Etiket: ozlem futman

SÖYLEŞİYORUZ # V- Av. MEHMET NAZIM AYDIN DERİŞ BİZLERLE!

Şubat 2021’den beri gerçekleştirdiğimiz SÖYLEŞİYORUZ serisinin bu ayki konuğu camiamızın duayen isimlerinden ve bu yıl Haziran ayında aktif çalışma yaşamında 50. yılını kutlayan Avukat MEHMET NAZIM AYDIN DERİŞ.  

Aydın Bey’e bizimle söyleşmeyi kabul ettiği için teşekkür ediyoruz. Bu söyleşiyi yazarlarımızdan Özlem FÜTMAN gerçekleştirdi.



Ö.F. Aydın Bey merhabalar. Camiaya katkıda bulunanlarla yapılan bir söyleşi serisini siz olmadan düşünmek imkansızdı elbette. Esasen ben katkı kelimesinin bu noktada  durumu ifade etmek için yeterli olmadığını düşünüyorum, çünkü siz ve sizin jenerasyonunuz ülkemizde Fikri Mülkiyet mevzuatının oluşturulması, meselenin anlaşılır hale gelmesi ve uygulamanın şekillenmesi konusunda çok emek verdi. TÜRKPATENT gibi sadece alana özgülenmiş bir Kurum’un mevcut olmadığı, tescil işlemlerinin Bakanlık içerisinde bir Daire eliyle yürütüldüğü, bu alanda çalışan profesyonel sayısının bir elin parmaklarını geçmediği ve dahi bilgi kaynaklarına ulaşmanın çok kısıtlı olduğu o dönemlerde gösterdiğiniz gayret ve yaptığınız çalışmalar için size ve şahsınızda sizinle aynı jenerasyona mensup meslektaşlarımıza teşekkürü bir borç bilirim.

Önceki söyleşilerdeki soru sıralamasını bozmadan evvela sizi daha yakından tanımak isteriz. Aydın Deriş kimdir, hangi tecrübeler bugünkü Aydın Deriş’i meydana getirmiştir, yaşamınızı etkileyen isimler, düşünüşler ve olaylar nelerdir? 

A.D- Söyleşi davetiniz için çok teşekkür ederim. Söyleşiye başlamadan evvel, kısaca belirtmek istediğim bir husus var.

Ben 1968’te ülkeye döndüm ve 1969’da askere gidene kadar takriben 1 sene yazıhanede çalıştım. 1971 Haziran ayı sonu askerden döndükten sonra başladığım kesintisiz çalışma hayatımın, bu sene, 50nci senesi oluyor. Bu röportajın bu seneye, hem de Haziran ayı içine denk gelmesi benim için bir nevi hediye oluyor. Bilmenizi istedim ve bunun için de ayrıca teşekkür etmek istedim.

1nci soru doğru anladı isem şayet şöyle: “Niçin hukuk, niçin sınai mülkiyet?”

Aile ve yazıhane ile bağlantılı olduğu için bu sorunun cevabı kolay. Hukukçuluk aileden geliyor. Yazıhane de öyle.

Avukatlık yazıhanesi 1912’de Avukat Celal Derviş tarafından kuruluyor. Kendisi aynı zamanda Selanik Hukuk Mektebi’nde hukuk dersleri verirmiş. Yani avukatlıkla birlikte hukuk alanında eğitim faaliyeti de var. Deriş Patent ve Marka Acentalığı’nı kuran oğlu Ethem Derviş de avukat, ben de onun oğlu olarak avukatım.

Neden fikri mülkiyet konusuna gelince, bunun da cevabı hem aileyle hem yazıhane ile bağlantılı. İkinci  Dünya Savaşının sonundan itibaren Celal Derviş’in avukatlık yazıhanesinin faaliyet alanı sadece fikri mülkiyet olarak belirlendi ve öyle kaldı. Nitekim İkinci Dünya Savaşından sonra Celal Derviş Bey’in uzun süren bir hastalık sonucu vefatıyla, yazıhanenin faaliyeti Ethem Derviş Bey tarafından yürütüldü. Bu temel üstünde bugün, Deriş Avukatlık Ortaklığı ve Deriş Patent ve Marka Acentalığı A.Ş., 2 ayrı hükmi şahsiyet olarak, sınai mülkiyet ile ilgili dava konusu ihtilafları ve de, İngilizce “prosecution” olarak tabir edilen, sınai mülkiyet haklarının tesis, yenileme ve sicil süreçlerini yürütmektedirler.

Buradan itibaren neden hukuk, neden fikri mülkiyet alanlarını seçmiş olduğum zannederim yeterince açıklanmış oluyor. Kısacası: yazıhanenin faaliyetini devam ettirebilmek için. Aynı anlayış ve seçimin sonucu olarak bugün yazıhaneyi yöneten yeğenlerim, Serra Coral ve Kerim Yardımcı, 4ncü kuşak olarak yazıhanenin faaliyetini devam ettirmekteler. 5nci kuşak olarak da Serra Coral’ın kızı Ayşecan, Deriş Patent ve Marka Acentalığı A.Ş. bünyesinde 2020 Mayıs’ından itibaren çalışma hayatına atılmış bulunuyor. Dolayısı ile şu anda Deriş Avukatlık Ortaklığı ve Deriş Patent ve Marka Acentalığı A.Ş., 5nci kuşak olarak faaliyetini sürdürüyor, bunların 4 kuşağı avukat, dolayısı ile aile geleneği hukukçuluk olarak sorunun cevabı kendiliğinden ortaya çıkmış oluyor.



Ö.F.- 1968 yılında Cenevre Hukuk Fakültesinden birincilikle mezun olduğunuzu biliyoruz. Hukuk eğitimi almaya sizi ne yönlendirdi ve muhtelif sebeplerle yurtdışında eğitim almanın pek de yaygın olmadığı o yıllarda İsviçre’de eğitim almaya nasıl karar verdiniz? Fikri Mülkiyet ile hukuk fakültesindeyken mi tanıştınız? Bu alanda çalışmaya nasıl ve ne zaman karar verdiniz? Bir de tabii şunu öğrenmek isterim; sizce hukuk fakültesini Cenevre’de okumuş olmak avukatlık kariyeriniz boyunca ve özellikle Fikri Mülkiyet alanında çalışırken bir fark yarattı mı, yarattıysa bu fark nedir?   

A.D- Sizin de sorunuz içinde işaret ettiğiniz gibi, 1970 öncesinde fikri mülkiyet çok dar bir çerçevede biliniyordu ve konu ile ilgili kaynak neredeyse yoktu. Buradan itibaren “niçin yurt dışı, niçin Cenevre” sorusunun yanıtı da ortada. Bu seçim, mümkün olduğunca geniş bilgiyi, mümkün olduğunca kaynağında, edinmekle ilgili.

Bir de tabi meselenin lisan ve insan ilişkileri boyutu var. Çünkü benim eğitim aldığım zamanlarda fikri mülkiyet ağırlıklı olarak yabancı müvekkillerin işleri etrafında dönerdi. Yabancı iş sahipleri ile iş ilişkilerini yürütebilmek için lisan gerekli idi. Dolayısı ile faaliyet alanı ve mekân seçiminin önceden bilinen bir amaç doğrultusunda yapıldığını söylemek yanlış olmaz. Ayrıca muhataplarınızın kültürünü bir miktar bilirseniz şayet, onlarla ilişkileri yürütmek haliyle daha tabi ve kolay oluyor. Bence yurt dışı eğitimin en önemli etkilerinden birisi insan ilişkileri seviyesinde görülüyor. Başka bir deyişle sizin kültürünüzden farklı kültürdeki insanlarla ilişkilerin yürütülmesi daha etkin ve daha kolay oluyor.

İsviçre ve Cenevre’nin seçiminde iki, hatta üç, neden belirleyici oldu diyebilirim.

İlk neden lisan. Orta ve lise eğitimimi İstanbul’daki Saint Benoit Lisesinde Fransızca olarak aldığım için Fransızca açısından lisan konusunda bir sıkıntım yoktu.

İkinci neden ise tamamen objektif. Türk ve İsviçre hukukları arasında paralellik olması ve özellikle de İsviçre’nin medeni hukuk, borçlar hukuku, haksız rekabet, usul gibi konularda Türk hukukunun kaynak ülkelerinden birisi olması. Bir ihtimal bu nedenle benim Cenevre’de olduğum senelerde hukuk okuyan hatırı sayılır sayıda Türk öğrenci vardı.

Tamamen şahsi bir üçüncü neden de, aile evinde yaşayarak eğitim almanın kolaylığından uzaklaşmaktı.

Sorunuzun “Cenevre’de okumuş olmamın avukatlık kariyeri açısından ve özellikle fikri mülkiyet alanında çalışırken fark yaratıp yaratmadığı” istikametindeki  bölümüne  gelince: Tabii ki yarattı. Konuları bütünsel bir görüş ile ele almayı ve konuların içindeki unsurları da bütünlükle, ilintilerini gözeterek, irdelemeyi bir şekilde galiba orada öğrendim.

İsviçre’nin ana özelliklerinden birisi, uzlaşma (consensus) üzerine kurulu olmasıdır. Yani fikir ayrılıkları olsa da, bunları temel kabul ederek, ve de bir yerde birleştirerek, bir şekilde, herkesin kabul edebileceği bir çözüm üretmek normal kabul edilir. Başka bir deyişle buna, fikir ayrılıklarının normal kabul edilerek bunlar üzerine ortak bir çözüm oluşturma kültürü denilebilir. Zannediyorum bu anlayış ve yaklaşım tarzının, en azından bende ciddi bir katkı yaptığını söyleyebilirim.

İsviçre’de insanların davranışında dikkat çeken bir hususta, siz konuşurken, sizi dinleyip ne söylediğinizi anlamaya çalışmalardır. Birbirleriyle ilişkilerinde, insanların en dikkatle yaptıkları şey sizi dinlemek. Bizim ise dinlemek ile ilgili bir davranış özürümüz var galiba. Zannediyorum insanları dikkatle dinlemenin faydalı ve gerekli olduğunu orada öğrendim diyebilirim.

İlave etmek istediğim bir nokta daha var, o da şu. Bilindiği üzere İsviçre tarafsız (neutre) bir ülkedir. Bu tarafsızlık, onların bir nevi kültürel özellikleri haline gelmiş durumda. O kadar ki, herhangi bir konuya yaklaştıkları zaman mümkün olduğunca objektif olmaya ve o konuya mesafeli yaklaşmaya çalışıyorlar. Yani, bir şekilde, hissiyattan arındırarak konuya yaklaşmakla ilgili. Bu da bence çok mühim, özellikle bizim gibi yoğun hissiyatla yaşayan ve hissiyatı kararlarda  temel alan bir ülkeden gelenler için.

Faydalandığım bir diğer husus da şu oldu. Bizim eğitim müfredatımızda fikri mülkiyet konusu vardı ve ders olarak veriliyordu. Dolayısı ile üniversiteyi bitirdiğimde fikri mülkiyetin, en azından, teorisi ve genel çerçevesi hususunda iyi bir bilgi seviyem olduğunu söyleyebilirim. Bu tabii, daha ileride fikri mülkiyet üzerinde çalışacak olan birisi için oldukça kıymetli, bir nevi, konuya giriş niteliğinde oldu.

Cenevre ile ilgili olarak belki ilave edilmesi gereken bir husus da, Cenevre’nin, Dünya Fikri Mülkiyet Teşkilatı’nın (WIPO’nun) bulunduğu şehir olması. Üniversitede iken WIPO’nun kütüphanesini çeşitli defalar ziyaret ettiğimi ve oradaki kaynaklardan bayağı faydalandığımı da bu vesile ile söylemem gerekir.

Dolayısı ile birçok seviyede, Cenevre’de okumuş olmam fikri mülkiyetin en azından girizgâhını düzgün yapmama ve çerçevesini düzgün oturtmama, tereddütsüz, yardımcı oldu diyebilirim.



Ö.F– Cenevre dönüşü memlekette mesleği icra etmeye başladığınız zamanlarda Fikri Mülkiyetin ülkemizdeki durumu nasıldı? O dönemden olumlu-olumsuz neler hatırlıyorsunuz?

A.D- “İşe başladığımda fikri mülkiyetin ülkemizde ne durumda olduğu” hususundaki  sorunuz için söylenebilecek çok şey olması itibariyle, yer nedeniyle cevabımı mümkün olduğunca özet şeklinde vermeye çalışacağım.

Yukarıda belirttiğim gibi o tarihlerde fikri mülkiyet konusunda faaliyet, özellikle patentler konusunda, ağırlıklı olarak yabancı hak sahipleri ile ilgili idi. Örneğin patentler için Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları tarafından yapılan başvuru veya patent sayısı hakikaten yok denecek kadar azdı.

O tarihlerde, yerli iş dünyasında genel olarak bir fikri mülkiyet bilincinin olduğunu söylemek pek mümkün değildi. O zamanlarda zaten, fikri mülkiyet, şayet hakikaten gerekiyorsa, katlanılması gereken bir masraf kalemi olarak algılanırdı. Hiçbir şekilde, bunun bir rekabet unsuru ve iktisadi varlık  olduğu akla gelmezdi.

Diğer taraftan, resmî kurumlar ise, fikri mülkiyet konusuna bir nebze kuşku ile bakarlardı. Bunun da sebebi çok basitti, çünkü, o zamanlar, fikri mülkiyet, ağırlıklı olarak yabancı hak sahiplerini ilgilendirirdi. Bu anlayışın ve görüşün temeli olarak da resmî kurumlar ve özellikle karar mevkiinde olanlar, fikri mülkiyet konusuna mümkün olduğunca mesafeli olarak kalmaya dikkat ederlerdi.

O tarihlerde, haliyle, başvuruların sayısı, bugünlerin yanında çok daha azdı ve sınai mülkiyetle sağlanan korumanın çevresi daha dardı ve sadece marka ve patent ile kısıtlı idi.

Sınai mülkiyet konusunda yayınlanan kitap ve makale sayısı yok denecek kadar azdı. Hatırladığım kadarı ile, örneğin patent hukuku konusunda bir tek Profesör Nuşin Ayiter’in bir kitabı vardı. Mahkeme kararları da azdı, özellikle patent konusunda içtihat, birkaç kararla sınırlıydı.

Tabii ki, vekillik mesleği ile ilgili herhangi bir faaliyet yoktu, o zaman vekillik mesleğinin ibaresi dahi yoktu.

Dolayısı ile şu söylenilebilir. Gerek mevzuat açısından, gerek idarenin bu iş için ayırdığı kaynaklar açısından, gerek bilinç açısından, gerek yayın açısından, gerekse vekillik mesleği açısından, durum mesleki derinlikten yoksun ve oldukça hareketsiz (statik) idi. Fikri mülkiyet açısından, ortam/ülke, “hiçbir zaman, hiçbir şeyin olmadığı bir yerdi” (İngilizce tabiri ile “a place where never anything happens”) dersem çok da yanlış olmaz.

Tabii bu durum, bir yaklaşımın neticesi. O yaklaşım da yukarıda belirtmiş olduğum gibi fikri mülkiyetin, o zamanlarda, defansif gözlüklerle ele alınmasıyla ilgili idi. Halbuki 1990’lardan sonra, özellikle 1995’lerde KHK’ların yürürlüğe girmesiyle bu defansif gözlüklerin yerine daha dinamik, yani fikri mülkiyeti bir rekabet unsuru, iktisadi varlık olarak gören, gözlükler geldi.

1995’lerden sonra KHK’ların gelmesi ile, hatta 1990’lardan itibaren Türkiye bu defansif gözlüklerini değiştirdi ve fikri mülkiyet konusunda tam bir oyuncu olmaya karar verdi; bunun neticesi olarak da fikri mülkiyet mevzuatı baştan aşağı yenilendi, fikri mülkiyet ile ilgili patent kurumu organize edildi ve mesleğin de organizasyon temeli atıldı. Bu anlayış/gözlük değişimine bağlı olarak, 1990/1995’lerden itibaren Türkiye, fikri mülkiyeti, ticari ve sınai faaliyetin ayrılmaz bir parçası olarak görerek hareket etmeye başladı. Bunun da neticesi olarak mevzuatın bütünüyle değiştirilerek yenilenmesi geldi, Türkiye’nin neredeyse bütün uluslararası anlaşmalara katılması geldi, mesleğin organizasyonu geldi, kurumun tekrar yapılandırılması geldi gibi. Dolayısı ile bir paradigma değişikliği oldu denilebilir. Bu da tabii bir yerde anlaşılabilir bir şey, çünkü 1990’lardan evvel Türkiye’nin ihraç edilen ürün adedi, genellikle ziraat maddeleri dışında, çok azdı. Halbuki daha sonra bu ürün çeşidi çoğaldı, daha kompleks bir hale geldi. Kısacası Türkiye birçok alanda üretim merkezi (bu çerçevede yabancı bir yayında Türkiye’den “European China” olarak bahsedildiğini hatırlıyorum) olmaya döndüğü için, onunla birlikte olarak sınai mülkiyet faaliyetleri de sanayi gelişmesine ve iktisadi gelişmesine paralel olarak genişledi. Aslında bu paradigma değişikliği de bu genişlemenin ihtiyacı olarak ortaya çıktı ve bugünlere gelindi.



Ö.F – KHK’lar döneminde Komisyonlarda çalıştığınızı biliyoruz, o dönemlerin atmosferi nasıldı? 6769 Sayılı SMK’nın hazırlık süreciyle KHK dönemi hazırlıkları arasında nasıl farklar gördünüz?  Sizce ülkemizde Fikri Mülkiyeti ileriye götüren ya da geriye düşüren noktalar neler oldu? Bugün geldiğimiz noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz ve sizce nelerin hala iyileştirilmeye ihtiyacı var? 

A.D.- Bunların arasında çok ciddi farklar var.

KHK’ların oluşturulması aşamasında, o zaman daha henüz Devlet Planlama Teşkilatı vardı. Devlet Planlama Teşkilatı’nın bünyesi altında bir komisyon kuruldu ve o komisyona bizler de davet edildik. 1995’te yürürlüğe giren KHK’ların hepsi o komisyonda, ve o komisyonun alt komisyonlarında hazırlandı. Bilindiği üzere, KHK’lar ile birlikte ülkeye iki yeni düzenleme geldi, hatta üç diyeceğim.

Bir tanesi tasarımların tescil yoluyla korunması, ikincisi coğrafi işaretlerin korunması, bir üçüncüsü de, -ki, onun üzerinde biz çalışmadık, onu da belirtmem lazım- entegre devre topografyalarının tescili ile ilgili olan kanun. Bütün bunlar o zaman yapıldı. Ama 4 tane KHK, patent, marka, tasarım ve coğrafi işaretler, bu komisyon çalışmaları neticesinde ortaya çıktı.

Bu komisyonun çalışmaları, takriben 3 sene gibi uzun bir süre sürdü. Bu çalışmalarla ilgili olarak, bazen ayda birkaç kez, sık sık Ankara’ya gidip geldiğimi hatırlıyorum.

Bu komisyon idare kaynaklı herhangi bir tercih ve talimat ile karşılaşmaksızın, bu çalışmalarını yürüttü ve tamamladı. Komisyonun çalışmalarını, herhangi bir müdahale olmaksızın, yapmış olması bence çok mühim.

Diğer kanunların nasıl hazırlandığını bilmiyorum ama, 1995 KHK’ları, genel olarak Türkiye’de kanunların hazırlanış tarzından tamamen farklı bir anlayış ve yapı ile hazırlandı. Bence, komisyonun bu çalışmaları, mevzuat düzenlemelerinin nasıl yapılması gerektiğine dair belki bir örnek niteliğinde oldu.

Buna mukabil 6769 sayılı SMK’nın hazırlanmasında öyle bir yol takip edilmedi. 6769 sayılı Kanun’un politik talimatlar ve tercihler doğrultusunda yapıldığı anlaşılıyor. O kadar ki, kanunun madde adedinin dahi politik olarak verilen talimatlar doğrultusunda saptanmış olduğu söyleniyor, fakat tam olarak bilemiyorum tabii. Buradan itibaren, 6769 sayılı kanunun yapılmasındaki büyük farklılık şu: Kanun İdare’nin, yani Türk Patent ve Marka Kurumu’nun, kendi öngördüğü ve kendi anlayışına uygun olan, kendisinin tatbik etmek istediği şekilde hazırlanmış oldu. Dolayısı ile idare/kurum bir nevi yürütmek istediği kanunu hazırlamış oldu, -ki, bunun en azından, ağızlardan düşmeyen, kuvvetler ayrılığı ilkesine taban tabana zıt bir durum olduğunu teslim etmek gerek. Kanun hazırlıkları esnasında kurumun daveti ile bizlerin de görüşü alındı. Bununla ilgili birkaç toplantı yapıldı. Kurumun hazırladığı tasarı üzerinden değerlendirme ve görüşler alındı. Bu görüşler neticesinde de birtakım hususların değiştiğini hatırlıyorum fakat bunlar daha ziyade detay nitelikte değişikliklerdi. Temel olarak kurumun kendi tercihlerinin ötesinde, kanunun müesseseleri açısından idarenin tercihlerinden farklı olan bir önerinin kabul edilip uygulandığını hatırlamıyorum.

Dolayısı ile 6769 ile KHK’ların arasında hazırlanma süreçleri ve metotları arasında çok ciddi farklar var. Şahsen ben KHK’ların hazırlanma metodunun daha doğru olduğunu düşünüyorum.

Ayrıca, 6769 sayılı Kanunun çok süratle hazırlandığını da belirtmek lazım. Politik olarak belirlenen, zaman hedefi baskısı nedeni ile olsa gerek, kanunun birtakım eksiklikleri var, bence en mühim eksikliklerinden biri gerekçesinin olmaması. Halen kullanılan gerekçe, 6769 sayılı kanundan evvel hazırlanan bir kanun taslağının gerekçesidir. Bir ihtimal verilen zaman sürecinde ancak kanunun kendisi yapılabildi ve de, biliyorsunuz, parlamentodaki durum itibariyle de süratle kanun geçirildi. Nitekim metinlerin hazırlanmasında, birtakım tercihlerde çok münakaşa edilecek hususlar var, şimdi burada bunların hepsine girecek zamanımız yok, ama hakikaten anlaşılmayan şeyler var.   Örnek olarak: mecburi lisans talebinin patent tescil edilmeden evvel, patent başvuruları için de yapılabilmesi hususu getirildi yeni kanunda. Gerekçede bu düzenlemenin niçin getirildiği ve ne etki yapmasının beklendiğine dair bildiğim kadarı ile hiçbir açıklama ve bilgi yok. Örnekleri çoğaltmak mümkün: Biyoteknoloji temelli buluşlar, second medical use, kamu destekli projelerde çalışan buluşları, geleneksel ürün adı ve bununla bağlantılı olarak Türk Patent ve Marka Kurumu’nun kendisini, bir nevi, “regulatory authority” olarak konumlandırması gibi.

Bence mühim diğer bir örnek de, vekillik mesleği ile ilgili. Mesleğin kanun temelinde oluşturulacak ve bağımsız olan bir yapı altında organize edilmesi fikri ortaya atıldı ancak kabul görmedi ve İdare’nin tercihi doğrultusunda, mesleğin kurum çatısı altında organize edilmesi kabul edildi. Bugün bu tercih neticesinde, resmi olarak, mesleği temsil ve organize eden bağımsız bir kuruluş olmadığından, diğer Avrupa ülkelerindeki mesleki kuruluşların tepe kuruluşu olan ANIPA’da (eski adıyla CNIPA), Türkiye’deki vekilleri temsilen katılan bir kuruluş yoktur ve de olamamaktadır. Nitekim, bu tercihin neticesi olarak, kurumdan ayrı olarak TOBB nezdindeki sektör meclisi, meslek olarak vekilleri temsil etme görevini kendisine bahşetmiş görünmektedir. Dolayısı ile, bu tercihler neticesinde, ileride, sektör meclisi de vekiller hakkında ayrıca profesyonel davranış kurallarını belirleyip, bunlar temelinde disiplin cezaları uygulamaya kalkar ise, ortada ciddi sonuçlar verebilecek bir iki başlılıkla karşılaşılacağı ortadadır. Kısacası belirtmek istediğim, mesleğin bütün unsurları ile ve bunların birbirleri ile münasebeti ile, bir bütünlük içinde ele alınarak organize edilmesi gereği hala ortada durmaktadır.



Ö.F- Sizinle yapılan bir söyleşide Fikri Mülkiyet derneklerine uzun yıllardır verdiğiniz katkı ve gençlere yaptığınız mihmandarlıktan bahsetmemek olmaz bence. Birçok Derneğin üyesisiniz ve AIPPI Türkiye’nin de kurucularındansınız.  AIPPI’nin Türkiye’de kurulması fikri nasıl filizlenip uygulamaya geçirildi ve siz burada nasıl bir rol üstlendiniz? Fikri Mülkiyet Derneklerinin ülkemizde aldığı yol ve daha nelerin yapılması gerektiği hakkındaki fikirlerinizi öğrenebilir miyiz?

A.D.- Burada çok fazla söylenecek bir şey yok aslında. İstanbul’da yapılan bir toplantıya katılan AIPPI’nin o zamanki genel sekreteri, AIPPI’nin faaliyetlerini anlattı ve Türkiye’de mesleki bir örgütlenmenin doğru olacağı istikametinde görüş verdi. Oradan itibaren de katılanların ortak görüşüne bağlı olarak AIPPI’nin Türkiye Grubu’nun kurulmasına karar verildi. Bu grup daha sonra faaliyetini daha örgütlü bir çerçevede devam ettirmek amacıyla derneğin kurulmasına karar verdi. AIPPI Türkiye grubunun ve daha sonra derneğin kurulması, meslektaşlar arasında ortaklaşa alınan kararlar ile gerçekleşti.

Dolayısı ile AIPPI Türkiye Grubunun ve de derneğin temeli, hatta, var olma nedeni, bir kere Türkiye’de mesleği icra edenlerin patent ve marka vekili olarak adetlerinin nispeten yüksek olması. İkincisi de Türkiye’de bildiğim kadarı ile o zaman PEM vardı, fakat PEM’de o zaman çok aktif değildi galiba. Onun dışında da meslek ile ilgili hiçbir yapılanma olmadığından bunun bir ihtiyaç olduğu tespit edildi. AIPPI’nin kuruluşunun arkasında bu ortak tespit ve karar yatar.

AIPPI’nin kurulmasında ben de yer aldım, benim de fikrimi sordular. Hasbel kader, birinci başkanı oldum ve iki dönem başkanlık yaptıktan sonra başkanlığı devrettim. AIPPI’nin kuruluşunda benim, diğer meslektaşlardan farklı ve daha fazla bir katkım olduğunu söylemek biraz zor. Yukarıda belirttiğim gibi meslektaşlarımızın ortak olarak aldığı bir karar neticesinde dernek kuruldu ve bir şekilde de, gene herkesin katkısı ve çalışması ile,  dernek, ciddi bir organizasyon ve etkinlik seviyesine geldi. Bu nedenle derneğin meslektaşlar arasında bir çekim gücü olduğunu görüyoruz bugün. Nitekim, benim zamanımda dernek üyesi yanılmıyorsam 130-140 kişi civarında idi şimdi 200’leri geçmiş durumda. Bu tabii çok memnuniyet verici bir şey. Ancak bunun böyle olmasının arkasında yatan neden, daha evvel de belirtmiş olduğum gibi “tahsil için niye Cenevre’ye gittiniz” diye sorduğunuz sorunun cevabı yatar: “mümkün olduğunca geniş bilgiyi, mümkün olduğunca kaynağından, temin etmek”. Bunun aynen Türkiye’deki meslek kuruluşları içinde geçerli olduğu düşüncesindeyim. Sebebi çok basit, çünkü Türkiye’de maalesef fikri mülkiyet ile ilgili bir eğitim verilmiyor. Bu eğitim ne vekillere doğru dürüst veriliyor, ne avukatlara doğru dürüst veriliyor, ne de özellikle çalışanlara, yani idari nitelikte iş yapan (formalities officers denilen) çalışanlara veriliyor. Organize ve devamlılık gösteren eğitim eksikliği nedeniyle herkes hasbel kader bir şekilde bu bilgileri kendi imkânları ile ve ilgi duyduğu kadarı ile edinmeye çalışıyor.

Yukarıda da belirttiğim gibi, bizim ilk başladığımız zamanlarda çok ciddi yayın eksikliği vardı, yani konu ile pek kimsenin ilgilendiği yoktu, dolayısı ile Meslek ile ilgili bilginin ve tecrübenin bir şekilde ülkeye aktarılması gerektiği ortada olduğundan, derneğin faaliyetlerine bu anlayış ile girmek istedim. Dernek bu perspektif ve anlayışı yansıtacak şekilde faaliyetini sürdürüyor ve mümkün olduğu kadar yurt dışı çalışmalarına aktif olarak katılmaya çalışılıyor. Şahsen bunun çok büyük bir öğrenme vasıtası olduğunu düşünüyorum. Dolayısı ile derneğin faaliyetlerinden itibaren ortaya çıkan, bir şekilde ülke dışında oluşan meslek ile ilgili bilginin ve de tecrübenin bir yerde ülkeye aktarılması oluyor. Ülke dışındaki profesyonel dernekleri, ben de biraz bu gözle görüyorum, çünkü maalesef Türkiye’de bu ihtiyacı karşılayacak bir yapılanma şu anda yok. Temennimiz bir gün olması, ancak maalesef yok. Nitekim aynı şekilde FICPI de, biliyorsunuz FICPI’nin de Türk grubu oluşturuldu, fakat o nispeten küçük bir grup olarak kaldı. Bilindiği gibi, AIPPI’nin dışında bir de PEM var. PEM’in de başında senelerdir Uğur Yalçıner Bey var, sağ olsun o uğraşıyor. Meslek ile ilgili bu derneklerin etkinliği bence mesleğe yaptıkları bilgi ve tecrübe katkısına bağlı. AIPPI’nin en önemli özelliği de bu galiba, çünkü uluslararası olarak çok ciddi bir bilgi ve tecrübe birikimi var.  AIPPI’nin bu bilgi ve tecrübesi devamlı taze tutuluyor ve yenileniyor. Bütün bu bilgi ve tecrübenin ülkemizdeki meslektaşlara yansıması bence mesleğe etkinlik ve derinlik katıyor.

En azından küresel alanda Türk Grubu bu nedenle ciddi bir oyuncu haline geldi. Nitekim AIPPI Türkiye grubunun ve derneğinin faaliyetleri ve gelmiş olduğu etkinlik ve yetkinlik düzeyi, örnek olarak diğer ülkelere de gösteriliyor, en azından mesleki yapılanmalarının gerekli olduğu düşünülen ülkelere. Şahsen, derneğin faaliyetlerini, bu açıdan mesleki olarak zenginleştirici olduğunu düşünüyorum.

Ayrıca, bilindiği üzere AIPPI, fikri mülkiyet konusunda dünyadaki en büyük ve en etkin mesleki grup ve derneklerden birisi olduğu için, sizin de uluslararası olarak bir davranış ve iletişim tarzını belirlemeniz ve onu da uygulamanız gerekiyor. Yani bir şekilde oyunun parçası haline gelmeniz lazım ve o oyunu da oynamanız lazım, ama o oyunda oynayabilecek derecede de bilgi ve yetkinlik seviyesine ulaşmanız lazım. Kuruluşundan çok uzun bir süre geçmemesine rağmen, zannediyorum, biz dernek olarak, o seviyeye gelmiş bulunuyoruz. Derneğin, çalışmalarını devamlılık ve üyelerin geniş katkısı ile yürütmesi bizler için haliyle çok memnuniyet verici.

Çalışmalardaki devamlılık ve üyelerin aktif katkısı, fikri mülkiyet hususunda AIPPI Türkiye Grubu’nun ve de derneğin, bir forum/platform fonksiyonu kazandığının göstergesi kanımca. Aslında bu forum/platform olma fonksiyonu, derneğin kuruluşundan beri en mühim hedeflerinden birisiydi. Hali ile, bu platformun canlılığı ve enerjisi mesleğin ve fikri mülkiyet konusunun derinlik kazanmasına da ciddi bir katkı yaptığı düşüncesindeyim.



Ö.F.- Aslına bakarsanız Fikri Mülkiyet mevzusu bir yana benim sizinle ilgili en merak ettiğim konu sanata olan ilginiz. Yüz yüze gelip hasbıhal etme imkanımızın olmadığı şu günlerde, Söyleşiyoruz merak ettiğim bu konuyu size sorabilmem için harika bir fırsat oldu diyebilirim!. Yıllar evvel bir dergide “Sanatçılar ve Koleksiyonerleri” gibi bir konsept içinde, benim de işlerini pek çok sevdiğim, Sn. Alev Gözonar ile birlikte yapılmış kısa bir röportajınızı hatırlıyorum. Sonraki yıllarda  sizin ve ofisinizin birçok sanat etkinliğine-sergiye sponsor olduğunuzu da gördüm. Hatta son hatırladığım sponsorluklardan biri, yanılıyorsam beni düzeltin lütfen, Karaköy’de Galata Rum Okulu binasında gerçekleşen bir sergiydi. (Base olabilir mi?) Bu konuda sizin ve ofisinizin duruşunu nasıl anlatırsınız? Hangi sanatlar ve sanatta hangi dönemler daha çok ilginizi çekiyor? Siz de sanatın herhangi bir dalıyla uğraşıyor musunuz? Sevdiğiniz eserler ve sanatçılar kimlerdir ve hangi sanat etkinliklerini takip edersiniz? Ve sizce sanat insana neden lazım?

A.D.- Takdir edersiniz ki bu, profesyonel çalışma alanının dışında olan bir konu oluyor, tamamen şahsi tercihler temelinde oluşan bir uğraşı.

Şimdi, “hangi sanat türlerini tercih edersiniz” dendiğinde, buna cevap vermekte zorlanıyorum biraz doğrusunu isterseniz. Örneğin, görsel veya plastik sanatlar hali ile insanı etkiliyor. Ancak etkiliyor dendiği zaman, bu da şahsi bir şey. Eninde sonunda eserin size hitap etmesiyle ilgili izafi bir durum. Nasıl ki,  bana hitap eden bir eser, sizin için hiçbir şey ifade etmeyebilir, veya tersi. Dolayısı ile sanat bana göre tamamen sübjektif tercihlere ve etkilere bağlı olan bir konu.

Benim sanat ile olan ilgim, eserin bana hitap etmesi ile bağlantılı oluyor. Hatta, genelde tercihlerimizi yaparken biz karım ile birlikte ortak hareket ediyoruz diyebilirim. Bize sübjektif olarak hitap eden bir eser ilgimizi çekiyor. Ama onun dışında, sanatı bir yatırım aracı olarak görenlerin de olduğunu ve tercihlerini biraz da modaya bağlı olarak yaptıklarını biliyorum. Bizim böyle bir durumumuz yok, tam tersi, bizim tercihlerimiz tamamen modadan bağlantısız.  Bizim için sanata yaklaşım tamamen sübjektif olarak, şu veya bu çalışmanın bize hitap etmesi ile ilgili ve tercihlerimizi de bu temelde yapıyoruz. Yani, tercihimizi yaparken, hiçbir zaman bunun aynı zamanda bir yatırım gözlüğü ile yapılmadığını belirtmem gerekir. Dolayısı ile bizim sanat ile olan münasebetimiz, tamamen şahsi tercihler doğrultusunda, moda yok farz edilerek ve de yatırım gözlüklerinin hiç olmadığı bir anlayış içinde oluyor. Hepsi bu kadar. Nasıl ki, bütün çiçekler güzeldir de, size göre bir çiçek, bana göre bir başka çiçek daha güzeldir ve tercih sebebidir. Bunun gibi bir şey. Her ne kadar sanat ile ilgili bazı kitaplar okuduysam da, özellikle modern sanat için geçerli olarak, neyin, nereden itibaren sanat olarak addedilmesi gerektiğini de doğrusunu isterseniz her zaman bilemiyorum. Ama bildiğim bir şey var, gördüğüm bir şeyi beğenip beğenmediğimi ve bana hitap edip etmediğini, benim üstümde etki yapıp yapmadığını biliyorum ve ona göre de karar veriyorum. Uzun lafın kısası, siz bir eserle her gün sabahtan akşama kadar yaşayabiliyorsanız, üstelikte bu beraberlik keyifli bir beraberlik ise, o zaman eser kendi kendini seçmiş oluyor, benim bakış açımla. Onun dışında çok meşhurdur, eserleri şu kadar para eder, şu kadar dolar eder denilen bazı sanatkârların eserlerini de doğrusunu isterseniz bedava verseniz odama koymam, o da ayrı mesele. Dolayısı ile pek fazla söylenecek bir şey yok burada. Şahsi tercihler doğrultusunda oluştuğundan başka.

“Hangi türleri seviyorsunuz” sorusuna gelince de, aslında galiba resim olarak “abstre” çalışmaları daha çok seviyorum, zannediyorum karım da benimle aynı fikirde. Örneğin, Klee, Miro, Fontana, Fahrinüssa Zeyd gibi. Ayrıca Tingely’nin çıkma motor ve mekanik parçalarla yaptığı hareketli/hareketsiz eserlerini severim. Mesela, “Naif” türünü severim, iyi bir naif çalışma çok güzel olabilir. Hiç rastladınız mı bilmiyorum, mesela Güney Amerika’da ve Balkanlar’da yapılan naif çalışmalar var, hakikaten çok güzeller, ama bunların adı sanı genelde bilinmez.

Alev Gözonar’ın eserleriyle aynen yukarıda belirttiğim şekilde bir ilişkimiz var. Kendisinin birçok eseri, hem evde, hem işyerinde, bizim günlük yaşamımızın bir parçası olmuş durumda. Alev Hanım, karımın ve benim, sevdiğimiz ve takdir ettiğimiz bir insan ve sanatçı. Kendisine de söyledim, bence, çalışmalarının bir bölümünün, eski Anadolu ve İstanbul mozaik sanatının yeni ve modern malzeme ile ve anlayışla sürdürülmesiyle ilgili olduğu görüşündeyim.

Mesela benim sanat babında ilgili alanımdan bir tanesi mimaridir. Mimarinin çok ehemmiyetli olduğunu düşünürüm. Temelinde mimari, sizin her gün içinde yaşadığınız alanın, yani içinde hareket ettiğiniz çevrenin oluşmasını organize ediyor. Dolayısı ile mimari, bir nevi çevrenizin estetik açıdan güzel ve de aynı zamanda fonksiyonel olmasını sağlıyor. İnsanın içinde yaşadığı çevre, güzel ve fonksiyonel olunca da biraz hayata bakış açısı da değişiyor sanki, en azından daha neşeli, daha güler yüzlü, daha pozitif oluyor diye düşünüyorum. Onun için de mimari, benim için mühim alanlardan bir tanesi.

Diğer bir alan da belki sinema mesela, onu da oldukça takip ettiğimi söyleyebilirim. Bir zamanlar ediyordum, şimdi daha az takip ediyorum.

Arada ne tür faaliyetler yaparsınız derseniz, benim aslında bol bol fotoğraf çekmek dışında bir sanat faaliyetim yok. Kaldı ki, yaptığım şekliyle fotoğraf çekmenin de bir sanat faaliyeti olduğunu düşünmüyorum.



Ö.F.- Günümüzün realitesi gereği bu soruyu sormadan olmuyor maalesef; pandemi sürecini nasıl yaşıyorsunuz? Neler değişti, dönüştü sizin için pandemiyle birlikte?  

A.D.- Pandemi sürecini doğrusunu isterseniz sıkıntı ile geçirdik ve halen de geçiriyoruz, dünyanın en keyifli süreci değil hali ile, ama bir yerde de bizim hem profesyonel olarak hem özel olarak davranışlarımızı kalıcı olarak değiştirdi galiba.

Profesyonel anlamda pandemi bir şekilde, bizim için zorlayıcı ve itici bir sebep oldu diyebilirim. Tereddüt ettiğimiz birtakım şeyleri yapmak mecburiyetinde kaldık ve bunların da profesyonel olarak yazıhaneye etkisinin oldukça başarılı olduğunu söyleyebilirim. En azından dijital dönüşümün sağlanması açısından, kağıtsız ofisin gerçekleştirilmesi açısından ve bütün bunların hiçbir aksaklık yaşanmadan ve hiçbir kesinti yaşanmadan, evden çalışma ile sürdürülebilir bir hale gelmesi açısından bize çok büyük tecrübeler kazandırdı. Bu açıdan pandeminin etkisi müspet oldu denilebilir.

Şahsi açıdan bakarsanız, sıkıntılı bir süreç olduğu ortada. Bir yerde insanın hareketlerinin kısıtlı kaldığı bir süreçti. Ne yapabileceği biraz insanın kendisine kalmış bir şey. En azından benim için faydalı oldu, çünkü okuma imkânını bulamadığım bazı kitapları okuma fırsatını buldum, ilgi duyduğum alanlara biraz bakma imkânım oldu. Tabii benim bir de eskiden kalma bir hobim vardı, gemi maketi yapardım, elimde bir tane eski bir gemi maketi vardı, epey hırpalanmış durumda idi, ilk pandemi döneminde o gemi maketimi yeniledim. Bunların dışında pek söylenecek bir şey bulamıyorum.



Ö.F- IPR Gezgini okurları/takipçileri arasında mısınız diye merak ediyorum. Siteyi takip etme fırsatınız olmuşsa bu konuda neler düşünüyorsunuz ve sizce daha başka neler yapabiliriz, bize tavsiyeleriniz olur mu?    

A.D.- Doğrusunu isterseniz IPR Gezgini’ni her zaman okumuyorum. Çünkü her şeyi okumak imkânı maalesef olmuyor, okunacak o kadar çok şey var ki. Hepimizin problemi de sanırım aynı. Ara ara okuduğum şeyler oluyor, fakat devamlı izlediğim bir yayın değil maalesef. Niçin değil derseniz onun da sebebi şöyle söylenebilir, ki, bu belki aynı zamanda bir öneri olarak da kabul edilebilir. Basit bir gözlem olarak, biz, mesela, ülkemizdeki güncel gelişmeleri veya ülkemizde enteresan bir karar çıktığı zaman veya bir durum olduğu zaman, onu bir şekilde hep yabancı kanallardan öğreniyoruz. Biliyorsunuz Lexology var, ILO var, hukuk yayınları yapan kanallar var Mondaq gibi, onlardan öğreniyoruz. Halbuki bence bunun mümkün olduğunca yerli olarak yapılabilmesi iyi olurdu. Ancak bunun dışında Türkiye’deki gelişmeleri, mesela enteresan kararları, varsa enteresan münakaşaları, bir şekilde çözülmesi gereken konuların temel olarak ele alındığı münakaşaları, genel olarak IPR Gezgini’nde her zaman bulamıyorsunuz. Yani, devamlı el altında tutulup da, bugün neler olmuş bir bakayım şuraya dediğiniz zaman başvurabileceğiniz, ortak referans teşkil eden bir kaynak yok ortada Türkiye özeline ilişkin. Olmadığı için de tabii ara ara gidip bakıyor insanlar, enteresan bir şey varsa ve kendilerine enteresan gelen yayını okuyorlar, benim de durumum biraz öyle.

Bunu öneri olarak kabul edebilirsiniz, IPR Gezgini, Türkiye’deki gelişmelerin,  hukuk alanında veya özellikle patent alanında yansıtıldığı ve devamlılık arz eden bir araç haline getirilebilirse, belki çekiciliği artar. Öyle bir referans noktası oluşturulabilirse bence ilginç olur ve çok da sorunu çözer diye düşünürüm, örneğin, markalar hususunda alınmış YİDK kararları, patentler hususunda alınmış mahkeme kararları gibi. Bunların ele alınması, bir şekilde yansıtılması iyi olur. Ama bu nasıl yapılabilir, bilemiyorum. Çünkü herkes genelde kararlarını kendine tutuyor ve bunları uluslararası alanlarda yayınlamayı tercih ediyor. Tabii ki bunun yapılabilmesi, temelde herkesin aynı görüşte birleşmesine bağlı. Mümkün olur mu bilemiyorum.



Aydın Bey’e bize ayırdığı vakit ve verdiği samimi yanıtlar için çok teşekkür ediyor, meslek yaşamında kutlanacak daha nice uzun yıllar diliyoruz. Bu söyleşi bize fikri mülkiyetin geçmiş 50 yılı hakkında güzel bir perspektif çizdiği gibi keyifli de oldu kanaatindeyiz.

SÖYLEŞİYORUZ ilerleyen günlerde camiamıza katkı veren diğer isimlerle devam edecek. Takipte kalın!

IPR Gezgini

Haziran 2021

iprgezgini@gmail.com

SÖYLEŞİYORUZ#II – Emekli Hakim ve Avukat FETHİ MERDİVAN Bizlerle!

IPR Gezgini Şubat ayından beri SÖYLEŞİYORUZ  adı altında fikri haklar camiamıza önemli katkı sağlamış isimlerle söyleşiler yapıyor malumunuz. Bu ayın SÖYLEŞİYORUZ konuğu emekli hakim ve şimdi avukatlık mesleğini icra eden Sn. Fethi MERDİVAN. Pandemi nedeniyle bu söyleşimiz de yüz yüze olamadı maalesef.

Fethi Bey’e bizimle söyleşmeyi kabul ettiği için teşekkür ediyoruz. İkinci söyleşimizi IPR Gezgini adına yazarlarımızdan Özlem FÜTMAN gerçekleştirdi.



1- Fethi Bey merhabalar. Pandeminin doğal sonucu olarak ilk sorumuz bu konuda olacak. Pandemi sizi ve çalışma hayatınızı nasıl etkiledi? Bu süreci nasıl geçirdiniz, geçiriyorsunuz? Bunu hem kişisel anlamda hem de mesleki açıdan soruyorum.

Benimle söyleşi yapmak istediğiniz için asıl ben sizlere teşekkür ediyorum. IPR Gezgini’ni ilk erişime açıldığı günden bu yana kesintisiz olarak takip ediyorum. Yayımlanan makale ve incelemelerle ilgili notlar alıyorum. Bazen de yorumlarda bulunuyorum. Hakimlik mesleğim sırasında sitede yayınlanan birçok karara, görevim gereği tesis ettiğim kararlarda yer vermiştim. IPR Gezgini’nin fikri mülkiyet haklarıyla ilgili olarak Türkiye’de çok önemli bir konumda olduğunu düşünüyorum. Zira kuralları evrensel nitelikte olan bu hukuk dalıyla ilgili olarak Dünya’nın değişik ülkelerindeki olaylarla ilgili Patent Kurumları veya Mahkemelerinde verilen önemli kararların, güncelliğini koruduğu bir zaman içerisinde, kısa ve özlü yorumlarla kamuya sunulması çok önemli bir katkı. Türkiye’de fikri mülkiyet hukuku ile ilgilenenlerin büyük çoğunlukla IPR Gezgini’ni takip ettiğinin emareleri ortada.

Pandemi, herkes gibi benim de hayatımı ve çalışmalarımı etkiledi elbette. Salgının ilk çıktığı andan itibaren fiziki ve dijital medyada yapılan yayınlarla hastalığın hızlı bir şekilde bulaştığının, virüse yakalanan insanların çok ciddi biçimde rahatsızlandığının ve bunlardan çok önemli bir kısmının hayatını kaybettiğinin yoğun biçimde haber yapılmasıyla, çok geçmeden bunun hafife alınır tarafı olmadığını fark ettim. Bu süreçte tanıdığım çok değerli bazı dostlarımız da hayatını kaybetti. Bu vesileyle tanıdığımız ve tanımadıklarımız da dahil olmak üzere hepsine rahmet diliyorum.

Pandemi başladıktan sonra, geçmişte olağan biçimde yaptığımız yürüyüş, bir pastanede oturup çay – kahve içme, ailenizle veya arkadaşlarınızla bir ortamda buluşup sohbet etme ve zaman geçirmenin ne büyük özgürlük olduğunu kısa bir zaman içinde herkes gibi ben de anladım. Dostlara telefonla sesli ve/veya görüntülü ulaşma dışında sosyal yaşamımı kısıtladım elbette. Ama insanoğlu her şarta, olumsuz da olsa bir şekilde alışıyor, fakat bu arada yaşamı, davranışları ve duygulanımları biraz değişiyor tabi. Yapılması gereken herhalde bunun geçici bir olumsuzluk olduğunu düşünüp, güzel günlerin gelmesini ve o günlere ulaştığımızda yapacaklarımızı umut etmek, bu vesile ile beden ve ruh sağlımızı korumak olmalı.

Ben sokağa çıkma yasağının olduğu günleri bir yana bırakırsak hemen her gün büromuza gittim. Zaten yavaşlamış olan adli süreçlerle ilgili yapılacak işlerim varsa onları yapmaya çalıştım. Hatta üç-beş kez şehir dışı seyahat gerçekleştirdim. Yoğunluğun azalmasından istifade ederek, daha önce edindiğim birçok makaleyi okudum; Yargıtay’ın son yıllarda tesis ettiği üç-dört yüzden fazla kararı okuyup tetkik ettim; henüz yayımlanmamış olmakla birlikte Yargıtay’ın kararlarının değerlendirildiği kısa birkaç makale hazırladım. Daha önce yayımlamış olduğumuz ve fakat şu anda piyasada olmayan Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu Yorumu isimli kitabın güncellemelerini tamamlamaya çalıştım. Meslek yaşamımın son 15 yıla yakınının sadece fikri mülkiyet hukukuyla ilgili olması nedeniyle uzak kaldığım şirketler hukuku, sözleşme hukuku gibi diğer hukuk dallarıyla ilgili çalışmalar yaptım, notlar çıkardım. IPR Gezgini’ni takip etmeyi sürdürdüm. Meslek dışı konularla ilgili olarak öteden beri zaten ilgimi çekmekte olan özellikle yakın tarihimizle ilgili kitapları okumaya devam ettim. Sizin aracılığınızla ifade etmek isterim ki, özellikle genç okurların Balkan Savaşları’ndan başlayarak 1.Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nı konu edinen yakın Türkiye tarihine ait kitaplardan birkaçını okuduklarında, bize bu ülkenin ve milletin bir ferdi olmayı sağlayanların ne büyük bir iş yaptıklarını daha iyi anlayacaklarını düşünüyorum.

2- Bize biraz kendinizden bahseder misiniz lütfen. Fethi MERDİVAN  kimdir, nerede doğdu ve büyüdü, nasıl zaman geçirmeyi sever, kişisel zevkleri nelerdir ve sizi en çok etkileyen kişi kimdir?

Bir insan kendini en doğru biçimde kolay olarak tanıtabilir mi bundan emin değilim. Şöyle başlayabilirim. 1967 yılı Zonguldak ilinin Devrek ilçesi doğumluyum. İsminden hemen anlaşılabileceği üzere şehrimiz taş kömürü madeniyle meşhur. Bunun yanında Almanya’ya işçi göçünün en yoğun olduğu bir yer. Bu günden geriye doğru bakınca, bu nedenle olsa gerek o tarihlerde eğitime fazla önem verilmemiş olduğunu söylemek mümkün. Dün gibi hatırlıyorum köyümüzde eski bir evin zemin katında bulunan üç odayı ilkokul yapmışlardı. O ilkokula yalnız başıma gittim ve sınıfta bir sıraya oturdum, öğretmen beni görünce “yarın nüfus cüzdanını getir” dedi ve böylece ilk öğrenime başlamış oldum. Köyümüzde ortaokul-lise yoktu. Yaşadığım köye 10 kilometre uzaktaki Devrek’te bulunan Devrek Lisesi’ne kaydoldum. Hepsini saygıyla andığım öğretmenlerimizin de özverili katkılarıyla güzel bir eğitim ve öğretim aldıktan sonra 1984 yılında mezun oldum. Bizim zamanımızda üniversite sınavına girerken fen ve sosyal bilimler ayrımı yoktu. Sınava tüm bölümlerden girilir, tercihler fen ve sosyal bilimlere ait her bölümden yapılabilirdi. Ben de lise matematik bölümü mezunu olmama rağmen, sisteme uygun olarak fen bölümünden Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, sosyal bölümden Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni tercih etmiştim. Nasip hukuk fakültesi oldu. Aynı yıl Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne kaydoldum. 1988 yılında da dereceyle mezun oldum.

Belirtmeliyim ki ailemi çok seviyorum. Onlarla birlikte vakit geçirmek benim için çok önemli ve kıymetli. Bunun yanında okuyarak, seyahat ederek, müzik dinleyerek zaman geçirmek beni mutlu ediyor. Önceki yıllarda daha çok okurdum. Her hafta eşimin benim için seçip aldığı bir kitabı okurdum.  O da hemen yenisini verirdi. Son zamanlarda biraz seyreldi. Bunun yanında hatırlıyorum daha mesleğe başlamadan, uygulamaya dönük olarak yazılmış kadastro ve gayrimenkul hukukundan, sigorta, ticari senetler ve şirketler hukukuna; aile hukukundan ceza hukukuna kadar tuğla gibi içleri Yargıtay kararlarıyla dolu onlarca kitabı okuyup notlar almıştım. O zamanlarda, şimdiki gibi mevzuata ulaşmak kolay değildi, bu nedenle Başbakanlığın 15-20 ciltlik resmi yayını olan Kanunlar külliyatını bile edinip abone olmuştum. Şu an dijital ortamda bir tıkla istediğiniz kanunun en son haline veya Yargı kararına ulaşmak çok kolay. Şimdi eskisi kadar olmasa da, yeni nesil gençlerimize göre hatırı sayılır sayıda kitap ve makale okuduğumu söyleyebilirim.

Belki birçok insana tuhaf gelecektir, ben özellikle yakın geçmişte yıkılmaz olduğu düşünülen ve evrensel insan haklarına yönelik her türlü müdahaleyi meşru gören Doğu Almanya, Macaristan, Çekoslovakya (Çekya ve Slovakya), Bulgaristan… gibi ülkelerin, eski yönetici lider kadrolarının, ülkelerinin sistemlerinin değişmesinden sonraki akıbetleri ve demokrasiye uyumlarıyla ilgili tarihi metinleri araştırıp okumayı da seviyorum.

Beni en çok şu kişi etkilemiştir demek kolay değil. Elbette birçok insandan etkilendim. Bunlar ismini şu an belirtmesem de öğretmenim, üniversitedeki hocam, arkadaşım, meslektaşım… Herkes iyi insan olma arzu ve iddiasındadır, öyledir de. Lakin hayatı sizinle kesişmiş insanlarda başkalarını veya sizi etkiyecek vasıflar, genel olarak istisnai ve değişiktir. Başkalarına etki edecek vasıflar, bazılarında çalışkanlık, üretkenlik, vatanperverlik; bazılarında ise inanç, merhamet, sadakat, insan ve doğa sevgisi gibi insani değerlerdir. Fakat belirtilmelidir ki, yok edilmek üzere olan bir halktan yeniden bir millet var eden büyük önder Mustafa Kemal Atatürk herkes gibi, beni de etkileyen birinci kişidir.

3- Hakim olmayı nasıl seçtiniz? Nerelerde Hakimlik yaptınız? Ne zaman Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi (FSHHM) Hakimliği pozisyonuna atandınız? FSHHM hakimliği ile önceki hakimlik görevlerini karşılaştırmanız istense neler anlatabilirsiniz bize? 

Biraz önce ifade ettiğim gibi, küçük bir köy ve ilçedeki yaşam ve öğrenimden sonra Ankara’daki Hukuk Fakültesini bitirdim. O zamana kadar yaşadığım çevredeki meslekler, ilçede görev yapanlara bakılarak öğrenilebiliyordu. Küçük bir ilçede yüksek öğrenim almış kimler görev yapar: Kaymakam, hakim, savcı, jandarma teğmeni, emniyet komiseri, hükümet tabibi, öğretmen… Bir ilçede yaşarken hukuk fakültesini bitirdiyseniz, hakim veya savcı olma düşünceniz doğal olarak oluşuyor. Ben de öyle düşünerek hakimlik mesleğini seçtim. Yazılı sınavı geçtikten sonra iki yıl staj yaptım ve staj sonu sınavı birincilikle kazandıktan sonra mesleğe başladım. 1993 yılında dönem birincisi olarak zamanın Anayasa Mahkemesi ve Adalet Bakanının da katıldığı kur’a töreninde bir konuşma yapma fırsatı verilmişti. Geçenlerde eski bir kitabı karıştırırken bulduğum daktilo ile yazdığım metinden oluşan 5 dakikalık konuşmam “Yargı bağımsız olmalıdır” temasıyla örülüydü. Kur’a ile Perşembe (Ordu) Hakimliğine atandım. İyi ki oraya atanmışım, eşimle orada tanışıp evlendim. Ardından Ergani (Diyarbakır) Hakimliği yaptım. Sonra Adalet Müfettişliği ve Bakanlık Tetkik Hakimliği görevlerinde bulundum.

2003 yılında Ankara Hakimliğine atandım. Bir süre sonra çalışacağım mahkeme belli oldu: Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi. Ankara’da ilk defa kurulmuştu. Mahkeme kağıt üzerinde vardı, ama fiziki olarak bulunduğu bir yer yoktu. Sonra fikri mülkiyete büyük katkıları olan Serdar ARIKAN ve Levent YAVUZ’la birlikte hukuk mahkemesini faaliyete geçirdik; eş zamanlı olarak Türkay ALICA da Fikri ve Sınai Haklar Ceza Mahkemesinin kuruluşunu sağlamıştı. Şu anda ben dahil anılan kişilerin hiçbiri meslekte değil.

Hakimlik görevlerim ilçelerde oldu. Fakat Adalet Müfettişliği görevim vesilesiyle Ankara, İzmir ve İstanbul dahil Anadolu’nun dört bir yanındaki adliyeleri görme ve işlerini tetkik etme fırsatım oldu. O tarihlerde adliyeler ve buralarda görev yapanlar biraz daha kapalı şartlarda çalışıyorlardı. Dijital ortamlara erişim ve meslekle ilgili toplantılar çok sınırlıydı. Yargıtay Kararları Dergisi’ni takip etmeyi veya görev yaptığınız mahkemenin konusuyla ilgili Yargıtay’da görev yapan üye veya tetkik hakimi tarafından yazılmış bir kitaba sahip olmayı mesleği iyi bir şekilde yapmak için yeterli zannetmekteydik. Bu düşünceye sahip olmanın mantıklı dayanakları da vardı, zira kararlarına katı bir şekilde bağlı olan bir Yargıtay içtihadına aykırı karar verirseniz sizin için iyi olmazdı; anılan kararları takip eder ve onlara uygun kararlar verirseniz iyi hakim olurdunuz.

Ben Ankara’da 15 yıla yakın kesintisiz Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi hakimliği yaptım. Bu mahkemede göreve başlamamla birlikte yabancı ve yerli bilim insanları ve yabancı ülke mahkemelerinde görev yapmış hakimlerin katılımıyla birçok toplantıya katıldım. Şu andaki kadar çok yayın olmasa da fikri mülkiyetle ilgili birçok yayını okudum. Anladım ki, bu hukuk dalı, sadece geçmişteki yargı kararlarını takip etmekle yürümüyor. Sizin karşılaştığınız birçok hukuki sorun, başka ülkelerde yıllar önce çözülmüş ve yargı kararlarına bağlanmış. Aynı uyuşmazlıkla ilgili bizim ülkemizde yargı süreci devam ederken, başka ülkelerde de eş zamanlı devam ediyor. Bunun da ötesinde Avrupa Birliği gibi dünyanın en gelişmiş ülkelerinin bulunduğu toplulukta topluluk hukukunun ne olduğunu ortaya koyan bir mahkeme var ve bu konularla ilgili kararlar tesis ediyor. Elbette ki ülkemizde, fikri mülkiyet hukukuyla birlikte diğer hukuk dallarıyla ilgili olarak da gelişmeler yaşandı. Fakat bana göre hiçbirisi, fikri mülkiyet hukuku kadar diğer ülke veya birlik kararlarıyla etkileşim içinde olmadı. Bern Sözleşmesi, Paris Sözleşmesi, TRIPS, Roma Sözleşmesi gibi uluslararası anlaşmalar ile Avrupa Birliği Yönerge ve Tüzüklerinden oluşan fikri mülkiyete ilişkin mevzuatın tüm dünyada aynı içerikte olması bunda en etkili unsur olsa gerek. Dolayısıyla daha önceki görevlerim ile fikri ve sınai haklar mahkemesindeki görevim farklı oldu diyebilirim.         

 4- Türkiye KHK’ler döneminden yani 1995’ten başlayarak fikri haklar alanında önemli yol aldı, gelişme fikri mülkiyetin özellikle sınai haklar alanında yoğunlaştı ve 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nun kabul edilmesi de önemli yol taşlarından birisi oldu. Siz alanın tecrübeli isimlerinden birisi olarak geçilen yolu nasıl görüyorsunuz? Sizce Türkiye iyi yol aldı mı bu süreçte?

Ülkemizde 1995 yılına kadar Patent ve Marka ile ilgili bir mevzuat vardı. Fakat bunların dünyadaki gelişmelerin gerisinde kaldıkları açıktı. Bunun yanında fikri haklarla ilgili uyuşmazlıklar da çok azdı. Doğal olarak içtihat hukuku da kısıtlıydı. 1995 yılında sınai haklarla ilgili KHK’lar yürürlüğe konuldu. Yine 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nda geniş çaplı değişiklikler yapıldı. Bu gelişmeyle aslında fikri mülkiyetle ilgili olarak öncekinden bambaşka bir hukuki yapı ortaya çıktı. Mevzuat yenilemesi için bu çok önemli bir gelişmeydi. Fakat mevzuatı yenilemeniz, hemencecik bu alanla ilgili çok iyi bir uygulamaya geçtiğiniz anlamına gelmez. Bugünden geriye baktığımda özellikle yargı kurumlarının, yeni mevzuata kendini uydurmayla ilgili biraz sorun yaşamış olduğunu söylemek abartı olmaz. Buna karşın 1995 yılında kurulan (o zamanki adı) Türk Patent Enstitüsü ve eskiden beri faaliyette olan Kültür Bakanlığı’nın Telif Hakları Genel Müdürlüğü’nün kendini yeni mevzuata biraz daha çabuk uyarladığını da söylemek lazım. Bu iki kurum zaten geçmişten gelen tecrübe ve bilgi birikimiyle, yeni mevzuatın taslaklarını hazırlamanın da verdiği avantajla fikri mülkiyet hukukunun gelişmesine önemli biçimde katkı sağlamaya başladılar ve devam eden süreçte de bunu sürekli yükselen bir kaliteyle pekiştirdikleri anlaşılmaktadır. Halen de iki kurum fikri mülkiyet haklarıyla ilgili olarak adeta lokomotif görevi ifa etmektedirler.

Yargı kurumu ise, 1995-2001 yılları arasında diğer kurumlardaki gelişmelere göre bu konuda biraz geç kalmıştır. Fakat anılan tarihten sonra yargı kurumunun da yeni beliren duruma göre pozisyonunu gözden geçirmek istediği ve bunun için çalışmalar yaptığını görmekteyiz. Bu amaçla 8 hakim 1 yıl süreyle yurt dışına eğitime gönderilerek, ülkeye dönüşlerinde sadece fikri mülkiyete ilişkin uyuşmazlıklara bakmakla görevli yargı kurumlarında çalışmaya başlamış, mahkemelerin kurulmasından sonra bilgi ve tecrübe paylaşımı amaçlı, yabancı uzmanların da katılımıyla bilimsel içerikli birçok toplantı, seminer, konferans… adına ne derseniz yapılmıştır.

Ben tam da bu sırada 2003 yılında FSHHM’de çalışmaya başladım. Fakat beraber çalıştığım arkadaşlarla birlikte, 1995 yılında fikri mülkiyete ilişkin olarak ülkede çok köklü bir mevzuat yenilemesi yapılmış olmasına karşın, eski mevzuata uygun olarak verilmiş ve yerleşik hale gelmiş kararların, niteliğine uygun düşmeyecek biçimde halen yeni dönemdeki uyuşmazlıklar için uygulanmakta olduğunu gördüm. Bunları detaylandırmak mümkün, fakat bu söyleşinin içeriğine uygun olmayacaktır. Fakat 2003 yılından sonra ilk derece mahkemeleri ve Yargıtay karşılıklı etkileşim içerisinde süratle kararlarını gözden geçirmişler ve yeni duruma uygun kararlar tesis etmeye başlamışlardır. Bu yenilenme her yıl yükselen bir ivmeyle devam etmiştir. Bu şekilde yargı kurumu, fikri mülkiyetle ilgili diğer kurumların müktesebatına yetişmiştir. Ama gerek kurumlar ve gerekse yargı bakımından, Avrupa Birliği kurumları ve yargı kararlarına göre alınacak daha fazla yol olduğunu söylemekte zorunludur.  

2017 yılında sınai mülkiyete ilişkin KHK’lar yürürlükten kaldırılarak 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu (SMK) yürürlüğe konulmuştur. Elbette yalnız başına KHK’lardan bir kanuna geçmek bile büyük bir başarı ve adımdır. Fakat SMK yasalaşmadan önce bu şekilde söylemek uygunsa biraz daha pişirilse iyi olurdu gibi. Nedenlerini burada ayrıntılandırmaya gerek yok. Bununla birlikte SMK çok önemli yenilikler getirdi. Bu kanunla birlikte, sınai mülkiyet uygulamamızın, AB ilerleme raporlarında yer alan adına ne derseniz eksiklik, eleştiri veya olumsuz değerlendirmelerden kurtulacağını umut ediyoruz. Ben şu ana kadar SMK’nın getirdiği yeniliklere temas eden çok fazla Yargıtay kararına rastlamadım. Ancak Yargıtay’ın SMK’nın yürürlüğe girmesinden sonra tesis ettiği bir karar var ki, bu çok önemli. Yargıtay, kullanma yükümüne ilişkin SMK’nın yürürlükten kaldırdığı mülga 556 sayılı KHK’nın 14.maddesi hükmünün Anayasa Mahkemesi’nin 14.12.2016 gün ve E.2016/148, K.2016/189 sayılı kararıyla iptal edilmiş olması nedeniyle SMK’nın 9. maddesinin 10.01.2022 tarihine kadar uygulanamayacağı ve markaların iptaline karar verilemeyeceğini ilişkin bir kısım yazarlar tarafından savunulan görüşleri benimsememiş, SMK m.9 hükmüne dayalı olarak 10.07.2017 tarihinde açılan dava sonucu tesis edilen kullanmama nedeniyle marka iptaline ilişkin yerel mahkeme kararını, kanun koyucunun amacının sicili kullanılmayan markalardan arındırmak olduğu, 556 sayılı KHK m.14 hükmünün iptali ile doğan boşluğun amaçsal yorumla doldurulmasının gerektiği, amacın SMK m.9,26 hükmünün geçmişte tescil edilen markaları da içerdiği ve derhal uygulanması gerektiğini belirterek onamak suretiyle Türk Marka Hukukunu büyük bir kaosun içine düşmekten kurtarmıştır. Bu kararla Yargıtay, gelecek günlerde SMK’nın getirdiği yeniliklere uygun yeni kararlar vereceğine ilişkin umutları fazlasıyla güçlendirmiştir.  

Fakat uzun yıllardır müşahede ettiğim önemli bir sorun veya konuyu özellikle belirtmek istiyorum. Türk yargısı olarak marka hukukundaki karıştırma ihtimali değerlendirmemizi ortalama tüketiciden daha alt seviyede kalan bir tüketiciye göre yapmaktayız. Bu nedenle gerçekte birbiriyle karıştırılması mümkün olmayan markaları, karıştırma ihtimali gerekçesiyle kolayca hükümsüz kılıyoruz. Bunun gerek ticari hayatta ve gerekse sorumluluk hukuku bakımından çok ciddi olumsuz sonuçları bulunmaktadır. Geçmişteki “tescilli markanın kullanımının hukuka aykırılığı iddia edilemez” şeklindeki yanılgılı değerlendirme ürünü içtihat hukuku, bu hatalı karıştırma ihtimali değerlendirmesinin olumsuz sonuçlarını, başka bazı haksızlıkları da bünyesinde barındırmakla birlikte, bir nevi örtüyor veya perdeliyordu. Fakat SMK “tescilli markanın kullanımının hukuka aykırılığı iddia edilemez” önermesini reddetmektedir. Bu sebeple gecikilmeden karıştırma ihtimali değerlendirmesini, olması gereken yere getirmek elzem bir görev olarak görünmektedir. Türk yargısının bunu başaracağına yönelik inancım bulunmaktadır.

Yine telif haklarıyla ilgili olarak da öncelikli olarak, umuma açık mahallerde kullanılan eser, icra ve yapımlardan izin alınması gereken hak sahipleri ile kendilerine makul bedel ödenecek hak sahiplerinin sorununun, adil ve kalıcı bir şekilde çözüme kavuşturulmasını temin edecek, FSEK’e de uygun düşecek bir içtihat oluşturulması gereği apaçık ortada durmaktadır.

Elbette Türkiye, gerek idari kurumlarıyla gerekse yargı kurumuyla fikri ve sınai hakların korunması bakımından çok önemli yol almıştır. Fakat bu asla yeterli kabul olunmamalıdır. Benzer olaylarla ilgili, aynı mevzuata sahip ülke ve AB kurumlarının kararları da gözetilerek, sürekli biçimde yenilenme ve değişim ihtiyacı hep olacaktır.      

5- Geçmişten bugüne Fikri Mülkiyet alanında birçok konuda farklılaşma olduğu ortada. Ancak hala kat etmemiz gereken bir yol olduğu da açık bence. Sizce fikri haklar eko-sistemimizdeki olumsuz yönler olarak niteleyebileceğiniz durumlar mevcut mu ve eğer varsa, mevzuat alanındaki eksiklikler de dahil olmak üzere, bunları nasıl özetlersiniz? Sizce sistemin nerelerinde iyileştirme gerekiyor, nereleri iyi çalışıyor?

Söylediğiniz çok doğru. Geçmişten bugüne özellikle de son yıllarda Fikri Mülkiyet alanında gerek mevzuat ve uygulama ve gerekse anlayış olarak öncekilerden önemli ölçüde ve olumlu yönde farklılaşma olduğu açıktır. Bunda patent ve marka vekilleri, Türk Patent ve Marka Kurumu, Telif Hakları Genel Müdürlüğü, barolar, üniversiteler, avukatlar ile yargı kurumlarının katkısı olduğu açık. Fikri mülkiyet sistemi tüm yönleriyle işlerse ancak o zaman bir anlam kazanabilir. Biraz önce belirttiğim üzere Yargıtay ve Bölge Adliye Mahkemeleri ile İlk Derece Mahkemelerinin yeni hükümleri uyumu kısa zamanda sağlayacağını ve getirilen düzenlemelere uygun içtihatlar geliştireceğini düşünüyorum. Fakat bununla birlikte yapılması gereken, fikri mülkiyete ilişkin uyuşmazlıklarla ilgili yargılamaların kısa zamanda içerisinde sonuçlanması, yargılama içindeki veya öncesindeki delil tespiti ve ihtiyati tedbir istemlerinin makul süre içerisinde sonuçlandırılması ve bunlarla ilgili kararlar tesis edilirken, tescilin hak sahipliği konusunda hukuki olarak güçlü bir karine yarattığı ile taklitçilerin mütecaviz konumunda olduğu gözetilerek, haklılığını kesine yakın olarak zaten ispat etmiş olan tescilli sınai hak sahiplerine, işin niteliği ile bağdaşmayacak oranda külfetler yüklenmemesine dikkat olunmalıdır.

Biliyoruz ki SMK markaların kullanımına çok önem vermektedir. Kullanılan veya bu amaçla tescil edilen markaların kullanılması; kullanılmayan markaların korunmaması sistemin özü haline getirilmiştir. Fakat şaşırtıcı biçimde SMK, m.5/1-ç hükmüyle, belirtilen amaç ve felsefesi ile bağdaşmayacak biçimde, kullanılıp kullanılmadığına bakılmaksızın bazı markaları resen koruma yoluna seçmiştir. Bu bana göre çok ciddi bir çelişkidir. Marka sahibinin bile koruması mümkün olmayan kullanılmayan markanın aynısı veya benzerinin kurum tarafından korunması gereksiz ve SMK’nın sistemine aykırıdır. Bu değerlendirmeye karşılık olarak SMK m.5/1-ç hükmünün sadece aynı veya ayırt edilemeyecek markalar için TÜRKPATENT’e resen ret yetkisi verdiği, aynı iki markanın tescilinin kamu düzenine aykırı olduğuna ilişkin görüşler dile getirilmektedir. İyi de marka sahibi markasının aynısının başkası tarafından tesciline muvafakat vermek suretiyle kamu düzenine aykırılığı nasıl ortadan kaldırabiliyor. Bu hükmün korunması için yeni mantık manzumeleri tesis etmeye çalışmak gereksiz. Kanımca bu hüküm kaldırılmalıdır.

Yine tasarım ile patent ile faydalı model konusu buluşun yeni olup olmadığının yargılama aşamasında resen araştırılmasına ilişkin uygulamanın terk edilmesi de zorunlu. Çünkü tasarım ve patent/fmb’nin yeni olup olmaması maddi hukukun konusu, oysa yargılama hukuku bakımında delillerin taraflarca getirilmesi gerekli. Dolayısıyla tescilli bir tasarım veya patent/fmb’nin yeni olmadığını iddia eden kişi, bunun kanıtını ortaya koymalıdır. Açılmış bir davada kanıt yeterli görülmeyebilir, ama bu belgenin mutlak yeni olduğunu göstermez. Yeni bir delil ortaya çıktığından yeni vakıalara dayalı olarak yeniden hükümsüzlük elbette istenebilir.

Sistemsel olarak SMK ve telif hukuku sistemine aykırı ve sorun yaratan birçok  uygulama daha var. Fakat hepsini burada belirtmek zor. Fakat sizin de söylediğiniz gibi gerek mevzuat ve gerekse uygulama olarak hala kat etmemiz gereken bir yol olduğu muhakkak. Sistemin aktörlerinin de bu sorunları aşmak için gayret içinde oldukları da bilinmektedir.

6- Yıllarca FSHHM’lerinde Hakimlik mesleğini icra etmiş birisi olarak hakimlikle ilgili olarak “şu şöyle olsa daha iyi olur aslında” dediğiniz bir nokta var mı?

Benim kanaatimce bir insanın bilgi, görgü ve hoşgörü seviyesi ile olayları geniş bir açıdan değerlendirebilecek duruma gelmesi uzun yıllar alıyor. Hakimlik için bu vasıflar çok önemli. Türkiye’de bir kişi 24-25 yaşında hakim olabiliyor. Ben de aynı yaşlarda hakim olarak atanmıştım. Öğrencilikten henüz yeni çıkmış bir genç insan, hakim olarak atandıktan sonra kişilik ve mesleki bilgi bakımından kendisini geliştirip olgunlaştırmaya çalışıyor. Bu sırada hep gözlemleme, emsal alma ve bir yol oluşturmayla uğraşıyor. Bu çabalarıyla aslında 8-10 yıl sonra gerçek anlamda bir hakim oluyor. Bundan dolayıdır ki, hakimliğin insani ve mesleki müktesebatın önemli bir birikimin oluştuğu, biraz daha ileri yaşlarda başlayacağı bir sisteme geçilmesinin gerekli olacağını düşünüyorum.       

7- FSHHM’deki Hakimliğiniz süresince sizi gülümseten olaylarla karşılaştığınızı tahmin ediyorum. Bir tanesini paylaşır mısınız?

Gülümsetmekten de öte bir an yaşanmıştı elbette. Geçmiş günü hatırladığım kadarıyla anlatacağım. Davacı “SILENCE” ibaresinin “elektrikli ev ve mutfak aletleri” ürünleri için marka olarak tescili için yaptığı başvurunun TÜRKPATENT tarafından tanımlayıcı olduğu gerekçesiyle reddi kararının iptali için dava açmıştı. Davacı vekili, biraz önce andığım Ankara Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesinin kurucu hakimlerinden olan Serdar Arıkan. Davalı vekili bir hanımefendi. Duruşmaya başladık, her iki taraf vekili hazır. Mahkeme salonunda, çoğunluğu hanımlardan oluşan ve bir an evvel duruşma sırasının kendilerine gelmesini bekleyen, uykusuz ve yorgun görünen birçok avukat arkadaşımız beklemekte. Davacı vekiline “genel olarak gürültülü çalıştığı bilinen elektrikli mutfak cihazları için SILENCE ibaresi bir anlam ifade eder mi” diye sordum. Cevaben “sessizlik anlamına gelen SILENCE ibaresi ev kadınları için çok önemli bir vasıf olmasına karşın, başvuru konusu ürünler için asla tanımlayıcı değildir” şeklinde bir cevap verdi. Bununla birlikte salonda bekleyen herkesi bir gülme tuttu, ara vermek zorunda kaldık. Davanın sonucunu sormayın.

8- IPR Gezgini’nin iyi bir takipçisi olduğunuzu biliyor ve bunun için size çok teşekkür ediyoruz. Sizce sitenin Türkiye’de fikri haklar alanına etkileri, olumlu veya olumsuz boyutlarıyla, ne yönde? Alana daha fazla katkı sağlamak için bizlere öneri veya tavsiyeleriniz olur mu?

Evet, IPR Gezgini’nin iyi bir takipçisi sayılırım. Paylaşımlara sadece birkaç yorum yaptım, ama bazen yazarlara konuyla ilgili görüşlerimi ilettiğim ve Türk Mahkemelerinin geçmişte benzer konuyla ilgili verdiği kararları karşılaştırmaları için gönderdiğim de olmakta.

Gerçekleştirdiğiniz ufuk açıcı ve özverili çalışma için ben IPR Gezgini ve yazarlarına teşekkür ederim.

Yapılan yayın veya paylaşımlardan ben şu ana kadar fikri mülkiyet hukukuna yönelik olumsuz bir durumla karşılaşmadım. Gerek içerik, gerekse üslup yönünden olumlu etkiler açık. IPR Gezgini’nin sadece bu seviyede faaliyetlerine devam etmesi bile çok önemli katkı sağlamakta. Ki, içerik her geçen gün daha da zenginleşmekte, dolayısıyla yararlanmaya sağlanan imkan da artmakta. Tavsiye verebilecek konumda mıyım bilmiyorum. Pandeminin sona ermesinden sonra, belli konularla ilgili olarak seminer, konferans veya yuvarlak masa toplantılarıyla fayda zenginliği daha da artırılabilir diyorum.   



SÖYLEŞİYORUZ ilerleyen günlerde fikri mülkiyet camiamıza katkı veren diğer isimlerle devam edecek. Bizi takipte kalın!

IPR GEZGİNİ

Mart 2021

iprgezgini@gmail.com

    

KÖPEĞİNİZE ŞAMPANYA? EUIPO CHAMPAWN KARARI

EUIPO İtiraz Bölümü’nün 21.12.2020 tarih  ve B 003102239 nolu  kararına konu olan olayda;

Woof and Brew Limited şirketi 1 474 686 numarasıyla WIPO nezdinde CHAMPAWS kelime markası için 31. Sınıfta bir uluslararası başvuru yapıyor ve bu kapsamda Avrupa Birliği’ni de seçiyor.  

Başvuruya, EUIPO nezdinde, Champagne coğrafi işaretinin korunması ve promosyonundan sorumlu  Comité Interprofessionnel du Vin de Champagne (CIVC) ve Fransa’nın gıda-tarım ormancılık ürünlerinin kaynak ve kalitesinden ve bu çerçevede Fransız menşeili coğrafi işaretlerin korunmasından sorumlu devlet kurumu INAO birlikte itiraz ediyorlar. Tahmin edeceğiniz gibi itirazın dayanağı tescilli ve meşhur Champagne coğrafi işareti. Takipçilerimizin çoğunun bildiği gibi Champagne 1973 yılından beri Birlik seviyesinde tescilli bir coğrafi işaret.

İtiraz sahipleri dosyaya Champagne coğrafi işareti ve bunun ününü tevsik eden sayısız delil sunuyorlar.  Bu deliller arasında coğrafi işaret tescil belgeleri,itiraz edenlerin konu başvurunun geri çekilmesini ve her tür kullanıma son verilmesini talep ederek başvuru sahibine gönderdikleri  ihtarname, Champagne bölgesini açıklayan materyaller, basında çıkmış yazılar, web sayfalarından çıktılar, Champagne hakkında ekonomik veriler, lehe verilmiş önceki kararlar var.

İtiraz birimi sunulan delillerden Champagne coğrafi işaretinin tanınmışlığının rahatça anlaşıldığını,  bölgede yaşayan üreticilerin ve CVIC’in bu ünü korumak için büyük bir çaba gösterdiğinin ve bu coğrafi işarete büyük yatırım yaptıklarının anlaşıldığını, bunun yanında Champagne köpüklü şaraplarının lüks, başarı, kutlama ve parıltı ile özdeşleştiğini ve bunun önceki verilmiş kararlarda da kabul edildiğini belirtiyor.   

Muterizler CHAMPAGNE ile CHAMPAWS arasında görünüş ve söyleniş olarak benzerlik bulunduğunu, CHAMPAWS kelimesinin coğrafi işareti çağrıştırdığını ve onun ününden yararlanacağını, mallar arasında da belli seviyede benzerlik bulunduğunu iddia ediyor.

Champagne coğrafi işareti “şaraplar” için tescil edilmiş durumda.  İtiraza konu işaret ise 31. Sınıfta “ev hayvanları için yiyecekler, ev hayvanları için içecekler” için başvuruya konu olmuş.

Doğal olarak başvuru sahibi aşağıdaki savunmalarda  bulunuyor;

— mallar arasında hiçbir benzerlik yok, taraflara ait malların doğası, fiziki görünümü, temel malzemeleri vs tamamen farklı

—Champagne insan tüketimi içindir oysa başvuruya konu mallar evcil hayvanlar içindir  ve bu ürünlerin içinde alkol bulunmaz çünkü alkol hayvanlar için zararlıdır,

—Konu mallar ne aynı vesilelerle tüketilir ne de aynı kanallardan dağıtılır, bunların pazarlama kuralları dahi farklıdır,

—Dolayısıyla başvuruya konu markayı taşıyan ürünlerin tescilli coğrafi işaretle korunan şaraplarla yolunun kesişmesi mümkün dahi değildir.   

Ancak İtiraz Birimi başvuru sahibine katılmıyor ve bir coğrafi işaretin tescili sadece Avrupa Birliği’nde tüketicileri bilgilendirerek satın alma tercihleri konusunda zihinlerini netleştirmeyi amaçlamaz, aynı zamanda bu coğrafi işaretlerin ününden haksız yararlanmaya karşı korunmasını ve adil rekabetin sağlanmasını  da hedefler diyor.  

CHAMPAWS Instagram posts (photos and videos) - Picuki.com

EUIPO bu noktada itiraz sahibi tarafından dosyaya sunulmuş olan karşı tarafın kullanımlarını da değerlendiriyor ve başvuru sahibinin ürünlerinin görünümünün coğrafi işaretle korunan ürünlerin görünümüyle olan benzerliğine dikkat çekiyor, bunlar da sanki kutlama veya özel vesilelerle tüketilecekmiş gibi duruyor diyor.   Aşağıda başvuru sahibinin ürün örneklerinin görseline bakıldığında fark edileceği gibi bunlar köpüklü şarap şişesi formunda üstelik de ürün tanıtımında “Champagne for dogs&cats” yani “köpek ve kediler için Champagne” ibareleri kullanılmış!

İtiraz Birimine göre; her ne kadar şaraplar ile başvuruya konu mallar birebir aynı değilse ve başvuru sahibinin işaret ettiği gibi ürünler arasında farklılıklar varsa da aralarında belli bir yakınlık bulunduğu da inkar edilemez. Ürünler arasındaki bağlantı özellikle başvuru sahibinin pazarlama faaliyetleri ile pekiştirilmiş durumda,mesela ürünler üzerinde Champagne coğrafi işaretli ürünlerin bir karakteristiği olan köpüklere açık referanslar verilmesi gibi.

İtiraz Birimi işaretleri aşağıdaki biçimde değerlendiriyor;

Yazılış açısından; İki işarette de  ilk 6 harf (CHAMPA) birebir aynı ve aynı sıralamayla yer alıyor. Kelimeler birbirine çok yakın harf saysıına sahip, biri dokuz harf diğeri ise sekiz harften oluşmuş. Aradaki fark ise sondaki harflerde. Dolayısıyla kelimelerin başındaki ayniyet çok daha önemli çünkü tüketiciler, okuma soldan sağa doğru yapıldığından, kelimelerin  baştaki bölümüne daha fazla odaklanır  ve ilk o bölüme dikkat eder. Bu durumda  CHAMPAGNE ve CHAMPAWS arasındaki benzerlik ortalama seviyeden yüksektir.

Okunuş açısından; Birlik ülkeleri içinde farklı okuyuş kuralları mevcutsada her iki kelimede okunuş ilk hece olan CHAM’da kesişiyor ve bu kesişme sonraki PA harflerinde de devam ediyor. Kelimelerin sonları farklı fakat bu son kısımların tüketiciler tarafından çok daha az anımsanacağı ortada. Bu sebeple kelimelerin okunuşunda da ortalama seviyenin üstünde bir benzerlik mevcuttur.  

Kavramsal Açıdan; CHAMPAGNE Fransa’da bir bölgeye refere ediyor, CHAMPAWN ise toplumun büyük kesimi tarafından anlamsız bir kelime olarak algılanacaktır.  Toplumun diğer kesimi ise, özellikle İngilizce konuşan gruplar, işaretteki  PAWS (patiler) kelimesini ayırarak algılar ki bu kelimenin marka başvurusuna konu mallarla bağlantısı açıktır. PAWS kelimesinin başvuruya konu mallarla açık bağlantısı yüzünden kavramsal farklılığa çok fazla önem atfedilmesi mümkün olmadığı gibi, bu kavramsal farklılık işaretler arasındaki yazılış/görünüm ve okunuşlar arasındaki benzerliğin önüne geçmemektedir.

Sonuçta İtiraz Birimi tüketicilerin CHAMPAWN işaretini ve başvuruya konu olduğu malları CHAMPAGNE coğrafi işareti ve bunun korunduğu Champagne bölgesinden  şaraplar emtiasıyla doğrudan bağlantılı göreceğini değerlendiriyor.

Burada Birim özellikle başvuru sahibinin pazarlama stratejisine vurgu yaparak bunun açıkça CHAMPAGNE coğrafi işaretinin çağrıştırılması üzerine bina edildiğine dikkat çekiyor. Şampanyanın prestij, lüks, parıltı ,kutlama kavramlarını akla getirmesinin tek sebebi Campagne bölgesinden gelen şarapların kalitesi değil, aynı zamanda imaja yapılan yatırımdır diyor ki çok haklı. İşte diyor, başvuru sahibi bu yatırımdan yararlanmaya çalışıyor.

Neticeten itiraz tümüyle kabul edilerek bahsi geçen uluslararası başvuru reddediliyor.    

Kediler ve köpekler için şampanya mı? İnsanlar neler düşünüyor!

Özlem Fütman

Ocak 2021

ofutman@gmail.com

EUIPO’DAN SÜRKONTUR BİR KARAR; CHÂTEAU DE POMMARD

EUIPO Beşinci Temyiz Kurulu’nun R 2650/2019-5 numaralı ve 16/06/2020 tarihli kararını  okumaya başladığımda  iki şey bana tuhaf geldi;

1-Başvuru sahibi Fransa’nın özellikle beyaz şaraplarıyla meşhur Burgonya bölgesinden  bir  üretici olmasına rağmen Amerika’da yapılmış bir başvuruyu rüçhan alarak EUIPO’ya başvurmuştu. 1726 tarihinden beri var olan yerleşik bir Fransız şarap üreticisi ne diye gidip ABD başvurusunu rüçhan alsındı ki? Olmaz değil tabii ama yine de ne bileyim, neden Fransa’da yapılmış bir başvuru yerine ABD rüçhanı diye düşündüm

2-Başvuru sahibini bir İngiliz hukuk bürosu temsil etmiş. Tamam kim kimi isterse vekil atayabilir ama Fransa’da bu kadar yerleşik ve işi bilen  büro varken ve bunlar Pommard’a ulaşım açısından daha yakınken  insan niye Londra’dan bir büro ile anlaşır ki diye düşünmeden edemedim.

Un américain; Michael Baum, 50 ans, achète le château de Pommard
Michael Baum

Sonra kararın ortalarına doğru geldiğimde aklımdaki soruları durduramadığımdan internete girip  araştırmaya başladım, 2010’ların başında Pommard’a gitmiştim ama acaba sonra bir şey mi olmuştu…. Ve şaşırarak gördüm ki  Chateau de Pommard 2014 yılında Silikon Vadisinden Michael Baum adlı zengin bir girişimciye satılmış!. Şarap sektörünün Fransa için hem ekonomik hem de özellikle kültürel önemini düşündüğümüzde Fransız şarap üreticisi şirketlerin  ve markalarının satışını pek  öyle sıradan el değiştirmeler  olarak nitelendiremeyiz. Bu noktada özellikle  Burgonya yöresinin kendi içinde mahfuz bir sistemi vardır çünkü orada resmi olmayan bir anlaşmaya/geleneğe göre birisi bağlarını satmaya karar verirse bunu önce etraftaki konu komşuya önerir. Bölgeden başka bir şarap üreticisi almak için teklifte bulunmazsa ancak o zaman satış isteği dışarıya duyurulur ki buna da pek gerek kalmaz çünkü araziler derhal yakın çevre tarafından satın alınır. O sebepledir ki yüzyıllar boyunca Burgonya şarap bağları Fransızların elinde kalmış ve yabancı satın almacılar da Bordeaux bölgesine yönelmek durumunda kalmıştır.  İşte bu içine kapalı sistemi kırarak Burgonya’da satın alma gerçekleştiren ilk kişi olmuş Michael Baum ve üstelikte kendisinin Amerikalı olması büyük gürültü çıkarmış satın alma gerçekleştiğinde. Burada yine de bir trik var ama, önceki sahibinin elindeyken     CHÂTEAU DE POMMARD’ın resmi merkezi Fransa’da değil fakat Lüksemburg’da imiş! Satışın bu kadar tartışmaya sebep olmasının ve dikkat çekmesinin  bir diğer sebebi de CHÂTEAU DE POMMARD’ın bölgedeki en büyük tek parça bağa sahip olması, arazi tek bir parçadan oluşan  20 hektarlık bir bağ ve bu kadar büyük bir bağın yekpare  olması son derece müstesna bir monopoli yaratıyor bölgede. CHÂTEAU DE POMMARD tarihi bir şarap üreticisi,  1726 yılında Parisli bir avukat ile Kral 15. Louis’nin sekreteri tarafından kurulmuş, içinde iki adet şato binası  bulunan bir şarap üreticisinden bahsediyoruz burada. Şimdi bakalım CHÂTEAU DE POMMARD markası EUIPO  nezdinde Avrupa Birliği Topluluk Markası olarak tescil ettirilmek istenince neler olmuş.  

 OLAYLAR

Chateau de Pommard, Société civile d’exploitation agricole (başvuru sahibi) ABD’de yapılmış 2018 tarihli başvurusunu rüçhan alarak EUIPO nezdinde 31/01//2019 tarihinde  CHÂTEAU DE POMMARD markasının 33,43 ve 45.sınıflardaki mal ve hizmetler için tescili amacıyla  başvuruda bulunuyor.  Dosyayı inceleyen uzmanın talebi üzerine mal listesi iki  kez  değiştiriliyor ve sonunda aşağıdaki hale geliyor.

33.Sınıf; Şaraplar için kullanılan geleneksel “Chateau” teriminin tanımına/ şartlarına uyan ve koruma altındaki “Pommard” coğrafi işaretinin spesifikasyonlarına  uyan şaraplar 

43.Sınıf; Konaklama hizmetleri, yani, otel,restaurant ve bar hizmetleri; yiyecek ve içecek sağlanması hizmetleri; yiyecek ve içecek ikram servisi; yiyecek ve içecek hazırlanması hizmeti; yiyecek hazırlanması danışmanlığı hizmetleri; misafirler için yiyecek ve içecek sunulması hizmetleri; yiyecek ve içecek hazırlanması ile ilgili bilgi sağlanması hizmetleri; içecek yani şarap sağlanması hizmetleri; konferans, sergi ve toplantılar için alanların sağlanması hizmetleri;organizasyonlar için mekan sağlanması ve kiralanması hizmetleri yani sosyal organizasyonlar için otel balo salonları ve sosyal tesislerin  kiralanması hizmetleri-sağlanması hizmetleri.    

45.Sınıf; Otel konsiyerj hizmetleri; konsiyerj hizmetleri yani başkaları için talep edilen kişisel ayarlamaların ve rezervasyonların yapılması ve bireysel ihtiyaçların giderilmesi için müşteriye özel bilgi sağlanması hizmetleri.

Uzman incelemeden sonra işaretin tanımlayıcı olduğu, ayırt edici olmadığı ve tescilli Pommard coğrafi işaretiyle çeliştiğini  belirterek başvuruyu 33 ve 43. sınıflarda reddediyor ve bunu da şu gerekçelere dayandırıyor;

–Marka başvurusunda yer alan ‘CHÂTEAU’ kelimesi 2013 tarihli ve 1308/2013 numaralı AB Tüzüğü çerçevesinde şaraplar için korunan geleneksel bir kelime olup, bu kelime ile kastedilen şey şarabın  belli-tek bir araziden/mülkten  geliyor olduğudur. Diğer yandan Chateau kelimesi Fransızca’da “kale” anlamına da gelmektedir.

Başvuruda geçen “POMMARD” ise yine  1308/2013 numaralı AB Tüzüğü çerçevesinde korunan  tescilli bir coğrafi işarettir; Pommard, Doğu Fransa’da Cote-d’Or bölgesinde Burgogne-Franche-Comte bölümünde yer alan bir komünün de adıdır ve burası şarap üretimiyle meşhurdur. CHÂTEAU  ve POMMARD kelimelerinin bariz anlamları düşünüldüğünde Avrupa Birliği üyesi ülkelerdeki Fransızca konuşan ilgili tüketiciler CHÂTEAU DE POMMARD ibaresini  şu şekilde algılayacaktır; Pommard bölgesinde yer alan Chateau isimli bir şarap üreticisi

—Başvuru sahibinin iddiasına göre Fransa’da yerleşik bir geleneğe/konvansiyona göre her komünde sadece tek bir château   CHÂTEAU DE [KOMÜNÜN İSMİ] şeklinde bir ismin sahibi olabilir. Bu durumda  ilgili  tüketiciler CHÂTEAU DE POMMARD ibaresini gördüğünde bunun  Pommard yöresindeki  spesifik ve tek bir üreticiye yani başvuru sahibinin meşhur şaraphanesine refere ettiğini anlayacaktır.

Bu argümana karşı uzman diyor ki; EUIPO   bahsedilen Fransa’da ki bu isimlendirme  geleneğini  tartışmıyor, ancak diyor ki  tek başına bu gelenek ilgili tüketicilerin CHÂTEAU DE POMMARD ibaresini derhal ticari kaynak gösteren bir isim olarak algılayacaklarını kabul etmek için yeterli değil. Tüketiciler bu ibareyi , dediğimiz gibi, Pommard bölgesindeki adı “Chateau” olan bir şarapevinin şarapları hakkında bilgilendirici bir ibare olarak görür. Aynı durum sadece mallar için değil reddedilen  hizmetler için de geçerli çünkü bu hizmetler de şarap endüstrisi ile yakından ilgili ve tüketicilerde bunu “Pommard yöresinde bulunan bir şatoda bu hizmetlerin sağlandığı” şeklinde anlar.  

— ‘CHÂTEAU DE POMMARD’ şeklindeki bir kelime kombinasyonu Fransız dilbilimine göre ne alışılmadık ne de anlaşılmazdır. Tüketicinin bu durumda başvuruya konu işareti belirtilen şekilden başka biçimde anlamasına sebep olacak bir durum yoktur.

—Başvuru sahibinin iddialarının aksine,  ilgili tüketiciler ‘CHÂTEAU DE POMMARD’ ile karşılaştığında bunu malların geldiği yada hizmetlerin sunulduğu yerle ilgili belli bir kalite, coğrafi kaynak belirten bir bilgilendirme olarak algılayacaktır.

—-Başvuru sahibi piyasada hiçbir rakibin bu kelime kombinasyonunu kullanmadığını iddia ediyor. Fakat burada esas olan ilgili toplum kesiminin ibareyi gördüğünde bunu derhal ticari kaynak gösteren bir işaret olarak algılayıp algılamayacağıdır. Yoksa daha evvel bir başkasının bunu kullanıp kullanmadığı önemli değildir.

—Başvuru sahibi bazı  ulusal kararlara dayanıyor ancak; Avrupa Birliği rejimi otonom yani özerktir , kendine ait hedef ve kuralları vardır, kendi başına idare olan bir sistemdir ve herhangi bir ulusal sisteme bağlı olmadan bağımsızca işler. Dolayısıyla bir Topluluk Markasının tescil edilebilirliği değerlendirilirken ancak ve sadece  ilgili Birlik kuralları göz önüne alınır. Bu çerçevede bir Birlik üyesi ülkede veya Birlik dışı bir ülkede verilmiş olan tescil kararlarının bir markanın Birlik düzeyinde tescil edilebilirliği konusunda bağlayıcılığı yoktur.    

—Başvuruya konu işaret açıkça tanımlayıcı olduğundan ve ilgili toplum kesimi tarafından böyle kabul edileceğinden bir ticari kaynak gösterme özelliği taşımamaktadır.

-Bu çerçevede konu işaret Belçika,Fransa ve Lüksemburg’da tanımlayıcı olduğundan ve ayırt edici olmadığından Topluluk Markası olarak tescil edilemez.

At the Heart of Burgundy - Château De Pommard

TEMYİZ GEREKÇELERİ

Başvuru sahibi bu kararı EUIPO Temyiz Kurulu nezdinde temyiz ediyor. Temyize giderken aşağıdaki iddiaları öne sürüyor ve  adeta Emile Zola gibi “j’accuse” yani “suçluyorum” diyor EUIPO’ya!

—‘CHÂTEAU DE POMMARD’ başvuruya konu mal/hizmetler için tanımlayıcı değildir ve tescil için gerekli ayırt ediciliğe sahiptir.

—Diğer marka tescil kurumları ,özellikle Fransız Marka ve Patent Kurumu (INPI) ‘CHÂTEAU DE POMMARD’ ibaresini aynı/benzer mallar için tescil etmiştir. Tek başına bu durum dahi Fransızca konuşulan ülkelerde  CHÂTEAU DE POMMARD’ın tanımlayıcı olarak algılanacağı şeklindeki red gerekçesini geçersiz kılmaktadır. Tamam, ulusal ofisler tarafından verilen kararlar EUIPO için bağlayıcı değildir ama  EUIPO’nun İnceleme Kılavuzu’na göre bunlar yine de  incelemede dikkate alınmalıdır. Uzman özellikle INPI’nin tescilini neden dikkate almadığını gerekçelendirmemiştir. Fransa’nın nüfusu Avrupa Birliği’nde resmi olarak Fransızca konuşan ülkelerin popülasyonunun  %85’ini oluşturduğuna göre dosyada red kararı veren uzman neden INPI’den farklı bir kanaate vardığını açıklamalıdır.  

–Red kararı veren uzman Fransa’da yerleşik olan CHÂTEAU DE [KOMÜNÜN İSMİ] şeklindeki bir kullanımın ancak o komündeki tek bir château’nun  kullanımına verilebileceği şeklindeki anlaşmayı tartışmadığını söylüyor kararında. Bu gelenek sebebiyle, Fransızca konuşan ortalama tüketici CHÂTEAU DE POMMARD ibaresini gördüğünde derhal bunun Pommard yöresinden spesifik olarak tek/belli bir yerden yani meşhur başvuru sahibinden gelen malları ve orada sağlanan hizmetleri işaret ettiğini anlar.  

—Fransızca konuşan tüketiciler CHÂTEAU DE POMMARD’ı gördüğünde bu işareti taşıyan malların Pommard’da ki herhangi/ sıradan bir şatodan geldiğini yada hizmetlerin böyle sıradan bir yerde verildiğini düşünmez. 

—-CHÂTEAU DE POMMARD özgün bir markadır. Başvuruya konu olduğu mal/hizmetler için, bilindiği kadarıyla,  dünyanın hiçbir yerinde  ne başkası tarafından kullanılmaktadır ne de başkası adına tescil edilmiştir. Ayrıca Pommard yöresindeki üreticilerin elinde  sayısız isim alternatifi mevcuttur,kimse CHÂTEAU DE POMMARD’ı kullanmaz. Halbu ki eğer huzurdaki marka tescil edilmezse CHÂTEAU DE POMMARD ismi herkesin kullanımına açık hale gelecektir.

 —Daha evvel başvuru sahibi aşağıdaki markaları adına tescil ettirmiştir;

•          Fransa’da 133 992 947 numaralı 33. Sınıftaki  CHÂTEAU DE POMMARD markası,

•          Çin’de 33. Sınıfta 12 338 313 numaralı CHÂTEAU DE POMMARD markası,

•          Macao’da 33 sınıftaki N/79 284 numaralı CHÂTEAU DE POMMARD markası

•          ABD’de 33, 39,  41  ve 43. Sınıflardaki 88 059 659 başvuru nolu CHÂTEAU DE POMMARD markası. Markanın tescili tamamlanmamış olsa da tescile izin verildiğine dair resmi  yazı mevcuttur.

•          1 454 045 nolu uluslararası CHÂTEAU DE POMMARD başvurusunun İngiltere ve Singapur ayağı tescilleri

Verilen bu red kararı EUIPO’nun  CHÂTEAU DE [KOMÜNÜN ADI ] şeklinde daha evvel tescil ettiği  markalara ilişkin uygulamasına aykırıdır ve EUIPO şimdi huzurdaki başvuruyu reddederek ortaya çıkardığı bu çelişkiyi açıklamakla mükelleftirEUIPO nezdinde daha evvel CHÂTEAU DE [KOMÜNÜN İSMİ] formülasyonu ile oluşturulmuş ve tescil edilmiş markalardan bazıları şöyledir;  

-Domaine du Château de Montfort adına 33. Sınıfta tescil edilmiş CHÂTEAU DE MONTFORT  markası. Montfort , güneydoğu Fransa’da Alpes- de-Haute-Provence’da bulunan bir komündür.

-Gfa Château de Pressac adına 33. Sınıfta tescil edilmiş CHÂTEAU DE PRESSAC markası . Bu marka ‘CHÂTEAU DE PRESSAC adı verilen üzüm bağlarından aynı isimli coğrafi işaretle tescilli şaraplar” malları için 2002’de tescil edilmiştir. Pressac Batı Fransa’da Nouvelle-Aquitaine bölgesinde  Vienne yöresindedir.

-Franz Wilhelm Langguth Erben GmbH & Co. KG, adına 33. Sınıfta tescil edilmiş Château de Mornag markası.  Mornag, Tunisia komününde ufak bir kasabadır.

-PERNOD RICARD adına “alkollü içecekler, özellikle konyak” için tescil edilmiş  CHÂTEAU DE LIGNERES markası. Lignères  kuzeybatı Fransa’da Orne bölümünde bir komündür.

-Domaine Thill, sàrl  adına şaraplar için tescil edilmiş CHÂTEAU DE SCHENGEN markası.  Schengen güneydoğu Lüksemburg’da küçük bir komün ve şarap yapılan küçük bir kasabanın adıdır.

-Domaines Bouteiller SAS  adına “CHÂTEAU DE SAINTE GEMME adı verilen yerden gelen coğrafi işaretli şaraplar “için tescil edilmiş  CHÂTEAU DE SAINTE GEMME  markası . Sainte-Gemme; Güneybatı Fransa’da  Nouvelle-Aquitaine bölgesinde Gironde bölümündeki bir komünün adıdır.

-S.C.I. du CHÂTEAU DE PIZAY adına 33,41 ve 43. Sınıflarda tescil edilmiş.  CHÂTEAU DE PIZAY markası. Pizay, Doğu Fransa’da Ain bölgesinde bir komünün adıdır.

-33. sınıfta “CHÂTEAU DES GRAVIERES adlı üzüm bağlarından /şarap üreticisinden gelen coğrafi işaretle korunan şaraplar” için tescil edilmiş ‘CHÂTEAU DES GRAVIERES’ markası.  Gravières, Güney Fransa’da  Ardèche isimli bölümde yer alan bir komündür.

Devamla başvuru sahibi aynı minvalde şu marka tescillerine de atıf yapıyor; CHÂTEAU DE PORTETS , CHÂTEAU DE THAUVENAY, CHÂTEAU DE SANTENAY, CHÂTEAU DE SANNES.

Bütün bu örnekleri veren başvuru sahibi kendileri için verilen red kararının kuralların herkes için eşit uygulanması ilkesine aykırı olduğunu söylüyor. Bu kadar marka tescil edildiyse bize gelince sorun nedir diyor anlayacağınız. Ve diyor başvuru sahibi açıkça; eğer Temyiz Kurulu aleyhimize verilen red kararını onaylayacaksa o zaman 20 küsur yıldır CHÂTEAU DE [KOMÜNÜN ADI ] şeklindeki tescillere izin veren istikrarlı uygulamadan bu olayda niçin sapıldığının ve bu red kararının hangi gerekçeyle doğru olduğunun açıklamasını yapmalıdır. İşte işin bu kısmı kontur!

Château de Pommard Clos Marey-Monge Monopole 2015 is Worth Celebrating -  TasteTV

SÜRKONTUR; EUIPO TEMYİZ KURULU NE DİYOR?

Bir kere, diyor Temyiz Kurulu, temyiz başvurusu yaparken formda “kısmi temyiz” kutucuğunu işaretlemişsiniz ama dilekçenizden tam temyiz başvurusunda bulunduğunuzu anlıyoruz ve bu usuli hatanızı görmezden geliyoruz. Daha sonrada temel mevzuat maddesi ,incelemede gözönüne alınacak kurallar, ilgili tüketici kesiminin tespiti konularına odaklanıp aşağıdaki hususlara işaret ediyor.

–AB Marka Tüzüğü’nün 7(1)( c) maddesine göre ticarette ürün veya hizmetlerin türünü, kalitesini, miktarını, amacını, değerini, coğrafi kaynağını veya üretim zamanını ve diğer karakteristiğini belirten ibareleri tek başına veya esas unsur olarak içeren işaretler marka olarak tescil edilemez. Bu maddenin koyulmasının amacı kamu menfaatini korumaktır, diğer bir anlatımla ticarette tanımlayıcı işaretlerin tek bir kişinin mülkiyetine verilmeden  herkes tarafından kullanılmasını sağlamaktır. 

—7(1)/c) hükmünün uygulanabilmesi için başvuruya konu mal/hizmetler ile işaret arasında yeterince doğrudan  ve spesifik bir bağlantı olmalıdır ki ilgili toplum kesimi  derhal ve hiçbir başka incelemeye gerek kalmaksızın işarete konu mal/hizmetleri tanımlayabilsin.   

—Bir kelime markası birden fazla unsurdan oluşuyorsa tanımlayıcı olup olmadığına bütünsel olarak bakılıp karar verilir, yoksa unsurlara ayrılıp ayırtedici olmayan her bir unsur tek tek değerlendirilmez. Prensip olarak tamamı tanımlayıcı kelimelerin kombinasyonundan  oluşan bir işaret tanımlayıcı olur; bunun istisnası ise kelime kombinasyonunun oluşturduğu bileşenin bütünsel olarak kelimelerin tek tek tanımlayıcı olan özelliğinden uzaklaşan alışılmadık bir doğaya sahip olmasıdır.

—Her ne kadar başvuruya konu mal ve hizmetler çok katmanlı bir sektöre ilişkin olsa da burada 33 ve 43. Sınıftaki mal/hizmetler günlük kullanımdaki  değişik malları ve zaman zaman satın alınan hizmetleri kapsıyor. Doğaları düşünüldüğünde bunlar temelde ortalama tüketiciye hitap ediyor. Diğer yandan markada Fransızca sözcükler kullanıldığından işaretin tescil edilebilirliği incelenirken Avrupa Birliği’nde Fransızcanın hakim dil olduğu yerlerdeki toplulukların anlayışına bakmak gerekir.

Akabinde Temyiz Kurulu başvuruyu reddeden uzmanın   CHÂTEAU ve  POMMARD kelimelerinin anlamıyla ilgili yaptığı açıklamaya yer verip, hem CHÂTEAU hem de POMMARD kelimelerinin  Avrupa’nın tümünde geçerli olan bir hukuki koruma altında olduğunu ve zaten başvuru sahibinin de bu hususların hiçbirine  bir itirazı olmadığının altını çiziyor. Daha sonra da uzmanın görüşüne katılarak ortalama tüketicilerin CHÂTEAU DE POMMARD’ı uzmanın işaret ettiği gibi algılayacağını söylüyor. Temyiz Kurulu’na göre de  anlamı açıkça ortada iki kelimeden oluşan bu işaret Fransızca dilbilgisi kuralları da düşünüldüğünde doğrudan ve ilaveten hiçbir düşünsel çabaya gerek kalmaksızın açıkça mal/hizmetlerin karakteristiğini gösteriyor.

Herkes bilir ki diyor Temyiz Kurulu, Avrupa’da ve özellikle Fransa’da  “  château “ çoğunlukla bir şaraphane/şarap üretilen yerdir ve buralar aynı zamanda organizasyon mekanı, restaurant, hotel veya bunların tümü olarak da kullanılır. 33. Sınıfta başvuruya konu olan mallara ve 43. Sınıftaki hizmetlere bakıldığında CHÂTEAU DE POMMARD’ ibaresinin karakteristiği ve malların nerede üretildiğini/hizmetlerin nerede sunulduğunu -bunların coğrafi kaynağını işaret ettiği  açıkça anlaşılmaktadır.  

Kurul’ a göre de marka bu haliyle Pommard bölgesinde herhangi bir “château” manasına geliyor yani özel bir kimliğe -ticari bir kaynağa işaret eder nitelikte değil. Kurul, başvuru sahibinin şu ana kadar bu görüşe karşı bir argüman ileri sürmediğini, sadece Fransa’da her bir komünde yalnızca  bir kişinin/işletmenin CHÂTEAU DE [KOMÜNÜN ADI] şeklinde bir isim kullanabileceğine dair yerleşik bir anlaşma bulunduğundan bahsettiğini, CHÂTEAU DE [KOMÜNÜN ADI] şeklinde AB’de tescil edilmiş önceki tarihli 12 marka tescilini örnek göstererek  bunların 10 tanesinin Fransa’da bulunan coğrafi yörelerin/yerlerin ismini kapsadığını belirttiğini söylüyor. Kurul’a göre başvuru sahibi  işin en temel noktasında EUIPO’nın görüşüne karşı bir itirazda bulunmuyor, onun yerine başkaları şunları tescil ettirmiş ve zaten Fransa’da da şöyle şöyle bir gelenek vardır diyor yalnızca.   

Başvuru sahibi CHÂTEAU DE POMMARD ibaresinin 1726 yılından beri kullanıldığını söyleyerek tüketicilerin karşılaştıklarında bunun ticari bir  kaynak gösterdiğini anlayacağını yani başvuru sahibini hatırlayacaklarını iddia etmişti,diğer yandan ise Fransa’da isimlendirme ile ilgili bir anlaşma olduğunu belirtmişti. Kurul bu noktada başvuru sahibinin argümanlarının ve sunduğu delillerin iddialarını kabul etmek  için  yeterli olmadığını düşünüyor. Bir kere diyor, sunulan deliller isimlendirme konusunda Fransa’da bu şekilde yerleşik bir anlaşmanın var olduğunu  ispatlamıyor. Ayrıca diyor, bu deliller başvuru konusu işaretin son derece tanınmış olmasından dolayı Fransızca konuşan ortalama tüketiciler için derhal ticari kaynak göstereceğini de ispata yetmiyor. Bundan da öte,diyor Kurul, AB içinde Fransızca konuşan ilgili toplulukların hatırı sayılır bir bölümü Belçika ve Lüksemburg’dadır, başvuru sahibi isimlendirme ile ilgili Fransa’da ki bir anlayıştan/anlaşmadan bahsederken böyle bir anlaşmanın Belçika ve Lüksemburg’da ki tüketicilerin algısını neden etkileyeceğini ve nasıl etkileyebileceğine dair bir açıklamada bulunmuyor.

Fransız şarapları AB piyasasında çok uzun yıllardır oldukça  güçlü bir pozisyondadır, bunun neticesinde Fransızca konuşulmayan üye ülkelerin vatandaşları dahi şarap endüstrisinde kullanılan “CHÂTEAU’ gibi Fransızca kelimelere ve hatta POMMARD gibi şarap konusunda meşhur yerlerin isimlerine yoğun biçimde maruz kalmaktadır diyerek Kurul bu kelimelerin aslında Fransızca konuşmayan tüketiciler için dahi ayırtedicilik içermeyebileceğini söylüyor.

Başvuru sahibi biliyorsunuz CHÂTEAU DE [KOMÜNÜN ADI] şeklinde tescil edilmiş başka markaları emsal göstererek “onları tescil ettiniz, bizimkini niye etmiyorsunuz. Niye kuralları herkese eşit uygulamıyorsunuz, neden kendi uygulamanızdan sapıyorsunuz” diye soruyordu açıkça. Bu konuda  Kurul EUIPO’nun  kararlarında tutarlı olması gerektiği ve markaları incelerken aynı kriterleri uygulaması gerektiği konusunda kendisinin de  aksi bir görüşü olmadığını, ama daha evvel  kendisinin önüne hiç  gelmemiş dosyalarla ve  ilk derece mercilerinin verdiği önceki kararlarla/tescil kararlarıyla  bağlı olamayacağını söylüyor

Diğer yandan Streamserve kararında da ifade edildiği gibi (27/02/2002, T-106/00, Streamserve, EU:T:2002:43, § 67) verilmiş olan bir karar önceden verilmiş kararlardan farklı olabilir ancak burada asıl olan hukuksal gerekliliklerin yerine getirilmiş olup olmadığıdır; bu sebepledir ki Temyiz Kurulu kararlarının hukukiliği AB yargı sistemi tarafından yorumlanan AB Marka Tüzüğü çerçevesinde  değerlendirilir, yoksa Ofis’in önceki kararlarına göre değil diyor.

Ayrıca piyasaların uygulamaları, diller ve tescil pratikleri-anlayışları zaman içinde değişir-dönüşür. O sebeple geçmişte tescil edilebilir olan bir işaret bugün artık tescil edilme şartlarını karşılamaz olarak değerlendirilebilir. Bir yandan da sistem içinde hukuka aykırı olarak tescil edilmiş,edildiği düşünülen işaretlere karşı başvurulabilecek hukuki mekanizmalar mevcuttur. Yani geçmişte bir marka tescil edilmiş diye bugün sizin ki de illa tescil edilecek değil demek istiyor.

Malum, başvuru sahibi CHÂTEAU DE POMMARD için daha önce Çin,Singapur,Makao, İngiltere, ABD ve Fransa’da tescil aldığından bahsediyor ve özellikle Fransa’daki tescile atıfla “marka en fazla Fransızca konuşulan AB üyesi ülkede yani Fransa’da tescil edilmiş, siz niye tescil etmiyorsunuz” diyordu EUIPO’ya . Buna cevaben Temyiz kurulu, EUIPO ne AB üyesi ülkelerin ulusal kurumlarının verdiği kararlarla ne de  AB üyesi olmayan ülkelerin kurumlarının verdiği kararlarla bağlıdır, AB sistemi, bağımsız, otonom ve kendi kuralları olan bir sistemdir ve bir AB Topluluk markasının tescil edilip edilmeyeceğinde ancak AB Hukuku göz önüne alınır diyerek önce kuralı hatırlatıyor.   Daha sonrada Kurul Fransa’da INPI nezdinde yapılmış tescil özelinde şunları ifade ediyor; evet Fransa’da bir tescil yapıldığı ortada, ancak bu tescilin dayanakları  tam olarak açıklanmış değil. Özellikle başvuru sahibinin sürekli bahsettiği şarap sektöründeki isme ilişkin anlaşma INPI önünde ispatlanmış mı bunu bilmiyoruz. Ayrıca Fransa’da ki tescil kullanımla ayırt edicilik kazanılmış olduğu gerekçesiyle de kabul edilmiş olabilir. Üçüncüsü de topluluk markası bir ülkesel tescilden çok daha geniş bir coğrafi alanı kapsar; bu sebeple de Birlik ülkelerinin bir kısmı için geçerli olan bir mutlak red sebebi ortaya çıkmışsa başvuru reddedilir, ki burada da bu durum en azından Belçika ve Lüksemburg için mevcuttur diyor.

Neticeten Temyiz Kurulu da uzmanın red konusundaki görüşünü paylaşıyor ve bunun gerekçelerinin de doğru olduğunu kabul ediyor.

Hamiş; Chateau kelimesinin şarap sektörü için geleneksel ve anlamı bilinen bir kelime olduğu doğru, Pommard’ın tescilli coğrafi işaret olduğu da tartışmasız.  Ama öte yandan Chateau de Pommard   1726’dan beri var olan bir  şarap üreticisi ve o tarihten beri kullanılan bir  işaret. Markanın geçmişini düşününce….. Ne diyelim, “CHÂTEAU DE POMMARD” Belçika ve Lüksemburg’un kurbanı oldu!

Özlem Fütman

Ocak 2021

ofutman@gmail.com

DOĞUMGÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN LUDWIG!

2020 yılında  Alman piyanist ve besteci Ludwig van Beethoven’in 250. doğum yıldönümünü coşkuyla kutlamak için ne hazırlıklar yapılmıştı, ancak pandemi bu konuda da tüm planları darmadağın etti. İlginç olan şu ki Beethoven’ın 150. Doğum yılı da İspanyol Gribi’ne denk gelmiş!  Adam  bahtsız anlayacağınız, ama bir yandan da bu normalin dışına çıkan durumlar  ve bozulan  planlar Beethoven’in kişiliğine yakışıyor sanki! Bu yazıyla hem insanlık tarihinin bu çok önemli kişisini anıp doğum gününü kutlayalım hem de yaşadığı dönemde Almanya ve Avusturya’da telif haklarının durumuna bir bakalım istedik. 

Mozart, Haydn, Beethoven gibi bestecilerin  yaptığı müziğe biz bugün  yekten  “klasik müzik” diyoruz ama aslında bu sonraki dönemlerde başkalarınca yaratılmış bir tanımlama, halbu ki  onlar için yaptıkları şey sadece “müzik” idi. Bizde şimdi yaygın tanımlamayı değiştirmeyelim ve klasik müzik demeye devam edelim bu yazıda.   

Beethoven klasik müzik skalası içinde Klasik Dönem’den Romantik Döneme geçişi başlatan  besteciler arasında gösterilir. Ancak sakın yanlış anlamayın Beethoven’in kendisinin romantizmle pek alakası yok, dönemin adı Romantik. Romantik dönem diye anılan  19. yüzyıl müziği ve bu dönemde toplumsal, siyasal, ekonomik ve düşünsel düzlemde büyük dönüşümler yaşanıyor, sınıfsal katmanlar altüst oluyor ve bu durum müziğe de yansıyor.Besteciler  bu yüzyılda geçmişe oranla biraz daha özgürlüğe sahip oluyor fakat müzikte patronaj hala devam ediyor, şu farkla ki aristokrasiden burjuvaziye geçiyor. Bu dönemde karşımıza çıkan bir başka mefhum ise müzikte ulusal ekoller.

O dönemlerde müzisyenlik soylular ve kilise için  yapılan profesyonel bir iş. Müzik ya soyluların eğlencesine hizmet ediyor ya da kiliselerde dini konulardan temellenerek bestelenip icra ediliyor. Dolayısıyla klasik müzik bestecilerinin  saraylarda-soylularla olmaları bir mecburiyet ve işlerinin bir parçası aslında. Bu soylular onların hamisi oluyor, bestecilere ya parça başına sipariş veriyor yada sürekli olarak maaşla saraylarında işe alıyorlar ve besteciler de onlar için üretim yapıyor, varsa sarayın korosunu yönetiyor, saray hanesine enstrüman dersleri veriyor vs. Ya da besteciler kiliselerde çalışıyor, oralardaki koroları yönetiyor, bu konudaki kurumlar-kişiler tarafından destekleniyor vs. 

BEETHOVEN’IN HAYATINA KISA BİR BAKIŞ

Beethoven’ın dedesi Ludwig Van Beethoven (evet kendisine dedesinin adını vermişler) Belçika’da doğuyor  ve  20 yaşında iken  Almanya’nın Bonn kentine taşınarak orada bir sarayda bas korist olarak iş buluyor. Dede daha sonra  o sarayda Kapellmeister yani koronun  direktörü/müzik direktörü  olarak atanıp Bonn’un seçkin müzisyenleri arasına giriyor, yetenekli bir adam. Belirtelim ki  kappelmeister olmak o dönemlerce bayağıca iyi bir pozisyon ekmeğini müzikten çıkaranlar için. Dede Ludwig’in tek bir çocuğu oluyor;  Johann van Beethoven, ve o da  babası gibi Bonn’da aynı sarayda tenor olarak çalışırken bir yandan da klavye ve keman dersleri veriyor.

Johann’ın yedi çocuğu oluyor, bunların dört tanesi ölüyor,  ve işte bu yedi çocuktan biri bizim tanıdığımız ünlü Ludwig van Beethoven.  Anlayacağınız, döneminin pek çok bestecisi gibi Beethoven’da bir müzisyen aileye doğuyor ve müzik ilk günden beri yaşamının içinde.

Ludwig’in  gerçekte tam olarak hangi gün doğduğu bilinmemekle beraber doğumgünü her yıl  17 Aralık tarihinde kutlanıyor, çünkü 17/12/1770 tarihinde vaftiz edildiğine dair bir kayıt var elde. 

Beethoven’ın ilk öğretmeni babası ve aslında çocukluğu babası yüzünden bir hayli sıkıntılı geçiyor, çünkü babası  müzikte hızlı ilerlesin diye küçük Ludwig’e acımasızca baskı yapıyor.  Bu baskıların temel nedeni babasının kafasında ulaşmak istediği , öykündüğü bir rol modeli olması;  Wolfgang Amadeus Mozart ve babası Leopold Mozart. Şöyle ki; Mozart ‘ın  o sırada harika çocuk olarak ünü almış yürümüş ve babası besteci Leopold adeta  çocuğun menajeri gibi hareket ediyor , onunla birlikte turnelere çıkıyor.  Baba-oğul Mozartlar Avrupa aristokrasisine çalıp besteliyorlar yani iyi gelirler ve imkanlar içindeler.  İşte Ludwig’in babası da aynı şeyi yapmak istiyor, o yüzden de çocuğu bir an evvel yetişsin diye ona ağır bir baskı uyguluyor. Nitekim  Ludwig ilk halka açık konserini 7 yaşındayken 1778 yılında veriyor.

Ludwig babasından sonra başkalarından org-klavye ve bestecilik dersleri de alıyor ve ilk bestesini de 12 yaşındayken yayınlıyor, yani Ludwig belki  Mozart gibi bir dahi çocuk değil ama kesinlikle müstesna derecede yetenekli bir çocuk. Daha sonra bestecilik hocasının yanında asistan olarak çalışmaya başlıyor ve ilk parasını öyle kazanıyor, ancak  aklında tek bir şey var; Viyana’ya gidip Mozart ile birlikte çalışmak. Çok da haksız değil bu hedefinde, o dönem Viyana müzik işinin kalbi (ki hala da öyle aslında, bugün de klasik müzikte uluslararası seviyede  kariyer yapacaksanız Viyana’da bulunmuş-çalışmış-eğitim almış olmak çok önemli).

Neyse, Ludwig 1787 yılında yani daha 17 yaşındayken Mozart ile çalışmak umuduyla Viyana’ya gidiyor ama şehre  varışından 2 hafta sonra annesi hastalanınca Bonn’a geri dönüyor, ve o yıl annesini kaybediyor. Babası o sırada  alkolizm batağına düşmüş  ve  küçük kardeşlerine de birinin bakması lazım; yapacak bir şey yok, hayallerini erteliyor ve sonraki 5 yıl boyunca Bonn’da kalarak ailesinin sorumluluğunu  üstleniyor Beethoven. Bonn’da yaşadığı bu zaman diliminde bazı Alman soyluları ile tanışıp onlardan maddi destek görmeye başlıyor. Aynı zamanda seçkin sarayların orkestralarında viyola çalarak ailesine maddi katkı sağlamaya devam ediyor.

Ünlü besteci Haydn bir gün Bonn’a uğruyor,orada Beethoven’ı dinleyip çok etkileniyor ve “sen Viyana’ya gel” diyor. İşte bu görüşme Beethoven’ın hayatını değiştiriyor,  1792 senesinde kalkıp yeniden Viyana’ya gidiyor ve ölene kadar da yaşamını Viyana’da sürdürüyor. Beethoven’in üstün yeteneğini  fark eden Haydn ona her yönden destek olmaya başlıyor. Beethoven, başlarda besteci olarak değil piyanist olarak adını duyuruyor ve bu arada Viyana aristokrasi ve burjuvazisine piyano dersleri veriyor, bir yandan da kendi kendine besteler yapmaya devam ediyor.

Ay Işığı sonatı Beethoven’ın kariyerinde önemli bir nokta, bu eser onu bütün Avrupa çapında üne kavuşturuyor. Bildiğiniz “hit” olmuş bir parçadır diyebiliriz Ay Işığı sonatı için. Ama kendisi bundan pek memnun değil “bu ne ki, ben daha iyi şeyler besteledim” dediği söylenir.

Beethoven doğaya aşık biri, sık sık doğa yürüyüşleri yapıyor ve bu sırada cebinde bir defter taşıyarak eskizler çiziyor, notlar alıyor, melodiler not ediyor.    

Bir kahve tutkunu ve kahveden en iyi aromanın 60 kahve çekirdeğinin öğütülmesiyle elde edildiği gibi bir fikr-i sabiti var, her gün 60 kahve çekirdeğiyle kendine kahve yapıyor.

Beethoven hiç evlenmemiş, hiç çocuğu olmamış. Bu evlenememe halinin sebebi birazda kendisi çünkü hep soylu-zengin kadınlara aşık oluyor. Çoğu kendisinin piyano öğrencisi olan bu kadınlar bir müzisyenle evlenmek istemiyorlar çünkü müzisyenler kendileriyle aynı sosyal sınıftan ve /veya gelir gurubundan değil.  Bir yandan da kadınlar Beethoven’ı estetik olarak pek çekici bulmuyorlar, laf aramızda Beethoven pek öyle güzelliğiyle kadınlara nüfuz edecek biri değil gerçekten de; Alman denince hemen akla gelen o sarışın-beyaz ten-renkli göz kombinasyonuna uymuyor,bilakis koyu renk tenli bir adam. Diğer yandan huyu da pek matah değil; uyumsuz, geçimsiz, isyankar, inatçı,başına buyruk, taktırıklı ve üstelikte kendi yeteneklerinin farkında olan bir narsist.  Tamam teklifte bulunduğu kadınlar o veya bu sebepten  kendisiyle evlenmek istemiyor ama işte Beethoven’da  “tamam kardeşim o zaman bende  kendime göre  birini bulup evleneyim bari, bu hayat böyle geçmez” demiyor, inatçı ya!

Viyana’da yaşadığı 35 sene boyunca sizce kaç kez ev değiştiriyor? Tam 40 kez! Ev sahipleriyle hep huzursuzluk yaşıyor çünkü sağırlığı çoğaldıkça evde müzik yaparken çok daha fazla gürültü çıkarıyor, uyarıldığında ise hırçınlaşıp herkesle kavga ediyor ve sonunda da evden taşınmak zorunda kalıyor.

Beethoven’ı anarken onun sağırlığından bahsetmemek olmaz.  İşitme sorunları yaşadığını biz ilk kez 1801 yılında bir arkadaşına yazdığı mektuptan anlıyoruz, o mektupta yaklaşık altı  yıldır bu sorunla boğuştuğundan bahsediyor. Demek ki sağırlığı kabaca 1795-1796  gibi başlamış ki bu trajik bir durum çünkü o yıllarda henüz  yirmili yaşlarında. Sağırlığı yıldan yıla artıyor ve yaşamının son dönemlerinde artık tamamen sağır olmasa da buna yakın bir hale geliyor ve insanlarla yazışarak anlaşmaya başlıyor. İşte Beethoven’ı büyük yapan şeylerden biri de budur bence,  rahatsızlığının zirve yaptığı son 10-15 yılda en önemli bestelerini veriyor, 9. senfoniyi de sağırlık döneminde besteliyor ve hiç yılmadan çalışıp üretmeye devam ediyor. Sağırlığından dolayı 41 yaşında orkestra şefliğini ve konserler vermeyi bırakıyor  fakat beste yapmaya devam ediyor. Eleştirilen karakter yapısında bu sağırlık meselesinin ne kadar etkisi var onu bilemiyoruz elbette.

Arkasında dokuz senfoni, beş piyano konçertosu, bir keman konçertosu, bir piyano, keman ve çello için üçlü konçerto, otuz iki piyano sonatı ve birçok oda müziği bestesi ile  Fidelio adında bir opera bırakan Ludwig van Beethoven 56 yaşında 26 Mart 1827’de Viyana’da sirozdan ölüyor.  

BEETHOVEN NEDEN ÖNEMLİ

Beethoven öncesindeki Klasik Dönem’de müziğin belirlenmiş kalıpları -formatları vardı, besteciler o kalıplar içinde eser oluşturuyorlar ve formatların dışına çıkmıyorlardı. İşte Beethoven’ı diğerlerinden ayıran en önemli nokta Klasik Dönem’in kalıplarını parçalamasıdır ki bu durum  müzikte bir devrimdir. Örneğin senfoni kalıbı hızlı-yavaş-biraz hızlı-hızlı diye formüle edilen dört bölümden oluşagelmişken  Beethoven bu sıralamayı değiştirdiği gibi dörtten daha uzun bölümleri olan senfoniler yazmıştır. Mesela Eroica adı verilen 3. Senfonisi Haydn’ın yazdığı senfonilerin iki katı uzunluğundadır.  

Beethoven, Haydn ve Mozart’tan devraldığı prensipleri geliştirdi, daha uzun ve daha tutkulu, dramatik eserler yazdı. Hatta daha da ileri giderek 9. Senfonisinde eserin içine insan sesini de katmıştır ve bu senfonide insan sesinin kullanıldığı ilk eserdir. 9. Senfoniyi bugün hemen herkes bilir çünkü  Avrupa Birliği’nin  marşı da olan çarpıcı bir eserdir. Beethoven bizim için daha ne yapsındı Allah aşkına!

Çok titiz çalışan bir müzisyendi, müziği, ifade gücü ve tekniği çok üst seviyedeydi.

Beethoven’ın kişiliği müziğinin içinde berrak bir şekilde görülür,  eserlerini dinlediğinizde  ruhunda akan ısrarlı ve taşkın enerjiyi, tutkuyu , idealizmi, karşı duruşu, bireysel tavrı ve büyük duyguları hissetmemek mümkün değildir.  

Yaşadığı dönemin ruhu ve kendisinin bunlardan ne denli etkilendiği de eserlerine yansımıştır. O sıralarda baş gösteren aydınlanma çağı, Fransız devrimi, toplumsal katmanların sarsılarak  değişmesi gibi  realiteler Beethoven’in müziğini derinden etkilemiş ve ona yön de vermiştir. Hümanizm anlayışını benimseyen Beethoven eserlerinde sürüden ayrılan bireysel bir tavır içindedir.  Müziği bir eğlence yada dinsel iletişim/ifade biçimi olarak değil kendi başına bir olgu olarak ele alışı da  çağının ötesinde  bir yaklaşımdır. Çok önem verdiği özgürlük ve bireyselliğin Fransız Devrimi’nde vücut bulduğuna inanır, o kadar ki Eroica diye bilinen 3. senfonisini Avrupa’ya demokrasi getirdiği için Napolyon’a adar, ancak daha sonra Napolyon kendini İmparator ilan ettiğinde bu adamayı geri alarak tavrını gösterir.

Beethoven’ı farklı kılan bir diğer nokta da kendisine ilham geldiğinde eser üretme konusundaki ısrarıdır. Saraylarda çalışma sistemini Bonn’dan ayrılmasıyla birlikte terk etmiştir. Elbette ki dönemin gerçekleri karşısında yaşayacak parayı kazanabilmesi için illa ki kapitali elde tutanlar için işler yapmışsa da bunları yaparken yine de bireyselliğini elden geldiğince korumuştur.

BEETHOVEN DÖNEMİNDE TELİF HAKLARININ DURUMU

Malum, telif hakkı kanunlarından bahsederken  ilk nirengi noktası Büyük Britanya’da  1710 yılında yürürlüğe giren  Statute of Queen Anne (Kraliçe Ann Yasası) dır. Musiki eserlerinin sahiplerini koruyan yasalar ise 1800’lerin sonunda çıkarılmıştır İngiltere’de.

Ancak İngilizce konuşulan ülkelerde bugün anladığımız manaya yakın biçimde telif hakları sisteminin ortaya çıkması ve gelişmesi ile Almanca konuşulan ülkelerdeki durum paralellik göstermiyor. Alman siyasi birliğinin geç kurulmasının bunda ciddi bir rolü var. 1837’de Prusya’da Prusya Bilim ve Sanat Eserleri Üzerindeki Mülkiyetin Himayesi Kanunu  çıkıyor, ancak Prusya’nın liderliğindeki Kuzey Almanya Konfederasyonu içinde bir telif yasasının çıkması ve bunun da siyasal gelişmelere bağlı olarak bir İmparatorluk Kanunu’na dönüşmesi 1870 yılını buluyor. Bu durum bir yandan Almanya’nın telif hakkı sistemi açısından geriden geldiğini düşündürtse de diğer yandan sonraki zaman diliminde Almanya’daki gelişim ivmesinin yukarı doğru çıkmasının sebebini buna bağlayanlar da vardır. Bu görüşün sahiplerine göre eser sahiplerine  telif hakkı koruması sağlanmadığı dönemlerde kitapların daha ucuz fiyatlara herkese ulaşabilmiş olması ve  daha çok insanın kitap okuması neticesinde toplumun entelektüel birikimi hızla artmış ve Almanya’nın  gelişimindeki dinamiğin temelini oluşturmuştur.     Avusturya’da ise  durum bundan pek farklı değil, hatta orada telif yasaları çok daha geriden geliyor.

Şimdi siz  1770-1827 yılları arasında yaşamış, yaşamını Almanya ve Avusturya’da sürdürmüş, sürekli müzik konusunda ciddi üretim yapan  Ludwig van Beethoven olduğunuzu düşünün. Ne yapardınız? Muhtemelen sürekli eserlerinizin “çalınacağı” duygusuyla yaşayan, bu konuda tedbir almak ve uyanık olmak zorunda hisseden biri olurdunuz.

Beethoven ve diğer besteciler eserlerini ilk önce kendileri kağıda döküyorlardı. Bir piyano eseri yazdıysanız ve bunu kendiniz icra edecekseniz risk biraz azalıyor, ancak mesela bir orkestra eseri yazdıysanız bunun anlamı orkestradaki her bir enstrüman için eseri çoğaltmanız gereğidir. Böyle hallerde bestecilerin birlikte çalıştığı copier yani “kopyalayıcı” diye anılan  insanlar vardı; besteci eseri tamamladıktan sonra bunu kopyalasın ve basımevine götürsün diye kopyalayıcıya verirdi. Diyelim ki kopyalayıcı o gün size gelip “bizim hanımın annesi hastaymış, ben bugün erken çıkayım mı? Ama merak etmeyin gece geç saate kadar çalışıp kopyalamayı bitirir ve yarında basım evine teslim ederim ” dedi, ama eseri alıp akşam evde arkadaşlarıyla toplanıp kendilerine kopyalar çıkarıp ertesi gün birine sattılar. Ne yapacaksınız? İşte tüm bunları düşününce Beethoven’ın durumunun ne kadar zor olduğu ortada.  

Hamiş 1; Beethoven hakkında eğlenceli, kolay anlaşılabilir ve kısa bir sohbet dinlemek isterseniz YouTube’da bulunan FluTV kanalındaki Olmaz Öyle Saçma Müzik programını öneririm. Sevgili Serhan Bali’nin anlatımıyla Beethoven dinlemek çok eğlenceli. Serinin başka bestecilere yönelik diğer bölümlerini de merakla bekliyoruz.  

Hamiş 2; Beethoven hakkında bir şeyler yazıp da Hukuk Fakültesinden kardeşim/dostum ve klasik müzik dinleyicisi olarak kariyerimin(!) müsebbibi Av. Koray Doğan’dan bahsetmemek imkansız benim için. Okula gelmediğini farkettiğim bir gün ankesörlü telefonda sıraya girip kendisini evden aradığımda telefonu sinirle “ne var” diye açan, neredesin dediğimde “ya ben bugün okula gelmiycem çünkü evde kalıp Beethoven’ın 9 senfonisinin tamamını arka arkaya dinlemeye karar verdim. Kapat telefonu kapat, beni meşgul etme” diyecek kadar iflah olmaz bir Beethoven hayranıdır o. Koray bak büyüdüm de (!)Beethoven hakkında yazı bile yazdım!!

Özlem Fütman

Aralık 2020

ofutman@gmail.com

ALGERNON’A PEYNİRLER; BİR ÜRÜNÜN GÖRÜNÜMÜ COĞRAFİ İŞARETLE KORUNUR MU KONUSUNDA HUKUK SÖZCÜSÜ GÖRÜŞÜ

17/09/2020 Tarihinde ABAD Hukuk Sözcüsü Pitruzzella C-490/19 numaralı MORBIER dosyasında görüşünü açıkladı.Dosyayı yorum kararı için ABAD’a gönderen  Cour de Cassation yani Fransız ulusal yargısının en üst mahkemesi idi.  

OLAYLAR OLAYLAR

Davacı Syndicat interprofessionnel de défense du fromage Morbier (Syndicat) Fransa’da  MORBIER peynirini korumak için 2007 yılında kurulmuş bir organizasyon. 

Davalı Société Fromagère du Livradois SAS (SFL) ise yine Fransa’da mukim bir peynir üreticisi.

Morbier 2000 senesinde Avrupa Birliği’nde tescillenmiş bir coğrafi işaret. Ancak coğrafi işaret tescili yapılırken bir geçiş süreci öngörülmüş, buna göre; coğrafi işaret tescilinde belirlenmiş  alan dışında Morbier adı altında peynir üretenler coğrafi işaretin yayınlanmasından itibaren 5 yıl boyunca  ürünlerin üzerinde, bunun coğrafi işaretli bir ürün olduğunu belirtmeksizin,  üretimlerine devam edebilecekler. Bilin bakalım SFL nerede üretim yapıyor? Bingo, tabii ki coğrafi işaret tescilinde belirlenmiş coğrafi alanın dışında! Aslında SFL 1979 yılından beri Morbier peyniri üreten bir şirket ve belirtilen geçiş süreci kapsamında da 11/07/2007 tarihine kadar üretimine devam ediyor. Bu tarihten sonra ise ürünler üzerindeki Morbier ibaresini ‘Montboissié du Haut Livradois’ ile değiştiriyor . SFL 2001 ’de  Amerikan Marka ve Patent Ofisinde  ‘Morbier du Haut Livradois’ markasını tescil ettirmiş , diğer yandan 2004 yılında Fransa’da “Montboissier” için marka başvurusu yapmış.

Syndicat SFL’yi coğrafi işaret tesciline tecavüz ettiği ve parazit haksız rekabet yaptığı iddiasıyla Paris Bölge Mahkemesi nezdinde dava ediyor. Davada SFL’nin ürettiği peynirlerin “görünümünün” Morbier coğrafi işareti altında üretilen ürünlerle aynı olduğunu, SFL’nin bu şekilde Morbier peynirlerinin ününden haksız yararlandığını, oysa SFL’nin ürettiği peynirlerin Morbier coğrafi işaretinde belirtilen spesifikasyonlara göre üretilmediğini iddia ediyor.   Syndicat davada hem SFL’nin Morbier ismini doğrudan ve dolaylı kullanımının önlenmesini, hem ürünlerinde peynirin ortasından geçen siyah çizginin kullanılmasının önlenmesini ve hem de kendisine tazminat ödenmesini talep ediyor. 2016 Yılında Mahkeme davayı tümden reddediyor. Syndicat kararı  temyiz ediyor  ama temyiz talebi de reddediliyor.

Temyiz Mahkemesi kararında diyor ki; 

–SFL’nin ürettiği peynirlerin birkaç özelliği Morbier coğrafi işaretli peynirlerle aynı, dolayısıyla peynirlerin (görsel) benzerliği herhangi bir ihlal oluşturmuyor,

—Coğrafi işaret mevzuatı ürünlerin görünümlerini değil isimlerini korur, bu durumda  coğrafi işaretli ürünlerle aynı teknikle üretilen ve bunun  sonucunda aynı görsel görünüme sahip olan ürünlerin üretilmesi ticaret özgürlüğü kapsamında değerlendirilmelidir,

—-Syndicat  Morbier coğrafi işaretli peynirlerdeki  çizginin tarihi bir gelenek olduğunu ve atadan kalma bir tekniğin uygulanmasının neticesi olduğunu iddia ediyor ama Morbier için coğrafi işaret tescili alınmadan çok önceden beri SFL zaten üretiminde bahsedilen bu tekniği kullanıyor,

—Morbier peynirlerinde sebze karbonu kullanılıyor, oysa ABD’de ki yerel mevzuata uyumlu olması için SFL kendi ürünlerinde bunun yerine üzüm polifenolü kullanmış. Dolayısıyla bu ürünler sırf görünümleri benzer diye karıştırılmaz,

— SFL’nin ürünlerinde pastörize süt kullanılırken coğrafi işaretli ürünlerde çiğ süt kullanılıyor,

—Tüm bunlardan varılan  sonuç şudur; Syndicat coğrafi işaret tescilinin koruma kapsamını hukuka aykırı ve ticaret özgürlüğünü baltalayıcı bir biçimde genişletmeye çalışıyor.

Eh artık ok yaydan çıkmış bir kere, Syndicat dosyayı Fransa’da ki en yüksek yargı merciine taşıyor ve diyor ki “sadece Morbier kelimesi kullanılırsa coğrafi işarete tecavüz meydana gelir yaklaşımı mevzuata aykırı bir yorumdur. Şu ana kadar Mahkeme(ler) ürünlerin görünümünün tüketicileri yanıltıp yanıltmayacağı konusuna hiç girmediler, halbuki mevzuata göre ürünün gerçek kaynağı konusunda tüketiciyi yanıltan tüm kullanımlar yasaklanmıştır ”.

ABAD’A YÖNELTİLEN SORU

Cour de Cassation yargılamayı durdurup dosyayı ABAD’a yorum kararı için gönderiyor ve şu soruyu soruyor;

510/2006  ve 1151/2012 numaralı Tüzüklerin 13(1) maddesi tescilli bir coğrafi işaretin sadece  isminin 3. Kişilerce kullanımının engellenebileceği şeklinde mi yorumlanmalıdır , yoksa coğrafi işaretin ismi kullanılmasa bile, ürünün sunumunda özellikle coğrafi işaretli ürüne karakteristiğini veren şekli veya görünümüyle  benzerlikler içeren ve bu benzerlikler sebebiyle ürünün kaynağı konusunda tüketiciyi yanıltacak  uygulamalar da engellenebilir şeklinde mi yorumlanmalıdır?” 

Eh, konu bu kadar enteresan  ve mesele peynirle ilgili olunca dosyaya Fransız ve Yunanistan hükümetleri ile AB Komisyonu görüş sunuyor.

İLERİ SÜRÜLEN İDDİALAR VE GÖRÜŞLER

Davacı Syndicat dosyada ülkesel mahkemenin sorduğu sorunun ilk bölümünün ABAD tarafından verilen önceki yorum kararlarıyla zaten halihazırda yanıtlandığını (Scotch Whisky ve Manchego peyniri kararları) ve bir tescilli coğrafi işaretin ismi kullanılmasa dahi başka uygulamalarla da ihlalin ortaya çıkabileceğinin belirlendiğini iddia ediyor. Bu minvalde  davacıya göre bir tescilli ürünün karakteristik görünümünün kullanılması/bu görünümde ürün üretilmesi de (b) ve (d) bentleri  çerçevesinde ihlaldir.  Syndicat’a göre bentler arasındaki fark şudur; (b) bendinin uygulanabilmesi için 3. Kişinin ürününün görünümü  tüketicinin zihninde bir tetikleme yaparak doğrudan tescille korunan ürünü getirmelidir, (d) bendi içinse 3.kişinin ürünü ürünün kaynağı konusunda tüketiciyi yanıltma kapasitesine sahip  olmalıdır.    Morbier peynirinde ortadan geçen siyah çizgi adeta ürününün imzasıdır, peynirin renk ve yapısıyla birleşince ona bir kimlik katar. 

SFL’ye göre ise, doğası gereği,  coğrafi işaret ürünün sadece “adını” korur, bu ad ürünün coğrafi alanı ve üretim tekniğiyle bağlantılıdır. Ancak bu durum aynı teknikle üretilip farklı bir isimle satılan bir ürünün engellenebileceği anlamına gelmez.  Scotch Whisky ve Manchego peyniri kararlarına konu olan olaylarda ürünün paketindeki unsurlar ihtilaf doğururken ürünlerin kendisinin satışının engellenmesini gerektiren bir durum yoktur. SFL’nin peynirlerini ürettiği teknik tarihi bir tekniktir. Diğer yandan ortasından siyah bir çizgi geçen karakteristikteki bu ürün hem Fransa’da hem de başka birçok yerde daha üretilmektedir; örneğin Cendré des Près’, ‘Le Douanier’, ‘Le Ratoureux’ gibi.

AB Komisyonuna göre;  bir coğrafi işaret prensip olarak sadece ismi korur ve tescile konu ürünün kendisini veya ürünün fiziksel veya diğer karakteristik özelliğini korumaz. Bunun istisnası ise çok limitli durumlarda olabilir ki Scotch Whisky ve Manchego peyniri olayları bu istisnalar kapsamındadır.  Ancak durumun istisna kapsamında değerlendirilebilmesi için olaydaki tescille korunan ürünün şekli ve görünümünün o ürünün karakteristiği olması ve tüketiciler tarafından ürünün özgün ve ayırt edici özelliği olarak algılanıyor olması gerekir.

Fransız Hükümetine göre; olayda incelenen mevzuat hükümlerinin ruhu ve ABAD’ın önceki kararları uyarınca, tescilli coğrafi işaret isimleri geniş bir korumadan yararlanır ve bu koruma sadece isimle sınırlı değildir + bir ürünün karakteristik şekline sahip bir ürün üretilmesi açık biçimde çağrıştırma olduğu gibi ürünün kaynağı konusunda tüketiciyi yanıltır. Yunan Hükümeti de Fransız Hükümetiyle aynı görüşe sahip.

HUKUK SÖZCÜSÜ NE DİYOR

Hukuk Sözcüsüne göre dosyadaki mesele “ürünün gerçek kaynağı konusunda tüketiciyi yanıltacak diğer uygulamaların” engelleneceğini belirten 13(1)(d) bendi ile ilgili. Ancak davanın tarafları ve görüş sunan herkes çağrıştırmanın engelleneceğini belirten 13(1)(b) bendinden de bahsettiğinden ve dosya hakkında yapılan duruşmada Mahkeme’nin taraflara yönelttiği sorulardan biri de (b) ve (d) bentlerinin farklılığına ilişkin olduğundan  konuyu her iki bent açısından da inceliyor.

Prensip olarak Hukuk Sözcüsü coğrafi işaret tescilinin ürünün adını koruduğunu ve Yönetmelik metinlerinin böyle söylediğini kabul ediyor. Ancak diyor, coğrafi işaret mevzuatını yaratırken kanun koyucunun temel amaçlarının ne olduğunu  göz ardı edemeyiz.

Bir coğrafi işaret tescili başvurusu yapılırken ürünün kendisi ve özellikleri de tarif edilir. Coğrafi işaretler her ne kadar fikri mülkiyet hakkıysa da kamusal özellikleri de vardır ve bu kamusal özellik özel hukuktan gelen hakların önündedir. Bu yönüyle coğrafi işaretler markalardan ayrılır. Diğer yandan  bir coğrafi işaret tescili tescil sahibine kişisel bir hak vermez, belirlenmiş coğrafi alanda belirlenmiş spesifikasyonlara göre üretim yapanlar bu işareti ürünlerinde kullanabilir.   Scotch Whisky yorum kararında ABAD’ın işaret ettiği gibi amaç coğrafi işaretten haksız yararlanmanın önüne geçmektir ve bu durum coğrafi işaretin ismi kullanılmayan ancak işaretle bağlantı kuran işaretlerin kullanımının önlenmesini de kapsar. Birçok kararında ABAD ortada kavramsal yakınlık varsa bunun engellenebileceği şeklinde yorumda bulunmuştur. Queso Manchego kararında ise kelimelerin değil figüratif unsurların kullanımının da çağrıştırmaya yol açabileceğine işaret edilmiştir. Ezcümle 13(1) maddesi coğrafi işaretlere geniş bir koruma sağlamaktadır ve sorunun ilk bölümünün cevabı şudur; coğrafi işaret tescili sadece ismin kullanılmasının  önlenmesiyle sınırlı değildir.

Sorunun ikinci kısmı konusunda Hukuk Sözcüsü prensip olarak  Komisyon’a katılıyor yani, sırf coğrafi işaretli ürünün şekli ve görünümünün aynı bir ürünün üretimi  13(1) maddesi çerçevesinde, otomatikman  çağrıştırma olarak yorumlanamaz. Ancak bir yandan da bazı istisnai hallerde tüketicinin ürünün şekil ve görünümüyle karşılaştığında bunun ona coğrafi işaretli ürünü çağrıştırabileceği ihtimali de göz ardı edilemez diyor.  Mesela bazı hallerde bir ürünün şekli coğrafi işaretli ürüne açıkça referans veriyor olabilir ve o şekle/görünüme sahip bir ürün tüketicinin zihninde açık ve doğrudan biçimde coğrafi işaretli ürünü çağrıştırabilir. Tüm bunların her olayın özelliklerine göre incelenmesi gerekir. Bu noktada 13(1) maddesi bir ürünün şekli, görünümü veya paketinin çağrıştırmada göz önüne alınmayacağı ve özellikle ortada tescilli işaretten haksız bir yararlanma iradesi bulunup bulunmadığı noktasında bunların değerlendirilmeyeceği şeklinde yorumlanamaz.

13(1)(d) maddesi ürünün kaynağı konusunda tüketiciyi yanıltacak her türlü diğer davranışı yasaklamaktadır, ancak bu yasaklanabilecek davranışların neler olabileceğini tanımlamıyor.  Bu noktada tescille ismi korunan ürünün tipik şeklini veya görünümünü havi bir mal üretmek de bu madde kapsamında değerlendirilebilir. Bu halin var olup olmadığı da her ihtilafın kendi özellikleri çerçevesinde belirlenmelidir elbette.  Bu bağlamda ürünün bütünsel genel görünümü de göz önüne alınmalıdır, çünkü tescil kapsamındaki ürünün şekline veya görünümüne sahip olsa bile bir ürün genel olarak farklıysa tüketiciyi yanıltmayabilir de. Diğer yandan ürünün tüketiciyle nasıl buluştuğu da dikkate alınacak bir husustur; tüketici ürünü alırken ürünün o karakteristik özelliğiyle doğrudan mı karşılaşmaktadır mesela, veya ürünün sunuluşundaki  diğer unsurlar tüketicinin yanılma ihtimalini yükseltmekte midir. 

Neticeten Hukuk Sözcüsüne göre;510/2006  ve 1151/2012 numaralı Yönetmeliklerin  13(1) maddesi tescilli bir coğrafi işaretin 3.kişilerce sadece isminin kullanılmasının önlenebileceği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Diğer yandan, eğer tüketicileri ürünün gerçek kaynağı konusunda yanıltacaksa,  tescilli bir coğrafi işaretli ürünün şekli ve görünümüne sahip bir ürünün 3. Kişilerce üretilmesi de 13 (1) (d)  maddesi çerçevesinde engellenebilir. Bu noktada ulusal mahkeme önüne gelen her olayda inceleme yaparken olaydaki tüm faktörleri ve  ortalama Avrupalı tüketicinin  algısını dikkate alıp değerlendirme yapmalıdır.

HAMİŞ 1; Ben prensip olarak Hukuk Sözcüsü’nün görüşüne ve bunu oluştururken takip ettiği mantık çizgisine katılıyorum. Ancak bu ihtilaf özelinde SFL’nin dava konusu peynirleri 1979 yılından beri zaten üretiyor olduğunu düşündüğümde de ne bileyim…..

HAMİŞ 2; Bu yazının başlığı “Algernon’a Peynirler” ama yazının hiçbir yerinde Algernon kelimesi geçmiyor farkındaysanız. Bugünlerde  “Algernon’a Çiçekler” isminde bir kitap okuyorum,  1958 senesinde Amerikalı yazar Daniel Keyes tarafından kaleme alınmış bir bilimkurgu, daha sonra tiyatro ve sinemaya da uyarlanmış. Çok düşük IQ ile doğan Charlie karakteri zekasını arttıracak deneysel bir ameliyat geçiriyor, bu deney daha evvel kitaba adını veren laboratuvar faresi Algernon üzerinde test edilmiş ve büyük başarı kazanmış. Biz olanları Charlie’nin tuttuğu günlük raporlardan takip ediyoruz. Kitap o kadar dokunaklı ve güzel yazılmış ki bir yandan onu okuyup bir yandan peynir hakkında yazı yazınca, metinler arası zihinsel bir geçişle, fare Algernon buraya sızıverdi işte. Bu yazıyı Algernon’a adadım diyelim!

Özlem Fütman

ofutman@gmail.com

Aralık 2020

WINTER IS COMING! FANTEZİ BİR KELİMENİN TESCİL EDİLEBİLİRLİĞİNE DAİR BREZİLYA’DAN BİR KARAR

Winter is coming (kış geliyor) diye diye Game of Thrones (Taht Oyunları) dizisi bizi sekiz koca yıl boyunca ekranlara kilitledi. Zaten dizinin İzlanda ve İrlanda’da çekilen bölümleri ağır kış şartlarında çekiliyordu, daha ne kadar kış gelebilirdi ki Allah aşkına! Demir tahta kim oturacak diye aramızda bahislere tutuştuk yıllarca, benim favorim Arya Stark idi ama maalesef taht bana göre hak edene yar olmadı.  

Game of Thrones dizi sektörünü dönüştürüp ona yeni bir boyut kattı ve kesinlikle çıtayı yukarı taşıdı.  Dizi aynı anda dört farklı ülkede çekiliyordu, kostümler ve kullanılan her eşya özenle elde çizilip oluşturuluyordu, her sezonda sayısız yeni karakter diziye dahil ediliyor ve eski karakterlerden birçoğu öldürülüyordu, sezonlar az sayıda  bölümden oluştuğu halde dinamik yapı  hep korunuyordu ve her bölüm sinema filmi tadındaydı.  Özellikle İzlanda’da çekilen  kısımlar şahaneydi! HBO yapımı bu dizi  George R. R. Martin’in epik fantezi serisi Buz ve Ateşin Şarkısı’ndan uyarlanmıştı. Aslına bakarsanız R.R. Martin “Buz ve Ateşin Şarkısı” derken İzlanda’ya referans veriyordu, zaten olaylar da İzlanda söylencelerinden/efsanelerinden temelleniyordu. İzlanda hakkında biraz bilgi sahibi olanlar burasının  gerçekten de buz ve ateş ülkesi olduğunu çok iyi bilir, çünkü orada yanardağların dibinde buzul göllerine rastlanır, İzlanda bir hayal ülkesidir adeta.

Dizinin öne çıkan karakterlerinden biri Emilia Clarke tarafından canlandırılan ve “Ejderhaların Annesi” diye anılan Batıdiyarı’nın veliahtı Daenerys Targaryen idi.Kısaca “Khaleesi” diye anılan bu karakter o kadar sevilmişti ki dizinin oynadığı dönemde birçok kişi yeni doğan kız bebeklerine Khaleesi adını verdi. Kitapların ve dizinin bir  özelliği de Khaleesi için hayali bir dil yaratılmasıydı.     

Kaleesi, ejderhalarının düşmanlarına alev püskürtmesini istediğinde onlara “DRACARYS” diyerek komut veriyordu. Bu George R.R. Martin tarafından yaratılmış “Valyrian” dilinde bir kelime idi. Yani  “DRACARYS” hayali/yaratılmış/fantezi bir dilde geçen bir kelime idi. Peki bu kelime marka olarak tescil edilebilir mi? Bu soruya Brezilya Marka ve Patent Ofisi’nin cevabı “hayır” olmuş.  

Brezilya’da 16/04/2019 tarihinde DRACARYS kelimesi için 33. Sınıfta değişik alkollü içecekleri kapsayan bir marka başvurusu yapılıyor. 17/07/2019 tarihinde HBO şirketi bu başvuruya itiraz ediyor. HBO yaptığı itirazda Brezilya Fikri Mülkiyet Kanunu’nda yer alan “edebi, artistik veya bilimsel  eserler ve bunların telifle korunan başlıkları, karıştırmaya sebep olacaksa veya (hak sahibiyle) bağlantılıymış izlenimi yaratıyorsa marka olarak tescil edilemez” şeklindeki maddeye dayanıyor. 

Brezilya Telif Hakları Kanunu’na göre telifle korunan eserler “insan tarafından yaratılmış, herhangi bir formda ifade edilmiş  veya herhangi bir  formda somutlaşmış, somut veya soyut, halihazırda bilinen veya gelecekte oluşacak formlardaki eserler” olarak tanımlanırken bunlara örnek olarak edebi eserlerin metinleri, artistik veya bilimsel eserler ve görsel-işitsel işler örnek olarak verilmiş. Bu durumda  DRACARYS kelimesini bu tanımlamanın içine sokmak biraz zor görünüyor aslında.

HBO şunları savunmuş itirazında temel olarak;

— DRACARYS yaratılmış bir kelime olduğundan başvuru sahibinin bu kelimeyi marka olarak tescil ettirmek için seçmesinde haklı bir neden yoktur. Başvuru sahibinin yegane amacı Game of Thrones dizisinin yarattığı şöhretten haksız faydalanmaktır.

— Bir ejderhanın ateş püskürtmesi ile alkollü bir içeceğin boğazda yarattığı yanma hissi arasında bir bağlantı vardır.

HBO’ya göre yukarıda  belirtilen temel iki husus bir ilişkilendirme ihtimali ortaya çıkarmaktadır.

Dosyayı inceleyen uzman telif hakları perspektifinden itirazı kabul ediyor ve DRACARYS kelimesinin tescilinin edebi ve artistik eserlerin başkaları adına marka olarak tescil edilemeyeceği hükmüne aykırılık oluşturacağını belirtiyor. Ve ayrıca,diyor uzman,  “her ne kadar “DRACARYS” sadece yaratma/hayali bir kelimeyse de bu kelime bir ürün üzerinde kullanıldığında hukuka aykırı bir bağlantı-ilişkilendirme gösterecek kadar bir bilinirliğe ulaşmış durumdadır.” Yani diğer bir anlatımla uzman diyor ki DRACARYS markasını taşıyan bir ürünle karşılaşan tüketiciler söz konusu ürünü Game of Thrones dizisi ile ilişkilendirecektir.

Başvurunun reddine dair karar Mayıs 2020 tarihinde veriliyor ve başvuru sahibi süresi içinde üst itiraza başvurmayınca dosya bu şekilde kapanıyor.

Hamiş; DRACARYS diye başvuru yapan birinin böyle bir tescili niçin almak istediği çok açık bence de,  Game of Thrones dizisinin ve bunun dayandığı kitapların ününden faydalanmak. O sebeple Brezilya Marka Ofisi’nin kararının doğru olduğunu düşünüyorum. Aslına bakarsanız bu tip dosyalar dünyanın birçok ülkesinde Marka ve Patent Kurumlarının önüne gelebiliyor, başvuru sahibinin  niyeti açık biçimde görülebiliyor olsa da kararın  hangi maddeye dayandırılabileceği ise bazen tartışmaya neden olabiliyordur muhtemelen.

Özlem Fütman

Kasım 2020

ofutman@gmail.com