunmuştur. Bu tabloda, purported re-filings (yeniden başvuru olduğu iddia edilen markalar) sütununda itiraz sahibinin itiraz gerekçesi olarak sunduğu markaları, corresponding earlier registrations (karşılık gelen önceki tesciller) sütununda ise itiraz sahibinin daha eski tarihli markaları yer almaktadır:

kabelplus-tablo

Temyiz Kurulu, başvuru sahibinin itirazını yukarıda yer verilen tablo esasında değerlendirmiştir.

Kurula göre, tabloda yer alan son çift hariç, ilk üç çift aynı markalardan oluşmaktadır.

Tabloda yer alan tüm çiftler “telekomünikasyon hizmetleri”ni kapsamaktadır.

Üçüncü olarak tüm markalar aynı coğrafi bölgede geçerli olacak biçimde tescil edilmiştir.

Son olarak, corresponding earlier registrations (karşılık gelen önceki tesciller) sütununda yer alan tüm markaların tescil tarihleriyle, itiraza konu markanın bültende yayın tarihinin arasındaki sürenin 5 yıldan fazla olduğu, bir diğer deyişle bu markaların itiraz gerekçesi olmaları halinde, kullanımın ispatının talep edilebileceği belirtilmelidir.

Bu noktada, tartışılması gereken bir diğer husus, çiftleri oluşturan markaların kapsamlarıdır. Her çiftin “Sınıf 38: Telekomünikasyon hizmetleri”ni kapsadığı açık olsa da, çiftleri oluşturan markaların kapsamlarında diğer mallar ve hizmetler bakımından fark bulunmaktadır. İtiraz sahibi buna dayanarak, markaların kapsamlarının farklı olduğunu, dolayısıyla da yeni markaların aynı markanın yeniden başvurusu olarak kabul edilemeyeceğini öne sürmektedir.

Buna karşın, yeniden başvurular yukarıdaki tabloda da görüleceği üzere eski markalarla, “Sınıf 38: Telekomünikasyon hizmetleri” bakımından aynı hizmetleri kapsamaktadır. Dolayısıyla, markalar bu hizmetler bakımından aynıdır. En açık haliyle, itiraz sahiplerinin yeniden başvurusu yapılan bir markaya sadece yeni mal ve hizmetler ekleyerek, kullanım şartının üstünden gelmeleri kabul edilemez. Kaldı ki, eklenen mal ve hizmetlerin kısmi feragat ve bölünme yoluyla sonradan ortadan kaldırılması da mümkündür.

Toparlamak gerekirse Temyiz Kurulu, yukarıda yer verilen tablonun son çiftini oluşturan markalar muhtemelen hariç olmak üzere, itiraz gerekçesi markaları, itiraz sahibine ait 5 yıllık kullanım zorunluluğu süresi dolmuş önceki tarihli itiraz sahibi markalarının yeniden başvuruları sonucu tescil edilmiş markalar olarak kabul etmektedir. Buna dayalı olarak, Temyiz Kurulu’na göre, itiraz sahibi bu markaların kullanımına ilişkin kanıt sunmak zorundadır.

Sayılan tüm gerekçeler çerçevesinde Temyiz Kurulu, EUIPO itiraz birimi kararını iptal etmiş, itiraz sahibinin itiraz gerekçesi markaların kullanımına ilişkin kanıt sunması gerektiğine hükmetmiş ve itiraz biriminin yukarıdaki tablonun son çiftini oluşturan markalar bakımından markaların aynılığı hususunu değerlendirerek, bu markanın da yeniden başvuru olarak değerlendirip değerlendirilemeyeceğini belirlemesini istemiştir. Eğer bu marka açısından da yeniden başvuru tespitine varılırsa, itiraz birimi bu marka bakımından da kullanımın ispatını talep edecektir.

Kullanmama savunmasının ülkemizde ne şekilde uygulanacağını, başlangıçta Yönetmelik ve Türk Patent ve Marka Kurumu uygulama kılavuzu, sonrasında da mahkeme kararları gösterecektir. Uygulama belirlenirken, yurtdışındaki uygulamaların da dikkate alınması gerektiği açıktır. Bu yazı boyunca açıklamaya çalıştığımız “KABELPLUS” kararında yer verilen ilkelerin, EUIPO bakımından içtihat teşkil edip etmediğini ve 2014 yılına ait bu kararın günümüzde de uygulama alanı bulup bulmadığını şu anda bilmiyoruz. Bu hususu EUIPO’da araştırıp daha detaylı bilgiye erişmeye çalışacağız. Kararda yer verilen ilkelerin, şu anda uygulanıp uygulanmamasından bağımsız olarak, bu ilkeler tekrar edilen başvurulara ilişkin olarak kafamızda oluşan sorularla EUIPO’da da karşılaşıldığını ve bunların yanıtlarının arandığını göstermektedir. Kullanmama savunmasıyla ilgili bu önemli karar ve tespitleri okuyucularımızın da ilgiyle değerlendireceğini tahmin ediyoruz.

Önder Erol Ünsal

Şubat 2017

unsalonderol@gmail.com

Muvafakatname İstisnası – Sınai Mülkiyet Kanunu ile Marka Alanında Getirilen Bir Yenilik

consent

6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu bu yazının hazırlandığı tarihte yürürlüğe girmiş, ancak kanunun uygulama şeklini gösterir Yönetmelik henüz ilan edilmemiştir. Dolayısıyla yazı değerlendirilirken, yazının hazırlandığı tarihte Yönetmelik hükümlerinin kesinleşmemiş olduğu göz önünde bulundurulmalıdır.

Değerlendirmeye başlamadan önce “Muvafakatname Mektubu (Letter of Consent)” üzerine tescil konusunu, ilk kez 2011 yılında ele aldığımızı hatırlatmak istiyoruz. Kasım 2011’de yayımladığımız “Muvafakat Mektubu (Letter of Consent) Üzerine Tescil Sorunu” başlıklı yazıya http://wp.me/p43tJx-35 bağlantısından erişim mümkündür. Anılan yazı, konu hakkında yurtdışındaki uygulamalara da yer vermektedir ve asıl amacı konu hakkında farkındalık sağlamak olduğundan bir polemik metni havası da taşımaktadır.

Ülkemizde marka, patent, tasarım ve coğrafi işaretler alanında yeni bir dönemi başlatacak 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu, anılan alanlarda birçok yeni düzenleme içermektedir. Bu yazı kapsamında ele alınacak yenilik, marka tescilinde muvafakat belgesi sunulması halinde uygulanacak ret istisnasıdır.

Sınai Mülkiyet Kanunu madde 5(3) kapsamında takip edilen hüküm getirilmiştir:

“(3) Bir marka başvurusu, önceki marka sahibinin başvurunun tesciline açıkça muvafakat ettiğini gösteren noter onaylı belgenin Enstitüye sunulması halinde birinci fıkranın (ç) bendine göre reddedilemez. Muvafakatnameye ilişkin usul ve esaslar yönetmelikle belirlenir.”

Yukarıdaki maddenin atıfta bulunduğu 5(1)(ç) bendi ise takip eden hükmü içermektedir:

“(1) Aşağıda belirtilen işaretler marka olarak tescil edilemez.

ç) Aynı veya aynı türdeki mal veya hizmetlerle ilgili olarak tescil edilmiş ya da daha önceki tarihte tescil başvurusu yapılmış marka ile aynı veya ayırt edilemeyecek kadar benzer işaretler.”

Önceki marka mevzuatını oluşturan 556 sayılı Markaların Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin 7/1-(b) bendine karşılık gelen, yeni mevzuatın 5(1)(ç) bendi, kamu otoritesinin (önceden Türk Patent Enstitüsü, yeni mevzuata göre Türk Patent ve Marka Kurumu) önceden tescilli veya başvurusu yapılmış markalarla aynı veya ayırt edilemeyecek derecede benzer olan ve aynı veya aynı tür malları veya hizmetleri içeren sonraki tarihli başvuruları resen (yani herhangi bir itiraza ihtiyaç duymaksızın) reddedebileceğini düzenlemektedir.

Yeni mevzuat kapsamında aynı ret gerekçesi korunmuş, ancak önceki mevzuatta bu hükmün herhangi bir istisnası bulunmadığı halde, yeni mevzuatta yukarıda yer verdiğimiz muvafakatname sunulması hali hükmün istisnası olarak sayılmıştır.

Muvafakatname istisnasının sonucu, önceden tescilli markanın sahibinin noter onaylı izin belgesini sunması halinde, aynı veya ayırt edilemeyecek derecede benzer markaların aynı mallar veya hizmetleri kapsamaları halinde dahi kurum sicilinde tescil edilebilecekleridir. Buna göre yeni mevzuata göre, aynı marka aynı mal veya hizmet söz konusu olsa bile, muvafakat belgesinin sunulması durumunda iki farklı sahip adına tescil edilebilecektir.

Düzenlemenin gerekçesine bakıldığında “… Söz konusu hükümle birbirleriyle ekonomik veya diğer yönlerden bağlı olanlar başta olmak üzere, başvuru sahiplerinin piyasada birlikte var olma yönünde ortaya koydukları iradenin korunması amaçlanmıştır.” ifadesiyle karşılaşılmaktadır. Buna göre kanun koyucu, marka sahiplerinin piyasada aynı markayla aynı mallar veya hizmetler için birlikte var olmayı kabul ettikleri ve buna ilişkin yazılı beyanlarını sundukları durumlarda, tarafların iradelerini esas almayı yerinde bulmaktadır ve tarafların birbirlerinden rahatsız olmamaları halinde kamu adına resen hareket ederek tescil taleplerini reddetmenin haklı olmadığını düşünmektedir.

Gerekçede “birbirleriyle ekonomik veya diğer yönlerden bağlı olanlar başta olmak üzere” ifadesi kullanılmış olsa da, kanaatimizce istisna birbirleriyle bağlı olan firmalardan çok, aralarında herhangi bir bağlantı bulunmayan, ancak piyasada aynı veya aynı tür mallar veya hizmetler için aynı veya ayırt edilemeyecek derecede benzer markalarla birlikte var olmayı kabul eden firmalarca kullanılacaktır. Bu düzenleme, özellikle başka bir firmanın markasıyla aynı veya ayırt edilemeyecek derecede benzer bir markayla ticaret yapan, buna karşın diğer firmayla arasında herhangi bir sorun bulunmayan ve onunla piyasada barış içinde birlikte var olan, ancak sonraki tarihli marka tescil başvurusu reddedileceği için diğer firmanın tescilli marka tehdidini her an üzerinde hisseden firmalar tarafından sıklıkla kullanılacaktır.

Yeni hükmün usul ve esaslarının yönetmelikle belirleneceği ifade edildiğinden ve yönetmelik henüz çıkmamış olduğundan, hükmün uygulama şartlarının henüz bilmemekteyiz, ancak hükmün kendisi “tescile açıkça muvafakat edildiğini gösteren noter onaylı bir belge” şartını getirmektedir. Dolayısıyla, öncelikle olarak kuruma noter onaylı bir belge sunulması ve bu belgede tescile izin verildiğinin açıkça belirtilmiş olması gerektiğini anlamaktayız.

Marka tescili yenilemelerin yapılması durumunda teorik olarak sonsuza dek sürebilecek bir hak olduğundan, tescile muvafakatın süre sınırıyla verilmesi kanaatimizce oldukça düşük bir ihtimaldir. Yani, tescile muvafakat eden tarafın, yeni başvuru bizim markamız varken tescil edilebilir, ancak bu tescil yenilenmeyecektir veya 3 yıl sonra tescilden feragat edilmelidir şeklinde şartlara sözleşmede yer vermesi kanaatimizce pek de beklenebilir bir durum değildir. Aynı şekilde, Türkiye’de tescil tüm ülkede geçerli olacak şekilde gerçekleştiğinden ve belirli bir bölgeye ilişkin sınırlama içeremeyeceğinden, muvafakatnamenin belirli bir yerde kullanım sınırı içerecek şekilde düzenlenmesinin de mümkün olamayacağı görüşündeyiz. Bununla birlikte, belki taraflar yapacakları ek bir sözleşme ile Türkiye’nin farklı bölgelerinde markaların ne şekilde kullanılabileceğini kendi aralarında düzenleyebilirler.

Kanaatimizce muvafatnamede en çok dikkat edilmesi gereken husus, tesciline muvafakat edilecek malların ve hizmetlerin kapsamı olmalıdır. Türkiye’de markalar genellikle birden fazla malı veya hizmeti içeren kapsayıcı ifadelerle (örneğin: ayak giysileri) tescil edilmektedir. “Sınıf 25: Ayak giysileri” tabirini esas alarak bir örnek durum geliştirecek olursak: ilk olarak anılan sınıftaki ayak giysileri tabirinin kapsamına sadece ayakkabıların değil, mesela terliklerin de girdiğini söyleyebiliriz. Önceki markanın sahibi olan kişi, markasını “ayak giysileri” tabiri için tescil ettirmiş olsa da, uzmanlaşma alanı örneğin spor ayakkabıları olabilir ve de bu kişi, bir diğer kişinin aynı markayla “topuklu kadın çizmeleri” üretip pazarlamasından herhangi bir rahatsızlık duymamakta olabilir. Bu durumda, tescilli markanın sahibi kişinin sonraki markanın tesciline yönelik muvafakatini, tüm “ayak giysileri” için vermektense  “topuklu kadın çizmeleri” veya kendi faaliyet alanıyla ileride çatışmayacak ürünler için vermesi daha yerinde olacaktır. Böyle bir durumda, sonraki başvurunun kapsamını “topuklu kadın çizmeleri” ile sınırlayacak bir anlaşma taraflar arasında yapılabilir, dolayısıyla sonraki başvuru sadece bu mallar için yapılır ve muvafakat mektubu da sadece bu malların tescili için verilebilir. Mal ve hizmet paylaşımına ilişkin öncelikli bir mutabakat yapılmadan, sınırsız olarak verilecek tescil muvafakatnamelerinin taraflar arasında ileride soruna dönüşmesi olasıdır, dolayısıyla öngörülebilir sorunların başlangıçta giderilmesi yerinde olacaktır.

Türk marka sistemi açısından çok olumlu bir yenilik olarak değerlendirdiğimiz muvafakatname üzerine tescil müessesesinin uygulama alanı yönetmeliğin yayımlanmasıyla netleşecektir. Bununla birlikte kanaatimizce, şekli şartlardan daha önemli olan, tarafların öncelikli olarak kendi aralarındaki izin şartlarını netleştirmeleri, bunları kendi aralarında yapacakları sözleşmeyle resmiyete dökmeleri ve özellikle de tesciline izin verilecek mal ve hizmetlerin kapsamı üzerinde anlaştıktan sonra kuruma bu yöndeki izin belgesini sunmalarıdır.

(Bu yazı ilk kez GOssIP dergisinin Şubat 2017 tarihli 43. sayısında yayımlanmıştır.) 

Önder Erol Ünsal

Şubat 2017

unsalonderol@gmail.com

Tanınmış markaların korunmasına ilişkin nispi ret nedeninde başvuru/itiraz konusu markanın haklı sebebe dayanması hali

6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nun “Marka tescilinde nispi ret nedenleri” başlıklı 6. maddesinin 5. fıkrası “Tescil edilmiş veya tescil başvurusu daha önceki tarihte yapılmış bir markanın, Türkiye’de ulaştığı tanınmışlık düzeyi nedeniyle haksız bir yararın sağlanabileceği, markanın itibarının zarar görebileceği veya ayırt edici karakterinin zedelenebileceği hâllerde, aynı ya da benzer markanın tescil başvurusu, haklı bir sebebe dayanma hâli saklı kalmak kaydıyla, başvurunun aynı, benzer veya farklı mal veya hizmetlerde yapılmış olmasına bakılmaksızın önceki tarihli marka sahibinin itirazı üzerine reddedilir.” hükmünü ihtiva etmektedir.

Belirtilen düzenleme, tanınmış markaların farklı mal/hizmetler için yapılmış sonraki tarihli benzer marka başvurularına karşı korunmasına imkân tanıyan bir düzenleme olup, bu düzenleme esas itibariyle 556 sayılı KHK’nın 8/4 maddesinin yeni kanuna aktarılmış halidir. Ancak Kanunla getirilen düzenlemeyle, 556 sayılı KHK’nın 8/4 maddesinden farklı olarak, (itiraza konu) başvurunun haklı bir sebebe dayanması durumunun bir istisna olarak eski düzenlemeye eklendiği görülmektedir. Bu yeni düzenlenmenin dayanağı, mehaz AB Marka Tüzüğü’nün (EUTMR) 8(5) maddesidir.[1]

6769 sayılı Kanunla birlikte, tanınmış markaların korunmasına ilişkin nispi ret nedeni düzenlemesi AB mevzuatı ile hemen hemen aynı olacak şekilde, tam uyumlu hale getirilmiştir.

Ancak göze çarpan bir nüans, mehaz AB Tüzüğünün 8(5) maddesinin ilgili kısmında başvuruya konu markanın kullanımının haklı sebebe dayanmasından bahsedilirken (… and where the use without due cause of the trademark applied for … ), 6769 sayılı Kanunun 6(5) maddesinde “kullanım” kelimesine açıkça yer verilmemiş, bunun yerine “… tescil başvurusu, haklı bir sebebe dayanma hali saklı kalmak kaydıyla, …reddedilir.”  şeklinde bir ifade kullanılmıştır. Bu küçük farklılığın, ilgili nispi ret nedeninin uygulanmasında AB ve Türkiye arasında bir herhangi bir farklılığa yol açıp açmayacağını söylemek için henüz erken olup, önümüzdeki yıllarda bu konuda verilecek TÜRKPATENT YİDK ve yargı kararları bu soruya bir yanıt verebilmek açısından yol gösterici olacaktır.

Bu yazıda, AB marka hukukunda haklı sebebe dayanma hususunun EUIPO ve Adalet Divanı tarafından ne şekilde yorumlandığı konuyla ilgili çeşitli örnek kararlar ekseninde EUIPO marka kılavuzunun ilgili bölümünden aktarılacaktır.

EUTMR 8(5) maddesinin uygulanması için son koşul, başvurusu yapılan markanın kullanımının haklı bir sebebe dayanmamasıdır. Ancak, eğer madde hükmünde sayılan üç tür zarardan hiçbirisinin mevcut olmadığına kanaat getirilmişse, bu durumda başvuruya konu markanın kullanımında haklı sebebin varlığı veya yokluğu mevzu dışı olduğundan, başvuruya konu markanın tescili ve kullanımı engellenemez. (22/03/2007, T-215/03, Vips, EU:T:2007:93, § 60; 07/07/2010, T-124/09, Carlo Roncato, EU:T:2010:290, § 51).

Başvurusu yapılan markanın kullanımını haklı kılacak bir nedenin varlığı başvuru sahibi tarafından ileri sürülebilecek bir savunmadır. Dolayısıyla, başvuruya konu markanın kullanımında haklı neden bulunduğunu göstermek başvuru sahibinin tercihine bağlıdır. Bu, “müddei iddiasını ispatla mükelleftir” şeklindeki genel kuralın bir uygulaması niteliğindedir. (01/03/2004, R 145/2003-2 – T Card Olympics (fig.) / OLYMPIC, § 23). Dava hukuku tarafından açıkça ortaya konulduğu üzere, önceki marka sahibinin, markasına verilen fiili ve mevcut zararı göstermesi veya bunu gösterememişse, gelecekte böyle bir zararın ortaya çıkabileceğine dair ciddi bir risk bulunduğunu göstermesi halinde, (sonraki) markanın kullanımında haklı bir neden bulunduğunu gösterme yükü sonraki marka sahibindedir. (06/07/2012, T-60/10, Royal Shakespeare, EU:T:2012:348, § 67 ve kıyas yoluyla 27/11/2008, C-252/07, Intel, EU:C:2008:655, § 39).

Başvuru sahibinin itiraza konu markayı kullanımını açıkça haklı gösterecek emarelerin yokluğunda, haklı yararın bulunmadığı genel karine olarak kabul edilmektedir. (bu yönde bkz. 29/03/2012, T-369/10, Beatle, EU:T:2012:177, § 76). Ancak, başvuru sahibi markayı kullanmasını haklı çıkaracak gerekçelendirme yapmak suretiyle bu karineyi çürütme olasılığından faydalanabilir.

Örnek olarak, eğer başvuru sahibi işareti, önceki tarihli markanın başvurusundan daha önce, ilgili coğrafi alanda farklı mallarda kullanıyorsa veya bilinirlik kazanmışsa, özellikle markaların bu şekilde birlikte var olmasının önceki markanın ayırt ediciliğini ve ününü hiçbir şekilde etkilememesi gibi bir durum öngörülebilir.

89/104 sayılı Direktif’in 5(2) maddesinin yorumunda (hukuki içeriği esas itibariyle EUTMR 8(5) maddesiyle aynıdır) Adalet Divanı, bu madde kapsamında “haklı sebep” kavramına binaen, şayet benzer bir markanın tanınmışlığa sahip markadan daha önceye dayalı olarak kullanılmakta olduğu ve aynı ürünle ilgili olarak söz konusu markanın kullanımının iyi niyetli olduğu ispatlanmışsa, tanınmışlığa sahip markanın sahibinin, markasının tescil edildiği mallar ile aynı ürünlerle ilgili olarak benzer bir markanın üçüncü kişiler tarafından kullanılmasına müsamaha göstermek mecburiyetinde kalabileceğine hükmetmiştir. (06/02/2014, C-65/12, Leidseplein Beheer and de Vries, EU:C:2014:49, § 60).  Mahkeme önceki kullanım nedeniyle haklı sebebin değerlendirilmesinde dikkate alınabilecek başka faktörler hakkında da yorumda bulunmuştur.

Aşağıda örneklerine yer verilen AB dava hukuku,  başvuru sahibinin markayı kullanmaktan kaçınmasının makul surette beklenemeyeceğini kanıtlaması (örneğin, işaretin kullanımının mal ve hizmetlerin türünü göstermek bakımından jenerik bir kullanım olması) veya ilgili mal ve hizmetlerde markayı kullanmak için özel bir hakkının bulunması (örneğin, işaretin kullanımına izin veren birlikte var olma sözleşmesine dayanması) durumunda haklı sebebin kabul edilebileceğini göstermektedir.

Ancak, sadece (a) işaretin üzerinde kullanıldığı malları teşhis etmeye bilhassa uygun olması, (b) başvuru sahibinin işareti halihazırda aynı veya benzer mallar için AB sınırları dahilinde ve/veya AB sınırları dışında kullanıyor olması, veya (c) başvuru sahibinin, itiraz sahibine ait markanın başvurusunun önüne geçen bir başvurunun ardından gelen başvuruya dayalı olarak bir hak ileri sürmüş olması hususlarına bağlı olarak haklı sebep koşulunun sağlandığı kabul edilemez. (diğerlerinin yanı sıra, bkz. 23/11/2010, R 240/2004-2, Waterford Stellenbosch (fig.) / Waterford; 15/06/2009, R 1142/2005-2, (fig.) marie claire / marie claire et al.). Sadece işaretin kullanımı yeterli değildir, ispatlanması gereken bu kullanımı haklı çıkaracak geçerli bir nedendir.

 

Haklı sebebin varlığının kabul edildiği örnekler

Vaka/dava numarası

Yorum

 

 

 

EUIPO Temyiz Kurulu, 02/06/2010, R 1000/2009-1, GigaFlex / FLEX (fig.) et al., § 72

 

 

Temyiz Kurulu, başvuru sahibinin EUTMR 8(5) maddesi anlamında, FLEX terimini başvuru konusu markaya yerleştirmesinde haklı sebebi bulunduğunu onamıştır. Kararda, bu terimin AB’deki pek çok dilde yatak ve şiltelerin esnek (flexible) olduğunu göstermek için uygun bir kısaltma olduğu ve bu ibare üzerinde kimsenin tekel hakkı bulunmadığı ifade edilmiştir.

 

 

 

EUIPO Temyiz Kurulu, 26/02/2008, R 320/2007-2, GULLON Mini O2 (3D) / GALLETA (3D)

 

Temyiz Kurulu, başvuru sahibinin, başvuruya konu üç boyutlu markada sandviç biçimli bisküvi görsellerine yer vermesinin, ilgili İspanyol mevzuatında tanımlandığı üzere, tüketicilere söz konusu bisküvilerin türünü gösterme amacı taşıdığına ve bunun haklı sebep teşkil ettiğine karar vermiştir.

 

 

EUIPO Temyiz Kurulu, 30/07/2007, R 1244/2006-1, MARTINI fratelli (fig.) / MARTINI

 

Temyiz Kurulu, başvuru sahibinin markasında MARTINI ibaresinin kullanmasında iki iyi nedeni bulunduğuna karar vermiştir: (i) MARTINI ibaresinin, başvuru sahibi şirketin kurucusunun soyadı olması ve  (ii) 1990 yılına dayanan birlikte var olma sözleşmesinin varlığı.

 

 

 

 

EUIPO Temyiz Kurulu, 20/04/2007, R 710/2006-2, SPA et al. / CAL SPAS

 

Temyiz Kurulu, başvuru sahibinin SPAS ibaresini kullanmasında haklı sebebin bulunduğuna karar vermiştir. Şöyle ki, bu ifade, AB Adalet Divanı İlk Derece Mahkemesinin 19/06/2008, T-93/06, Mineral Spa, EU:T:2008:215 sayılı kararında belirtildiği üzere, “spa” teriminin jenerik kullanımlarından birine karşılık gelmektedir.

 

 

 

EUIPO Temyiz Kurulu, 23/01/2009, R 237/2008 ve R 263/2008-1, CARLO RONCATO/ RONCATO et al.

 

Roncato ailesinin, valiz ve bavul sektöründe iki tarafın da RONCATO ismini kullanma hakkı bulunduğunu gösterir nitelikteki ticari ilişkileri, RONCATO isminin başvuru konusu markada kullanımı için haklı sebep teşkil eden bir husus olarak değerlendirilmiştir.

 

 

 

EUIPO İtiraz Birimi, 25/08/2011, B 1 708 398 Posten AB v. Ceska posta s.p.

 

 

Başvuru sahibinin posta borusu şeklindeki figüratif unsuru kullanmasının haklı sebebe dayandığına karar verilmiştir. Şöyle ki, posta borusu figüratif unsuru, posta hizmetlerinde uzun zamandır yaygın şekilde kullanılan ve tarihi bir semboldür. (marka tescilleri ve 29 Avrupa ülkesinde posta hizmetlerinde posta borusunun sembol olarak kullanıldığı gösterir internet kanıtları sunulmuştur).

 

 

Haklı sebebin varlığının kabul edilmediği örnekler

 

Vaka/dava numarası

Yorum

 

 

 

 

 

AB Adalet Divanı Genel Mahkemesi, 06/07/2012, T-60/10, Royal Shakespeare

 

 

Genel Mahkeme, haklı sebepten söz edebilmek için, itiraza konu markanın tek başına kullanımının yeterli olmadığını, markanın kullanımını haklı gösteren bir nedenin arandığını ifade etmiştir. Dava konusu olayda, başvuru sahibi sadece itiraza konu markanın geçmişte nasıl ve hangi ürünler için kullanıldığının ispatlandığını öne sürmektedir. Ancak, bu hususun olayla ilgili olduğu varsayılsa dahi, başvuru sahibi ilave herhangi bir bilgi veya açıklama sunmamıştır. Dolayısıyla Mahkeme, başvuru sahibinin, bu kullanım için haklı sebebi bulunduğunu kanıtlayamadığına karar vermiştir.

 

 

 

AB Adalet Divanı Genel Mahkemesi, 25/03/2009, T-21/07, Spaline

 

 

Genel Mahkeme haklı sebep bulunmadığına karar vermiştir, zira “spa” kelimesinin, kozmetik ürünlerinin pazarlanmasında, başvuru sahibinin bu ibareyi markasında kullanmaktan kaçınmasını makul surette beklenemeyecek hale getirecek kadar gerekli olduğu ispatlanmamıştır. Spa kelimesinin kozmetik ürünleri açısından tanımlayıcı ve jenerik karakterde bir ibare olduğu argümanı kabul edilmemiş, çünkü bu karakter kozmetik ürünlerine kadar uzanmayıp sadece kullanım şekillerinden birisi açısından veya malın istikameti/gideceği yer açısından söz konusudur.

 

 

 

 

 

AB Adalet Divanı Genel Mahkemesi, 16/04/2008, T-181/05, Citi

 

 

 

Genel Mahkeme, “Citi” markasının, sadece bir AB üye ülkesinde (İspanya) kullanılmasının haklı sebep teşkil etmeyeceğine karar vermiştir. Çünkü ilk olarak, ulusal markanın coğrafi korumasının kapsamı, başvuru konusu markanın korumasının talep edildiği coğrafi alana genişletilemez; ikinci olarak ise, ulusal markanın geçerliliği ulusal mahkemeler nezdinde uyuşmazlık konusu haline gelmiştir. İlaveten, “citi.es” alan adının sahipliği de olayla alakasız bulunmuştur.

 

 

 

AB Adalet Divanı Genel Mahkemesi, 10/05/2007, T-47/06, Nasdaq, Adalet Divanının C-327/07 P. sayılı kararıyla onanmıştır.

 

 

 

Mahkeme, EUIPO Temyiz Kurulu tarafından haklı sebebe ilişkin olarak öne sürülen tek argümanı (Nasdaq kelimesinin “Nuovi Articoli Sportivi Di Alta Qualita” ibaresinin kısaltması olması nedeniyle seçilmesi), edatların (y.n: burada “di” ibaresi) genellikle kısaltmalara dâhil edilmemesi hususunu göz önüne alarak ikna edici bulmamıştır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

EUIPO Temyiz Kurulu, 23/11/2010, R 240/2004-2, WATERFORD STELLENBOSCH (fig.) / WATERFORD

 

 

Başvuru sahibinin, WATERFORD kelimesinin isimlerde ve markalarda çok yaygın olmasından ötürü haklı sebep bulunduğu yönündeki argümanının aksine, Kurul, başvuru sahibinin WATERFORD markalarının pazarda birlikte var olduğunu gösterir herhangi bir kanıt sunamadığı gibi ilgili genel tüketici kesiminin (Birleşik Krallıktaki) Waterford ibaresini yaygın bir coğrafi yer adı olarak göreceği yönünde bir çıkarımı mümkün kılacak herhangi bir delil de sunmamış olduğuna kanaat getirmiştir.

İlgili tüketicilerin çekişme konusu işaretler arasında gerekli bağlantıyı kurabilmesi bakımından işaretin özgünlüğünün (tekliğinin) değerlendirilmesinde bu argümanlar bir rol oynamakla birlikte, eğer işaretin özgünlüğünü / tekliği ortaya konmuşsa, bu tarz argümanlar haklı sebep teşkil etmeyecektir.

İlaveten Kurul, sadece, (a) işaretin üzerinde kullanıldığı malları teşhis etmeye bilhassa uygun olması, (b) başvuru sahibinin işareti halihazırda aynı veya benzer mallar için AB sınırları dahilinde ve/veya AB sınırları dışında kullanıyor olması, veya (c) başvuru sahibinin, itiraz sahibine ait markanın başvurusunun önüne geçen bir başvurunun ardından gelen başvuruya dayalı olarak bir hak ileri sürmüş olması hususlarına bağlı olarak haklı sebep koşulunun sağlandığının kabul edilemeyeceğini belirtmiştir.

 

 

 

AB Adalet Divanı Genel Mahkemesi, 22/01/2015, T-322/13, KENZO

 

 

 

 

Mahkemeye göre, başvuru sahibinin ilk isminin Kenzo olması gerçeği, EUTMR 8(5) maddesi bağlamında haklı sebep teşkil etmek bakımından yeterli değildir.

 

EUIPO Temyiz Kurulu, 06/10/2006, R 428/2005-2, TISSOT / TISSOT

 

 

 

Kurul, TISSOT ibaresinin 1970’lerin başından beri başvuru sahibiyle ilişkili bir ticari şirketin isminden türetildiği yönündeki (herhangi bir delile dayanmayan) iddianın, bir an için kanıtlandığı kabul edilse dahi, tek başına, EUTMR 8(5) maddesi anlamında haklı sebep teşkil etmeyeceğine karar vermiştir. Tanınmış bir marka ile çakışan bir soyada sahip kişiler, bu ismi, söz konusu tanınmış markanın sahibinin gayretleri ile inşa edilmiş ünden haksız yarar sağlayabilecek bir şekilde ticaret alanında kullanmaya hakkı olduklarını varsaymamalıdırlar.

 

 

 

EUIPO Temyiz Kurulu, 18/08/2005, R 1062/2000-4, GRAMMY

 

 

Başvuru sahibi, GRAMMY ibaresinin, soyadlarının (Grammatikopoulos) uluslararası alanda kolay ve kulağa hoş gelen kısaltması olduğunu ileri sürmüştür. Kurul, bu argümanı, EUTMR 8(5) maddesinin uygulanmasını engelleyecek bir haklı sebep teşkil etmesi bakımından yeterli görmemiştir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

EUIPO Temyiz Kurulu, 15/06/2006, R 1142/2005-2, (fig.) marie claire / MARIE CLAIRE et al.

 

 

EUTMR 8(5) maddesi bağlamında haklı sebep, önceki markanın ayırt edici karakterine zarar verilmesine veya ününden haksız bir yarar sağlanmasına rağmen, eğer başvuru sahibinin markayı kullanmaktan kaçınmasının makul surette beklenemeyecek olması veya başvuru sahibinin, markayı kullanmak için itiraza gerekçe gösterilen markadan daha önceye dayalı özel bir hakkının bulunması halinde, başvuruya konu markanın, başvuru kapsamındaki mallar için tescilinin ve kullanımının haklı görülebilmesi anlamına gelmektedir. Özellikle, sadece, (a) işaretin üzerinde kullanıldığı malları teşhis etmeye bilhassa uygun olması, (b) başvuru sahibinin işareti halihazırda aynı veya benzer mallar için AB sınırları dâhilinde ve/veya AB sınırları dışında kullanıyor olması, veya (c) başvuru sahibinin, itiraza dayanak markadan daha önceki tarihli bir markayı ileri sürmüş olması hususlarına bağlı olarak haklı sebep koşulunun sağlandığı kabul edilemez. (25/04/2001, R 283/1999-3, HOLLYWOOD).

Önceki marka sahibinin müsamahasıyla ilgili olarak Kurul, bu müsamahanın sadece dergiler için olduğunu, ancak kendi sektörüne yakın olan (yani tekstil) mallar için olmadığını belirtmiştir. İç hukuk, her bir tarafın kendi iştigal alanında koruma elde etmesine rağmen, bir tarafın diğer tarafın iştigal alanına yaklaşarak onun haklarına tecavüz edebilecek olması durumunda korumanın genişletilmesinin reddedilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.

Bu faktörler ışığında Kurul, birlikte var olmanın, başvurunun tesciline izin veren haklı bir sebep teşkil etmediği sonucuna ulaşmıştır.

 

 

 

 

 

 

AB Adalet Divanı Genel Mahkemesi, 26/09/2012, T-301/09, Citigate, § 116, 125 ve 126.

 

 

 

 

Başvuru sahibinin, tescili talep olunan mal ve hizmetlerle ilgili olarak Citigate ibareli / ibaresini içeren çeşitli markaları kullanmış olması nedeniyle başvuruya konu Citigate markasını kullanmakta haklı sebebi bulunduğu argümanına karşılık Mahkeme şunları söylemiştir: Başvuru sahibi tarafından sunulan belgeler sadece ticari işletme adı Citigate kelimesini içeren çeşitli şirketlerin ve yine bu kelimeyi içeren bazı alan adlarının bulunduğunu göstermektedir. Bu kanıt haklı sebep bulunduğunu söylemek için yeterli değildir, çünkü bunlar Citigate markasının fiili kullanımını göstermemektedir.

Başvuru sahibinin, müdahillerin Citigate ibaresinin başvuru kapsamındaki mal ve hizmetlerle ilgili olarak kullanılmasına ses çıkarmaması nedeniyle markayı kullanmakta haklı sebebi bulunduğu yönündeki argümanı hakkında ise Mahkeme, belirli durumlarda, önceki markaların pazarda birlikte var olmasının (…) 8(5) maddesi bağlamında iki marka arasında bağlantı kurulması riskini azaltabileceği ihtimalinin de hesaba katılması gerektiğini ifade etmiştir. Somut olayda, birlikte var olma (coextistence) kanıtlanmamıştır.

 

Avrupa Birliği hukukunda itiraz/dava konusu olmuş yukarıda yer verilen gerçek örneklerden anlaşılacağı üzere, markanın kullanımında haklı sebep bulunduğu argümanı, ancak bazı istisnai şartlar altında haklı görülmektedir. AB marka hukukunda haklı sebebe ilişkin olarak, başvuru sahipleri tarafından en çok ileri sürülen argümanların, ibarenin fiili kullanımı ve ibarenin başvuru sahibinin adı veya soyadında yer alması gibi argümanlar olduğu söylenebilir.

6769 sayılı Kanun yürürlüğe girdikten sonra yapılan başvurular hakkında, Kanunun 6(5) maddesi çerçevesinde tanınmış marka gerekçe gösterilerek yapılacak itirazlarda, başvuru sahiplerinin ne sıklıkla “haklı sebebe dayanma” savunmasını kullanacakları, bu kapsamda çoğunlukla hangi argümanları ileri sürecekleri ve “haklı sebep” kavramının TÜRKPATENT ve mahkemeler tarafından somut uyuşmazlıklarda ne şekilde yorumlanıp uygulanacağını kuşkusuz ilerleyen yıllar içinde tecrübe edeceğiz.

 

H. Tolga Karadenizli

Şubat 2017, Ankara

karadenizlit@gmail.com

Kaynak: EUIPO, Current Trademark Practice, Part C: Opposition, Section 5: Trade marks with reputation, (Article 8(5) EUTMR, p. 65-69, Version 1.0, 01/08/2016)

[1] Upon opposition by the proprietor of a registered earlier trade mark within the meaning of paragraph 2, the trade mark applied for shall not be registered where it is identical with, or similar to, an earlier trade mark, irrespective of whether the goods or services for which it is applied are identical with, similar to or not similar to those for which the earlier trade mark is registered, where, in the case of an earlier EU trade mark, the trade mark has a reputation in the Union or, in the case of an earlier national trade mark, the trade mark has a reputation in the Member State concerned, and where the use without due cause of the trade mark applied for would take unfair advantage of, or be detrimental to, the distinctive character or the repute of the earlier trade mark.

6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanununun 6(5) maddesi anlamında markaların benzerliği konusunun mehaz AB Tüzüğü’nün ilgili maddesine dair AB Adalet Divanı içtihatları ve EUIPO uygulaması kapsamında değerlendirilmesi: “markalar arasındaki bağlantı”

10.01.2017 tarihinde yürürlüğe girmiş bulunan 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanununun “Marka tescilinde nispi ret nedenleri” başlıklı 6’ncı maddesinin 5’inci fıkrası, tanınmış markaların farklı mal/hizmetler için yapılmış sonraki tarihli benzer marka başvurularına karşı korunmasına imkân tanıyan bir düzenleme olup, bu düzenleme esas itibariyle 556 s. KHK’nın 8(4) maddesinin yeni kanuna aktarılmış halidir.

Mülga 556 s. KHK’nın 8(4) bendi ile 6769 sayılı Kanunun 6(5) bendi arasındaki belirgin tek farklılığı, sonraki tarihli başvurunun haklı bir sebebe dayanması istinası oluşturmaktadır. Haklı sebebe dayanma hususunun yeni Kanunun ilgili maddesi hükmüne eklenmesiyle, söz konusu hüküm mehaz EUTMR 8(5) maddesiyle tam uyumlu hale getirilmiştir. Ancak, yeni Kanun ile birlikte gelen “haklı sebebe dayanma” kavramı farklı bir yazıda ele alınacak olup, bu yazıda ilgili madde hükmü bağlamında markaların benzerliği hususu, mehaz AB Tüzüğü’nün (EUTMR) ilgili maddesi hakkındaki AB Adalet Divanı içtihatları ve EUIPO uygulamaları çerçevesinde ele alınacaktır.

IPR Gezgininde daha önce, “556 s. KHK m. 8/1-(b)’ye göre benzerlik kavramı ile m. 8/4’e göre benzerlik kavramının mukayesesi” konusunu ele almıştık. Bu yazıyı okumamış olanlar veya hatırlamak isteyenler https://iprgezgini.org/2016/07/27/556-sayili-khk-m-81-bye-gore-benzerlik-kavrami-ile-m-84e-gore-benzerlik-kavraminin-mukayesesi/ bağlantısından yazıya erişebilirler.

Söz konusu yazıda da ifade edildiği üzere, markaların benzerliği hem karıştırılma ihtimali [mülga 556 s. KHK m. 8/1-(b), EUTMR m. 8(1)(b)], hem de tanınmışlık [mülga 556 s. KHK m. 8/4, EUTMR m. 8(5)] gerekçeli itirazların kabulü için varlığı zorunlu bir ön koşuldur.

AB Adalet Divanı içtihatlarına göre, markaların benzerliği değerlendirmesi, her iki madde açısından da görsel, işitsel ve kavramsal benzerlik unsurlarını ve tüketicilerin işaretleri bir bütün olarak algılaması, nadiren farklı markalar arasında direkt bir karşılaştırma yapma şansı olması, çoğunlukla markalar hakkında zihninde kalan net olmayan resme itimat etmek zorunda olması  gibi genel ilkeler göz önüne alarak yapılmaktadır. Ancak, EUTMR 8(1)(b) ve 8(5) maddesi hükümleri, aranan benzerliğin düzeyi bakımından farklılaşmaktadır. Şöyle ki, çekişme konusu markalar arasında benzerlik bulunması durumunda, EUTMR 8(1)(b) maddesi kapsamındaki koruma, halkın ilgili kesimi açısından bu markalar arasında bir karıştırılma ihtimali bulunması koşuluna bağlı iken; EUTMR 8(5) maddesi kapsamında sağlanacak koruma için böyle bir ihtimalin varlığı gerekli değildir. Dolayısıyla, EUTMR 8(5) maddesinde sayılan zarar çeşitleri, halkın ilgili kesiminin söz konusu markalar arasında bir bağlantı kurmasının (to establish a link between them) yeterli olması koşuluyla, çekişme konusu markalar arasında daha düşük düzeydeki bir benzerlikten kaynaklanabilmektedir. (AB Adalet Divanı, 23.10.2003, C-408/01, ‘Adidas-Salomon and Adidas Benelux’, para 27, 29, 31; 27.11.2008, C-252/07, ‘Intel Corporation’, para. 57, 58, 66).

Adalet Divanı, itiraz konusu markanın, önceki markadan haksız yarar sağlama, ayırt edici karakterine veya ününe zarar verme ihtimali bulunup bulunmadığını değerlendirirken, -şayet markalar benzer bulunmuşsa-, ilgili tüketicilerin zihninde, markalar arasında bir bağlantı (link) kurulup kurulmayacağı hususunun incelenmesi gerektiğini açıklığa kavuşturmuştur. Adalet Divanı içtihadına göre, bu analiz, tanınmış markaya zarar verilmesi riskinin varlığına dair nihai değerlendirmeden önce yapılmalıdır.

Markalar arasındaki bağlantı kavramına ilk olarak, Adalet Divanı’nın 27/11/2008 tarih ve C-252/07 sayılı ‘Intel’ kararında (para. 30) aşağıdaki şekilde değinilmiştir:

Direktifin ilgili maddesinde sayılan zarar türleri, eğer mevcutsa, halkın ilgili kesiminin iki marka arasında bağlantı kurması, bir başka deyişle, markaları karıştırmamasına rağmen onlar arasında bir bağlantı kurması vasıtasıyla, çekişme konusu markalar arasında belli düzeyde benzerliğin bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.

Bağlantı (link) tabiri EUIPO uygulamasında ve dava hukukunda sıklıkla “ilişki” (association) olarak da anılmakta olup bu iki terim zaman zaman birbirinin yerine geçecek şekilde kullanılmaktadır.

Adalet Divanı, sadece çekişme konusu markaların benzer olması hususunun, onlar arasında bağlantı bulunduğu sonucuna ulaşmak için yeterli olmadığını belirtmektedir. Bilakis, markalar arasında bağlantı bulunup bulunmadığı, somut olaya özgü tüm ilgili faktörlerin dikkate alınması suretiyle genel olarak değerlendirilmelidir.

Intel kararı uyarınca (para. 42), böyle bir bağlantının bulunup bulunmadığının değerlendirilmesinde, aşağıdakiler ilgili faktörler olabilir:

  • Markalar arasındaki benzerliğin düzeyi. Markalar ne kadar benzerse, sonraki markanın, tüketicilerin zihnine önceki tarihli tanınmış markayı getirmesi o kadar olasıdır. (AB Adalet Divanı Genel Mahkemesi, 06/07/2012, T-60/10, ‘Royal Shakespeare’, para. 26 ve kıyas yoluyla AB Adalet Divanı, 27/11/2008, C-252/07, ‘Intel’ ön yorum kararı, para. 44)
  • Önceki markanın bilinir olduğu mal veya hizmetler ile sonraki tarihli markanın başvuru kapsamındaki mal veya hizmetlerin niteliği ve halkın ilgili kesimi. Mal veya hizmetler o kadar farklı olabilir ki, sonraki markanın halkın zihnine önceki markayı getirmesi o kadar olasılık dışı olur. (Intel, para. 49)
  • Önceki markanın tanınmışlığının gücü
  • Önceki markanın, kendiliğinden veya kullanım yoluyla elde edilmiş ayırt edici niteliğinin düzeyi. Önceki marka kendiliğinden ne kadar ayırt edici nitelikteyse, tüketicilerin sonraki tarihli aynı veya benzer bir markaya rastlamaları halinde, önceki markayı akıllarına getirmesi o kadar olası olacaktır.
  • Halkın ilgili kesiminde karıştırılma ihtimalinin varlığı

Bu liste sınırlayıcı değildir. Çekişme konusu markalar arasında bağlantı, bu kriterlerin sadece bazılarına bağlı olarak kurulabilir veya kurulmayabilir.

Halkın ilgili kesiminin, markalar arasında bağlantı kurup kurmayacağı konusu bir maddi mesele (question of fact) olup, bu soru her bir olayın kendi vakıa ve koşulları bağlamında yanıtlanmalıdır.

Bağlantı bulunup bulunmadığı, daha sonra dengelenmesi gereken tüm ilgili faktörleri göz önüne alarak değerlendirilmelidir. Dolayısıyla, (belki de markalar arasında EUTMR m. 8(1)(b)’ye göre karıştırılma ihtimali bulunduğu sonucuna ulaşabilmek için yeterli olmayacak ölçüde) zayıf veya uzak bir benzerlik düzeyi dahi, tüm ilgili faktörleri değerlendirmek suretiyle, halkın ilgili kesiminin markalar arasında bağlantı kurma ihtimali bulunduğu sonucunu haklı çıkarabilir. Bu bağlamda, Adalet Divanı, 24/03/2011 tarih, C-552/09 P sayılı ‘Timi Kinderjoghurt’ kararının 65 ve 66. Paragraflarında aşağıdaki hususları ifade etmiştir:

Genel değerlendirme, ilgili faktörlerin karşılıklı bağımlılığına ve markalar arasındaki düşük düzeydeki benzerliğin, önceki markanın güçlü ayırt edici niteliğiyle telafi edilebileceğine işaret etmesine rağmen… şayet çekişme konusu markalar arasında hiç benzerlik yoksa, önceki markanın ünü veya tanınırlığı ve çekişme konusu mal / hizmetlerin aynı veya benzer olması, halkın markalar arasında bağlantı kurması bakımından yeterli değildir…

… Ancak ve ancak çekişme konusu markalar arasında, zayıf da olsa bir benzerlik mevcutsa,  Genel Mahkeme, düşük düzeyde benzerliğe karşın önceki markanın tanınmışlığı gibi diğer ilgili faktörleri dikkate almak suretiyle, halkın ilgili kesimi açısından markalar arasında karıştırılma ihtimali veya markalar arasında bağlantı bulunup bulunmadığı hususunda bir genel değerlendirme yapmak zorundadır.

Mahkeme içtihatları, markalar arasındaki bağlantının, tek başına, EUTMR m. 8(5)’de sayılan zarar çeşitlerinden (mülga 556 s. KHK m. 8/4 ve 6769 sayılı Kanun m. 6(5)’de sayılan koşullar) birinin bulunduğu sonucuna ulaşmak açısından yeterli olmadığına da açıklık getirmiştir. (26/09/2012, T-301/09, ‘Citigate’, para. 96) Ancak, önceki markaya zarar verilmesi veya haksız yarar sağlanmasının olası olup olmadığını belirlemeden önce, markalar arasında bağlantının (veya ilişkinin) varlığı zorunludur.

Markalar arasında bağlantı bulunduğu yönünde karar verilen örnekler:

Aşağıdaki örneklerde, markalar arasındaki benzerlik düzeyi (diğer ilave faktörlerle beraber), tüketicilerin markalar arasında bağlantı kuracağı sonucuna ulaşmak için yeterli bulunmuştur.

Önceki tarihli tanınmış marka Sonraki tarihli başvuru Vaka/dava numarası

BOTOX

BOTOLYST / BOTOCYL

T-345/08 ve T-357/08 (birleşmiş davalar) (C-100/11P sayılı kararla onanmıştır)

BOTOX markası, kırışıklık tedavisi için farmasötik preparatlar açısından, 3. sınıfa dahil çeşitli malları kapsayan sonraki tarihli markanın başvuru tarihi itibariyle Birleşik Krallık’ta tanınmışlığa sahiptir. Önceki markanın kapsamındaki kırışıklık tedavisi için farmasötik preparatlar ile sonraki tarihli markanın kapsamındaki kozmetik kremler arasında düşük düzeyde benzerlik bulunmuştur. Ancak, parfümler, güneşlenme sütleri, şampuanlar, banyo tuzları, vb. mallar ile önceki markanın kapsamındaki malların benzer olmadığı kanaatine varılmıştır. Buna rağmen, çekişme konusu mallar bağlantılı sektörlere ilişkindir. İlgili tüketiciler (hem uzmanlaşmış tüketiciler hem de halkın geneli) sonraki tarihli markaların, BOTO- ibaresi ile başladığını farkedecektir ki, bu ibare halk nezdinde tanınmışlığa sahip BOTOX markasının neredeyse bütününü teşkil etmektedir. Ayrıca, BOTO- hem eczacılık hem de kozmetik alanında tanımlayıcı bir anlamı bulunmayan ve yaygın olmayan bir ön ektir. BOTOX ibaresi, “botulinum” için “bo” ve “toxin” için “tox” şeklinde bölünebilse dahi, bu ibarenin en azından Birleşik Krallık’ta, kendiliğinden veya kullanıma bağlı arttırılmış ayırt edici niteliği bulunmaktadır. Tüm ilgili faktörlerin ışığında, tüketiciler BOTOLYST ve BOTOCYL markaları ile tanınmış BOTOX markası arasında bağlantı kuracaklardır. (para. 65-79)

 

 

Önceki tarihli tanınmış marka Sonraki tarihli başvuru Vaka/dava numarası
 

RED BULL

 red-dog

R 70/2009-1

 

Temyiz Kurulu; (i) markaların bazı ortak unsurları içermesi, (ii) çekişme konusu malların (32-33. sınıflara dahil) aynı olması, (iii) RED BULL markasının tanınmış olması, (iv) RED BULL markasının kullanım sonucu güçlü bir ayırt edici nitelik kazanmış olması, (v) karıştırılma ihtimali bulunması nedenleriyle markalar arasında bağlantı bulunduğu kanaatine ulaşmıştır. (para. 19) Tanınmış RED BULL markasını bilen ortalama içecek tüketicisinin, aynı tür içecekler üzerinde RED DOG markasını görmesi halinde derhal önceki markayı anımsayacağını varsaymak makul olacaktır. Intel kararına göre, bu markalar arasında bağlantı bulunduğu anlamına gelmektedir. (para. 24)

 

 

Önceki tarihli tanınmış marka Sonraki tarihli başvuru Vaka/dava numarası

VIAGRA

VIAGUARA

T-332/10

 

Markalar bir bütün olarak yüksek düzeyde benzerdir. Görsel olarak, önceki markada bulunan tüm harfler, sonraki tarihli markada mevcut olup, ilk 4 harf ve son 2 harf aynı dizilimdedir. Halkın, kelimelerin başlangıç kısmına daha çok dikkat etmesi nedeniyle markalar arasında görsel benzerlik bulunmaktadır. İlk ve son hecelerin aynılığı, orta hecelerde ortak ses bulunmasıyla birlikte, yüksek düzeyde işitsel benzerlik bulunduğu sonucunu doğurmaktadır. Her iki ibarenin de bir anlamı yoktur, bu nedenle halk kavramsal olarak iki markayı birbirinden ayıramayacaktır.

 

Önceki marka, 5. sınıfta yer alan, ereksiyon bozukluğu tedavisi için ilaçları; sonraki marka ise 32 ve 33. sınıflarda yer alan, alkolsüz ve alkollü içecekleri kapsamaktadır. Önceki tarihli markanın belirtilen mallar için tanınmışlığı konusunda ihtilaf bulunmamaktadır. Genel Mahkeme, çekişme konusu markaların kapsamındaki malların farklı olması nedeniyle bu mallar arasında doğrudan bir bağlantı bulunmamasına rağmen, markalar arasındaki yüksek benzerlik düzeyini ve önceki markanın güçlü tanınmışlık düzeyini dikkate alarak önceki markalarla ilişki / bağlantı kurulabileceği sonucuna ulaşmıştır. (para. 52)

 

 

Markalar arasında bağlantı bulunmadığı yönünde karar verilen örnekler:

Aşağıdaki örneklerde, tüm ilgili faktörlerin değerlendirilmesi neticesinde, markalar arasında bağlantı kurulması ihtimali bulunmadığı sonucuna ulaşılmıştır.

Önceki tarihli tanınmış marka Sonraki tarihli başvuru Vaka/dava numarası

repsol

resol R 724/2009-4
 

Markalar arasında sadece belli düzeyde görsel ve işitsel benzerlik bulunmaktadır. Temyiz Kurulu, önceki markanın sadece enerji dağıtımı hizmetleri bakımından tanınmışlığının kanıtlandığı sonucuna ulaşmıştır. Bu hizmetler, başvuru konusu markanın kapsamındaki 18, 20, 24 ve 27. sınıflardaki mallardan tamamen farklıdır. Gerek önceki markanın tanınmışlığın kanıtlandığı enerji dağıtımı hizmetleri, gerekse başvuru kapsamındaki mallar, makul düzeyde gözlemci ve dikkatli olduğu kabul edilen ortalama tüketicilere hitap etmektedir. Çekişme konusu markaların kapsamındaki mal ve hizmetlerin hitap ettiği halkın ilgili kesimi ortak olsa dahi, bu mal ve hizmetler o kadar farklıdır ki, sonraki markanın, halkın zihnine önceki markayı getirmesi olası gözükmemektedir. Söz konusu mal ve hizmetlerin kullanımındaki büyük farklılıklar, EUTMR 8(5) hükmünün uygulanabilmesi ve önceki markanın ününden veya ayırt edici karakterinden haksız yarar sağlanabilmesi için gerekli olan, halkın çekişme konusu markalar arasında bağlantı kurması koşulunu oldukça olasılık dışı hale getirmektedir.

Bir çanta veya mobilya ürünü satın alma niyetindeyken, tüketicilerin, bu malları, enerji sektöründeki hizmetler bakımından çok tanınmış bir markayla ilişkilendirmesi de olası gözükmemektedir. (para. 69-79)

 

Önceki tarihli tanınmış marka Sonraki tarihli başvuru Vaka/dava numarası

ONLY

only-givenchy

R 1556/2009-2

(T-586/10 sayılı kararla           onanmıştır)

3. sınıftaki mallar aynıdır ve aynı tüketiciye hitap etmektedir. Çekişme konusu markalar arasında hafif düzeyde görsel ve kavramsal benzerlik ile orta düzeyde işitsel benzerlik bulunmaktadır. Önceki marka tanınmışlığa sahip olmasına rağmen, markalar arasında, özellikle “only” ve ayırt edici baskın unsur olan “givenchy” ibarelerinin birleşimiyle oluşan kavramsal bütün nedeniyle oluşan farklılıklar halkın markalar arasında bağlantı kurmaması için yeterli olacaktır. Dolayısıyla Temyiz Kurulu’nun, EUTMR 8(5) hükmünün uygulanması için gerekli koşullardan birisi olan, markaların halkın aralarında bağlantı kurmasına yetecek düzeyde benzer olması koşulunun sağlanmadığı yönündeki tespiti yerindedir. (para. 65, 66)

 

Özetle, somut bir olayda markalar arasındaki benzerlik düzeyi, diğer ilgili faktörlerle birlikte değerlendirildiğinde, markalar arasında karıştırılma ihtimali bulunduğu sonucuna ulaşmak için yeterli olmayabilecek iken aynı benzerlik düzeyi, yine olaya özgü tüm faktörlerle birlikte, 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanununun 6(5) maddesi (mülga 556 s. KHK m. 8/4) bakımından, halkın markalar arasında bağlantı kurmasına yeterli olabilir. Ancak, markalar arasındaki bağlantının varlığı, ilgili maddede sayılan diğer koşulların da varlığı açısından bir karine teşkil etmemektedir. Dolayısıyla, tüketicilerin, markalar arasında bağlantı kuracağı tespit edilmişse, ilgili maddede sayılan koşullardan herhangi birisinin (tanınmış markanın ününden haksız yarar sağlanması, markanın itibarının zarar görmesi, ayırt edici karakterin zedelenmesi) somut olayda gerçekleşme ihtimali bulunup bulunmadığı hususu da ayrıca değerlendirmelidir.

 

H. Tolga Karadenizli

Ocak 2017, Ankara

karadenizlit@gmail.com

Kaynak: EUIPO, Current Trademark Practice, Part C: Opposition, Section 5: Trade marks with reputation, (Article 8(5) EUTMR, p. 37-42, Version 1.0, 01/08/2016)

Yeni Sınai Mülkiyet Kanununda Tescile Dayalı Kullanım Savunması ve İhlal Davaları

poyraz-law

 

6769 s. Sınai Mülkiyet Kanunu’nun 10.01.2017 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmesinin ardından sınai mülkiyet haklarına ilişkin mevzuat nihayet bir çatı altına toplanmış oldu.

Kanunun, “Ortak ve Diğer Hükümler” başlıklı 5. Kitap,  Birinci Kısım’da sınai mülkiyet haklarına ilişkin “Ortak Hükümler” düzenlenmiş olup yeni düzenleme ile birlikte yürürlüğe giren maddelerden birisi de “önceki tarihli hakların etkisi” başlığı altında düzenlenmiş olan 155. Maddedir.

“MADDE 155- (1) Marka, patent veya tasarım hakkı sahibi, kendi hakkından daha önceki rüçhan veya başvuru tarihine sahip hak sahiplerinin açmış olduğu tecavüz davasında, sahip olduğu sınai mülkiyet hakkını savunma gerekçesi olarak ileri süremez.”

Madde gerekçesine bakıldığında, maddeyle “başkasının sınai mülkiyet hakkına tecavüz ettikleri tespit edilen kişilerin, o sınai mülkiyet hakkından daha sonraki bir tarihte kendi adlarına yapılan tescile dayanmalarının önü kapatılmıştır. Sonraki tarihli tescil, bir hukuka uygunluk nedeni olarak kabul edilmemiştir.  Böylece aradaki kullanımların şartları gerçekleşmişse hakka tecavüz oluşturacağı ve her ne kadar davalı taraf adına tescil mevcut olsa da bu dönemdeki kullanım için de şartları varsa tazminat sorumluluğunun doğacağı kabul edilmiştir.” şeklindeki gerekçelere dayanıldığı görülmektedir.

Söz konusu madde metni incelendiğinde, önceki hak sahibinin tescilli bir hakka dayalı olarak açtığı ihlal davalarında, ihlal suçunu işleyen ve fakat marka, patent veya tasarım başvurusu/tesciline sahip sonraki hak sahibinin, salt söz konusu başvuruya/tescile dayalı olarak kullanımını gerçekleştirdiği ve bu kullanımlarının hukuka uygun olduğu şeklindeki savunmanın bir defi olarak ileri sürülemeyeceği düzenlemiştir. İşbu düzenleme kanunda yeni bir madde olarak yer almakla birlikte aslında uzunca bir süredir doktrin ve yargı makamları nezdinde de tartışma konusu olan ve nihayetinde bu tartışmalar neticesinde şekillenmiş bir düzenlemedir.

Hızlıca geçmiş uygulamaya bir göz atarsak yukarıda bahsi geçen madde aslında 551 s. KHK’da zaten var olan bir düzenlemeydi. Zira 551 Sayılı KHK’nın 78. Maddesinde düzenlenen “önceki tarihli patentlerin etkisi” başlıklı maddede “Patent sahibi patentini kendi patentinden daha önceki rüçhan tarihine sahip olan patent sahiplerinin açmış olduğu patente tecavüz davasında bir savunma gerekçesi olarak ileri süremez.” Hükmünü amirken aynı KHK’nın 79. maddesi “Patent konusu buluşun kullanılması, önceki tarihli bir patentle korunan buluşun kullanılması ile mümkün olması halinde bu husus patentin geçerliğine hiç bir engel teşkil etmez. Böyle bir durumda, ne önceki tarihli patent sahibi, sonraki tarihli patenti onun geçerli olduğu süre içinde sahibinin izni olmaksızın kullanabilir, ne de sonraki tarihli patent sahibi önceki tarihli patentin geçerliliği süresince, sahibinin izni olmaksızın patent konusunu kullanabilir. Ancak, sonraki tarihli patent sahibi, önceki tarihli patent sahibinin iznini almış veya o patent üzerinde zorunlu lisans elde etmişse, önceki tarihli patenti de kullanabilir” hükmünü amirdi. Dolayısıyla 551 sayılı KHK açıkça tescilli bir patent/faydalı model hakkının kendinden önce tescil edilmiş bir patent/faydalı modelden doğan hakka tecavüz edebileceğini ifade etmektedir.

Bununla birlikte 551 sayılı KHK’nın 78. Maddesinde yer alanla benzer bir düzenlemeye ne 556 s. KHK’da ne de 554 s. KHK’da yer verilmemişti. Hatta öyle ki Yüksek Mahkeme uygulamalarına bakıldığında, Yargıtay, tescilli bir hakkın kullanımının hukuka uygun bir kullanım olduğu ilkesini uzunca bir süre herhangi bir istisna dahi tanımaksızın mutlak bir şekilde uygulamış ve tescile dayalı hak hukuken ortadan kalkmadığı sürece, bu süreçteki kullanım nedeniyle tecavüzün varlığını asla kabul etmemiştir. (HGK, 16,7,2008 tarih, E. 2008/11-501, K. 2008/507, Yargıtay 11 HD 09.06.2008 T. 2007/5812E, 2008/7630 K sayılı kararları)

Bununla birlikte öncelikle endüstriyel tasarımlar yönünden daha sonralar ise markalar yönünden de önceki KHK’lar döneminde, yargı makamları önünde sonraki tescilli hakka rağmen, önceki tescilli bir hakkın ihlali halinde somut uyuşmazlığın koşulları çerçevesinde ihlal ve tazminat yükümlülüğünü doğabileceği tartışmalara neden olmuştur.

Örneğin 554 sayılı KHK’nın 17. Maddesinde açıkça belirtildiği üzere, “Tescil edilmiş bir tasarımın kullanılması hak ve yetkileri münhasıran tasarım hakkı sahibinindir.” Bu itibarla “Üçüncü kişiler, tasarım hakkı sahibinin izni olmadan koruma kapsamındaki tasarlanan veya tasarımın uygulandığı bir ürünü üretemez, piyasaya sunamaz, satamaz, sözleşme yapmak için icapta bulunamaz.” hükmü yer almakta idi.

Buradaki üçüncü kişiler kavramının içerisine, önceki tasarıma tecavüz teşkil eder nitelikteki sonraki tescilli tasarım sahiplerinin de girip girmeyeceği mahkemeler nezdinde de tartışılmıştır. Nitekim Ankara 3. Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi’nce verilen 2012/42E ve 2012/120 K sayılı ilamında, 554 s. KHK’nın mehazını oluşturan AB Topluluk Tasarım Tüzüğüne ve Adalet Divanı’nın benzer bir uyuşmazlık ile ilgili verdiği 16.06.2012 tarih, C-488/10 sayılı bir kararına da atıfta bulunarak;

…bunun aksinin açıkça yasal düzenlemede yer almadığı, esasen bu sonucun incelemesiz ve hızlı tescil sisteminin geçerli olduğu Topluluk Tasarımları bakımından hukuki bir gereklilik olduğu, hatta ilk tescil sahibinin ikinci tasarımın hükümsüzlüğünü istemeden tecavüz davası açabileceği, bunun sisteme aykırı düşmediği gibi sonraki tasarım sahibinin tescil sırasında kötüniyetli olup olmamasının dahi bu sonucu değiştirmeyeceğini karar altına aldığı”

gerekçesiyle 554 s. KHK’nın mehazını oluşturan AB Tasarım Tüzüğü’nün yorumuna dair verilen bu kararın aynı sistemi benimseyen 554 s. KHK’nın yorumu için de geçerli olacağından bahisle sonraki tarihte tescil edilmiş olan bir tasarımın, tescilin varlığına rağmen önceki tarihli tescilli tasarımdan doğan hakları ihlal etmesi halinde tecavüz edebileceğini hüküm altına almıştır.

554 s. KHK’da bu düzenlemeye paralel olarak ise 556 s. KHK’da “Marka tescilinden doğan hakların kapsamı” kenar başlığını taşıyan Madde 9 hükmünün 1.fıkrası ise aynen şöyleydi: “Marka tescilinden doğan haklar münhasıran marka sahibine aittir. Marka sahibi aşağıda belirtilen fiillerin önlenmesini talep edebilir.” düzenlemesi yer almaktaydı.

Bu hususta da yine Ankara 2. FSHHM’nin 29.09.2011 gün ve E.2010/218, K.2011/183 sayılı hükmünde yine önceki sınai hakka dayalı olarak açılan bir ihlal davasında, ihlal eylemi gerçekleştiren tarafın tescil başvurusu bulunduğuna ilişkin savunması ile ilgili olarak aynen aşağıdaki gibi hüküm kurulmuş idi;

“Davalı vekili müvekkilinin yargılama konusu kullanımı içeren iki adet marka tescil başvurusu bulunduğunu bildirmiştir. Bir marka tescil başvurusunda bulunmak, başvuru sahibine markasal anlamda işareti kullanma ve koruma hakkı sağlamaz. Şayet, bu süre içerisinde işaret kullanılır ve bu da bir başkasının tescilli markası ile iltibasa sebebiyet verirse hak sahibinin talebi üzerine ihlâlin önlenmesi kararı verilebilir. Bu sebeple eylem, başvuruların varlığına rağmen hukuka aykırı kabul edilmiştir. Kaldı ki hâlen bir tescil yoktur. Bir an için tescilin gerçekleştiği kabul edilse de sonuç değişmeyecektir. Çünkü davalının kullandığı işaretin davacının tescilli sınai haklarına tecavüz ettiği bir mahkeme kararı ile tespit edilmiştir. Yargısal yetkisi bulunmayan TPE’deki marka uzmanı ve benzeri sıfatlı görevlilerin -tescile yönelik- tasarrufu mahkeme kararının hukuka uygunluğunu ortadan kaldıramayacak ve yargılamanın uyuşmazlığı sona erdiren kararının akıbetini değiştiremeyecektir. Aksi hâlde yargılama makamlarının kararlarının mukadderatı, idarî kurumların şu veya bu saikle verdiği kararların sonucuna bağlanmış olur ki bu kabul edilemez. Bu nedenle, davalının başvurularının, kendi eylemlerine bir hukuka uygunluk kazandırması olanaksızdır.”

Ve fakat söz konusu hüküm Yüksek Mahkeme incelemesi neticesinde bozulmuş, bu defa yerel mahkemece önceki kararda aşağıdaki gerekçeler ile 2013/106 E, 2013/164K sayılı dosya kapsamında direnilmiş idi;

“Gerçek hak sahibinin önceki tarihli tescili ile sonraki tescilin birlikte mevcut olduğu ve önceki hak sahibinin sonraki tescil sahibinin kullanımının durdurulmasını istediği hallerde, hangi tescile öncelik verileceği; bu durumda marka hakkına tecavüzün önlenmesine karar verilip verilemeyeceği konusu, 556 sayılı KHK’nın mehazı olan düzenlemelere sahip Avrupa Birliği ülkelerinde de tartışılmıştır.

Orijinal metni ve Türkçe tercümesi dosyaya eklenen Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) 21.02.2013 gün ve C-561-11 sayılı kararıyla böyle bir durumda, önceki tescil sahibinin marka tescilinden doğan haklarını, sonraki marka sahibine karşı ileri sürebileceğini, bunun için sonraki markanın tescilinin hükümsüz kılınmasının gerekmediğini ve hatta sonraki tescil sahibinin kötüniyetli olmasının da icap etmediğini içtihat etmiştir. ABAD aynı ilkeye ilk olarak, tasarımlarla ilgili olarak tesis ettiği kararında işaret etmiştir. (ABAD’ın 16.02.2012 gün ve C-488-10 sayılı kararı). Zaten ABAD son kararında ilk kararına referans vermiştir.” (C-561/11 sayılı ABAD kararı hakkında IPR Gezgini’nde -Avrupa Birliği Adalet Divanı “FCI” Ön Yorum Kararı- başlıklı yazı Şubat 2013 yayımlanmıştır. bkz. http://wp.me/p43tJx-7D)

Görüleceği üzere Ankara 2 FSHHM’nin Adalet Divanı kararına da atıfta bulunmak suretiyle önceki tescil sahibinin, sonraki markayı hükümsüz dahi kıldırmadan, ihlal talebinde bulunmasının mümkün olduğu yönünde direnme kararında bulunduğu görülmüştür.

Yüksek Mahkemenin 2013/17104 E.  ve 2014/14018 K. sayılı başka bir içtihadında ise sonraki markanın kötü niyetli tescil nedeniyle hükümsüzlüğü halinde, tescilinin mevcut olduğu süre boyunca ki kullanımlarının dahi hukuka uygun bir kullanım olarak kabul edilmemesi gerektiği kabul edilmiş idi;

“Somut uyuşmazlıkta da taraflar arasında uzun yıllardır devam eden ticari ilişkinin bozulması sonrasında davalının davacının ticari faaliyetlerinde kullandığı ve ticaret unvanının da esaslı unsurunu oluşturan ANTEO ibaresini adına marka olarak tescil ettirdiği, bu tescilin davacının açtığı dava sonucu mahkeme kararıyla markanın hükümsüz kılındığı ve söz konusu hükümsüzlük kararında davalının tescilde kötü niyetli olduğunun da tespit edilmiştir. Bu durumda, davalının kötü niyetli marka tescili nedeniyle davacının uğradığı maddi zararın tazmine ilişkin olarak açılan işbu davada davacı isteminin, gerek hükümsüzlük kararında dayanılan gerekçeler ve gerekse yukarıda anılan Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararında belirtilen ve bu davaya konu uyuşmazlık için de geçerli bulunan esaslar ile taraflar arasındaki hukuki ilişkininde de göz önüne alınarak değerlendirilmesi gerekirken, yazılı gerekçeyle davanın reddine karar verilmesi doğru olmamış, kararın bu nedenle davacı yararına bozulması gerekmiştir.”

Sonuç olarak özellikle ABAD’ın Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) tarafından verilen 16.06.2012 gün ve C-488/10 sayılı karar sonrasında ülkemizde de gerek yerel mahkemelerce verilen kararlar ve gerekse de nihayetinde Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun tasarımlarla ilgili olarak 27.03.2013 gün ve E.2013/11-209, K.2013/399 sayılı kararları neticesinde kanaatimce 6769 sayılı kanunun 155. maddesinin de ortaya çıkışına yol açan içtihatlar oluşmuştur.

Her ne kadar kanun maddesinde “kötü niyet” kavramı ile ilgili hiçbir açıklama yer almamakta ise de uygulamada, özellikle markalar yönünden, yargı makamlarının 155. maddeyi nasıl yorumlayacağını ve içtihatların ne şekilde oluşacağını hep birlikte göreceğiz.

Av. Poyraz DENİZ

Ocak 2017

Üniversitelerin Sınai Mülkiyetten Doğrudan Gelir Elde Etmesi Sorunu ve Sınai Mülkiyet Kanunu 121. Maddesi 8. Fıkrası 2.Cümlesi ile Gelen Çözüm

Sınai Mülkiyet Kanunu’nun (“SMK”) yürürlüğe girmesi ile birlikte hâlihazırda uzun süredir gündemimizi meşgul eden “SMK ile gelen yenilikler” konusunun, olması gerektiği gibi tüm camia tarafından bir süre daha yazılacağı, çizileceği ve tartışılacağı açıktır. Birçok yeniliğin uygulanabilirliğini veya yeni uygulamaların yeni sorunları doğurup doğurmayacağını zamanla hep birlikte tecrübe edeceğiz.  Ancak herhâlükârda SMK’nın, eski KHK’lar ile artık yoluna devam etmesi çok zorlaşan sınai mülkiyet tescil ve koruma sistemine taze kan getireceği ve tıkanmış noktaların önünü açacağı ümidini taşımaktayım.

Bilindiği üzere, SMK’nın 121 madde numaralı ve “Yükseköğretim kurumlarında gerçekleşen buluşlar” başlıklı maddesi, özellikle devlet üniversitelerinde yapılan buluşlar üzerindeki hak sahipliği konusunu köklü olarak değiştirdi.  Bu değişiklik, SMK’ya ilişkin yapılan birçok bilgilendirme toplantılarında ve seminerlerde tartışıldı. Maddenin gerekçesinde de açıkça anlaşıldığı üzere,  son yıllarda üniversitelere teknoloji transferi ve sınai mülkiyetin ticarileştirilmesi suretiyle ekonomiye katma değer yaratma konusunda yüklenen rol dikkate alındığında, 121. madde ile getirilen bu değişiklikler global örnekler ile paralellik göstermektedir.

Bu yazıyı, 121. maddenin çokça konuşulan üniversitelerdeki buluşlar üzerindeki hak sahipliği konusunda yapılan bu önemli değişikliğine değil,  aynı maddenin 8. fıkrasının 2. cümlesine değinmek üzere kaleme almak istedim. Zira bu cümlenin, buluşların ticarileştirilmesi konusunda üniversiteleri ve özellikle üniversiteler bünyesinde görev yapan Teknoloji Transfer Ofislerini (“TTO”)[1] çok rahatlatacağını ve üniversitelerin buluşları ticarileştirmesi suretiyle gelir elde etmesi yönündeki engelleri ortadan kaldıracağını düşündüğüm için, bu yazı ile altını çizmek ve değerli IPR Gezgini okuyucularımızla paylaşmak istedim.

SMK’nın değinmek istediğim cümlesinin yer aldığı madde fıkrası metni şu şekildedir:

 Yükseköğretim kurumlarında gerçekleştirilen buluşlar

MADDE 121-

…………………………..

(8) Buluştan elde edilen gelirin yükseköğretim kurumu ve buluşu yapan arasındaki paylaşımı, buluşu yapana gelirin en az üçte biri verilecek şekilde belirlenir. Buluştan elde edilen gelirin yükseköğretim kurumu hissesi ilgili yükseköğretim kurumu bütçesine özgelir olarak kaydedilir ve başta bilimsel araştırmalar olmak üzere yükseköğretim kurumunun ihtiyaçlarının karşılanması için kullanılır.

………………………….”

TTO ekosistemi dışındaki okuyucularımız için bu cümlenin önemine daha iyi vurgulayabilmek adına, öncelikle kısaca SMK 121/8. maddesinden hareketle üniversitelerin, özellikle teknoloji geliştirme bölgesi olmayan veya bu bölgeler içinde faaliyet göstermeyen üniversitelerin “buluştan gelir elde etmesi” konusunda uygulamada yaşadığı sorunu özetlemek isterim.

Ülkemizdeki bir üniversitenin “buluştan gelir elde etmesi” süreci, yani üniversitede gerçekleşen bir buluşun üniversitenin TTO ofisine bildirilmesinden ticarileştirmesine kadar geçen süreç, uzun ve karmaşık bir süreç olmakla beraber, ülkemizdeki çoğu TTO tarafından aşağı yukarı benzer şekilde şu akışta gerçekleşmektedir:

ipr

Yukarıdaki özet akışın her aşaması; TTO’yu oluşturan modüllerin birbiri ile yakın etkileşim halinde çalışmasını gerektirmektedir. Her aşamada kullanılan formlar, raporlamalar, yöntemler ülkemizde halen deneme-yanılma yöntemi ile en iyi sonuca ulaşılmaya çalışılması aşamasındadır. Keza teknoloji transferi alanındaki aktörler arası işbirlikleri, üniversite birimleri arasındaki uyum, teknoloji transferi konusundaki mevzuat ile diğer mevzuatlar arası uyum/uyumsuzluklar, ülkemizin kendine has girişim kültürü, üniversiteler arası yarış ve endeks kaygıları gibi etkenlerin de, sınai mülkiyet haklarının ticarileştirilmesi faaliyetlerine olumlu olumsuz etkileri de olmaktadır. TTO’ların ülkemizdeki kısa tarihi göz önüne alındığında daha epeyce kat edilecek yol olduğu açıktır.  Yukarıdaki akışın uygulamadaki ayrıntıları, her aşamaya ilişkin en iyi uluslararası örnekler, uygulamada karşılaşılan sorunlar hakkında ilerleyen günlerde başka yazılar yazmayı ve okuyucularımız ile paylaşmayı umut ediyorum.

Üniversitelerin teknoloji transferi konusunda kat etmeye çalıştığı bu uzun yolun nihai amacı; bir buluşun ister devir, ister lisans, ister şirketleşme (spin-off veya start-up) suretiyle ticarileştirilmesini sağlamak, daha basit bir anlatımla buluştan katma değer yaratmak ve gelir elde etmektir. Bir buluşun ticarileşme aşamasına ulaşması, buluşun farklı aktörler tarafından kılı kırk yararak yapılan değerlendirme filtrelerinden başarı ile geçmesi anlamına geldiğinden, çok kıymetlidir. Bu uzun ve zorlu süreç sonunda, buluştan gelir elde etmekten daha çok bir “başarı hikâyesi” yaratmak, her TTO’nun hayalidir. Ülkemizde TTO’ların ilk kurulduğu tarihten bu yana, yani 4-5 yıllık süreçte başarı hikâyesi sayısı maalesef iki elin parmağını geçmeyecek sayıdadır. İşin doğasından kaynaklanan bu kıtlığın, sadece ülkemiz için değil dünyanın her ülkesi için geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Bu işte en iyi olan ülkelerin üniversitelerinin avantajının, sadece çok daha önce teknoloji transferi ve ticarileştirmesi işine girmeleri olduğunu düşünüyorum.

Üniversite kaynaklı buluşların ticarileştirme sürecinin her aşamasında yaşanan zorluklar dikkate alınarak, ilgili mevzuat değişikliklerinin de yasa koyucular tarafından zamanla gerçekleştiğini görmekteyiz. Bu iyileştirmelerden biri olan SMK 121/8. maddesinin, üniversitelerin son aşamada yaşadığı zorluğu gidermesi açısından önemlidir. Çünkü ticarileştirmenin son aşamasında, diğer bir deyişle ticarileştirilmiş sınai mülkiyet hakkından elde edilen gelirin üniversite bütçesine alınmasında, hem devlet üniversitelerinin hem de vakıf üniversitelerinin tabi olduğu mevzuat açısından yasal engeller mevcuttu(r). Zira sınai mülkiyet haklarının doğası itibariyle gayri maddi mülkiyet hakkı olması nedeniyle, devlet üniversiteleri bu hakların devredilmesi veya kiralanması noktasında Devlet İhale Kanununa tabi olmaları gerektiği gerçeği ile karşı karşıya kaldılar. Uzun bürokratik işlemlerden oluşan ve esasen devlet kurumlarının sahip olduğu maddi varlığa sahip mülkiyet hakları için öngörülen ihale sürecinin; gayri maddi mülkiyet hakkı olan sınai mülkiyet hakları için işletilmesindeki güçlüğe ek olarak, her bir buluşun kendine has ticarileştirme süreçlerinin ihale süreci ile uyumlulaştırılmasındaki güçlük göz önüne alındığında, gelir elde etmek noktasında devlet üniversitelerinin eli kolu bağlanmaktadır. Vakıf üniversiteleri açısından da durum farklı değildir. Vakıf Yüksek Öğretim Kurumları Yönetmeliği’nin 28. maddesinde vakıf üniversitelerinin öğretim faaliyeti dışında bir faaliyet ile gelir elde edemeyeceği açıkça düzenlenmiştir.  Kısacası Devlet İhale Kanunu ve YÖK mevzuatı, buluşların ticarileştirilmesi suretiyle üniversitelerin gelir elde etmesinin önünde hukuki ve mali açılardan engeller içermektedir.

Uygulamada bu sorunun aşılması için çoğu üniversitenin, 4691 sayılı Teknoloji Geliştirme Bölgeleri Kanunu 3.maddesi ve Teknoloji Geliştirme Bölgeleri Uygulama Yönetmeliğinin 14. maddesinden hareketle, “Yönetici Şirket” ortağı olduğu ve bu suretle gelir elde ettiği görülmüştür. Ancak teknoloji Geliştirme Bölgesi olmayan ve bürokratik işlemler nedeniyle Teknoloji Geliştirme Bölgesi kurmak istemeyen üniversiteler açısından gelir elde etme önündeki engeller halen geçerliliğini koruyor. Teknoloji Geliştirme Bölgesi olmamasına rağmen, üniversitenin doğrudan ortak olduğu bir şirket kurabilmesi ve bu şirket üzerinden buluşların ticarileştirme faaliyetlerini yapması diğer bir seçenek olabilmektedir. Ancak bu halde de hukuki riskler yine devam etmektedir çünkü özellikle vakıf üniversiteleri açısından “buluştan gelir elde etme amacıyla üniversitenin bir ticari şirket kurduğu” gerçeği YÖK mevzuatına ve/veya ilgili mali mevzuata aykırılığı tam olarak ortadan kaldırmamaktadır. Kaldı ki böylesi bir hukuki risk alınsa bile, üniversitenin ortağı olduğu şirket üzerinden yapılan ticarileştirme (devir veya lisans) faaliyetlerinin, TÜBİTAK’a sunulan yıllık raporlamalarda ticarileştirme faaliyeti olarak sayılmama riski olabileceğinden, bu riskli durum ilgili üniversitenin girişimcilik endeksi verileri açısından kaygı yaratmaktadır. Sonuç olarak, SMK’nın yürürlüğe girmesine değin, üniversitelerin buluşun ticarileştirilmesi suretiyle gelir elde etmesine ilişkin hukuken “sıfır risk” olan bir alternatif yaratmak güçlüğü yaşanıyordu.

Teknoloji Geliştirme Bölgesi olmayan ve/veya bu bölge içinde yer almayan devlet üniversitelerinin ve vakıf üniversitelerinin yaşadığı bu soruna 121/8 maddesinin 2. cümlesinin hukuki açıdan bir çözüm getireceği açıktır. Her ne kadar konuya ilişkin diğer kanunlarda çelişen maddeler halen geçerliliğini korusa da, yasaların çatışması denilen bu halde sonraki (özel) kanunla getirilen düzenleme öncekinin yerini alır ilkesi (“Lex Pasterior deraget priori”) gereğince, SMK 121/8. maddesinin, Teknoloji Geliştirme Bölgeleri dışındaki TTO’ları ve bağlı oldukları üniversiteleri buluştan doğrudan gelir elde etme konusunda hukuken rahatlatan bir düzenleme olduğu kanaatindeyim.

Av. Gülcan Tutkun Berk

Ocak 2017

gulcan@gulcantutkun.av.tr

 

 

[1] TTO’lar, “üniversitelerde üretilen bilgi ve teknolojinin, uygulamaya dönüştürülerek ticarileştirilmesine ve bu süreç sonucunda ekonomik/sosyal/kültürel değer kazanmasına, üniversite ve özel sektör kuruluşları arasında işbirliği oluşturulmasına, sanayinin ihtiyaç duyduğu bilgi ve teknolojinin üniversitede üretilmesine, bu işbirlikleri sonucunda üniversite ve sanayi arasında bilgi ve teknoloji aktarımına ve somut çıktıların geliştirilmesine katkı sağlamak amacıyla tasarlanmış” ve TÜBİTAK tarafından desteklenen birimlerdir. Ülkemizde desteklenen TTO ofisleri listesi ve destekleme programının ayrıntılarına https://www.tubitak.gov.tr/tr/destekler/sanayi/ulusal-destek-programlari/icerik-1513-teknoloji-transfer-ofisleri-destekleme-programi bağlantısından ulaşabilirsiniz.