Aylar: Haziran 2018

HAVACILIK MARKALARININ İLHAM KAYNAĞI KUŞLAR: THY, CATHAY PACIFIC VE YABAN KAZLARI

 

En güvenli ulaşım yöntemi olması, hızı, son yıllarda destinasyon sayılarındaki artış, özellikle kampanya dönemlerinde diğer taşımacılık sektörlerine göre çok daha ucuza bilet bulunabilmesi nedeniyle tercih edilirliği artan hava yolu taşımacılığı; ulaşım araçları, hava yolu şirketleri, yer hizmetleri gibi unsurlarıyla hem teknik anlamda marka hukuku hem de markaların ticari değeri bakımından oldukça önem arz etmektedir. Öyle ki marka değerleme kuruluşu Brand Finance tarafından yapılan araştırmada, 2018 yılında Türkiye’nin en değerli markası, aşağıda etraflıca inceleyeceğimiz “Türk Hava Yolları (THY)” olarak belirlenmiştir.[1]

Hava yolu taşımacılığındaki gelişmeler havacılık sektörüne olan ilgiyi genel anlamda artırırken, sektöre duyduğum özel ilgi de biraz daha ayrıntılı ve süreklilik arz eden bir takip yapmam yönünde itici güç oluşturmaktadır. Bu kapsamda uzun zamandır zihnimi meşgul eden bir konuyu sizlerle paylaşma isteği ve konuya ilişkin değerli görüşlerinizi öğrenebilme temennisi ile okumakta olduğunuz yazıyı, nihayet kaleme alabildim.

Uçabilen canlılar yalnızca uçakların icadı ve geliştirilmesinde değil; hava yolu şirketlerinin markalaşma sürecinde de ilham kaynağı olmuştur. Yazının konusunu; iki hava yolu şirketinin tescilli ve fiilen kullanımda olan markaları arasındaki benzerlik ve bu benzerliğin marka hukuku açısından değerlendirilmesi oluşturmaktadır. Hemen belirtmem gerekir ki söz konusu şirketler arasında tespit edebildiğim herhangi bir hukuki uyuşmazlık ya da en azından konuya ilişkin şirketlerce yapılmış bir açıklama bulunmamaktadır. Bununla birlikte, konu birkaç dijital forumda ve havacılık sektörünü konu edinen internet sitelerinde (teknik anlamda marka hukuku incelemesinden yoksun bir şekilde) ele alınmıştır.

1933 yılında Milli Savunma Bakanlığına bağlı “Devlet Hava Yolları İşletmesi”nin kurulmasıyla temelleri atılan ve 1955 yılında “Türk Hava Yolları” adını ilk kez kullanan Türk Hava Yolları Anonim Ortaklığı[2] (THY), logo olarak kullanacağı şekil markası arayışıyla 1959 yılında bir yarışma düzenlemiş ve bu yarışmada Mesut MANİOĞLU tarafından, çok uzun süre uçabilen ve dayanıklı bir kuş olan yaban kazından esinlenerek çizilen görseli THY’nin kullanacağı şekil markası olarak belirlenmiştir. Söz konusu görsel zaman içinde sırasıyla şeklinde değişmiştir.[3] Markanın günümüzdeki kullanımı ise aynı zamanda tescilli olan görselidir. Resmi bir bilgi olmamakla birlikte; markanın oluşturulması aşamasında, markada yer alan kuş görselinin kendi ekseni etrafında döndürülmesiyle görselindeki gibi “T”, “H” ve “Y” harflerinin oluşturulabilmesinin de gözetildiği ifade edilmektedir.[4]

Yazının konusunu oluşturan tescilli markaların ve fiili kullanımların sahibi ikinci şirket ise temelleri 24 Eylül 1946 tarihinde kurulan Hong Kong merkezli hava yolu şirketi Cathay Pacific Airlines Limited’dir (Cathay Pacific).[5] Her ne kadar anılan Şirket’e ilişkin edinebildiğimiz bilgiler THY’ninkiler kadar kapsamlı olmasa da inceleme yapabilmemiz için yeterlidir.

Her iki şirketin, kapsamında 39. sınıftaki “hava taşımacılığı hizmeti”nin de yer aldığı tescilli markaları aşağıdaki gibidir:

 

 

Yukarıdaki açıklamalar ve bilgiler ışığında ve her iki şirketin tescilli markaları incelendiğinde; kanaatimce tescilli markalar arasında, 22.12.2016 tarihli ve 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu (SMK) m.5/1,ç hükmü bağlamında benzerlik ve m.6/1 hükmü bağlamında karıştırılma ihtimali bulunmamaktadır.

Tescil, marka hukukunun bir bölümünü oluştururken, tescile dayanmayan kullanımların ya da tescilden farklılaşan kullanımların etkisi de marka hukukunun önem arz eden bölümlerinden birini oluşturmaktadır. Cathay Pacific’in 2006 yılında Hong Kong Dragon Airlines Ltd.’yi (Dragonair) satın alması sonrasında, THY ile Cathay Pacific markaları ve fiili markasal kullanımları arasındaki ilişki farklı bir boyuta taşınmıştır. Cathay Pacific’in satın alma işleminden sonra Dragonair operasyonlarını Cathay Dragon adıyla yürütmeye başlamıştır; 2016 yılında ise Dragonair’ın ejderha görselinden oluşan markası aşağıda yer alan fiili kullanımlara dönüşmüştür.[6]


 

Kanaatimce; Cathay Pacific’in, alt organizasyonlarından biri olan Cathay Dragon markası ile gerçekleştirdiği, özellikle kırmızı zemin üzerine beyaz şekilden oluşan yeni tarihli fiili kullanımları; THY’nin tescilli markalarına, SMK m.29/1,b hükmünde, “Marka sahibinin izni olmaksızın, markayı veya ayırt edilemeyecek kadar benzerini kullanmak suretiyle markayı taklit etmek.” olarak ifade edilen tecavüz durumunu ortaya çıkarmaya elverişlidir. Her ne kadar ilgili hizmeti talep eden ortalama tüketicinin bilinç düzeyi yüksek ve hizmetten yararlanma prosedürü markayı sorgulatacak düzeyde ayrıntılı olsa da anılan durumların sonucu değiştirecek bir etkisi bulunmamaktadır. Belirtmek gerekir ki Cathay Pacific’in ve Cathay Dragon’un hâlihazırda Türkiye’de herhangi bir ticari faaliyeti bulunmamaktadır ve SMK ile transit geçişler koruma kapsamı dışında bırakıldığı için,[9] anılan şirketlerin Türkiye hava sahasında gerçekleşen transit geçişleri de SMK m.29/1,c hükmüne göre tecavüz oluşturacak nitelikte değildir. Bu bağlamda, marka tecavüzüne ilişkin değerlendirmeler, şimdilik teorik bir tartışmadan öteye geçmeyecektir.

Cathay Pacific’in tescilli markaları ile THY’nin tescilli markaları arasındaki ilişkin SMK m.5/1,ç ve m.6/1 hükümleri yönünden ele alınması ve Cathay Pacific’in alt organizasyonu olan Cathay Dragon’un fiili kullanımları ile THY’nin tescilli markaları ve bu markaların kullanımları arasındaki ilişkinin SMK m.29/1,b ve SMK m.29/1,c hükümleri yönünden ele alınması noktasında siz ne düşünürsünüz?

Osman Umut KARACA

osmanumutkaraca@hotmail.com

Haziran 2018

 

[1] Bkz; https://www.aa.com.tr/tr/ekonomi/turkiyenin-en-degerli-markalari-belli-oldu/1165831 (20.06.2018).

[2] Bkz; https://www.turkishairlines.com/tr-be/kariyer/tarihcemiz/index.html (20.06.2018).

[3] Bkz; https://marka123.com/2012/12/13/thy-logosu/ ; https://www.sabah.com.tr/galeri/yasam/thynin-logosunun-anlamini-biliyor-musunuz/2 (20.06.2018).

[4] Bkz; http://www.goklerdeyiz.net/thy-logosunun-ilginc-ozelligi/ (20.06.2018).

[5] Bkz; http://www.wiki-zero.net/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvQ2F0aGF5X1BhY2lmaWM (20.06.2018).

[6] Bkz; http://www.wiki-zero.net/index.php?q=aHR0cHM6Ly9lbi53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvQ2F0aGF5X0RyYWdvbg

[7] Bkz; https://turkishskylife.wordpress.com/2016/06/07/thy-logosu-vs-cathay-dragon-logosu/ (20.06.2018).

[8] Bkz; https://www.cathaypacific.com/cx/en_CA/cathaydragon/introduction.html (22.06.2018)

[9] 556 sayılı KHK m.61/1,c hükmündeki  “… bu amaçlar için gümrük bölgesine yerleştirmek, gümrükçe onaylanmış bir işlem veya kullanıma tabi tutmak …” ifadesi, SMK m.29/1,c hükmünde “… ithal işlemine tabi tutmak, ihraç etmek …” şeklinde değiştirilerek, tecavüz yoluyla kullanılan markayı taşıyan ürünlerin transit geçişleri tecavüz oluşturan fiiller arasından çıkarılmıştır.

KAN DAVASI; OLIVIA DE HAVILLAND v FX NETWORKS

 

2017 Mart ayında FX NETWORKS şirketinin 8 bölümlük  belgesel-drama dizisi “FEUD: BETTE and JOAN” (KAN DAVASI: BETTE ve JOAN) yayına girdi ve dünya genelinde büyük başarı yakaladı. Hepsi birbirinden ünlü oyuncuların boy gösterdiği bu mini diziyi  hem izlemesi zevkli hem de bir yandan Hollywood’un bir dönemini anlatması hasebiyle ilginç, dizi severlere izlemelerini tavsiye ederim doğrusu.

Dizinin konusu efsanevi film yıldızları Bette Davis ve Joan Crawford arasında ki, adeta kan davasına dönüşmüş, mesleki ve kişisel rekabet olarak görünüyor. Ama aslında bu iki yıldız ekseninde Hollywood film endüstrisindeki  erkeklerin sistemin içindeki  kadınlara nasıl baskı yaptığını, onları birbirine kırdırıp manipüle ederek kendilerinin ve yönettikleri şirketlerin ekonomik gelirlerini nasıl arttırdıklarını anlatıyor.

Dizi bir yandan da, olayların geçtiği 1960’lı yıllarda Hollywood’da kadın yıldızların yaşlandıkça nasıl  kötü muamelelere maruz kalıp ayrımcılığa uğradığını, rol bulmakta çektikleri güçlükleri bir kez daha hatırlatıyor bize (durum şimdi de pek farklı değil bence, ama en azından artık  bu ayrımcılık eskisi kadar açıktan ifade edilmiyor, daha doğrusu buna  cesaret edilemiyor. –Abartma yok öyle bir şey diyorsanız “Searching for Debra Winger” isimli belgeseli izlemenizi tavsiye ederim )

Dizinin oyuncu kadrosu da son derece albenili; Joan Crawford’u Jessica Lange, Bette Davis’i Susan Sarandon oynarken diğer karakterleri de oldukça bilinen yetenekli oyuncular canlandırıyor.

Gerçek hayatta Bette Davis’in yakın arkadaşı olan OLIVIA DE HAVILLAND’ı ise dizide Oscar ödüllü ünlü oyuncu Catherine Zeta Jones canlandırıyor.

Olivia De Havilland kendi zamanının ünlü oyuncularından biri, 2 kez Oscar kazanmış ve meşhur Rüzgar Gibi Geçti filminde de oynamış. İnanılması güç ama De Havilland bugün hala hayatta, 101 yaşında ve Paris’de yaşıyor.

Zeta Jones’un hayat verdiği  De Havilland karakteri tüm seri boyunca 17 dakikadan az bir süre ve sadece temelde iki ana sahnede görünüyor, ama ne görünmek! Konuşma ve vücut dilini  bir izleyin derim; her halinden klas bir kadın olduğu anlaşılıyor ve Zeta Jones kendisini harika canlandırıyor bence. De Havilland zarif ve sakin konuşuyor fakat söyledikleri o dönem için demirden leblebi aslında.

De Havilland karakterinin göründüğü ilk an dizinin birinci bölümünde yer alan 1978 Oscar Ödülleri sırasında geçen ve  hayali olarak oluşturulmuş bir röportaj sahnesi . Burada  De Havilland  Hollywood sisteminin kadınlara nasıl davrandığı hakkında  konuşuyor, ayrıca Crawford ve Davis arasındaki kan davasına dönüşmüş rekabetten de bahsediyor.

— Karakterin göründüğü diğer sahnede is De Havilland  Susan Sarandon’un canlandırdığı Bette Davis karakteriyle konuşuyor. Sahne iki kadının ne kadar yakın arkadaş olduğunu işaret ediyor izleyiciye.

De Havilland dizide, tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi, güzel- ışıltılı-zarif- kendine güvenli-kadınlar konusunda eşitlikçi söylemlere sahip  ve Hollywood’da kadınlara daha fazla saygı gösterilmesi gerektiği konusunda zamanının çok ötesinde  fikirlere sahip  biri olarak resmedilmiş durumda.

De Havilland’ın fotoğrafı  bütün dizi boyunca hiç görünmüyor;  sadece son bölümün bitişinde kendisinin resmiyle Zeta Jones’un resmi yanyana koyularak gerçek hayatta De Havilland’a ne olduğu hakkında kısa bir bilgi veriliyor.

Dizinin yayına girmesinden  sonra De Havilland, FX NETWORKS şirketine  Haziran 2017 tarihinde dava açıyor. Dizide  gayet güzel, akıllı, alımlı ,zamanına göre fikirleriyle öncü birisi olarak yansıtıldığına göre sorun ne? De Havilland diyor ki;

1— Dizide beni doğru şekilde canlandırmadılar ve benim California Medeni Hukuku’na göre mevcut aleniyet haklarımı ihlal ettiler,

2— Benden imajımı ve kimliğimi kullanmak için izin  alınmadı ,

3— Mahremiyetim ihlal edildi ve yanlış bir imajla gösterildim.  Dizide benim karakterim Bette Davis ile konuşurken kendi kız kardeşini “bitch” diye tanımlıyor, halbuki ben kardeşim için “dragon lady” (ejderha kadın) tanımlamasını kullanmıştım,  ayrıca aynı sahnede benim Frank Sinatra’nın alkolik olduğunu ima ettiğim gibi yanlış bir imaj çizilmiş. Dizi durdurulsun.

(De Havilland’ın kızkardeşine hitap şekliyle ilgili neden bu kadar reaksiyon gösterdiğini anlamak için kız kardeşiyle olan ilişkisine bakmak ve bunun arkasındaki ruhsal durumu görmeye çalışmak  lazım gelebilir, çünkü Havilland’ın kızkardeşi de bir oyuncuymuş ve hayat boyu aralarında hiç düzelmeyen gerilimli bir ilişki ve feci bir mesleki rekabet yaşanmış. Kız kardeşi 2013 yılında ölmüş olsa da Havilland’ın bu konudaki hassasiyetinin devam ettiğini görüyoruz)

Davalı FX, California’da geçerli kısaca SLAAP diye anılan kanun çerçevesinde davanın reddini talep ediyor; SLAAP kısaca  Anayasal hakkın (konuşma özgürlüğü) kullanılmasına engel olmayı hedefleyen davaların reddedilmesi gerektiğini düzenliyor. FX, De Havilland’ın dizide zaten gerçek hayattakine en yakın biçimde yansıtıldığını, kendisinin haklarının ihlal edilmediğini, yapımın bir belgesel-dizi olduğunu ve bu tarz bir davanın kabul edilmesinin dizi sektöründe ki yaratıcılığı kısıtlayacağını dolayısıyla dizinin First Amendment çerçevesinde konuşma/ifade özgürlüğü içine girdiğinden koruma altında olduğunu iddia ediyor.

Biz bu First Amendment’ı yani ABD Anayasası’nın 1. Ek maddesini daha çok “konuşma özgürlüğü” maddesi olarak biliyoruz ama içinde din özgürlüğü, basın özgürlüğü,toplanma özgürlüğü gibi başka konularda var.

Los Angeles Mahkemesi davayı kabul ediyor  ve diyor ki; dizide Havilland “dönüştürülmemiş”(transformative değil) fakat –olabilecek– en gerçekçi biçimde yansıtılmış, o yüzden First Amendment çerçevesinde davalı (Anayasal) bir korumadan yararlanamaz.

Aleyhine karar çıkan FX , Temyiz’e başvuruyor ve  California 2. Temyiz Mahkemesi 26 /03/2018 tarihli kararıyla  Yerel Mahkeme kararını bozuyor. Temyiz Mahkemesi diyor ki;

SLAAP’ın uygulanabilmesi için davalının, davacının talebinin  bir anayasal hakkın kullanılmasını engelleyeceğini yada bir kamu menfaatiyle bağlantılı olduğunu göstermesi lazım. Davalı bunu gösterirse o zaman ispat külfeti yer değiştirir ve davacının da, elindeki delillerle, taleplerinin kabul edilmesinin mümkün olduğunu ispat etmesi gerekir.  De Havilland davada FX’in kendi üstüne düşen yükümlülüğü yerine getirdiğini kabul ediyor, o zaman Mahkeme ikinci unsura odaklanacaktır.

Olaydaki gibi davacı kamuya mal olmuş bir figür ise o zaman davalının eyleminde gerçek bir kötü niyet yada zarar kastı   bulunduğunu göstermesi lazımdır.

California Hukuku’na göre “her kim ki bilerek  başkasının adını, sesini, imzasını, fotoğrafını, suretini/tasvirini herhangi bir biçimde reklam veya satış veya satışa arz amacıyla o kişiden izin almaksızın ürünler/hizmetler üzerinde kullanırsa  verdiği zarardan sorumlu olur”. Ancak FX’in belgesel dizisi bir ürün veya ticari eşya sayılmaz; aksi farz edilse ve Havilland’ın canlandırılmasının onun isminin veya suretinin kullanılması anlamına geldiği düşünülse dahi Feud dizisi Amerikan Anayasası’nın 1.Eki çerçevesinde koruma altındadır. 1. Ek hayatın gerçek malzemelerini  alıp kullanarak bunları sanata dönüştüren ve bunlardan kitaplar ve oyunlar yazan, filmler çeken hikaye anlatıcılarını ve sanatçıları da korur. Bu kişilerin yaratıları gerçek şahısların hikayeleri de olabilir.

Bu çerçevede Feud’un yaratıcılarının De Havillan’ın ismini kullanmak ve kendisinin canlandırılması için kendisine bir ödeme yapması veya ondan izin alması gerekmez.

De Havilland sosyal medyada kendisinin resminin Zeta Jones ile birlikte kullanılmasının aleniyet hakkını ihlal ettiğini iddia etmişse de bunun aleniyet hakkına tecavüz eden bir yönü yoktur çünkü kendisi dizide canlandırılan karakterlerden biridir ve resminin dizinin reklamı için kullanılması normaldir.

De Havilland’ın canlandırılması hukuki açıdan transformative  yani dönüştürücüdür. İşin değeri (canlandırılan kişinin)  ününden değil de prensip olarak başka kaynaklardan temelleniyorsa ,mesela işin yaratıcılığından,yetenekten, (onu oluşturanın) ününden vs., o zaman Ek 1 maddesindeki korumadan yararlanmak için gerekli transformative olma koşulu sağlanmış olur. Feud dizisinin pazarlanabilirliği ve ekonomik değeri temelde De Havilland’ın ününden kaynaklanmamakta , bilakis bu diziyi yaratanların ve oyuncuların yaratıcılığından-yeteneğinden ve ününden doğmaktadır.

Feud bir belgesel dizidir ve bu manada toplumca belli seviyede yaratıcı özgürlüğe sahip olması beklenir. Bir belgesel dramayı seyredenler olayların dramatize edildiğini, hatta karakterlerin hayali olabileceğini ve karakterlerin söylediklerinin gerçek yaşamda tam olarak öyle olmayabileceğini  bilirler.  Belgesel dramalar çoğunlukla dramatik olayların yorumuna dayanır ve belagata dayalı diyaloglarla doludur. Seyircilerin büyük çoğunluğu bunların gerçekten fazlasıyla hayali yapımlar olduğunun farkındadır.

Dizideki hayali röportaj ve Frank Sinatra’ya yapılan referansa gelince; makul hiç kimse bunları karalayıcı veya yüksek derecede saldırgan ifadeler olarak algılamaz. Esasen bakıldığında dizide De Havilland’ın genel manada olumlu canlandırıldığı görülmektedir.

Feud’un yazarları/senaristleri hayali röportaj sahnesinin bir çerçeve çizmek maksatlı oluşturulduğunu beyan etmiştir. Yani bu röportajdaki diyaloglar aslında dizinin gerçek temasını ortaya koyar biçimde kaleme alınmıştır. Röportajda Zeta Jones’un canlandırdığı karakter Hollywood’daki erkeklerin kadınlar üzerinde güçlerini nasıl suistimal ettiği temasına vurgu yapmaktadır.

— De Havilland’ın kardeşi için “bitch” değil de gerçek yaşamda “dragon lady” tanımlamasını kullanmış olması konusuna gelince; dizideki karakter kız kardeşi için iki kez bahsi geçen tanımı kullanmıştır. (5. ve 7. bölümlerde)

FX şirketi bu bölümlerin senaryo yazarlarının beyanlarını dosyaya sunmuştur. Yazarlar De Havilland’ın kız kardeşiyle ömür boyu süren ve toplumca da gayet iyi bilinen anlaşmazlığından haberdar olduklarını söylemişlerdir. Yazarlar, dragon lady tanımlamasıyla dizide kullanılan terimin genelde aynı anlama geldiğini/öyle kullanıldığını ancak dizideki kelimenin seyirciler tarafından daha fazla bilindiğini ve bu yüzden bu terimi kullandıklarını beyan etmiştir. Esasen, seyirci açısından, gerçek yaşamda kullanılmış olan kelime dizideki kullanılan kelimeden pek de fazla değişik bir algı yaratmamaktadır.

— De Havilland Feud’un yaratıcılarının kendisine karşı bir kötü niyet ve kasıt içinde olduğunu ispat edememiştir. Bilakis dizide De Havilland son derece akıllı ve saygıdeğer bir karakter olarak canlandırılmıştır ve esasen dizinin önemli karakterlerinden de değildir.

Dolayısıyla Yerel Mahkeme’nin FX şirketinin ret talebini kabul etmesi gerekirdi.

Court of Appeal of The State of California Second Appellate District Division Three, B285629, Los Angeles County Super. Ct. No. BC667011

Özlem FÜTMAN

ofutman@gmail.com

Mayıs 2018

Paris Sözleşmesi Birinci Mükerrer 6ncı Madde Bağlamında Tanınmış Markalar – Adalet Divanı Genel Mahkemesi “MASSI” Kararı (T-2/17)

 

Paris Sözleşmesi’nin birinci mükerrer 6ncı maddesi bağlamındaki tanınmış markalarla aynılık veya benzerlik, 207/2009 sayılı AB Marka Tüzüğü madde 8(2)(c) uyarınca bir nispi ret nedeni ve aynı zamanda bir hükümsüzlük gerekçesidir.

Bu yazıda, 207/2009 sayılı AB Marka Tüzüğü madde 8(2)(c) uyarınca bir nispi ret nedeni olan Paris Sözleşmesi’nin birinci mükerrer 6ncı maddesi bağlamındaki tanınmış markalar (well known in a Member State, in the sense in which the words ‘well known’ are used in Article 6bis of the Paris Convention)[1] ile aynı tüzüğün 8(5) maddesinde yer alan Birlik’te üne sahip markalar (trade mark has a reputation in the Union) arasındaki kavramsal ve uygulamaya dair farklılıkları Avrupa Birliği Adalet Divanı kararları çerçevesinde açıklamaya çalışacağız.

Paris Sözleşmesi’nin birinci mükerrer 6ncı maddesini, Dünya Fikri Mülkiyet Teşkilatı’nın eski Genel Müdürlerinden Prof. G.H.C. Bodenhausen’in yorumları çerçevesinde aktardığımız “Paris Sözleşmesi Birinci Mükerrer Altıncı Maddesi Anlamında Tanınmış Markalar – “Sınai Mülkiyetin Korunması Hakkında Paris Sözleşmesi’nin Uygulamasına ilişkin Rehber”de Maddenin Analizi” başlıklı detaylı bir yazı için https://iprgezgini.org/2013/12/16/paris-sozlesmesi-birinci-mukerrer-altinci-maddesi-anlaminda-taninmis-markalar-sinai-mulkiyetin-korunmasi-hakkinda-paris-sozlesmesinin-uygulamasina-iliskin-rehberde/ bağlantısının incelenmesi yerinde olacaktır.

6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu (SMK) madde 6’da -207/2009 sayılı AB Marka Tüzüğü’nün tersine- tanınmış marka ile üne sahip marka gibi farklı kavramlara yer verilmemiş olsa da, yukarıda belirtilen iki durum da ayrı birer nispi ret gerekçesi olarak düzenlenmiştir:

“(4) Paris Sözleşmesinin 1 inci mükerrer 6 ncı maddesi bağlamındaki tanınmış markalar ile aynı veya benzer nitelikteki marka başvuruları, aynı veya benzer mal veya hizmetler bakımından itiraz üzerine reddedilir.

(5) Tescil edilmiş veya tescil başvurusu daha önceki tarihte yapılmış bir markanın, Türkiye’de ulaştığı tanınmışlık düzeyi nedeniyle haksız bir yararın sağlanabileceği, markanın itibarının zarar görebileceği veya ayırt edici karakterinin zedelenebileceği hâllerde, aynı ya da benzer markanın tescil başvurusu, haklı bir sebebe dayanma hâli saklı kalmak kaydıyla, başvurunun aynı, benzer veya farklı mal veya hizmetlerde yapılmış olmasına bakılmaksızın önceki tarihli marka sahibinin itirazı üzerine reddedilir.”

SMK’da iki ayrı kavramın kullanılmamış olmasının gerekçesini tam olarak bilmemekle birlikte, yazı kapsamında yer vereceğimiz Adalet Divanı değerlendirmelerinin konu hakkındaki AB yargısı yaklaşımının daha net biçimde algılanmasına yardımcı olacağını umut ediyoruz.

Yazı kapsamında ele alacağımız karar, Adalet Divanı Genel Mahkemesi’nin 3 Mayıs 2018 tarihli T-2/17 sayılı “MASSI” kararı olacak, bu karar tanınmış markalarla ilgili önceki içtihada çok sayıda atıf içerdiğinden, yazı boyunca bu atıflara da yer vereceğiz.

Dava konusunu çok kısa biçimde aktaracak olursak:

“J-M.-E.V. E HIJOS, SRL” firması “MASSI” kelime markasını 9.,12 ve 28. sınıflardaki çok sayıda mal ve hizmet için EUIPO’da tescil ettirir. Markanın kapsamında 12. sınıfa dahil bisikletler ve çok sayıda bisiklet aksesuarı ve parçası malları da bulunmaktadır.

“ALBERTO MASI” tescilli markanın hükümsüzlüğü istemiyle EUIPO’ya talepte bulunur. Hükümsüzlük talebinin gerekçesi –diğerlerinin yanısıra- tescilli olmayan “MASI” markasının Paris Sözleşmesi’nin birinci mükerrer 6ncı maddesi bağlamındaki tanınmışlığıdır.

EUIPO İptal Birimi hükümsüzlük talebini reddetmiş olsa da, EUIPO Temyiz Kurulu talebi kısmen kabul eder ve markayı 12. sınıfa dahil bisikletler ve bisiklet aksesuar ve parçaları malları bakımından kısmen hükümsüz kılar. Hükümsüzlük kararının gerekçesi, tescilsiz “MASI” markasının yukarıda sayılan mallar bakımından İtalya’da Paris Sözleşmesi’nin birinci mükerrer 6ncı maddesi bağlamında tanınmış bir marka olmasıdır.

“J-M.-E.V. E HIJOS, SRL”, Temyiz Kurulu kararına karşı dava açar ve dava Adalet Divanı Genel Mahkemesi’nce 3 Mayıs 2018 tarihli T-2/17 sayılı kararla sonuçlandırılır. Kararın tam metnini okuyucularımız http://curia.europa.eu/juris/document/document.jsf;jsessionid=9ea7d2dc30dde130ad0709d74164bb4fef622f99203f.e34KaxiLc3qMb40Rch0SaxyNchz0?text=&docid=201699&pageIndex=0&doclang=EN&mode=req&dir=&occ=first&part=1&cid=1197057  bağlantısında görebilirler.

Mahkeme kararında, Paris Sözleşmesi’nin birinci mükerrer 6ncı maddesi bağlamındaki tanınmış marka hususu aşağıdaki biçimde açıklanır:

Paris Sözleşmesi’nin birinci mükerrer 6ncı maddesi bağlamındaki tanınmış markalar; tescile gerek olmaksızın, ilgili coğrafi bölgedeki ünlerine dayalı olarak, karıştırılma olasılığına karşı korumadan yararlanan markalardır. (Mülhens v OHIM — Minoronzoni (TOSCA BLU), T‑150/04, paragraf 51)

Bu noktada, yukarıda atıfta bulunulan T-150/04 sayılı karara dönüldüğünde, maddeler 8(2)(c) ve 8(5) arasında aşağıdaki farklılıkların tespit edildiğini görmekteyiz:

Madde 8(5) bağlamında üne sahip markanın korunabilmesinin ön şartı, üne sahip markanın EUIPO’da tescilli olmasıdır. Madde 8(5) kapsamında sağlanan koruma, benzer olmayan mal ve hizmetler için de geçerlidir.

Buna karşılık, 8(2)(c) kapsamında sağlanan koruma Paris Sözleşmesi birinci mükerrer 6ncı maddesi bağlamındadır ve önceki markanın tescilli olması şartı bulunmamaktadır. Buna karşılık koruma yalnızca aynı veya benzer mallara yöneliktir ve Paris Sözleşmesi’nin ilgili maddesi yalnızca mallar bakımından (Hizmetler açısından değil; bununla birlikte TRIPS madde 15/3 Paris Sözleşmesi’nin (1967) 6ncı mükerrer maddesinin, gerekli değişiklikler yapılmış olarak, hizmetlere de uygulanacağı hükmünü içermektedir. Y.N.) koruma öngörmektedir.

Paris Sözleşmesi’nin birinci mükerrer 6ncı maddesi bağlamındaki tanınmışlığın ispatlanması için bu konu hakkında hazırlanmış WIPO Ortak Tavsiye Kararı’nın incelenmesi gerekmektedir.

Ortak Tavsiye Kararı’nın ikinci maddesine göre, bir markanın tanınmışlığına ilişkin her faktör yetkili otorite tarafından dikkate alınmalıdır. Bu faktörlerin başlıcaları; markanın kamunun ilgili kısmındaki bilinirliğinin ve tanınırlığının derecesi, markanın kullanımının süresi, kapsamı ve coğrafi yayılımı, markanın tanıtımının süresi, kapsamı ve coğrafi yayılımı, marka tescillerinin süresi ve coğrafi yayılımı, markadan kaynaklanan hakların başarılı şekilde hukuki korumasına ilişkin kayıtlar, özellikle de yetkili diğer makamların tanınmışlığa ilişkin kararları, markanın değeridir. (BoomerangTV, T‑420/03, paragraf 80).

Ortak Tavsiye Kararı’nın 2(1)(c) maddesine göre, yukarıda sayılan faktörler, markanın tanınmışlığının tespiti konusunda yetkili otoriteye yardım amacıyla hazırlanmış bir rehber olarak değerlendirilmelidir ve tanınmışlık tespitine varılabilmesi için zorunlu ön koşullar değildir. Buna ilaveten, aynı maddeye göre her vaka kendine özgü şartlarına göre incelenmelidir. Bir vakada sayılan tüm faktörler vakaya uygulanabilecekken, bir diğer vakada sayılan faktörlerin hiçbirisi uygulanamayabilir ve bu listede sayılmamış ek faktörler dikkate alınarak karara varılabilir.

Adalet Divanı’nın 22 Kasım 2007 tarihli C-328/06 sayılı Nieto Nuro kararı paragraf 17’ye göre, tanınmış marka kavramı, üne sahip marka kavramına akraba bir kavramdır. Yukarıda belirtildiği üzere, üne sahip marka kavramı 207/009 sayılı Tüzük madde 8(5)’te ve Birlik Marka Direktifi madde 5(3)’te yer almaktadır.

Adalet Divanı’nın 14 Eylül 1999 tarihli C-375/97 sayılı General Motors kararına göre, Tüzük madde 8(5) hükmünün metni veya ruhu, tanınmışlık için bir markanın kamunun ilgili kesiminin belirli bir yüzdesi tarafından bilinmesi gerektiğini söylememektedir. Bir markanın tanınmış veya üne sahip olup olmadığı değerlendirilirken, inceleme konusu vakayla ilgili tüm durumlar; özellikle de markanın pazardaki payı, markanın kullanımının yoğunluğu, coğrafi yaygınlığı ve süresi, markanın tanıtımı için yapılan harcamaların büyüklüğü dikkate alınmalıdır. Buna ilaveten, Tüzük madde 8(5) anlamında bölgesellik şartı markanın üye ülkede üne sahip olması durumunda yerine getirilmiş sayılır. Üye ülkede tanınmışlık şartına ilişkin bir tanımlama olmadığından, bir markanın ilgili üye ülkenin bütününde tanınmış veya üne sahip olması şartı aranamaz; tanınmışlık veya üne sahip olmanın üye ülkenin azımsanamayacak (hatırı sayılır, önemli) bir kısmında ortaya çıkması yeterlidir.

Tanınmış bir marka için aranacak halkın markayı tanıma derecesi, üne sahip bir marka için aranacak tanınma derecesinden yüksektir; bunun sonucu olarak Paris Sözleşmesi’nin birinci mükerrer 6ncı maddesi bağlamında bir markayı tanınmış marka olarak kabul etmek için aranacak kanıtların standardı, Tüzük madde 8(5) anlamında üne sahip markalar için aranacak kanıt standardından daha yüksek olacaktır. Paris Sözleşmesi’nin birinci mükerrer 6ncı maddesinin amacı tanınmış markaların tescilli olmadıkları ülkelerde istismar edilmelerinin engellenmesidir. Bu bağlamda, istisnai korumadan yararlanacak markalar için görece yüksek bir tanınmışlık standardı öngörülmesi sürpriz olmamalıdır. (BoomerangTV, T‑420/03, paragraf 110; Hukuk Sözcüsü Jacobs’un General Motors, C‑375/97 davasındaki görüşü, paragraflar 32 ve 33).

Adalet Divanı Genel Mahkemesi, içtihada ilişkin açıklamaların ardından, hükümsüzlük kararının gerekçesi “MASI” markasının Paris Sözleşmesi’nin birinci mükerrer 6ncı maddesi bağlamında tanınmış bir marka olarak kabul edilebilmesi için sunulmuş kanıtların tanınmışlık hususunu açık, ikna edici ve etkin biçimde ispatlayamadığını belirtir. Elbette, Genel Mahkeme bu tespite delilleri inceleyerek karar verir, ancak bu yazının asıl amacı AB yargısının tanınmış marka hususuna yaklaşımı açıklamak olduğundan, delillerin hangi nedenle yetersiz bulunduğu hususunda açıklama yapmayacağız. Detayların yazının başında yer verdiğimiz karar bağlantısından görülmesi mümkündür.

Sonuç olarak, Genel Mahkeme, EUIPO Temyiz Kurulu’nun Paris Sözleşmesi’nin birinci mükerrer 6ncı maddesi bağlamında tanınmışlığı gerekçe göstererek verdiği kısmi hükümsüzlük kararını yerinde bulmaz ve Temyiz Kurulu’nun hükümsüzlük kararını iptal eder.

AB yargısının içtihat ve genel yaklaşımını Türk uygulamasıyla karşılaştırdığımızda kanaatimizce birkaç noktanın altının çizilmesi gerekmektedir:

  • Öncelikle, gerek 556 sayılı KHK gerekse de 6769 sayılı SMK, sadece tanınmış marka kavramını kullanmışken; Avrupa Birliği’nde Paris Sözleşmesi birinci mükerrer 6ncı madde kapsamında korunacak markalar için “tanınmış marka”, Tüzük madde 8(5) kapsamında korunacak markalar içinse “üne sahip marka” kavramları kullanılmıştır.

Bu yaklaşım, yani farklı kavramların kullanımı kanaatimizce, hükümlerin ruhunun ve birbirlerinden farklarının daha kolaylıkla anlaşılmasını sağlamaktadır.

Kavramsal bir farklılık bulunmamasının Türkiye’de yol açtığı sonuç, tanınmış marka tespit eşiğinin yüksek tutulması halinde, bu korumadan yararlanacak markaların sayısının çok sınırlı kalması, eşiğin düşürülmesi halinde ise üne sahip neredeyse her markanın tanınmış marka olarak kabul edilmesi riskinin (Risk kendisini aşağıda eleştirilecek Tanınmış Marka Listesine kayıt başvuruları bağlamında göstermektedir.) ortaya çıkmasıdır.

Oysa ki, üne sahip marka olmakla, Paris Sözleşmesi bağlamında tanınmış marka olarak kabul edilmek için aranacak kanıt standardı, Adalet Divanı içtihadında da belirtildiği üzere birbirleriyle aynı olmamalıdır.

  • Türkiye’de tanınmış marka olma hususu, Tanınmış Marka Listesi adı verilen bir listenin oluşturulması ve bu listeye dahil olmak için yapılan başvuruların incelenmesi suretiyle 20 küsur yıldır tuhaf bir hale bürünmüştür. Bu listeye dahil olmasa da birçok markanın üne sahip marka olarak kabul edilmesi mümkündür ve yayıma itiraz incelemesi sırasında sunulacak deliller, her vaka bazında incelenerek itirazların sonuçlandırılması mümkündür. Kısaca, tanınmış marka listesine dahil olmasa da, markaların tanınmış marka olarak değerlendirilmesi mümkündür ve bu hususun ispatı yükümlülüğü iddia sahibine aittir.

Buna ilaveten, Paris Sözleşmesi’nin birinci mükerrer 6ncı maddesi bağlamında tanınmış marka koruması tescilli olmayan markalara yönelik olduğundan, tescilli dahi olmayan bir markanın tanınmış marka listesinde bulunması beklentisi hiç anlamlı değildir. Bu çerçevede, tanınmış marka listesine dahil olmanın, Paris Sözleşmesi’nin birinci mükerrer 6ncı maddesi bağlamında tanınmış marka olmakla da kanaatimizce hiçbir bağlantısı bulunmamaktadır.

Bu bağlamda kanaatimizce, Türk uygulamasındaki tanınmış marka listesinin anlamı ve etkisi, gerçeklik düzeyinde hiçlikle eşit olmalıdır.

  • Tanınmış veya üne sahip marka iddiasını ispatlamak, iddia sahibinin sorumluluğudur. Bir dönem tanınmış veya üne sahip bir markanın, yıllar sonra bu özelliğini yitirmesi mümkündür. Dolayısıyla, süresiz olarak düzenlenen tanınmış marka listesi veya koruması bu anlamda da haksız sonuçlara yol açmaktadır.
  • Türk uygulamasına ilişkin sorunların çoğunluğu, kaynak düzenlemelerin ve mevzuatın ruhu özümsenmeden ve/veya anlaşılmadan, günü kurtarmak maksadıyla geliştirilen uygulamaların zamanla kalıcı hale gelmesinden kaynaklanmaktadır. Tanınmış marka koruması bağlamında karşılaşılan sorunların nedeni de kanaatimizce bu ruh halinin ortadan kalkmamış olmasıdır.

Konuya yorumlarıyla katkı sağlamak isteyen okuyucularımızın değerlendirmelerini memnuniyetle karşılayacağız.

Önder Erol ÜNSAL

Haziran 2018

unsalonderol@gmail.com

[1] Paris Sözleşmesi’nin 1 inci mükerrer 6 ncı madde: (1) Birlik ülkeleri, tescilin yapıldığı ülkenin yetkili makamınca söz konusu ülkede bu sözleşmeden yararlanacağı kabul olunan bir kişiye ait olduğu, aynı veya benzeri mallar için kullanıldığı iyi bilinen tanınmış bir markanın herhangi bir karışıklığa yol açabilecek bir şekilde yeniden reprodüksiyonunu, taklit edilmesini veya aslına yakın bir şekilde değiştirilmesini içeren bir markanın kullanılmasını gerek mevzuat izin verdiği takdirde re’sen gerekse ilgilinin isteği üzerine yasaklamayı ve tescilini reddetmeyi veya iptal etmeyi taahhüt ederler. Markanın elzem bir bölümünün tanınmış bir markanın reprodüksiyonundan oluşması veya bu tanınmış markayla karıştırılabilecek bir taklitten ibaret olması durumunda da, bu hükümler geçerli olacaktır.

Renk İsimlerinin Tanımlayıcı ve Ayırt Edici Niteliği – Adalet Divanı Genel Mahkemesi “BLUE” Kararı (T-375/17)

 

Renk isimlerinin marka olarak tescil edilebilirliğine yönelik tartışmalar, en az münhasıran tek renkten veya renk kombinasyonundan oluşan markaların tescil edilmesi tartışmaları kadar yoğundur.

Renkler birçok ürün bakımından tüketicilerin ürünü tercih etmesini sağlayan önemli faktörlerden birisidir (Örneğin, kıyafetlerin renkleri). Buna ilaveten, birçok ürün bakımından da ürünün türünü veya niteliğini belirtir adlandırmalar olduklarının da kabul edilmesi gerekir (Örneğin, beyaz çay, siyah çay, yeşil çay). Buna ilaveten birçok hizmet bakımından da renk isimlerinin yaygın kullanımı bulunduğu ve hizmetlerin içeriğinin önemli karakteristiklerini bildirdikleri söylenebilir (Yeşil kelimesi, çevre dostu teknolojileri işaret eden anlamıyla birçok hizmetin niteliği bakımından çok açık ve doğrudan bir mesaj vermektedir.).

Renk isimlerinin tanımlayıcı olmadığı birçok durumdan da bahsedilebilir. Örneğin, bir rengin ismi, bir helikopter için veya matbaa makinesi için muhtemelen, bu ürünlerin alıcılarının tercihini etkileyen bir faktör olmayacak ve ürünlerin niteliğini belirtmeyecektir.

Tüm bunların dışında, bir de “Ne olacak ki?” ekolü mevcuttur. “Ne olacak ki?” ekolünün temel argümanı ise, renk isimlerinin herhangi bir kelimeden farkı bulunmadığı ve doğrudan ürünü tanımladıkları her durumun dışında (Örneğin, peynir için beyaz, et için kırmızı, vb.), renk isimlerinin herhangi bir ret engeline takılmamaları gerektiği yönündedir.

Kendi görüşümüzün “Ne olacak ki?” ekolünün çok uzağında belirterek, Avrupa Birliği Adalet Divanı Genel Mahkemesi‘nin 12 Haziran 2018 (dün) verdiği T-375/17 sayılı “Blue” kararını sizlerle paylaşıyoruz. Kararın tam metninin http://curia.europa.eu/juris/document/document.jsf?text=&docid=202763&pageIndex=0&doclang=EN&mode=req&dir=&occ=first&part=1&cid=463006 bağlantısından görülmesi mümkündür.

Macar vatandaşı “Klaudia Patricia Fenves” aşağıda görseline yer verilen “Blue” markasının 32. sınıfa dahil “Meşrubatlar, alkolsüz içecekler” malları ve 35., 41. sınıflara dahil bazı hizmetler bakımından tescil edilmesi talebiyle “Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO)”ne başvuruda bulunur.

EUIPO operasyon birimi, başvuruyu 32. sınıfa dahil mallar bakımından ayırt edici nitelikten yoksunluk ve tanımlayıcılık gerekçeleriyle kısmen reddeder. Bu noktada, temel bir İngilizce sözcük olan “blue” kelimesinin “mavi” anlamına geldiği belirtilmelidir. Başvuru sahibi bunun üzerine başvurusunun içeriğini “Enerji içecekleri ve izotonik spor içecekleri hariç olmak üzere, meşrubatlar ve alkolsüz içecekler” olarak sınırlandırsa da, uzman ret kararı değiştirmez.

Başvuru sahibi, karara karşı itiraz eder ve itiraz EUIPO Temyiz Kurulu’nca incelenir. Temyiz Kurulu, inceleme sonucunda itirazı aşağıda belirtilen temel nedenlerle reddeder:

i- Bir renk adı olan “blue” kelimesinin “Enerji içecekleri ve izotonik spor içecekleri hariç olmak üzere, meşrubatlar ve alkolsüz içecekler” mallarının önemsiz bir özelliği olduğu kabul edilemez. Renk isimleri tüketicinin tercihi bakımından önemlidir ve dolayısıyla bir renk ismi olan “blue” ibaresinin ortak kullanıma açık kalmasının sağlanması gereklidir.

ii- Tüketiciler, “blue” ibaresini, anında ve doğrudan şekilde içeceklerin rengini bildiren bir adlandırma olarak algılayacaklardır ve bu durum ürünlerin bir özelliğinin bildirilmesi anlamına gelmektedir.

iii- Başvurudaki şekil unsurları çok sıradan ve basittir. Dolayısıyla, tüketicilerin algısına tanımlayıcı kelime unsurundan uzaklaştırmaları mümkün değildir.

iv- Belirtilen nedenlerle ayırt edici nitelikten yoksunluk ve tanımlayıcılık gerekçeleri ret kararı yerindedir.

Başvuru sahibi, Temyiz Kurulu’nun ret kararına karşı dava açar ve dava Adalet Divanı Genel Mahkemesi’nce görülerek, 12 Haziran 2018 tarihli T-375/17 sayılı kararla sonuçlandırılır.

Takip eden satırlarda Genel Mahkeme kararının satırbaşlarına yer vereceğiz:

Başvuru sahibi, ret kararının yerinde olmadığını, başvurunun tanımlayıcı olmadığını ve ayırt edici niteliğe sahip olduğunu, ayrıca başvurunun stilize yazım biçiminin, renk ve şekil unsurlarının da başvuruya ayırt edici nitelik kattığını iddia etmektedir. Başvuru sahibi, buna ilaveten “Blue” ibaresi dahil olmak üzere çok sayıda renk isminin önceden EUIPO tarafından tescil edildiğini de belirtmektedir.

Belirtilen iddialar Genel Mahkeme tarafından takip eden şekilde değerlendirilir:

i- Dava konusu “Enerji içecekleri ve izotonik spor içecekleri hariç olmak üzere, meşrubatlar ve alkolsüz içecekler” mallarının ortalama tüketici kesimi, yeteri derecede bilgilenmiş, gözlemci ve ihtiyatlı ortalama tüketicilerdir.

ii- Tanımlayıcılık içerikli ret gerekçesinin amacı, marka olarak tescil edilerek tek bir işletmenin tekeline verilmemesi gereken işaretlerin tescilini engellemektedir. Dolayısıyla, bu ret nedeni, bu tip işaretlerin herkes tarafın ortak olarak kullanımını sağlayarak kamu yararına hizmet etmektedir.

iii- Yerleşik içtihada göre, bir işaretin tanımlayıcı olarak kabul edilebilmesi için, o işaretin tescil başvurusunun yapıldığı anda fiilen tanımlayıcı olarak kullanımı zorunlu değildir. İşaretin tanımlayıcı olarak kullanılabilmesi ihtimali yeterlidir. Dolayısıyla, işaretin olası anlamlarından birisinin, ilgili mal ve hizmetler için tanımlayıcı olması ret kararının verilebilmesi için yeter nedendir.

iv- İnceleme konusu başvuru “blue” kelimesinden ve stilize yazım biçimi, mavi renkte yazım, beyaz konturlar, diyagonal yazım stili gibi bir takım şekli unsurlardan oluşmaktadır.

v- “Blue (mavi)” kelimesi temel bir İngilizce sözcüktür ve malların ortalama tüketicilerinde anında ve herhangi bir ek zihinsel çaba olmadan yaratacağı algı, markanın mavi renge atıf yaptığıdır.

vi- Başvurunun mal listesini teşkil eden “meşrubatlar ve alkolsüz içecekler” sektöründe, içeceklerin renklerine göre ayırt edilmesi oldukça bilinen bir durumdur ve birçok üretici ticari başarılarını artırmak için içecekleri renklerine göre ayırmaktadır. Mavi renkli içeceklerin çok sayıda örneği mevcuttur ve bu bağlamda “blue” ibaresi inceleme konusu malların önemli bir karakteristik özelliği olarak, tüketicilerin tercihini etkileyecektir. Bu çerçevede, “blue” kelimesi başvuru kapsamındaki mallar için malların rengine doğrudan atıf yapmaktadır ve tanımlayıcıdır.

vii- İnceleme konusu başvuruda yer alan figüratif unsurlar, kamunun ilgili kesimince görsel olarak yakalanacak ve akılda kalacak nitelikte unsurlar değildir. Bu çerçevede bu unsurların, tüketicilerin algısına tanımlayıcı kelime unsurundan uzaklaştıramayacağı yönündeki Temyiz Kurulu tespiti yerindedir. Tüm bunların sonucunda, başvurunun figüratif unsurları, kamunun ilgili kesiminin algısını kelime unsurunun yarattığı tanımlayıcı mesajdan uzaklaştıracak nitelikte değildir.

viii- EUIPO, Blue markasını ve diğer renk isimlerini üçüncü taraflar adına tescil etmiş olsa da, bu durum inceleme sonucunda yapılan tespitleri ve kararın yerindeliğini değiştirmeyecektir. (EUIPO yetkilerini Birlik mevzuatının genel ilkeleri çerçevesinde kullanmakla yükümlüdür. Eşit muamele ve düzgün yönetim ilkeleri çerçevesinde EUIPO benzer markalar hakkında önceden verilmiş kararları dikkate almalı ve aynı yönde karar verip vermeyeceğini dikkatle belirlemelidir. Bununla birlikte, bu ilkelerin ne şekilde uygulanacağı hukukilik ilkesiyle uyumlu olmalıdır. Bu çerçevede, bir markayı tescil ettirmek isteyen kişi, kendi lehine aynı kararın verilmesi talebiyle başka bir kişi adına gerçekleştirilmiş kanuni olmayan bir işleme dayanamaz. Bunun ötesinde, hukuki belirlilik ve iyi yönetim esasları çerçevesinde, markaların uygun olmayan biçimde tescil edilmesini engellemek amacıyla, her markanın incelenmesi düzgün ve kapsamlı biçimde yapılmalıdır. Buna uygun olarak, inceleme her vaka bazında ayrı olarak yapılmalıdır. Bir markanın tescil edilmesi, ilgili markanın kendi olguları kapsamında değerlendirilebilecek ve amacı, inceleme konusu markanın herhangi bir ret gerekçesi kapsamına girip girmediğini belirlemek olan özel kriterlere bağlıdır.)

ix- Netice itibarıyla Genel Mahkeme başvurunun tanımlayıcılık nedeniyle “Enerji içecekleri ve izotonik spor içecekleri hariç olmak üzere, meşrubatlar ve alkolsüz içecekler” malları bakımından reddedilmesi kararının yerinde bulmuştur.

x- Tanımlayıcılık gerekçeli ret kararı yerinde bulunduğundan, Genel Mahkeme ayırt edici nitelikten yoksunluk gerekçeli ret kararını ayrıca incelememiş ve davanın reddedilmesine karar vermiştir.

Renk isimlerinin marka olarak tescil edilebilirliği içerikli tartışmalarda referans alınması başlıca hususlar, kanaatimizce malların ve hizmetlerin niteliği ve renk isminin mallara ve hizmetlere ilişkin tüketici tercihinde ne derece rol oynadığıdır. Bunun ötesinde, renk isminin malların veya hizmetlerin mutlak surette ayrılmaz bir özelliği olması gerekli değildir. Örneğin, “beyaz” ibaresinin arabalara ilişkin bir özellik olması şart değildir, ancak beyaz rengin tüketicinin araba satın alma tercihinde önemli bir faktör olması ret kararının verilebilmesi için kanaatimizce yeterli olacaktır. “Ne olacak ki?” bakış açısıyla -idare veya yargı kararıyla- tescil edilen markaların sonraki dönemlerde yol açtığı kaoslar (marka ismi vermemeyi tercih ediyoruz), bu noktada yeteri derecede önemli gösterge teşkil etmektedir.

Önder Erol ÜNSAL

Haziran 2018

unsalonderol@gmail.com 

 

Marka Hukuku Alanında İki Yeni Kitap (Dr. Zeynep Bahadır – O. Umut Karaca)

 

IPR Gezgini dostlarının Fikri Mülkiyet alanındaki yayınlarını sitede tanıtmaktan memnuniyet duyuyoruz.

Bu yazıda tanıtacağım iki kitabın yazarının da aynı zamanda arkadaşlarım olması beni ayrıca keyiflendiriyor.

Kitaplardan ilki “Marka Hükümsüzlüğü ve İptali” isimli oldukça yeni bir yayın ve yazarı Dr. Zeynep Bahadır‘ın aynı zamanda doktora tezi.

 

 

Kitabın kapsamı yazarının ifadeleriyle kısaca takip eden şekilde: “Bu çalışma, 6769 sayılı Sınaî Mülkiyet Kanunu kapsamında markanın hükümsüzlüğü ve iptali hakkında yapılan bir incelemedir. Çalışmada, markanın hükümsüzlüğüne ve iptaline sebep olan haller tartışılmıştır. Bu çalışmada, hükümsüzlük ve iptal hallerinin varlığı halinde başvurulacak yollar üzerinde durulmuştur. Ayrıca, markanın hükümsüzlüğünün ve iptalinin etkisi üzerinde özellikle durulmuştur. Hükümsüzlük ve iptal taleplerinin dayanağı tespit edilmeye çalışılmıştır. Bu sayede çalışmada hükümsüzlüğün ve iptalin etkisi, farklı bir boyuttan da tartışılmıştır. Tüm bu tartışmalar yapılırken uygulamada ortaya çıkabilecek durumlar üzerinde de durulmuştur.”

 

Tanıtacağım ikinci kitap gene bir arkadaşıma ait.

O. Umut Karaca, Türk Patent ve Marka Kurumu’nda avukat olarak çalışıyor ve 2018 yılında yayınladığı “Markayı Kullanma Zorunluluğu ve Kullanmamanın Hukuki Sonuçları” kitabı kısa sürede 2. baskısını yaptı. Markanın kullanımıyla ilgili Anayasa Mahkemesi iptal kararının ve devamında gelen tüm hukuki tartışmaların da irdelendiği kitap kanaatimce oldukça dikkat çekici.

 

 

 

Kitabın kapsamı yazarının ifadeleriyle kısaca takip eden şekilde: “İkinci baskısı geçtiğimiz günlerde kitapçılardaki yerini alan kitapta; temel olarak markanın kullanılmasının, markanın sağladığı hakların devamına ve bu hakların kapsamına etkileri ele alınmıştır. Markayı kullanma zorunluluğuna aykırılık halinde daha önce hukukumuzda uygulaması bulunmayan; kullanılmayan markaların idari iptali, hükümsüzlük ve tecavüz davalarında kullanmama def’i ve marka başvurularına yapılan itirazlarda kullanmama savunması ayrıntılı olarak incelenmiştir. Anayasa Mahkemesi’nin 556 sayılı KHK’nin markayı kullanma zorunluluğuna ilişkin hükümlerini iptal eden kararlarının, 556 sayılı KHK döneminde açılan derdest davalara ve SMK dönemindeki uygulamalara etkisi ile yineleme markalarının hukuki durumu hakkındaki değerlendirmeler de kitabın dikkat çeken ve güncel tartışmalara ışık tutan diğer bölümleridir. Kitapta, belirtilen konulara ve sorunlara ilişkin ulusal yargı kararlarının ve doktrindeki görüşlerin yanı sıra, EUIPO ve Avrupa Birliği Adalet Divanı kararları da yer almaktadır.”

Her iki kitabın yazarını da literatüre katkılarından dolayı tebrik ediyor; bol satış ve başarılar diliyorum.

Sanırım bir sonraki IPR Gezgini Ödüllü Yarışması’nın ödüllerinden ikisi şu an için belli oldu.

Yarışma için hep birlikte sonbaharı bekleyeceğiz.

Son olarak, Fikri Mülkiyet alanındaki kitap, makale ve benzeri yayınlarını tanıtmak isteyen okuyucularımıza, bizimle temasa geçmelerinin yeterli olduğunu hatırlatıyoruz.

Önder Erol ÜNSAL

Haziran 2018

unsalonderol@gmail.com