Kategori: Haberler ve Gündem

IPR GEZGİNİ CLUBHOUSE’TA! 10 MART GECESİNİ TAKVİMİNİZDE BİZE AYIRIR MISINIZ?

IPR Gezgini Clubhouse toplantıları başlıyor!

Uzun süredir üzerinde düşündüğümüz, ancak uygun platforma bir türlü karar veremediğimiz canlı toplantılarımız için Clubhouse uygulamasının en yerinde tercih olduğu fikrine ulaştık.

VE

10 Mart Çarşamba gecesi saat 21.00’de ilk etkinliğimizle karşınızdayız!

Bir yıldır hayatımızın parçası haline gelen ve bir süre daha birlikte yaşayacağımızdan emin olduğumuz Pandemi sürecinin Fikri Haklar dünyasına, iş yaşamımıza, iş ilişkilerimize etkileri ve salgının etkilerinin ortadan kalkmasıyla başlayacak Geleceğimize yönelik perspektifler ilk Clubhouse toplantımızın konusu olacak.

Duyuru afişimizden görüldüğü gibi çok sayıda değerli konuğumuz var. Davetimizi geri çevirmedikleri ve görüşlerini katılımcılarla paylaşmayı kabul ettikleri için kendilerine çok teşekkür ediyoruz.

Toplantının Clubhouse bağlantısını gelecek hafta yapacağımız hatırlatma duyurusunda sizlerle paylaşacağız. Erken davranma ve duyuruyu beklememe niyetindeyseniz Clubhouse uygulamasında Önder Erol Ünsal kullanıcısını takip etmeye başlayabilirsiniz.

İlk buluşmamızın ardından, kimi genele hitap edecek kimisi daha teknik boyutları içerecek, ama tamamı Fikri Mülkiyet temalı olacak toplantılarla Clubhouse buluşmalarımıza devam edeceğiz.

Bizler 10 Mart Çarşamba gecesini heyecanla bekliyoruz, katılımınız bizleri çok mutlu edecek!

IPR Gezgini

Mart 2021

iprgezgini@gmail.com

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ PATENT HAKKINA MÜDAHALE BAŞVURUSUNDA MÜLKİYET HAKKININ İHLAL EDİLDİĞİ SONUCUNA VARDI: TOKEL v. TÜRKİYE

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (“AİHM” veya “Mahkeme”) 23662/08 başvuru numaralı ve 09.02.2021 tarihli TOKEL v. TÜRKİYE kararı, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’ye (“Sözleşme”) Ek 1. Protokol’ün “Mülkiyetin Korunması” başlıklı 1. maddesi kapsamında incelenen patent hakkı ihlaline ilişkin bir değerlendirme sunuyor. Kanaatimizce bu karar, davaya konu patentin 1991 yılında İhtira Beratı Kanunu’nun yürürlükte olduğu dönemde elde edilmiş olması ve iç hukuk yollarının tüketilerek Mahkeme’nin kararını verdiği 2021 yılına kadar iç hukukta patent hakkını düzenleyen mevzuattaki değişikliklere tabi olması bakımından önem arz etmektedir.

Mahkeme’nin değerlendirmesini analiz etmeden önce konu bütünlüğü açısından ihtilafın geçmişini, yerel mahkeme ve Yargıtay kararlarını incelemek yerinde olacaktır.

Mustafa Tokel (“Başvuran”) tarafından Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan davada Başvuran, otomatik çay soldurma-konveyör traft sistemi olarak tanımlanan buluşu için 08.07.1991 tarihinde başvuru yaparak 26.08.1992 tarihinde yürürlükte olan 1879 tarihli İhtira Beratı Kanunu çerçevesinde buluşu korumaya imkan sağlayan, patent belgesi benzeri ihtira beratı almıştır. Ancak ihtira beratının alınmasından kısa bir süre önce Mayıs 1991 tarihinde, bir kamu iktisadi teşekkülü olan Çay İşletmeleri Genel Müdürlüğü (“Çaykur”), buluşu fabrikalarından birinde kullanmaya başlamış, Haziran 1991’de yayınladığı fizibilite raporunda da buluşun özelliklerini ve faydalarını açıklayarak buluşu beş senelik yatırım planı çerçevesinde fabrikalarında kullanacağını duyurmuştur.

1993 tarihinde taraflar arasındaki uyuşmazlık ilk kez Çaykur tarafından mahkeme yoluna taşınmış, Trabzon Asliye 1.Hukuk Mahkemesi’nde açılan ihtira beratının iptali davasında Çaykur; söz konusu çay soldurma sistemini davacının ihtira beratı aldığı tarihten önce kurduğunu, ihtira beratı konusu sistemin yeni buluş niteliğinde olmadığını, davacının Çaykur’a ait fabrikadaki sistemi kopyalayarak ihtira beratı aldığını ileri sürmüştür. Yerel mahkemenin “dava konusu patentin yürürlükte olan İhtira Beratı Kanunu’na göre yeni ve tekniğin bilinen durumuna dahil olmadığı, patentin haklı nedenlerle tescil edildiği” gerekçesiyle davayı reddettiği kararı[1], Yargıtay tarafından da onanarak[2], Çaykur’un karar düzeltme talebinin reddi ile kesinleşmiştir.

Bununla beraber, Mustafa Tokel’in de ilk olarak 1993 yılında olmak üzere, seneler içinde farklı mahkemeler nezdinde sistematik olarak Çaykur’un ihtira beratına konu buluşunu izinsiz olarak kullandığını ileri sürerek haksız rekabetin tespitine ve önlenmesine ilişkin talepte bulunduğu ve bu tespit kararları ile buluşun farklı illerdeki fabrikalardaki kullanımlarını engellemeye yönelik bir yol izlediği görülmektedir. Farklı yerel mahkemeler nezdinde elde edilen kararların bir kısmı, ihtira beratının iptali için açılan önce tarihli davanın reddi kararına da atıfta bulunarak, Çaykur’un fabrikalarında kullandığı çay soldurma sisteminin davacının ihtira beratı aldığı buluş ile aynı olduğu yönünde olup, davalı Çaykur’un sistemi kullanmasının men’ine karar verilmiştir.[3] Ancak, bu yerel mahkeme kararlarının aksine görüş bildiren ve bozma kararı ile sonuçlanan Yargıtay kararları[4] başvuranın uyuşmazlığı AİHM’ne taşımasına sebep olmuştur.

Söz konusu kararlarda Yargıtay, 551 sayılı Patent Haklarının Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin (“PatKHK”) 77. maddesinde düzenlenen “ön kullanım hakkı”na dayanarak, bu madde ile buluşa konu patent başvurusu tarihi ile patentin verildiği tarih arasındaki iyiniyetli faaliyetlerin, faaliyet sahibi açısından ön kullanım hakkı tanıdığını, bu kapsamda buluş konusu sistem ile ilgili kullanımına ilişkin belgelerin yerel mahkemece eksik değerlendirildiğine hükmederek yerel mahkeme kararlarını bozmuştur. Bu kararlar doğrultusunda alınan bilirkişi raporlarının ise bir yeknesaklık barındırmadığı görülmektedir. Nitekim bir rapor davaya konu buluşun yenilik özelliğini içermediğini, önceden bilinen ve farklı sektördeki farklı teşebbüslerce kullanılan bir sistem olduğunu, bu nedenle buluş zaten yeni olmadığı için geçersiz olduğundan ön kullanım hakkı incelemesine yer olmadığını belirtirken; bir diğer raporda 551 sayılı KHK’nın 77. maddesinde öngörülen ön kullanım hakkına ilişkin koşulların somut olayda Çaykur lehine gerçekleştiği belirtilmiştir. Söz konusu bilirkişi raporları doğrultusunda verilen Yargıtay kararları da Başvuran aleyhine sonuçlanmıştır.  

Bu noktada, birbiri ile çelişen bilirkişi raporları ve Yargıtay kararları, Başvuran’ın çeşitli mahkemeler nezdinde elde ettiği ve kesinleşen kararlara rağmen Çaykur’un ilgili patentin izinsiz kullanımını sürdürmeye devam ettirmesi ile sonuçlanmıştır.  Nitekim, AİHM başvurusunun konusunu da; Başvuran’ın patentli buluşunun Devlet mülkiyetindeki bir teşebbüs tarafından izinsiz kullanımı ve iç hukuk yolunda başvurulan mahkemelerin davalı Çaykur’un kullanımının ön kullanım oluşturduğu yönündeki kararlarının Sözleşme’ye Ek Protokol’ün 1. maddesinde düzenlenen mülkiyet hakkının ihlaline yol açması oluşturmuştur.

Mahkeme’nin değerlendirmesini incelemeden önce, davalı Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni temsilen taraf Hükümet’in başvurunun Sözleşme’nin 35. maddesinde düzenlenen kabul edilebilirlik koşullarına ilişkin itirazlarına, her ne kadar bu yazının esas konusunu oluşturan fikri mülkiyet hukuku bakış açısının dışında kalsa da, kararda geniş şekilde tartışıldığından değinmek yerinde olacaktır.

Hükümet öncelikle, Mahkeme’ye yapılan başvurunun, kişi bakımından (ratione personae) Protokol’ün 1. maddesi hükümleriyle bağdaşmadığını ileri sürmüştür. Bu iddia, başvuranın buluşu patentlenmesine rağmen Çaykur’un ön kullanım hakkına dayalı olarak öncelik hakkı bulunduğu ve bu durumun mahkeme kararları ile sabit olduğu; ayrıca başvuranın gerekli ücretleri ödememesi nedeniyle yirmi yıllık koruma süresi çerçevesinde 2011 yılında sona erecek olan patentin 2008 yılında sona erdiği, bu nedenle başvuran patent hakkına sahip olmadığından meşru bir beklentisinin bulunmadığı gerekçelerine dayandırılmıştır.

Mahkeme bu itiraza ilişkin olarak, sona eren patent hakkının, sona erme tarihi olan 2008 senesine kadar mevcut ve geçerli olduğunu belirtmiştir. Bu geçerlilik süresi boyunca Çaykur’un patentli buluşu patent hakkına tecavüz oluşturacak şekilde kullanması, patent sahibine bu kullanıma karşı kanun çerçevesinde yasal aksiyon alma hakkını tanıdığından başvuranın mağdur statüsü sabittir. Bu kapsamda, meşru beklentinin yalnız mevcut mülkiyet hakkından doğmayacağı, başvuranın patentin geçerlilik süresi boyunca gerçekleşen tecavüz eylemlerine karşı mülkiyet hakkına saygı gösterilmesini istemesinin meşru bir talep olduğu söylenebilecektir. Patentin süresi dolduğunda patent sahibinin tüm münhasır hakları ortadan kalkar. Bununla birlikte, ihlal, patentin aktif koruma süresi içinde gerçekleşmişse, aktif sürenin bu bölümünde meydana gelen zararlar için dava açma hakkı patent süresi dolduktan sonra da devam eder.

Hükümet’in konu bakımından bağdaşmazlık (ratione materiae) ile ilgili iddiası ise Çaykur’un kanunla kurulmuş bir kamu iktisadi teşebbüsü olmasına rağmen, özel hukuk hükümlerine tabi ve piyasada kamu yetkisini kullanmaksızın bağımsız olarak faaliyet gösteren bir teşebbüs olması nedeniyle, mevcut başvurunun iki özel hukuk süjesi arasındaki uyuşmazlığa ilişkin olduğu, bu nedenle başvurunun Protokol’ün 1. maddesi kapsamına girmeyeceği olmuştur. Bu noktada Protokol’ün 1. maddesi kapsamında bu davayı ilgilendiren devletin negatif yükümlülüğünün belirlenmesi önem arz edecektir. Maddede “Her gerçek ya da tüzel kişi, mülkiyetinden/malvarlığından müdahale edilmeksizin yararlanma hakkına sahiptir.” şeklinde düzenlenen, mülkiyet hakkına saygı zorunluluğu çerçevesinde, devletin negatif yükümlülüğü bireylerin malvarlığına haksız müdahalelerde bulunmamaktır.[5] Mahkeme, somut olayda emsal kararlarında ortaya konan kriterlerden hareketle Çaykur’un mevcut davadaki patent hakkına ilişkin ihlalinden Sözleşme çerçevesinde devletin sorumlu olacağı sonucuna ulaşmıştır. Çaykur’un kanun ile kurulmuş, sermayesi devlete ait bir kamu iktisadi teşekkülü olması ve Çaykur’un buluşa ilişkin ön kullanım iddiasına konu olan yatırım planının dahi devletin kontrol ve gözetiminde olması Mahkeme’yi bu sonuca ulaştıran etkenler olmuştur. Dolayısıyla Çaykur’un özel hukuk hükümlerine tabi olarak ilgili piyasada diğer teşebbüslerle birlikte kamu yetkisini kullanmadan hareket etmesi, devleti Sözleşme kapsamındaki sorumluluktan kurtarmak için yeterli olmamıştır.

Başvurunun esasen incelenmesine geçildiğinde, Mahkeme öncelikle, emsal kararlarında da açıkça kabul ettiği üzere, Protokol’ün 1. maddesinin fikri hakları da kapsadığını belirtmiştir. Bu kapsamda Çaykur’un buluş konusu sistemi başvuranın buluşu ihtira beratı ile korumasından kısa süre önce kullanmaya başladığı, bu kullanımın buluşun korunduğu 1991-2008 yılları arasında izinsiz olarak devam ettiği ve Protokol’ün 1. maddesinin ilk cümlesi anlamında mülkiyet hakkından barışçıl olarak yararlanmaya yapılan bir müdahale teşkil ettiği tespit edilmiştir. Bu kapsamda, bir kamu otoritesinin mülkiyetin barışçıl bir şekilde kullanılmasına karşı gerçekleştirdiği bu müdahalenin meşru sayılabilmesi için hukukilik (lawfulness) şartını gerçekleştirmesi gerektiği vurgulamıştır.  Nitekim 1. maddenin birinci fıkrasının ikinci cümlesi, “malvarlığından” yoksun bırakılma müdahalesini “hukukun öngördüğü koşullara tabi olarak” meşru saymakta; ikinci fıkrası ise Devletlerin ancak “kanunları” icra etmek suretiyle mülkiyetin kullanımını sınırlayabileceğini düzenlemektedir.[6]

Bu prensipler ışığında somut olayda yerel mahkemelerin başvuranın patent hakkına yapılan müdahaleyi 551 sayılı PatKHK’nın 77. maddesinde düzenlenen ön kullanım hakkına dayandırdıkları tespiti yapılmıştır. İlk kez 1995 tarihli 551 sayılı PatKHK ile pozitif hukuka giren ve 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nun 87. maddesinde de “Önceki Kullanımdan Doğan Hak” başlığı altında düzenlenen bu kavram, patent hakkının sınırlarından birini oluşturmaktadır. Bu kapsamda, patent başvuru tarihi/ rüçhan tarihinden önce iyi niyetli olarak patenti kullanan veya kullanma için ciddi hazırlıklar yapan 3. kişilerin kullanımına izin verilmiştir. Düzenleme, esasında hakkaniyet ilkesi çerçevesinde patent hakkının kazanılmasından önce buluş sahibinden habersiz olarak aynı buluşla ilgili çalışmalar yapan ve buluşu iyi niyetle kullanan kişilerin iyi niyetini korumaktır.[7]

Bununla beraber Mahkeme, mevcut davada Çaykur’un patent konusu buluşu kullanmaya başladığı tarih olan 1991 yılında yürürlükte olan 1879 tarihli İhtira Beratı Kanunu’nda ön kullanım hakkı düzenlemesinin yer almadığına dikkat çekmiştir. 551 sayılı PatKHK’nın önceki kanun hükümlerinin uygulanmasını düzenleyen Geçici 1. maddesinde PatKHK’nın yürürlüğe girdiği tarihten önce yapılmış patent başvuruları hakkında, başvuru tarihindeki kanun hükümlerinin uygulanacağı düzenlenmiştir. Bu kapsamda PatKHK’da getirilen ön kullanım hakkı sınırlamasının İhtira Beratı Kanunu’nun yürürlükte olduğu sürede başvurusu yapılmış buluşlar için uygulama alanı bulmayacağı, dolayısıyla 77. maddenin geriye yürümeyeceği sonucuna ulaşılacaktır. Bu çerçevede Mahkeme, Çaykur’un ilk kullanım tarihinde, patent sahibinin patentten doğan haklarını sınırlayan yasal bir dayanağın bulunmadığını belirterek, başvuranın mülkiyetinden barışçıl bir şekilde yararlanma hakkına yapılan müdahalenin Protokol’ün 1. maddesi anlamında hukuka uygun olarak değerlendirilemeyeceğine karar vermiştir.

Görüldüğü üzere, mevcut davada Çaykur’un kullanımının ön kullanım hakkının kapsamında yer alıp almadığı, şartları sağlayıp sağlamadığı yönündeki esas değerlendirmesine gerek kalmaksızın ihlal kararı verilmiştir. Patentin başvuru tarihinde yürürlükte olan kanunda bu sınırlamanın bulunmadığı ve PatKHK’da yer alan düzenlemenin geçici maddeler vasıtasıyla geriye etkisinin de kanun koyucu tarafından tercih edilmediği görülmektedir. Yeni düzenlemenin somut olaya uygulanmaması, önceki kanun zamanında elde edilmiş kazanılmış haklara saygı gösterilmesi ve hukuk güvenliği ilkesinin gerçekleştirilmesi bakımından da önem arz etmektedir. Bu durumda; sermayesi devlete ait olan ve devlet yönetim ve gözetiminde olduğuna karar verilen kamu iktisadi teşekkülünün başvuranın patentinin geçerlilik süresi boyunca mülkiyet hakkına gerçekleştirdiği müdahale, Sözleşme’ye aykırılık teşkil eden ve devletin sorumluluğunu gerektiren bir müdahaledir.

Betül ÖZBEK

Şubat 2021

betulozbek9@gmail.com


[1]Trabzon 1.Asliye Hukuk Mahkemesi 1995/182 Esas, 2001/129 sayılı ve 11.03.1993 tarihli kararı.

[2]Yargıtay 11.Hukuk Dairesi 06.11.2001 tarih ve 2001/6276-8738 sayılı kararı.

[3]Rize Asliye 2.Hukuk Mahkemesi 18.02.2003 tarih ve 1993/324 – 2003/43 sayılı karar; Of Asliye Hukuk Mahkemesi 15.04.2003 tarih ve 1993/45 – 2003/108 sayılı karar; Trabzon 3.Asliye Hukuk Mahkemesi 14.09.2006 tarih ve 2005/92 – 2006/245 sayılı karar

[4]Yargıtay 11.Hukuk Dairesi E. 2003/7154 K. 2004/1445 T. 17.02.2004 tarihli kararı; Yargıtay 11.Hukuk Dairesi, E. 2007/64 K. 2008/7301 T. 03.06.2008.

[5] Avrupa Konseyi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 1 Numaralı Protokolünün 1. Maddesi Rehberi, https://www.echr.coe.int/Documents/Guide_Art_1_Protocol_1_TUR.pdf

[6] İbid.

[7] ÇAĞLAR, Hayrettin. “Patent Hukukunda Ön Kullanım Hakkı” Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2006, http://webftp.gazi.edu.tr/hukuk/dergi/10_4.pdf , s.81.; GÜNEŞ, İlhami. “Sınai Mülkiyet Kanunu Işığında Uygulamalı Patent ve Faydalı Model Hukuku”, Seçkin Yayıncılık, 2. Baskı, 2018, s.243.

Entegre Devre Topoğrafyaları 2021 Yılının Sınai Mülkiyet Alanındaki İlk Kanun Değişikliği ile Varlığını Hatırlattı

Entegre devre topoğrafyaları, Türk sınai mülkiyet hukukunda hemen hemen hiç uygulaması olmayan, buna rağmen diğer sınai mülkiyet haklarının kanun hükmünde kararnamelerle düzenlendiği dönemde dahi münhasır bir Kanun olan, 22.04.2004 tarihli ve 5147 sayılı Entegre Devre Topoğrafyalarının Korunması Hakkında Kanun’la (5147 sayılı Kanun) düzenlenen, eğitimlerde isminin anılmasıyla yetinilen bir sınai mülkiyet hakkıdır. Diğer sınai mülkiyet haklarına yönelik mevzuat değişiklikleriyle uyum sağlanması için entegre devre topoğrafyası mevzuatında da değişiklik yapılması gerekliliğinin ortaya çıktığı durumlar, söz konusu hakkın gündeme geldiği bir başka istisnai hâldir.

22.12.2016 tarihli ve 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nda (SMK), diğer sınai mülkiyet haklarına ilişkin tescil başvurularında, başvuru sahibinin tüzel kişi olması durumunda imza sirkülerinin sunulması bir zorunluluk olarak düzenlenmemiştir. Bununla birlikte, 5147 sayılı Kanun m.14/1,g hükmüne göre; entegre devre topoğrafyası başvurusunun tüzel kişi adına yapılması durumunda, imza sirkülerinin Türk Patent ve Marka Kurumuna (TÜRKPATENT) sunulması bir zorunluluk olarak varlığını sürdürmekteydi. 03.02.2021 tarihli ve 31384 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 28.01.2021 tarihli ve 7263 sayılı Teknoloji Geliştirme Bölgeleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun (7263 sayılı Kanun) m. 16 hükmü ile 5147 sayılı Kanun m.14/1,g hükmü yürürlükte kaldırılmıştır. 7263 sayılı Kanun m.16 hükmünün gerekçesinde; TÜRKPATENT tarafından sunulan sınai mülkiyet haklarına ilişkin sicil hizmetlerinin, 1 Ocak 2020 tarihinden itibaren tamamen e-Devlet Kapısı üzerinden yürütülmeye başlandığına, bürokrasinin azaltılmasına yönelik çalışmalar kapsamında entegre devre topoğrafyası başvurularının tüzel kişi tarafından gerçekleştirilmesi durumunda imza sirkülerinin talep edilmesinin uygulamaya dönük bir fayda sağlamadığına, bu uygulamanın gereksiz evrak yükü oluşturduğuna işaret edilmiştir. Değişikliğin 5147 sayılı Kanun m.14 hükmüne etkisi aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

Entegre devre topoğrafyaları, diğer sınai haklara ilişkin uygulamalarla uyumun sağlanması amacıyla ve hemen hemen hiç uygulaması olmayan bir uygulamanın kaldırılmasıyla bir kez daha adından söz ettirmiş ve varlığını sürdürdüğünü bizlere hatırlatmıştır. 7263 sayılı Kanun m.16 hükmünün bir başka önemi ise 2021 yılında sınai mülkiyet alanında gerçekleştirilen ilk mevzuat değişikliği olmasıdır.

Osman Umut KARACA

Şubat 2021

osmanumutkaraca@hotmail.com

2020 DÜNYA FİKRİ MÜLKİYET GÖSTERGELERİ TÜRKİYE İSTATİSTİKLERİ

World Intellectual Property Indicators 2020

Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü (WIPO), geçtiğimiz günlerde “Dünya Fikri Mülkiyet Göstergeleri 2020” (World Intellectual Property Indicators 2020) isimli dokümanı yayımlamıştır.[1] WIPO tarafından uzun yıllardır yayınlanan Dünya Fikri Mülkiyet Göstergeleribaşlıklı raporlar, patent, faydalı model, marka, tasarım, mikroorganizmalar, bitki çeşitlerinin korunması, coğrafi işaretler ve yaratıcı ekonomi (yayıncılık) alanlarında ilgili yıla ilişkin faaliyetlere genel bir bakış sağlamaktadır.

2020 yılı raporu da, başvuru, tescil ve yenileme başta olmak üzere ulusal ve bölgesel fikri mülkiyet ofislerinden alınan istatistiklerden yararlanarak dünya genelindeki fikri mülkiyet etkinliğini analiz etmektedir. 237 sayfalık raporun tamamının bu yazıda incelenmesi mümkün olmamakla birlikte, raporda yer alan Türkiye’ye ilişkin istatistiklerin incelenmesi ülkemizde fikri mülkiyet etkinliğinin genel çerçevesini çizebilmek adına önemlidir. 2020 tarihli rapor 2019 yılı istatistiklerinden yararlanılarak oluşturulduğundan, COVID-19’un yarattığı etkileri yansıtmamaktadır.

Türkiye, özellikle marka, tasarım ve patentlere ilişkin dünyanın en çok başvuru yapılan ülkelerinden birisi konumundadır. Türkiye, 2019 yılında markada 11., tasarımda 7. ve patentte 22. en çok başvuru yapılan ülkedir (sf. 8). Yalnızca ilgili ülkede yerleşik gerçek ve tüzel kişilerin yaptığı başvurulara ilişkin istatistiklerde ise markada 8., tasarımda 6. ve patentte 14. en çok başvuru yapılan ülkedir (sf. 9).

Patentler

2018 yılına göre 2019 yılında Türkiye’de % 8,3 daha fazla patent başvurusu yapıldığı ve bu artıştaki temel unsurun Türkiye’de yerleşik kişilerin yaptığı başvurulardaki artış olduğu görülmektedir [2019 yılında 7.871 yerleşik başvuruya karşılık 217 yabancı başvuru] (sf. 13 ve 62). 2018 yılı istatistikleri, dünya genelinde yayınlanan patent başvurularının en çok bilgisayar teknolojileri alanında olmasına karşın, Türkiye’de % 8,4 oranında taşımacılık ile ilgili olduğunu ortaya koymaktadır (sf. 18). Öte yandan Türkiye, en az bir kadının buluşçu olarak belirtildiği başvurularda ise dünyada 4. ülkedir (sf. 45): 

Patent uzmanlarına ilişkin istatistikler, TÜRKPATENT nezdinde 2019 yılı itibariyle 118 patent uzmanının bulunduğunu ve uzmanların ortalama 7 yıl tecrübesi olduğunu göstermektedir (sf. 50-51). Uluslararası patent başvurularında (PCT),  2019 yılında bir önceki yıla göre %46,7’lik bir artış gerçekleşmiş ve toplam 2.058 uluslararası patent başvurusu yapılmıştır. Türkiye’deki PCT başvuruları Avrupa ülkeleriyle hemen hemen aynı sayıdayken, bu alanda Çin (58.990), ABD (57.840) ve Japonya (52.660) başı çekmektedir (sf. 53).

Markalar

2019 yılında, TÜRKPATENT nezdinde toplam 282.448 marka başvurusu yapılmıştır (sf. 119). Bir önceki yıla kıyasla, marka başvuruları % 15,5 oranında artış göstermiştir (sf. 77). Bu artışta en büyük payı Türkiye’de yerleşik gerçek ve tüzel kişilerin yaptıkları başvurular (yerleşik kişilerin yaptıkları başvuru sayısı 248.754 iken, yerleşik olmayanların yaptıkları başvurular 33.694’dür) oluşturmaktadır (sf. 78 ve 119).

Ancak TÜRKPATENT nezdinde marka başvurusu yapan kişilerin % 10’undan azı markalarının yurtdışındaki fikri mülkiyet ofislerinde de korunması için başvuruda bulunmuştur (sf. 80). Çin, Brezilya, Hindistan, İran, Meksika ve Vietnam gibi ülkelerde de istatistik bu yöndeyken, İsviçre’de yerleşik kişilerin yurtdışında yaptıkları başvuruların toplam başvurulara oranı % 75, Birleşik Krallık için % 51, ABD için % 47 ve Hollanda için % 41 olarak gerçekleşmiştir (sf. 80). Türkiye’de yerleşik olmayan kişilerin yaptıkları marka başvurularının büyük çoğunluğu Almanya’da yerleşik gerçek ve tüzel kişiler tarafından yapılmıştır (sf. 82). Sektör bazında bakıldığında, araştırma ve teknoloji sektöründe yapılan başvurular Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO) (% 20,8), Fransa (% 18,1), Japonya (% 25,7), ABD (% 18,4) fikri mülkiyet ofislerinde başvuruların çoğunluğunu oluştururken; Çin (% 22,5), Güney Kore (%18,4) ve Rusya’da (% 15,8) tarım sektörü, Türkiye (% 21,6) ticari hizmetler sektörü marka başvurularının çoğunluğunu oluşturmaktadır (sf. 84).

Tescilli marka sayısında, Çin (25.2 milyon) açık ara öndeyken, bu ülkeyi ABD (2.8 milyon), Hindistan (2 milyon) ve Japonya (1.9 milyon) takip etmektedir. TÜRKPATENT nezdinde ise 1.1 milyon geçerli marka tescili bulunmaktadır (sf. 84).

Dünya çapında Madrid sistemi kapsamında yapılan uluslararası marka başvuruları 2019 yılında 64.400 olarak gerçekleşmişti. Bu başvuruların 8.996 tanesinde başvuru kapsamında belirlenen ülkeler arasında Türkiye yer almıştır (sf. 85).

2019 yılında toplam 23.662 yayına itiraz sunulmuşken, kurum kararına karşı yapılan itirazların sayısı 10.614 olarak gerçekleşmiştir (sf. 112). Bu itibarla Türkiye, yayına itiraz sıralamasında dünyada 4., karara itiraz sıralamasında ise 3. ülke konumundadır (sf. 112).

Tasarımlar

2019 yılında TÜRKPATENT nezdinde toplam 46.202 tasarım başvurusu yapılmıştır. Türkiye bir önceki yıla kıyasla, tasarım başvuru sayısında iki sıra ilerleyerek 5. sıraya yükselmiştir (sf. 128). Patent ve marka başvurularında olduğu gibi tasarımlar açısından da Türkiye’de yerleşik kişilerin yaptığı başvurular (39.239 yerleşik ve 6.963 yabancı) çoğunluğu oluşturmaktadır (sf. 129).

Reklamcılık, mobilya ve ev eşyaları, tekstil ve aksesuarlar, TÜRKPATENT nezdinde tasarım başvurularının en çok yapıldığı 3 sektör olarak görülmektedir (sf. 132).

TÜRKPATENT nezdinde 2019 yılı itibariyle 8 tasarım uzmanı görev yapmakta olup, bu sayı ABD’de 168, Rusya’da 50, Japonya’da 48, Güney Kore’de 36 ve EUIPO nezdinde 23’dür (sf. 155).

Bitki Çeşitlerine ilişin Islahçı Hakkı Başvuruları ile Coğrafi İşaretler

2019 yılında Türkiye’de yeni bitki çeşitlerine ilişkin 227 adet ıslahçı hakkı başvurusu (145 adeti yerleşik, 82 adeti yerleşik olmayan gerçek ve tüzel kişiler tarafından) yapılmış ve Türkiye dünyada 14. sırada yer almıştır (sf. 175 ve 182). Toplamda 1.075 bitki çeşidi koruma altındadır (sf. 180).

2019 yılı itibariyle TÜRKPATENT nezdinde tescilli 487 coğrafi işaret bulunmakta olup, Türkiye dünyada 21. sırada yer almaktadır (sf. 184).

Yaratıcı Ekonomi (Yayıncılık)

Türkiye’de 2019 yılında yayın adeti 94.482 (sf. 193), yayıncılık sektöründen elde edilen gelir ise 1.350 milyon USD olarak gerçekleşmiştir (sf. 193). Bu sektörde ABD, Japonya, Güney Kore, Almanya ve Birleşik Krallık başı çekmektedir (sf. 193). Türkiye, eğitim sektöründe 2019 yılında en çok yayının yapıldığı ülke konumundadır (30.803).

Sonuç

Türkiye, başta marka, tasarım ve patent olmak üzere fikri mülkiyet haklarına ilişkin dünyada en çok başvuru yapılan ülkeler arasında yer almaktadır. Ancak diğer ülkelere ilişkin istatistiklerle kıyaslandığında ve başvuruların ağırlıklı olarak yapıldığı sektörlerin katma değer oranı örneğin teknoloji sektörüne göre daha düşük olan taşımacılık, hizmet, reklamcılık, mobilya, tekstil gibi sektörler olduğu dikkate alındığında, ülkemizdeki fikri mülkiyet haklarına ilişkin etkinlik seviyesinin nicelik anlamında yüksek, ancak nitelik ve katma değer anlamında zayıf olduğu çıkarımı yapılabilir.

Öte yandan markalara ilişkin istatistiklerde Türkiye’de yerleşik gerçek ve tüzel kişilerin yaptıkları başvuruların çoğunluğu oluşturduğu ve Türkiye’nin yayına itiraz sıralamasında dünyada 4. ve kurum kararına itiraz sıralamasında 3. ülke konumunda olduğu dikkate alındığında, başvuruların önemli bir kısmının yeterli düzeyde pazar serbestliği analizi (FTO) yapılmaksızın gerçekleştirildiği, dolayısıyla 3. kişilerce bu marka başvurularının haklarını ihlal ettiği kanaatiyle çok sayıda yayına itiraz gerçekleştirildiği çıkarımı yapılabilir. Bilhassa SMK’nın yürürlüğe girmesi ile birlikte marka, patent veya tasarım tescillerinin önceki tarihli hak sahiplerinin açtığı tecavüz davasında koruma sağlamadığı da (m. 155) göz önünde bulundurulduğunda, başvuru sahiplerinin sınai mülkiyet hakkı başvurusu öncesinde FTO ve risk analizinin önemi konusunda bilinçlendirilmesi ve bu yönde çalışmalar yapılması gerektiği gözlenmektedir.

Fikri mülkiyet haklarına ilişkin yoğun faaliyet gösterilen ülkemizde, hakların hem teorik, hem de pratikte uluslararası standartlarda korunması oldukça önem arzetmektedir. Son yıllarda Sınai Mülkiyet Kanunu ve Uygulama Yönetmeliği’nin yürürlüğe girmesi, marka ve patent vekillerine ilişkin mevzuatın geliştirilmesi, TÜRKPATENT’in idari, ekonomik ve uzman kapasitesinin geliştirilmesi fikri mülkiyet haklarının ülkemizde korunması yolunda önemli mesafe kat edilmesini sağlamıştır. Ancak Dünya Ekonomik Forumu (WEF) tarafından 2019 yılında yayımlanan “Küresel Rekabet Gücü Raporu” (the Global Competitiveness Report)’nda[2], 141 ülke arasında Türkiye mülkiyet haklarının korunmasında 78; fikri mülkiyet haklarının korunmasında 87. sırada yer almaktadır (sf. 563). 1 en düşük, 7 en yüksek olmak üzere; Türkiye’nin mülkiyet haklarının korunmasına ilişkin aldığı değerlendirme 4,3; fikri mülkiyet haklarının korunmasına ilişkin aldığı değerlendirme notu ise 3,9 olarak gözlenmektedir (sf. 563).

Avrupa Birliği tarafından yayınlanan 2020 Türkiye İlerleme Raporu’nda[3] da, WIPO tarafından yayınlanan “Küresel İnovasyon Endeksi” (Global Innovation Index) raporlarına atıfta bulunularak, Türkiye’nin fikri mülkiyet haklarına ilişkin yoğun faaliyet gösterilen ülkelerden birisi olsa da, genel inovasyon değerlendirmesinde dünyada arka sıralarda bulunduğu ifade edilmektedir (sf. 61). Nitekim 2019 Küresel İnovasyon Endeksi’ne[4] göre Türkiye 36.95 puanla 49. sıradayken (sf. xxxiv) 2020 Küresel İnovasyon Endeksi’nde[5] Türkiye ortalama 34.90 puan alarak 51. sıraya gerilemiştir (sf. xxxii).

Türkiye’nin AB üyeliği çerçevesinde 2020 Türkiye İlerleme Raporu’nda, sınai mülkiyet haklarına ilişkin yasal çerçeve AB mevzuatı ile uyumlu olsa da, özellikle telif hakkı ve bağlantılı haklara ilişkin mevzuat revizyonunun ivedilikle hayata geçirilmesi, sistemsel sorunların giderilmesi ve fikri ve sınai haklar mahkemeleri hâkimlerinin fikri mülkiyet haklarına ilişkin yargılamalarda uzmanlık eğitimi almaları başta olmak üzere yetişmiş insan kaynağına yönelik çalışmalara ağırlık vermesi gerektiği vurgulanmıştır (sf. 78). Son olarak, Türkiye taklit içecek, parfüm, kozmetik ürünleri, ayakkabı, tekstil ürünleri ve aksesuar üretiminde üst sırada yer alan üreticiler arasında olduğundan, gerek taklitçilik ve korsanlığa yönelik farkındalık oluşturulması, gerekse de başta SMK’da düzenlenen hızlı imha prosedürü (m. 163) olmak üzere bu alanda adli süreçlerin iyileştirilmesi üzerinde durulması gerektiği ifade edilmiştir (sf. 78-79).

Gülay GÖKSU ANUL

gulaygoksu@gmail.com

İbrahim Barış SAYAR (LLM, TCD)

sayari@tcd.ie

Ocak 2021


[1] Dokümanın İngilizce aslına Link 1 aracılığıyla, geçmiş yıllarda yayınlanan Dünya Fikri Mülkiyet Göstergeleri dokümanlarına ise Link 2 aracılığıyla ulaşılabilir.

[2] İlgili rapora Link 3 aracılığıyla erişilebilir.

[3] İlgili rapora Link 4 aracılığıyla erişilebilir.

[4] İlgili rapora Link 5 aracılığıyla erişilebilir.

[5] İlgili rapora Link 6 aracılığıyla erişilebilir.

Kitap Tanıtımı: “The Confusion Test in European Trade Mark Law”

Karıştırılma ihtimali, tahminimizce, gerek Türk Patent ve Marka Kurumu nezdinde, gerekse Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi nezdinde yapılan itirazların yüzde doksanından fazlasının dayanağını oluşturmaktadır. Diğer bir deyişle, karıştırılma ihtimali gerekçesine dayanmayan pek az itiraz yapılmaktadır. Dolayısıyla herkes hemfikir olacaktır ki, karıştırılma ihtimali argümanı, global anlamda marka hukukunun en temel oyuncularından biridir.

Marka hukuku aracılığıyla karıştırılmanın önlenmesinde hem marka sahiplerinin (yatırım ve marka değerinden haksız yarar sağlamaya çalışanlar karşısında), hem de kamunun (tüketicilerin hatalı satın alma kararı verme ihtimali karşısında) yararı vardır. Dolayısıyla aslında marka hukuku, çift yönlü bir korumaya hizmet etmektedir.

Ancak karıştırılma ihtimali kavramı, bu önemine rağmen, her zaman tam ve doğru anlaşılmayabilmektedir. Bu nedenle, itirazlarımızın neredeyse hepsine gerekçe yaptığımız bu argümanı tam olarak kavramanın önemine dikkat çekmek için, Londra Üniversitesi Akademisi (UCL) akademisyenlerinden Dr. Ilanah Fhima ve Oxford Üniversitesi akademisyenlerinden Prof. Dr. Dev S. Gangjee tarafından 2019 yılında yazılan ve okuduğumuz günden bu yana bizim de başucu kitabımız haline gelen, “The Confusion Test in European Trade Mark Law” isimli kitabı bu yazıda sizlere kısaca tanıtmak istiyoruz.

Kitapta, karıştırılma ihtimalini neden marka hukukunun omurgası olarak nitelendirdiğimizden, yani karıştırılma ihtimalinin bir ihtilafta hangi sebeple ve ne şekilde belirleyici rol oynadığından bahsedildikten sonra karıştırılma ihtimalinin değerlendirilmesinde ele alınması gereken faktörler ile bu faktörleri özellikle Avrupa Birliği (“AB”) marka hukukunda ilk kez ve/veya açık olarak ortaya koyan kilit kararlar hakkında bilgi verilmektedir.

Karıştırılma ihtimalinin değerlendirilmesinde ele alınması gereken faktörlerin başında markaların ve mal ve hizmetlerin benzerliği geldiğinden yazarlarca öncelikle markaların benzerliği konusunda detaylı bilgilendirme yapılmış ve markaların benzerliğinin, görsel, işitsel ve kavramsal bağlamda ne şekilde ele alınması gerektiği, adeta formülleştirilmiş bir şekilde, içinde herkesin aradığı nitelikte kararlara erişebileceği zengin emsal kararlarla anlatılmıştır. Markaların benzerliğinin incelenmesinde, özellikle bileşke markalara özel hazırlanan bölümün, markaların baskın unsurlarının belirlenmesi bakımından alışık olduğumuz inceleme yöntemlerinden farklılaştığını ve okuyucuya yeni bir perspektif kazandırdığını söyleyebiliriz. Esasen markaların benzerliği değerlendirmesindeki temel ilkelerden birisi global değerlendirme ilkesi olmakla birlikte, global değerlendirme, bileşke markadaki her bir unsurun benzerlik analizinde aynı öneme sahip olduğu anlamına gelmemektedir.

Temel olarak AB marka hukuku ekseninde olmak üzere, farklı ülkelerden binlerce emsal mahkeme ve kurum kararının incelenmesi neticesinde hazırlanan bu kitapta, markanın unsurları

  • baskın unsurlar,
  • bağımsız ayırt edici karaktere sahip unsurlar ve
  • ihmal edilebilir/önemsiz unsurlar

olarak kategorileştirilmiş; bu üç halin sırasıyla kilit Matratzen, Medion ve Shaker kararlarında ne şekilde görüldüğü detaylıca işlenmiştir. Örneğin Medion kararında ABAD, önceki marka konumundaki “LIFE” markası (ki bu marka elektronik sektöründe oldukça ayırt edici görülmektedir) ile sonraki marka konumundaki “THOMSON LIFE” markası (Thomson sonraki marka sahibi şirketin unvanıdır) arasında, her ne kadar baskın unsurlar ortak olmasa da karıştırılma ihtimali olduğu sonucuna varmış, ayırt edici bir tescilli markaya salt sonraki marka sahibinin şirket isminin eklenmesiyle karıştırılma ihtimalinden kaçınılamayacağını değerlendirmiştir.

Buna benzer şekilde, karıştırılma ihtimalinin değerlendirilmesindeki ikinci en önemli faktör olan mal ve hizmet benzerliği konusunda da kitapta çok detaylı açıklamalara yer verilmiş ve mal ve hizmetler arasındaki benzerlik ilişkisinin hangi kriterler ele alınarak incelenebileceği hakkında çok çeşitli yönlendirmeler yapılarak okuyucuya daha derin bir bakış açısı sunulmuştur.

Genellikle ülkemizdeki uygulamada, markalar ve mal ve hizmetleri benzerse, karıştırılma ihtimali üçüncü ve müstakil bir koşul olarak ayrıca ele alınmak yerine bu iki faktörün gerçekleşmesinin sonucunda otomatik şekilde ortaya çıkan bir durum olarak kabul edilmektedir. Hâlbuki Sınai Mülkiyet Kanunu’nun 6/1 maddesinde de öngörüldüğü üzere, karıştırılma ihtimali bu üç ayaklı incelemenin üçüncü ayağını oluşturmakta ve bu bağlamda karıştırılma ihtimalinin tespitinde markaların ve mal-hizmetlerin benzerliğinden ayrı olarak başkaca faktörlerin de ele alınması gerekmektedir. Kitap, markaların ve mal-hizmetlerin benzerliğinin dışında, karıştırılma ihtimalinin belirlenmesinde bütüncül değerlendirme yapılmasının önemini vurgulamakta ve karıştırılma ihtimalinin belirlenmesinde göz önünde bulundurulması gereken diğer faktörleri de tek tek ele almaktadır.

Örneğin,

  • ortalama tüketici algısı,
  • tüketicinin satın alma sürecinde gösterdiği özen ve dikkat düzeyi,
  • markalar veya işletmeler arasında bağlantı ihtimalinin olup olmadığı,
  • önceki markanın ayırt edicilik düzeyi, tanınmış marka olup olmadığı, zayıf marka olup olmadığı ve
  • sonraki markanın bir seri marka izlenimi yaratıp yaratmadığı

gibi faktörler yazarların detaylı olarak ele aldığı konular arasındadır. Bu faktörler sınırlı sayıda olmayıp, her somut olaya göre yeni bir faktörün ortaya çıkması söz konusu olabilir. Örneğin, ABAD’ın oldukça yakın tarihli “EUIPO / Lionel Andrés Messi Cuccittini – J.M.-E.V. e hijos SRL” kararında, Lionel Messi’nin şöhreti dikkate alınarak karara konu “MASSI” ve “MESSI” markalarının kavramsal farklılıklarının markalar arasındaki görsel ve işitsel benzerliklerin yarattığı etkiyi ortadan kaldıracağına kanaat getirilmiştir. Futbolcunun ününden yola çıkılarak verilen bu karar, sonraki markanın tanınmışlığının da karıştırılma ihtimalinin değerlendirilmesinde dikkat alınabilecek bir faktör olduğunu göstermektedir. 

Yaptığımız okumalarda, bu faktörleri incelerken, iç hukukumuzda da karşılık bulan birtakım konuları içselleştirme şansı yakaladık. Örneğin, karıştırılma ihtimali kapsamında çağrıştırma ihtimalinden söz edebilmemiz için ticari bir ilişkilendirmenin söz konusu olması gerektiği, salt “mere association” dediğimiz, sonraki markanın sadece ilk markayı akla getirmesine bağlı olarak ortaya çıkan basit ilişkilendirmenin ticari bir çağrıştırma yapmadığı sürece dikkate alınmayacağı, dolayısıyla tüketicinin zihnindeki bu basit ilişkilendirmenin karıştırılma ihtimalinin bir türevi olarak değil, sadece bunun kapsamını tanımlamak için yardımcı bir değerlendirme olduğu ve tek başına karıştırılma ihtimalinin varlığı için yeterli görülmediği hususunu daha net bir şekilde kavradık.

Benzer şekilde yazarlar, ilgili tüketici kitlesinin kim olduğu ve karıştırılma ihtimali değerlendirmesinin hangi tüketici dikkate alınarak yapılacağı hakkında da faydalı bilgiler vermektedir. Örneğin, karşılaştırmaya konu markaların kapsamında yer alan mal ve hizmetlerin hem genel tüketiciyi hem de profesyonelleri hedef aldığı durumda karıştırılma ihtimalinin dikkat düzeyi daha düşük olan kitleye göre incelenmesi gerekmektedir, çünkü o kitle karıştırmaya daha yatkındır. Bu duruma somut olarak, “metal cilaları” malları üzerinde tescil edilmek istenen bir marka örnek gösterilebilir. Marka tarafından kapsanan “metal cilaları” malları hem sıradan tüketiciye hem de uzmanlaşmış kişilere hitap eden mallardandır, dolayısıyla burada sıradan tüketicinin dikkat seviyesi dikkate alınacaktır. Öte yandan, böyle bir durumda, markalardan herhangi birinin kapsamındaki emtialar dar ifade edilmişse, inceleme kesişen tüketici kitlesi dikkate alınarak yapılacaktır. Örneğin, A markasının kapsamında “metal cilaları”, B markasının kapsamında “metal işleme sanayisinde kullanılan cilalar” yer aldığını farz ettiğimizde, B markasının kapsamındaki emtianın dar bir ifadeyle belirtildiği ve sadece uzmanlaşmış tüketiciye yönelik olduğu görülmektedir. Bu durumda, her iki markanın emtiaları bakımından kesişen tüketicinin uzmanlaşmış tüketici olması sebebiyle, incelemenin de sadece taraf markaları kapsamında örtüşen bu uzmanlaşmış tüketici kitlesi dikkate alınarak yapılması gerekmektedir.

Kitapta, yine oldukça yol gösterici şekilde, sicile dayalı olan nispi ret nedenleri bakımından yapılan karıştırılma ihtimali değerlendirmesi ile fiili kullanımların konu olduğu tecavüz davası söz konusu olduğunda yapılan değerlendirmenin farklılıklarına yer verilmiştir. Bu hususta, nispi ret nedenleri bakımından yapılan değerlendirmenin daha soyut olduğu, çünkü burada değerlendirmenin kâğıt üzerinden, yani markaların kapsamlarındaki mal ve hizmetler üzerinden ve bunların kullanılabileceği tüm senaryolar göz önünde bulundurularak yapıldığı; tecavüz davasında ise, ortada belli bir kullanımın söz konusu olduğu ve incelemenin de sonraki markanın doğrudan kullanıldığı mal ve hizmetler üzerinden bunlarla sınırlı olarak yapıldığı ve bu incelemede ayrıca davalının markayı kullanmaktaki amacının da dikkate alındığı belirtilmiştir. Bu sebeple tecavüz incelemesi daha somut bir inceleme olmaktadır. Tecavüz incelemesi yapılırken fiili durumun dikkate alındığına dair “Specsavers International and Ors v Asda Stores Ltd.” emsal kararı not ettiğimiz ve benzer olaylarda referans aldığımız bir karar olmuştur. Örneğin bu kararda, önceki marka sahibinin tescili siyah beyaz olduğu halde marka sahibi markayı yeşilin bir tonunda kullanmaktadır. Davalı da benzer yeşil rengini kullanmaktadır. ABAD bu kararda önceki kullanıcının işareti kullanma şeklinin tecavüz iddiasını güçlendireceğine hükmetmiş ve marka sahibinin fiili kullanımlarını sonraki markaya dair yapılan tecavüz incelemesinde karıştırılma ihtimalinin belirlenmesinde dikkate almıştır. Karara konu marka görsellerine aşağıda yer verilmektedir.

Ayrıca, karıştırılma ihtimali iddiaları kapsamında çokça ileri sürdüğümüz seri marka iddiasına da kitapta bir açıklık getirilmiştir. Fhima ve Gangjee, AB marka hukukunda seri marka algısının iddia edilebilmesi için aranan gereksinimlerden bahsetmiştir. Örneğin, sonraki tarihli markanın önceki markanın serisi niteliğinde kabul edilebilmesi için, itirazın en az üç adet olmak üzere itiraz eden adına tescilli seri markaların tamamına dayandırılması ve bu markaların tümünün halihazırda kullanımda olması aranmaktadır. Yazarlar, kullanımın aranmasının sebebinin ise, bu markaları piyasada görmeyen bir tüketicinin sonraki markayı bu marka ailesinin devamı sanmasının imkânsız olduğu fikrine dayandığını belirtmiştir.

Hepimizin bildiği üzere, karıştırmanın genel olarak satın alma esnasında doğduğu kabul edilmektedir. Kitap, satış öncesi ve satış sonrası karıştırılma ihtimali gibi karıştırılma ihtimalinin zamanlaması hakkında da detaylı açıklamalar içermektedir. Örneğin, satış öncesi karıştırma konusunda kitapta yer verilen “BP Amoco Plc v John Kelly Ltd” kararının oldukça yol gösterici olduğunu söyleyebiliriz. Aşağıdaki görsellerden de görüleceği üzere, davalının TOP markası altında gerçekleştirdiği istasyon kullanımları BP benzin istasyonunun kullanımlarıyla benzer şekilde yeşil renktedir. Yapılan değerlendirmede ABAD, tüketicilerin, benzin almak için ana yoldan sapma kararını verdiği anda; uzaktan koyu yeşil rengi göreceklerini ancak davalının “TOP” markasını göremeyeceklerini ve yaklaşmakta olduğu istasyonu, davacıya ait bir istasyon olarak düşüneceklerini, istasyona vardıklarında farklı ticari kaynağa ait olduğunu anlayacak olsalar da tekrar anayola geri dönemeyeceklerini ve satın alma işlemini bu istasyonda tamamlayacaklarını ifade ederek karıştırılma ihtimalinin gerçekleşeceğini belirtmiştir. ABAD söz konusu kararda, satış öncesi karıştırmayı ayrı bir karıştırma türü olarak değerlendirmese de bunu karıştırma ihtimalinin ortaya çıkmasında ön olgu olarak ele almıştır.

Yazarlar, karıştırılma ihtimalinin geleneksel markalar söz konusu olduğunda nasıl değerlendirileceğine ek olarak, renk ve ürün şekli gibi geleneksel olmayan markalar söz konusu olduğunda nasıl bir inceleme yapılması gerektiği konusuna da kitapta ayrıca değinmiş ve bu konuda da oldukça faydalı açıklamalara ve emsal kararlara yer vermiştir. Bu markaların söz konusu olduğu durumlarda, karıştırılma ihtimalinin varlığının tespitinde, ihtilafa konu renk ve ürün şekli gibi markaların ayırt edicilik niteliklerinin, tüketiciye sunum şekillerinin (ambalajın karıştırılma ihtimalini bertaraf etmesi gibi) ve en önemlisi de bu unsurların ticari kaynak belirtmek amacıyla kullanılıp kullanılmadığının belirleyici rol oynadığı belirtilmektedir. Örneğin, kitapta bu konunun anlatıldığı kısımda yer verilen “Langenscheidt v Rosetta Stone” kararı renkler bakımından karıştırılma ihtimalinin değerlendirilmesinde dikkate alınan kriterler hakkında iyi bir emsal teşkil etmektedir.

Sonuç olarak, yazımızda genel hatlarıyla tanıtmaya çalıştığımız bu kitap, karıştırılma ihtimali kavramını derinlemesine ele almakta ve karıştırılma ihtimalinin tespitinde ya da kitabın deyişiyle karıştırılma testinde etkili olabilecek faktörleri kapsamlı açıklamalar ve sayısız emsal kararla birlikte okuyucuya sunmakta; karıştırılma ihtimalinin markaların benzerliği ve mal-hizmet benzerliğinin otomatik sonucu olarak ortaya çıkan bir durum olmaktan ziyade, ayrı ve temel bir yapı olduğunu çok net ortaya koymaktadır. Bu sebeple, farklı ülke ve sistemlerden, özellikle de ülkemizde tüm uygulamacılar tarafından yakından takip edilen AB marka hukukundan binlerce kararın incelenip damıtılmasıyla ortaya konan ve yoğun bir emeğin ürünü olan bu kitabı, tüm ilgililerin incelemesini ve bu kitaptan adeta bir karıştırılma ihtimali rehberi olarak faydalanmasını temenni ederiz.

Kitaptaki Konu Başlıkları:

1: Introduction: The Likelihood of Confusion (Giriş: Karıştırılma İhtimali)
2: Similarity of Marks (Markaların Benzerliği)
3: Composite Marks (Bileşke Markalar)
4: Similarity of Goods (Malların Benzerliği)
5: Distinctiveness of the Marks (Markaların Ayırt Ediciliği)
6: Assessing Likelihood of Confusion (Karıştırılma İhtimalinin Değerlendirilmesi)
7: The Timing of Confusion (Karıştırmanın Zamanlaması)
8: Non-Traditional Marks and the Likelihood of Confusion (Geleneksel Olmayan Markalar ve Bunlara İlişkin Karıştırılma İhtimali)

Kitabı aşağıdaki bağlantıdan sipariş verebilirsiniz: https://www.amazon.co.uk/dp/0199674337/ref=pe_3187911_189395841_TE_dp_1

Güldeniz DOĞAN ALKAN – Dilan Sıla KAYALICA – Selin BİLİK

guldenizdogan@hotmail.com

Ocak 2021

EMEK İLE SOSYAL MEDYA AYNI DÜZLEMDE ÇARPIŞINCA: “KARİKATÜR ONLARIN HAYATI”

2020 yılı Aralık ayının son haftalarına girerken herkesin bildiği ve takip ettiği Türkiye’nin önemli karikatüristlerinden Erdil Yaşaroğlu, Selçuk Erdem ve Serkan Altuniğne, telif hakları ve bunların korunması ile ilgili gündeme geldiler. Oldukça popüler olmaları ve çizmiş oldukları karikatürlerin birçok anonim hesapta ve uygulamada aktif bir şekilde kullanılarak yayılıyor olması sebebiyle konuyla ilgili birçok haber yazılıp çizildi. Magazinsel boyutta birçok iddia ortaya atıldı. Sosyal medya konuyla ilgili yorum yapan insanlarla doldu taştı.

Konunun hukuki boyutunu incelemeden önce sizler için konunun başlangıcını, nasıl geliştiğini ve son durumunu paylaşmak istedik.

Tüm olay bir sosyal medya kullanıcısının anonim hesabında paylaştığı karikatürlerden dolayı, bir hukuk bürosundan paylaşımları sebebiyle ceza alabileceği, ancak belirtilen daha makul miktardaki parayı ödemesi durumunda şikayetlerini geri çekebilecekleri bilgisini alması ile başlıyor. Daha sonrasında kullanıcı belirtilen parayı ödemeyi reddediyor ve neden “uyar-kaldır” sistemini uygulamadıklarını sorguluyor. Ancak karşı taraf ile ortak bir paydada buluşamadıklarından aralarındaki konuşma sonlanıyor. Akabinde kullanıcı şikâyete konu karikatürleri sayfasından kaldırıyor ve şikâyet ile ilgili ifade vermeye gittiğinde benzer birçok telif davası olduğu bilgisine ulaşıyor. Başından geçenleri sosyal medyada anlatması ile bizler gibi birçok kişi olaydan haberdar oluyor. Aşağıda sosyal medya kullanıcısının attığı tweetleri görmeniz mümkün. Maalesef bu şahıs daha sonrasında Twitter hesabını kapattığından bizler bu görsellere farklı bir linkten ulaştık.

Görsel – 2

Daha sonrasında Erdil Yaşaroğlu, Selçuk Erdem ve Serkan Altuniğne sosyal medyada “Karikatür Bizim Hayatımız” başlığı altında bir açıklama paylaştı.

Bu açıklamanın akabinde olaylar daha fazla büyüyor ve birçok kişi söz konusu açıklamalarla çelişen olaylar anlatmaya başlıyor. Hukuk bürolarından taleplerin kanuna uygun olarak gelmediği ve yüksek meblağlarda paraların talep edildiği dile getiriliyor.

Görsel – 3

Arada gerçekleşen ve iddiayı ilk olarak ortaya atan kişi Twitter hesabını kapatmış olsa da konuyla ilgili çarpıcı açıklamalarına internetten kolayca ulaşmanız mümkün. Şubat 2021’de ilk duruşmasının gerçekleşeceğini belirtmiş bu sebeple dava ile ilgili önümüzdeki aylarda sizleri güncellemeye devam edeceğiz.

Hukuki açıdan konuyu irdeleyecek olursak; tüm dünyada sosyal medyanın öneminin ve kullanımının artması ile bu mecralarda telif haklarının korunması, ihlalleri durumunda izlenecek yollar ve doğacak tazminatın ne şekilde belirleneceği somut olayda da karşılaştığımız gibi en tartışmalı konulardan biri haline gelmiştir. Ancak özellikle sosyal medya aracılığı ile internet ortamlarında ortaya çıkan ihlalleri engellemek ve hak sahiplerinin haklarını korumak için diğer ülkeler tarafından da kabul gören “Uyar-Kaldır Sistemi” Türk hukukunda da benimsenmiştir. Aslında somut olayda da birçok kullanıcı “Uyar-Kaldır Sisteminin” uygulanmamış olmasından dem vurmaktadır. Bu sistem 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında Ek 4. maddede düzenleme alanı bulmuştur.

Ek madde 4:…Bunun için hakları haleldar olan gerçek veya tüzel kişi öncelikle bilgi içerik sağlayıcısına başvurarak üç gün içinde ihlâlin durdurulmasını ister. İhlâlin devamı halinde bu defa, Cumhuriyet savcısına yapılan başvuru üzerine, üç gün içinde servis sağlayıcıdan ihlâle devam eden bilgi içerik sağlayıcısına verilen hizmetin durdurulması istenir…

Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu Ek 4. madde uyarınca, eser sahibinin öncelikle çevrimiçi ortamlarda kullanılan içeriğin paylaşımlarını yapan kişiye/kuruluşa başvurması ve ihlâle konu içeriği 3 gün içerisinde kaldırmasını talep edebilmesi düzenlenmiştir. Bu uyarı sonucu içerik paylaşımında bulunan gerekeni yapmaz ve ihlale konu fiillerine devam ederse, telif hakkı sahibinin Cumhuriyet Savcılığı’na şikâyette bulunabilmesi düzenlenmiştir. Ancak bu sistem kullanılarak ihlale konu fiilin durdurulması telif hakkı sahibinin maddi ve manevi tazminat haklarını kullanmasını engellememektedir.

Fakat FSEK’te Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı 5 Mayıs 2017 tarihinde yayınlanmış ve bu versiyonda Ek 4. madde yeniden düzenlenmiş ve bir şikâyette bulunmadan önce uyar-kaldır sistemine başvurulması zorunluluk olmaktan çıkarılmıştır.

Madde 77/B:Bu Kanunda tanınmış hakları internet ortamında ihlal edilen hak sahipleri, hak sahipliğini ve ihlali gösterir bilgi veya belgelerle birlikte içerik sağlayıcısına veya yer sağlayıcısına internet sayfalarındaki elektronik posta veya diğer iletişim araçlarına göndereceği uyarıyla, ihlale konu içeriğin yayından çıkarılmasını isteyebileceği gibi doğrudan Cumhuriyet savcısına başvurarak içeriğe erişimin engellenmesini de isteyebilir…

Bu değişiklikle hak ihlaline uğrayan kişilerin daha hızlı sonuç almasının hedeflendiği düşünülmektedir. Somut olayda doğrudan Cumhuriyet Başsavcılığına şikâyette bulunulabileceği düzenlenmektedir. Ancak bu tasarının ne zaman yürürlüğe gireceği henüz bilinmemektedir.

Tüm bu bildiklerimiz doğrultusunda, hukuken başlatılan süreçlerin kanuna uygun olarak yürütülüp yürütülmediği hususunda verilecek olan kararın beklenmesi ve mahkemenin ne yönde karara vereceğinin görülmesi daha doğru olacaktır. Konuyla ilgili çok fazla karara erişilememesine rağmen, Yargıtay 11. Hukuk Dairesi E. 2019/1433K. 2019/8234 T. 17.12.2019 kararına baktığımızda, Yargıtay tarafından “5846 Sayılı FSEK’nin Ek 4/son maddesi gereği davacı meslek birlikleri tarafından davalı yayın kuruluşuna usule uygun ihtarname keşide edilmediği sonuç olarak hukuki statüsü itibariyle önceden hangi eserlerin  ihlal oluşturduğunu bilmesi, bilebilmesi ve içerikten çıkarılmasını sağlaması mümkün bulunmayan davalı yönünden sübut bulmayan davanın reddine karar verilmesi” yönündeki kararın onandığını da belirtmek isteriz. Açıklamalarımız doğrultusunda, bizlerin bilmediği ve ileride ortaya çıkabilecek hususlar, şikâyet ile karşılaşan kişilerin durumları ve tazminat konuları hakkında davalar sonuçlandığında konuşmak daha yerinde olacaktır.

Cansu ÇATMA BİLEN

Ocak 2021

cansucatma1@gmail.com

2020, HAYATTA KALMA YILI

Tarihte ilk takvimi Mısırlılar mı  yoksa Sümerler mi buldu konusu tarihçilerin alanına giriyor, ancak şu belli ki insanoğlu bazen Ay’a bazen Güneş’e bakarak takvimler oluşturmuş. İster Miladi, ister Rumi, ister Hicri, ister 12 Hayvan Takvimi olsun aslında hepsi aynı yerden temelleniyor;  insan denen canlı türü dünya gezegeninde tekrarlanan bir döngü olduğunu fark ediyor  ve özellikle tarım toplumuna geçilmesinden sonra, ihtiyaçlar doğrultusunda, zamanı anlamlandırmak ve ölçümlemek için çizelgeler oluşturuyor. Gezegenimizin bu meseleyle ilgilendiği yok tabii, o kendi rotasında dönmeye devam ediyor ve bunda bir mana aramıyor. Burada zamanı kavramak isteyen, onu ölçümleyip  kullanarak bir anlama büründürmek isteyen biz insanlarız.

Şimdi güneş takvimine göre 365 günlük bir döngünün daha sonuna yaklaşıyoruz. Adına 2020 dediğimiz bu geçtiğimiz 365 günlük zaman dilimi kayıtlara oldukça özel bir yıl olarak geçecek, çünkü bu yıl insan türü olarak bir virüsle karşılaştık ve nasıl şaşırdık nasıl şaşırdık anlatamam! Tam da “dünya bize ait, bu ne ki biz her şeyin ennnnnn iyisine layığız” derken bu virüs bizi fena nakavt etti, egomuzu da yerlere çaldı.

2020 bir “yaşama yılı” değil “hayatta kalma yılı” oldu. İnsanlar bu dünyadaki en en en temel dürtü ve hedeflerinin ne olduğunu hatırlayıp ona  geri dönmek durumunda kaldılar; hayatta kalmak. Çünkü “yaşamak” kavramının  içinde yer alan hemen her şey ya ötelendi, ya kısıtlandı. 

Yeni şeyler girdi hayatımıza, maske takmak gibi, ve  biz de Uzakdoğu toplumları gibi maskeyle yaşamaya alıştık. Haa hala  maske takmayan, ben bildiğimi okurum diyenler de var toplumda tabii; onlarla ilgili eminim varoluşçu psikoterapinin bazı önermeleri mevcuttur.

Yılbaşı kutlamaları yasaklandı mı? Evde yılbaşı kutlamak yasak mı? - Takvim

Pandemi, kar, yağmur, çamur dinlemeyen IPR Gezgini ise tüm bu distopyanın içinde yoluna devam etti. 2020 Site için pek çok yönden ilginç bir yıl oldu. Mesela pandemi döneminde Site tarihinin en yüksek hitlerine ulaştık. Eve kapandığımız aylar boyunca IPR Gezgini’nin IP dünyası içinde iletişimi ve  bir bütünün parçası olma duygusunu somutlaştıran bir yönü olduğuna inanıyor, umuyoruz. Her birimiz kendi kozamıza çekilmişken Site üzerinden bir bütünün parçası olduğumuzu anımsadık bazen.

Bu süreçte özellikle Site’de patent-patentlerin lisanslanması  üzerine yazılan yazılara gösterilen alaka hem anlamlı hem de mutluluk vericiydi.  Diğer yandan hepimizin ruhunun daraldığını düşünerek tozlu raflardan indirdiğimiz Harry Potter davaları serisiyle de takipçilere güzel bir kaçış noktası yarattığımızı umuyoruz.

2020 akademi dünyası ile Site’nin buluşması açısından da verimli bir yıl oldu. Site’de akademisyenlerin yazılarını daha fazla görmekten mutluluk duyacağız, çünkü katkılarının takipçilerimiz açısından çok değerli olduğu aşikar.

Bu yıl içinde aramıza yeni katılan yazar arkadaşlarımız olduğu gibi, uzun zamandır Site’ye katkı sunmayan bazı yazarlarımıza hoşça kal demek durumunda kaldık. Pandeminin bize bir faydası da Site içinde yeni bir yapılanmaya gitmek konusunda bize zaman ve konsantrasyon yaratması   oldu diyebiliriz. Bu yıl  Yazarlık Kuralları’nın yanına bir de Yazı Kuralları başlığını ekledik ve böylece yazı göndermek isteyenlerden temel beklentilerimizi yazılı halde somutlaştırdık.

Diğer yandan yıllardır, gereği halinde, Site’nin kurucusu tarafından yapılan editleme işlerinin artık tek kişi tarafından yapılmasının adil ve sürdürülebilir olmadığı gerçeği karşısında bir Editörler Kurulu oluşturduk. Artık Editörler Kurulu’nda üç kişi olarak gelen yazıları editliyor ve gözden geçiriyoruz. Ayrıca Editörler Kurulu Site açısından karar verilmesi gereken hususlarda bir zihin mekaniği olarak da hareket edecek.  

2020 yılında Site’de 165 adet yazı yayımlamışız. Bu geçmiş yıllara göre daha yüksek bir yazı sayısı, elbette ki daha iyisini yapmaya talibiz ama vardığımız bu noktadan memnuniyetimizi de sizinle paylaşmak isteriz. 

Haftada 3 gün Instagram hesabımızda (https://www.instagram.com/iprgezgini/) yaptığımız IP Test’e gösterdiğiniz ilgi için çok teşekkür ediyoruz. Hızlı olan kazansın! IP Test için bize soru göndermek isteyenlere kapımız açık.

2021 için başkaca hain(!) planlarımız var elbet.

Yaşanacak yıllarımız olması dileğiyle şimdiden hepinizin yeni yılını kutlarız!

IPR Gezgini

Aralık 2020

iprgezgini@gmail.com

DOĞUMGÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN LUDWIG!

2020 yılında  Alman piyanist ve besteci Ludwig van Beethoven’in 250. doğum yıldönümünü coşkuyla kutlamak için ne hazırlıklar yapılmıştı, ancak pandemi bu konuda da tüm planları darmadağın etti. İlginç olan şu ki Beethoven’ın 150. Doğum yılı da İspanyol Gribi’ne denk gelmiş!  Adam  bahtsız anlayacağınız, ama bir yandan da bu normalin dışına çıkan durumlar  ve bozulan  planlar Beethoven’in kişiliğine yakışıyor sanki! Bu yazıyla hem insanlık tarihinin bu çok önemli kişisini anıp doğum gününü kutlayalım hem de yaşadığı dönemde Almanya ve Avusturya’da telif haklarının durumuna bir bakalım istedik. 

Mozart, Haydn, Beethoven gibi bestecilerin  yaptığı müziğe biz bugün  yekten  “klasik müzik” diyoruz ama aslında bu sonraki dönemlerde başkalarınca yaratılmış bir tanımlama, halbu ki  onlar için yaptıkları şey sadece “müzik” idi. Bizde şimdi yaygın tanımlamayı değiştirmeyelim ve klasik müzik demeye devam edelim bu yazıda.   

Beethoven klasik müzik skalası içinde Klasik Dönem’den Romantik Döneme geçişi başlatan  besteciler arasında gösterilir. Ancak sakın yanlış anlamayın Beethoven’in kendisinin romantizmle pek alakası yok, dönemin adı Romantik. Romantik dönem diye anılan  19. yüzyıl müziği ve bu dönemde toplumsal, siyasal, ekonomik ve düşünsel düzlemde büyük dönüşümler yaşanıyor, sınıfsal katmanlar altüst oluyor ve bu durum müziğe de yansıyor.Besteciler  bu yüzyılda geçmişe oranla biraz daha özgürlüğe sahip oluyor fakat müzikte patronaj hala devam ediyor, şu farkla ki aristokrasiden burjuvaziye geçiyor. Bu dönemde karşımıza çıkan bir başka mefhum ise müzikte ulusal ekoller.

O dönemlerde müzisyenlik soylular ve kilise için  yapılan profesyonel bir iş. Müzik ya soyluların eğlencesine hizmet ediyor ya da kiliselerde dini konulardan temellenerek bestelenip icra ediliyor. Dolayısıyla klasik müzik bestecilerinin  saraylarda-soylularla olmaları bir mecburiyet ve işlerinin bir parçası aslında. Bu soylular onların hamisi oluyor, bestecilere ya parça başına sipariş veriyor yada sürekli olarak maaşla saraylarında işe alıyorlar ve besteciler de onlar için üretim yapıyor, varsa sarayın korosunu yönetiyor, saray hanesine enstrüman dersleri veriyor vs. Ya da besteciler kiliselerde çalışıyor, oralardaki koroları yönetiyor, bu konudaki kurumlar-kişiler tarafından destekleniyor vs. 

BEETHOVEN’IN HAYATINA KISA BİR BAKIŞ

Beethoven’ın dedesi Ludwig Van Beethoven (evet kendisine dedesinin adını vermişler) Belçika’da doğuyor  ve  20 yaşında iken  Almanya’nın Bonn kentine taşınarak orada bir sarayda bas korist olarak iş buluyor. Dede daha sonra  o sarayda Kapellmeister yani koronun  direktörü/müzik direktörü  olarak atanıp Bonn’un seçkin müzisyenleri arasına giriyor, yetenekli bir adam. Belirtelim ki  kappelmeister olmak o dönemlerce bayağıca iyi bir pozisyon ekmeğini müzikten çıkaranlar için. Dede Ludwig’in tek bir çocuğu oluyor;  Johann van Beethoven, ve o da  babası gibi Bonn’da aynı sarayda tenor olarak çalışırken bir yandan da klavye ve keman dersleri veriyor.

Johann’ın yedi çocuğu oluyor, bunların dört tanesi ölüyor,  ve işte bu yedi çocuktan biri bizim tanıdığımız ünlü Ludwig van Beethoven.  Anlayacağınız, döneminin pek çok bestecisi gibi Beethoven’da bir müzisyen aileye doğuyor ve müzik ilk günden beri yaşamının içinde.

Ludwig’in  gerçekte tam olarak hangi gün doğduğu bilinmemekle beraber doğumgünü her yıl  17 Aralık tarihinde kutlanıyor, çünkü 17/12/1770 tarihinde vaftiz edildiğine dair bir kayıt var elde. 

Beethoven’ın ilk öğretmeni babası ve aslında çocukluğu babası yüzünden bir hayli sıkıntılı geçiyor, çünkü babası  müzikte hızlı ilerlesin diye küçük Ludwig’e acımasızca baskı yapıyor.  Bu baskıların temel nedeni babasının kafasında ulaşmak istediği , öykündüğü bir rol modeli olması;  Wolfgang Amadeus Mozart ve babası Leopold Mozart. Şöyle ki; Mozart ‘ın  o sırada harika çocuk olarak ünü almış yürümüş ve babası besteci Leopold adeta  çocuğun menajeri gibi hareket ediyor , onunla birlikte turnelere çıkıyor.  Baba-oğul Mozartlar Avrupa aristokrasisine çalıp besteliyorlar yani iyi gelirler ve imkanlar içindeler.  İşte Ludwig’in babası da aynı şeyi yapmak istiyor, o yüzden de çocuğu bir an evvel yetişsin diye ona ağır bir baskı uyguluyor. Nitekim  Ludwig ilk halka açık konserini 7 yaşındayken 1778 yılında veriyor.

Ludwig babasından sonra başkalarından org-klavye ve bestecilik dersleri de alıyor ve ilk bestesini de 12 yaşındayken yayınlıyor, yani Ludwig belki  Mozart gibi bir dahi çocuk değil ama kesinlikle müstesna derecede yetenekli bir çocuk. Daha sonra bestecilik hocasının yanında asistan olarak çalışmaya başlıyor ve ilk parasını öyle kazanıyor, ancak  aklında tek bir şey var; Viyana’ya gidip Mozart ile birlikte çalışmak. Çok da haksız değil bu hedefinde, o dönem Viyana müzik işinin kalbi (ki hala da öyle aslında, bugün de klasik müzikte uluslararası seviyede  kariyer yapacaksanız Viyana’da bulunmuş-çalışmış-eğitim almış olmak çok önemli).

Neyse, Ludwig 1787 yılında yani daha 17 yaşındayken Mozart ile çalışmak umuduyla Viyana’ya gidiyor ama şehre  varışından 2 hafta sonra annesi hastalanınca Bonn’a geri dönüyor, ve o yıl annesini kaybediyor. Babası o sırada  alkolizm batağına düşmüş  ve  küçük kardeşlerine de birinin bakması lazım; yapacak bir şey yok, hayallerini erteliyor ve sonraki 5 yıl boyunca Bonn’da kalarak ailesinin sorumluluğunu  üstleniyor Beethoven. Bonn’da yaşadığı bu zaman diliminde bazı Alman soyluları ile tanışıp onlardan maddi destek görmeye başlıyor. Aynı zamanda seçkin sarayların orkestralarında viyola çalarak ailesine maddi katkı sağlamaya devam ediyor.

Ünlü besteci Haydn bir gün Bonn’a uğruyor,orada Beethoven’ı dinleyip çok etkileniyor ve “sen Viyana’ya gel” diyor. İşte bu görüşme Beethoven’ın hayatını değiştiriyor,  1792 senesinde kalkıp yeniden Viyana’ya gidiyor ve ölene kadar da yaşamını Viyana’da sürdürüyor. Beethoven’in üstün yeteneğini  fark eden Haydn ona her yönden destek olmaya başlıyor. Beethoven, başlarda besteci olarak değil piyanist olarak adını duyuruyor ve bu arada Viyana aristokrasi ve burjuvazisine piyano dersleri veriyor, bir yandan da kendi kendine besteler yapmaya devam ediyor.

Ay Işığı sonatı Beethoven’ın kariyerinde önemli bir nokta, bu eser onu bütün Avrupa çapında üne kavuşturuyor. Bildiğiniz “hit” olmuş bir parçadır diyebiliriz Ay Işığı sonatı için. Ama kendisi bundan pek memnun değil “bu ne ki, ben daha iyi şeyler besteledim” dediği söylenir.

Beethoven doğaya aşık biri, sık sık doğa yürüyüşleri yapıyor ve bu sırada cebinde bir defter taşıyarak eskizler çiziyor, notlar alıyor, melodiler not ediyor.    

Bir kahve tutkunu ve kahveden en iyi aromanın 60 kahve çekirdeğinin öğütülmesiyle elde edildiği gibi bir fikr-i sabiti var, her gün 60 kahve çekirdeğiyle kendine kahve yapıyor.

Beethoven hiç evlenmemiş, hiç çocuğu olmamış. Bu evlenememe halinin sebebi birazda kendisi çünkü hep soylu-zengin kadınlara aşık oluyor. Çoğu kendisinin piyano öğrencisi olan bu kadınlar bir müzisyenle evlenmek istemiyorlar çünkü müzisyenler kendileriyle aynı sosyal sınıftan ve /veya gelir gurubundan değil.  Bir yandan da kadınlar Beethoven’ı estetik olarak pek çekici bulmuyorlar, laf aramızda Beethoven pek öyle güzelliğiyle kadınlara nüfuz edecek biri değil gerçekten de; Alman denince hemen akla gelen o sarışın-beyaz ten-renkli göz kombinasyonuna uymuyor,bilakis koyu renk tenli bir adam. Diğer yandan huyu da pek matah değil; uyumsuz, geçimsiz, isyankar, inatçı,başına buyruk, taktırıklı ve üstelikte kendi yeteneklerinin farkında olan bir narsist.  Tamam teklifte bulunduğu kadınlar o veya bu sebepten  kendisiyle evlenmek istemiyor ama işte Beethoven’da  “tamam kardeşim o zaman bende  kendime göre  birini bulup evleneyim bari, bu hayat böyle geçmez” demiyor, inatçı ya!

Viyana’da yaşadığı 35 sene boyunca sizce kaç kez ev değiştiriyor? Tam 40 kez! Ev sahipleriyle hep huzursuzluk yaşıyor çünkü sağırlığı çoğaldıkça evde müzik yaparken çok daha fazla gürültü çıkarıyor, uyarıldığında ise hırçınlaşıp herkesle kavga ediyor ve sonunda da evden taşınmak zorunda kalıyor.

Beethoven’ı anarken onun sağırlığından bahsetmemek olmaz.  İşitme sorunları yaşadığını biz ilk kez 1801 yılında bir arkadaşına yazdığı mektuptan anlıyoruz, o mektupta yaklaşık altı  yıldır bu sorunla boğuştuğundan bahsediyor. Demek ki sağırlığı kabaca 1795-1796  gibi başlamış ki bu trajik bir durum çünkü o yıllarda henüz  yirmili yaşlarında. Sağırlığı yıldan yıla artıyor ve yaşamının son dönemlerinde artık tamamen sağır olmasa da buna yakın bir hale geliyor ve insanlarla yazışarak anlaşmaya başlıyor. İşte Beethoven’ı büyük yapan şeylerden biri de budur bence,  rahatsızlığının zirve yaptığı son 10-15 yılda en önemli bestelerini veriyor, 9. senfoniyi de sağırlık döneminde besteliyor ve hiç yılmadan çalışıp üretmeye devam ediyor. Sağırlığından dolayı 41 yaşında orkestra şefliğini ve konserler vermeyi bırakıyor  fakat beste yapmaya devam ediyor. Eleştirilen karakter yapısında bu sağırlık meselesinin ne kadar etkisi var onu bilemiyoruz elbette.

Arkasında dokuz senfoni, beş piyano konçertosu, bir keman konçertosu, bir piyano, keman ve çello için üçlü konçerto, otuz iki piyano sonatı ve birçok oda müziği bestesi ile  Fidelio adında bir opera bırakan Ludwig van Beethoven 56 yaşında 26 Mart 1827’de Viyana’da sirozdan ölüyor.  

BEETHOVEN NEDEN ÖNEMLİ

Beethoven öncesindeki Klasik Dönem’de müziğin belirlenmiş kalıpları -formatları vardı, besteciler o kalıplar içinde eser oluşturuyorlar ve formatların dışına çıkmıyorlardı. İşte Beethoven’ı diğerlerinden ayıran en önemli nokta Klasik Dönem’in kalıplarını parçalamasıdır ki bu durum  müzikte bir devrimdir. Örneğin senfoni kalıbı hızlı-yavaş-biraz hızlı-hızlı diye formüle edilen dört bölümden oluşagelmişken  Beethoven bu sıralamayı değiştirdiği gibi dörtten daha uzun bölümleri olan senfoniler yazmıştır. Mesela Eroica adı verilen 3. Senfonisi Haydn’ın yazdığı senfonilerin iki katı uzunluğundadır.  

Beethoven, Haydn ve Mozart’tan devraldığı prensipleri geliştirdi, daha uzun ve daha tutkulu, dramatik eserler yazdı. Hatta daha da ileri giderek 9. Senfonisinde eserin içine insan sesini de katmıştır ve bu senfonide insan sesinin kullanıldığı ilk eserdir. 9. Senfoniyi bugün hemen herkes bilir çünkü  Avrupa Birliği’nin  marşı da olan çarpıcı bir eserdir. Beethoven bizim için daha ne yapsındı Allah aşkına!

Çok titiz çalışan bir müzisyendi, müziği, ifade gücü ve tekniği çok üst seviyedeydi.

Beethoven’ın kişiliği müziğinin içinde berrak bir şekilde görülür,  eserlerini dinlediğinizde  ruhunda akan ısrarlı ve taşkın enerjiyi, tutkuyu , idealizmi, karşı duruşu, bireysel tavrı ve büyük duyguları hissetmemek mümkün değildir.  

Yaşadığı dönemin ruhu ve kendisinin bunlardan ne denli etkilendiği de eserlerine yansımıştır. O sıralarda baş gösteren aydınlanma çağı, Fransız devrimi, toplumsal katmanların sarsılarak  değişmesi gibi  realiteler Beethoven’in müziğini derinden etkilemiş ve ona yön de vermiştir. Hümanizm anlayışını benimseyen Beethoven eserlerinde sürüden ayrılan bireysel bir tavır içindedir.  Müziği bir eğlence yada dinsel iletişim/ifade biçimi olarak değil kendi başına bir olgu olarak ele alışı da  çağının ötesinde  bir yaklaşımdır. Çok önem verdiği özgürlük ve bireyselliğin Fransız Devrimi’nde vücut bulduğuna inanır, o kadar ki Eroica diye bilinen 3. senfonisini Avrupa’ya demokrasi getirdiği için Napolyon’a adar, ancak daha sonra Napolyon kendini İmparator ilan ettiğinde bu adamayı geri alarak tavrını gösterir.

Beethoven’ı farklı kılan bir diğer nokta da kendisine ilham geldiğinde eser üretme konusundaki ısrarıdır. Saraylarda çalışma sistemini Bonn’dan ayrılmasıyla birlikte terk etmiştir. Elbette ki dönemin gerçekleri karşısında yaşayacak parayı kazanabilmesi için illa ki kapitali elde tutanlar için işler yapmışsa da bunları yaparken yine de bireyselliğini elden geldiğince korumuştur.

BEETHOVEN DÖNEMİNDE TELİF HAKLARININ DURUMU

Malum, telif hakkı kanunlarından bahsederken  ilk nirengi noktası Büyük Britanya’da  1710 yılında yürürlüğe giren  Statute of Queen Anne (Kraliçe Ann Yasası) dır. Musiki eserlerinin sahiplerini koruyan yasalar ise 1800’lerin sonunda çıkarılmıştır İngiltere’de.

Ancak İngilizce konuşulan ülkelerde bugün anladığımız manaya yakın biçimde telif hakları sisteminin ortaya çıkması ve gelişmesi ile Almanca konuşulan ülkelerdeki durum paralellik göstermiyor. Alman siyasi birliğinin geç kurulmasının bunda ciddi bir rolü var. 1837’de Prusya’da Prusya Bilim ve Sanat Eserleri Üzerindeki Mülkiyetin Himayesi Kanunu  çıkıyor, ancak Prusya’nın liderliğindeki Kuzey Almanya Konfederasyonu içinde bir telif yasasının çıkması ve bunun da siyasal gelişmelere bağlı olarak bir İmparatorluk Kanunu’na dönüşmesi 1870 yılını buluyor. Bu durum bir yandan Almanya’nın telif hakkı sistemi açısından geriden geldiğini düşündürtse de diğer yandan sonraki zaman diliminde Almanya’daki gelişim ivmesinin yukarı doğru çıkmasının sebebini buna bağlayanlar da vardır. Bu görüşün sahiplerine göre eser sahiplerine  telif hakkı koruması sağlanmadığı dönemlerde kitapların daha ucuz fiyatlara herkese ulaşabilmiş olması ve  daha çok insanın kitap okuması neticesinde toplumun entelektüel birikimi hızla artmış ve Almanya’nın  gelişimindeki dinamiğin temelini oluşturmuştur.     Avusturya’da ise  durum bundan pek farklı değil, hatta orada telif yasaları çok daha geriden geliyor.

Şimdi siz  1770-1827 yılları arasında yaşamış, yaşamını Almanya ve Avusturya’da sürdürmüş, sürekli müzik konusunda ciddi üretim yapan  Ludwig van Beethoven olduğunuzu düşünün. Ne yapardınız? Muhtemelen sürekli eserlerinizin “çalınacağı” duygusuyla yaşayan, bu konuda tedbir almak ve uyanık olmak zorunda hisseden biri olurdunuz.

Beethoven ve diğer besteciler eserlerini ilk önce kendileri kağıda döküyorlardı. Bir piyano eseri yazdıysanız ve bunu kendiniz icra edecekseniz risk biraz azalıyor, ancak mesela bir orkestra eseri yazdıysanız bunun anlamı orkestradaki her bir enstrüman için eseri çoğaltmanız gereğidir. Böyle hallerde bestecilerin birlikte çalıştığı copier yani “kopyalayıcı” diye anılan  insanlar vardı; besteci eseri tamamladıktan sonra bunu kopyalasın ve basımevine götürsün diye kopyalayıcıya verirdi. Diyelim ki kopyalayıcı o gün size gelip “bizim hanımın annesi hastaymış, ben bugün erken çıkayım mı? Ama merak etmeyin gece geç saate kadar çalışıp kopyalamayı bitirir ve yarında basım evine teslim ederim ” dedi, ama eseri alıp akşam evde arkadaşlarıyla toplanıp kendilerine kopyalar çıkarıp ertesi gün birine sattılar. Ne yapacaksınız? İşte tüm bunları düşününce Beethoven’ın durumunun ne kadar zor olduğu ortada.  

Hamiş 1; Beethoven hakkında eğlenceli, kolay anlaşılabilir ve kısa bir sohbet dinlemek isterseniz YouTube’da bulunan FluTV kanalındaki Olmaz Öyle Saçma Müzik programını öneririm. Sevgili Serhan Bali’nin anlatımıyla Beethoven dinlemek çok eğlenceli. Serinin başka bestecilere yönelik diğer bölümlerini de merakla bekliyoruz.  

Hamiş 2; Beethoven hakkında bir şeyler yazıp da Hukuk Fakültesinden kardeşim/dostum ve klasik müzik dinleyicisi olarak kariyerimin(!) müsebbibi Av. Koray Doğan’dan bahsetmemek imkansız benim için. Okula gelmediğini farkettiğim bir gün ankesörlü telefonda sıraya girip kendisini evden aradığımda telefonu sinirle “ne var” diye açan, neredesin dediğimde “ya ben bugün okula gelmiycem çünkü evde kalıp Beethoven’ın 9 senfonisinin tamamını arka arkaya dinlemeye karar verdim. Kapat telefonu kapat, beni meşgul etme” diyecek kadar iflah olmaz bir Beethoven hayranıdır o. Koray bak büyüdüm de (!)Beethoven hakkında yazı bile yazdım!!

Özlem Fütman

Aralık 2020

ofutman@gmail.com

TAKİPÇİLERİNİ TOPLA ÇIKIŞTA TWİTTER’A GEL: TÜRKİYE’DE PODCAST İSİM SAVAŞLARI

Çoğunlukla evlerimize kapalı olarak geçirdiğimiz Pandemi günlerinin hayatımıza daha yoğun biçimde kattığı alışkanlıklardan birisi de bilgisayar veya cep telefonları aracılığıyla dinlediğimiz veya izlediğimiz podcastler, YouTube kanalları, online sohbet programları oldu.

Bu tip programların bir kısmının amacı canlı veya kaydedilmiş sohbetler aracılığıyla dinleyenleri güldürmek, kafa dağıtmalarını sağlamak iken, bazıları daha tematik konular çerçevesinde hitap ettiği kitleyi bilgilendirmeyi de amaçlamaktadır.

Geçtiğimiz iki hafta içinde bu alanda faaliyet gösteren iki önemli ismin dahil olduğu iki ayrı tartışma Türkiye’nin gündemlerinden birisini oluşturdu. Her iki tartışma da programların ismi yani markası üzerinde yoğunlaştığından IPR Gezgini’nin radarına takıldı.

Bu yazıda, iki tartışmayı farklı başlıklar altında sizlere özetleyeceğiz ve devamında tartışmaların ortak ruhu bağlamında konuyu kendimizce yorumlayacağız.

Tartışma 1 – Nilay ÖRNEK v. Ferman Akgül & Üsküdar Belediyesi

Gazeteci Nilay Örnek yaklaşık iki yıldır “Nasıl Olunur?” isimli bir podcast yapmaktadır.

Resim

İlki Mart 2019’da yayınlanan podcast serisinin 94. bölümü 11 Aralık 2020 tarihinde yayımlanmıştır. Programın formatı https://nasil-olunur.simplecast.com/ ‘den alıntılayacak olursak, “Nilay Örnek mikrofonu mesleklerini ustalıkla icra ettiğini düşündüğü insanlara yöneltip onlara aynı soruyu soruyor; Nasıl Olunur?” şeklindedir.

Nilay Örnek, “Nasıl Olunur?” podcast serisiyle, Türkiye’de bu alanda önde gelen isimlerden, hatta öncülerden birisi haline gelmiştir ve programın sadık bir dinleyici kitlesi de bulunmaktadır.

Aralık 2020’ye gelindiğinde Üsküdar Belediyesi sosyal medya hesaplarında aşağıdaki duyuruyu yapar (https://twitter.com/hilmiturkmen34/status/1335510090301005829?s=20):

“Anadolu’nun binlerce yıllık yemek kültürünün izini süren önemli bir isim Ömür Akkor. 27 araştırma kitabı var, ünlü de bir şef. Ferman Akgül, güzel işlerle topluma örnek olan isimlere “Nasıl Olunur” diyor bizim için. İlk konuk Ömür Akkor. Bugün 16:00’da canlı yayına bekliyoruz.”

Resim

Programın moderatörü olarak belirtilen Ferman Akgül, ünlü Manga grubunun solistidir.

Kendi podcast serisiyle aynı isme (Nasıl Olunur?) sahip olan ve tanıtım bilgileri çerçevesinde (… güzel işlerle topluma örnek olan isimlere “Nasıl Olunur” diyor) ana temasının da aynı olduğu anlaşılan yeni programdan arkadaşları ve sosyal medya aracılığıyla haberdar olan ve bundan rahatsızlık duyan Nilay Örnek, Üsküdar Belediyesi ve programın moderatörü Ferman Akgül’e ulaşmaya çalışarak, konuyu konuşmak ve dostane uyarılarda bulunmak ister. (https://twitter.com/nilayornek/status/1335565782718230530?s=20)

Süreci detaylarıyla Nilay Örnek’in kaleminden okumak isteyenler, http://nilayornek.com/nasil-olunmaz-bence/ bağlantısını kullanabilir.

Ancak çabaları sonuçsuz kalır ve programın ilk bölümü planlanan günde gerçekleştirilir. (https://twitter.com/hilmiturkmen34/status/1335638914045014019?s=20)

Resim

Nilay Örnek programın yayımlanması, dahası online yayın esnasında durumu protesto eden çok sayıda mesajın silinmesi ve sonrasında yayının yorumlara kapatılması üzerine daha da hayal kırıklığına uğrar. (https://twitter.com/nilayornek/status/1335643239668469762?s=20):

Resim

Nilay Örnek’in çağrılarına bildiğimiz veya gördüğümüz kadarıyla Üsküdar Belediyesi veya Ferman Akgül tarafından yanıt verilmez.

Bunun üzerine Nilay Örnek, “Nasıl Olunur?” markasının kendisi adına tescil edilmesi için Türk Patent ve Marka Kurumu’na marka tescil başvurusunda bulunur. (Başvurunun kendisi tarafından yapıldığı Nilay Örnek tarafından teyit edilmiştir.)

Üsküdar Belediyesi sosyal medya hesaplarından ve bildiğimiz kadarıyla Ferman Akgül tarafından konu hakkında şu ana dek açıklama yapılmamıştır. Dolayısıyla, konunun kendileri tarafından ne şekilde değerlendirildiğini şu an için bilmiyoruz.

Bu aşamada, ilk tartışmaya şimdilik noktayı koyup, diğer tartışmayı aktarmaya geçiyoruz.

Tartışma 2 – Gereği Düşüldü v. FluTV

İlker Canikligil, Türkiye’de online yayıncılığın önde gelen isimlerinden birisidir ve kendisinin kurup sahibi olduğu FluTV kanalıyla internet üzerinden Türkiye için yeni çok sayıda içerik üretmektedir. FluTV, Türkiye için çok önemli sayılabilecek sayıda takipçiye sahiptir ve farklı alanlarda üretilen çok sayıda içerik takipçilere sunulmaktadır.

FluTV, 9 Aralık 2020 tarihinde aşağıdaki duyuruyu sosyal medya kanallarından yapar:

“Gün geçmiyor ki FluTV size yeni yeni sürprizler hazırlamasın! Bugün saat 16.00’da yeni programımız “Gereği Düşünüldü”nün ilk bölümüyle yayındayız! #AvukatOğuzMüftüoğlu @ilkercanikligil”

Resim

Farklı Kaydet isimli bir podcast kanalı bünyesinde yayın yapan ve kendisini “İki avukat kardeş @nobusra ve @furkanmoglu’nun hazırlayıp sunduğu @farklikaydet bünyesinde yer alan hukuk podcasti.” olarak tanımlayan Gereği Düşünüldü duyurulardan haberdar olur ve kendi iddialarına göre FluTV’de “Gereği Düşünüldü” programını yapacak Oğuz Müftüoğlu ile temasa geçerek bu ismin kullanılmaması konusunda uyarıda bulunur. Gereği Düşünüldü’nün sürece yönelik iddiaları, kendi Twitter hesaplarından alındığı haliyle, aşağıdadır: (https://twitter.com/DusunulduGeregi/status/1337112869637402627?s=20)

İlker Canikligil bu açıklamaya aşağıdaki yanıtı verir ve bu yanıt meseleyi takip edenlerin bazıları tarafından küçümseyici bir söylem olarak görülür: (https://twitter.com/ilkercanikligil/status/1337114198254489601?s=20)

Hatta, Farklı Kaydet kanalı yetkilisi olduğu anlaşılan bir kişi Twitter’da topu Nilay Örnek’e de atar, ancak Nilay Örnek topu temkinle karşılar ve durumların farklı olabileceği yönünde bir yanıt vermeyi tercih eder:

Bu arada İlker Canikligil Twitter hesabından, program isimlerinin (markalarının) kendisi için çok da önemli olmadığı mesajını veren bir Tweet gönderir: (https://twitter.com/ilkercanikligil/status/1337161594602721280?s=20)

Türk Patent ve Marka Kurumu web sayfasına bakıldığında ise 10 Aralık 2020 tarihinde iki tane farklı “Gereği Düşünüldü” başvurusunun yapıldığını görüyoruz. Bunlardan ilki anladığımız kadarıyla Gereği Düşünüldü kanalı sahiplerine, diğeri ise Canikligil’e ait olmalı. Bu bağlamda Twitter’daki söyleminin aksine gerçeklik düzleminde İlker Canikligil’in olaya bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinlerin ötesinde bir anlam yüklediği de söylenebilir.

İkinci tartışmayı da bu şekilde özetledikten sonra kendi gözlem ve çıkarımlarımıza geçiyoruz.

Gözlemler, Çıkarımlar ve Tespitler

Türkiye’nin en popüler içerik üreticilerinden iki ismin tarafı olduğu iki ayrı tartışmada, tartışmalardan birinin muhatabı eşit derecede (belki de daha) ünlü bir müzisyen ile birlikte bir Belediye’dir. Diğer tartışmada ise ünlü bir içerik üreticisinin karşısında hitap ettiği kitle ve takipçi sayısı sınırlı ünsüz bir diğer içerik üreticisi bulunmaktadır.

Her iki tartışmayı sosyal medyadan takip ettiğimiz kadarıyla, tartışmanın muhataplarının hitap ettiği kitleler de tartışmanın bir tarafında yer almayı tercih etmişlerdir. Örneğin, Nilay Örnek sosyal medya hesaplarının altı Manga grubu severlerin mesajları ile dolmuş, Nilay Örnek takipçileri ise canlı yayının yorum bölümünde ve Üsküdar Belediyesi hesaplarında sitemlerini belirtmiştir. Diğer tartışmada ise FluTV severler, Gereği Düşünüldü podcasti yayıncılarını tavırlarından dolayı sosyal medya üzerinden eleştirmişlerdir. Gereği Düşünüldü ve taraftarları ise sosyal medya üzerinden kendi haklılıklarını savunmuştur. Okuduklarımın ve söylem biçimlerinin bazıları beni de tahrik etse de, Twitter’ın cezbedici linç etme atmosferine girmeksizin ve aynı zamanda yazının objektifliğini koruma gayreti bağlamında, tartışmanın o kısmına dahil olmayı hiç istemiyorum.

Tartışmalarda göze çarpan birkaç husus özellikle yorumu hak etmektedir:

1- Marka mı Telif Hakkı mı?

İhtilaflar hakkında sosyal medyada yorum yapan birçok kişi “telif hakkı ihlali”nin varlığı veya yokluğu sorusu üzerinden gitmiş olsa da, her iki tartışma da asıl olarak marka hakkının korunması ile ilgilidir ve burada markalar programların isimleridir. “Nasıl Olunur?” veya “Gereği Düşünüldü” gibi ifadelerin telif hakkı bağlamında korunması mevcut meselelerdeki haller bağlamında mümkün değildir. Program formatlarına gelince, bunların temel olarak uzman bir konukla gerçekleştirilen sohbetler olduğu düşünülecek olursa, program formatlarının ilk kez karşılaşılan formatlar olmadığı açıktır. (Bu noktada her programa kendi özgünlüğünü katan sohbetlerin, soru biçimlerinin ve içeriklerin benzerliği, programların akış şekli gibi ek benzerlikler varsa, bunlar da elbette göz önüne alınmalıdır; ancak elimizdeki veriler bağlamında şu an için böyle bir yoruma girmiyoruz.)

Dolayısıyla, ihtilafların programların ismi temelinden kaynaklandığını, aynı program isminin benzer iletim medyası (internet kanalı, podcast) kullanılarak sunulmasından orataya çıktığı söylenebilir. Bu durumda karşımıza çıkacak temel fikri hak koruması biçimi ise markadır.

Zaten, tartışma taraflarından üçünün marka tescili başvurusunda bulunması da, tarafların bu doğru sonuca ulaştığının göstergesidir.

2- Program İsminin Korunması İçin Orijinal Olması mı Gereklidir?

Marka tescili için tescil başvurusuna konu işaretin anlamsız veya orijinal bir kelime olması gerekmez. Dünyanın en önemli markalarından birisi olan Apple, Elma anlamına gelen temel bir sözcüktür, Türkiye’deki pek çok ünlü markayı hafızanıza çağırın, farklı bir sonuca ulaşmayacaksınız.

Temel olan husus, başvuruya konu işaretin tescil talebinin konusu mallar veya hizmetler bakımından ayırt edici olması veya tanımlayıcı (niteleyici) olmamasıdır.

“Nasıl Olunur?” sorusunun çok özgün / anlamsız bir ifade olmadığı açık olsa da, bu ifadenin TV – radyo – podcast yayıncılığı gibi hizmetler bakımından tanımlayıcı olduğunu öne sürmek hayli güç olacaktır. Kaldı ki, bu tip programların isimleri genellikle içeriği biraz da olsun çağrıştırmalıdır ki, hitap ettiği kitle program hakkında biraz fikir sahibi olabilsin. Kanaatimizce, “Nasıl Olunur?” ifadesi anılan hizmetler bakımından tanımlayıcı değildir, en fazla çağrıştırıcı olarak nitelendirilebilir ve çok güçlü bir marka olmasa da ayırt ediciliğe sahiptir. Buna ilaveten ayırt edici olmayan veya tanımlayıcı işaretlerin, kullanım suretiyle ayırt edici nitelik kazanmaları da mümkündür ve Nilay Örnek bu hususu kolaylıkla iddia edebilecektir.

“Gereği Düşünüldü” ifadesi bakımından da durum kanaatimizce farklı değildir. Şöyle ki, “Gereği Düşünüldü” hukuki hizmetler için değil, podcast yayın hizmetleri için kullanılmaktadır ve bu nedenle de anılan hizmetler için ne tanımlayıcıdır ne de ayırt edici nitelikten yoksundur. Hukuk konusunda yayın yapmak isteyen bir kişinin “Gereği Düşünüldü” markasını (program ismini) seçmesi veya kullanması gibi bir zorunluluk da bulunmamaktadır. Tartışılan program ismi “Hukuki Haberler” veya “Hukuk Sohbetleri” olsa böyle bir iddia ortaya atılabilirdi, ancak kanaatimizce “Gereği Düşünüldü” terimi açısından böyle bir argüman çok iddialı olacaktır.

3- Ünlü Bir Yayıncı İstediği Program İsmini Kullanabilir mi?

Yanıt çok basit, elbette ki “Hayır.”

Bir hesabın/kanalın takipçi sayısının az olması, onun haklarının bulunmadığı veya haklarının takipçi sayısı daha fazla olanca serbestçe kullanılabileceği anlamına gelmez. Önemli olan ciddi sayılabilecek kullanımın bulunup bulunmadığıdır ve düzenli biçimde sürdürülen bir yayın söz konusu ise bu kolaylıkla iddia edilebilir.

Kullanım yoksa veya sadece göstermelik ise, aslında benim de kullanımdan kaynaklı hakkım var iddiasını öne sürmek pek anlamlı olmayacaktır.

4- O Zaman Ne Yapmalı?

Bir podcast, YouTube kanalı veya benzer yollarla içerik üretmek istiyorsanız, seçtiğiniz program/kanal ismi için öncelikle arama yapmanız yerinde olacaktır.

Google veya başka bir arama motoru benzer isimli programları çok muhtemelen karşınıza getirecektir ve ihtiyaç duyarsanız bu programın sahibiyle temasa geçebilmeniz için ihtiyaç duyabileceğiniz iletişim kanallarını size gösterecektir.

Çok bilmişler için baştan (gerçi yazının sonuna geldik) söyleyelim: Fikri Mülkiyet Hakları liberalizmde serbest rekabetin sınır taşlarından birisini teşkil etmektedir. Serbest rekabet başkalarının fikri mülkiyet haklarına serbestçe tecavüz edebileceğiniz anlamına gelmemektedir, fikri mülkiyet korumasının en güçlü olduğu ülkeler, günümüzde serbest rekabetin ve liberal teorinin şampiyonluğunu yapan ülkelerdir.

Sonuç

Program isimleri, programları yapanların veya yapımcıların markalarıdır ve bir hizmetin internet üzerinden sağlanması onun isminin serbestçe kullanılabileceği anlamına gelmez.

Markalar tescil edilmedikleri hallerde bile haksız rekabet çerçevesinde korunabilir, ancak tescilin sağladığı koruma çok daha geniş ve kolaylaştırıcıdır.

Podcast veya YouTube kanalınıza / programınıza isim seçerken, aynı isimli başka programların olup olmadığını araştırmanız ve gerekirse izin istemeniz kesinlikle yerinde olacaktır. Aksi durumlarda, ihtilafın diğer tarafı takipçilerini toplayıp (çağırmasına gerek yok, onlar kendileri toplanıyor), sosyal medyada sizinle buluşabilir ve devamı Twitter’da linç olabilir, bu da son günlerin en korkutucu olgusu bana sorarsanız.

Son Söz

Bu tartışmaların hukuki platformlara taşınmadan nezaket ve karşılıklı anlayış çerçevesinde de çözülebileceğine yönelik Nilay Örnek bakışı, benim de bakış açımı yansıtıyor. Objektif şekilde yazmaya çalıştım, ama Nilay Örnek’in aşağıdaki satırlarına harfiyen katıldığımı belirtmeden bitirmeyeceğim.(https://twitter.com/nilayornek/status/1337134178169741313?s=20)

Önder Erol ÜNSAL

Aralık 2020

unsalonderol@gmail.com

AVRUPA BİRLİĞİ’NİN COĞRAFİ İŞARET SİSTEMİNDE ÖNEMLİ GELİŞMELER

2020 yılını nihayet! geride bırakmaya kısa bir süre kala, AB’den coğrafi işaretlerle ilgili iki önemli haber geldi.

Haberlerden ilki; TMview ve DesignView gibi EUIPO tarafından geliştirilen ve AB Komisyonu işbirliğiyle oluşturulan GIview portalının kapısının, 25 Kasımda resmi olarak açıldığı. AB düzeyinde korunan tüm coğrafi işaretler, GIview aracıyla kolaylıkla görüntülenebiliyor.

https://www.tmdn.org/giview/  adresinden erişim sağlanan GIview portalında; AB nezdinde tescil edilerek korunan coğrafi işaretlerin yanı sıra, ikili veya çok taraflı uluslararası anlaşmalarla AB’de korunan yabancı coğrafi işaretler ile, yine bu anlaşmalar kapsamında diğer ülkelerde korunan AB coğrafi işaretleri hakkında bilgiler de yer alıyor.

GIview; AB’nin eAmbrosia veri tabanında bulunan coğrafi işaretlere ait olan bilgileri kullanıyor ancak daha fazlasına sahip. Coğrafi işaret üretici grubunun iletişim bilgisi, denetim mercii, haritalar, ürün fotoğrafları, ürünün tanımı, coğrafi sınır, sürdürülebilirlik beyanı vb bilgiler içeriyor. Portalda yer alması öngörülen bilgiler, orijinal ürünle orijinal olmayan ürünü ayırt etmeyi kolaylaştırmak amacıyla tasarlanmış.

EUIPO tarafından geliştirilen ve hak sahipleri ile uygulayıcı kurumlar arasında köprü kuran IP Enforcement Portalına (https://euipo.europa.eu/ohimportal/en/web/observatory/ip-enforcement-portal-home-page) da, GIview üzerinden geçiş sağlanabiliyor.

İkinci haber ise; tarım dışı ürünler için tüm AB’yi kapsar nitelikte bir coğrafi işaret sistemi oluşturulması konusunda gelinen nokta.

AB Komisyonunun resmi internet sitesinde yayımlanan bir duyuruda (https://ec.europa.eu/info/law/better-regulation/have-your-say/initiatives?page=1); tarım dışı ürünlere coğrafi işaret koruması sağlama amacıyla yürütülen çalışmalara, 30 Kasım – 28 Aralık tarihleri arasında, AB vatandaşlarının ve paydaşlarının görüş bildirebileceği belirtiliyor. Bu duyuru kapsamında verilen bilgileri, aşağıda özetliyoruz.

AB’nin şaraplar, distile alkollü içecekler, aromatize şaraplar ile diğer bazı tarım ve gıda ürünleri için tüm AB düzeyinde sağladığı sui generis coğrafi işaret koruması, mevcut durumda tarım dışı ürünler için söz konusu değil.

Murano cam ürünleri, Solingen çatal bıçak takımı, Donegal tüvidi, Halas danteli, Macael mermeri, Bolesławiec seramiği, Gablonz mücevheratı vb tarım dışı ürünler için coğrafi işaret koruması sağlanmakta ancak korumanın çeşidi, ülkeden ülkeye değişmekte. AB üyesi ülkelerin yarısından fazlası, diğer üye ülkelerden farklı özellikler taşıyan ulusal sui generis koruma sistemine sahipken, bir kısmı ise sadece marka veya haksız rekabete ilişkin kurallar çerçevesinde korumakta. AB nezdinde “ürünlerin kaynağı”, kolektif ya da bireysel marka vasıtasıyla sertifikalandırılabiliyor. Ancak “sanayi ve el sanatı ürünlerinin özelliklerinin, coğrafi sınır ile ilişkisi”nin sertifikalandırılması, mevcut AB düzeyi standartlar ile mümkün olamamakta.

AB içinde yeknesak yasal düzenlemelerin olmaması; tarım dışı ürünlerin üreticilerini reklam kampanyaları yürütürken, marka tescil ettirirken ya da haksız kullanımlara karşı mücadele ederken hukuki belirsizlik içine sürüklemekte. Üreticilerin bu ürünler için yatırım yapma, niş pazar oluşturmak için işbirliği yapma ve iş becerilerini koruyarak gelecek nesillere aktarma konusunda cesaretlendirilmeye ihtiyacı var. Aksi takdirde özellikle küçük üreticiler, potansiyel pazar fırsatlarını kaybetme tehdidiyle karşı karşıya kalacak.

Tarım dışı ürünlerin üretildiği yerler, genellikle az yatırım yapılan ve AB’nin çok fazla bilinmeyen bölgeleri olduğundan, kültürel mirasın korunması ve turizm potansiyelinin artırılmasına gereksinimleri bulunmakta.

Ayrıca satıcıların, genellikle üçüncü ülkelerde üretilmiş ürünleri orijinal ürün olarak satmaları, kolektif iyiniyeti zedelemekte. Orijinal ürünlerin üreticileri açısından bu durum, haksız rekabet anlamına gelmekte ve pazar kaybına yol açmakta. Diğer taraftan tüketicilerin orijinal ürün ile orijinal olmayan ürünü ayırt etmesini de zorlaştırmakta.

AB, tarım dışı ürünler için yeknesak nitelikte sui generis koruma sisteminin bulunmamasının, küresel düzeydeki itibarını zayıflattığı düşüncesinde. AB üyesi olmayan ülkelere ait tarım dışı ürünler AB nezdinde coğrafi işaret olarak korunamadığından, bu ülkeler, AB’nin tarım ürünlerini korumakta isteksiz davranmakta.

AB, 2019 yılı Kasım ayında Cenevre Metnine taraf oldu. Cenevre Metni vasıtasıyla tarım dışı ürünler için de diğer ülkelerde koruma elde edilmesi mümkün olabilecek. Bu sebeple AB, Cenevre Metninin sunacağı bu önemli  fırsatı da en iyi şekilde değerlendirmek niyetinde.

Buraya kadar anlatılanlar, AB’nin tarım dışı ürünler için coğrafi işaret korumasına olan ihtiyacını özetliyor. Ancak AB’nin yaptığı çalışmalar, bu hususta karşı argümanların da bulunduğunu gösteriyor.

Coğrafi işaretlerin yerel ve geleneksel üretim yöntemlerinin inovasyonu ve rekabeti azalttığı, bu nedenle her zaman tüketicinin lehine sonuç doğurmadığını savunanlar mevcut. Coğrafi işaretlerde “coğrafi sınırın ürün üzerindeki etkisi”nin aşırı derecede zorlanarak adeta dayatma haline getirildiği ve bu nedenle de üreticilerin, potansiyel küresel tedarik zincirlerinden yararlanma olasılıklarının sınırlandırılarak, üretim maliyetlerinin arttırıldığı iddia ediliyor. Ayrıca tarım dışı ürünlerin coğrafi sınırdan özellik kazanmış olduğunun ispatlanabilmesinin çok zor olduğu, bu ürünlerdeki asıl rolün, sadece ustalık becerisine atfedilebileceği vurgulanıyor.

AB’nin İşleyişi Hakkındaki Antlaşmanın 118 inci maddesine göre, AB’nin bir bütün olarak ticaretini etkileyen sınai mülkiyet hakları konusundaki yasal düzenlemelerin, yeknesak niteliğinin bulunması gerekmekte.

AB Komisyonu İç Pazar, Sanayi, Girişimcilik ve KOBİ Genel Müdürlüğü, coğrafi işaret korumasının tarım dışı ürünlere genişletilmesine yönelik çalışmalarda, esas olarak 2009 yılından itibaren yayımlanan çalışmaları dikkate almış. Ancak konunun mihenk taşını; 2014 yılında hazırlanan AB Komisyon Raporu (Commission green paper) ile 2015 yılında AB Parlamentosunca onaylanan rapor (initiative report) oluşturuyor.

AB Komisyonu, tarım dışı ürünler için AB düzeyinde sağlanacak coğrafi işaret korumasının olası etkilerinin, aşağıda belirtilen şekilde gerçekleşeceğini tahmin ediyor.

  • Ekonomik etki: Uzun vadede AB içi ticarette yaklaşık % 4,9-6,6’lık artış (37,6-50 milyar Euro) sağlayacağı, söz konusu bölgelerdeki istihdamı % 0,12-0,14 oranında artıracağı ve AB’nin genelinde 284.000-338.000 yeni iş yaratacağı. Ayrıca 2013 yılında yapılan bir çalışmada elde edilen veriler; tarım dışı coğrafi işaretli ürünlerin %16’sının sadece AB iç ticaretine, %86’sının ise AB içi ve/veya dışı ticarete konu olduğunu göstermiş. Özellikle bıçaklar, çatal bıçak takımları, değerli taşlar ve mücevher ve gibi lüks segmentlerdeki ürünlerin ihraç edilme potansiyeli daha yüksek olduğundan, tarım dışı ürünlere AB düzeyinde coğrafi işaret koruması sağlanmasının, AB’nin dış ticaretini de olumlu yönde etkileyeceği beklentisi var.
  • Sosyal etki: AB’nin kültürel mirasının gelecek nesillere aktarılmasını sağlamak üzere üreticileri, kalifiye işçi yetiştirmek için cesaretlendireceği.
  • Üreticileri haksız rekabetle mücadele etmek için cesaretlendirecek ve böylelikle mülkiyet hakkı gibi temel hakların etkinliğini artıracak.
  • Sınai mülkiyet haklarının tescili ve yaptırım konularında uygulama birliği ile uygulamada sadeleştirme sağlayarak, gerek üreticiler gerekse ilgili kurumlar üzerindeki yükü ve maliyeti azaltacak.

25.11.2020 tarihinde kabul edilen AB Sınai Mülkiyet Eylem Planında; tarım dışı ürünlere AB düzeyinde coğrafi işaret koruması sağlanmasının olası maliyet ve faydalarını ortaya koyacak etki analizi çalışmasını takiben, AB Komisyonu tarafından bu konuda karar verileceği belirtilmekte. Etki analizinin 2021 yılı üçüncü çeyreğinde hazırlanması öngörülmekte olup, muhtemel politika seçenekleri ise aşağıdaki gibi sıralanmakta.

  • Hiçbir şey yapmamak.
  • Ulusal düzeyde ihtiyari tedbirler uygulamak.
  • Uyumlaştırılmış ulusal koruma sistemleri oluşturmak.
  • AB düzeyinde geçerli, yeknesak nitelikte sui generis bir koruma sistemi oluşturmak.
  • Marka sisteminde güncelleme yaparak üreticilerin ihtiyaçlarına cevap veren bir sertifika markası veya kolektif marka temeli oluşturarak “ürünlerinin özelliklerinin coğrafi kaynak ile ilişkisi”nin garanti edilmesini sağlamak.

AB’nin sunmuş olduğu seçenekler, AB’deki farklı menfaat grupları arasında çetin bir mücadele bulunduğunu düşündürüyor bize.

Cenevre Metninin 10 uncu maddesiyle; Cenevre Metninin temel şartlarına bağlı kalmak kaydıyla, coğrafi işaretlere sağlayacakları koruma sisteminin türü konusunda akit taraflara özgürlük tanındığı için AB’nin, Cenevre Metninden faydalanma düzeyini artırmak için tarım dışı ürünlere “sui generis yeknesak bir koruma sistemi” oluşturması da zorunlu değil. Bu durum, konunun karşıtlarının eline önemli bir koz verir nitelikte.

AB nezdinde yürütülen çalışmalarda bahsi geçen coğrafi işaret korumalı tarım dışı ürünler arasında, ülkemizde çok sayıda tescil bulunan halı ve kilimlere rastlamadık. 1151/2012 sayılı AB Tüzüğü uyarınca tüm değil, sadece belirli bazı tarım ve gıda ürünlerinin coğrafi işaret koruması kapsamına alındığı göz önünde bulundurulduğunda, AB’nin “tarım dışı ürünler” başlığı altında tam olarak hangi tür ürünlere koruma sağlayabileceğini de merakla beklemekteyiz.

Gonca ILICALI

Aralık 2020

gilicali12@gmail.com

Kaynaklar:

WINTER IS COMING! FANTEZİ BİR KELİMENİN TESCİL EDİLEBİLİRLİĞİNE DAİR BREZİLYA’DAN BİR KARAR

Winter is coming (kış geliyor) diye diye Game of Thrones (Taht Oyunları) dizisi bizi sekiz koca yıl boyunca ekranlara kilitledi. Zaten dizinin İzlanda ve İrlanda’da çekilen bölümleri ağır kış şartlarında çekiliyordu, daha ne kadar kış gelebilirdi ki Allah aşkına! Demir tahta kim oturacak diye aramızda bahislere tutuştuk yıllarca, benim favorim Arya Stark idi ama maalesef taht bana göre hak edene yar olmadı.  

Game of Thrones dizi sektörünü dönüştürüp ona yeni bir boyut kattı ve kesinlikle çıtayı yukarı taşıdı.  Dizi aynı anda dört farklı ülkede çekiliyordu, kostümler ve kullanılan her eşya özenle elde çizilip oluşturuluyordu, her sezonda sayısız yeni karakter diziye dahil ediliyor ve eski karakterlerden birçoğu öldürülüyordu, sezonlar az sayıda  bölümden oluştuğu halde dinamik yapı  hep korunuyordu ve her bölüm sinema filmi tadındaydı.  Özellikle İzlanda’da çekilen  kısımlar şahaneydi! HBO yapımı bu dizi  George R. R. Martin’in epik fantezi serisi Buz ve Ateşin Şarkısı’ndan uyarlanmıştı. Aslına bakarsanız R.R. Martin “Buz ve Ateşin Şarkısı” derken İzlanda’ya referans veriyordu, zaten olaylar da İzlanda söylencelerinden/efsanelerinden temelleniyordu. İzlanda hakkında biraz bilgi sahibi olanlar burasının  gerçekten de buz ve ateş ülkesi olduğunu çok iyi bilir, çünkü orada yanardağların dibinde buzul göllerine rastlanır, İzlanda bir hayal ülkesidir adeta.

Dizinin öne çıkan karakterlerinden biri Emilia Clarke tarafından canlandırılan ve “Ejderhaların Annesi” diye anılan Batıdiyarı’nın veliahtı Daenerys Targaryen idi.Kısaca “Khaleesi” diye anılan bu karakter o kadar sevilmişti ki dizinin oynadığı dönemde birçok kişi yeni doğan kız bebeklerine Khaleesi adını verdi. Kitapların ve dizinin bir  özelliği de Khaleesi için hayali bir dil yaratılmasıydı.     

Kaleesi, ejderhalarının düşmanlarına alev püskürtmesini istediğinde onlara “DRACARYS” diyerek komut veriyordu. Bu George R.R. Martin tarafından yaratılmış “Valyrian” dilinde bir kelime idi. Yani  “DRACARYS” hayali/yaratılmış/fantezi bir dilde geçen bir kelime idi. Peki bu kelime marka olarak tescil edilebilir mi? Bu soruya Brezilya Marka ve Patent Ofisi’nin cevabı “hayır” olmuş.  

Brezilya’da 16/04/2019 tarihinde DRACARYS kelimesi için 33. Sınıfta değişik alkollü içecekleri kapsayan bir marka başvurusu yapılıyor. 17/07/2019 tarihinde HBO şirketi bu başvuruya itiraz ediyor. HBO yaptığı itirazda Brezilya Fikri Mülkiyet Kanunu’nda yer alan “edebi, artistik veya bilimsel  eserler ve bunların telifle korunan başlıkları, karıştırmaya sebep olacaksa veya (hak sahibiyle) bağlantılıymış izlenimi yaratıyorsa marka olarak tescil edilemez” şeklindeki maddeye dayanıyor. 

Brezilya Telif Hakları Kanunu’na göre telifle korunan eserler “insan tarafından yaratılmış, herhangi bir formda ifade edilmiş  veya herhangi bir  formda somutlaşmış, somut veya soyut, halihazırda bilinen veya gelecekte oluşacak formlardaki eserler” olarak tanımlanırken bunlara örnek olarak edebi eserlerin metinleri, artistik veya bilimsel eserler ve görsel-işitsel işler örnek olarak verilmiş. Bu durumda  DRACARYS kelimesini bu tanımlamanın içine sokmak biraz zor görünüyor aslında.

HBO şunları savunmuş itirazında temel olarak;

— DRACARYS yaratılmış bir kelime olduğundan başvuru sahibinin bu kelimeyi marka olarak tescil ettirmek için seçmesinde haklı bir neden yoktur. Başvuru sahibinin yegane amacı Game of Thrones dizisinin yarattığı şöhretten haksız faydalanmaktır.

— Bir ejderhanın ateş püskürtmesi ile alkollü bir içeceğin boğazda yarattığı yanma hissi arasında bir bağlantı vardır.

HBO’ya göre yukarıda  belirtilen temel iki husus bir ilişkilendirme ihtimali ortaya çıkarmaktadır.

Dosyayı inceleyen uzman telif hakları perspektifinden itirazı kabul ediyor ve DRACARYS kelimesinin tescilinin edebi ve artistik eserlerin başkaları adına marka olarak tescil edilemeyeceği hükmüne aykırılık oluşturacağını belirtiyor. Ve ayrıca,diyor uzman,  “her ne kadar “DRACARYS” sadece yaratma/hayali bir kelimeyse de bu kelime bir ürün üzerinde kullanıldığında hukuka aykırı bir bağlantı-ilişkilendirme gösterecek kadar bir bilinirliğe ulaşmış durumdadır.” Yani diğer bir anlatımla uzman diyor ki DRACARYS markasını taşıyan bir ürünle karşılaşan tüketiciler söz konusu ürünü Game of Thrones dizisi ile ilişkilendirecektir.

Başvurunun reddine dair karar Mayıs 2020 tarihinde veriliyor ve başvuru sahibi süresi içinde üst itiraza başvurmayınca dosya bu şekilde kapanıyor.

Hamiş; DRACARYS diye başvuru yapan birinin böyle bir tescili niçin almak istediği çok açık bence de,  Game of Thrones dizisinin ve bunun dayandığı kitapların ününden faydalanmak. O sebeple Brezilya Marka Ofisi’nin kararının doğru olduğunu düşünüyorum. Aslına bakarsanız bu tip dosyalar dünyanın birçok ülkesinde Marka ve Patent Kurumlarının önüne gelebiliyor, başvuru sahibinin  niyeti açık biçimde görülebiliyor olsa da kararın  hangi maddeye dayandırılabileceği ise bazen tartışmaya neden olabiliyordur muhtemelen.

Özlem Fütman

Kasım 2020

ofutman@gmail.com

Fincan? Kupa? Mug? Kahveyi Kupasından Tanır mısınız?

Honoré de Balzac günde 50 fincan kahve içen bir kahve bağımlısıymış. Kahve yapacak vakti olmadığında da kahve çekirdeklerini çiğnermiş. Orhan Veli de kahveyi fincanla içmek yetmediğinden, bira bardaklarına doldurarak içermiş. Kahve tiryakisi olunduğunda kahveyi hangi fincandan içtiğinizin bir önemi olmayabilir. Ancak söz konusu fikri mülkiyet hukuku olduğunda, kahve kupası tasarımının veya şeklinin marka olarak tescil ettirilerek korunması son derece önemli olabilir.

Örneğin incelememize konu kararda, Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (“EUIPO”) Temyiz Kurulu, 8 Ocak 2019[1] tarihinde, Alman menşeli kahve üreticisi Jacobs Douwe Egberts DE GmbH (“Jacobs”) şirketine ait ve 30. sınıftaki başta “kahve” ve benzeri mallar için tescil edilmek istenen ve Dünya Fikri Mülkiyet Ofisi (“WIPO”) nezdinde başvuruya konu edilen (IR no. 1367933) ve Almanya’da hâlihazırda marka olarak tescilli olan ünlü yeşil kahve kupası şeklinin tescil istemi reddetmiştir.

Jacobs’un EUIPO nezdinde Avrupa Birliği (“AB”) markası olarak tescil edilmesi istemiyle yaptığı başvuru, marka inceleme uzmanı tarafından ilk aşamada reddedilmiştir. Uzman özetle:

  • Siluetin temel kahve kupası şeklinden ayrılmadığı ve ne “J” harfi şeklindeki kulpun ne de zeytin yeşili renginin ve kupanın şeklinin bunu değiştirdiği,
  • Kulpun “J” harfi şeklinin belli belirsiz olduğu ve bu nedenle söz konusu başvuruya bir ayırt edicilik katmadığı ve “J” harfi şeklinin sıradan bir kahve kupasının kulpunun şeklinden ilgili başvuruya ayırt edicilik kazandıracak kadar farklı olmadığını,
  • İlgili şeklin Topluluk tasarımı[2] (başvuru numarası 001170781) olarak tescil edilmiş olmasının AB markası olarak tescil edilmesi isteminin incelenmesinde dikkate alınmayacağı

değerlendirmelerinde bulunmuştur.

Bunun üzerine başvurucu Jacobs, özellikle kahve kulpunun “J” harfi şeklinde oluşunun, üç boyutlu şekli diğer benzerlerinden tamamen ayırdığı ve şekilde ilk dikkat çeken özellik olduğu, zeytin yeşili rengin başvuru sahibinin markasının temel unsurlarından biri haline geldiği iddiaları ile ret kararını Temyiz Kurulu’na taşımıştır. Temyiz Kurulu’nun temel olarak üzerinde durduğu sorunlar, yorumlarımız ile birlikte aşağıda şekil ve renk unsurları kapsamında iki başlık altında incelenecektir.

I. Kahve Kupasının Kulpunun Şekli

Üzerinde durulan temel soruların ilki kahve kupasının kulpunun “J” harfi şeklinde olması ve bu unsurun ilgili marka başvurusunu diğer benzerlerinden ayırıp ayırmadığına ilişkindir. EUIPO nezdinde bir araştırma yapıldığında;

  • Kulpu insan eline benzeyen [3],
  • Kulpu “A” harfi şeklinde olan [4],
  • Yine bir kahve üreticisi olan Illy’e ait ve kulpu “o” şeklinde olan [5]

üç boyutlu şekil markalarının tescilli olduğu görülecektir.

İlgili kararda EUIPO Temyiz Kurulu, başvuruya konu kahve kupasının kulpunun “J” harfi şeklinde olmasının ilgili başvuruyu benzerlerine kıyasla ayırt edici kılmadığı ve “J” harfi şeklinin sıradan bir kahve kupasının şeklinden çok bir farkının olmadığı üzerinde durmuştur. Özellikle başvuru sahibi Jacobs’un aslında “J” harfi şeklinde olan kulpun ayırt edici olduğunu ispatlamaya yönelik olarak sunmuş olduğu kahve kupası görsellerini incelemiş ve ilgili görsellerdeki bazı kupa kulplarının da “J” harfine benzediğini belirtmiştir. Kararda yer alan ve inceleme sırasında işaretlenmiş görsel (üç ayrı kupanın kulpları “J” harfine benzer görülerek işaretlenmiş), aşağıda dikkatinize sunulmuştur:

II. Kahve Kupasının Rengi

İlgili kararda üzerinde durulan bir diğer sorun, Jacobs’un markası ile özdeşleştiğini iddia ettiği zeytin yeşili renginin, başvuruya konu kahve kupasına ayırt edici nitelik kazandırıp kazandırmadığıdır.

Temyiz Kurulu değerlendirmesinde, marka inceleme uzmanının zeytin yeşili renkle ilgili olarak rengin kahve kupaları için sıra dışı olmadığı ve tüketicilerin anında ürünün kaynağını ayırt etmesini sağlamadığı yönündeki değerlendirmelerini benimsemiştir.

Konu kahve kupasının renginin ayırt ediciliği olduğunda, Société des Produits Nestlé S.A. şirketinin “Nescafe” markası ile bütünleşen ünlü kırmızı kahve kupası akıllara gelebilir. Belirtilmelidir ki, görselini sağ tarafta görebileceğiniz kırmızı kahve kupası, EUIPO[6] ve pek çok AB üye devletinin fikri mülkiyet ofisleri nezdinde tescillidir. Ayrıca, ilgili kahve kupası şekli Türkiye’de 2014 43176 ve 2004 09724 sayıları ile tescillidir.

Jacobs, bu ve buna benzer pek çok kahve kupasının ayırt edici bulunarak EUIPO nezdinde tescil edilmiş olmasının kendi başvuruları için emsal teşkil etmesi gerektiği savunmasında bulunmuştur. Temyiz Kurulu, ilgili tescillerin bazılarının eski tarihli olduğunu ve her ne kadar kararlarında tutarlı olması gerektiği doğruysa da, her zaman markaların tescil edilebilirliği ile ilgili güncel gelişmeler ışığında yeni yaklaşımlar benimsenebileceğini savunmuştur.

EUIPO, özellikle kelime veya çizim içermeyen yalın haldeki üç boyutlu şekillerin marka olarak tescili konusunda ayırt ediciliği başlı başına bir ret nedeni olarak ele aldığı oldukça katı yaklaşımını bu kararında bir kez daha vurgulamıştır.

Yine de üç boyutlu şekillerin EUIPO nezdinde AB markası olarak tescil edilmesinin mümkün olmadığını söylemek doğru olmayacaktır. Yukarıda da örnek olarak bahsettiğimiz tesciller ele alındığında, üç boyutlu şekillerin:

  • Önemli ölçüde ayırt edici nitelik taşıması,
  • Uzun süreli ve yaygın kullanılan ve böylece piyasada ayırt edici hale geldiği açık şekilde ispat edilebilir olması

hallerinde, şekil markası olarak tescillerinin mümkün olduğu söylenebilecektir.

Söz konusu Temyiz Kurulu kararın akabinde, Jacobs’un üç boyutlu kahve kupası markası reddedilmiştir. Sonuç olarak, incelediğimiz söz konusu karar ışığında EUIPO’nun şekil markalarının tescilinde aradığı, uzun süreli ve yaygın kullanım sonucu piyasada ayırt edici hale geldiği açık şekilde ispat edilebilir olma kriterini dar yorumladığı çıkarımı yapılabilecektir.

Güldeniz DOĞAN ALKAN

Kasım 2020

guldenizdogan@hotmail.com


[1]https://euipo.europa.eu/copla/trademark/data/W01367933/download/CLW/APL/2019/EN/20190108_R1682_2018-2.pdf?app=caselaw&casenum=R1682/2018-2&trTypeDoc=NA

[2] https://www.tmdn.org/tmview/#/dsview/detail/EM700000001170781-0001

[3] https://www.tmdn.org/tmview/#/tmview/detail/EM500000010086072

[4] https://www.tmdn.org/tmview/#/tmview/detail/EM500000002768216

[5] https://www.tmdn.org/tmview/#/tmview/detail/EM500000015733471

[6] https://www.tmdn.org/tmview/#/tmview/detail/EM500000002801702

KOMİK BİR İHTARNAME!

Yıllar evvel, Alaçatı’da son derece iyi bilinen bir otelin sahibi olan müvekkilimiz adına bir ihtarname göndermiştik. Karşı taraf başka bir tatil beldesinde yerleşik idi ve müvekkilin tescilli markası da olan otelinin ismiyle hemen hemen aynı isimde bir otel açmıştı.  İhtarnamenin sonunu malum şekilde   “…belirtilen hususlar yerine getirilmezse üzülerek bildirmek isteriz ki aleyhinize her tür yasal yollara başvurulacak olup…” vs diye bitirmiştik. Karşı taraf gönderdiği cevapta  özetle “Ne alakası var, bir kere otellerin ismi hiç benzemiyor. Ama ben şimdi sizinle uğraşamayacağım o sebeple otelimin adını değiştiriyorum” demişti ki buraya kadar her şey tamamdı, ama cevabın son kısmı bana göre çok komikti çünkü demişti ki “Ayrıca ihtarnamenizde belirtilen hususlar yerine getirilmezse “üzülerek” tarafıma karşı yasal yollara başvurulacağını söylemişsiniz. Hayır yani siz avukat değil misiniz, neden işinizi yaptığınız için üzülüyorsunuz, bu konunun duygularla ne alakası var hiç anlamadım. Gerekirse dava da açarsınız, Mahkemeye de gidersiniz, ne var bunda.” !!! Eminim bir süre avukatlık mesleğini icra edenler birazcık heybelerini karıştırsalar bunun gibi hatta bundan da komik cevaplarla-olaylarla karşılaştıklarını gülerek hatırlayacaklardır.

Meslek yaşamımda pek çok kez dilekçe-ihtarname vs hazırlarken aklıma komik şeyler gelmiştir ama bunları  kağıda dökmedim, fakat bazen saygıyı bozmadan hafif sarkastik  argümanlar/cevaplar yazmak durumunda bırakıldığım doğrudur.  Ciddiyeti illa da biraz somurtmak-kaşımızı kaldırmak-ağdalı cümleler kurmakla özdeşleştiren bir kültürümüz var sanki, halbuki bazen tek bir espiri gülle gibi karşınızdakinde ağır hasar yaratma kabiliyetine haizdir; İngilizler mesela komik görünen ciddi mesajlar  vermenin üstadıdır! Amerikalıların da espiri kaldırma kapasitesi fena sayılmaz ve konuşma özgürlüğü çerçevesinde birçok şeyi çekinmeden söylerler. 

Günümüzde sosyal medyanın “kelebek etkisi” kavramını bambaşka bir boyuta taşıdığı aşikar, o yüzden kime-neyin-nasıl söylendiği azami önem taşıyor, çünkü her şey aniden viral olabiliyor ve negatif bir durum bumerang gibi dönüp markaları vurabiliyor. O yüzden bazen işi hafif espiriyle yönetmekte fayda olabiliyor sanki. Mesela Netflix’in Chicago’da Stranger Things konseptinde bir bar açan kişiye yazdığı oldukça espirili ihtarnamenin sonunu “Dediklerimizi yapın, annenizi arayıp (sizi şikayet etmek) zorunda bırakmayın bizi.” diye bitirmesi çok komikti. Tabii ki ihtarnamede talep edilenler yerine getirilmezse karşı taraf Netflix’in gözünün yaşına bakmadan kendisine dava açacağını gayet iyi biliyordu, ama mesele Netflix’in konuyu ilk etapta nasıl ortaya koyduğundaydı.  

Geçenlerde yine böyle bir espirili ihtarname olayı gündeme geldi, hatta bu olay New York Times gibi pek çok basın organında da yer aldı çünkü ihtarname metni son derece kısa ama sarkastik bir dille kaleme alınmıştı. Olay şöyle; Doobie Brothers isimli müzik grubunun avukatı, aktör Bill Murray’a bir mektup/ihtarname göndermiş. Mektubun orijinalini yazının altına koyduk, okumak isteyenler için. Mesele Bill Murray’in sahibi olduğu markayla sattığı bazı t-shirtlerin reklamında Doobie Brothers’ın Listen to the Music isimli şarkısını izinsiz şekilde kullanmasına ilişkin. Müzik grubunun vekili mektupta müvekkilini ve konuyu iki cümleyle izah ettkten sonra şöyle diyor ;

Bu şarkının güzel olduğu konusunda bizimle hemfikir olduğunuzu biliyoruz çünkü Zero Hucks Given adını verdiğiniz t-shirtlerin reklamında kullanmaya devam ediyorsunuz. Ama şarkıyı kullanmak için bize bir ücret ödemediğiniz düşünülürse belki şirketinizin adını Zero Bucks Given olarak değiştirmelisiniz.   

Anladığımız kadarıyla müvekkilin başka şarkılarını da reklamlarda kullanıyorsunuz. Görünüşe göre müvekkilin müziklerini sizden daha fazla izinsiz kullanan yegane kişi Donald Trump.

Şimdi ihtarnamede Amerikan Telif Hakları Yasası’nın ilgili maddelerinin yazılması gereken bölüme geldik. Benim burada Yasa’nın ilgili bentlerini filan yazıp sizi bu maddelere uygun davranmadığınız için suçlamam ve sizi sonsuza kadar lanetlemekle tehdit etmem gerek , ama Kanun’a bakıp bunları yazmaya  üşeniyorum. Hem zaten siz bu dediklerimi halihazırda Garfield filmleriyle elde ettiniz.Ayrıca  siz zaten para ödemeden reklamlarınızda bu müzikleri kullanamayacağınızı biliyorsunuz.

Aslında t-shirtler o kadar çirkin olmasaydı biz neredeyse durumu kabul edebilirdik. Ama durum bu, elden bir şey gelmez. Jean Paul Sartre’ın ölümsüz sözcüklerinde dediği gibi  “Au revoir Golfer. Et payez!

Mektubun sonunda yer alan “Jean Paul Sartre’ın ölümsüz sözcüklerinde dediği gibi  “Au revoir Golfer” Murray’in 1980 yılında oynadığı Caddyshack filminde canlandırdığı  karakterin  “In the immortal words of Jean Paul Sartre, ‘Au revoir, gopher!” repliğine bir atıf, sondaki “gopher” kelimesini Murray’in golf giysileri satmasına atfen “Golfer” olarak değiştirmiş avukat!. Yine Fransızca devamla “Et payez” ise gördüğümüz kadarıyla “ve öde/ve ödemeyi yap” demek.  Mektupta Garfield filmlerinden bahsedilmesinin de bir anlamı var çünkü 2004 yılında Murray bir Garfield filminde tembel kedi Garfield’i seslendirmişti; Lost in Translation ile Golden Globe kazandıktan ve Oscar’a aday olduktan sonraki bu seçimi şaşkınlıkla karşılanmış ve pek de onaylanmamıştı. Avukat mektupta çekinmeden Murray’in kariyerindeki bu sorgulanan kısma atıf yapmış.

Mektup baştan sona ironi ve taşlama kokuyor ama meramını da anlatıyor. Bill Murray’ın avukatı buna karşı yine aynı esprili tonda bir cevapla Mahkeme’ye gidilirse Doobie Brothers’ın şansının düşük olabileceğini belirtip mektubun sonunda da Murray’ın bahsi geçen t-shirtlerinden birkaç tanesini avukata göndermeyi önermiş (ama açık söyleyeyim Doobie Brothers vekilinin mektubu çok daha komik bence!). Tahminimce taraflar bu işi Mahkeme’ye gitmeden aralarında çözerler. Ama meselenin ifade edilişindeki tona bakınca insan “Sadece Amerika’da olur (only in America)” demekten kendini alamıyor değil mi?  

Özlem Fütman

Ekim 2020

ofutman@gmail.com

BİR İNSAN ÖMRÜNÜ NEYE VERMELİ?

RUTH BADER GINSBURG ANISINA

Amerika Birleşik Devletleri yargı sisteminin tepe noktası Supreme Court’un hakimlerinden Ruth Bader Ginsburg (RBG) 87 yaşında Washington D.C’de vefat etti. Ölümü Amerika’da ve dünyanın pek çok başka ülkesinde derin bir üzüntü  yaratırken, Kasım ayında ABD’de yapılacak seçimler düşünüldüğünde bu ölüm Amerika’da liberaller başta olmak üzere toplumun ciddi bir kesiminde hem kaygı yarattı hem de insanları seçimde oy vermeye teşvik eden kampanyaların yeni bir ivme kazanmasına sebep oldu. Ginsburg, Supreme Court tarihi boyunca bu Mahkemeye atanmış ikinci kadın hakim idi, bu pozisyona Bill Clinton tarafından atanmıştı, Mahkeme’ye 27 yıl boyunca hizmet verdi ve vefat ettiğinde Mahkeme’nin en yaşlı üyesiydi.

Bir hakimin ölümünün nasıl böyle yaygın ve derin bir etkisi olabildiğini anlamak için Supreme Court’a, hakimlerin buraya ne şekilde atandığına ve  tabii ki Ginsburg’un kim olduğuna bakmak lazım.

Supreme Court Amerika’yı şekillendiren bir  Mahkemedir ve verdiği kararlar ülkenin gideceği yöne etki eder. Atanan hakimler ölene kadar yada kendi istekleriyle  emekliye ayrılana kadar görevde kalırlar. Supreme Court hakimlerini ABD Başkanı seçer  ve göreve kabullerini Senato onaylar. Dolayısıyla, Başkan bir hakim seçerken kendi politik doğrularına daha yakın dünya görüşüne sahip adaylara öncelik tanıyabilir; işte bu durumdan dolayı boşalan her koltuğun kiminle doldurulacağı hemen her zaman ciddi toplumsal tartışmalara sebep olur. Mahkemeye atama yapıldıktan sonra Supreme Court Hakimlerinin sağlık durumları dahi bir kamusal konudur artık Amerika’da. Hemen söyleyelim, Ginsburg çok uzun yıllardır  kanser ile mücadele ediyordu ancak buna rağmen bütün bu süreç boyunca sadece iki oturuma katılmamış, hatta tedavi aldığı günlerin ertesinde bile dosyaları üzerinde çalışmaya devam etmiş ve işe gitmişti.  

Ginsburg tüm yaşamı ve hukuk kariyeri boyunca toplumsal cinsiyet eşitliğini savunmuş, ülkesinin bu konuda önünü açmış ve devrim niteliğinde kararlara imza atmış  biriydi.

1933 doğumlu RBG sanat alanındaki bakalorya eğitimini Cornell Üniversitesi’nde sınıf birincisi olarak tamamladı, Cornell’de Martin Ginsburg ile tanışarak evlendi ve hemen ilk çocukları Jane dünyaya geldi; evlilikleri Martin ölünceye kadar  tam 56 yıl sürdü.

Cornell’den mezun olduktan sonra 1956 yılında karı-koca Harvard Hukuk Fakültesine gittiler. Harvard’da ki sınıf 500 erkek ve sadece 9 kız öğrenciden oluşuyordu. O dönemde kadınlara dair toplumsal algıyı en iyi özetleyen şey belki de Harvard Hukuk Fakültesi Dekanının bu 9 kız öğrenciyi kendi evine akşam yemeğine çağırdıktan sonra onlara “Neden bir erkek öğrencinin yerine geçerek (onların hakkını yiyerek) Harvard Hukuk Fakültesine girdiniz?” diye sorduğu andır. RBG kendisiyle yapılan bir röportajda “hukuk eğitimim boyunca bize ders veren bir tane bile kadın hocamız olmadı” demişti. Harvard’da okurken Martin kansere yakalanınca Ruth aynı anda hem kocasının hem kendisinin derslerine girdi, hem de kocası ile kızları Jane’e tek başına baktı.  

Kocasının New York’dan gelen bir iş teklifini kabul etmesi üzerine Ginsburg Columbia Hukuk Fakültesine transfer oldu. Hukuk eğitimi boyunca hem Harvard’dayken  hem de Columbia’dayken fakülte dergilerinde editörlük  yapan ilk kadındı.

Mezuniyetinin ardından genç ve hevesli bir avukat olan Ruth, pırıltılı ve sağlam okul geçmişine rağmen,  maalesef sırf kadın olduğu için hiçbir hukuk bürosunda iş bulamadı. Fakültedeki hocalarından çok güçlü referanslarla başvuru yaptığı halde bir Supreme Court Hakimi asla kadınlarla çalışmadığını belirterek Ruth’u katip olarak işe almayı reddetti mesela, akabinde Ruth Columbia’daki hocalarının ısrarlı referanslarıyla bir Bölge Mahkemesi hakiminin katibi olarak çalışmaya başladı.  

1961’de Columbia Üniversitesine araştırma görevlisi olarak döndü, daha sonra okulda Uluslararası Usul Hukuku projesi programının  direktörü oldu. Bu süreçte İsveçli bir akademisyen ile yazacağı ortak kitap için  İsveç dilini öğrendi ve Lund Üniversitesine giderek araştırmalar yaptı. İsveç’te geçirdiği zamanlar Ginsburg’un cinsiyet eşitliği konusundaki algısını ciddi biçimde etkileyip geliştirdi.    

İsveç dönüşü bir başka hukuk fakültesinde profesör olarak çalışmaya başladı, ancak burada zaten iyi kazanan bir kocası olduğu gerekçesiyle erkek hocalarla aynı maaşı alamadı. 1970 yılında Amerika’nın kadın haklarına yönelik ilk hukuk dergisinin çıkarılmasına dahil oldu. 

 1972 yılında American Civil Liberties Union (Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği) bünyesinde Kadın Hakları Projesi’nin  kurucularından biri olan Ginsburg, aynı zamanda Birliğin vekilliğini de üstlendi ve toplumsal cinsiyet ayrımcılığına ilişkin 300’den fazla  davada yer aldı. Bu davalardan altı tanesi Supreme Court’a kadar gitti ve RBG bunların beşini kazandı. Toplumsal cinsiyet eşitliği derken burada kastedilenin sadece kadınlar lehine eşitlik sağlanması olmadığının altını çizmek isteriz; Ginsburg’un savunduğu ilk dava bir erkek aleyhine verilmiş yerel Mahkeme kararının temyize götürülmesiydi örneğin. Dahil olduğu ikinci dava olan Reed v Reed ihtilafında  cinsiyete dayalı bir yasanın Anayasadaki eşitlik ilkesine aykırılık teşkil ettiği gerekçesiyle  iptal edildiği ilk dava olarak tarihe geçti. 70’ler Ginsburg’un toplumsal cinsiyet ayrımcılığına dair davalarda yıldızlaştığı bir dönem oldu.

1972 yılında Ginsburg  Columbia Üniversitesi Hukuk Fakültesinde kadrolu çalışan ilk kadın profesör oldu ve  cinsiyet ayrımcılığına dair kararları  içeren ilk kitabı kaleme aldı.

1980 senesinde Columbia Bölge Temyiz Mahkemesi hakimliğine aday gösterildi, bu adaylığın arkasında  dönemin Başkanı Jimmy Carter’ın Federal Mahkemelerde kadın hakim sayısının arttırılarak cinsiyet eşitliğinin sağlanmasına önem verilmesine dair politikası da yatmaktadır. Normalde ateşli liberal görüşleri karakterinin en öne çıkan unsuru olan Ginsburg’un Temyiz Mahkemesi yıllarında biraz daha ılımlı bir çizgiye kaydığı söylenebilir. O dönem kendisiyle çalışanlar Ginsburg’u detaylara azami derecede dikkat eden, pragmatik bir liberal olarak hatırlıyorlar. Temyiz Mahkemesi’nde görev yaparken kürsüyü iki muhafazakar görüşlü  Hakimle paylaştı (bunlardan A. Scalia daha sonra Supreme Court’a atandı). 

Nihayetinde 1993’de Supreme Court’a atandı ve 18 Eylül 2020 tarihindeki ölümüne kadar bu görevi başarıyla sürdürdü. Bu görevi sırasında da kadın hakları ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanmasına yönelik sayısız kararda imzası bulunan Ruth Ginsburg’un en hatırlanan kararlarından biri Virginia Askeri Enstitüsü’nün okula sadece erkeklerin kabul edilebileceğine dair kuralının Anayasa’ya aykırı olduğuna dair verdiği karardır. Elbette ki  Fikri Mülkiyet Hakları ile ilgili sayısız karara da imza attı Ruth Ginsburg, örneğin verdiği son kararlardan biri Sitemiz yazarlarından Tolga Karadenizli’nin kaleme aldığı Booking.Com ihtilafı idi. https://iprgezgini.org/2020/07/17/jenerik-isim-ve-internet-ust-seviye-alan-adini-birlikte-iceren-bileske-isaretler-jenerik-com-butun-halde-jenerik-midir-abd-yuksek-mahkemesinden-booking-com-karari/

Yaşadığı süre boyunca, fikirlerinden hoşlanmasalar bile , muhafazakarlarında saygısını kazanan Ginsburg bu noktaya tutarlı ve güçlü fikirleri, zekası,  sağlam hukuk eğitiminin hakkını vermesi ve aşırı çalışkanlığı ile gelmiş biriydi.

Ginsburg’un kızı da anne-babasının yolundan giderek Harvard Hukuk Fakültesini bitirdi ve bugün  Fikri Mülkiyet alanında uluslararası arenada bilinen biri, özellikle telif hakları alanında uzmanlaşan Jane Ginsburg halen Columbia üniversitesinde akademisyen olarak çalışıyor.

Ginsburg’un hayatının Harvard yıllarından kazandığı ilk davaya kadarki dönemine odaklanan On the Basis of Sex  isimli film 2018 yılında vizyona girdi, izlemenizi  tavsiye ederim.

ABD’de toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadın haklarının gelişmesinde son derece önemli ve etkili bir isim olan  Ruth Bader Ginsburg sanırım hep hatırlanacak. Bence o  “bir insan ömrünü neye vermeli?” sorusuna iyi bir cevap alternatifidir. 

Özlem FÜTMAN

Eylül 2020

ofutman@gmail.com    

IPR Gezgini’nde Haftalık Anketlerimiz Başladı!

IPR Gezgini anasayfasında bundan sonra haftada bir kez anketlerimizi göreceksiniz.

Anketler yoluyla; fikri mülkiyetin farklı alanlarındaki tartışmalı / güncel ulusal veya uluslararası meseleler hakkında okuyucularımıza çok kısa sorular yönelterek, “Evet” veya “Hayır” (bazen de “Katılıyorum” veya “Katılmıyorum”) şeklindeki yanıtlarını alacağız. Elbette, yorum yapmak isteyen okuyucularımız için de bir alan bulunacak ve dileyenler de bu alana “Evet” veya “Hayır” dışındaki kısa değerlendirmelerini yazabilecek. Anketlere katılım için herhangi bir bilgi paylaşmanıza gerek bulunmamaktadır.

İlk anketimizin sorusu çok kısa: “Tanınmış Marka Sicili sizce gerekli midir?”. Bu soruya ilişkin olarak IPR Gezgini okuyucularının yanıtını arıyoruz ve dün başlayan anket 20 Eylül Pazar günü gece yarısına dek yanıtlanabilecek.

Geçen yıllar süresince kazandığı takipçi ve okuyucularıyla IPR Gezgini ülkemizin (muhtemelen) en büyük ve heterojen fikri mülkiyet platformu haline geldi. Bu bağlamda okuyucularımızın görüşlerinin önemli ve yol gösterici olduğunu düşünüyoruz.

Anket sonuçlarını, anketin kapandığı günün ertesi haftası okuyucularımızla da paylaşacağız.

Sizlerin, bizim aracılığımızla Türk fikri mülkiyet camiasına yöneltmek istediğiniz sorular olursa, onlara yer vermekten de zevk duyacağız. Önerilerinizi iprgezgini@gmail.com adresine e-postayla iletebilirsiniz.

İlk anketimiz ana sayfamızda yayında, yanıtlarınızı bekliyoruz.

Katılanlara da şimdiden teşekkür ederiz!

IPR Gezgini

Eylül 2020

iprgezgini@gmail.com

IPR Gezgini’nde Yeni Dönem – Yapısal Değişiklikler Zamanı

Okuyucularımız farkındadır; site bünyesinde yayına hız kesmeden devam etsek de, site içeriğinde, görsel düzeninde ve yapısında fazlasıyla değişiklik yapmıyoruz.

Bunun birden fazla nedeni var, kısaca özetlersek:

  • Hiçbirimizin sitenin yapısını, görsel düzenini ve içeriğini sürekli güncellemeye vakti yok.
  • Hepimiz internet ve bilgisayar alanında amatörüz ve bir değişiklik yapıp ortalığı birbirine katınca, düzeltmesi daha fazla zaman alıyor.
  • IPR Gezgini hiçbir kazanç amacı gütmeden 7 yıldır yayında, reklam almıyoruz, sponsor peşinde değiliz, masraflarımızı kendimiz karşılıyoruz ve dolayısıyla profesyonel hizmet satın almaya ayıracak bütçemiz de yok.

Tüm bu sayılanlara karşın bazen yapısal değişiklikler yapıyoruz ve bunları okuyucularımıza duyurmamız gerektiğinin farkındayız.



1 Eylül 2020 tarihi itibarıyla IPR Gezgini yazarlık sistemini değiştirdi, yayın ilkelerini ve yapısını güncelledi. Belirtilen değişiklikler yazılı hale getirildi ve sitenin ana sayfasından şeffaf biçimde okuyucularımızla paylaşılıyor.

Site ana sayfasında yer alan “YAYIN ALANLARI ve İÇERİK” sekmesi aracılığıyla, IPR Gezgini’nin yayın alanlarını, hedef kitlesini ve sitede yer vereceği içeriği görebilirsiniz. https://iprgezgini.org/yayin-alanlari-hedef-kitle-ve-icerik/

Site ana sayfasındaki “İLKELER ve YAZARLIK” sekmesini kullanarak, ilkelerimize ve yazarlık statüsünün elde edilmesi ve sürdürülmesi için gerekli şartlara erişebilirsiniz. https://iprgezgini.org/temel-ilkeler-yapi-ve-yazarlik/

Buna ilaveten “YAZARLAR VE KATKI SAĞLAYANLAR” sekmesi de, yeni yazarlar sayfamızı ve ayrı bir statü olarak tanımlanan katkı sağlayanları görmenizi sağlayacak. https://iprgezgini.org/yazarlar-hakkinda/

Olası sorularınızı iprgezgini@gmail.com adresine yazarak bizlere yöneltebilirsiniz.

Hepinize sağlıklı ve başarılı günler dileriz.

IPR GEZGİNİ

Eylül 2020

iprgezgini@gmail.com

Jenerik İsim ve İnternet Üst Seviye Alan Adını Birlikte İçeren Bileşke İşaretler (jenerik.com) Bütün Halde Jenerik Midir? – ABD Yüksek Mahkemesi’nden “booking.com” Kararı

Görsel https://www.goodrx.com/blog/prices-for-brand-drugs-spike-before-a-generic-is-released-heres-why/ adresinden alınmıştır.

ABD’nin federal düzeydeki en yüksek dereceli yargı organı olan ve aynı zamanda bir Anayasa Mahkemesi yetki ve görevlerine de sahip olan ABD Yüksek Mahkemesi (Supreme Court of the United States) geçtiğimiz günlerde, marka hukukunda jenerik isimlerle ilgili önemli bir karar vermiştir.

Kararı aktarmaya geçmeden önce, “jenerik isimler” in ne olduğuna kısaca değinelim. Marka hukukunda “jenerik isim” ile kastedilen, en basit tabirle, sunulan ürün veya hizmetin doğrudan kendisine işaret eden, ilgili ürün veya hizmetin yaygın ismi haline gelmiş adlandırmalardır. Bazen başlangıçta ayırt edici olan, aslında marka olan bir isim zaman içinde tüketiciler tarafından ilgili ürün veya hizmeti tanımlamak için kullanılan, jenerik bir isim haline gelebilir. Diğer bir ifadeyle, başlangıçta ayırt edici olan bir marka, zamanla jenerik hale gelebilir. Ancak belirtilen durum bu yazımızın konusu dışındadır. Bazen de söz konusu isim, sunulan ürün veya hizmetin yaygın adı olması nedeniyle daha baştan itibaren jenerik bir isim olduğundan marka işlevi bulunmayabilir. Hemen her ülkenin marka mevzuatı, jenerik isimlerin marka olarak tescil edilemeyeceğine veya tescil edilmişse iptal edilebileceğine/hükümsüz kılınabileceğine ilişin düzenlemeler içermektedir. ABD’de ise jenerik isimlerin federal marka olarak tescili hiçbir koşulda mümkün değildir. Diğer bir ifadeyle, jenerik isimler için kullanım sonucu kazanılmış ayırt edicilik istisnasına dayalı bir tescil imkanı da bulunmamaktadır.

Bu açıklamaların ardından, dava konusu olayın Yüksek Mahkeme’nin önüne gelene kadarki geçmişini kısaca aktaralım. Otel rezervasyonu hizmetleri sunan dijital bir seyahat şirketi olan ve booking.com[1] ismiyle faaliyet gösteren Booking.com B.V. şirketi, “booking.com” ibaresinin ABD’de federal düzeyde marka olarak tescili için Amerikan Patent ve Marka Ofisi’ne (USPTO) dört ayrı başvuruda bulunmuştur. Başvurular seyahatle bağlantılı hizmetlere yöneliktir. Her bir başvuru farklı görsel özelliklere sahip olmakla birlikte tümü “booking.com” ibaresini ortak olarak içermektedir. Başvuruyu inceleyen uzman ve devamında USPTO Temyiz Kurulu “booking.com” ibaresinin online otel rezervasyonu hizmetleri için jenerik bir isim olduğu sonucuna ulaşmış ve başvurunun reddine karar vermiştir. USPTO Temyiz Kurulu’na göre “booking” kelimesi seyahat rezervasyonu yapmak anlamına gelmektedir ve “.com” ibaresi de ticari bir internet sitesini göstermektedir. Kurula göre tüketiciler booking.com ibaresini esasen seyahatler, turlar ve konaklamalar için online rezervasyon hizmetine işaret eder şekilde anlayacaklardır. Alternatif olarak, “booking.com” ibaresinin tanımlayıcı olduğu (jenerik değil) kabul edilse dahi, ibare yine tescil edilebilir nitelikte değildir, çünkü ikincil bir anlam içermemektedir.


Booking.com USPTO’nun ret kararına karşı dava açmıştır. Yerel mahkeme (1. derece), jenerik olan “booking” kelimesinin aksine, “booking.com” ibaresinin jenerik olmadığı değerlendirmesinde bulunmuştur. USPTO kararı temyiz etmiştir. Davaya bakan Temyiz Mahkemesi (2. derece) de, yerel mahkemenin değerlendirmesini onamıştır. Temyiz Mahkemesi, USPTO’nun, kural olarak “booking” gibi jenerik bir isim ile “.com” internet üst seviye alan adının bir araya getirilmesinin mutlaka jenerik bir bütün oluşturacağı yönündeki tezini de haklı bulmamıştır.[2] USPTO, Temyiz Mahkemesince verilen bu kararı, en üst temyiz organı (3. derece) olan Yüksek Mahkeme nezdinde davaya götürmüştür.  

Bu şekilde vaka Yüksek Mahkemenin önüne gelmiş ve Yüksek Mahkeme dava hakkındaki kararını 30 Haziran 2020 tarihinde vermiştir.[3]

Yüksek Mahkeme’nin kararına temel teşkil eden görüş, ilham verici kariyer hikâyesi 2018 yapımı “On the Basis of Sex[4]  isimli filme uyarlanan, ABD’de toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadın haklarının gelişmesinde önemli ve etkili bir isim olan Yargıç Ruth Bader Ginsburg tarafından verilmiştir. 

Taraflar arasında “booking” ibaresinin online otel rezervasyonu hizmetleri bakımından jenerik bir isim olduğu konusunda bir çekişme bulunmamaktadır. Uyuşmazlığın özü, USPTO tarafından ileri sürülen jenerik bir kelime ile “.com” kombinasyonunun da bütün halde jenerik olduğu yönündeki görüşün kabul edilebilir olup olmadığı noktasındadır.

Yüksek Mahkeme, ilk olarak markanın ve marka korumasının işlevlerine değinmiş ve bu konudaki ABD’deki yargı içtihatlarına atıf yapmıştır. Devamında işaretin ayırt edici niteliği ile marka koruması arasındaki ilişkiye değinmiştir. ABD’de “ana sicil” (principal register) ve “tamamlayıcı (ek) sicil” (supplemental register) olmak üzere iki marka sicili bulunmaktadır. Ana sicil, markanın geçerli bir marka olduğuna dair karine teşkil etmekte ve sahibine önemli faydalar sağlamaktadır. Tamamlayıcı sicilde bulunan bir markanın gelecekte ana sicile tescil için gerekli yeterliliği sağlaması mümkündür. Tamamlayıcı sicil, ana sicile kıyasla daha hafif faydalar sağlamaktadır. Özellikle, mal ve hizmetlere yönelik bir işaretin tamamlayıcı sicilde yer alması, benzer bir markayı/işareti kullanmak isteyenlere karşı bir duyuru niteliğindedir.

Tescil edilebilirlik koşullarının başında, markanın ayırt ediciliği gelmektedir. Ayırt edicilik giderek artan derecelerle ifade edilmektedir. Buna göre, kelime markaları (1) jenerik; (2) tanımlayıcı; (3) ima edici; (4) rastgele seçilmiş; (5) hayali olabilir. Markanın ayırt ediciliği ne kadar yüksekse, o markanın ana sicile tescil edilme yeterliliği o kadar hızlı olacaktır. Kendiliğinden ayırt edici niteliğe sahip markalar (4 ve 5 numaralar) ana sicile tescil edilebilir. Tanımlayıcı terimler ise, kendi içsel özelliklerine dayalı olarak ana sicile tescile uygun değildir. Bu tarz markaların ana sicile tescil edilebilmesi için, tüketicinin zihninde başvuru sahibine ait mal veya hizmetleri teşhis eder hale gelmesi gerekir. Bu nitelik, “kazanılmış ayırt edicilik” veya “ikincil anlam (kazanma)” olarak anılmaktadır. İkincil anlam kazanılmamışsa, tanımlayıcı terimler ancak tamamlayıcı sicile tescil edilebilmektedir.

Ayırt edicilik ölçeğinin en altında ise mal ve hizmetler için jenerik isimler bulunmaktadır. Jenerik isimlerin normal olarak marka korumasından yararlanması mümkün değildir. Zira, jenerik isimleri herkes serbestçe kullanabilir. Yüksek Mahkeme’ye göre jenerik isimlere ilişkin şu yol gösterici ilkeler taraflar arasında ortak müşterektir: Birincisi, jenerik bir isim, mal veya hizmetlerin belirli bir özelliğini veya örneklendirmesini değil, mal ve hizmetlerin kategorisini adlandırmaktadır. İkinci olarak, bileşke bir terim için ayırt edicilik incelemesi bileşke işareti oluşturan unsurların her birini izole ederek değil, işaretin bir bütün olarak taşıdığı anlama göre yapılır. Üçüncü olarak, bir terimin ilgili anlamı, o terimin tüketiciler nezdinde taşıdığı anlamdır. Herkesçe kabul olduğu üzere, tescile uygunluk, markanın malları “ticarette” ayırt etme kapasitesiyle ilgilidir. Bu ilkeler ışığında, “booking.com” ibaresinin jenerik olup olmadığı, ibarenin bir bütün olarak, tüketiciler tarafından online otel rezervasyonu hizmetleri kategorisini gösterir biçimde algılanıp algılanmadığına göre belirlenmelidir. Bu bağlamda Yüksek Mahkeme’ye göre, işaretin jenerik olduğundan söz edebilmemiz için, güvenilir bir online otel rezervasyonu hizmetleri kaynağı arayan bir tüketicinin, sık seyahat eden bir kişiye danışarak, onun en beğendiği “booking.com” sağlayıcısının adını sormasını beklememiz gerekir. Ancak tüketiciler aslında, “booking.com” terimini bu şekilde algılamamaktadır.[5] O halde, “booking.com” ibaresi tüketiciler açısından jenerik bir isim olmadığından, jenerik değildir. 

Bu sonuca karşı çıkan USPTO’ya göre, tüketici algısına ilişkin özel delillerden bağımsız olarak, “booking.com” ibaresi tescile uygun değildir. Zira USPTO görüşüne göre, jenerik bir terimin “.com” gibi jenerik bir üst seviye alan adı ile bir araya getirilmesinden oluşan kombinasyon da jeneriktir. Diğer bir ifadeyle, kural olarak “jenerik.com” şeklinde formüle edilebilecek her bir terim, istisnai bazı haller dışında[6] jeneriktir. Ancak, Yüksek Mahkeme, USPTO’nun kendi geçmiş uygulamalarının bu yönde kapsamlı bir kuralı yansıtmadığını ifade etmiştir. Örneğin, geçmişte art.com ibaresi diğerlerinin yanı sıra, online perakende satış hizmetleri için ana sicilde; dating.com ibaresi arkadaş bulma (dating) hizmetleri için tamamlayıcı sicilde tescil edilmiştir. Eğer USPTO’nun öne sürdüğü kural geçerli olacaksa, bu kuralla uyumsuz gözüken mevcut tesciller hükümsüzlük tehlikesi altında olacaktır. Yüksek Mahkeme, “jenerik.com” şeklindeki markaların jenerik olması nedeniyle tescile uygun olmadığına ilişkin USPTO tarafından öne sürülen kurala katılmamaktadır. Yüksek Mahkeme’ye göre jenerik.com şeklindeki bir terim tüketicilere, belirli bir web sitesiyle ilişkilendirmeye bağlı olarak ticari kaynak gösterme mesajını da iletebilir. Belli bir zamanda sadece bir teşebbüs belirli bir internet alan adına sahip olabileceğinden, alan adı sisteminin bu özelliğine aşina olan bir tüketici, “booking.com” ibaresinin belirli bir teşebbüse işaret ettiği yönünde bir çıkarımda bulunabilecektir. Dolayısıyla alan adlarının münhasırlık özelliği nedeniyle, tüketiciler jenerik.com şeklindeki terimlerin, karşılık gelen internet sitesine veya söz konusu internet sitesinin sahibine işaret ettiğini düşünebileceklerdir. Bu bakımdan Yüksek Mahkeme, USPTO’nun jenerik.com şeklindeki terimlerin, online sunulan mal veya hizmetlere ilişkin bütün bir kategoriye işaret ettiği ve buna bağlı olarak kaynak gösterme işlevinden kategorik olarak yoksun olduğu yönündeki pozisyonuna karşı durduğunu ifade etmiştir.

Ancak şu hususu da önemle belirtmek gerekir ki, Yüksek Mahkeme, jenerik.com şeklindeki terimlerin bütün halde jenerik olduğu yönünde USPTO tarafından savunulan kurala karşı olmakla birlikte, bu terimlerin otomatik olarak “jenerik değil” şeklinde tasnif edilmesi şeklinde bir kural da koymamaktadır. Zira Yüksek Mahkeme’ye göre, jenerik.com şeklindeki bir terimin jenerik olup olmadığı konusunda dikkate alınması gereken ölçüt, tüketicilerin bu terimi bir mal veya hizmet kategorisi olarak mı; yoksa bu kategori içindeki mal/hizmetlerin birbirinden ayırt edilmesini sağlayan bir işaret olarak mı algılayacaklarıdır.

USPTO, “booking.com” gibi bir ibareye marka koruması sağlanması durumunda rakip firmaların booking ve benzeri ibareleri kullanımını kısıtlayıcı veya engelleyici sonuçlara yol açabileceği yönünde kaygılarını da ileri sürmüştür. Yüksek Mahkemeye göre bu kaygı tüm tanımlayıcı markaları ilgilendirmektedir. USPTO’nun karşı çıktığı husus, “booking.com” ibaresinin münhasıran marka olarak kullanımı değil, benzer ibareler üzerinde (örn. booking) diğer kişilerin serbest kullanımlarının haksız şekilde kontrol edilmesidir. Yüksek Mahkemeye göre, rakip bir firmanın benzer bir ibareyi kullanımı, tüketiciler nezdinde iltibasa yol açmıyorsa, tescilli markadan kaynaklanan haklara tecavüzden söz edilemez. Zira tescilli bir markanın ayırt etme gücü ne kadar zayıfsa, sonraki bir markanın tescilli markayla karıştırılmaya yol açması ihtimali de o derece düşük olacaktır. Bir marka jenerik veya yüksek düzeyde tanımlayıcı unsurlar barındırıyorsa, sadece bu unsurun ortak olması durumunda tüketiciler sonraki bir kullanımı, tescilli marka sahibiyle ilişkilendirmeyecektir. Tüketiciler açısından bir karıştırma söz konusu olsa dahi, “adil kullanım” doktrini, tanımlayıcı bir terimi, markasal kullanım dışında, adil şekilde ve iyi niyetle, sadece kendi mallarını tanımlamak için kullanan bir kişiyi yasal sorumluluktan korumaktadır. İlaveten Yüksek Mahkeme, “booking.com” ibaresinin tescilinin, marka sahibine “booking” terimi üzerinde bir tekel hakkı oluşturmayacağını belirtmiştir. Booking.com firması, “booking.com” markasının zayıf bir marka olacağını kabullenmektedir. Zira markanın tanımlayıcı niteliği, karıştırılma ihtimalinin varlığını zorlaştırmaktadır. Ayrıca, Booking.com firması, “booking.com” markasının federal düzeyde tescilinin, rakip firmaların kendi hizmetlerini tanımlamak için “booking” kelimesini kullanmasına engel olmayacağını ikrar etmektedir.

Sonuç itibarıyla, Yüksek Mahkeme USPTO’nun dava gerekçesini haklı bulmamış ve ABD Temyiz Mahkemesinin kararını onamıştır. Dokuz yargıçtan oluşan Yüksek Mahkeme bu kararı 8’e karşı 1 oyçokluğu ile almıştır.[7] Muhalefet görüşü bildiren bir yargıcın karşı oy gerekçesi de kanaatimizce önemli görüşler içerdiğinden burada söz konusu görüşe de yer vermekte fayda vardır.  

Karşı oy görüşü bildiren yargıca göre, jenerik bir isme “.com” eklenmesinin, korunabilir bir markaya yol verebileceği şeklinde ortaya çıkan sonuç, marka ilkeleriyle ve sağlam marka politikasıyla uyumsuzdur. Bir işaretin marka işlevi görebilmek için yeterli ayırt ediciliğe sahip olduğunu belirlemek bakımından, mahkemeler genel olarak işareti beş kategoriden birine yerleştirmektedir.[8] Bu beş kategoriden dördü, işareti federal marka tesciline uygun kılmaktayken, bir tanesi (jenerik isimler) tescile uygun değildir. Jenerik isimler, malların kategorisini tanımlayan terimler olarak anılmaktadır. Jenerik terimler ile tanımlayıcı terimlerin ayrımı her zaman kolay değildir. Özellikle, bir firma iki veya daha fazla jenerik terimi bir araya getirerek bileşke bir terim oluşturduğunda bu ayrım zorlaşmaktadır. Eğer oluşan bütün, kendisini oluşturan parçaların toplamının ötesinde bir anlama yol açmıyorsa, bileşkenin kendisi de jeneriktir. Geçmişte Yüksek Mahkeme, jenerik bir isme eklenen “Company”, “Corp.”, “Inc.” gibi kurumsal ifadelerin korunabilir bir bütün oluşturmadığına karar vermiştir.  Bu davada da benzer ilkeler, alan adları bakımından geçerli olmalıdır. Karşı oy görüşü belirten yargıca göre, jenerik bir terime “.com” eklenmesi, bu unsurların ayrı ayrı anlamlarının ötesinde bir anlama yol açmamaktadır. Tıpkı “company” gibi kurumsal ifadelerde olduğu gibi “.com” şeklindeki internet üst seviye alan adlarının da mal ve hizmetlerin kaynağını gösterme ve ayırt etme işlevi bulunmamaktadır. Bu unsur sadece herhangi bir internet sitesinin gerekli bir unsurudur. Jenerik bir isme “.com” eklenmesi, sadece jenerik ismin nitelediği mal/hizmetlerle ilgili bir internet sitesi işletildiği mesajını vermektedir. Nasıl ki, “Wine Company” ibaresi, şarap işiyle uğraşan bir şirket şeklinde jenerik bir kavram belirtiyorsa, “wine.com” da aynı işi yapan bir internet sitesini göstermektedir. Aynısı “booking.com” için de geçerlidir.  Karşı oy bildiren yargıç, tüketici anketlerinin, jenerik terimlerle tanımlayıcı terimleri birbirinden ayırt etmek konusunda çok küçük bir değere sahip olduğu görüşündedir. Ankete katılan tüketicilerin büyük kısmı booking.com ibaresinin bir marka adı olduğunu düşünmektedir, çünkü reklam, vs. yoluyla bu ismi duymuşlardır. Buradan hareketle, herhangi bir jenerik.com şeklindeki terim de yoğun reklam yatırımları yoluyla benzer bir sonuç elde edebilecektir. Ancak bu durum, işaretin jenerik doğasını dönüştürecek midir? Yargıç, bu soruyu “elbette hayır” şeklinde yanıtlamaktadır. Zira, anket, işaretin kendisiyle ilgili bir şeyi test etmemekte, sadece tüketicilerin booking.com ibaresini belirli bir şirketle ilişkilendirip ilişkilendirmediğini test etmektedir. Ancak böyle bir ilişkilendirme, terimin jenerik olmadığı anlamına gelmemektedir. Yargıç, ayrıca, jenerik.com şeklindeki bir ifadenin, lehe anket sonuçlarıyla desteklenmesi durumunda, korunabilir bir marka haline dönüşmesi konusundaki eleştirilere de kulak asılması gerektiğini ifade etmektedir. Bu hususla ilgili olarak, jenerik.com şeklindeki ibarelere marka koruması sağlanması halinde, online pazarda rekabeti engelleyici ciddi sonuçlar doğması tehlikesine de dikkat çekmektedir. Zira kısa, jenerik alan adları sahipleri, marka hukukundan bağımsız olarak bir takım avantajlardan halihazırda yararlanmaktadır. Şöyle ki, bu gibi isimler anında işin doğasını gösterdiğinden, tüketicilerin bilgilendirilmesine yönelik efor ve harcama çok daha az olmaktadır. İlaveten alan adı sahipleri, marka hukukundan bağımsız olarak, otomatikman münhasır bir hak elde etmektedir. Zira alan adı tek bir kişi adına tahsis edilmekte ve marka sisteminden farklı olarak bu münhasır özellik dünya çapında geçerli olmaktadır. Jenerik alan adlarının tüketiciler tarafından bulunması kolaydır. Anahtar kelimeyi (örneğin, “wine”) arama motoruna yazan bir tüketici kolaylıkla jenerik alan adına (wine.com) yönlendirilebilecektir. Jenerik alan adı sahibi bu gibi faydalardan, sunduğu mal ve hizmetlerin kalitesi veya iyi niyeti sayesinde değil, sadece böylesi kıymetli bir online taşınmazı kendi adına tahsis ettiren şanslı (veya sezgili) ilk kişi olmasından ötürü yararlanmaktadır. Bu faydalara ek olarak bir de jenerik.com şeklindeki isimlere marka koruması sağlanması halinde, bu markaların sahibine, başkalarının benzer alan adlarını kullanmasına engel olma hakkı gibi ek diğer rekabet avantajları sağlayacaktır. Örneğin federal marka tescili, davalıya “Bookings.com”, “eBooking.com”, “Booker.com”, “Bookit.com” gibi alan adlarını kullanan rakiplere karşı marka davası açma imkânı sağlayacaktır. Her ne kadar davalı böyle bir yola başvurmayacağı söylese de, ileride jenerik.com şeklinde bir ismi tescil ettiren diğer firmalar bu kadar kontrollü davranmayabilecektir. Sonuç olarak, muhalefet görüşü bildiren yargıç, böylesi isimlere marka koruması sağlanmasının rekabeti zedeleyici sonuçlara yol açabileceğine dikkat çekerek “booking.com” ibaresinin bir bütün olarak internet üzerinden rezervasyon (booking) hizmetlerine, yani davalının ve rakiplerinin sunduğu hizmetlere işaret eden, jenerik bir terim olduğu ve bu nedenle de marka korumasına uygun bir isim olmadığı yönündeki görüşüyle çoğunluk görüşüne katılmamıştır.

Gerek çoğunluk gerekse muhalefet görüşünde öne sürülen gerekçe ve argümanlar dikkat çekici ve kayda değerdir. Tekrar belirtelim ki, Yüksek Mahkeme bu kararıyla jenerik.com şeklinde isimlerin marka korumasına uygun olduğunu söylememektedir. Yüksek Mahkeme, jenerik.com şeklindeki isimlerin bütün halde jenerik olduğu yönünde genel bir kural konulmasına karşı çıkmaktadır. Mahkemeye göre böyle bir ibarenin jenerik olup olmadığı konusunda belirleyici olan temel kıstas, tüketicilerin ibareyi ne şekilde algıladıklarıdır.

İbare jenerik olmasa bile tanımlayıcı olabilir ve buna bağlı olarak reddedilebilir; o halde jenerik olup olmadığı tartışması neden bu kadar önemli diye düşünen okurlar olabilir. Hatırlatalım ki, bu ayrım ABD’de federal marka koruması elde etmek açısında oldukça önemlidir. Çünkü ABD’de jenerik bir ibarenin hiçbir surette marka koruması elde etmesi mümkün değilken, jenerik olmayıp da tanımlayıcı olan bir ibarenin tescil şansı, kullanım sonucu kazanılmış ayırt edicilik istisnasına / ikincil anlam kazanmaya bağlı olarak mevcuttur.

Kanaatimizce Türkiye’de jenerik.com şeklinde formüle edilmiş ibarelerin bütün halde jenerik mi yoksa tanımlayıcı mı olduğu konusundaki bir tartışmadan çıkacak sonuç, çok da belirgin bir ayrıma yol açmayacaktır. Çünkü ABD’den farklı olarak, 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nun (SMK) 5’inci maddesi sayılan mutlak ret nedenleri bağlamında jenerik ibareler ile tanımlayıcı ibarelere farklı bir hukuki sonuç bağlanmış değildir. Zira, SMK m. 5/1-(b) veya (d) bentleri kapsamında değerlendirilebilecek jenerik bir ibarenin kendiliğinden ve başlangıçta tescili mümkün olmasa dahi, m. 5/2 kapsamındaki istisna çerçevesinde kullanım sonucu ayırt edicilik kazanarak marka işlevi görmesi durumunda tescil edilmesi olasılık dahilinde olacaktır. Şüphesiz, mal veya hizmetin belirli bir özelliğini (örn. amacını, miktarını, coğrafi kaynağını, vb.) tanımlayan işaretlere kıyasla, sunulan malın veya hizmetin direkt olarak kendisine işaret eden bir ibarenin kullanım yoluyla ayırt edicilik kazanması çok daha zor ve ancak fazlasıyla istisnai durumlarda mümkün olabilecektir. Ancak her halde, kullanım sonucu ayırt edicilik iddiasının dengeli rekabet sistemini, olası bir marka korumasının doğurabileceği etkileri ve sağlanacak olası bir korumanın kapsam ve sınırlarını da göz önünde bulundurmak suretiyle incelenmesi büyük önem arz etmektedir.

H. Tolga Karadenizli

Temmuz 2020, Ankara

karadenizlit@gmail.com


Dipnotlar:

[1] www.booking.com aynı zamanda Booking.com BV şirketine ait internet sitesinin alan adıdır.

[2] Temyiz Mahkemesinin kararıyla ilgili daha önce IPR Gezgini’nde yayınlanan yazıya https://iprgezgini.org/2019/02/18/a-b-d-temyiz-mahkemesinin-booking-com-karari-booking-com-tescil-edilebilir/ bağlantısından erişilebilir.

[3] Dileyen okurlar kararın orijinal ve tam metnine https://www.supremecourt.gov/opinions/19pdf/19-46_8n59.pdf bağlantısından erişebilirler.

[4] Film ülkemizde “Eşitlik Savaşçısı” ismiyle sinemalarda gösterilmiştir. https://www.imdb.com/title/tt4669788/  Gerçek hayat hikâyesini esas alan filmlerden veya hukuk, toplumsal cinsiyet eşitliği, kadın hakları, vb. konulardan hoşlanan sinemaseverlere tavsiye olunur.

[5] Bu yöndeki tüketici anketleri önceki aşamalarda Booking.com tarafından sunulmuştur.  Ankete göre tüketicilerin %74.8’i booking.com ibaresinin bir marka adı olduğunu, %23.8’i ise jenerik bir isim olduğunu düşünmektedir.

[6] Bu hususla ilgili USPTO tarafından belirtilen olası bir istisna şudur: Bazen jenerik bir terime jenerik üst seviye alan adının eklenmesi, kelime oyunu meydana getirebilmektedir. (örneğin bütün halde tenis ağı/filesi anlamına gelen tennis.net gibi) 

[7] Çoğunluk görüşünü oluşturan sekiz yargıçtan bir tanesi mutabık görüş bildirmiştir.

[8] Yazının önceki kısımlarında belirtilen (1) jenerik; (2) tanımlayıcı; (3) ima edici; (4) rastgele seçilmiş; (5) hayali şeklindeki kategoriler.

Şeytanın Öfkesi – Manchester United, Menajerlik Oyunu Football Manager’a Dava Açtı

Futbola ve bilgisayar oyunlarına meraklı herkesin yolu mutlaka bir dönem Championship Manager ile kesişmiştir. Sıfırdan bir futbol kulübünü alıp yönetmek ve Şampiyonlar Ligi şampiyonu yapmak, oyunda daha 16 yaşında transfer ettiğiniz oyuncunun gerçek hayatta da büyük bir yıldız olduğunu görüp başarıyı kendinize mal etmek, bilgisayarların o kadar da hızlı olmadığı dönemde bilgisayar başında saatler geçirmek tüm futbolseverler için çok özeldi.

1992 yılında başlayan Championship Manager macerası, günümüzde Football Manager adıyla milyonlarca futbolsever ve futbol otoritesi için gelmiş geçmiş en iyi futbol simülasyonu olarak devam ediyor. Birçok teknik direktör ve scout bazı genç futbolcu isimlerini kendi çocuklarından bu oyun vasıtası ile öğrendiğini itiraf ettiler bile.

İngiltere Premier Lig takımlarından “Kırmızı Şeytanlar” lakaplı Manchester United, oyunu yayınlayan ve geliştiren Sega Publishing and Sports Interactive (SI)‘a karşı bir marka ihlal davası açtı.

Kulüp, Sega ve SI’ın oyunda sadece takımın ismini kullanarak, Manchester United’ın tüm dünyada tanınmış olan resmi logosunun yerine basit bir kırmızı ve beyaz çizgili logo kullandığını ve bunun da haklarını ihlal ettiğini belirtti.

Yapılan ilk online duruşmada , Manchester United avukatı, “Kulübün dünyanın en değerli markalarından biri olduğunu, kulübün lisanslı kullanımdan dolayı ciddi anlamda gelir elde ettiğini ifade etti. Ayrıca , tüketicilerin Manchester United adı yanında mutlaka logoyu görmek isteyeceklerini ve bu tarz ihlallere izin verildiğinde sonrasında birçok farklı yanlış kullanımların da beraberinde gelmesine engel olmanın çok zor olacağını” belirtti.

Şirketlerin avukatları ise savunmalarında “Bu logonun oyun motoru tarafından rastgele belirlenen 14 lisanssız logodan biri olduğunu ve kulüple herhangi bir ilgisi olmadığını” belirtti. Ayrıca “1992 yılından beri kullanımın aynı şekilde olduğunu ve bu zamana kadar da kulübün herhangi bir şikayeti olmadığını” da ekledi. Buna ilaveten kulübün kullanımı engellemeye çalışmasının da bu tarz video oyunlarındaki meşru rekabeti engelleme çabası olduğu hususunda kulübü suçladı. Oyunlarında Manchester United isminin kullanılmasına izin verilmemesinin ise “bir bilgisayar oyununda bir takıma atıfta bulunulamayacağı için ifade özgürlüğünde mantıksız bir sınırlandırmaya yol açacağı” konusuna vurgu yaptılar.

İşin ilginç tarafı ise şirket avukatlarının; kulübün yetenek avcıları, analist ve antrenörlerinin oyunun veritabanına giriş yapabilmek için şirketle temasa geçtiğini, yıllardır kulübe, futbolculara ve antrenörlere oyunun kopyalarını gönderdiklerini ve bu konuda basın ve sosyal medya yolu ile birçok övgü aldıklarını ifade etmeleri. Davacı kulübün teknik direktörü Ole Gunnar Solskjaer bile 2013 yılında, antrenörlük yeteneklerini Football Manager oynayarak geliştirdiğini itiraf etmişti.

Bu konudaki kararın verilmesi ertelendi, fakat Manchester United kulübünün şu anda, Konami şirketinin oyunu EFootball Pes 2020’de tamamen lisanslı olarak yer aldığını hatırlatalım ve özellikle de e-sporun yaygınlaştığı son yıllarda kulüplerin ve profesyonel sporcuların marka ve lisans haklarının karşılığını alabilmek için sergiledikleri tutumun ileriki yıllarda daha da agresifleşeceğini öngördüğümüzü belirtelim.

Sınavlara çalışacağımızı söyleyip ailelerimizi ikna ederek aldırdığımız bilgisayarların sınavlardaki ‘’üstün’’ başarılarımız görüldükten sonra merasimle söküldüğüne şahit olduğumuz yıllardan sonra, şimdi bilgisayar oyunlarının dünyanın en hızlı gelişen pazarlarından birisi olduğunu görüyoruz.

Çocukluklarında bilgisayar başından zorla kaldırılan bizler ise son aylarda COVID-19 un etkileri nedeni ile her işimizi bilgisayar başında online olarak görmeye hızlı bir şekilde adapte olmaya çalışıyoruz.

Belki de, çocukluğumuzda tuttuğumuz dileklerin bu zamansız ve talihsiz tecellisi, hayatın ta kendisidir.

Kerem GÖKMEN

Mayıs 2020

gokmenkerem@gmail.com

ELİNİ YIKA! HİNDİSTAN’DA COVID-19 KAYNAKLI İLK FİKRİ MÜLKİYET DAVASI

Biliyorum içimiz dışımız Corona Virüs oldu aylardır. Bu süreçte en iyi dostlarımız su-sabun-kolonya-dezenfektan gibi maddeler ve bunların cilt üzerinde yoğun kullanımından kaynaklı tahribatı önlemek için uyguladığımız nemlendiriciler oldu sanırım.

Elbette ki virüse karşı aşı geliştirilmesi, patentlerin zorunlu lisansa konu olması gibi meseleler gün gün hepimizin radarında ve corona virüs denince akla ilk evvela patent hukuku çerçevesindeki konular geliyor.  Ancak bugün size aktarmak istediğimiz ihtilafın özü Covid-19’un patente ilişkin yönü değil, olayımızda davacı taraf taleplerini  marka-tasarım ve karşılaştırmalı reklam mevzuatının ihlaline dayandırıyor.

Covid-19 pandemisi sebebiyle markaların reklam stratejilerini değiştirdiği ve bu döneme özgü konseptte reklamlar üretmeye çalıştığı malum. Açıkca corona virüs’ün adını anmasalar bile, markalar reklamlarda virüse atıf yapıyor bir şekilde ve rakiplerinin önüne geçmeye çalışıyor.  İçinden geçtiğimiz pandemi döneminde insanlar en basit hijyen kurallarını yeniden hatırladılar ve el yıkamanın önemi bir kez daha ortaya çıktı, nitekim işin başından beri DSÖ (Dünya Sağlık Örgütü) de en etkin tedbir olarak hep su ve sabunla el yıkamayı işaret etti.

Hindistan’da bulunan Hindustan Unilever Ltd şirketi (Unilever diye anılacaktır), Reckitt Benckiser (India) Pvt Ltd’e (bundan sonra RB olarak anılacaktır) Bombay Yüksek Mahkemesi nezdinde dava açmış. Konu RB’nin DETTOL markalı sıvı sabun ürününün 12 Mart 2020 tarihinde yayınlanan son reklamlarıyla ilgili; Unilever, RB’nin Dettol reklamlarında kendisinin Lifebuoy markalı kalıp sabunlarını kötülediğini iddia ediyor.

RB ,davaya sebep olan reklamda paketi-ismi-ürünün görünümü neredeyse Unilever’in Lifebuoy ürünüyle aynı bir kalıp sabun kullanıyor ve “efektif şekilde korunmak istiyorsanız ellerinizi kalıp sabunla değil DETTOL sıvı sabun ile yıkayın” şeklinde bir mesaj veriyor tüketiciye. Unilever’in Lifebuoy markası altında sattığı kırmızı renkli kalıp sabunların tescille korunduğunu belirtelim. Bunun bir karşılaştırmalı reklam olduğu belli, ancak sorun bu karşılaştırma yapılırken rakibin ürününün kötü gösterilip gösterilmediği ve herhangi bir fikri mülkiyet hakkı ihlali olup olmadığı noktasında toplanıyor.

UNİLEVER, bu reklamla davalının tüketiciye kalıp sabunların virüse karşı yeterince efektif olmadığı ve Covid-19’a karşı mücadele edebilmek için davalının DETTOL markalı sıvı sabunlarının kullanılması gerektiği mesajını verdiğini, tüketiciyi yanılttığını ve reklamda kırmızı renkli bir kalıp sabun kullanarak kendisine ait Lifebouy markalı sabunları kötülediğini  iddiasında.

Unilever’in bir diğer iddiası da RB’nin kendisinin Lifebouy markalı sabunlarına ait önceki bir reklamını taklit ettiği yönünde.

Unilever diyor ki “biz burada Dünya Sağlık Örgütü’nün yayınladığı kılavuzlara uygun olarak toplumun ellerini yıkama konusundaki farkındalığını arttırmaya çalışırken ve sosyal bir motivasyonla hareket ederken, RB şirketi yayınladığı reklamda pandemiyi bahane ederek sanki kalıp sabunlar efektif değilmiş gibi propaganda yapıyor. Dünyanın her yerinde insanlara elinizi sabun ve su ile yıkayın diye tavsiye ediliyor, ama davalı şirket sabunlar işlevsizmiş gibi bir propaganda yaparak halk arasında korku yaratıyor ve sabun marketinde lider olan bize de ithamda bulunuyor”. Unilever davada hem yüksek bir tazminat talep ediyor ve hem de reklamın yayınının tedbiren durdurulmasını talep ediyor.

RB elbette ki tüm iddiaları reddediyor ve Unilever bizim bu reklamda tarif ettiğimiz sabunun kendisinin Lifebouy markalı sabunları olduğunu ispat edemedi ve ortada bir fikri mülkiyet hakkına tecavüz de yok diyor.

Mahkeme tarafları dinledikten sonra ihtilafa sebep olan Dettol reklamlarının yayınının 22 Mart-21 Nisan arasında tedbiren durdurulmasına karar veriyor. Mahkeme kararını oluştururken şu noktalara özel vurgu yapıyor; Unilever’in Lifebouy markası altında sattığı kırmızı renkli kalıp sabunlar hem marka hem de tasarım tescili ile koruma altında, bahsi geçen Dettol sıvı sabun reklamında kullanılan kalıp sabun davacının koruma altındaki sabunu ile birebir aynı veya göreni ilk bakışta yanıltacak kadar benzer, davalı reklamda Lifebuoy markalı sabunlarla bu denli ayniyet gösteren bir ürünün efektif olmadığı – mikropları / virüsleri / bakterileri uzaklaştırmadığı ve güvenilir olmadığı iddiasında bulunarak hem  kötüniyetli davranıyor ve hem de davacının sabunlarını küçük görüyor-karalıyor.  

Dosyada  ilk duruşma günü olarak 20 Nisan belirlenmiş, ancak Hindistan’da haftalardır son derece sert  şekilde uygulanan bir sokağa çıkma yasağı var ve Yüksek Mahkemeler dahil  tüm yargı birimleri kapatılmıştı. Dolayısıyla duruşmanın yapılıp yapılmadığı ve yapıldıysa dosyanın ne aşamada olduğu konusunda henüz bir bilgiye ulaşamadık. Takipteyiz.

Biraz araştırma yapınca gördük ki bu dosya tarafların ilk karşı karşıya gelişi değil Hindistan marketinde. Daha evvel  Delhi Mahkemeleri önünde bu kez RB,  Unilever’i dava etmiş ve kazanmış; o dosyada konuşulan Dettol markalı turuncu renk kalıp sabunlarmış. Bu kadar ihtilafın doğmasının temel sebebi Hindistan’da hijyen konusunda çoklu ürün kullanımının yaygın olmaması, yani hijyenin sabun gibi tek bir ürün üzerinden çözülüyor olması, ki bu da anlaşılan sabun marketinde müthiş bir rekabete sebep oluyor. Ancak özellikle şu an dünyanın hiçbir yerinde böyle kavgalara gerek yok bizce, çünkü bugünlerde herhalde en çok talep edilen mal gruplarından biri sabunlar, yani pasta birden devasa şekilde büyümüş durumda ve üreticilerin hepsine yetecek kadar tüketici talebi mevcut. 

Özlem FÜTMAN

Mayıs 2020

ofutman@gmail.com

İtalya’da Yeni Bir Marka Türü Doğdu: “Tarihi Markalar”

Geleneksel Olmayan Marka Türü Artık Tarihi Olan Marka mı?

İtalyan Resmi Gazetesi’nde 7 Nisan 2020 tarihinde yayımlanan Genelge, İtalya için yeni bir marka türünün başvuru ve koruma koşullarını ortaya koymuştur. Genelgenin dayanağı 30 Nisan 2019 tarihli “Büyüme Kanun Hükmünde Kararnamesi”dir. (https://www.gazzettaufficiale.it/atto/serie_generale/caricaDettaglioAtto/originario?atto.dataPubblicazioneGazzetta=2020-04-07&atto.codiceRedazionale=20A01963&elenco30giorni=false ; https://uibm.mise.gov.it/attachments/article/2036344/GU%20-%20DM%20MARCHI%20STORICI%20.pdf)

“Tarihi Markalar” (Marchi Storici) isimli bu marka kategorisi hakkında detaylı bilgiyi yazı boyunca vereceğim; ama öncelikli konuyu bizim için daha ilginç kılan Türk etkisinden bahsedeceğim.

“Pernigotti”, İtalya’nın en eski ve ünlü çikolata markalarından birisidir. Wikipedia’ya göre, “İtalyanlar için arabada Ferrari ne ise, çikolatada Pernigotti odur.”

1860 yılında Novi Ligure kasabasında bir aile işletmesi olarak hayata geçen marka, uzun tarihini kalite ve İtalya ile özdeşleşmiş şöhret ile taçlandırmıştır. Marka ve tarihçesi hakkında detaylı bilgiyi https://en.wikipedia.org/wiki/Pernigotti bağlantısından görebilirsiniz.

Marka sahibi şirket 1980’li yıllardan başlayarak idari ve ekonomik sıkıntılar yaşar ve burada detaylarına girilmeyecek nedenlerle şirketi ve markayı 2013 yılında Türk menşeili TOKSÖZ grubuna satar. Dolayısıyla, “Pernigotti” bu tarihten başlayarak Türk sermayesine ait bir marka haline gelir. (http://www.pernigotti.com.tr/)

Tarihi bir İtalyan markasının yabancıların eline geçmesi, elbette ki İtalyan kamuoyunda tepki doğurur ve hikaye burada bitmez.

Maliyetleri düşürmek isteyen TOKSÖZ grubu, 2018 yılında Novi Ligure kasabasındaki ana fabrikayı kapatacağını açıklar. Bu açıklamanın üzerine ortaya çıkan rivayet, üretim tesislerinin İtalya’dan Türkiye’ye taşınacağı yönündedir. Fabrikanın kapatılması 200 kişinin işini kaybetmesine neden olacaktır; dahası tarihi – İtalya ile özdeşleşmiş bir İtalyan markası bundan sonra yabancı bir ülkede ile üretilecektir. Bu durum İtalya’da büyük bir tepki doğurur; belki de aslına bakarsanız, küresel sermayenin sınırlar ötesi hareketlerine karşı duyulan kamuoyu tepkisi, kendisini Pernigotti vakasında yüzeye çıkartır; hatta bu konuda Avrupa Parlamentosu’na soru önergisi de verilir. (https://www.europarl.europa.eu/doceo/document/E-8-2018-006184_EN.html ; https://theconversation.com/chocolate-maker-pernigotti-on-the-brink-how-italys-approach-to-corporate-rescue-is-hurting-the-country-106579; https://www.ansa.it/english/news/lifestyle/food_wine/2018/11/07/mayor-says-no-to-pernigotti-closure_66f03267-5e93-4af9-b534-2a9e55b749ce.html


Tartışmaların ciddiyetinin farkında olan ve İtalya ile özdeşleşmiş İtalyan markalarını korumak isteyen Hükümet, Tarihi Markalar kategorisini ortaya çıkartan Kanun Hükmünde Kararnameyi Nisan 2019’da çıkartır ve 7 Nisan 2020 tarihinde de bu markaların başvuru – sicile kayıt koşullarını açıklayan Genelge İtalyan Resmi Gazetesi’nde yayımlanır.

Düzenlemelerle, “Tarihi Markalar” bir marka kategorisi olarak tanımlanmakta, bu tip markalar için bir sicil öngörülmekte ve bu kategoriye girecek markalar için başvuru şartları düzenlenmektedir.


(İtalyanca bilmediğim ve mevzuatın İngilizce çevirisini bulamadığım için bu aşamadan itibaren hükümleri https://www.natlawreview.com/article/what-italian-historical-trademark ; https://www.ipsoa.it/documents/impresa/marchi-e-brevetti/quotidiano/2019/06/03/historical-marks-italy-tries-to-introduce-an-enhanced-protection ; https://www.mondaq.com/italy/trademark/895128/surprising-new-developments-in-the-italian-trademark-law kaynaklarından derleyerek aktaracağım.)


“Tarihi Markalar” siciline girebilmek için İtalyan Patent ve Marka Ofisi (IPMO)’ne başvuru yapılması gerekmektedir. Sicile kayıt; İtalya’da en az 50 yıldır tescilli ve yenilemesi süresi içinde yapılmış markalar veya İtalya’da en az 50 yıldır kesintisiz biçimde kullanılmakta tescilsiz markalar için öngörülmüştür. Başvuru hakkı yalnızca, sahipleri veya inhisari lisans sahipleri İtalyan olan markalar için mevcuttur. Başvuru için sembolik bir ücretin ödenmesi gerekmektedir ve inceleme IPMO tarafından yapılacaktır. IPMO, bu tip markaların incelenebilmesi için ayrı bir online sicil oluşturacaktır. IPMO’nun inceleme süresi tescilli markalar için 60 gün, tescilsiz markalar için ise 180 gün olacaktır.

Tarihi Markalar için bir koruma süresi veya yenileme prosedürü öngörülmemiştir. Tarihi Markaların sahipleri, ana veya orijinal üretim tesisini kapatma da dahil olmak üzere ticari kriz durumunda, istihdam düzeyini korumak ve üretim faaliyetlerine İtalya’da devam edebilmek için İtalyan Ekonomik Kalkınma Bakanlığı’na bildirimde bulunmak zorunda olacaklardır. Bildirimde bulunulmaması dahilinde para cezası öngörülmüştür.

Dahası, bu sicile markalarını başarıyla kaydettiren marka sahipleri aşağıda görebileceğiniz özel logoyu ticari işlem ve pazarlama faaliyetlerinde kullanma hakkına sahip olacaktır.


İtalya’nın “Tarihi Markalar” kategorisi ile ulusal markaları ve ekonomiyi güçlendirme projesinin başarılı olup olmayacağını ilerleyen günler gösterecektir. Bu tip düzenlemelerin, yatırım yapmak isteyen uluslararası sermayeyi bürokratik engeller anlamında ürkütmesi tahminimizce beklenen bir etki olacaktır; bununla birlikte güdülen amacın İtalya ile özdeşleşmiş markaları İtalyan sermayesinin elinde tutmak olduğu açıkça görüldüğünden, bu etkinin göze alındığı da açıktır.

Bunlara ilaveten, 2018-19 yıllarında bu tartışmalar yapılır ve mevzuat hazırlanırken, Covid-19 salgını henüz ortada yoktu ve İtalyan halkı da henüz Avrupa Birliği’ne küsmemişti, dolayısıyla Covid-19 sonrası günlerde ulusal reflekslerin daha da güçleneceği ve Tarihi Markalar düzenlemesinin halka daha da sempatik geleceği kanaatimizce açıktır.

Mevzuatı tetikleyen etmenin, Pernigotti markasının üretim faaliyetlerinin, yeni sahibi olan bir Türk grubunca İtalya dışına taşınacağı yönündeki rivayet olması, konuyu bizim açımızdan daha ilginç hale getirse de; daha da ilginci ulusal reflekslerin çok güçlü olduğu Türkiye gibi bir ülkede benzer bir düzenlemenin gelecek yıllarda planlanıp planlanmayacağı sorusudur. Bunu da kendi sorum olarak sizlerle paylaşıyor ve yorumlarınızı paylaşmanızdan memnuniyet duyacağımı da ekliyorum.


Son Not: Geleneksel olmayan (yeni) marka türleri tartışmalarından, tarihi markalar tartışmasına mı döneceğiz acaba?


Önder Erol ÜNSAL

Mayıs 2020

unsalonderol@gmail.com

“Yol Yürünmeden Bilinmez*” – Kişisel Tarihe Yeni Bir Not ve IPR Gezgini Ne Olacak?

Caspar David Friedrich – Wanderer above the sea of fog (1817)

* “Yola çıkan kişi nereye ulaşabileceğini, ancak yürüyüp, yolu aşıp, vararak bilebilir – yol, yürünmeden, bilinmez…

…………………

belirli bir yol arayan kişi için en büyük
tehlike, o yolu bir yerde durarak, ‘bakarak’ arayabileceğini (hatta, bulabileceğini)
sanmasıdır — çünkü, yollar bulunmaz:
yürünür; yerlerde ise, olsa olsa, durulur
— onlar, bulunur; artık, yürünmez…

yola çıkacak kişinin aşması gereken
ilk ve en önemli engel,
kendi yerleşikliğidir:
kendi yeri
— kendisidir…”

Oruç ARUOBA, Yürüme, Metis Yayınları

29 Aralık 1997 tarihinde 23 yaşında genç bir uzman yardımcısı olarak adımımı attığım Türk Patent ve Marka Kurumu‘ndaki iş yaşantım bugün sona eriyor.

Askerlik ve bir yıllık yurtdışı görevim dışında, bu süre boyunca kesintisiz olarak Kurumda görev yaptım. İlk ve tek işyerim olan Kurumun hayatımdaki yeri ve anlamı benim için çok büyük.

Kurumlar yaşayan organizmalar değil, onları canlı kılan ve ruhunu verenler içindeki kişiler, yani iş arkadaşları. En alt kademeden en üste kimseyle dargın veya küs ayrılmıyorum, tersine birçoğuyla güzel anılarımız var ve bu benim için çok önemli. Burası yeri mi bilmiyorum, ama okuyanlar varsa, tüm iş arkadaşlarıma geçen günlerimiz için buradan bir kez daha teşekkür ediyorum.


İş hayatım boyunca araştıran, sorgulayan, yeni yollar arayan ve yaratan bir çalışan olmaya gayret ettim. Bu çabaların en büyük meyvesi IPR Gezgini oldu. Geldiğimiz nokta site için şu anda tatmin edici olsa da, yenilik ve geliştirme çabalarımız geleceğe yönelik olarak devam edecek.

IPR Gezgini’nde kişisel öykülerimizi yazmıyoruz, ama siteyi kuran ve senelerce yazan bir kişi olarak bugün kendime bir ayrıcalık tanıdım. Bunun bir nedeni var, okuyucularımızdan bazıları ben devletteki görevimden ayrıldıktan sonra siteye ne olacağını, sitenin ne şekilde devam edeceğini (ve hatta devam edip etmeyeceğini) merak ediyor olabilir. Takip eden satırlarda, ortaya çıkan veya çıkabilecek bu tip sorulara kısaca yanıt vereceğim.


Türk Patent ve Marka Kurumu’ndan ayrılıyorum, ama fikri mülkiyet dünyasıyla mesleki ilişkim devam edecek. Bundan sonra Ankara Patent Bürosu‘nda danışman olarak çalışacağım. Bir anlamda artık masanın diğer tarafına geçiyorum.

IPR Gezgini, hepinizin bildiği gibi tamamen bağımsız, finansal destek almayan, reklama yer vermeyen, hiçbir kurum, kuruluş veya şirketle organik bağı bulunmayan, yazarların gönüllü yazdığı, bir grup fikri mülkiyet severin mesleki birikimlerini karşılık beklemeden paylaştıkları bir yapı. Yazarların hepsi mesleki profesyoneller, ama sitedeki yazı ve paylaşımları amatör ruh dediğimiz insanlık haliyle tam anlamıyla kesişiyor. Yazılı kurallarımız az olsa da, yazarlar koda uygun davranıyor ve başarımızın bir nedeni de bu kodu uygulayabilmemiz.

Kısa süre içerisinde yazılı olmayan kurallarımız yazılı hale gelecek ve bunları okuyucularımıza da duyuracağız. Buna yazılara ilişkin kurallar ve sitenin politikası da dahil olacak.

IPR Gezgini önem ve değerini, büyük ölçüde güncel, kaliteli, bağımsız ve tarafsız olmasından alıyor. Bundan sonra da aynı şekilde devam edeceğiz. Yeni işyerim de, IPR Gezgini’nin fikri mülkiyet camiamıza katkısının bu ana ilkeler, yani bağımsızlık ve tarafsızlık çerçevesinde devam etmesini temenni ediyor ve beni bu yönde teşvik ediyor.

Sözün kısası; sitenin kurucusu olarak ben artık devlet için çalışmıyorum, ama bu durum IPR Gezgini’nin çizgisi ve ilkelerinde bir değişiklik olduğu veya olacağı anlamına gelmiyor. Fikri mülkiyet dünyamıza katkılarımız mevcut ve geliştirilecek ilkelerimiz çerçevesinde, bağımsızlık, kalite ve tarafsızlığı esas alarak devam edecek.

Böylelikle kişisel öykümde farklı bir yol seçmemin, IPR Gezgini açısından hiçbir değişikliğe yol açmayacağını açıklayabildiğimi umuyor ve tekrar kişisel boyuta geçiyorum.


Robert Frost‘un “Gidilmeyen Yol (The Road Not Taken)” şiirini ilk kez Ölü Ozanlar Derneği (Peter Weir, 1989) filminde, Mr. Keating (Robin Williams)‘den duymuştum.

Şiirin en çarpıcı bölümü sonu olsa da, bütün olarak da beni çok etkilediğini ve birçok anlamda hayatıma yön verdiğini söylemeyelim. Aşağıda çok bilinen son üç dizeye yer veriyorum, ama bütününü okumanızı da öneririm.

“ormanda yol ikiye ayrıldı, ve ben,

daha az gidilmiş olanı seçtim,

ve bütün farkı yaratan buydu.”

(two roads diverged in a wood, and i–
i took the one less traveled by,
and that has made all the difference.)

Robert Frost – The Road Not taken

Kendi hikayem bakımından, çalışma hayatına dair son seçimim de dahil olmak üzere, çok farklı, kimsenin denemediği, akılalmaz işler yaptım gibi bir iddiam kesinlikle yok. Olsaydı da abartılı bir iddia olarak kalırdı ve gerçekten fark yaratan tercihler yapanlara karşı büyük haksızlık içerirdi, zaten.

Hayatımda şu ana dek yapabildiğim ve yapmaya devam edeceğim husus, kendi konfor alanımın dışına çıkma konusunda hiçbir zaman tereddüt göstermememdir. Bence Robert Frost’un şiirde verdiği asıl mesaj da bu; tercih aşamasında bir yola karar verip, sonradan neden diğer yolu seçmedim diye hayıflanmak yararsızdır, önemli olan daha az yürünmüş olanı seçebilip, bunu bir farka dönüştürebilme yetisine sahip olmaktır.

IPR Gezgini’ni kurmak ve orada belirli ilkeleri gözeterek her konuda yazmak da, hayattaki çoğu seçimim gibi, konfor alanımdan bir çıkıştı ve bu da bir fark yarattı. Kimseye hayat dersi vermek gibi bir amacım yok, ama gene de şunu söyleyebilirim: Neden diğer yoldan yürümedim diyerek gelecekte kendinizi üzmek yerine, gerektiği anda az yürünmüş yolu tercih edin, konfor alanınızın dışına çıkın ve en azından kendiniz için bir fark yaratın. Son tahlilde, zincirlerimizden başka kaybedecek neyimiz var ki!

Yeni yazılarda buluşmak dileğiyle.

Önder Erol ÜNSAL

Mayıs 2020

unsalonderol@gmail.com

CORONA GÜNLERİNDE NELER YAZDIK

Türkiye’de ilk COVID-19 vakası 11 Mart 2020 tarihinde açıklandı ve o gün bugündür hayatımızda bir yığın şey değişti. Bu süreçte IPR GEZGİNİ kuruluş amacına uygun biçimde COVID-19 ile ilgili birçok yazıya ev sahipliği yaparak proaktif tavrını devam ettirdi ve takipçilerini olayın  fikri mülkiyet boyutuyla ilgili güncel tutma gayretini  sürdürdü.

Corona Virüs pandemisinin Türkiye’de görülmesinin üzerinden neredeyse bir buçuk ay geçmişken bugüne değin bu konuyla ve ayrıca salgının fikri mülkiyet dünyamıza yansımalarıyla ilgili neler yayımlamışız bir dökümünü sizlerle paylaşmak istedik.

Aşağıda kronolojik sırayla 10 Şubat 2020 tarihinden bugüne değin bu konuya ilişkin yayınlanmış yazıların linklerini bulabilirsiniz. Gelen reaksiyonlardan  yazıların ciddi bir takipçi grubu tarafından okunmuş olduğu bilgisine vakıfız, ancak yine de henüz okuma fırsatı bulamamış olanlar veya bazılarını  kaçırmış olanlar için bir kez daha hepsini bir arada sizlere sunuyoruz.

1- CORONA VIRUS vs. CORONA BEER – CORONA VİRÜSÜ VE CORONA BİRA ÖRNEĞİ İLE MARKANIN LEKELENMESİ

(Didem TENEKECİOĞLU)

2- HER DERDİN BİR DEVASI, HER DEVANIN BİR PATENTİ VARDIR!  CORONA VİRÜS (COVID-19) TEDAVİSİ ÜZERİNDEKİ PATENT TALEPLERİ BU KEZ ABD VE ÇİN’İ KARŞI KARŞIYA GETİRİYOR

(Y. Tuğçe ERDURAN)

3- KORONA GÜNLERİ: KAMU YARARI İLE FİKRÎ MÜLKİYET KORUMASI KARŞI KARŞIYA

(O. Umut KARACA)

4- CORONA VİRÜS PATENTLENEBİLİR Mİ? ABD VE AVRUPA PATENT KANUNLARIYLA KISA BİR ANALİZ

(Y. Tuğçe ERDURAN)

5- J.K. ROWLING’IN CORONA VİRÜS’E CEVABI

(Özlem FÜTMAN)

6- CORONA GÜNLERİNDE MARKA İŞLEMLERİNDE SÜRE LİMİTLERİ İÇİN ULUSLARARASI ŞİFA: SİNGAPUR ANDLAŞMASI

(Önder E. ÜNSAL)

7- SON DAKİKA: BEKLENEN HABER GELDİ, SÜRELER DURDU

(O. Umut KARACA)

8- SÜRELERİN DURMASINA İLİŞKİN DÜZENLEME KAPSAMINDA SÜRE HESABINA İLİŞKİN DEĞERLENDİRMELER

(O. Umut KARACA)

9- CORONA GÜNLERİNDE YENİ BİR MARKA KATEGORİSİ – ZOMBİ MARKALAR

(Önder E. ÜNSAL)

10- COVID-19 PANDEMİSİNİ ALTERNATİF EVRENDE DÜŞÜNMEK: SARS PATENT HAVUZU GİRİŞİMİ (Y. Tuğçe ERDURAN)

11- MARKA DÜNYASININ COVID-19 SALGININA TEPKİSİ:  SOSYAL MESAFE LOGOLARI

(Didem TENEKECİOĞLU)

12- COVID-19 SALGINI VE PATENT HUKUKU: SALGIN NEDENİYLE PATENTLİ BULUŞ, ÜÇÜNCÜ KİŞİLERCE HAK SAHİBİNİN RIZASI OLMAKSIZIN KULLANILABİLİR Mİ?

(Doç. Dr. Ali PASLI – M. Hamza ARSLAN)

13- COVID-19 TEDAVİSİ İÇİN KULLANILAN İLAÇLAR ÜZERİNDEKİ PATENT KORUMASI VE KAMU YARARINA ZORUNLU LİSANS BAŞVURUSU

(Özge YALINKILIÇ)

14- DURMA SÜRELERİNİN UZATILMASININ UYGULAMAYA ETKİLERİ VE UZAYAN DURMA SÜRELERİNİN HESAPLANMA YÖNTEMİNE İLİŞKİN GÜNCEL DEĞERLENDİRMELER

(O. Umut KARACA)

IPR GEZGİNİ

Mayıs 2020

iprgezgini@gmail.com

Yangını Bu Kez Billy Joel Çıkarttı – Bir Şarkıcı İçin Alışılmadık Bir Telif Hakkı İhlali Davası

Bugünlerde 40’lı-50’li yaş aralığında olanlar, yani benim kuşağım, lise yıllarında muhtemelen bir anket defteri sahibi olmuştur veya en azından arkadaşlarının anket defterini doldurmuştur.

Benim de bir anket defterim vardı, Trabzon Anadolu Lisesi’nde lise 2. sınıfta hazırlamıştım ve -şu an çok pişmanım- üniversite yıllarımda kendimden utanıp defteri yırtıp atmıştım. Hazırladığım ve doldurduğum anket defterlerinin vazgeçilmez iki sorusu vardı: “En sevdiğiniz yabancı şarkıcı veya grup kimdir?” – “En sevdiğiniz Türk şarkıcı veya grup kimdir?” (Hatta bu soruları kendi içlerinde bir kez daha ayırıp kadın ve erkek şarkıcı sorusu da sorabilirdiniz. – Ne kadar çok soru, o kadar havalı anket!) — (O yıllarda kızların yabancı grup yanıtı standarttı: New Kids On The Block; erkeklerse kadın şarkıcı hakkında Samantha Fox ve Sabrina arasında gidip geliyordu. Yorum yok.)

Şu günlerde ise “yabancı” şarkıcı – grup terimi pek kullanılmıyor sanırım. Tüm dünya internet sayesinde evimizin içinde, yerli – yabancı diye bir ayrımdan bahsetmek pek de gerekli değil.

İnternet ve özel TV – Radyo kanalları yokken yabancıyı nasıl biliyorduk veya haberdar oluyorduk: Teşekkürler TRT 2 ve TRT Radyo 3; teşekkürler Erhan Konuk!

Benim kuşağım, Billy Joel ile çok yüksek olasılıkla TRT 2’deki “Erhan Konuk ile Pop Saati” programı sayesinde tanışmıştır. Programın gedikli şarkılarından birisi Billy Joel’in “We Didn’t Start The Fire” şarkısı idi ve muhtemelen bu şarkı sözleri ve videosu ile Pop Saati’yle büyüyen çoğu kişinin hafızasındadır. Şarkının A.B.D. müzik listelerinde bir numaraya yükseldiğini de bu aşamada belirteyim. Hatırla(ya)mayanlara ise YouTube aracılığıyla şarkıyı hatırlatayım.

Billy Joel elbette ki sadece We Didn’t Start The Fire’dan ibaret değildir, hatta bu şarkı onun genel stilinin dışında sayılır. Piano Man, Uptown Girl, The River of Dreams, Joel’in en bilinen şarkıları arasında yer almaktadır.


Billy Joel’in başı günlerde bir telif hakkı ihlali iddiası ile dertte. Bir müzisyenin telif hakkı ihlali konusunda yaşayabileceği sıkıntılar nelerle ilgili olabilir?

Mantıklı tahminler yapmaya çalışalım: Yazdığı bir şarkının melodisi, yazdığı şarkının sözleri, albüm kapağında kullandığı görsel, bir şarkısına çektiği videoda kullandığı kurgu veya diğer materyaller. En olası haller bunlar olabilir, sizce de öyle değil mi?

Hayır! Yanıt bunlardan hiçbirisi değil.


Hikaye ve ihtilaf şöyle:

Billy Joel, New York Long Island’da bir malikanenin sahibidir.

Karısı Alexis ile birlikte bu malikanede büyük bir renovasyon yapmaya karar verirler ve bu amaçla da Berry Hill Development isminde bir firmayla Eylül 2018’de anlaşma yaparlar. Berry Hill firması planlarını ve çizimlerini hazırlar ve Billy Joel ile karısına sunar.

Bu arada renovasyon veya tadilat deyip geçmeyin, yapılacak işlemlerin faturası 1,9 milyon Amerikan Dolarıdır ve önerilen eklemelerle birlikte bu tutar 7,5 milyon Amerikan Dolarına çıkmaktadır.

Billy Joel ve Alexis, hazırlanan planların malikanenin güvenliğine ilişkin önemli yapısal sorunlar içerdiğini belirterek Berry Hill’le olan sözleşmeyi Kasım 2019’da fesheder ve NJ Caine Architecture isimli başka bir firmayla yeni bir anlaşma yapar.

Kıyamet bundan sonra kopar.

Berry Hill, NJ Caine Architecture tarafından başlatılan yeni renovasyonun kendi projelerinin neredeyse aynısı olduğunu iddia ederek iki ayrı dava açar. İlk dava Billy Joel’e karşı açılmamıştır ve iki tadilat firması arasındadır. İkinci dava ise telif hakkı ihlali gerekçelidir ve Billy Joel ile Joel’e ait F. Scott LLC firması dava edilmiştir.

Berry Hill’in iddiası, yeni projede malikanedeki evlerin planlarının, çizimlerin, iç yerleşim planlarının ve yapılacak işlemlerin genel görünümünün kendi projelerinin neredeyse aynısı olduğudur. Berry Hill, devam eden çalışmaların kendi planlarının aynısı olmasına karşın, kendilerinin buna onay, lisans veya izin vermediklerini belirtmekte, buna ilaveten kendileriyle olan sözleşme sona erdirilirken, davalılar tarafından talep edilen değişikliklerin yapılması için, sözleşmede bu yönde hüküm bulunmasına rağmen, kendilerine yeterli süre verilmediğini de iddia etmektedir. Ek olarak, işin kendilerinden alınmasına neden olan raporun tarihinin, işten kovulmalarından 9 gün sonraki bir tarih olduğu da belirtilmektedir. Berry Hill ayrıca, işten kovulduktan sonra davalılara kendi projelerinin kullanılamayacağı hakkında resmi bildirimde bulunduklarını da dava dilekçesinde öne sürmektedir.

Berry Hill tüm bu gelişmeler karşısında, kendilerine ait telif haklarının ihlali mahiyetindeki projenin durdurulması için davalılara Mart 2020’de ihtarname gönderdiklerini, bu ihtarnameye yanıt verilmediğini de belirterek dava açmaktan başka çarelerinin kalmadığını öne sürmüştür.

Berry Hill’in talebi, telif hakkı ihlalinin tespiti ve tecavüzden doğan zararlarının karşılanmasıdır.

Billy Joel ve diğer davalılar cephesinden şu ana dek davaya ilişkin bir yorum gelmemiştir.

Şimdilik bu kadar. Takipte kalacağız ve gelişmelerden okurlarımızı da haberdar edeceğiz.


Son söz: Yazıyı okurken davacı Berry Hill şirketinin ismini birkaç yerde Benny Hill olarak yazdığımı fark ettim ve düzelttim. Pop Saati’nden bahsederken aklım bir diğer 80’li yıllar efsanesi Benny Hill şova gitmiş sanırım. Şunu söyleyebilirim; dünyanın en yüzeysel ve çoğunlukla saçma esprileri olsa da Benny Hill şova güldüğüm kadar, bu yaşıma dek pek az şeye gülmüşümdür. Bu satırları yazarken YouTube’da birkaç Benny Hill videosu izledim ve o saçmalıklara halen gülebildiğimi fark ettim. Bağlantı paylaşmıyorum, Benny Hill’i bilenler bilir, sitenin ciddiyeti sarsılmasın durup dururken.


Önder Erol ÜNSAL

Nisan 2020

unsalonderol@gmail.com

Durma Sürelerinin Uzatılmasının Uygulamaya Etkileri ve Uzayan Durma Sürelerinin Hesaplanma Yöntemine İlişkin Güncel Değerlendirmeler

Yaklaşık bir ay önce 26 Mart 2020 tarihli ve 31080 sayılı 1. Mükerrer Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren, 25 Mart 2020 tarihli ve 7226 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un (Kanun) Geçici Madde 1 hükmü ile maddi hukuka, takip ve usul hukukuna ilişkin süreler, 13 Mart 2020 ila 30 Nisan 2020 arasında durdurulmuştu.[1]

Kanun Geçici Madde 1/1 hükmünde, salgının devam etmesi hâlinde Cumhurbaşkanı’nın durma süresini altı ayı geçmemek üzere bir kez uzatabileceği ve bu döneme ilişkin kapsamı daraltabileceği de düzenlenmişti. Cumhurbaşkanı, 30 Nisan 2020 tarihli ve 31114 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren, 29 Nisan 2020 tarihli ve 2480 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı (Karar) ile Kanun’da kendisine verilen yetkiyi kullanarak; durma sürelerini 15 Haziran 2020’ye kadar (bu tarih dâhil) uzatmıştır. Cumhurbaşkanı, sürelerin uzatılmasına ilişkin yetkisini kullanırken, 4 Ocak 2002 tarihli ve 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nda öngörülen zorunlu idari başvuru yoluna ilişkin süreleri kapsam dışında bırakmış,  bunun dışında durdurulan sürelerin kapsamında herhangi bir değişikliğe gitmemiştir.

Karar’da dikkat çeken hususlardan biri; durma sürelerinin 15 Haziran 2020’ye uzatılmasının, “salgın hastalığın yayılma tehlikesinin daha önce ortadan kalkması hâlinde yeniden değerlendirilmek üzere” kaydına bağlanmasıdır. Adalet Bakanlığı bünyesinde gerçekleştirilen Yedinci Koronavirüs Koordinasyon Toplantısı sonrasında Adalet Bakanı tarafından yapılan açıklamada da “… virüs tedbirlerine uymakla ortaya çıkacak olumlu tabloya göre Cumhurbaşkanı’nın 15 Haziran’dan önce de bu tedbirleri kaldırmasının mümkün olduğu …” ifade edilmiştir.[2] Cumhurbaşkanı’nın, durma sürelerinin 15 Haziran 2020 tarihinden önce sona ereceğine ilişkin yeni bir karar almaması veya durma sürelerinin uzatılması Cumhurbaşkanı’na tanınan bir seferlik yetki olduğu için, durma sürelerinin uzatılmasına ilişkin bir kez daha kanun düzeyinde bir düzenleme yapılmaması durumunda, duran süreler, 16 Haziran 2020 tarihi itibarıyla işlemeye başlayacaktır.

Kanun’un yürürlüğe girmesiyle birlikte; sınai mülkiyet mevzuatından yer alan süreli işlemlere ilişkin tüm sürelerin de Kanun’da durması öngörülen sürelerin kapsamında yer aldığı, Türk Patent ve Marka Kurumu (TÜRKPATENT) tarafından, 27 Mart 2020 tarihinde yapılan resmî ilan ile duyurulmuştu.[3] Önceki yazılarımızda, Kanun’un Geçici Madde 1 hükmü ile sınai mülkiyet hukuku bakımından doğuracağı sonuçları değerlendirmiştik.[4] Karar’da, sınai mülkiyet mevzuatında öngörülen süreleri kapsam dışında bırakan herhangi bir hüküm bulunmadığı için, söz konusu değerlendirmelerimiz geçerliliğini korumaktadır. Bunun yanında;  Kanun Geçici Madde 1/4 hükmüne göre; durma süresince duruşmaların ve müzakerelerin ertelenmesi de dâhil olmak üzere, alınması gereken diğer tüm tedbirler ile buna ilişkin usul ve esasları; Yargıtay ve Danıştay bakımından ilgili Başkanlar Kurulu, ilk derece adli ve idari yargı mercileri ile bölge adliye ve bölge idare mahkemeleri bakımından Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK), adalet hizmetleri bakımından ise Adalet Bakanlığı belirleyecektir. HSK, 30 Mart 2020 tarihli ve “COVID-19 Kapsamında İlave Tedbirler” konulu yazısı ile tutuklu (yasal zorunluluk nedeniyle sadece tutukluluğun değerlendirilmesi yönünden) ve acil işler, dava zamanaşımı yakın olan soruşturma ve kovuşturma dosyaları, yürütmenin durdurulması istemleri ile ivedi sayılacak diğer iş ve işlemler haricindeki ilk derece adli ve idari yargı mercileri ile bölge adliye ve bölge idare mahkemelerine ait duruşma, müzakere ve keşiflerin 30 Nisan 2020 (bu tarih dâhil) tarihine kadar ertelenmesine karar vermişti. HSK tarafından yeni bir karar alınmaması durumunda 4 Mayıs 2020 tarihi itibarıyla duruşmalar görülmeye başlanacaktır. Yazının kaleme alındığı tarih ve saat itibarıyla[5] HSK’nin belirtilen konuya ilişkin almış olduğu herhangi bir karar bulunmamaktadır. Ancak; Yedinci Koronavirüs Koordinasyon Toplantısı sonrasında Adalet Bakanı tarafından Twitter[6] üzerinden yapılan açıklamada, HSK’nin, uzatılan durma süreleriyle uyumlu olacak şekilde duruşma, müzakere ve keşiflerin de ertelenmesine ilişkin karar alacağı belirtilmiştir.[7]

Kanun’da duracağı belirtilen sürelerin hesaplanması konusunda tereddüt yaşanabileceği ihtimali göz önünde bulundurularak kaleme aldığımız önceki tarihli yazımızın[8], sürelerin duracağı tarihlerin değişmesi nedeniyle güncellenmesi gerekliliği ortaya çıkmıştır. Sürelere ilişkin bundan sonraki değerlendirmelerimiz, niteliği itibarıyla, yalnız sınai mülkiyet mevzuatında öngörülenler için değil; Kanun’da duracağı belirtilen sürelerin tamamına yönelik olacaktır. Takip hukukuna ilişkin olanlar bir kenara bırakılacak olursa, Kanun kapsamında kalan süreler, 13 Mart 2020 ila 15 Haziran 2020 arasındaki 95 günlük süre boyunca duracaktır. Konunun daha net ifade edilebilmesi amacıyla yazının bundan sonraki kısmı maddeler hâlinde devam edecektir.

  • 13 Mart 2020 tarihi itibariyle, bitimine on beş gün veya daha az kalmış süreler bakımından yeni sona erme tarihi, 30 Haziran 2020 olacaktır. Örneğin; 20 Mart 2020 tarihinde sona erecek bir süre, 30 Haziran 2020 tarihinde sona erecektir. Belirtmek gerekir Kanun kapsamında kalan süreler bakımından en erken sona erme tarihi 30 Haziran 2020’dir.
  • 13 Mart 2020 tarihi itibariye, bitimine on altı gün veya daha fazla kalmış ve en geç 15 Haziran 2020 tarihinde sona erecek süreler bakımından, yeni sona erme tarihi; 13 Mart 2020 tarihi itibariye sürenin sona ermesine kaç gün kadıysa, bu sürenin, 16 Haziran 2020’den başlatılarak hesaplanması yöntemiyle belirlenecektir. Örneğin; 30 Mart 2020 tarihinde sona erecek bir sürenin yeni sona erme tarihi; 13 Mart 2020 ila 30 Mart 2020 arasındaki 18 günlük sürenin 16 Haziran 2020 tarihinden itibaren hesaplanması suretiyle 3 Temmuz 2020 olarak belirlenecektir.
  • Başlangıcı, 13 Mart 2020 ila 15 Haziran 2020 tarihi arasında herhangi bir tarihe denk gelen süreler, 16 Haziran 2020 tarihinden itibaren işlemeye başlayacaktır. Örneğin; başlangıcı 10 Nisan 2020 tarihi olan bir aylık sürenin, başlangıç tarihi 16 Haziran 2020 tarihi olarak kabul edilecek ve bu süre 16 Temmuz 2020 tarihinde sona erecektir.
  • Başlangıcı 13 Mart 2020 tarihinden önceki bir tarihe, bitimi ise 15 Haziran 2020 tarihinden sonraki bir tarihe denk gelen sürelerin son günü, düzenlemeden önceki son güne 95 gün eklenmesi suretiyle belirlenecektir. Örneğin; başlangıcı 1 Mart 2020, bitimi 19 Haziran 2020 olan bir sürenin, yeni düzenlemeye göre son günü, 22 Eylül 2020 olarak belirlenecektir.
  • Yeni düzenlemeye göre hesaplanacak sürelerin son gününün, adli tatile ya da herhangi bir resmî tatil gününe denk gelmesi durumunda, süreler, adli tatil veya resmî tatil nedeniyle bir kez daha uzayacaktır. Ancak belirtmek gerekir ki adli tatil sebebiyle uzayacak süreler yalnız yargılama hukukuna ilişkin olanlardır. Yukarıdaki örneği, son gün hafta sonuna gelecek şekilde güncelleyerek söz konusu durumu resmî tatiller bakımından somutlaştırabiliriz. Başlangıcı 1 Mart 2020, bitimi 17 Haziran 2020 olan bir sürenin, yeni düzenlemeye göre son günü, 20 Eylül 2020 olarak belirlenecektir. Ancak, 20 Eylül 2020 tarihi resmî tatil günü olan Pazar gününe denk geldiği için sürenin son günü, bir kez daha uzayacak ve 21 Eylül 2020 olarak belirlenecektir.  Yukarıdaki örneği, son gün adli tatile denk gelecek şekilde güncelleyerek söz konusu durumu adli tatil bakımından da somutlaştırabiliriz.  Başlangıcı 1 Mart 2020, bitimi 17 Nisan 2020 olan sürenin, yeni düzenlemeye göre son günü, 21 Temmuz 2020 olarak belirlenecektir. Ancak 12 Ocak 2011 tarihli ve 6100 tarihli Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) m.102 hükmüne göre; adli tatil, her yıl 20 temmuzda başlamakta ve 31 ağustosta sona ermektedir. HMK m.104/1 hükmüne göre; adli tatile tabi olan dava ve işlerde, sürelerin bitmesi tatil zamanına rastlarsa, bu süreler ayrıca bir karara gerek olmaksızın adli tatilin bittiği günden itibaren bir hafta uzatılmaktadır. Örneğimize dönecek olursak, yeni düzenlemeye göre son günü, adli tatilin başlangıcı olan 21 Temmuz 2020’ye denk gelen sürenin son günü, bir kez daha uzayacak ve 8 Eylül 2020 olarak belirlenecektir.

Osman Umut KARACA

Nisan 2020

osmanumutkaraca@hotmail.com


[1] Bkz. https://www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/1.5.7226.pdf, (27 Nisan 2020).

[2] Bkz. http://www.basin.adalet.gov.tr/Etkinlik/adalet-bakani-abdulhamit-gul-baskanliginda-koronavirus-koordinasyon-toplantisinin-yedincisi-yapildi, (29 Nisan 2020)

[3] Bkz. https://www.turkpatent.gov.tr/TURKPATENT/allAnouncement/anouncementDetail?newsId=1239, (27 Nisan 2020).

[4] Konuya ilişkin önceki tarihli değerlendirmelerimiz için Bkz. https://iprgezgini.org/2020/03/25/son-dakika-beklenen-haber-geldi-sureler-durdu/, (27 Nisan 2020).

[5] 30 Nisan 2020 / 00.57

[6] Twitter, Twitter Inc. adına tescilli bir markadır.

[7] Bkz. https://twitter.com/adalet_bakanlik/status/1255092628607176705?s=20, (29 Nisan 2020)

[8] Bkz. https://iprgezgini.org/2020/03/27/surelerin-durmasina-iliskin-duzenleme-kapsaminda-sure-hesabina-iliskin-degerlendirmeler/, (27 Nisan 2020)

* Kapak görseli https://thegmatblogger.in/2015/04/17/how-is-the-gmat-score-calculated/, uzantılı internet sayfasından alınmıştır. (30 Nisan 2020) .

BUGÜN EKECEĞİMİZ TOHUMLAR, YARIN YEŞERECEK…

(Bali’de bir çeltik tarlası)

Dünya Fikri Mülkiyet Teşkilatı WIPO, “Dünya bizim evimiz, onu korumalıyız. Bugünkü seçimlerimiz, yarınımızı şekillendirecek.” diyerek, 2020 yılı Dünya Fikri Mülkiyet Günü için “Yeşil Bir Gelecek İçin İnovasyon” temasını geçen yıl belirlemiş ve yaratıcılığın gerçek anlamını, Einstein’ın “Aynı şeyleri defalarca yaparak, farklı sonuçlar vermesini bekleyemeyiz.” sözüyle vurgulamıştı.

Ve bugün 26 Nisan! Fikri mülkiyetin çekim alanında bulunan herkesin Dünya Fikri Mülkiyet Gününü canıgönülden kutluyorum.

Bu temanın, günümüz ile ilginç bir bağ kurduğu düşüncesinden kendimi alamıyorum. Birbiri ardına yaşanan birçok olumsuzluk, tarihin sayfalarında 2020 yılını ayrı bir yerde konumlandıracak. Hayatımızın, istisnasız her alanını yeniden düzenleyen Covid-19 Pandemisinin etkileri, sadece bu “süresi belirsiz” dönemle sınırlı kalmayacak. Bu zorlu süreçte gecesini gündüzüne katarak çalışan kahramanlar, inovasyon çarklarını bu sefer, pandeminin mevcut ve potansiyel etkileri üzerinden döndürmeye çoktan başladı ve bu devinim devam edecek.

Bu yazıyla, “Yeşil Bir Gelecek İçin İnovasyon” temasıyla özdeşleştiğini düşündüğüm birkaç örnek çalışmaya değinmek istiyorum.

Örneklerimizden ilkini; 2019 yılı sonlarında yayımlanan ve “Sürdürülebilir Sağlıklı Diyetler”in dayanması gereken temel prensipleri belirleyen, Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (Food and Agriculture Organization-FAO) ile Dünya Sağlık Örgütünün (World Health Organization-WHO) ortak çalışması oluşturuyor.

Bu önemli çalışmada, “Sürdürülebilir Sağlıklı Diyetler” kavramı; insan sağlığını ve refahını düşünen, çevreyi ve doğal kaynakları koruyan, cinsiyet ayrımı barındırmayan, yerelliğe önem veren, erişilebilir ve sürdürülebilir beslenme modellerini tanımlamak üzere kullanılmıştır.

Çalışmanın temeli; yetersiz beslenmenin ve çevre ile doğal kaynakların hızla bozulmasının, günümüzde verdiğimiz en büyük mücadelelerden iki tanesi olduğu gerçeğine dayanıyor.

Bir yandan düzensiz ve dengesiz beslenmenin sebep olduğu obezite, diğer yandan da besleyici ve yeterli miktarda gıdaya düzenli erişim imkânsızlığı, bireylerin sağlıklarını tehdit ediyor. Beslenmeye bağlı sağlık sorunları ise, bugün tüm dünya için yüksek maliyetli sosyoekonomik bir sorun.

Gıdaların üretim ve tüketim şekillerinin de, çevre ve doğal kaynakların üzerine etkisi var. Örneğin gıda üretimi, % 48-70 oranında toprak ve temiz su kullanımı anlamına geliyor.

Sosyal, demografik ve ekonomik faktörler, insanların yaşam tarzlarının ve beslenme şekillerinin değişimine neden oluyor. Dolayısıyla gıdaların üretiminde de, belirli baskıları beraberinde getiriyor.

FAO ve Dünya Sağlık Örgütü, yukarıda kısaca özetlenen tespitler hakkında kapsamlı çalışmalar yürüterek, “Sürdürülebilir Sağlıklı Diyetler” oluştururken dikkat edilmesi gereken temel prensipleri belirlemiş. Bu konunun aynı zamanda devletlerin, uluslararası kuruluşların, sivil toplum kuruluşlarının, özel sektörün ve akademinin öncelikli gündem maddelerinden olduğu da ifade edilmekte.

 Sürdürülebilir sağlıklı diyetler, mevcut ve gelecek nesillerin bireysel bazda fiziksel, ruhsal ve sosyal gelişimlerini sağlamak üzere: çevreye etkisi asgari düzeyde olan; erişilebilir, satın alınabilir, güvenli ve adil; kültürel olarak kabul edilebilir bir çerçeve çizmekte. Bu konudaki temel prensipler, 16 adımdan oluşuyor.

Sağlık açısından dikkat edilmesi gereken hususlar:

  • Sağlıklı beslenmenin ilk adımı, bebeklerin ilk 6 ay anne sütüyle beslenmesiyle başlıyor. 2 yaşına kadar devam edilmesi önerilen anne sütüne, uygun nitelikteki tamamlayıcı besinler eşlik ediyor.
  • Çok çeşitli ve besin grupları arasında dengelenmiş, işlenmemiş ya da çok az işlenmiş gıdaya dayanmalı; yüksek oranda işlenmiş yiyecek ve içeceklerden uzak durulmalı. Çalışma, burada önemli bir açıklama içeriyor. Gıdaların işlenmesi, bazı durumlarda gıdaları daha güvenli hale getirir; yüksek kaliteli diyetler için faydalı olabilir. Ancak bazı tür gıda işleme prosesleri, yüksek oranda tuz, şeker ve doymuş yağ ilavesi gerektirebilir. Bu tür ürünlerin fazla miktarda tüketimi ise, sağlık için olumsuz etkiler yaratabilir.
  • Tam tahıl, baklagiller, kabuklu yemiş, bol ve çeşitli meyve ve sebze içerikli olmalı. Burada önemli bir dipnot olarak; patates, tatlı patates, manyok (cassava) ve diğer nişastalı kök bitkilerin meyve veya sebze olarak sınıflandırılmadığı belirtilmekte.
  • Makul miktarda yumurta, mandıra ürünü, kümes hayvanlarının eti, balık ve az miktarda kırmızı et tüketilmeli.
  • Sıvı tüketiminde tercih, temiz ve güvenilir içme suyu olmalı.
  • Yaşam döngüsü içinde aktif ve sağlıklı olmak için gerekli olan enerjiyi sağlayacak miktarda besin tüketilmeli ancak ihtiyaçtan fazlasından kaçınılmalı. Dünya Sağlık Örgütünün diyete bağlı olan ancak bulaşıcı olmayan hastalıklara ilişkin riskleri azaltan rehberine uygun olmalı. Bu husustaki ayrıntılı bilgilere, https://www.who.int/nutrition/publications/nutrientrequirements/healthydiet_factsheet/en/ adresinden ulaşılabilir.
  • Mümkünse patojen, toksin ve gıda kaynaklı hastalıklara yol açan unsur içermemeli, mümkün değilse asgari düzeyde tutulmalı.

            Çevresel etki açısından dikkat edilmesi gereken hususlar:

  • Sera gazı emisyonları, su ve arazi kullanımı, azot ve fosfor uygulaması ile kimyasal kirlilik, bu konularda belirlenen hedefleri aşmamalı.        
  • Ekinleri, hayvanları, orman kaynaklı gıdaları ve suda yaşayan genetik kaynaklar da dâhil biyolojik çeşitliliği korumalı ve aşırı avlanmadan kaçınılmalı.
  • Antibiyotik ve hormon kullanımı asgari düzeyde tutulmalı.
  • Gıdaların ambalajlanmasında plastik ve türevlerinin kullanımı minimize edilmeli.
  • Gıda kayıpları ve gıda israfı azaltılmalı.

            Sosyokültürel açıdan dikkat edilmesi gereken hususlar:

  • Yerel kültür ve mutfak uygulamaları ile gıdanın kaynak, üretim ve tüketim değerlerine dayanmalı. 
  • Erişilebilir ve cazip olmalı.
  • Cinsiyete dayalı olumsuzluk barındırmamalı.

“Yeşil Bir Gelecek İçin İnovasyon” temasıyla ilişkilendirdiğim ikinci örnek, Avrupa Birliği’nden. Avrupa Kırsal Kalkınma Ağı (The European Network for Rural Development-ENRD); kırsal kalkınma politikasının, programlarının, projelerinin ve diğer girişimlerin uygulamada nasıl çalıştığı görmek ve daha fazlasını elde etmek için nasıl geliştirilebilecekleri hakkında bilgi alışverişi için kurulmuş bir merkez. Bu faaliyetler, ENRD Temas Noktası ve Kırsal Kalkınma İçin Avrupa Değerlendirme Yardım Masası olmak üzere iki destek ünite üzerinden yürütülmekte.

ENRD’nin “Akıllı ve Rekabetçi Kırsal Alanlar”a ilişkin çalışmasında, 2017-2020 yılları arasında görevlendirilmiş bir grup, “akıllı köyler (smart villages)” teması üzerinde çalışıyor.

      “Akıllı köyler” kavramı; kırsal alanlardaki ekonomik performansın ve yaşam kalitesinin, potansiyel olarak dijital ve diğer teknolojiler vasıtasıyla geliştirilmesiyle ilgili. Akıllı köy sakinlerine, genellikle sadece kent sakinleri tarafından erişilebilen bilgi, pazar, sosyal ve kültürel hizmetler, teknolojiler ve altyapıya erişim imkânı kazandırılıyor.

Kırsal bölgelerde yaşanan sorunlar birbirinden farklı, bu bölgelerin sahip oldukları imkânlar da öyle. Hal böyle olunca, herkese uyan tek bir çözümün önerilmesi mümkün değil. Bu sebeple akıllı köy modelleri, yeni ve/veya mevcut bölgesel stratejilerle desteklenen, ilgili bölgenin ve stratejinin liderlik ettiği bir dizi politikanın koordine edilmesiyle oluşuyor; AB fonlarıyla desteklenerek, binlerce yerel topluluğun refah seviyesini yükseltiyor.

Köylerde verilen mücadelelerin bir kısmı, “Birlikten kuvvet doğar.” atasözünü hatırlatıyor. Karşılaşılan sorunlar, sahip olunan tüm araçlar seferber edilip, komşu köylerdeki imkânlarla birleştirilerek kurulan ortaklıklarla çözüme kavuşuyor. Oluşan küçük köy grupları, mini bir kent kimliğine bürünebiliyor.

Kendi koşullarına uygun modeli bulabilmek için, mevcut durumun tam olarak ortaya konulabilmesi gerekli. İşte Finlandiya’dan güzel bir örnek.

Finlandiya hükümeti 2016 yılında, kırsal bölgelerde karşılaşılan sorunlar ile dijital innovasyonla sunulan fırsatlar konularını biraraya getiren “akıllı kırsal bölge (smart countryside)” çalışması yaptırır. Bu çalışmayla elde edilen veriler, Finlandiya’nın kırsal bölgeleriyle ilgili çarpıcı gerçekleri ortaya koyar.

Çalışmaya göre, Finlandiya nüfusunun üçte biri (1,6 milyon kişi), kırsal alanlarda yaşamakta. Ancak kırsal alanların nüfus yoğunluğu ve demografik dağılımı, bölgenin özelliğine göre değişiyor.

Kentlere yakın kırsal alanların nüfus yoğunluğu fazlayken, kentlerden ve merkezlerden uzak alanlarda nüfus seyrekleşiyor ve dahası gittikçe yaşlanıyor. Köylerdeki dükkânların sayısı 2012-2015 yılları arasında % 20’lik bir düşüş gösterirken, yıllık olarak kapanan köy okulu sayısı yaklaşık 60. Kırsal alanlardaki postanelerin sayısı ise, 1990 yılından itibaren mütemadiyen azalmakta.

Kırsal alanlarda nüfusun % 77’sinin evinde internet var. Bu oran, kent sakinlerinde %80, başkent civarlarında yaşayanlarda ise % 88. Kırsal alanların internet bağlantısı sıklıkla geniş bant (broadband) kapsamıyla kablosuz olarak sağlanıyor. Kırsal alan sakinlerinin % 81’i internet kullanırken, bunların üçte ikisi iletişim, alışveriş ve haber takibi amacıyla günde birçok kez internetten faydalanıyor. Çoğu internet kullanıcısı 55 yaşın altında ama 75 yaşın üzerinde az da olsa kullanım var.

Finlandiya hükümeti; kırsal alanda yaşayan nüfus için fırsat eşitliği yaratan, kamu sektöründe maliyeti düşüren, yeni iş olanakları sunan ve yerel mücadeleye inovatif çözümler sunan dijitalleşmiş hizmetlerin hayati önem taşıdığına inanıyor. Bu sebepledir ki 2013 yılında devlet destekli stratejik araştırma yatırımları, multidisipliner büyük toplumsal mücadeleler için adanmış. İlaveten, bilgiye dayalı politikaların promosyonu için, hükümet kararlarına yön veren araştırmalar, doğrudan başbakanlık çalışma ofisince merkezileştirilmiş.    

Bu çalışma, şöyle bir modele ışık tutmuş. İnsan sayısından daha fazla ren geyiği yaşayan kuzey Finlandiya’daki Lapland’den, başkent Helsinki’ye yolculuk 16 saat sürüyor. Bu zorluklarla mücadele için yöre halkı, yenilenebilir enerjiye dayalı birçok proje geliştirmiş. Bunlardan bazıları; uzaktan eğitim, sosyal hizmetler, kültürel aktiviteler ve geniş bant teknolojisi kullanan hizmetler. Geliştirilen mobil klinik ve yüksek hızlı internet bağlantıları, tıbbi hizmetlerin o zorlu bölgelere ulaştırılmasını sağlamış.

AB’nin, “Varlıklarınızdan en iyi şekilde yararlanmak için beklemeyin!” (Don’t wait for the best use of your assets!) mottosuyla insanları motive eden akıllı köy modelleri; ulaşım, eğitim, gıda, tarım, sosyal hizmetler, enerji ve dijitalleşme gibi alanlarda son derece yaygın. Bunlardan birkaç tanesine, hızlıca bir bakalım.

Güney Almanya’da bilimsel araştırmalar; kırsal alanda yaşayan insanlara dijital çözümler üretmeye odaklanarak, e-ticaret ve e-yönetim için yerel hizmetler üretmeye başlamış. Bu da akıllı köylerin, aynı zamanda yeni fırsatlar yarattığının bir göstergesi.  

Akıllı köyler çevre dostu, her zaman düşük karbon ekonomisine sahip. Örneğin kuzeydoğu İspanya’da Katalanya’daki 11 önder grup, enerji geçişinin maliyetini hesaplayarak, daha fazla yenilenebilir enerji kullanmayı ve enerji sarfiyatını azaltmayı hedefleyen yazılımlar geliştirmeye gönül vermiş.

(Kaynak: https://www.youtube.com/watch?v=ckB71hb0kx0&feature=youtu.be)

Üçüncü örneğimiz, FAO’nun EAF (Ecosystem Approach to Fisheries-Balıkçılıkta Ekosistem Yaklaşımı)-Nansen Programı. Deniz canlılarının sürdürülebilir kullanımını ve deniz çevresinin daha iyi korunmasını teşvik eden program, Norveç’in Bergen Deniz Araştırmaları Enstitüsü (Institute of Marine Research-IMR) ile yakın işbirliği içinde yürütülüp Norveç Kalkınma İşbirliği Ajansı (Norad) tarafından finanse ediliyor.

EAF-Nansen Programında üç ana mücadele veriliyor.

  • İklim değişkenliği ve değişimi, kirlilik gibi stres faktörlerinin deniz ekosistemleri üzerindeki etkileri ve bunların sosyal ve ekonomik sonuçları hakkında bilgi yetersizliği.
  • Aynı zamanda iklim ve kirlilikten de etkilenen su ürünlerinin sürdürülebilirliği için yetersiz sistem ve uygulamalar.
  • Cinsiyet eşitliğinin geliştirilmesi ve kadınların etkin katılımı da dâhil olmak üzere, EAF’ı uygulama kapasitesinin yetersizliği.

Son örneğimiz ise; AB Komisyonunun Ocak 2018’de kabul ettiği “Plastik Stratejisi” ki bu stratejinin, bu konuda dünyanın ilk kapsamlı stratejisi olduğu belirtiliyor. 

AB denizlerinin kirliliğinin  % 43’ünü tek kullanımlık plastik ürünler (kulak çubuğu, çatal-kaşık, balon ve balon çubukları, gıda kapları, içecek kapları, izmarit, poşet, cips-şekerleme ambalajları, ıslak mendil vb temizlik ürünleri) ve % 27’sini ise balıkçılık malzemeleri oluşturuyor. Deniz kirliliğinin toplam % 70’lik dilimini oluşturan bu ürünlerle mücadele, AB Komisyonunun öncelikleri arasındaki yerini çoktan almış.

AB vatandaşlarının % 87’si plastiğin çevresel etkileri, % 74’ü ise sağlıkları üzerindeki etkisi konusunda endişeliler.

AB’nin % 94’ü geri dönüşümün kolaylaştırılması ve plastik ambalajın azaltılması; % 90’ı yerel yönetimlerin plastik atıkların toplanmasını kolaylaştırması; % 89’u plastik ürünlerin tüketiminin azaltılması için etkin eğitimin gerekliliği ve % 61’i ise bu tür ürünlerin kullanımlarının ücretlendirilmesi konularında hemfikir.

Özetle AB, denizlerinin kirliliğinin % 70’lik kısmından sorumlu olan tek kullanımlık plastik ürünlerin “sürdürülebilir alternatifleri”nin geliştirilmesi için çaba gösteriyor, diğer bir deyişle “Yeşil Bir Gelecek İçin İnovasyon”u teşvik ediyor.

Gonca ILICALI

Nisan 2020

gilicali12@gmail.com



Kaynaklar:

MARKA DÜNYASININ COVID-19 SALGININA TEPKİSİ: SOSYAL MESAFE LOGOLARI

Dünyayı etkisi alan Covid-19 salgını sürecinde, insanların salgından korunmak adına almaları gereken bireysel önlemler için kamu bilinci oluşturulmaya çalışılmaktadır. Devletler tarafından alınan yasal tedbirlerin yanında birçok kurum ve kuruluş tarafından destek verilerek, insanların evde kalmalarına yönelik kampanyalar düzenlenerek birçok hizmet ücretsiz sunulmuş (eğitim, telekomünikasyon, yazılım, sanat eserleri vs.), sağlık ekipmanları ve ürünleri temin edilerek evde yapılabilecek aktiviteler özendirilmiştir. Aynı zamanda sektörlere destek sağlamak amacıyla fonlar toplanmış, hatta bazı markalar tarafından bireylere yardım götürme (yemek, hastaneye ulaşım, ilaç vs.) kampanyaları yapılmıştır. 

Bu bilinçlendirme çabalarından biri de, bireyler arasında “sosyal mesafe”nin korunmasına dikkat çekmek amacıyla, marka logolarının yeniden tasarımı olmuştur. Kamu spotu olarak da değerlendirilebilecek bu revizyonlar, kamuoyunda ve fikri mülkiyet dünyasında ilgi ve destek görmüştür. Revize edilmiş logolardan bazılarını bu yazıda sizlerle paylaşmaktan memnuniyet duyuyorum.

Corona Beer *

Corona Extra

* Corona Beer vs. Corona Virüs örneğiyle markanın lekelenmesi yazımıza ithafen[1], grafik tasarımcı Jure Tovrljan tarafından espri amaçlı tasarlanan logoyu sizlerle paylaşmaktayım. Paylaşılan diğer logolar ise, şirketlerin resmi kanallarından elde edilmiştir.

McDonald’s

McDonald's Brazil separated the golden arches.

Coca Cola

Coca-Cola's billboard in Times Square is promoting "Social Distancing" amid the coronavirus outbreak.

Audi

Volkswagen

Volkswagen separated its V and W.

Mercedes Benz

https://im.haberturk.com/2020/03/31/ver1585663522/2630478_8dc9581bb467117410525c6f3136baf3.jpg

Hyundai

hyundai sosyal mesafe

Miss Chiquita, who was “already home”

chiquita banana logo without miss chiquita

IKEA

IKEA stay at home advert

Pizza Hut

https://www.mediabrief.com/wp-content/uploads/2020/04/image-Pizza-Hut-%E2%80%98embraces%E2%80%99-Social-Distancing-with-reinvented-logo-Mediabrief.png

Nike

Nike's ad was posted on dozens of its players' social media accounts.

Mercoda Libre

https://www.adweek.com/wp-content/uploads/2020/03/mercado-libre-logo-change-2020.jpg

Kappa

Resim

Google

https://9to5google.com/wp-content/uploads/sites/4/2020/03/google_doodle_social_distancing_idea_1-1.png?w=1600

Guinness

Nike, IKEA, Guniess and Audi share ads to encourage social distancing and staying at home

Kentucky Fried Chicken

Axe

Espressolab

Espressolab'dan sosyal mesafe çağrısı

Aras Kargo

Aras Kargo, logosunu ayırarak sosyal mesafeye dikkati çekti

Maltepe Üniversitesi

https://digitalage.com.tr/wp-content/uploads/2020/03/maltepe-universitesi-yeni-logo.jpg

Has Tavuk

https://cdn.bursahayat.com.tr/haber/2020/03/25/250952-sosyal-mesafe-akimina-katildilar-5e7b3e76a9bc2.jpg

Galatasaray Spor Kulübü

https://i2.haber7.net/haber/haber7/photos/2020/12/GmwA7_1584868369_059.jpg

Kayserispor Spor Kulübü

https://iasbh.tmgrup.com.tr/deccb3/1200/627/0/267/581/571?u=https://isbh.tmgrup.com.tr/sbh/2020/03/22/kayserispordan-sosyal-mesafe-paylasimi-1584885087040.jpg

Av. Didem TENEKECİOĞLU

Nisan 2020

didemtenekecioglu@gmail.com


[1] https://iprgezgini.org/2020/02/10/corona-virus-vs-corona-beer-corona-virusu-ve-corona-bira-ornegi-ile-markanin-lekelenmesi/

Duyuru: Corona Günlerinde IPR Gezgini ve Yeni Sosyal Medya Hesaplarımız

IPR Gezgini’nin tüm takipçilerinin bu zor günlerde iyi ve sağlıklı olduğunu umuyoruz.

Corona virüs salgını nedeniyle çoğu okuyucumuzun çalışma yaşamlarını evlerinde sürdürdüklerini tahmin ediyoruz. Yazar ekibimizin tamamına yakını evden çalışıyor ve hiç alışık olmadığımız bu düzen bizleri de hayli zorluyor.

Salgının Türkiye’de etkisini hissettirmeye başladığı Mart ayında çok sayıda yazı yayınladık ve geçen ay sitenin istatistiklerinde patlama yaşandı. Yazılarımızın bir kısmı kaçınılmaz biçimde Corona virüs ile ilgiliydi. Buna ilaveten salgın nedeniyle Devlet tarafından alınan tedbirlerin fikri mülkiyet hakları ile ilgili olanlarını da ilk kez biz yazdık ve yazmakla da yetinmeyerek yorumladık.

Can sıkıcı günlerin etkisini size biraz olsun unutturmak için Harry Potter Fikri Mülkiyet Davaları serisine başladık ve büyük ilgi gören serimiz halen devam ediyor.

IPR Gezgini’nin Instagram hesabında hafta içi geceler Fikri Mülkiyet testleri düzenlemeye başladık. Yoğun ilgi gören testimizin yenisi 6 Nisan Pazartesi gecesi sizlerle olacak.

Buna ilaveten, IPR Gezgini’nin yeni açtığımız LinkedIn ve Twitter hesaplarını sizlere, mevcut diğer sosyal medya hesaplarımızla birlikte, duyurmak istiyoruz. Bizi sosyal medyada da takip etmenizden memnun oluruz.

LinkedIn: IPR Gezgini – https://www.linkedin.com/in/ipr-gezgini-b271271a6/

Twitter: @iprgezgini – https://twitter.com/iprgezgini

Instagram: IPR Gezgini – @iprgezgini

Facebook: IPR Gezgini – https://www.facebook.com/IPRGezgini


Bizler Corona günlerinde de hız kesmeden yazmaya devam edeceğiz.

Tüm okurlarımıza sağlıklı günler diliyoruz.

IPR Gezgini

Nisan 2020

iprgezgini@gmail.com

COĞRAFİ İŞARET VE GELENEKSEL ÜRÜN ADININ KULLANIM BİÇİMİ

Coğrafi işaret ve geleneksel ürün adında “amblem” ve “logo” başlıklı makaleleri ile ilerlediğimiz dizinin bu yazısında “kullanım biçimi” açıklanacaktır.

Kullanım biçimi; coğrafi işaretin ya da geleneksel ürün adının ilgili ürün üzerinde, ambalajında veya ambalajlanamadığı durumlarda işletme vb. alanlardaki kullanımının nasıl olacağının tanımlanmasıdır.

6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu (SMK) ve SMK Yönetmeliğinin ilgili hükümleri incelendiğinde, aşağıdaki düzenlemeler görülür:

SMK Mad. 37/1 (h),  37/2 (e) hükümlerinde ve SMK Yönetmelik Mad. 35/3 (i) ile 35/4(f) hükümlerinde Coğrafi işaretin ve geleneksel ürün adının kullanım biçimi ve varsa etiketleme ve ambalajlama usullerini açıklayan bilgiler”,

SMK Mad. 46/2-3-4 ve SMK Yönetmelik Mad. 44/2-3-4 hükümlerinde,

(2) Tescil edilmiş coğrafi işaretin veya geleneksel ürün adının kullanım hakkına sahip olan kişiler, söz konusu coğrafi işaret veya geleneksel ürün adını, amblem ile birlikte ürün veya ambalajı üzerinde kullanır. Coğrafi işaretler bakımından amblemin kullanılması zorunludur.

(3) Ürünün niteliği gereği, amblem ile birlikte coğrafi işaretin veya geleneksel ürün adının ürünün kendisi veya ambalajı üzerinde kullanılamadığı durumlarda, amblem ile tescilli işaret veya ad, kullanım hakkına sahip olanlar tarafından işletmede kolayca görülecek şekilde bulundurulur.

(4) Geleneksel ürün adının amblemsiz kullanımı bu Kanun hükümlerine tabi değildir.

Coğrafi işaret (Cİ) ve geleneksel ürün adı (GÜA) kullanım biçimlerinin iki fonksiyonu bulunduğunu ifade etmek mümkündür. Birinci fonksiyonu ürünlerin tanıtım ve pazarlamasında yol göstermesi, ikinci fonksiyonu ise ilgili ürünlerin güvenirliğini kontrol etme aracı olmasıdır.

Birinci fonksiyonun varlığı özellikle Cİ ve GÜA’nın ticari faaliyetlerde nasıl kullanılacağını ifade etmesi ile ortaya çıkar. Açıkçası bu kullanım, hukuki boyutu ile daha çok fiziki kullanımı açıklar gibi görünse de elektronik ticarete konu olması durumundaki kullanımını da kapsar nitelikte olduğu değerlendirilir.

İkinci fonksiyonda ise güven duygusunun her alanda olduğu gibi ticari yaşamda da öne çıktığını görürüz. Güven, insan ilişkilerinde olduğu gibi ürünlerde de verdiği mesajlar ile bağ kurulmasını sağlar.

Cİ ve GÜA; “ben farklı ve özelim, kimliğim coğrafyamın sunduğu toprağın, yağmurun, rüzgarın, dağların, ovaların, çiçeklerin vb. ve mirasla taşınan üretim geleneği ile yöre insanımın eseriyim, bu yolla çıktım ve ortak bilinçle bir arada üretilip kontrollerden geçerek size ulaştım” mesajını verdiği noktada tercih edilirler. Dolayısıyla bu mesajların devamı için Cİ ve GÜA konu ürünlerin denetimlerinin çok iyi yapılması ve sadece bu denetimlerden geçen ürünlerin Cİ ve GÜA ile birlikte amblemlerin kullanılması gereklidir. Aksi takdirde kontrolden geçmeyen ürünlerin üzerine amblemlerin yapıştırılması ve Cİ ile GÜA’nın kullanılması bu değerlerin zamanla kaybedilmesine sebep olabilir.

Cİ ve GÜA tescili, koruma sistemindeki kayıt aracıdır. Tescilli ürünlerin varlığının devamı ancak ticarete konu olması ile mümkündür. Bu noktadaki en büyük yanılgı ise aşırı üretimdir. Oysa bu ürünlerin arzı, yöresel ve geleneksel olanaklarla sınırlıdır.

Cİ ve GÜA ürünlerinin kaynağı olan ilgili coğrafyada ürüne etki eden unsurların örneğin ağaçların, bitkilerin, hayvan ırklarının, su kaynaklarının ve toprağın vb. özelliklerini muhafaza edebilmek ve ilgili ürünlerin üretim metodunun kültürel miras ile devam ettirebilecek nesiller ile mümkündür. Dolayısıyla Cİ ve GÜA ile en başta korunması gereken söz konusu unsurlar ile birlikte bu coğrafyadaki üretici konumundaki bireylerin üretimle kazanmaları ve sosyo ekonomik seviyelerini Cİ ve GÜA ile güçlendirmelerine bağlıdır. Bu bilince sahip üreticilerin, otokontrol ile sürdürülebilir bir denetim sistemine katkı vermeleri mümkündür.

KULLANIM BİÇİMİ ÖRNEKLERİ

TÜRKPATENT nezdinde 6769 sayılı SMK sonrasında tescil ile sonuçlanan ayrıca Resmi Coğrafi İşaret ve Geleneksel Ürün Adı Bülten yayımları halen devam eden Cİ ve GÜA başvurularının kullanım biçimi bölümleri incelenerek aşağıdaki örnekler listelenmiştir.

Coğrafi İşaretlerde Kullanım Biçimi

Örnek 1.

Başvuru Numarası               : C2017/043

Coğrafi İşaretin Adı             : Gaziantep Sarımsak Kebabı

Bülten Numarası                  :68

Yayım Tarihi                        : 02.01.2020

Kullanım Biçimi: Gaziantep Sarımsak Kebabı ibaresi ve mahreç işareti amblemi, ürünün kendisi veya ambalajı üzerinde yer alır. Ürünün kendisi veya ambalajı üzerinde kullanılamadığında, Gaziantep Sarımsak Kebabı ibaresi ve mahreç işareti amblemi, işletmede kolayca görülecek şekilde bulundurulur.

Geleneksel Ürün Adlarında Kullanım Biçimi

Örnek 2.

Başvuru Numarası               : C2017/241

Geleneksel Ürün Adı           : Ezo Gelin Çorbası

Bülten Numarası                  :72

Yayım Tarihi                        : 02.03.2020

Kullanım Biçimi: Ezo Gelin Çorbası ibaresi geleneksel ürün adı amblemiyle birlikte ürün ambalajı üzerinde veya işletmede kolayca görülecek şekilde bulundurulur. Geleneksel ürün adının amblemsiz kullanımı, 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu hükümlerine tabi değildir.

ÜRÜN NİTELİKLERİNE GÖRE KULLANIM BİÇİMLERİ

*Aşağıdaki örnekler konunun daha iyi anlaşılabilmesi amacıyla kurgusal oluşturulmuştur.

Suzan KILIÇ DALDAL

Mart 2020

suzandaldal@gmail.com


KAYNAKLAR

https://www.ci.gov.tr/veri-tabani

http://bulten.turkpatent.gov.tr/bulten/

https://www.turkpatent.gov.tr/TURKPATENT/laws/informationDetail?id=104

https://pixabay.com/tr/

Corona Günlerinde Yeni Bir Marka Kategorisi – Zombi Markalar

Corona virüs salgınının yol açtığı veya açacağı olası hak kayıplarının engellenmesi amacıyla ülkemizde alınan tedbirlerin en önemlilerinden birisi, 26 Mart 2020 tarihli 31080 sayılı (Mükerrer) Resmi Gazete’de yayımlanan 7226 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’dur. (Bkz. https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2020/03/20200326M1-1.htm)

7226 sayılı Kanunun geçici birinci maddesiyle zorunlu idari başvuru yollarına ilişkin süreler, hak düşürücü süreler de dahil olmak üzere bir hakkın doğumu, kullanımı veya sona ermesine ilişkin tüm süreler 13/03/2020 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere durdurulmuştur.

Türk Patent ve Marka Kurumu, resmi internet sitesinde 27 Mart 2020 tarihinde yaptığı duyuruyla; “Düzenleme, 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanununda belirtilen süreleri de kapsamaktadır. Buna göre sınai mülkiyet mevzuatında yer alan süreli işlemlere ilişkin tüm süreler 13 Mart 2020 itibariyle durmuştur. 13 Mart 2020- 30 Nisan 2020 tarihleri (bu tarihler dahil) arasına denk gelen ve gerçekleştirilmemiş işlemler için hak sahiplerine ve vekillere geriye dönük olarak bu işlemleri yapma hakkı tanınacaktır.” bilgisini vermiştir. (Bkz. https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2020/03/20200326M1-1.htm)

Virüs salgını nedeniyle ortaya çıkabilecek olası hak kayıplarını engelleme amaçlı bu düzenlemeyi ve düzenlemenin 6769 sayılı SMK’nda belirtilen süreleri de kapsadığı yönündeki yorumu kamu menfaatlerini koruma anlamında yerinde ve yararlı bulduğumuzu peşinen belirtiyoruz.

Bununla birlikte, düzenlemenin SMK’na uyarlanması halinde ortaya çıkacak yeni haller hakkında dikkatli ve öngörülü olmak gerektiğini düşünüyoruz. Bu yazıda okuyucularımıza düzenleme sonrası ortaya çıkacak yeni bir marka türünü tanıtacağız. Bu marka türünü de kendi verdiğimiz isimle anacağız: “Zombi markalar”.

Bu noktada, yazı boyunca yer vereceğimiz değerlendirmelerin kişisel değerlendirmeler olduğunun ve kurumsal nitelik taşımadığının altı özellikle ve net olarak çizilmelidir.


Türkçe’ye “zombi” olarak geçen kelimenin kökeni Batı dillerindeki “zombie” sözcüğüdür. “Zombi” kelimesinin en yalın anlamı, “öldükten sonra yeniden dirilen kişi veya yaşayan ölü”dür.

Biz de bu yazıda “zombi marka” kavramını, hükümden düştükten sonra yeniden canlanan veya arafta kalan markaların karşılığı olarak kullanacağız.


Tescilli bir marka veya tescil edilmemiş bir marka başvurusu çeşitli nedenlerle hükümden düşebilir veya işlemden kaldırılabilir. Bu hallerin en sık karşılaşılanları; tescilli bir markanın koruma süresinin bitiminde yenilenmemesi, bir marka başvurusunun tescil ücretinin süresi içerisinde ödenmemesi, resen veya yayıma itiraz üzerine reddedilen bir marka tescil başvurusunun sahibinin ret kararına karşı iki ay içerisinde itiraz etmemesi, kesinleşmiş mahkeme kararı sonrası tescilli bir markanın hükümsüz kılınması veya iptal edilmesidir. Aynı sonuçlara yol açan farklı işlem veya süreçler de mevcuttur.

Türk Patent ve Marka Kurumu, başka başvurular için yaptığı incelemede hükümden düşen bir marka veya marka başvurusu ile karşılaştığında, hükümden düşmüş markayı geçerli bir ret nedeni olarak kabul etmemektedir ve işlemler hükümden düşmüş marka yokmuş gibi sürdürülmektedir.

Herkesin zaten bildiği bu pratiği gene de bir örnekle açıklayalım; bir marka tescil başvurusunu 16 Kasım 2019 tarihinde incelerken, aynı malları kapsayan aynı markayı arama tutanağında tespit ediyorsunuz, ancak bu markanın tescil ücretinin ödenmesi süresinin 1 Kasım 2019 tarihinde dolduğunu ve bu ücretin ödenmediğini görüyorsunuz, dolayısıyla da bu markayı hükümden düşmüş bir başvuru olarak değerlendirerek, incelediğiniz başvuru için bir ret gerekçesi olarak kabul etmiyorsunuz. Çok basit ve herkesin bildiği bir mevzu.

Ama artık işler o kadar basit olmayacak! Çünkü gündemimize “zombi markalar” giriyor.

Yazının başlangıcında belirttiğimiz 7226 sayılı Kanun ve bu Kanun paralelinde Kurum tarafından yapılan duyuru çerçevesinde; “… sınai mülkiyet mevzuatında yer alan süreli işlemlere ilişkin tüm süreler 13 Mart 2020 itibariyle durmuştur. 13 Mart 2020- 30 Nisan 2020 tarihleri (bu tarihler dahil) arasına denk gelen ve gerçekleştirilmemiş işlemler için hak sahiplerine ve vekillere geriye dönük olarak bu işlemleri yapma hakkı tanınacaktır.”

Gene bir örnek çerçevesinde gidelim; marka tescil başvurunuz reddedilmişti, ret kararına karşı itiraz süreniz 14 Mart 2020 tarihinde dolmuştu ve siz karara karşı itiraz etmemiştiniz ve dolayısıyla başvurunuz, hükümden düşmüştü (veya ölmüştü). Normal şartlarda, böyle bir markanın hükümden düştüğü tarihten sonra geçerli bir başvuru (veya yaşayan bir başvuru) olarak kabul edilmesi ve sonraki tarihli bir başvurunun ret gerekçesi olarak kabul edilmesi mümkün değildi. Ancak, şu an geçerli olan ve en az 30 Nisan 2020 tarihine dek geçerli olacak uygulama çerçevesinde kanaatimizce böyle bir durum söz konusu olamayacaktır.

Neden mi? Çünkü, 6769 sayılı Kanun çerçevesinde getirilen düzenleme bağlamında Kurum, sınai mülkiyet mevzuatında yer alan süreli işlemlere ilişkin tüm süreleri 13 Mart 2020 itibarıyla durdurmuştur ve ilaveten 13 Mart 2020- 30 Nisan 2020 tarihleri (bu tarihler dahil) arasına denk gelen ve gerçekleştirilmemiş işlemler için hak sahiplerine ve vekillere geriye dönük olarak bu işlemleri yapma hakkı tanınmıştır.

Bu ne anlama geliyor?

Yukarıda verdiğimiz örnek çerçevesinde, 14 Mart 2020 tarihinde yapmamış olduğunuz karara itirazı, şu anda 7226 sayılı Kanun’da öngörülen süreler esasında yapabilirsiniz ve dolayısıyla hükümden düşmüş (ölmüş) başvurunuzu karara itiraz incelenip, başvuru hakkındaki nihai karar verilene dek canlandırabilirsiniz. Daha da ötesi var, 15 Mart tarihine kadar tescil ücreti ödenmesi gereken bir başvurunuz vardı ve siz tescil ücretini ödemediğiniz için başvurunuz işlemden kaldırılmıştı (ölmüştü), şu anda 7226 sayılı Kanun’da öngörülen süreler esasında bu ücreti ödeyebilirsiniz ve ölmüş başvurunuzu canlandırabilirsiniz. Süre hesapları için IPR Gezgini’nde O. Umut Karaca tarafından yazılan “Sürelerin Durmasına İlişkin Düzenleme Kapsamında Süre Hesabına İlişkin Değerlendirmeler” başlıklı yazıdaki (https://iprgezgini.org/2020/03/27/surelerin-durmasina-iliskin-duzenleme-kapsaminda-sure-hesabina-iliskin-degerlendirmeler/) esasları hatırlatmakla yetiniyoruz.

İşte “zombi marka” kategorisi tam da buna karşılık gelmektedir, hükümden düşmüş veya işlemden kaldırılmış markaların canlanması olasılığı ortaya çıkmıştır ve bu normalde karşılaşılması mümkün bir hal olmadığından, yeni bir marka kategorisi ortaya çıkacaktır.

“Zombi markalar” gerekli işlem yapılıp canlandırılabilir, ancak gerekli işlem yapılmazsa arafta kalacaklardır. Yani haklarında gerekli işlemin yapılıp yapılmayacağı hak sahibinin inisiyatifinde olduğundan, bu markalar için Kanun’da öngörülen minimum süre olan 15 Mayıs 2020 tarihine kadar Kurumun bunları ne canlı ne de ölü olarak kabul etmesi de mümkün değildir. Yani bu tip markalar, kelimenin tam anlamıyla şu an itibarıyla yaşayan ölülerdir.

Yaşayan ölü durumu, sadece marka tescilleri veya başvuruları için değil, hak sahibinin öne sürebileceği diğer talepler için de geçerli olacaktır. Örneğin 16 Mart tarihine dek ileri sürebileceğiniz, ancak kullanmadığınız bir yayıma itiraz hakkınız vardı. 7226 sayılı Kanun ve devamında getirilen uygulama çerçevesinde kanaatimizce bu hakkı, anılan Kanun’da öngörülen süreler dolana dek öne sürebileceksiniz, yani yayıma karşı itiraz hakkınız aslında ortadan kalkmış (ölmüş) olsa da yeniden ortaya çıkacak (canlanacak).

Yukarıda verdiğimiz örnekler, hayatımıza girecek bu markaları neden ayrı bir kategori olarak değerlendirdiğimizi ve hangi nedenle “zombi” ismini seçtiğimizi yeterince açıklamıştır diye düşünüyorum. Kelimenin tam anlamıyla, yaşayan ölüler, yani zombiler şu an itibarıyla marka tescil süreçleri gündemimizi işgal edecektir. Yeni bir salgın bu da öyle değil mi???

Bu ve benzeri haller yukarıda verilen örnek durumlarla sınırlı değildir, çok farklı örnekler ve süreçler bağlamında örneklerin artırılması kanaatimizce mümkün olacaktır. Dahası, 7226 sayılı Kanun çerçevesinde, salgının devam etmesi halinde Cumhurbaşkanı durma süresini altı ayı geçmemek üzere bir kez uzatabilecektir. Kısacası, salgının devam süresine bağlı olarak zombi marka kategorisi daha uzun bir süre için gündemimizde olabilecektir.


Geldiğimiz noktada, şu ana dek yazdıklarımızın kişisel değerlendirmeler olduğunu ve konu hakkındaki bağlayıcı değerlendirmeler için Kurum duyurularının beklenmesi gerektiğini bir kez daha hatırlatıyoruz.

IPR Gezgini içeriğinde geleneksel olmayan marka türleri (ses, pozisyon, koku, tat, vd) hakkında çok yazı yazdım ve bu yazıların neredeyse tamamında yabancı mahkeme ve ofis kararlarını aktardım. Olağanın dışında olması anlamında, geleneksel olmayan bir marka türünü adlandırma şerefine de bugün eriştim ve 7226 sayılı Kanun bağlamında ortaya çıkacak yeniden canlanma hali kapsamına girecek markaları “zombi markalar” olarak adlandırdım.

Corona virüsü salgını nedeniyle gündemimize giren/girecek “zombi markalar”ın ülkemizi ve dünyayı kısa sürede terk etmesini bekleyeceğiz. Tüm okurlarımıza sağlıklı günler dilerim.

Önder Erol ÜNSAL

Mart 2020

unsalonderol@gmail.com

Sürelerin Durmasına İlişkin Düzenleme Kapsamında Süre Hesabına İlişkin Değerlendirmeler

Sürelerin hesaplanması genelde basit gibi görünen, ancak sıklıkla tereddüt yaşanan bir konudur. Bu yazıda bir kısım zamanaşımı süreleri ile hak düşürücü sürelerin durmasını düzenleyen 25.03.2020 tarihli ve 7226 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un (Kanun) 26.03.2020 tarihli ve 31080 sayılı 1. Mükerrer Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmesiyle birlikte, Kanun’da duracağı belirtilen sürelerin hesaplanması konusunda tereddüt yaşanabileceği ihtimali göz önünde bulundurularak kaleme alınmıştır.

Konuya ilişkin bir önceki yazımız[1] yalnız sınai mülkiyet hukukuna ilişkin olsa da bu yazı, niteliği itibariyle, Kanun’da duracağı belirtilen sürelerin tamamı için bir değerlendirme niteliği taşımaktadır. Takip hukukuna ilişkin olanlar bir kenara bırakılacak olursa, Kanun kapsamında kalan süreler, 13 Mart 2020 ila 30 Nisan 2020 arasındaki 49 günlük süre boyunca duracaktır. Değerli okuyuculara tekerleme gibi gelmemesi ve konunun daha net ifade edilebilmesi amacıyla yazının bundan sonraki kısmı maddeler hâlinde devam edecektir.

  • 13 Mart 2020 tarihi itibariyle, bitimine on beş gün veya daha az kalmış süreler bakımından yeni sona erme tarihi, 15 Mayıs 2020 olacaktır. Örneğin; 20 Mart 2020 tarihinde sona erecek bir süre, 15 Mayıs 2020 tarihinde sona erecektir. Belirtmek gerekir Kanun kapsamında kalan süreler bakımından en erken sona erme tarihi 15 Mayıs 2020’dir.
  • 13 Mart 2020 tarihi itibariye, bitimine on altı gün veya daha fazla kalmış ve en geç 30 Nisan 2020 tarihinde sona erecek süreler bakımından, yeni sona erme tarihi; 13 Mart 2020 tarihi itibariye sürenin sona ermesine kaç gün kaldıysa, bu sürenin, 1 Mayıs 2020’den başlatılarak hesaplanması yöntemiyle belirlenecektir. Örneğin; 30 Mart 2020 tarihinde sona erecek bir sürenin yeni sona erme tarihi; 13 Mart 2020 ila 30 Mart 2020 arasındaki 18 günlük sürenin, 1 Mayıs 2020 tarihinden itibaren hesaplanması suretiyle 18 Mayıs 2020 olarak belirlenecektir.
  • Başlangıcı, 13 Mart 2020 ila 30 Nisan 2020 tarihi arasında herhangi bir tarihe denk gelen süreler, 1 Mayıs 2020 tarihinden itibaren işlemeye başlayacaktır. Örneğin; başlangıcı 15 Nisan 2020 tarihi olan iki aylık bir sürenin, başlangıç tarihi 1 Mayıs 2020 tarihi olarak kabul edilecek ve bu süre 1 Temmuz 2020 tarihinde sona erecektir.
  • Başlangıcı 13 Mart 2020 tarihinden önceki bir tarihe, bitimi ise 30 Nisan 2020 tarihinden sonraki bir tarihe denk gelen sürelerin son günü, düzenlemeden önceki son güne 49 gün eklenmesi suretiyle belirlenecektir. Örneğin; başlangıcı 1 Mart 2020, bitimi 29 Mayıs 2020 olan bir sürenin, yeni düzenlemeye göre son günü, 17 Temmuz 2020 olarak belirlenecektir.
  • Yeni düzenlemeye göre hesaplanacak sürelerin son gününün, adli tatile ya da herhangi bir resmî tatil gününe denk gelmesi durumunda, süreler, adli tatil veya resmî tatil nedeniyle bir kez daha uzayacaktır. Ancak belirtmek gerekir ki adli tatil sebebiyle uzayacak süreler yalnız yargılama hukukuna ilişkin olanlardır. Yukarıdaki örneği, son gün hafta sonuna gelecek şekilde güncelleyerek söz konusu durumu resmî tatiller bakımından somutlaştırabiliriz. Başlangıcı 1 Mart 2020, bitimi 24 Mayıs 2020 olan bir sürenin, yeni düzenlemeye göre son günü, 12 Temmuz 2020 olarak belirlenecektir. Ancak, 12 Temmuz 2020 tarihi resmî tatil günü olan Pazar gününe denk geldiği için sürenin son günü, bir kez daha uzayacak ve 13 Temmuz 2020 olarak belirlenecektir. Yukarıdaki örneği, son gün adli tatile denk gelecek şekilde güncelleyerek söz konusu durumu adli tatil bakımından da somutlaştırabiliriz.  Başlangıcı 1 Mart 2020, bitimi 1 Haziran 2020 olan sürenin, yeni düzenlemeye göre son günü, 20 Temmuz 2020 olarak belirlenecektir. Ancak 12.01.2011 tarihli ve 6100 tarihli Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) m.102 hükmüne göre; adli tatil, her yıl 20 temmuzda başlamakta ve 31 ağustosta sona ermektedir. HMK m.104/1 hükmüne göre; adli tatile tabi olan dava ve işlerde, sürelerin bitmesi tatil zamanına rastlarsa, bu süreler ayrıca bir karara gerek olmaksızın adli tatilin bittiği günden itibaren bir hafta uzatılmaktadır. Örneğimize dönecek olursak, yeni düzenlemeye göre son günü adli tatilin başlangıcı olan 20 Temmuz 2020’ye denk gelen sürenin son günü, bir kez daha uzayacak ve 8 Eylül 2020 olarak belirlenecektir. 

Osman Umut KARACA

Mart 2020

osmanumutkaraca@hotmail.com


[1] Bkz. https://iprgezgini.org/2020/03/25/son-dakika-beklenen-haber-geldi-sureler-durdu/, (27.03.2020).

* Kapak görseli https://www.matbuu.com/blog/takvim-ornekleri.html, uzantılı internet sayfasından alınmıştır. (27.03.2020) .

SON DAKİKA: BEKLENEN HABER GELDİ, SÜRELER DURDU

Zamanı durdurmak mümkün olmasa da zamanın akışı içinde kendisine sonuç bağlanan ya da anlam yüklenen bölümleri esnetmek veya tamamen ortandan kaldırmak mümkün. Tarihin önemli bir dönemine tanıklık ettiğimiz şu günlerde ise sürelerin esnetilmesine belki de hiç olmadığımız kadar ihtiyaç duymaktayız. Sürelere ilişkin belirtilen ihtiyacın, en azından bir kısmını karşılayacak haber, günün ilk dakikalarında, Twitter [1] aracılığıyla geldi. Adalet Bakanı Abdülhamit GÜL’ün paylaşımından[2], yalnız yargılamalara ilişkin sürelerin durdurulduğu ön bilgisiyle incelemeye başladığımız düzenlemenin kapsamının, yargılamalara ilişkin sürelerle sınırlı olmadığı kanaati oluşmuştur. Gerçekten, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunun (TBMM) 24.03.2020 tarihli 27. Dönem 3. Yasama Yılı 72. Birleşiminde görüşülmeye başlanan, 2/2633 esas ve 196 sıra sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi’ne (Kanun Teklifi) aşağıda yer alan[3] önergeyle eklenen Geçici Madde 1 hükmünde, yargılamaya ilişkin sürelerin yanında, zorunlu idari başvuru süreleri ile bir hakkın doğumuna, kullanımına veya sona ermesine ilişkin tüm sürelerin durdurulması öngörülmüştür. Nitekim Önergeye konu Geçici Madde 1 Hükmünün Gerekçesinde yer alan “Birinci fıkrayla, maddi hukuk, usul hukuku ve takip hukukuna ilişkin süreler ile takip hukukuna ilişkin işlemlerin durması hüküm altına alınmaktadır.” ifadeleri de bu tespitleri doğrulamıştır. Önergenin kabul edilmesinin ardından, Kanun Teklifi, 72. Birleşiminin saat 23.44’te başlayan Altıncı Oturumunda oylanmış ve Kanun Teklifi kabul edilerek, 25.03.2020 tarihli ve 7226 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun (Kanun) hâlini almıştır.

Kanun’un Geçici Madde 1 hükmünü incelerken, düzenlemenin, sınai mülkiyet hukuku bakımından ne gibi sonuçlar ortaya çıkarabileceğine ilişkin tespitlerimi sizlerle paylaşmak istedim. Yürürlüğe girmesi durumunda Kanun’un, sınai mülkiyet hukuku bakımından aşağıdaki sonuçları doğuracağı değerlendirilmektedir. Belirtmek gerekir ki bu değerlendirmeler, kişisel kanaatimiz olup hiçbir yönüyle kurumsal nitelik taşımamaktadır. Zira düzenlemenin kapsamı konusunda, yalnız sınai mülkiyet hukukuna ilişkin değil, diğer maddi hukuk alanları bakımından da bir kısım tereddütler yaşandığı bilinmektedir.

  • Sınai mülkiyet haklarının tescil süreci ile  bu hakların tescili sonrasında Kurum nezdinde yürütülecek işlemler bakımından, Kurum tarafından verilmiş ya da mevzuatta öngörülmüş olmasına bakılmaksızın, bir işlem yapması için başvuru sahibine tanınan süreler duracaktır.
  • Sınai mülkiyet haklarının tescil süreci ile bu hakların tescili sonrasında Kurum nezdinde yürütülecek işlemler bakımından, Kurum tarafından verilmiş ya da mevzuatta öngörülmüş olmasına bakılmaksızın, mevcut ya da müstakbel itiraz sahipleri ile üçüncü kişilere, bir işlem yapması için tanınan süreler duracaktır.
  • Sınai mülkiyet haklarının yenilenmesine ilişkin süreler duracaktır.
  • Tescilli sınai mülkiyet haklarının devamını sağlayan periyodik ödemelere ilişkin süreler duracaktır.
  • Sınai mülkiyet haklarının kullanılmamasının yaptırıma bağlandığı durumlar bakımından, kullanıma ilişkin süreler duracaktır.
  • Tescilli markalar bakımından sessiz kalma yoluyla hak kaybına ilişkin beş yıllık süre duracaktır.
  • Rüçhan haklarına ilişkin süreler duracaktır.
  • Sınai mülkiyet hakkı sona erse dahi hak sahibinin belli bir süre daha kullanabileceği haklara ilişkin söz konusu süreler duracaktır.
  • Sınai mülkiyet mevzuatında, uyulmaması hâlinde bir hakkın kaybına neden olabilecek diğer tüm süreler duracaktır.
  • Sınai mülkiyet haklarına ilişkin, Kurum kararlarının iptali de dâhil olmak üzere, hukuk davaları bakımından; dava açma süreleri, dava şartı olan arabuluculuğa ilişkin süreler ile hâkim tarafından verilen ya da mevzuatta öngörülen, ihtiyati tedbiri tamamlayıcı işlemlere ilişkin olanlar hariç olmak üzere, yargılamaya ilişkin tüm süreler duracaktır.
  • Marka hakkına tecavüz nedeniyle yürütülen ceza soruşturması ya da kovuşturması bakımından, suç ve cezalara ilişkin zamanaşımı süreleri hariç, hâkim veya savcı tarafından verilen yahut mevzuatta öngörülen süreler duracaktır.
  • Sınai mülkiyet haklarına ilişkin hukuk ve ceza yargılamaları bakımından; durma süresince duruşmaların ve müzakerelerin ertelenmesi de dâhil olmak üzere, alınması gereken diğer tüm tedbirler ile buna ilişkin usul ve esasları; Yargıtay ve Danıştay bakımından ilgili Başkanlar Kurulu, ilk derece adli ve idari yargı mercileri ile bölge adliye ve bölge idare mahkemeleri bakımından Hâkimler ve Savcılar Kurulu, adalet hizmetleri bakımından ise Adalet Bakanlığı belirleyecektir.
  • Durma süresinin başlangıç tarihi 13.03.2020 olarak belirlenmiştir. (Bu tarih dâhil.)
  • Durma süresinin bitiş tarihi 30.04.2020 olarak belirlenmiştir. (Bu tarih dâhil.) Ancak, durma süresinin başladığı tarih itibariyle, bitimine on beş gün veya daha az kalmış süreler, durma süresinin sona erdiği günü takip eden günden başlamak üzere on beş gün uzayacaktır. Bu nitelikteki süreler bakımından sürenin sona erme tarihi 15.05.2020 olacaktır. (Bu tarih dâhil.)
  • Salgının devam etmesi hâlinde Cumhurbaşkanı, durma süresini altı ayı geçmemek üzere bir kez uzatabilecek ve bu döneme ilişkin kapsamı daraltabilecektir.

Osman Umut Karaca

Mart 2020

osmanumutkaraca@hotmail.com


[1] Twitter, Twitter Inc. adına tescilli bir markadır.

[2] Bkz. https://twitter.com/abdulhamitgul/status/1242565506407829507, (25.03.2020).

[3] Bkz. https://www.tbmm.gov.tr/tutanak/donem27/yil3/ham/b07201h.htm, (25.03.2020).

* Başlangıçta yer alan “pause(duraklatma)” işareti görseli, https://www.chip.com.tr/galeri/semboller-anlama-geliyor_1829_6.html, (25.03.2020), uzantılı internet adresinden alınmıştır.

Corona Günlerinde Marka İşlemlerinde Süre Limitleri İçin Uluslararası Şifa: Singapur Andlaşması

Corona virüsü salgınının günlük yaşamımıza etkileri bir yana, dünya genelinde iş yaşamı da salgından büyük oranda etkilenmiştir ve salgının ekonomik etkileri gelecek günlerde kendisini muhtemelen daha güçlü biçimde gösterecektir.

Fikri mülkiyet camiasının bu dönemdeki beklentisi, bağlayıcı süre limitlerinin ilgili kurumlar tarafından ne şekilde belirleneceği ve/veya esnetilip esnetilmeyeceğidir. Süre limitlerinin kaçırılabileceği yönündeki endişenin başlıca nedeni, işlemleri yürüten vekillerin kendi eksiklikleri değil, hak veya talep sahiplerinin talimatlarını iletecek pozisyonda bulunmamalarıdır.

6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu (SMK)’na kısa bir bakış; marka, coğrafi işaret ve tasarım alanlarında, süre limitlerine uyulamaması durumunda hakların yeniden tesisi veya işlemlerin devam ettirilmesi yönünde hükümlerin bulunmadığını göstermektedir. Tersine bu yönde düzenlemeler, patent ve faydalı model alanlarında bulunmaktadır (bkz. SMK madde 107).

Türk Patent ve Marka Kurumu’nun işlem hacminin çoğunluğunu marka ve devamında tasarım işlemlerinin oluşturduğu gerçekliği karşısında, SMK’nda marka ve tasarım alanlarında bu yönde düzenlemelerin bulunmamasının bir eksiklik olduğunun kabul edilmesi gereklidir.

Buna ilaveten, devletin ve/veya yasa koyucunun patent ve faydalı model dışında kalan koruma alanlarında da bir tedbir alması için güçlü bir beklentinin var olduğu sistem aktörleri tarafından dile getirilmektedir.


Bu yazıda sizlere konunun farklı bir boyutunu göstereceğiz (ve muhtemelen keşke demenizi sağlayacağız).

Marka Kanunları Hakkında Singapur Andlaşması (bundan sonra Singapur 2006 olarak anılacaktır), Marka Kanunu Anlaşması’nın (bundan sonra TLT 1994 olarak anılacaktır) eksikliklerini gidermek ve marka başvuru – tescil işlemleri alanında daha yaygın kabul gören bir uluslararası standart sistemi oluşturmak amacıyla kabul edilmiştir. Her iki anlaşma da WIPO tarafından yönetilmektedir ve Türkiye 2005 yılında, TLT 1994’ün tarafı olarak belirtilen anlaşmayı yürürlüğe koymuştur.

Türkiye, Singapur 2006’yı 2006 yılında imzalamıştır, ancak andlaşma Türkiye’de Mart 2020 itibarıyla henüz yürürlükte değildir. Singapur 2006, 2009 yılında 10 ülkenin ulusal onay ve katılım prosedürlerini tamamlayıp, katılım belgelerini WIPO’ya sunmasının ardından yürürlüğe girmiştir ve katılım belgesini sunan 50 civarı ülke ve uluslararası birlik halihazırda anlaşma hükümlerini uygulamaktadır. Aşağıdaki haritada yeşil renk andlaşmayı yürürlüğe sokan, sarı renk ise imzalayan ülkeleri göstermektedir.

https://en.wikipedia.org/wiki/Singapore_Treaty_on_the_Law_of_Trademarks#/media/File:Parties_to_the_Singapore_Treaty_on_the_Law_of_Trademarks.svg

Singapur 2006 hakkında detaylı bilginin ve anlaşmanın TLT 1994’ten farklarının https://iprgezgini.org/2013/12/16/marka-kanunlari-hakkinda-singapur-andlasmasi-andlasmanin-amaci-gecmisi-ve-yapisi/ bağlantısındaki yazımdan görülmesi mümkündür. Yazıda bu detaylara girmeyecek ve Singapur 2006’nın “Süre Limitlerine Uyulamaması Durumunda Telafi Yöntemleri” başlıklı 14. maddesine konsantre olacağız. Singapur Andlaşması ve Yönetmeliği metinleri https://wipolex.wipo.int/en/text/290013 bağlantısından görülebilir.

Singapur Andlaşması’nın “Süre Limitlerine Uyulamaması Durumunda Telafi Yöntemleri” başlıklı 14. maddesinin birinci fıkrası, taraf ülkelerin, ofis nezdinde bir marka başvurusu veya tesciline ilişkin olarak sürdürülen işlemler sırasında, bir süre limitinin dolmasından önce talepte bulunulması halinde, ilgili süre limitini uzatacak tedbirler alabileceklerini düzenlemektedir. Bu fıkranın konusu, bir başvuru veya tescil için henüz dolmamış bir süre limitinin bulunması halidir ve ofisler talep üzerine bu süre limitini uzatabileceklerdir. Bu fıkranın uygulanması için ofislere zorunluluk getirilmemiştir ve bu yönde düzenleme getirip getirmeme hakkı taraf devletlere bırakılmıştır.

Aynı maddenin ikinci fıkrasının konusunu, bir süre limitinin dolmasının ardından uygulanabilecek telafi yöntemleri oluşturmaktadır ve bu fıkrada yer alan telafi yöntemlerinden en az birinin taraf devletlerce uygulanması -birinci fıkradan farklı olarak- ofisler için zorunludur.

İkinci fıkraya göre; bir başvuru, tescilli marka veya ilgili kişinin ofis nezdindeki bir işlem için tayin edilen bir süreye uyamaması halinde, ilgili ofis, kendisine bir talepte bulunulması halinde, anlaşmanın yönetmeliğinde belirlenen süreleri esas alarak, aşağıda belirtilen telafi yöntemlerinden en az birisini sağlayacaktır. Bu telafi yöntemleri; (i) İlgili süre limitinin, anlaşma yönetmeliğinde belirtilen süre için uzatılması, (ii) İlgili başvuru veya tescilin işlemlerinin devamının sağlanması, (iii) Başvuru veya tescilli marka sahibinin veya ilgili kişinin, olaylar karşısında gerekli özeni gösterdiğinin ve bu olayların (halin) belirtilen kişilerin iradesi dışında gerçekleştiğinin (ikinci şart ofisler tarafından uygulanmayabilir) Ofis tarafından tespit edildiği hallerde, hakların yeniden tesisisin sağlanması, seçeneklerinden en az birisi olacaktır. Birinci fıkradan farklı olarak, bu seçeneklerden en az birisinin uygulanması anlaşma tarafı ülkeler için zorunludur.

14. maddenin üçüncü fıkrası, anlaşmanın yönetmeliğinde sayılacak bazı işlemlerin (örneğin Temyiz Kurulu işlemleri, yayıma itirazlar, yenilemeler, vb.) telafi yöntemleri dışında bırakabileceğini düzenlemektedir ve bu yöndeki irade taraf ülkelere ait olacaktır.

Maddenin dördüncü fıkrası telafi işlemleri için ücret talep edilebileceğini, beşinci fıkrası ise bu maddede yazılı olanlar dışında başka şartların yasaklandığını düzenlemektedir.

14. maddenin uygulamasına ilişkin detaylar ise anlaşma yönetmeliğinin 9. maddesinde detaylarıyla yer almaktadır (ancak bu yazıda söz konusu detaylara değinmeyeceğiz).

Sonuç olarak; Corona günlerinde size Singapur Andlaşması’nın düzenlemelerini hatırlatıyorum ve birçok okuyucumuzun hatırlama dışında bu maddeleri ilk kez gördüğünü de tahmin ediyorum.

Yazıyı bitirirken; 2006 yılında imzaladığımız Singapur Andlaşması eğer yürürlükte olsaydı, fikri mülkiyet camiamızın bugün yaşadığı sıkıntılı süreç, beklentiler anlamında nispeten hafif olabilirdi eklemesini yapmak da yerinde olacaktır.

Önder Erol ÜNSAL

Mart 2020

unsalonderol@gmail.com

J.K. ROWLING’IN CORONA VİRÜS’E CEVABI

Bugünlerde Harry Potter davaları serisini yazdığımızı biliyorsunuz. Bu  eskiden düşünülmüş projeyi raflardan indirip şimdi, Corona virüs günlerinde, hayata geçirmiş olmamızın da vardır bir hikmeti diye düşünüyorum.

Dördüncü kitap yani Harry Potter ve Ateş Kadehi’nin yazımı sürerken J.K. Rowling’in hasta bir çocuğa henüz bitmemiş olan kitabı telefonda okuduğunu biliyor muydunuz? Bu beni o zaman çok çarpmış ve halen de çarpan bir hikayedir.  Catie Hoch Amerika’da yaşayan küçük bir kızdır ve Harry Potter kitaplarının büyük bir hayranı olarak J.K. Rowling’e yazdığı bir emaille aralarında bir ilişki kurulur,bir dostluk başlar. Catie “ne olduğunu bilirsin sen” türü bir hastalıkla ilgili tedavi altındadır,bir süre sonra  Catie’nin annesi Rowling’e küçük kızı için artık hayat yolunun çok  kısaldığını bildirir. Catie’nin Potter’ın hikayesinin devamını çok merak ettiğini bilen Rowling henüz tamamlanmamış kitabı telefonda Catie’ye okumayı önerir; Edinburg’da bulunan Rowling Amerika’da yaşayan Catie’yi telefonla arar ve yazıldığı noktaya kadar dördüncü kitabı ona telefonda okur. https://www.catiehochfoundation.org/copy-of-catie-s-page-1

Catie’nin hastalığına böyle cevap veren Rowling, bugün Twitter’da yaptığı açıklama ile çocuklara ve öğretmenlere Corona virüs konusundaki cevabını bildirdi; telif hakkına ilişkin uygulanacak kuralları gevşetti. https://twitter.com/jk_rowling/status/1241018513151664128

Buna ilişkin kuralları okumak isterseniz link burada: https://www.jkrowling.com/j-k-rowling-grants-open-licence-for-teachers-during-covid-19-outbreak/

Buna göre Rowling öğretmenlere Harry Potter kitaplarını okudukları videoları yayınlamaları konusunda açık lisans verdiğini, bununla öğretmenlere ve evde eğitime devam edecek çocuklara destek olmayı hedeflediğini belirtti. Bu eğitim  yılının sonuna kadar öğretmenler Harry Potter kitaplarından istedikleri kadar bölümü okuyup videoya kaydedebilecek ve okulların kendi networklerinde ya da eğitime özgülenmiş kapalı platformlarda bunu yayınlayabilecek. Tabii ki bu videoları yada bunlardan parçaları Youtube’a yada başka sosyal medya platformlarına ya da ticari amaçla herhangi bir platforma koymak yasak. Bu, evde kalmak zorunda olan çocukları Harry Potter ile bir araya getirmek için düşünülmüş hareketlerin ilki, dedi J.K.Rowling.

Sevdiğimiz hareketler bunlar, Rowling bir Lumos Solem yaparak çocuklar için ortalığı aydınlattı!

Özlem FÜTMAN

Mart 2020

ofutman@gmail.com

EUIPO ÇALIŞMASI – ALAN ADLARI UYUŞMAZLIKLARINDA ALTERNATİF ÇÖZÜM SİSTEMLERİ VE KARŞILAŞTIRMALI PRATİKLER

(© European Union Intellectual Property Office, 2018, Comparative Case Study On Alternative Resolution Systems For Domain Name Disputes çalışmasından derlenmiştir)

Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü (WIPO) alan adları ve alan adlarının kaydından kaynaklanan uyuşmazlıkların çözümü için Uyuşmazlık Çözümü Politikası (UDRP)’nı yürürlüğe koymuştur.

1999 yılının sonlarında ise İnternet Tahsisli İsimler ve Sayılar Birliği (ICANN), genel alan adları (gTLD) kayıt ve ihtilaflarını koordine etmekten sorumlu kuruluş olarak WIPO nezdinde kurulmuştur.

Bugün, tüm genel alan adları uyuşmazlık çözümünde UDRP uygulanmaktadır. Ülke kodlarında (ccTLD) ise ülkeler UDRP kurallarını, kendi politikaları çerçevesinde düzenleyerek uygulamakta ve ülke kodları için özel kurallar (DRP) çerçevesinde ihtilafları çözüme kavuşturmaktadır.

Örneğin; tüm DRP’ler her iki tarafın iradesi de bu yönde ise arabuluculuk aşamasına izin vermektedir. Yani bir arabuluculuk-tahkim sistemi benimseyerek, uyuşmazlıkları hızlı şekilde çözüme kavuşturmak istemektedirler. İngiltere’de özellikle uyuşmazlık çözümünde arabuluculuk aşamasının büyük önemi vardır.

Yine, UDRP’a göre uyuşmazlıkta kayıt sahibinin hem kayıt hem kullanım anında kötüniyetli olması aranmakta ise de DRP’lerde kayıt anında veya kullanım anında kötüniyetin kanıtlanması yeterlidir.

Uyuşmazlık çözüm sisteminde bir alan adı kayıt ettiren, kayıt şirketi ile bir anlaşma yapar ve alan adı anlaşmazlığı çözümlerinde UDRP kurallarını kabul eder. Bu tahkim şartı artık alan adını kayıt eden için zorunlu tahkim şartı olarak benimsenmiş olur.

UDRP, kayıt eden şirketler için “zorunlu tahkim” şartı olarak varsayılırken, başvurucunun bu nevi bir sözleşme ilişkisi içerisinde olmaması nedeniyle ihtiyari tahkim olarak değerlendirilmektedir. Kısacası, başvurucu alan adı sahibi değilse, ulusal hukuk çözüm mekanizmalarına da başvurabilecektir.

Kayıt ettiren ayrıca  kayıt anlaşması sürecinde, alan adı aracılığıyla yasa dışı faaliyetlerde bulunmamayı veya bu etkinlikleri kolaylaştırmamayı da kabul eder. Alan adı kayıt eden, kötüye kullanımlar için haftanın 7 günü 24 saat cevap verebileceği bir iletişim noktası da oluşturmak zorundadır. Bu açıdan alan adı kayıt edenler, alan adı künyesinde görüldüğü üzere, devamlı hizmet veren bir mail adresi ve telefon bilgisini kayıt eden kuruluş ile paylaşırlar. Alan adı sahibine ilişkin tüm verilere who.is sitesinden erişim sağlanabilmektedir.

Ayrıca, UDRP’da şikayet sahibi yani başvurucu aşağıdaki noktaları kanıtlamalıdır:

  1. Alan adının, başvurucunun alan adıyla veya ticari marka veya hizmet markası ile aynı veya benzer olduğu,
  2. Kayıt edenin alan adına ilişkin hiçbir hakkı veya meşru menfaati olmadığı,
  3. Alan adının kötüniyetle kayıt edildiği ve kötü niyetle kullanılıyor olduğu.

Ayrıca, UDRP ve bazı DRP’ler başvurucunun ticari markası veya hizmet markasına koruma sağlarken, bazı DRP’ler ise kapsamı genişleterek, coğrafi işaretler veya menşe isimleri ve kayıt dışı ticari markalar, ticari isimler, işletme adları, şirket isimleri, soyadları ve fikri ve sınai mevzuata göre korunan edebi ve sanatsal eserlerin ayırt edici başlıklarını da koruma kapsamına almıştır.

Gerçekten de, bazı durumlarda UDRP ve DRP’ler arasındaki farklılıklar sonucu, farklı vakalar farklı sonuçlara yol açabilmektedirler.

Uyuşmazlık çözümünde oluşturulacak heyette yer alan hakemler (Panelistler), uyuşmazlık çözümünde seçilen kurum tarafından oluşturulan ve  fikri mülkiyet hukuku, elektronik ticaret ve internet alanları alanında uzman kişilerin yer aldığı, kamuya açık listeden belirlenir.

Başvuran genel alan adları için yukarıda yer verdiğimiz üç koşulu başvuru dilekçesinde kanıtlamak ile yükümlüdür.

UDRP aracılığıyla dosyalanan bir alan adı anlaşmazlığı genellikle yaklaşık 60-75 gün arası sürmektedir. Süre açısından baktığımızda yerel mahkemelerin yargılama süreleri de göz önüne alındığında, UDRP tahkim sürecinin başvurucu için avantajlı olduğu ortadadır.

UDRP’da üst makama itiraz imkanı bulunmamaktadır. Yani UDRP’ın kararları tahkim aşaması için nihai kararlardır. Ancak, kararı temyiz etmek isteyen taraflar, yerel mahkemeye başvurduklarına ilişkin şikayet dilekçesinin mahkeme tarafından mühürlü olarak, UDRP kararının tebliğini takiben 10 işgünü içerisinde uyuşmazlık çözüm kuruluna ulaştırdıkları takdirde kararın icrası durdurulabilecektir. Aksi halde karar icraya konacaktır.

Uyuşmazlık çözüm kuruluşu şu hallerde ise kararın icrasını durdurmaz:

  1.  Taraflar arasında bir çözüme varıldığı halde,
  2. Davanın reddedildiğine veya geri çekildiğine dair tatmin edici kanıtlar varsa,
  3. Yerel Mahkemeden davanın reddine dair ilamın bir kopyası.

Tarafların adli tazminat isteme hakkı ise saklıdır.

Bir UDRP idari prosedürünün beş temel aşaması vardır:

  1.  Şikayet başvurusu
  2. Şikayet edilenin cevap vermesi/savunma yapması
  3. Hakem tayini (bir veya üç kişilik heyet oluşturulması)
  4. Karar verilmesi ve tarafların bilgilendirilmesi
  5. Kararın uygulanması amacıyla başvuru yapılması

UDRP ayrıca kayıt edenin alan adına ilişkin hiçbir hakkı veya meşru menfaati olmadığı, alan adının kötüniyetle kayıt edildiği ve kötü niyetle kullanılıyor olduğuna ilişkin olarak aşağıdaki hallerde şikayetçinin başvurusunu haklı görmektedir:

  1. Şikayet edilenin alan adını sadece yeniden satış, kiralama veya şikayet edenle rekabet etmek amacıyla kayıt ettiği haller,
  2. Şikayet edenin ticari markası veya hizmet markasını yansıtan alan adını almasını önlemek amacıyla alan adının kayıt edildiği haller,
  3. Şikayet edilenin, şikayet eden yani başvurucunun haksız rekabet amacıyla hareket ettiği ve  alan adının kayıt edildiği haller ve
  4. İnternet kullanıcılarını benzer alan adına veya yere yönelterek, ticari kazanç elde etmeye çalıştığı hallerde.

WIPO nezdindeki uyuşmazlıklarda, bir hakemle çözülmesi öngörülen uyuşmazlıklarda ücret genelde 1500 dolar civarında olup, 1000 dolar hakem ücreti iken 500 dolar uyuşmazlık çözüm merkezinin idari masraflarıdır. On ve üzeri alan adının konu edildiği uyuşmazlıklarda ise bu rakam büyümektedir.

Üç hakemle çözülmesi öngörülen uyuşmazlıklarda ücret genelde 4000 dolar civarında olup, 1500 dolar baş hakem ücreti, 750 dolar diğer hakemlerin ücreti ve 500 dolar uyuşmazlık çözüm merkezinin idari masraflarıdır.

Özetle; uyuşmazlık çözüm aşaması aşağıdaki tabloda İngilizce olarak sunulmuştur.

Vaka Örneği 1: Alan adının iyiniyetli ama ek bir kötüniyet unsurunu barındırır şeklinde kaydı

Çalışmada örnek olarak, ticari amaçlı olmayan hayran (fan) siteleri ele alınmıştır. Ancak bu vakada hayran (fan) siteleri iyiniyetle kayıt edildiği ve kötüniyetli kullanım gerçekleştirildiği görülmektedir.

.ITADR  ve UDRP dışındaki tüm DRP’ler kayıt anında veya kullanım anında kötüniyetin varlığını yeterli görmektedirler. Bu açıdan .ITADR  ve UDRP dışındaki tüm DRP’lerde şikayet başvurusu kabul edilecektir.

Danimarka uyuşmazlık çözüm makamı ise genel anlamda alan adının iyiniyetli kullanım politikası gütmemesini, kötüniyet olarak adlandırmaktadır.

Uzmanlar bu nevi örnek vakaların, toplam vakaların yüzde beşi oranında var olduğu belirtmektedirler.

Vaka Örneği 2: Alan adının yeniden satışa konu edilme amacıyla kaydı

Çalışmada örnek olarak, üreticinin markasının, ithalatçı tarafından kaydının yapılması örnek ele alınmıştır.  

Bu vakalarda emsal davalarda Oki Data Americas Inc v. ASD, INC örnek alınarak, oluşturulan kriterlerin varlığı aranmaktadır.  (Oki Data Kriterleri)

Bunlar, alan adını kaydedenin mal veya hizmet sunuyor olması, sadece alan adına konu markalı ürünlerin satışı için kullanılıyor olması, alan adı sahibi ve marka hakkı sahibi arasındaki ilişkinin gerçeği yansıtır şekilde sitede yer verilmesi ve bu ilişkinin sınırlarının dışına çıkılmaması ve alan adının sadece markayı yansıtıyor olması (örneğin, seri marka kaydı yapılmamalı).

En yaygın görülen ihlallerde, başvurucunun ürünlerinin haksız rekabete konu edildiği veya sitenin taraflar arasındaki ilişkiyi yansıtamadığı haller örnek verilebilir.

Bu kriterler ancak markaya eklenti yapılarak, alan adının kaydı halinde ele alınır. Birebir kaydı Vaka Örneği 1’deki gibi değerlendirilecektir.

Danimarka uyuşmazlık çözüm makamı ise eklenti olup olmasına bakılmaksızın Oki Data Testi’ni uygulamaktadır.

Uzmanlar bu nevi örnek vakaların, toplam vakaların yüzde beşi oranında var olduğu belirtmektedirler.

Vaka Örneği 3: Önceki iş ortağının alan adını kaydı

Bu vaka örneğinde, hakemler genel olarak önceki iş ortağını artık rekabet eder pozisyonda ele almaktadır.

Bu nedenle, eski ortağın adı ticari avantaj elde etmek için herhangi bir ekleme yapılmadan kullanılıyorsa; hemen hemen tüm kararlar alan adının kötüniyetli kaydedildiği ve eski ortağın işini bozmak için kullanıldığı dayanak alınarak, alan adını kaydeden eski ortak aleyhine olacaktır.

Dikkate alınması gereken temel faktörlerden biri, alan adı sahibinin alan adını eski iş ortağının rızası olmadan kullanıp kullanmadığıdır. Rızanın varlığı halinde artık kötüniyetli kayıt iddiası dinlenmez. Örneğin; başvurucu, iş ortağı başlangıçta alan adının kullanımı için açık bir rıza verdiyse (örn. ortaklık anlaşması yoluyla), ancak daha sonra bir iş veya kişisel anlaşmazlık nedeniyle rızasını geri çekse bile, alan adının kaydı anında kötüniyet olmadığından şikayet reddedilebilecektir.

Başvurucunun, alan adı sahibinin işini aktif olarak katkı sağlaması ve örtülü rızasını sunması hali ya da başvurucunun alan adının eski iş ortağı tarafından kullanıldığını bilmesi uzun süre sessiz kalması da örnek gösterilebilir. Ancak, alan adının eski iş ortağının işini kötüleyen terimler ile beraber kullanımı artık şikayetin kabulü sonucunu doğuracaktır.

Uzmanlar bu nevi örnek vakaların, toplam vakaların yüzde beşi oranında var olduğu belirtmektedirler.

Vaka Örneği 4: Hayranlık (Fan) sitesi amacıyla alan adının kaydı

Meşru hayran sitesi davaları genellikle alan adını kayıt ettiren lehine kararlaştırılacaktır, ancak sitenin etkin olması ve ticari olmayan kullanımda olması gereklidir. Ayrıca alan adının  marka ile birebir olmaması şarttır. Örneğin; iprgezgini-hayranları.com

Eğer normalde iyi niyetli bir fan sitesi ile ilişkili ticari kullanım gerçekleştiyse, artık alan adının kaydı kötüniyetli nitelendirilebilecektir.

Önemli olan nokta, başvurucunun birebir markasının alan adı olarak kaydı hiçbir şekilde iyiniyetli hayran sitesi kapsamında sayılamaz.

Uzmanlar bu nevi örnek vakaların, toplam vakaların yüzde beşi oranında var olduğu belirtmektedirler.

Vaka Örneği 5: Eleştiri sitesi amacıyla alan adının kaydı

Hayran siteleri ile aynı paralelde eleştiri sitesi şikayetleri de genellikle başvurucu lehine kararlaştırılacaktır, ancak sitenin etkin olması ve ticari olmayan kullanımda olması gereklidir. Ayrıca alan adının  marka ile birebir olmaması şarttır.

Ancak bu sitenin, marka sahibinin rekabet ettiği bir kurumca işletilmesi halinde artık ticari amaç içermeyen kullanım şartı karşılanmayacaktır.

Uzmanlar bu nevi örnek vakaların, toplam vakaların yüzde beşi oranında var olduğu belirtmektedirler.

Vaka Örneği 6: Jenerik terimlerin alan adı olarak kaydı

Sözlükteki direk anlamı ile üçüncü partinin marka hakkını ihlal etmeyecek şekilde jenerik bir terimin alan adı olarak kaydedilmesi halinde, şikayetin alan adını kaydeden lehine sonuçlanması mümkündür. Ancak başvurucunun ticari markasının statüsü ve şöhreti dikkate alınacaktır.

Bu bağlamda, başvurucunun ticari markası ünlü ise, jenerik terimin ülkede veya dilde genel anlamda olup olmadığına bakılmaksızın, alan adını kaydedenin marka sahibinin haklarından yararlanma amacıyla kayıt ettiği düşünülecektir.  Ancak bunun çok olanaksız görüldüğü durumlarda, alan adının silinmesi haksızlık yaratabileceğinden şikayet reddedilebilecektir.

Örneğin; portakal.com olarak kayıt edilen bir sitede portakala ilişkin bilgi sağlanması iyiniyetli iken, iletişim sektöründe pazarlama sitesi amaçlı olması artık iyiniyetli sayılmayacaktır.

Genel olarak bu durumlarda sitenin kullanım amacı gözlenir. Eğer site içeriği, marka sahibi ile ilişki barındırıyor veya haksız rekabeti sağlıyor (rekabet edilen şirketin sitesi yöneltme gibi) ise uyuşmazlıkta başvurucu lehine karar verilecektir.  

Ayrıca, bir terimin şikayet sahibinin ülkesinde değil, müşteri kitlesinin olduğu bir ülkede olduğu kabul edilirse, şikayet sahibinin başkaca ülkedeki müşterilerini açıkça hedefleyen web sitesi içeriği veya alan adı sahibinin diğer faaliyetleri kötü niyetli olarak görülebilir.

Amerika’da ise alan adının marka ile birebir kaydı direk kötüniyetli olarak değerlendirilmektedir.

Uzmanlar bu nevi örnek vakaların, toplam vakaların yüzde beşi oranında var olduğu belirtmektedirler.

Vaka Örneği 7: Birebir olmayan ancak benzer terimlerin alan adı olarak kaydı

Genel olarak markanın yazımında iradeli olarak yapılan ufak yazım hataları ile alan adının kaydı bu vakalara örnek oluşturmaktadır.

Bu vakalarda kötüniyetin varlığı ve haksız rekabet ortamı görünür olmaktadır. Bu uyuşmazlıklarda, hakemler alan adını ve markayı karşılaştırarak ve içeriği de göz önüne alarak karar vermektedirler.

Uzmanlar bu nevi örnek vakaların, genel olarak görüldüğü ve toplam vakaların yüzde beşi ile onu oranında var olduğu belirtmektedirler.

Vaka Örneği 8: Kişilerin isminin alan adı olarak kaydı

Ticari marka ile tesadüfi şekilde birebir, alan adının aslen soyadı olarak kayıt edildiği vakalar örnek olarak gösterilebilmektedir.

Açık bir kötüniyet olmadığı takdirde, kişinin kendi ismini veya soyadını kaydı haklı görülebilecektir. Bu durumlarda “ilk gelen alır” ilkesi uygulanmaktadır.

Uzmanlar bu nevi örnek vakaların, toplam vakaların yüzde beşi oranında var olduğu belirtmektedirler.

Vaka Örneği 9: Şehir, bölge veya ülke adlarının alan adı olarak kaydı

UDRP’da coğrafi adlar korunmadığından “ilk gelen alır” ilkesi uygulanmaktadır. Uyuşmazlık alan adı sahibi lehine sonuçlanacaktır.

.auDRP, .DK, .UKADR, JP-DRP, usDRP uygulanan hallerde de herhangi bir kuruluş veya coğrafi alan ile bağdaştırılamayacağından, “ilk gelen alır” ilkesi uygulanmaktadır.

euADR uygulanan hallerde, devlet kurumu ortaya çıktıktan/yapılandırıldıktan sonra belli bir dönem boyunca alan adının kaydı için başvurmuyorsa artık alan adı için bir hak elde edemeyecek ve şikayeti reddedilecektir.

.ITADR uygulanan hallerde, İtalyan bölgelerin, devlet kurumların vs. ismi alan adı olarak kayıt edilemez diğer hallerde ise “ilk gelen alır” ilkesi uygulanmaktadır.

CNDRP uygulanan hallerde, ülke adları alan adı olarak kaydedilemez iken diğer coğrafi adların kaydında kötüniyetin varlığı aranacaktır.

.NLADR uygulanan hallerde ise, Hollanda’daki bölgelerin, devlet kurumların vs. ismi alan adı olarak kayıt edilirse, bu kurumların şikayeti halinde şikayet haklı görülecektir ancak diğer hallerde ise “ilk gelen alır” ilkesi uygulanmaktadır.

Uzmanlar bu nevi örnek vakaların, toplam vakaların yüzde beşi oranında var olduğu belirtmektedirler.

Vaka Örneği 10: Resmi sitelerin alan adı olarak kaydı

Devlet kurumlarına ilişkin resmi bir sitenin, ilişkili olmayan şekilde kayıt edildiği vakalar örnektir.

Başvurucunun şikayet hakkının varlığı, devlet kurumu olduğundan  genelde aranmaz.  Ancak kayıt anında ve kullanım anında kötüniyet aranacaktır.

Buna ilişkin ise alan adı sahibi jenerik terim veya eleştiri sitesi itirazı öne sürerek durumu lehine çevirebilecektir.

UDRP ve .auDRP uygulanan hallerde, bir marka hakkının varlığı ve kötüniyet aranacaktır.

euADR uygulanan hallerde, devlet kurumu ortaya çıktıktan/yapılandırıldıktan sonra belli bir dönem boyunca alan adının kaydı için başvurmuyorsa artık alan adı için bir hak elde edemeyecek ve şikayeti reddedilecektir.

.DK uygulanan hallerde, genelde kötüniyetli kayıt sayılmaktadır.

.ITADR, .UKADR ve usDRP uygulanan hallerde, kayıt anında veya kullanım anında kötüniyet aranacaktır.

.NLADR uygulanan hallerde, Hollanda’daki devlet kurumların vs. ismi alan adı olarak kayıt edilirse, bu kurumların şikayeti halinde şikayet haklı görülecektir ancak diğer hallerde ise “ilk gelen alır” ilkesi uygulanmaktadır.

JP-DRP ve CNDRP uygulanan hallerde, devlet kurumların vs. ismi alan adı olarak kayıt edilemez.

Uzmanlar bu nevi örnek vakaların, toplam vakaların yüzde beşi oranında var olduğu belirtmektedirler.

Vaka Örneği 11: Site içeriğinin marka veya telif hakkını ihlali

Alan adının artık uyuşmazlığın konusu olmadığı, içerik ile kötüniyet koşulunun ve haksız rekabetin sağlandığı vakalar örnek gösterilebilir.

.DK uygulanan hallerde, jenerik terim kullanılarak içeriğin haksız rekabet yaratması halinde başvuru kabul görecektir. Örneğin; ayakkabımağazası.com ile spor ayakkabı markasını hakkı olmadan satışa sunmak.

Diğer DRP’lerde ise içerik kapsam dışı olduğundan, şikayet olumlu kabul edilmeyecektir.  

Av. Didem TENEKECİOĞLU

Mart 2020

didemtenekecioglu@gmail.com

İKİNCİ YARGI PAKETİ’NDEN SMK DEĞİŞİKLİĞİ ÇIKTI

“İkinci Yargı Paketi” olarak adlandırılan, Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi (Kanun Teklifi), Adalet ve Kalkınma Partisi Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Grup Başkanlığı tarafından, 20.03.2020 tarihinde 103 sayı ile TBMM Başkanlığına sunulmuş, anılan Kanun Teklifi, aynı tarihte 2/2735 sayı ile Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonuna sevk edilmiştir.[1]

Kanun Teklifi’nde 12.01.2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) birçok maddesinin değiştirilmesi, tüketici uyuşmazlıklarının dava şartı arabuluculuk kapsamına alınması gibi hukuk yargılamasını önemli ölçüde etkileyecek değişiklikler yer almaktadır.

Kanun Teklifi Çerçeve m.61 hükmü ile 22.12.2016 tarihli ve 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nun “Görevli[2] ve yetkili[3] mahkeme” başlıklı m.156 hükmünde de önemli değişiklikler yapılması öngörülmektedir. Söz konusu maddenin gerekçesinde, madde metnindeki ifadelerden farklı olarak “Bu düzenlemeler, Kanunda belirtilen dava ve işlere tüm yurtta uzman hâkimler tarafından bakılmasına hizmet edecektir.” ifadesine yer verilmiştir.

Kanun Teklifi Çerçeve m.61 hükmü uyarınca yapılması öngörülen değişikliklere ilişkin karşılaştırma tablosu aşağıda yer almaktadır:

Kanun Teklifi’nin mevcut hâliyle kabul edilerek Kanunlaşmasının, fikrî ve sınai haklar hukuk ve ceza yargılamasında, görevli ve yetkili mahkemenin belirlenmesi aşamasında aşağıdaki sonuçları doğuracağı değerlendirilmektedir:

  • Adalet Bakanlığının önerisi üzerine Hâkimler ve Savcılar Kurulunun (HSK) alacağı karara göre; fikrî ve sınai haklar hukuk ve ceza mahkemeleri ile bu mahkemelerin bulunmadığı yerlerde asliye hukuk ve asliye ceza mahkemelerinin yargı çevresi, il veya ilçe sınırları ile bağlı kalınmaksızın belirlenebilecektir. Kanun Teklifi Çerçeve m.61 hükmünün gerekçesi dikkate alındığında, HSK tarafından yapılacak belirleme neticesinde; il merkezlerinde yer alan belirtilen nitelikteki mahkemelerin yargı çevresinin, o ilin idari sınırlarını kapsayacağı değerlendirilmektedir. Bu değişiklik ile fikrî ve sınai haklar alanına ilişkin hukuk ve ceza uyuşmazlıklarına, yalnız illerdeki merkez adliyelerde yer alan mahkemelerce bakılacağı değerlendirilmektedir. Örneğin; mevcut uygulamada Alanya Mahkemesinin yetkili olduğu fikrî ve sınai haklara ilişkin hukuk ve ceza uyuşmazlıkları bakımından, Antalya Mahkemesi yetkili hâle gelecektir. 
  • Ankara Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi; Türk Patent ve Marka Kurumunun (TÜRKPATENT), SMK’ye göre almış olduğu kararlara karşı açılacak davaların tamamı bakımından değil; 06.11.2003 tarihli ve 5000 sayılı Patent ve Marka Vekilliği ile Bazı Düzenlemeler Hakkında Kanun (5000 sayılı Kanun) m.15/C/3 hükmüne göre; yalnız Yeniden İnceleme ve Değerlendirme Dairesinin (YİDD) almış olduğu ve Kurumun nihai kararı niteliğinde olan kararlara karşı açılacak davalar bakımından görevli ve yetkili olacaktır.
  • TÜRKPATENT’in YİDD tarafından alınan nihai kararlar dışında SMK’ye göre almış olduğu diğer kararlar ve SMK dışındaki sair mevzuata göre almış olduğu kararlara karşı açılacak davalar ile TÜRKPATENT’in kararlarından zarar gören üçüncü kişilerin TÜRKPATENT aleyhine açacakları davalarda görevli ve yetkili mahkeme, davanın niteliği dikkate alınarak HMK’nin veya 06.01.1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun (İYUK) yetkiye ve göreve ilişkin hükümlerine göre belirlenecektir.
  • Sınai mülkiyet hakkı sahibi tarafından, üçüncü kişiler aleyhine açılacak hukuk davalarında yetkili mahkeme, HMK’nin yetkiye ilişkin hükümlerine göre belirlenecektir. Bu değişiklik ile sınai mülkiyet hakkı sahibinin, kendi hakkına dayanarak açacağı hükümsüzlük davalarını, kendi yerleşim yerinde açabilme imkanı ortadan kaldırılmaktadır. Bununla birlikte sınai mülkiyet hakkına tecavüz nedeniyle açılacak hukuk davaları bakımından, tecavüz fiili aynı zamanda haksız fiili olduğu için, HMK m.16 hükmü uyarınca; haksız fiilin işlendiği veya zararın meydana geldiği yahut gelme ihtimalinin bulunduğu yerdeki ya da zarar gören sınai mülkiyet hakkı sahibinin yerleşim yerindeki mahkemeler yetkili mahkeme olmaya devam edecektir.
  • Davacının Türkiye’de yerleşim yerinin bulunmaması hâlinde yetkili mahkeme, HMK’nin yetkiye ilişkin hükümlerine göre belirlenecektir. Belirtmek gerekir ki yetkili mahkemenin belirlenmesinde davacının esas alındığı SMK’deki düzenlemeler ilga edileceği için bu değişikliğin pratik bir sonucu olmayacaktır.
  • Üçüncü kişilerce sınai mülkiyet hakkı sahibine karşı açılacak davalara ilişkin yetki kuralları ile bu davalar bakımından davalı sınai mülkiyet hakkı sahibinin Türkiye’de yerleşim yerinin bulunmaması ihtimalinde yetkili mahkemenin belirlenmesinde HMK’nin yetkiye ilişkin hükümleri uygulama alanı bulacaktır.
  • Kanun Teklifi’nde herhangi bir geçiş hükmü bulunmamaktadır. Teklifin Kanunlaşması sonrası HSK’nin alacağı kararda da bir geçiş hükmü yer almazsa, söz konusu karar ile görevsiz ve/veya yetkisiz hâle gelecek mahkemelerde görülen davalarda, görevsizlik ve/veya yetkisizlik nedeniyle davanın reddine karar verilmesi ihtimali ortaya çıkacaktır. Hemen belirtmek gerekir ki davanın açıldığı tarihte görevli olan mahkemenin, yargılama devam ederken görevsiz hâle gelmesi ya da yetkili mahkemede açılan bir dava devam ederken, uyuşmazlıkla ilgili bir başka bir mahkemenin kesin yetkili hâle gelmesi durumunda nasıl bir karar verilmesi gerektiği öğretide ve yargılamada görüş birliği bulunmamaktadır. HMK m.115/1 hükmü kapsamında dava şartlarının mevcut olup olmamasının davanın her aşamasında mahkemece kendiliğinden araştırılması gerektiği gerekçesiyle davanın, dava şartı yokluğundan reddine ilişkin verilmiş kararlar ve davanın bu şekilde sonuçlanması gerektiği yönünde görüşler olduğu gibi; bir mahkemenin dava devam ederken görevsiz ve/veya yetkisiz hâle gelmesine rağmen, tabii hâkim ilkesinin bir gerekliliği ve davanın açıldığı tarihte mahkemenin görevli ve yetkili olduğu gerekçesiyle, görevsizlik ve/veya yetkisizlik kararı verilmeksizin davanın sonuçlandırılması gerektiği yönünde görüşler de vardır.

Osman Umut KARACA

Mart 2020

osmanumutkaraca@hotmail.com


[1] Bkz. https://www2.tbmm.gov.tr/d27/2/2-2735.pdf (20.03.2020).

[2] Sınai mülkiyet haklarına ilişkin hukuk yargılamasında görev kurallarını incelediğimiz yazı için bkz. https://iprgezgini.org/2019/11/25/sinai-mulkiyet-haklarina-iliskin-hukuk-uyusmazliklarinda-gorevli-mahkeme/ (20.03.2020).

[3] Sınai mülkiyet haklarına ilişkin hukuk yargılamasında yetki kurallarını incelediğimiz yazı için bkz. https://iprgezgini.org/2020/03/03/sinai-mulkiyet-haklarina-iliskin-hukuk-uyusmazliklarinda-yetkili-mahkeme/ (20.03.2020).

* Yazının başlangıcında yer alan TBMM Genel Kurul Salonu görseli https://www.aa.com.tr/tr/politika/tbmmde-bu-hafta/1603616 (20.03.2020) uzantılı internet sayfasından alınmıştır.

WINGARDIUM LEVIOSA! HARRY POTTER BAYRAK YARIŞI

Merhabalar,

Bugün itibariyle ben, Önder Bey ve Alara Naçar sizi bir Harry Potter bayrak yarışına davet ediyoruz. Bayrak yarışı çünkü sırayla kararlar  yayınlayacağız, yani bayrağı elden ele aktararak koşacağız.

Bu proje aslında çok önceden aklımıza düşmüştü, hatta bu açılış  yazısının ilk taslağı bile aylar evvel tarafımdan yazılmıştı ama bir türlü karar yazımı aşamasına geçememiştik.  Şimdi Site’nin taze kanlarından Alara ile beraber yol alacağız.

Yazımı  elden geldiği kadar hızlı tutmaya çalıştığımız bu süreçte kararlar hakkında konuşurken şaşırtıcı biçimde hemen hepimizin sevdiği ve sevmediği ya da pek de bir sevemediği birçok karakterin ortak olduğunu fark ettik. Diğer yazarların kararları posta kutuma düştükçe de beni gülümseten tesadüflerle karşılaştım; mesela bir yazarımız Luna Lovegood isimli karakterden alıntı yapmıştı yazısında ki bu tuhaf kızı ben de çok severim, ya da bu açılış yazısını hiç görmediği ve bu yazının başlığından haberdar olmadığı halde bir diğer yazarımız kitaplarda en sevdiği büyünün Wingardium Leviosa olduğunu yazmıştı. Biz yazarken çok eğlendik, umarım sizlere de aynı duygu geçer.

Bugünlerde mugglelar -pardon insanoğulları/kızları- olarak ilginç bir süreçten geçiyoruz, 2020 tarihe pek de matah bir yıl olarak geçecekmiş gibi durmuyor sanki. Bu coronavirüs mevzusu hepimizi sallıyor ve biraz daha da sallayacak gibi.  O yüzden ben önce şuraya mürver asam ile şöyle en mis kokulusundan bir “Avada Kedavra Kolonyanum” büyüsü bırakıp ortamı önce güzelce bir dezenfekte edeyim. (Anladınız siz onu, Avada Kedavra’nın kolonya ile yapılan versiyonu!). Sonra bu yazıyı okuyan herkes için şöyle en kuvvetlisinden bir Expecto Patronum yapıp hepimizi  ekstra koruma altına alayım. Şimdi her şeyi yoluna koyduğuma göre gönül rahatlığıyla yazının devamını okuyabilirsiniz!   

Harry ve arkadaşları 2001 yılından beri benim çok iyi dostumdur ve kitaplardaki her bir karaktere ayrı sempatim vardır.

Harry Potter için sadece bir  çocuk kitabı serisi demek haksızlık olur, bu kitaplar birer fenomendir ve bu kadar başarılı bir iş elbette ki sayısız fikri mülkiyet ihtilafına  konu olmuştur. Bunların bazılarını J.K. Rowling ve yayıncıları ve/veya kitapların film hakkını devralan yapım şirketi açarken, bazıları da üçüncü kişilerce bunlar aleyhine açılmıştır.

J.K. Rowling aleyhine açılmış bazı davaları okurken siz de sanırım bizim gibi “bunlar kendilerini kelid aynasına bakar gibi hissediyor galiba” diye düşüneceksiniz,  yani aynaya baktıklarında kitapları kendileri yazmış gibi görüyorlardı herhalde yoksa bu davaları niye açsınlar ki!.  (Kelid Aynası , kelime tersten yazılır yani aslında “Dilek Aynası” demek.  İngilizcesi “The Mirror of Erised” (“The Mirror of Desire). Aynaya bakan kişi olanı değil içinden geçeni/olmasını istediği şeyi görür. Aynaya çok uzun süre bakan aklını kaybedebilir ve gerçeklikten kopar.)

Yıllar önce beni Harry Potter kitaplarını okumaya yönlendiren ve merakımı cezbeden şey çocukluğumdan beri ilk defa bir çocuk kitabının bestseller olduğunu farketmem olmuştu. Bu J.K. Rowling denen kişi ne yazmıştı da çocuklar böyle çılgınlar gibi okuyordu?

Olayın yavaş yavaş “Pottermania” seviyesine doğru ilerlediği dönemde bir gün Remzi Kitabevi’ne gittim ve Harry Potter kitaplarının önünde durdum. Beni uzun zamandır tanıyan satış görevlisi yanıma gelip “Özlem Hanım siz bu kitapları bir okuyun, bence çok seveceksiniz” dedi ve elime serinin ilk kitabını tutuşturuverdi. Kitapçıdan çıkıp bir kafeye oturdum, ama ne oturmak (!) 3 saat sandalyeye mıhlanmış gibi hiç kalkmadan kitabı biteviye okudum….Sayfaların içinden acayip bir dünyaya ışınlanmıştım sanki ve oradan hiç çıkmak istemiyordum!  O gece evde sabaha kadar uyumayıp kitabı bitirdim, sabahta doğruca gidip serinin ikinci kitabını aldım ve onu da hemen bitiriverdim. Ondan sonra her yeni çıkan kitabı soluksuz takip ettim, yayınlandığında önce İngilizcelerini yurtdışından getirttim, sonra Türkçeleri basılınca onları da alıp kitaplığıma özenle yerleştirdim. (Tercümeyi bekleyecek kadar sabrım hiç olmadı, öyledir gerçek Harry Potter hayranları!)

Birinci kitap film yapıldığında  daha ilk gün sinemaya koştum, bir sinema dolusu çocuk ve onların ebeveynleriyle filmi izlediğimi hatırlıyorum(!). Sonraki bütün filmleri ise bir arkadaşımın o sıralarda çocuk yaşta olan oğlu Cem ile birlikte izledik. Cem ile hala birbirimize karşı tutamadığımız bir sözümüz vardır; bir gün eve kapanıp bütün Harry Potter filmlerini arka arkaya yeniden seyredeceğiz beraber!. (gerçi Cem  birkaç yabancı dil bilen, üniversite eğitimini tamamlamış, karizmatik  ve yakışıklı bir genç adam oldu. Bilmem ki bana verdiği sözü hatırlar mı artık!!)

Filmlerin başarısında  elbette ki kitapların başarısının oluşturduğu etki,   teknoloji ve yaratıcılığın etkisi çok büyüktü. Ancak ben bir unsurun daha başarıya çok ciddi katkısı olduğu fikrindeyim; yazar J.K Rowling filmlerdeki bütün oyuncuların İngiliz olmasında diretmişti ve ana karakterleri canlandıracak çocukları bulmak için yapılan tüm seçmelere aylarca kendisi de bizzat katılmıştı. Kabul edelim ki İngiliz oyuncular çok iyi ve bulundukları projeye harika bir oyunculuk seviyesi getiriyorlar.

Harry, Ron, Profesör Dumbledore, Profesör Snape, Profesör McGonagall , Bellatrix Lestrange, Lucius Malfoy, Mızmız Myrtle ………..hepsini ayrı ayrı severim, iyi veya kötü karakterler olup olmadıklarına bakmaksızın(Gerçi galiba  Dolores Umbridge’i sevmiyorum.  Kadın dayanılır gibi değil ya, Allahım hele o pembe giysiler bir kabus) .

Fakat itiraf edeyim ki  gönlümün sultanı Hermione Granger’dır.

O akıllı fikirli, tertipli düzenli, mantıklı, okumaya ve bilgiye meraklı Hermione olmasa, Harry ve tembel teneke Ron hiçbir şey beceremezler bence! Ne demek istediğimi bir parça anlamak için Wingardium Leviosa gibi birinci sınıf öğrencilerinin yapabileceği basit bir büyüyü dahi Ron’un nasıl eline yüzüne bulaştırdığına ve Hermione’nin tavrına şuradan bir bakın lütfen. 

Hermione’yi canlandıran Emma Watson artık  büyümüş ve hatta ünlü İngiliz markası Burberry’nin yüzlerinden biri olmuş olsa da galiba benim için her zaman Hermione olarak kalacak. 

Rowling’in yarattığı büyülü Harry Potter dünyasında İskoçya ve Kelt kültürünün, Kuzey ülkelerinin ve destanlarının/mitolojisinin izlerini rahatlıkla görürsünüz. Sizce Harry Potter kitapları dünya genelinde kaç adet satmıştır? Yüz  milyon? İkiyüz milyon? Bilemediniz: TAM  500 MİLYON KOPYA!  Ve bugün de hala satılmaya devam ediyor. Kitaplar 80’den fazla dile çevrildi ve Harry Potter markasının değerinin 15 Milyar dolar civarında olduğu öngörülüyor.    

İlk kitap olan  ‘Harry Potter ve Felsefe Taşı’, İngiltere’de 1997 yılında ve Türkiye’de ilk defa Kasım 1999’da  Dost Kitabevi Yayınlarından basıldı. Birinci kitaptan sonra kitabın hakları Yapı Kredi Yayınlarına geçti ve ondan sonrada serinin tüm kitapları bu yayınevince basıldı. Yapı Kredi Yayınları, o günden bugüne 1 buçuk milyondan fazla kitap sattı. İlk kitabın çevirisini Ülkü Tamer yaptı. ikinciyi ise, Kutlukhan Kutlu’dan destek alarak, Sevin Okyay çevirdi. Ondan sonraki bütün kitaplar da yine Sevin Okyay -Kutlukhan Kutlu ortaklığında çevrildi.  Proje önüne ilk geldiğinde Sevin Okyay bu işi almak istememiş çünkü yayınevi ancak 25.000 kitap satıldıktan sonra para  ödeyecekmiş  ve o da “bir çocuk kitabı kaç tane satabilir ki Allah aşkına” diye düşünmüş. Ama bakın ne olmuş; kitapların çevirisinden gelen parayla kendine ev almış Sevin Okyay, ki bu Türkiye şartlarında bir çevirmenin başına çok çok az gelebilecek bir durum.  

Serideki kitapların ismi ve ilk orijinal basım yılları şöyle: Harry Potter ve Felsefe Taşı’ (İngiltere 1997), Harry Potter ve Sırlar Odası (İngiltere 1998), Harry Potter ve Azkaban Tutsağı  (İngiltere 1999), Harry Potter ve Ateş Kadehi (İngiltere 2000), Harry Potter ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı (İngiltere 2003), Harry Potter ve Melez Prens (İngiltere 2005), Harry Potter ve Ölüm Yadigârları (İngiltere 2007).

Yedinci ve son kitap olan “Harry Potter ve Ölüm Yadigârları”nın  orijinali 21 Temmuz 2007 tarihinde yayınlandı ve dünyanın en kısa zamanda en çok satılan kitabı ünvanını aldı, zira sadece İngiltere’de 24 saat içinde 2.65 milyon kopya satıldı!!! Türkçe baskısı ise  9 Ekim 2007 günü piyasaya sürüldü. Son kitap için aylar öncesinden başlayarak ön rezervasyon imkanı sağlandı yani eğer rezerve ettirmişseniz kitap çıktığı gün dünyanın her yerinde hemen alma imkanına kavuştuk biz Potterseverler.

Kitapların sonuncusunu bir çocuk  kitabı olarak nitelemekte zorlanırım;  karanlık-sert -soğuk-şüpheci bir atmosfere sahip, epik bir hikayenin anlatıldığı ve ana karakterlerin resmen tek başına bırakıldığı bu kitabı okurken her sayfayı çevirdikten sonra kendi kendime “ne yaptın sen be kadın, Harry-Ron ve Hermione hala çocuk ve  çocuklar okuyacak bu kitabı” diye Rowling’e söylene söylene okuduğumu hatırlıyorum. Zaten ben  J.K Rowling’i şu  konuda da hiç  affetmiyorum; ya sen Profesör Dumbledore’u nasıl öldürürsün….Olacak iş değil.  

https://www.jkrowling.com/wp-content/uploads/2017/12/PA-34115860.png

Son birkaç nesli etkileyen, nevi şahsına münhasır  büyülü bir dünya ve o dünya içinde yepyeni bir dil  yaratan ve çocuklara sayısız önemli kavramı ustalıkla anlatan bu inanılmaz kitapların yazarı Joanne Kathleen Rowling 1965  İngiltere doğumlu bir İskoç. Exeter Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı bölümü mezunu, okulu bitirdikten sonra bir yıl Paris’e gidiyor, sonra Londra’ya dönüyor ve ufak tefek sayısız işe girip çıkıyor.   

Harry Potter’in hikayesi Rowling’in aklına ilk kez 1990 yılında rötar yapan Manchester- Londra King’s Cross treninde geliyor; Rowling, trenden indiğinde Hogwarts Büyücülük Okulunu neredeyse bütünüyle zihninde oluşturmuş olduğundan bahseder bir çok yerde. Bunu takip eden beş yıl boyunca 7 kitaptan oluşacak bir seriyi planlar, eliyle binlerce sayfa not tutar ve hikayelerin kurgusunu oluşturur. Bu süreç devam ederken o zamana kadar tuttuğu notları da yanına alarak İngilizce öğretmenliği yapmak için Portekiz’e taşınır. Orada evlenir ve bir kızı olur.

1993’de evliliği son bulunca kızkardeşinin yaşadığı Edinburg/İskoçya’ya taşınır; Edinburg’a giderken  Rowling’in yanında sadece kızı Jessica değil aynı zamanda serinin ilk kitabı olan Harry Potter ve Felsefe Taşı’nın ilk üç bölümü de vardır. Rowling’in hayatının bu dönemi oldukça zorludur çünkü çocuğu vardır ve ciddi bir parasızlık sorunu yaşamaktadır.  Edinburg’da Devlet Okulunda yine öğretmenlik yapmaya başlar ama her boş saniyesinde de kitaplarını yazmaya devam eder

Bitirmiş olduğu birinci kitabın ilk üç bölümünü değişik yayınevlerine ve edebiyat ajanlarına göndermeye başlar. Kitabın diğer yazılmış bölümlerini de görmek istediğini söyleyen tek bir mektup alır ve Rowling kendine gönderilen o mektubun hayatında aldığı en iyi mektup olduğunu söyler hala; geri kalan herkes Rowling’i reddetmiştir!

İlk kitap İngiltere’de Bloomsbury Children’s Books tarafından 1997’de basılır ve yayınevi  Rowling’e sadece 2.500-Pound öder! Yazarın adını tam yazmak yerine J.K. Rowling diye kısaltmak ve ilk ismini saklamak yayıncının fikridir.  Bunu yaparken yayıncının amacı okuyucuda yazarın bir erkek olduğu fikrini oluşturmaktır. Yayınevine göre hedef okuyucu kitlesi genç erkek çocuklar/ergenler olduğuna göre, bu kitle  yazarın bir kadın olduğunu anlarsa yeterli ilgiyi göstermeyecektir kitaba. (Buyrun bakalım…Sene 1997 İngiltere’deyiz ve  durum bu. Başka sorum yok Hakim Bey.)

İlk kitabın basılmasıyla beraber olay patlar! Basılan her bir kitap rekorları alt üst eden satış grafikleri çizmeye başlar. “Pottermania” ve Rowling’in durdurulamaz yükselişi başlamıştır ve beklenmeyen bir para kazanma kaynağı yaratılmıştır.

Tabii ki kitapların filme uyarlanması konusunda film şirketleri arasında büyük bir savaş başlar; savaşı Warner Brothers kazanır ve 2001’de birinci kitabın film versiyonu gösterime girer. Bunu diğer kitapların filmleştirilmesi izler peyderpey. Serinin son filmi 2011 yılında vizyona girer. (nasıl ki Mary Poppins’in yazarı P. L. Travers ve kitabın film haklarının Walt Disney’e satılmasının öyküsü “Saving Mr Banks” ismiyle film yapıldıysa umuyorum ki bir gün Harry Potter ve J.K.Rowling için de böyle bir film yapılır.)   

Yedi kitaplık Harry Potter serisinin tamamlanmasından sonra Rowling gerek kendi adıyla gerekse mahlasla başka kitaplar da yazıp yayınladı. Ama kabul edelim ki hiçbiri bir Harry Potter olamadı.

Rowling hala Edinburg’da yaşıyor ve İngiltere’nin en zengin kadınlarından biri. Kendisi ayrıca bugüne değin sayısız ödüle layık görüldü ki bunlar arasında 2008’de aldığı Edinburg Ödülü de var; bu ödül birey olarak yaptıkları çalışmalarla Edinburg’u onurlandıranlara veriliyor. Ödül almış olanların ismi Edinburg Belediye binasının halka kapalı bir bölümünün duvarında yer alıyor; Edinburg’a ilk gittiğimde sanki bu  yazıyı yazacağımı hissetmişim gibi aşağıdaki fotoğrafı çekmişim;

Edinburg Harry Potter’ın evi midir? Öyledir bence. Tamamen şanslı bir tesadüf eseri 2017 senesinde  yani ilk Harry Potter kitabının basılmasının yirminci yılında yolum Edinburg’a düştü.  Şehre bakınca, sokaklarında yürürken hep şunu düşündüm; Harry’nin hikayesi burada,ne şanslı ki Rowling bunu görmeyi becermiş.

Edinburg’da iken henüz IPR Gezgini’nde yazmıyordum, yazacağıma dair bir emare bile yoktu ortada. Ama oradayken aklımdan ve gönlümden “keşke bir yerde Harry Potter davalarını yazacak bir imkan olsa, tribute gibi olur” diye geçirdiğimi hatırlıyorum. Gördüğünüz gibi Edinburg büyülü bir şehir, dileğimi gerçek kıldı!

Bu bayrak yarışında yazacağımız kararları neye göre mi paylaştık aramızda? Tabi ki seçimi biz değil  SEÇMEN ŞAPKA yaptı, o söyledi bize kimin hangi kararı yazması gerektiğini!

Hadi bakalım, APULOSAYONI!  

Özlem FÜTMAN

Mart 2020

ofutman@gmail.com

Bilim Dünyasının Dünü, Bugünü Ve Yarınında Da Biz Varız!

IPR Gezgini’nde bugün, bizim için çok özel. Çünkü bugünkü yazımızda, 11 Şubat Bilimdeki Kadınlar ve Kız Çocukları Uluslararası Günü ile 8 Mart Dünya Kadınlar Günü birleşiyor ve kadın emeğinin, bilim dünyasında da var olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.

8 Mart Dünya Kadınlar Günü, Birleşmiş Milletler tarafından 1977 yılında tanınmıştır. Ancak bizim alanımızla ilgili olan 11 Şubat Bilimdeki Kadınlar ve Kız Çocukları Uluslararası Günü kutlamaları henüz çok yeni, 2015 yılına dayanıyor.

11 Şubat fikri, kadınların bilim alanında tam ve eşit şartlarda yer almasını destekleyen kurumlarla sivil toplum kuruluşlarının katkıları ve Birleşmiş Milletler ile cinsiyet eşitliğine küresel öncelik veren UNESCO’nun çabalarıyla ortaya çıkmıştır.

Bilim, teknoloji ve inovasyon alanında cinsiyet eşitliği, sürdürülebilir kalkınma için önemli ve acil olup, kaliteyi ve sosyal uygunluğu destekler.

UNESCO kayıtlarına göre, kadın araştırmacıların küresel yüzdesi yaklaşık %28,8. Son yıllarda artış göstermesine rağmen, kadınların üst düzey pozisyonlardaki temsil oranı az ve bilim alanında bugüne kadar sadece 22 kadına Nobel Ödülü verilmiş durumda.

Aslında işin özünde; dünya nüfusunun yarısının yeteneğini boşa harcamadan, toplumsal cinsiyet kalıplarını kırarak genç kuşaklara, kendilerine ilham verecek kadın bilim insanı modellerini tanıtmak yatıyor. 

İşte tam bu nokta için yerinde bir örnek olduğunu düşündüğüm bir program olan Birleşmiş Milletler’in Tarım ve Gıda Örgütü FAO’nun EAF (Ecosystem Approachto Fisheries – Balıkçılıkta Ekosistem Yaklaşımı)-Nansen Programı ile karşılaştım kısa süre önce. Deniz canlılarının sürdürülebilir kullanımını ve deniz çevresinin daha iyi korunmasını teşvik eden program, Norveç’in Bergen Deniz Araştırmaları Enstitüsü (Institute of Marine Research-IMR) ile yakın işbirliği içinde yürütülüp Norveç Kalkınma İşbirliği Ajansı (Norad) tarafından finanse ediliyor.

EAF-Nansen Programında üç ana mücadele veriliyor.

  • İklim değişkenliği ve değişimi, kirlilik gibi stres faktörlerinin deniz ekosistemleri üzerindeki etkileri ve bunların sosyal ve ekonomik sonuçları hakkında bilgi yetersizliği.
  • Aynı zamanda iklim ve kirlilikten de etkilenen su ürünlerinin sürdürülebilirliği için yetersiz sistem ve uygulamalar.
  • Cinsiyet eşitliğinin geliştirilmesi ve kadınların etkin katılımı da dâhil olmak üzere, EAF’ı uygulama kapasitesinin yetersizliği.

* EAF-Nansen Programına can vermiş kadın bilim insanlarından biri, Rabat’taki V. Muhammed Üniversitesinde doktorasının ikinci yılında olan 24 yaşındaki Faslı Mouna Elqendouci. Bilimsel araştırmalarını, Kazablanka Ulusal Deniz Araştırmaları Enstitüsünde biyoloji ve ekoloji laboratuvarında yürütüyor. Mouna, AB Projesi Veri Toplama Çerçevesine, bölgedeki endüstriyel ve artisanal İspanyol balıkçılığını ve ilgili deniz türlerini izleyerek katılıyor. Mouna, deniz kaynaklarının yönetimi ve geliştirilmesi üzerine yüksek lisans yaptıktan sonra bu çalışmalar sayesinde deplankton biyolojisi ve ekolojisi, deniz kirliliği ve ekotoksikoloji, su ürünleri yetiştiriciliği ve parazitoloji hakkında sağlam bir biyoloji bilgisi edinmekten memnuniyet duyuyor.

Mouna, her zaman deniz biyolojisi okumak istemiş. Bilimde kariyer yapma kararı, erken yaşlarda gelişen bir tutku ile başlamış. Doğa ve deniz yaşamını sevmesi, Atlantik ve Akdeniz gibi iki deniz boyunca balıkçılık yapma imkânları sunan Fas gibi bir ülkede büyümesi, ülkesinin sürdürülebilir kalkınmasına katkıda bulunması için Mouna’yı motive etmiş.

Deniz bilimiyle uğraşan kişiler, uyumaya çok az süre ayırabiliyor. Bu da beynin biyolojik ritm ayarlama yapmasını güçleştiriyor. Ancak Mouna, bir bilim insanı için keşif duygusunun verdiği hazzın, tüm güçlükleri perdelediği görüşünde. Dahası, küçük bir çocukken babasının ona verdiği “İster kadın isterse erkek olsun, hayatta ne elde edeceğini belirleyen yol, her zaman sıkı çalışma ve azimdir.” öğüdü, Mouna’ya güç vermiş.

EAF-Nansen Programındaki çalışmalar sırasında çekilmiş aşağıdaki fotoğraf, ne uykusuzluğunun, ne de belki de tek kadın olarak bulunduğu çalışma koşullarının zorluğunun izlerini taşıyor. Benim görebildiğim sadece, emeği ile ülkesine verdiği hizmetten gurur duyan, başarılı, gencecik bir “kadın” bilim insanı.

Hikâyelerinin ilgi çekici olduğunu düşündüğüm birkaç bilim kadınına daha değinmek istiyorum.

* Mary Somerville, 1780 – 1872 yılları arasında yaşayan İskoç bir astronom. Çocukluk zamanında çok zayıf bir eğitim alır. 10 yaşındayken bir yıllığına gittiği yatılı okul dönüşü, kendini eğitmeye başlar, amcasından da Latince öğrenir. Evlendikten sonra matematik ve daha sonra da botanik ve jeoloji çalışmalarını sürdürür. 1826’da “Daha Fazla Kırılabilir Güneş Işınlarının Mıknatıslanma Gücü” isimli ilk bilimsel çalışması yayımlanır. Gökbilimi üzerine muhtelif çalışmalar yapar.  1836’da yayımlanan bir çalışmasında; Uranüs’ün konumunu hesaplamadaki zorlukların, henüz keşfedilmemiş bir gezegenin varlığına işaret edebileceğini yazar. Bu ipucu İngiliz astronom John Couch Adams’a, Neptün’ün keşfine yol açan hesaplamalara başlaması için ilham verir. 1835 yılında Londra’daki Kraliyet Astronomi Derneğine “ilk kadın üye” olarak kabulü ise “tarih yazar”.

Somerville, ölümünden sonra 19. yüzyılın “bilim kraliçesi” seçilir. 2017’den beri de İskoçya Kraliyet Bankasının 10 Sterlinlik banknotunda yer alıyor.

Somerville has been on the Royal Bank of Scotland's £10 ile ilgili görsel sonucu

* 1943 doğumlu Dame Jocelyn Bell Burnell, Kuzey İrlandalı bir astrofizikçi. Profesör Burnell, geçen yüzyılın en önemli buluşlarından sayılan ilk radyo pulsarlarına imzasını atar. Ancak 1974 yılı fizik dalı Nobel Ödülü, onunla birlikte çalışan iki erkek akademisyene verilirken, ne yazık ki Profesör Burnell göz ardı edilir.

Jocelyn Bell Burnell

* 1910-1994 yılları arasında yaşayan İngiliz kimyacı Dorothy Crowfoot Hodgkin, X-ışını teknolojisini kullanarak penisilin, insülin ve B12 vitamini yapılarını keşfeder. 1964 yılında kimya dalında kazandığı Nobel Ödülü Hodgkin’e, aynı zamanda Nobel’i kazanan ilk “kadın” İngiliz bilim insanı olma unvanını da verir. 

Hodgkin, nükleer silahların tehlikelerini değerlendirmek için 1950’lerde kurulan uluslararası bir kuruluş olan Pugwash Konferansının, 1976’dan 1988’e kadar başkanlığını yürütür.

Hodgkin, 1940’lı yıllarda Oxford’taki Somerville Kolejinde kimya öğrenimi gören Birleşik Krallık eski Başbakanı Margaret Thatcher’ın da hocası olur.

Dorothy Hodgkin

* Dorothy Crowfoot Hodgkin’in Margaret Thatcher’ın hocası olduğunu ve dahası Thatcher’ın kimya öğrenimi gördüğünü öğrenmek beni şaşırttı. Çünkü çocukluk dönemimden hatırladığım ilk yabancı kadın siyasetçi olan “Demir Lady”nin, aslında bir bilim insanı olabileceğini hiç düşünmemiştim… O, sadece bir siyasetçiydi benim için.

BBC kaynağından okuduğum bir haberin detayları,özetle şöyle.Dorothy Crowfoot Hodgkin’in Nobel Ödülünü kazanmasının 50. yıldönümünü anmak için, Margaret Thatcher ile olan arkadaşlığı üzerine Adam Ganz tarafından, “Aralarındaki Kimya” isimli bir oyun yazılır.

Thatcher, BBC’nin “50 yıl sonra bile Hodgkin, Nobel Ödülüne layık görülmüş tek İngiliz bilim kadını” olduğu haberini okur. Her ikisi de 20. yüzyılda etkili olan iki kadındır.

Hodgkin’nin, insan sağlığı bakımından önemli olan B12 vitamini, penisilin ve insülin yapılarını haritalandırmasının, Thatcher’ın siyasi hayatında yaptığı işlerden daha önemli bir rolünün bulunduğu söylenir.

Thatcher’ın, yani o zamanki adıyla Margaret Roberts’ın kimya okumak üzere 1943’te Oxford’a geldiğinde Hodgkin, Bertrand Russel ve Isaiah Berlin gibi diğer bilim insanı ve düşünürler ile birlikte, uluslararası üne sahiptir. Kaynaklarımız, Hodgkin’in penisilin modelinin, Thatcher’ın üniversite yıllarında geliştirilmiş olduğunu belirtiyor.

Dorothy Hodgkin's model of the Penicillin molecule

Margaret dördüncü yılını Dorothy’nin laboratuarında, Sovyetler Birliği’nde geliştirilen ve analiz için Dorothy’ye gönderilen Gramicidin S molekülünün bir kristali üzerinde çalışarak geçirir.

Margaret Thatcher working as a chemist

Margaret, Dorothy’nin bilim konusunda sahip olduğu bu özel yeteneğe hayrandır. Hatta Sovyetler Birliği’ne gerçekleştirdiği ilk resmi ziyaretinde, gittiği Kristalografi Enstitüsünün fotoğraflarını Dorothy’ye gönderir.

Yaşam tarzları ve siyasi görüşleri arasında farklılıklar bulunsa da, Dorothy ve Margaret arkadaşlıklarını sürdürürler. İki kadın bilim insanının arasındaki bu güçlü bağ, Sommmerville Kolejinde, “iki insanın farklılıklarına rağmen, birbirlerini nasıl saygıyla dinleyip ne demek istediklerini duydukları”, kıssadan hisse olarak anlatılıyormuş.   

Son olarak, BBC’deki Dorothy-Margaret haberinde kısaca değinilen bir noktaya daha yer vermek istiyorum.

İngiliz Margaret Thatcher ve Alman Angela Merkel’in her ikisi de, üniversitede bilim eğitimi almış ünlü kadın siyasetçiler. Ancak her iki ülkenin hiçbir erkek liderinin –henüz- bilim derecesinin olmayışı, haber kaynağımızca ilginç olarak değerlendiriliyor. Thatcher ve Merkel’in bilim okumaktan elde ettikleri kazancın ne olduğu sorgulanıyor.

Bilim insanları da tıpkı politikacılar gibi, hedeflerine giderken uzun süren başarısızlıklarla mücadele etmeye hazır olmalı. Başarı, belirli bir dereceye kadar şans ile de ilgili. Ancak bilimdeki gerçeğin, “cinsiyet ayrımı yapmama” üzerine kurulu olması gerektiğinin altı çiziliyor.

Gonca ILICALI

gilicali@gmail.com

Mart 2020


Kaynaklar:

https://www.britannica.com/biography/Mary-Somerville

https://www.bbc.com/news/uk-politics-28801302

https://www.bbc.com/news/uk-51399835

https://womeninscienceday.org/dream2reality.html

https://en.unesco.org/commemorations/womenandgirlinscienceday

http://www.fao.org/in-action/eaf-nansen/background/objectives/en/

http://www.fao.org/in-action/eaf-nansen/en/

http://www.fao.org/in-action/eaf-nansen/blog/women-scientists-aboard-the-nansen-meet-mouna-elqendouci/en/

Adele Bloch-Bauer’in Portresi


IPR Gezgini E-Bülteni’nde yayımlanmış yazıların bir kısmına sitede yeniden yer vereceğimizi önceden duyurmuştuk. IPR Gezgini E-Bülteni Ekim ayı sayısında yer almış bu yazı, bülten takipçisi olmayan okurlarımızın da ilgisine sunulmaktadır. E-Bültenin önceki sayılarını https://iprgezgini.org/e-bulten/ bağlantısından görebileceğinizi ve her sayıda Ayın Sanatçısı veya Eseri yazısının bulunduğunu da hatırlatıyoruz. E-Bülteni takip için iprgezgini@gmail.com adresine e-posta göndermeniz yeterlidir.


O’nun adı ADELE BLOCH-BAUER. 1883-1925 arasında Viyana’da yaşamış, 43 yaşında menenjitten ölmüş, bankacı bir aileden gelen, sanayici Ferdinand Bloch’un kendisinden oldukça genç, zarif, asil ve melankolik karısı. Adele aslında üniversiteye gitmek ve entelektüel bir meslek yapmak istiyor, ama toplum baskısıyla sanayici Ferdinand Bloch ile evleniyor; işte bu adeta mecbur bırakıldığı evlilik ve evliliğinde çocuk sahibi olamaması onu melankolik bir karaktere dönüştürüyor. İçindeki bitmek bilmeyen tutkular, babasından kalan yüklü miras yanında, eşinin haylice güçlü maddi pozisyonuyla buluşunca Adele Viyana entelektüel zümresiyle ailesi arasında güçlü bir bağ inşa ederek sayısız sanatçıya destek vermeye başlıyor. Bloch-Bauer ailesi Viyana’nın en etkili ailelerinden ve evlerini ziyaret edenler arasında Gustav ve Alma Mahler, Richard Strauss, Gustav Klimt, Egon Schiele, Oskar Kokoschka, Stefan Zweig gibi isimler var. Viyana entelektüel anlamda adeta bir cennet ve o dönemde Viyana Modern Sanatı gümbür gümbür gelip toplumu sarsıyor.  

Adele, Gustav Klimt’in de en önemli hamilerinden biri ve Klimt’in Altın Dönemi’nde yaptığı pek çok resmine modellik etmiş hatta Klimt’in iki kez portresini yaptığı tek kişi. O’nun için Klimt’in Perilerinden Biri diyebiliriz bence.  Rivayet odur ki Klimt’in ikonik Öpücük ( The Kiss) isimli tablosundaki kadın da Adele’dir.  

Bu ayki Bültende kullandığımız resmin kayıtlardaki resmi adı “Adele Bloch-Bauer’in Portresi I”  ama çoğunlukla Woman in Gold (altınlı kadın) diye anılıyor ve resme “Avusturya’nın Mona Lisa’sı” da deniyor. Klimt bu resmi 1903-1907 yılları arasında tamamlamış ve resim için 200 kadar hazırlık çizimi yapmış. Resimde Adele’in boynunda görülen ve bakıldığında insanı mıknatıs gibi çeken, kendisi de adeta bir sanat eseri olan şahane choker tipi kolye kocasının hediyesi, aynı kolyeyi Klimt’in Judith isimli resminde de görürüz.

Resmin orİjinali New York’daki Neue Galerie’nin koleksiyonunda. Madem resim Avusturya’nın Mona Lisa’sı o zaman neden ve nasıl oluyor da Viyana’da bir müzede değil fakat New York’da? Aslında bu eser ve bununla birlikte Klimt’e ait dört eser daha 2006 yılına kadar Viyana’daki meşhur Belvedere Sarayı Müzesinde sergileniyordu ve Avusturya kültür mirasının en temel parçalarından biriydi. Resimler Adele’in Amerika’da yaşayan yeğeni (ve ailenin hayatta kalmış son üyelerinden olan) Maria Altmann tarafından Avusturya Devletine karşı açılan bir dava sonucu Altmann’a iade edildi; iadeden sonra yapılan açık arttırmada bu resim Robert Lauder’in sahibi olduğu Neue Galerie tarafından 135 milyon Dolara satın alındı(Lauder soyadı size ünlü bir markayı hatırlattı mı? Evet, doğru bildiniz, R.Lauder Estee Lauder’in oğlu). Bütün bu dava sürecinin ve resmin arkasındaki hüzünlü hikayenin detaylarını başrolünde Helen Mirren’in oynadığı Woman in Gold filmini izleyerek de öğrenebilirsiniz, filmi hararetle tavsiye ederim.

Altmann davasını o yıllarda nefesimi tutarak takip ettiğimi ve sonunda Amerikan Yüksek Mahkemesi’nin Altmann’ın Avusturya Devletini ABD’de dava edebileceğini söyleyen kararını heyecanla okuduğumu hatırlıyorum. Yüksek Mahkeme’nin bu kararından sonra Avusturya Devleti ABD’de jürili bir yargılama(full trial) ile mücadele etmek yerine tahkime gitmeyi kabul etti ve tahkimi kaybetti.2006 yılı Şubat ayının ilk haftasonu Viyana’da Belvedere Sarayı Müzesi’ni 8.000 den fazla kişi ziyaret etti; bu, Avusturyalıların Bloch-Bauer ailesine ait beş Klimt resmine son bakışı-son saygı duruşu ve elveda deyişiydi adeta, çünkü ertesi gün resimler duvardan indirildi ve Amerika’ya Los Angeles County Museum of Art’a gönderildi; orada bir süre sergilenen resimler daha sonra açık arttırmaya çıktı.

Tamam ama resimler nasıl Avusturya Devleti’ne geçmişti ve Altmann resimleri nasıl geri alabilmişti?

Bloch-Bauer ailesine ait olan iki ev sanat eserleri, mücevherler, antikalar ve başkaca sayısız değerli eşya ile dolu. Adele’in 1925’teki ölümünden sonra eşi Ferdinand ağır bir depresyona giriyor, onun odasını taze çiçekler ve duvarları Klimt resimleriyle dolu bir mekana çevirerek Adele’in anılarıyla yaşamaya başlıyor. Bu arada Adele’in yeğeni Maria ümit vaad eden bir opera sanatçısıyla evleniyor.

1938 yılında Naziler Viyana’ya giriyor, işgalden bir hafta sonra bir Gestapo subayı Maria Altmann’ın eşiyle yaşadığı evin kapısını çalarak evlerindeki tüm değerli eşyalara el koyuyor, o kadar ki el koyulanlar arasında Maria’nın nişan yüzüğü dahi var. Kocası da zaten bir hafta sonra gözaltına alınıyor. Kocasının kardeşine ait fabrikanın Nazilere devredilmesi talebi kabul edilince, Maria’nın eşini salıveriyorlar. Halen gözlem altındayken çift bir şekilde Amerika’ya kaçıyor. Bu arada Bloch-Bauer ailesine ait herşeye el koyuluyor ve çoğu sanat eseri Nazi üst düzey yöneticileri arasında pay ediliyor. Bunun yanında sayısız başkaca sanat eseri de Hitler’in Linz şehrinde kurmayı planladığı sanat müzesi için depolara gönderiliyor. Tahmin edeceğiniz gibi, el koyulanlar arasında birçok Klimt resmi de var.

Bu süreçte Adele’in kocası Ferdinand Bloch-Bauer İsviçre’ye kaçıyor ve 1945 yılında yalnız ve üzgün bir adam olarak Zürih’de hayata veda ediyor. Ferdinand ölmeden evvel yazdığı bir vasiyetname ile tüm malvarlığını Maria Altmann ve onun kardeşlerine bırakıyor, fakat elbette ki ortada malvarlığı diye bir şey kalmamış o tarihlerde aslında çünkü herşey Nazilerin eline geçmiş.

İltica ettikleri farklı ülkelerde varolma mücadelesi veren Maria ve kardeşleri Avusturya’daki malvarlığının peşine düşemiyorlar. Savaştan sonra 1948 yılında Avusturya’daki avukatlarından gelen bir mektupta ailenin miraşçılarının Klimt resimleri üzerinde hak sahibi olamayacağı zira bunların Adele tarafından imzalanmış bir vasiyetname ile Avusturya Devletine ait galerilere bağışlanmış olduğu bildiriliyor. Ancak Maria veya diğer miraşçılar ne böyle bir vasiyet görmüş ve ne de böyle bir belgeden haberdarlar o tarihe kadar.

1948 yılında Maria’yı en çok üzen konulardan biri de Belvedere’nin o tarihteki yeni direktörünün kendisine yazdığı bir mektup. Mektupta direktör Maria’ya aslında Naziler döneminde Ferdinand Bloch-Bauer tarafından Devlete hiçbir zaman bir bağış yapılmadığını adeta ifşa eden ifadelere yer veriyor ancak cümlelerini “mesele adeta bir deniz yılanına dönüşüyor, umarım beni bu tehlikeli durumdan kurtarırsınız”  diyerek bitiriyor.

Aradan yıllar geçiyor, Maria Altmann Amerika’da triko giysiler satan bir mağazayı işleterek üç çocuğunu büyütüyor. Resim mevzusu da öylece kalıyor.   

1998’de Washington’da Naziler tarafından yağmalanmış mülklere ilişkin bir uluslararası konferans düzenleniyor; bu konferansa Avusturya da katılıyor. Konferans sonunda imzalanan anlaşmayla ülkeler Müzelerinde bulunan koleksiyonları bu açıdan gözden geçirmeyi kabul ediyorlar. Buna binaen 1998 yılında Avusturya’da Art Restution Act yani Sanatın İadesi Kanunu çıkarılıyor http://www.provenienzforschung.gv.at/en/empfehlungen-des-beirats/gesetze/kunstruckgabegesetze/ .Bu Kanun ile Avusturya, ulusal müzelerinde, Milli Kütüphanesinde ve devlete ait depolarda bulunan Nazi döneminde yağmalanmış eserleri-mülkleri sahiplerine/miraşçılara iade etmeyi kabul ediyor. Aynı yıl Avusturya’nın Federal Arşivleri tarihte ilk defa halka açılıyor. İşte o noktada Viyana’da yerleşik 42 yaşındaki gazeteci-yazar Hubertus Czernin açılmış gizli kayıtları okuyarak Bloch-Bauer ailesine ait Klimt’lerin nasıl olup da Belvedere Müzesi’nin mülkiyetine geçtiğinin izini sürmeye başlıyor. O tarihlerde Czernin’in bulduklarını takip edip okuyan Maria Altmann’a göre Klimtler bir değil üç defa çalınma yoluyla el değiştiriyor, biri Naziler ve ikisi Avusturyalılar tarafından.

Czernin bulduklarını yazmaya ve yayınlamaya başlıyor. Yayınladıkları arasında çok önemli bir belge de var; Adele Bloch-Bauer’e ait 1923 tarihli vasiyetname!

Dünya Savaşı bittikten sonra Belvedere Müzesi ısrarla hep aynı şeyi söylüyor; Adele kendisinin resmedildiği iki Klimt portresini ve üç mazara resmini vasiyetname ile Belvedere Müzesine bağışlamıştı. Ancak 1948 yılında ailenin avukatı olan kişi bu vasiyetnameyi görmek istediğinde Belvedere bu talebi reddediyor, yani anlayacağınız avukat Altmann’a 1948 yılında o mektubu vasiyetname kendisine gösterilmeden yazıyor aslında.

Peki Adele vasiyetnamesinde ne demiş? Adele ölmeden iki yıl evvel kaleme aldığı vasiyetnamesinde tüm malvarlığını kocası Ferdinand’a bırakırken, Ferdinand öldükten sonra Adele’e ait iki Klimt portresi ile üç manzara resmini ise bir galeriye bırakmasını/bağışlamasını vasiyet etmiş.  Ancak vasiyet adeta bir faztaziden ibaret ve bağlayıcı değil, çünkü Klimt’e bu resimleri ısmarlayan da resimlerin parasını ödeyen de Ferdinand, yoksa Adele değil! Diğer bir ifadeyle resimlerin mülkiyeti aslında Adele’e ait değil, ayrıca Adele resimleri bağışlamıyor fakat kocasına diyor ki bu beş resmi sen öldükten sonra geçerli olmak üzere galerilere bağışla lütfen. Adele’in resimlerle ilgili vasiyeti bağlayıcı olmadığı gibi,  kocasına bir dileğini iletiyor sadece.  Sanırım hayat normal seyrinde aksaydı Ferdinand, Adele’in bu dileğini yerine getirirdi, ancak yaşananlardan ve Ferdinand’a reva görülenlerden sonra resimlerin Belvedere’ye bağışlandığına inanmak güçleşiyor, lakin Belvedere yıllarca bu konudaki ısrarını sürdürüyor.

Kamuya açıklanan arşivleri takip eden gazeteci Czernin şunları tespit ediyor;  Bloch-Bauer ailesine ait yedi tane Klimt resmi el koymadan sonra Naziler tarafından atanmış bir avukata teslim edilmiş ve avukattan bu resimleri paraya çevirmesi istenmiş. 1941 yılında avukat Altınlı Kadın resmini ve yine Klimt’e ait bir manzara resmini üzerinde “Heil Hitler” yazan bir not ile Belvedere’ye göndermiş; bu resimlerin karşılığında Belvedere avukata daha evvel Ferdinand Bloch-Bauer tarafından Belvedereye bağışlanmış başka resimleri vermiş, anlayacağınız resimler takas edilmiş. 1942 yılında avukat elindeki resimlerden birini daha Viyana Şehir Müzesine satmış, 1943 yılında ise Klimt’in yine Adele’i resmettiği başka bir portreyi Belvedere’ye satmış. (tüm bunlar olurken Ferdinand Bloch-Bauer’in halen hayatta olduğunu unutmayalım lütfen).  1943 yılında Viyana’da Klimt’in eserlerinden oluşan bir büyük sergi açılmış ve Adele’in bültende kullandığımız portresi yeni bir isimle görücüye çıkarılmış; Altınlı Kadın! Anlayacağınız resmin Altınlı Kadın olarak isimlendirilmesi 1943 yılına dayanıyor.

1998 yılında Maria Altmann harekete geçme vaktinin geldiğini düşünüyor ve çok eski bir arkadaşının 32 yaşındaki avukat torunu Randol Schoenberg ile meseleyi görüşerek kendisini temsil etmesini istiyor. Avusturya’da yeni yürürlüğe girmiş Sanat Eserlerinin İadesi Kanunu kapsamında resimlern Altmann’a iadesini istiyorlar, ayrıca Maria Avusturya Kültür Bakanı ile bir öğle yemeğinde buluşarak Adele’in vasiyetinin bağlayıcı olmadığını izah ediyor ki, Maria’nın ifadesine göre, Kültür Bakanı kendisine “merak etmeyin, ben bu hususu biliyorum” diyor. Ancak, tahmin edeceğiniz gibi,  1999 yılında iade talebi reddediliyor, üstelik de Avusturya Kültür Bakanı kamu önünde yaptığı açıklamada resimlerin çalıntı olmadığını söylüyor. Ne Maria ne de avukatı işin peşini bırakmak istiyor o noktadan sonra,  Amerika’da bir hukuki yol bulmak için araştırmalarına devam ediyorlar. Şu kesinki meseleyi Amerikan Mahkemeleri önünde tartışmaya açmak aslında büyük bir kumar, ancak avukat yine de hukukun kendilerinden yana olduğunu düşünüyor ve harekete geçiyorlar.

Burada küçük bir parantez açarak Maria’nın avukatının kim olduğundan bahsetmemek olmaz. Randol Schoenberg’in kökenleri de Avusturyalı ve her iki dedesi de Avusturyalı besteciler. Dedelerinden birisi ünlü besteci Arnold Schoenberg (1984-1951) ve diğer dedesi de yine besteci olan Eric Zeisl (1905-1959). Dedelerden özellikle Arnold Schoenberg Gustav Klimt ve Adele Bloch-Bauer ile aynı dönemde Viyana’da yaşamış ve muhtemelen Bloch-Bauer ailesinin sosyal çevresinde bulunmuş bir kişi. Dolayısıyla üstlendiği bu son derece zor dava Schoenberg için paradan daha farklı anlamlar da içerdiği gibi, aslına bakarsanız kariyerinin seyrini de değiştiriyor. Schoenberg halen kurucularından biri olduğu Kaliforniya’da ki hukuk bürosunda mesleğine devam ediyor,  ayrıca CV’sine baktığınızda göreceksiniz ki kendisi sayısız Orkestranın ve sanat kuruluşunun destekçisi yani kökenlerinden gelen sanat damarı yaşamında önemli bir yer tutuyor.

Neyse biz konumuza dönelim; Altmann ve Schoenberg resimlerin iadesi için Avusturya Hükümetine karşı Amerika’da bir dava açıyorlar, Avusturya kendisine karşı Amerikan Mahkemeleri nezdinde dava açılamayacğını iddia ediyor. Mesele Amerikan Yüksek Mahkemesine kadar gidiyor ve sonunda Mahkeme Altmann’ın Amerika’da Avusturya Hükümetine dava açabileceğine hükmediyor.  https://www.supremecourt.gov/opinions/03pdf/03-13.pdf. Dediğim gibi, Amerika’da yapılacak bir yargılamadan çekinen davalı meselenin Avusturya’da bir tahkim ile görülmesini kabul ediyor. Neticeten Altmann tahkimde kazanıyor.

Resimler Amerika’ya geldikten sonra Christies’de yapılan bir müzayedede tamamı 327,7 milyon Dolara satılırken bunların arasında yer alan Altınlı Kadın resmi tek başına 135 milyon Dolara alıcı buluyor. Maria Altmann 2011 yılında 94 yaşındayken vefat ediyor.    

Peki ama Avusturyalılar neden kendileri için bu kadar değer ifade eden resimleri müzayedeye girip satın almıyor? Avusturya hükümeti için cevap basit; o kadar paramız yoktu. Resimler müzayedede satılınca Belvedere Müzesi müdürü Avusturya Devletine kırgınlığını ifade eden son derece sitemkar açıklamalar yapıyor, ancak o dönemdeki Kültür Bakanı yaptığı açıklamada “Avusturya’nın bütün müzelerinin bütçesi 77 milyon Euro. Bizim 135 milyon Dolar gibi büyük bir rakamı ödeyip resmi satın almamız mümkün değildi” diyor ve konuyu kapatıyor.

Bu yazıda temelde Gustav Klimt’den bahsedip Altınlı Kadın’a ise görece kısa değinmek için masaya oturmuştum. Ancak yazdıkça Klimt yavaş yavaş uzaklaşıp yok olurken resmin ve Adele’in hikayesi kendiliğinden öne çıkıverdi, sonunda Klimt ile ilgili yazdıklarımı sildim. Sanırım Adele ve bu yazıda ismi geçen müteveffalar bana sessizliğin içinden seslendiler ve birde bu platformdan duyulmak istediler…Viyana’da sayısız başka Klimt eseri var, Klimt Viyana’da her yerde hatta Klimt Viyanadır demek yanlış olmaz. Ancak bir yandan da Altınlı Kadın kendi başına bambaşka bir yerde duruyor işte, New York’a yolunuz düşerse Neue Galerie’ye uğrayıp Adele’i ziyaret etmeyi unutmayın derim ben naçizane. Ah evet, birde elbette ki Woman in Gold filmini seyredin vaktiniz olursa.

Özlem FÜTMAN

Ekim 2019

ofutman@gmail.com


Kaynakça:

https://www.telegraph.co.uk/culture/art/3653726/Glittering-prize.html

https://www.latimes.com/entertainment/arts/culture/la-et-cm-ryan-reynolds-helen-mirren-woman-gold-klimt-randol-schoenberg-20150128-story.html

CENEVRE METNİ ARTIK YÜRÜRLÜKTE!

Hatırlayacağınız üzere Cenevre Metni, 25.09.1966 tarihinde yürürlüğe Lizbon Anlaşmasını revize etmek üzere 2009-2014 yılları arasında yürütülen hararetli çalışmaların, 2015 Mayısında yapılan diplomatik konferansla ortaya çıkan meyvesi.

Lizbon Anlaşmasının üye sayısı, 2019 yılı ekim ayındaki en sonki katılımla birlikte toplam 30. Bu ülkeler: Arnavutluk, Cezayir,  Bosna Hersek, Bulgaristan, Burkina Faso, Kongo, Kosta Rika, Küba, Çek Cumhuriyeti, Kuzey Kore, Dominik Cumhuriyeti, Fransa, Gabon, Gürcistan, Haiti, Macaristan, İran, İsrail, İtalya, Meksika, Karadağ, Nikaragua, Peru, Portekiz, Moldova, Sırbistan, Slovakya, Kuzey Makedonya, Togo ve Tunus. 

Anlaşmaya taraf olunabilmesi için ülkelerden veya hükümetlerarası organizasyonlardan Cenevre Metnini imzalamış olanların onay (ratification), imzalamamış olanların ise katılım (accession) belgelerini ibraz etmeleri gerekiyor. Mevcut durumda Kamboçya 9 Mart 2018, Fildişi Sahili 28 Eylül 2018, Arnavutluk 26 Haziran 2019, Samoa 2 Ekim 2019, Kuzey Kore 8 Ekim 2019 ve Avrupa Birliği (AB) 26 Kasım 2019 tarihlerinde katılım belgelerini WIPO’ya sundular.

Ve AB’nin katılım belgesinin sunumundan tam üç ay sonraya denk gelen bugün itibarıyla, Cenevre Metni artık yürürlükte! Ancak Fildişi Sahili’nin katılımı, Anlaşmanın 28(3)(b) hükmüne tabi olarak gerçekleşecek. 

AB’nin Cenevre Metnine resmi katılımının ardından, AB üyesi ülkelerden özellikle Lizbon Anlaşmasına üye olanların kısa sürede katılım belgelerini WIPO’ya sunmaları beklenmekte. Cenevre Metninin yürürlüğe girmesi, coğrafi işaretlere uluslararası arenada koruma sağlamayı kolaylaştırmakla sınırlı kalmayacak elbette. Anlaşmayı uygulamakla görevli olacak kurumlardaki hazırlıklar, marka-coğrafi işaret mücadelelerindeki gelişmeler, ticari uygulamalara etkileri, bu yeni tescil sisteminin maliyetinin bulunması nedeniyle yeterince ilgi çekip çekmeyeceği, son yıllarda serbest ticaret anlaşmalarında coğrafi işaretlerin karşılıklı korunması konusunda artmış ilginin azalıp azalmayacağı vb hususlar, kapısı bugün açılmış olan bu yeni dönemin merakla takip edilecek konularının başında geliyor.

Gonca ILICALI

Şubat 2020

gilicali12@gmail.com

IPR Gezgini E-Bülteni Ocak Sayısı Çıktı!

E- Bültenimizin Ocak 2020 sayısını bugün yayımladık. Bülteni https://iprgezgini.org/?na=v&nk=1-f4f8aa8f65&id=16 bağlantısından okuyabilirsiniz.

Katkıda bulunan yazarlarımız; Önder E. Ünsal, Özlem Fütman ve Gonca Ilıcalı.

Bültende Önder E. Ünsal (WIPO’nun Yeni Genel Müdürü Seçiliyor!; A.B.D. Marka Hukukunda Esas Sicil ve Ek Sicil Ayrımı; Sizce Kim Haklı?); Özlem Fütman (Paul Klee: Renk ile Çizimi Birbirine Bağlayan Bir Tarz); Gonca Ilıcalı (Yarınlarımızı Korumak İçin, Aklın Yolu Bir Değil Ki!) yazılarıyla sizlerle buluşuyor. 

Bültene abone olan okuyucularımız bülten e-posta aracılığıyla alıyorlar. Bülteni e-posta yoluyla düzenli biçimde almak isteyen okuyucularımızın iprgezgini@gmail.com adresine taleplerini bildiren bir mesaj göndermelerini bekliyoruz.

Keyifli okumalar!

IPR Gezgini

Şubat 2020

iprgezgini@gmail.com

CORONA VIRUS vs. CORONA BEER – CORONA VİRÜSÜ VE CORONA BİRA ÖRNEĞİ İLE MARKANIN LEKELENMESİ

Marka, bir işletmenin mal ve/veya hizmetlerini bir başka işletmenin mal ve/veya hizmetlerinden ayırt edilmesini sağlayan, türüne göre işletmenin güvenirliğini belirten ve tüketiciyi yönlendiren işarettir.

Marka, ticari unvanın yanında çarpıcı etkisi ile tüketiciyi tüketim faaliyetine yöneltmeyi amaçlamaktadır. Hatta bir deyişle, markanın tüketiciye yöneltilen bir vaat niteliğinde olduğu ifade edilmektedir.

Bilindiği üzere; işletmenin yatırım ve pazarlama gibi faaliyetleri ile marka değeri de artmakta, marka değerinin artması ile ticari kazanç da doğru orantılı olarak artmaktadır.

Peki, marka değeri kavramı nedir ve değer nasıl belirlenmektedir? 

Marka değeri; tüketicinin, o marka ile özleştirdiği ve diğer markalardan farklılaştırdığı ürün değerlerinin bütünüdür. Markaya, işletmenin yaptığı yatırımların sonucunda o markayla özdeşleşmiş olan değerler toplamıdır.

Marka değeri ile marka ve müşterilerin ürün ve ürün performansı hakkındaki hissettikleri ve algıları ortaya çıkmaktadır. Müşterileri ile güçlü ilişki ile kurulmuş olan bir marka; ayırt etme, tercih oluşturma ve prestij sağlama yetisine sahiptir. [1]

Marka değeri kavramı müşteriler açısından olumlu izlenimler nedeniyle ürünün ve işletmenin pazardaki değerini işletmenin aktiflerinden daha kıymetli bir duruma getirmektedir. [2] İşletmelerin, tüketiciler gözündeki güçlü bir marka değeri, tercihleri, satışları, karı ve pazar payını etkilemekte, bu durum da marka değerinin etkilenmesi anlamına gelmektedir. [3]

Marka değeri tek başına oluşan bir kavram değildir. Belli değişkenler sonucu oluşmaktadır. Bu değişkenler marka değerinin oluşmasında aktif rol oynamaktadır. Bu bağlamda, marka değeri boyutları, dört gruba ayrılmaktadır. Bunlar; marka bilinirliği, algılanan kalite, marka çağrışım ve marka bağlılığı şeklinde sıralanmaktadır. Marka bilinirliği, tüketicinin değişik koşullar altında hatırlama ya da tekrar tanıma yeteneğini ifade etmektedir. [4]

İşletmelerin, işbu kavramların önemi konusunda bilinçli olduğu günümüz toplumunda, marka değerinin artması için büyük yatırımlar yapılmakta ve dijitalleşen toplum yönünden her alanda reklam ve tanıtım çalışmaları gerçekleştirilmektedir.

Global bazı markaların değerlerini ise işbu tablo ile sizlerin dikkatine sunarak; marka değerinin önemini gözler önüne sermekteyiz.

Marka değerinin arz ve talep ile doğru orantılı olduğu göz önüne alındığında, tanınmış markaların yüzleşebileceği de birçok tehlike olduğu da bilinmektedir.

İşbu sebeple; dünya çapında tanınmış markaların, tanınmışlık düzeyi sebebiyle yüzleşebileceği konular da dikkate alınmış ve tanınmış markaların itibarının korunması fikri ve sınai hukuk mevzuatında düzenlenmiştir.

2017/1001 Sayılı Avrupa Birliği Marka Direktifi’nin mehaz olduğu Sınai Mülkiyet Kanun’unda ise 6. madde 5. fıkrada “Tescil edilmiş veya tescil başvurusu daha önceki tarihte yapılmış bir markanın, Türkiye’de ulaştığı tanınmışlık düzeyi nedeniyle haksız bir yararın sağlanabileceği, markanın itibarının zarar görebileceği veya ayırt edici karakterinin zedelenebileceği hâllerde, aynı ya da benzer markanın tescil başvurusu, haklı bir sebebe dayanma hâli saklı kalmak kaydıyla, başvurunun aynı, benzer veya farklı mal veya hizmetlerde yapılmış olmasına bakılmaksızın önceki tarihli marka sahibinin itirazı üzerine reddedilir.” ifadesi ile tanınmış markaların koruma kapsamı belirlenmektedir.  

Madde kapsamındaki marka itibarını zedeleyen üç temel zarar çeşidine terminolojide yer verilmektedir. Bunlar, haksız yarar sağlama (unfair advantage), ayırt edici karakterini zedeleme (detriment to distinctiveness), itibarına zarar verme (detriment to repute) olarak üç ana başlık altında toplanmaktadır. [5]

Markanın itibarına zarar verme ise lekeleme (Dilution by tarnishing, tarnishment), yozlaştırma ve itibarsızlaştırma (degradation) gibi markanın değerine ciddi ve doğrudan zararlar veren eylemlerin sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.

Birçok global markanın, piyasaya girmek isteyen küçük markaların, kötü yönlerini ortaya çıkararak ya da bazı negatif olaylar ile ilişkilendirerek markalarını daha tanınır hale getirme çabası bilinmektedir. Özellikle, yakın dönemde çıkan organik ürün furyası ve birçok işletmenin ürün satışını desteklemek adına, hazır ürün sektöründeki markalar için itibar azaltıcı beyanlarda bulunması sık görülmektedir. Bunun gibi birçok emsal bulunmaktadır.

Aynı doğrultuda iki büyük markanın da rekabeti bozar nitelikte, rakip marka için itibarsızlaştırıcı beyanlarda bulunmaları veya bunu pazarlama-tanıtım araçları ile de yapmaları görülmektedir. Emsal vermek gerekirse; bir dönem PEPSI VE COCA COLA marka reklamlarının rakip markayı küçültücü reklamlar yaparak kendi markalarını öne çıkardığı reklamlar, tüketim toplumunda fazlaca etki yaratmıştır.

Her ne kadar markanın itibarına zarar verici eylemler bulunmakta ise de değindiğimiz üzere, ülkeler bu eylemlerin önüne geçmek adına kanuni düzenlemeler yapmışlardır. Örneğin; Amerika Birleşik Devletleri’nde Federal Markanın Sulandırılması Yasası yürürlüktedir. Tanınmış markalara, marka hukukunda tescille doğan korumayı aşar nitelikte marka itibarı için güvenli bir alan yaratmaktadır. Tanınmış markaların globalliği de düşünülünce, bu nevi bir korumanın sağlanması pek mühimdir.

Kanun’da yer verilen nokta ise tescil edilmek istenen bir markanın veya halihazırda kullanılan bir markanın varlığıdır.

Peki, markanın itibarına zarar veren ve lekeleyen, başka bir işletmenin, gerçek kişinin veya devletin eylemi değil ise marka nasıl korunacaktır?

İşte bu noktada, gündem maddelerimizden olan Corona virüsü ve Corona Bira/Corona Beer markası arasındaki ilişkilendirme ve markanın lekelenmesi durumu örnek olarak ele alınabilir.

Dünyanın dört bir yanında duyulan ve etkilerinin de geniş çapta görüldüğü virüs, haber gündemlerinden düşmeyerek “Coronavirüs” olarak tanınır hale gelmiştir. Öte yandan Corona Beer markası ise bu virüs ile benzerliğe  sahip olarak, talihsiz bir tesadüf yaşamaktadır.

Corona Beer olarak dünyada tanınır bir marka olan işletmenin, dünya genelinde arama motorlarında kişilerce yapılan araştırmalarda “corona beer virus” “beer virus,” and “beer coronavirus” şeklinde yapılan aramalar ile virüs ile ilişkilendirildiği gözlenmiştir.

Şirket yetkilileri tarafından yapılan açıklamada, tüketicilerin böyle bir bağlantı olduğunu düşünmeyeceklerini bildikleri ve marka değeri açısından bir lekelenme olmadığı belirtilmiştir.

Ancak yine de görülen o ki; “corona beer virus” olarak yapılan arama dünya genelinde  2,300%, “beer virus” araması 744%, “beer coronavirus” ise 3,233% artmış durumdadır. Arama motorlarının bağlantılı kelimeler ve aramalara ilişkin önerileri öne sürerken, markayı da virüs ile bağlantılı haberler arasında yer vermesi ise yine marka açısından iç açıcı bir gelişme olmamaktadır. [6] Marka ise arama motorunda virüs arandığında sağlık kuruluşlarının öne çıkmasını sağlayarak, bunun önüne geçmeye çalışmaktadır.

Markanın her ne kadar direk virüsle karıştırılması mümkün olmasa da bu benzerlik sübliminal anlamda kötü etkiler yaratabilmektedir. Yine rakip markaların bu etkiyi kullanması ihtimali de muhtemeldir. Ölüme sebep olan virüsün reklam malzemesi yapılmayacağı muhtemel ise de şimdiden internette bazı görüntüler dikkat çekmektedir. Marka piyasasında yapılan değerlendirmeler ise bu olayı “reklamın iyisi kötüsü olmaz” tavrı ile değerlendirmektedir. [7]

Ancak, ABD’de yaşanan benzer olayda ise HIV/AIDS salgının benzer söylenişe sahip diyet şeker olan ‘Ayds’ markasının değerini zarara uğrattığı unutulmamalıdır. [8]

Marka sahiplerinin, lekelenme irade dışı eylemlerden kaynaklansa da konuyu titizlikle ele alması ve markanın oluşumu aşamasıyla geliştirilen marka değerinin azalmasının önüne geçilmesi adına her türlü önlemi alması şarttır.

Özellikle, teknoloji çağında markanın itibarsızlaştırılmasının önüne geçilmesi güçleşmiş iken örneğimizde olduğu gibi bir ilişkilendirme marka sahipleri açısından geri dönülmez sonuçlara yol açabilecektir.

Av. Didem TENEKECİOĞLU

didemtenekecioglu@gmail.com

Şubat 2020


[1] Perry, Alycia ve David Wisnom. Markanın DNA’sı. (çev:Zeynep Yılmaz). İstanbul: MediaCat

Yayımları, 2003.

[2] Cop, R.; Bekmezci, M.; , “Marka ve Bilinirliliği Yüksek Markalı Çamaşır Deterjanı Üzerine Bir Uygulama”, Ticaret ve Turizm Eğitim Fakültesi Dergisi, Sayı:1, 2005, 66-83.

[3] Odabaşı, Y. ve Oyman, M. Pazarlama İletişim Yönetimi, 3.Baskı, Mediacat, İstanbul, 2002

[4] Özgüven, Nihan, Organizasyon Ve Yönetim Bilimleri Dergisi, Cilt 2, Sayı 1, 2010 ISSN: 1309 -8039 (Online)

[5] TÜRKPATENT Sınai Mülkiyet Hakları Eğitim Merkezi, Çarşamba Seminerleri, Tanınmış Markadan Haksız Yarar Sağlanması:Konunun Farklı Yönleriyle İlgili Seçilmiş Örnek Kararlar, 24 Ekim 2018 (https://www.turkpatent.gov.tr/TURKPATENT/resources/temp/6704EAD1-0A40-41BF-8F0F-42598512EDF5.pdf)

[6]https://www.businessinsider.com/corona-beer-virus-wuhan-no-link-trusts-customers-2020-1

https://www.forbes.com/sites/brucelee/2020/01/30/coronavirus-is-not-the-corona-beer-virus-what-people-are-googling/#157b372a5884

https://www.scmp.com/week-asia/health-environment/article/3048286/corona-beer-virus-searches-surge-china-coronavirus

[7] https://www.worldtrademarkreview.com/enforcement-and-litigation/corona-beer-or-coronavirus-how-brand-should-handle-potentially

[8] https://tedium.co/2018/09/20/ayds-candy-branding-problem/

Yapay Zeka Buluş Sahibi Olmalı mı Olmamalı mı? EPO’ya göre bu mümkün değil!

Teknolojinin gelişmesi ve hayatımızdaki bir çok işin otomasyonu ile birlikte yapay zekalar da gündemimizi sürekli meşgul eder hale gelmiştir. Yapay zekanın günlük hayatımızda sahip olduğu alanın gittikçe büyümesi ile birlikte, yapay zekaya kişilik verilip verilmemesi meselesi de hukuk camiasında sıkça konuşulan bir konu haline gelmiştir. Şüphesiz yapay zekaya kişilik hakkı tanınması, yapay zekanın hak ve borç altına girmesine imkan tanıma amacına hizmet edecektir. Konuya ilişkin olarak yapay zekanın eşya olarak benimsenmesinden tutun da, yapay zekaya kişilik hakkı tanınmasına kadar birçok farklı görüş benimsenmekle birlikte, yapay zekaya özel gerçek ve tüzel kişiden farklı olan bir “elektronik kişilik” tanınması ilk kez Avrupa Parlamentosu’nun 27 Ocak 2017 tarihli raporunda bir dizi öneri ve tavsiye arasında resmi olarak gündeme getirilmiştir[1]. Bu konuya ilişkin tartışılacak birçok husus olmakla birlikte, yazımızın kapsamını yalnızca EPO’nun 27 Ocak 2020 tarihinde verdiği yapay zekanın buluş sahibi olamayacağına ilişkin gerekçeli kararı ile sınırlandırmak istiyorum.

Geçtiğimiz yıllarda DABUS isimli bir yapay zekanın buluşları, yapay zekanın sahibi tarafından patent başvurularına konu edilmişti. Patent başvurularında, başvuru sahibi olarak yapay zekanın sahibi buluş sahibi olarak ise DABUS gösterilmişti. EP 18 275 163 ve EP 18 275 174 sayılı patent başvurularının, buluş sahibi olarak gösterilen DABUS’un yapay zeka olması ve patent başvurusunda buluş sahibinin gerçek kişi olmasının hukuki bir gereklilik olması nedeniyle EPO tarafından sözlü yargılama esnasında reddedildiği açıklanmıştı. Sözlü yargılama esnasında verilen kararda gerekçe olarak, yapılan başvurularda buluş sahibinin bir yapay zeka olmasının Avrupa Birliği Patent Sözleşmesi’nde (daha sonra “EPC” olarak anılacaktır.) yer alan buluş sahibinin insan olmasına ilişkin hukuki gereklilikle çeliştiği belirtilmişti.

Kararın dayanağına ilişkin bir fikrimiz olsa da gerekçeli kararı merakla bekliyorduk. Nihayet, 27.01.2020 tarihinde  Avrupa Birliği Patent Ofisi’nin (bundan sonra “EPO” olarak anılacaktır.) yapay zekanın buluş sahibi olarak gösterildiği patent başvurularının reddine ilişkin gerekçeli kararını verdi.  

Hatırlayacağınız üzere, her iki patent başvurusunda da, buluş sahibi olarak “DABUS” ismi ile yapay zeka gösterilmiş ve başvuru sahibi Dr. Stephen Thaler, yapay zekanın sahibi kendisi olduğundan, yapay zeka tarafından üretilen fikri mülkiyet haklarının kendisine ait olduğunu belirtmişti.


EPO tarafından verilen kararlarda kısaca aşağıdaki sonuçlara varmıştır:

1) Avrupa patent sisteminin hukuki çerçevesinin incelenmesi sonucunda, başvuru formunda belirtilen buluş sahibinin gerçek kişi olması gereklidir. Buluş sahibinin gerçek kişi olması gerekliliği, yerel mahkeme kararları ile uyumlu, uluslararası camiada kabul edilen ve uygulanabilir niteliktedir.

2) Buluş sahibinin belirtilmesi özellikle belirtilen buluş sahibinin meşruiyeti ve bu ünvana bağlı haklardan yararlanabilmesi için zorunludur.  Bahsi geçen hakların kullanılmasının ancak buluş sahibinin kişilik hakkı olmasına bağlı olduğundan, ne gerçek ne de tüzel kişiliği olmayan yapay zekanın belirtilen haklardan yararlanması mümkün olmayıp, buluş sahibi olarak gösterilmesi de söz konusu değildir.

3) Yapay zekaya yalnızca bir isim vermenin hukuki kişilik yaratmadığından yapılan başvuruda EPC’de belirtilen şartlar sağlanmamıştır.

Karara ilişkin gerekçelerin ayrıntılı açıklamalarına geçmeden önce kısaca olayı hatırlatalım.

Olayın Özeti:

Patent başvuruları İngiltere Patent Ofisi nezdinde yapılmış ve 17.10.2018 tarihinde EPO’ya yönlendirilmiş, EPO’ya yönlendirilen başvuru formunda, buluş sahibi kısmının doldurulmaması üzerine, EPO tarafından, başvuru sahibinden eksikliği başvuru tarihinden itibaren 18 ay içinde gidermesi talep edilmiş, eksikliklerin süresi içinde giderilmemesi halinde başvurunun reddedileceğine ilişkin bilgi verilmişti. Bunun üzerine, başvuru sahibi tarafından buluş sahibinin bir çeşit yapay zeka olan DABUS olduğu, başvuru sahibinin ise DABUS’un sahibi olduğundan, DABUS’un Avrupa patenti üzerindeki haklarının işveren olarak kendisine ait olduğunu belirtmiştir. Daha sonra ise bu açıklamasını düzelterek, yapay zekanın sahibi olduğundan haklarına halef olduğunu, bu nedenle de Avrupa patentine ilişkin tüm hakların sahibinin kendisi olduğunu belirtmiştir.

Başvuru sahibi, buluşun daha önce herhangi bir insan tarafından yapılmamış olmakla birlikte, buluşun DABUS’un kendi fikri ile oluşturulduğunu belirtmiş ve bu nedenle buluş sahibinin DABUS olarak belirtilmesi gerektiğini, DABUS’un sahibinin, DABUS’un buluşuna ilişkin haklara halef olduğunu ve bu talebinin patent sistemiyle uyumlu olduğunu ileri sürmüştür.

13.09.2019 tarihinde ilgili başvurulara yönelik sözlü yargılama yapılacağına karar verilmiştir. Yargılamanın konusu; başvuruda belirtilen başvuru sahibi bilgilerinin EPC’de belirtilen hukuki gereklilikleri sağlamaması, bu nedenle eksik olması, buluş sahibi belirtilirken, isim, soyisim ve adres bilgilerinin bulunması ve buluş sahibinin gerçek kişi olması gerekliliği olarak belirtilmiştir.

Bunun üzerine başvuru sahibi tarafından 25.10.2019 tarihinde, EPC m. 19’da buluş sahibinin insan olması gerektiğinin belirtilmediği ve m. 19’un amacının düzgün bir şekilde buluş sahibinin tanımlanması olduğu iddiasında bulunmuş ve isim soyisim ve adres beyanının gerekliliğinin, tek isimli kişilerin de buluş sahibi olarak belirtilmesini de engelleyeceğinin altını çizmiştir. Yine, başvuru sahibi EPC’nin hazırlık süreci ve gerekçesi incelendiğinde yasa koyucunun amacının yapay zekaların buluş sahibi olarak belirtilmesini engelleyici bir yapıda olduğu sonucuna varılamayacağını, patentlenebilirlik koşullarının EPC’nin 52-57. maddelerinde, TRIPS ve Strazburg Anlaşmasına paralel şekilde düzenlendiğini, EPC m. 19un usule ilişkin bir madde olduğu, yapay zeka tarafından yaratılan bir ürünün patentlemesine engel teşkil edecek şekilde maddi bir şekilde yorumlanmaması gerektiğini savunmuştur.

Başvuru sahibi, yapay zeka DABUS’un başvuru konusu ürünlerin gerçek yaratıcısı olduğunu belirtmiştir. Patent hukuku uyarınca, buluş sahibinin gerçek buluş sahibi olarak belirtilmesi gerektiğini, buluş sahibi olmayan birinin buluş sahibi olarak gösterilmesinin bu gereklilikle çelişeceğini belirtmiştir. Başvuru sahibi; her ne kadar yapay zekanın maddi veya manevi hakkı olmasa da, bunun tek başına yapay zekanın bir buluş sahibi olarak kabul edilmesine engel olmaması gerektiğinin, zira buluş sahipliğinin söz konusu hakların varlığından önce tanımlanması gereken bir unsur olduğunun altını çizmiştir. Son olarak başvuru sahibi, her ne kadar yapay zekanın buluş sahipliğinin düzeltilmesine rıza göstermesi mümkün olmasa da, bunun EPC’nin 21. maddesinin uygulanmasını ve yapay zekanın buluş sahibi olarak kabul edilmesini engellememesi gerektiğini ileri sürmüştür.

Söz konusu başvuru 06.11.2019 tarihinde yayınlanarak başvuruda buluş sahibinin henüz belirtilmediği ve buna ek olarak da buluş sahibine ilişkin ünvanın EPC m. 81 ve m. 19’da belirtilen şartları sağlamadığı belirtilmiştir.

25.11.2019 tarihinde sözlü yargılama gerçekleştirilerek yargılama sonucunda patent başvurularının reddine karar verilmiştir.

Karara ilişkin gerekçeler aşağıda sırasıyla açıklanmaktadır.

1. Buluş sahibinin, buluş sahibine ilişkin ek bir dilekçe ile belirtilmesi:

Başvuru, buluş sahibinin bir makine olduğunu belirttiğinden, EPC m. 81 ve anlaşmanın ikinci bölümünde yer alan buluş sahibinin düzeltilmesi başlıklı m.19(1)de belirtilen şartları sağlamamaktadır.

EPC m. 81’de Avrupa patent başvurusunda, buluş sahibinin belirtilmesi gerektiği, başvuru sahibi ile buluş sahibinin aynı kişi olmadığı durumlarda da buluşa ilişkin hakların neden başvuru sahibine ait olacağına ilişkin ek bir belge ile açıklanması gerektiği düzenlenmiştir.

Kararda yalnızca makineye DABUS ismi vermenin bu gerekliliklerini yerine getirmeyeceği açıkça ifade edilmiştir. Yine, cansız varlıklara verilen isimlerin gerçek kişilere verilen isimlerle denk tutulmasının mümkün olmadığı, gerçek kişilere verilen isimlerin tek veya daha fazla isimden oluştuğuna bakılmaksızın yalnızca kişileri tanımlamak amacıyla değil aynı zamanda kişilik haklarından yararlanan hakları kullanabilmelerine de hizmet ettiği[2] ancak cansız olan varlıkların isimlerinin kendilerine böyle bir hak tanınmasının söz konusu olmayacağı[3] da vurgulanmıştır.

Kararda ayrıca, EPC’nin hukuki çerçevesi dikkate alındığında EPC’de yalnızca gerçek kişi, tüzel kişi ve tüzel kişiliği bulunan kurumlara belli çerçevede haklar tanındığı, hatta patentin tescil edilmesi sırasında başvuru sahipliği bakımından kişiliği olmayanlara bir hak tanınmadığı, buluş sahipliği bakımından ise yalnızca gerçek kişinin gösterilmesinin mümkün olduğu belirtilmiştir.

EPO, tarihi yasal sürece bakıldığında, yasama işlemleri sırasında buluş sahibinin yalnızca gerçek kişi olacağının açıkça belirtildiğini, ayrıca sözleşmenin hazırlık çalışmaları incelendiğinde, tutarlı olarak buluş sahibinin yalnızca gerçek kişi olacağının belirtildiğini belirtmiş ve hatta çalışma dökümanlarında tüzel kişinin de buluş sahibi olabilmesi belirtilmiş olmasına karşın çalışmanın son halinde bu olasılığın yer almadığının görüldüğünü, bunun da yasa koyucunun buluş sahibini gerçek kişi olarak belirtmekteki niyetini açıkça ortaya koyduğunu belirtmiştir.

EPO kararında, yapay zeka veya makinelerin gerçek ve tüzel kişilere kıyasla, herhangi bir hukuki kişilikleri olmadığından şu an için bir hakları olmadığını[4] belirtmiştir. Yine, hukuki kişiliğin gerçek kişilere bir insan olma, tüzel kişilere ise yasal olarak kurulma koşulu ile sağlanmakta[5] olduğu, insan olmayan kişilere kişilik hakkı verilmesinin, ancak özel yasal düzenleme veya içtihat sonucunda gündeme gelebileceği, yapay zekalar için ne özel bir kanun düzenlemesi ne de bir içtihatın var olmadığı, bu nedenle de hukuken kişiliği olmayan yapay zeka veya makinelerin buluş sahibi olmasından kaynaklı olarak, buluş sahibi olarak gösterilme veya buluş sahibi olarak belirtilme gibi haklarının bulunmasının söz konusu olmadığı kararda belirtilmiştir.

Kararda, EPO içtihatlarına bakıldığında, buluş sahibinin gerçek kişi olduğunun sabit olduğu, bu güne kadar EPO’nun herhangi bir tüzel kişinin buluş sahibi olarak gösterilme talebi ile karşılaşmadığını ancak böyle bir taleple karşılaşmamanın tüzel kişilerin buluş sahibi olarak gösterilme ihtimali olarak yorumlanmasına imkan vermediğinin altı çizilmiştir. Yine, tüm EPC’ye taraf ülkelerde de benzer yaklaşımın kabul edildiği, hiçbir taraf devlet tarafından yapay zekaya buluş sahibi olma hakkı verilmediği bu nedenle uygulamada bir bütünlük olduğu belirtilmiştir.

2. Buluştan doğan hakların buluş sahibi olan yapay zekanın sahibine ait olduğunun belirtilmesi:

Başvuru sahibi tarafından yapılan açıklamalarda önce başvuru sahibi, DABUS’un haklarına işvereni olduğu için sahip olduğunu daha sonra ise DABUS’un sahibi olduğu için DABUS’un buluş sahibi olduğu patentten doğan fikri mülkiyet haklarının kendisine ait olduğunu belirtmiştir. EPO kararında, her iki açıklamanın da EPC m. 81 ve m. 60(1)’de belirtilen şartları sağlamadığını, yapay zeka veya makinelerin ne çalıştırılmasının ne de haklarını haleflerine devretmesinin mümkün olmayacağını belirtmiştir.

“Yapay zeka ve makinelerin hukuki bir kişiliği olmadığından bir iş sözleşmesine taraf olabilmeleri mümkün olmamakla birlikte yalnızca başkaları tarafından sahip olunabilmektedir. Yine, kendi ürünü üzerinde hakkı olmayan bir yapay zeka veya makinenin hakkını devretmesi de mümkün değildir. Bu nedenle, yapay zekanın sahibinin yapay zekanın buluş sahibi olduğu ürünler üzerinde hakkı olduğu sonucuna da varılamaz. Herhangi bir ürün sahibi için o ürünün semerelerine de sahip olduğu kanunen düzenlenmiş olsa da, bu buluş sahipliği ve buluş sahipliğinin tanıdığı haklarla eş tutulmamalıdır[6].”

3. Buluş sahibinin belirtilmesi ve patentlenebilirlik

Buluş sahibinin belirtilmesi patent başvurusunda bulunması gereken unsurlarından biridir. Başvurunun şekli olarak incelenmesi tescil sürecinin bir parçası olup, buluşa ilişkin yapılan patentlenebilirlik incelemesinden ayrılmaktadır.

Başvuru sahibi tarafından, yapay zekanın veya makinelerin buluş sahibi olarak belirtilmesinin engellenmesinin, yapay zeka ve makineler tarafından yaratılan patentlenebilir ürünlerin patentlenmesinin engelleyeceği, bunun da EPC’nin 52-57. maddeleri, TRIPS m. 27 ve Strazburg Anlaşması’na aykırılık teşkil edeceği belirtilmiş ve ortada patentlenebilr bir buluş var ise patent hukukunun bir buluş sahibi olduğunu varsayması gerektiği ileri sürülmüştür.

EPO, şekli gerekliliklerinin incelenmesinin her başvuruda esasa ilişkin incelemeden önce ve ondan bağımsız olarak yapıldığını, henüz patent başvurusuna konu ürünün patentlenebilirliğinin incelenmesine ilişkin bir yorumda bulunulmadığını, aksine patentlenebilir bir başvuru olmasının hiçbir şekilde buluşa ilişkin başvurunun şekli gereklilikleri sağladığı şeklinde yorumlanamayacağını belirtmiştir.

4. Kamunun buluşun gerçek sahibinin kim olduğunu bilme hakkı

EPO, başvuru sahibinin kamunun buluşun gerçek sahibinin kim olduğunun belirtilmesi gerekliliğine ilişkin iddialarına karşı; EPC’nin yasal çerçevesi incelendiğinde, kamuya gerçek buluş sahibine ilişkin bilgi sunmanın, kamuya ilgili patente karşı buluş sahipliğine ilişkin dava açılmasının mümkün hale getirilmesi anlamına geldiğini belirtmiştir[7].

Başvuru sahibi her ne kadar, buluş sahibinin sadece gerçek kişi olabilmesinin yapay zeka veya makineler tarafından yapılan buluşlara ilişkin olarak kamunun buluşun gerçek sahibini bilmesini engelleyeceğini belirtse de; EPO, gerçek buluş sahibinin doğruluğunu sağlayan bir kurum olmamakla birlikte, gerçek buluş sahibinin belirtilmesi gerekliliğinin amacının, yalnızca buluş sahipliğine ilişkin olarak üçüncü kişilere itiraz hakkı tanımak ve gaspı engellemek olduğunu ifade etmiştir. Yine EPO, buluş sahibinin kim olduğuna ilişkin itirazların da yerel mahkemelerde çözümlenen bir husus olduğunu, EPO’nun yalnızca verilen karar doğrultusunda başvuruda yer alan buluş sahibi bilgisini düzelterek yayınladığını belirtmiştir.

5. Sonuç

EPO tarafından verilen karardan alınması gereken noktalar özetle aşağıdaki gibidir:

– EPC’nin hukuki yorumu sonucunda, Avrupa Patent başvurusunda buluş sahibinin gerçek kişi olması zorunludur.

– Patent başvurusunda buluş sahibinin belirtilmesi, buluş sahibinin meşruiyeti ve buluş sahibinin ünvanından doğan haklarını kullanabilmesini sağlama amacını taşıdığından, hukuki kişiliği olmayan yapay zeka veya makinelerin bu haklardan yararlanması mümkün değildir.

– Son olarak, yapay zeka veya makineye bir insan ismi vermek bu gerekliliğin aşılması için yeterli değildir. EPO kararı, mevcut yasal düzenlemelere göre geçerli bir karar olsa da, karar aslında başvuru sahibinin cevabını aradığı soruya bir yön vermemektedir. EPO’nun kararda genel olarak çekimser bir tavır sergilediği görülse de, yapay zekanın buluş sahibi olarak belirtilmesinin, ancak yapay zekaya bir kişilik hakkı tanınması ile mümkün olabileceğine ilişkin de kapıyı aralık bıraktığını söylemek yanlış olmayacaktır. Karar mevcut yasal düzenlemeler çerçevesinde hukuka uygundur, ancak sözleşmenin yapıldığı yıllarda, buluş sahibinin bir yapay zeka olacağı fikrinin tartışıldığını söylemek söz konusu olmadığından, hukuk kurallarının zamanın ihtiyaçlarına uygun olarak uyarlanması sıkça karşılaşılan bir durumdur. Ayrıca doktrinde özellikle sorumluluk hukuku bakımından yapay zekanın hak ve borç altına girmesi gerekliliğinin sıkça tartışıldığı da görülmektedir[8]. Bunun, gelecek açısından elzem olduğu düşünüldüğünde, hukuk kurallarının gereken şekilde uyarlanması ihtiyacı bulunduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

İnci ERBİLEN

Ocak 2020

inc.erb@hotmail.com



[1] Avrupa Parlamentosu, Medeni hukuk kurallarının robot teknolojisine uyarlanmasına ilişkin öneri ve tavsiyeler içeren (2015/2103(INL) sayılı raporu. (https://www.europarl.europa.eu/doceo/document/TA-8-2017-0051_EN.html)

[2] EPO 18 275 163.6 sayılı patent başvurusu hakkında verilen 27.01.2020 tarihli kararı paragraf 22.

[3] EPO 18 275 163.6 sayılı patent başvurusu hakkında verilen 27.01.2020 tarihli kararı paragraf 22.

[4] EPO 18 275 163.6 sayılı patent başvurusu hakkında verilen 27.01.2020 tarihli kararı paragraf 27.

[5] EPO 18 275 163.6 sayılı patent başvurusu hakkında verilen 27.01.2020 tarihli kararı paragraf 27.

[6] EPO 18 275 163.6 sayılı patent başvurusu hakkında verilen 27.01.2020 tarihli kararı paragraf 27.

[7] EPC m. 61.

[8] Yapay zekaya hukuki kişilik tanınmasına ilişkin ayrıntılı açıklamalar için Bkz. Dr. Seda KARA KILIÇARSLAN, “Yapay Zekanın Hukuki Statüsü ve Hukuki Kişiliği Üzerine Tartışmalarhttps://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/775111

IPR Gezgini Instagram’da – Takibe Alabilirsiniz!

IPR Gezgini, yeni yazıların, güncel haberlerin ve site içeriğinin duyurulması amacıyla sosyal medya ortamlarını aktif olarak kullanıyor.

Sosyal medya hesaplarımıza bugün itibarıyla Instagram hesabımızı da ekledik.

iprgezgini kullanıcı isimli Instagram hesabımız, diğer hesaplardan farklı olarak eski yazılarımızı yeniden hatırlatma işlevini de yerine getirecek.

IPR Gezgini arşivlerinde yaklaşık 550 adet yazımız var ve bunların unutulmasını istemiyoruz. Dolayısıyla, eski ve önemli yazılarımızı Instagram hesabımızdan linkleriyle birlikte takipçilerimize hatırlatacağız.

Yeni yazılarımız halihazırda tüm site takipçilerine e-posta yoluyla iletiliyor; bunun yanısıra yeni yazılarımızın duyurusu IPR Gezgini kullanıcı isimli Facebook hesabımızda ve site kurucusu Önder Erol Ünsal‘ın Twitter ve LinkedIn hesaplarında yazının sitede yayımlandığı anda yapılıyor.

Sosyal medya aracılığıyla azımsanamayacak düzeyde geri dönüş aldığımız için, son birkaç yılın en revaçtaki sosyal medya ortamı olan Instagram’ı da atlamak istemedik. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi içeriği esasen Retro Ipr Gezgini şeklinde oluşturma niyetindeyiz; ancak bu yeni ve diğer içerikleri dışlayacağımız anlamına da gelmiyor.

Uzun lafın kısası, eğer bir Instagram hesabınız varsa, bizi iprgezgini kullanıcı adından takibe alabilirsiniz.

Bekliyoruz!

IPR Gezgini

Ocak 2020

iprgezgini@gmail.com

Avrupa Birliği Komisyonu “Fikri Mülkiyet Haklarının Üçüncü Ülkelerde Korunması ve Uygulanması Raporu”

Avrupa Birliği Komisyonu, 8 Ocak 2020 tarihinde “Fikri Mülkiyet Haklarının Üçüncü Ülkelerde Korunması ve Uygulanması Raporu”nu yayımladı.

2006 yılından bu yana iki yılda bir yayımlanan bu raporun amacı, fikri mülkiyet haklarının korunması ve uygulanması alanında en yüksek düzeyde endişe veren üçüncü ülkelerin ortaya konulması ve bu yolla “Öncelikli ülkeler” listesi hazırlanmasıdır. “Öncelikli ülkeler”; fikri mülkiyet korumasının mutlak olarak en problemli olduğu ülkeler anlamına gelmemektedir, anlamı bu alanlardaki eksikliklerin Avrupa Birliği (AB) çıkarlarına en büyük zararı verebileceği ülkelerdir.

Raporun tüm metninin https://trade.ec.europa.eu/doclib/docs/2020/january/tradoc_158561.pdf bağlantısından görülmesi mümkündür. Bu yazıda raporun Türkiye ile ilgili kısımlarına kısaca yer vereceğiz.

Raporun güncellenen “öncelikli ülkeler” listesinde, Türkiye gene ikinci derecede öncelikli ülkeler kategorisinde Hindistan, Endonezya, Rusya ve Ukrayna ile birlikte sayılmıştır. Birinci derecede öncelikli ülke kategorisini tek başına Çin Halk Cumhuriyeti işgal etmektetir.

İkinci kategoride yer alan ülkelerin fikri mülkiyet koruması ve uygulaması alanında ciddi sistematik problemler gösterdiği ve sağladıkları korumanın AB şirketlerine ciddi zararlar verdiği ifade edilmektedir.

Raporda Türkiye özelinde yer verilen tespitler, hakların sağlanması anlamındaki idari boyutla ilgili olmaktan öte, esasen fikri mülkiyet haklarına tecavüz konusundaki yaptırımlar ve cezalarla ilgilidir. Rapora göre alanda uygulanan yaptırım ve cezaların düşük olması nedeniyle, bunların caydırıcılığından bahsedilmesi mümkün değildir.

Aşağıda öncelikle raporun Türkiye kısmına yer veriyoruz ve devamında raporda önde gelen birkaç tespitini Türkçe’ye mealen çeviriyoruz:

2017 yılında yürürlüğe giren Sınai Mülkiyet Kanunu tanınmış markalar ve kötü niyetli markaların hükümsüzlüğü konusunda olumlu gelişmeler sağlamıştır, coğrafi işaretler alanında da AB müktesebatı ile uyumun derecesi artmış ve önceki uygulamaya kıyasla önemli değişiklikler getirilmiştir, tanınmış markaların etkili biçimde korunması daha kolay hale gelmiştir, Türk Patent ve Marka Kurumu çevrimiçi başvuruların kullanım alanını genişletmiş ve özellikle marka alanında çağrı merkezi hizmetlerini geliştirmiştir. Taklit ürünler alanında cezalar, emniyet ve gümrüklerin el koymaları artmıştır. İhtisas mahkemeleri, istikrarlı biçimde uygulanabilen çatı içtihatlarla fikri mülkiyet korumasının kalitesini yükseltmiştir.

Buraya kadar her şey güzel, peki sorunlar neymiş? Özetle sorunlar aşağıdaki hususlarmış:

Patent alanında, Sınai Mülkiyet Kanununun zorunlu lisansların alanını belirsiz hale getirmesi.

Sınai Mülkiyet Kanununun uluslararası tükenme ilkesini kabul etmesi ve bu yolla AB üyesi ülkelerdeki hak sahiplerinin ürünleri üzerindeki hakimiyetlerini kaybetmeleri. Türkiye ile AB arasında Gümrük Birliği bulunduğundan bu hususun ciddi problemlere yol açtığı belirtilmiş.

Marka alanındaki iptal, itiraz ve hükümsüzlük süreçlerinin orantısız derecede uzun ve pahalı olması.

Telif Hakları alanındaki taslak kanunun bazı maddelerinin endişe verici olması (münhasır dağıtım hakkıyla ilgili hükümler ve uluslararası tükenme ilkesinin getirilmesi gibi).

Açıklanmamış test ve diğer bilginin korunması alanında etkili bir sistemin eksikliği.

Türkiye’nin taklit ve korsan ürünler alanında dünya ticaretindeki ilk üç ülke arasında yer alması ve bu ürünlerin AB’ye gönderilmesi.

Türk iç piyasasında taklit ürünlerin ve korsan kitapların fazlalığı.

Emniyet güçlerine hak sahibinin şikayeti olmaksızın, resen müdahale yetkisinin verilmemiş olması. Yargıdaki ceza mercilerinin, taklit ürünlere yönelik olarak nadiren arama ve el koyma talimatı vermeleri ve bu yöndeki taleplerin çoğunlukla meşru olmayan biçimde reddedilmesi. İhtiyati tedbir almanın zor olması ve hükmedilen cezaların caydırıcılıktan uzak olması.

Gümrük mercilerinin, marka sahiplerine el konulan malın taklit olduğunu doğrulayabilmek için yalnızca 3 günlük süre vermeleri, bu sürenin AB’deki 10 günle kıyaslanınca çok kısa olması.

Tecavüzü engellemekten sorumlu, emniyet ve hakimler başta olmak üzere, etkili uygulama makamlarının yeterli kaynağa ve eğitime sahip olmamaları. Korsan ürünlerin (fiziki ürünler ve izinsiz çeviriler) çok yaygın olması.

Peki AB nasıl önlemler almayı planlıyormuş:

Yıllık Çalışma Grubu toplantılarına devam edilecek. Bu yolla fikri mülkiyet alanındaki gelişmeler konusunda, AB ile Türkiye arasında mevzuat, uygulama bilgi akışı sağlanacak, gelişmeye yönelik öneriler alınacak. Taklit ve Tecavüze Karşı Aksiyon Planı çerçevesinde AB’nin Türkiye desteği devam edecek.

AB Komisyonu raporunun çizdiği tablo ve çerçeve bu şekilde; biz aktarmakla yetiniyoruz.

Önder Erol ÜNSAL

Ocak 2020

unsalonderol@gmail.com

Marka İtiraz Süreçlerinde Deliller Nasıl Seçilmeli ve Sunulmalı? – EUIPO CP12 Çalışması Taslağı

Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO); marka ve tasarım tescil ve başvuru inceleme faaliyetlerinin yanında, Avrupa Birliği üyesi ülkelerin marka ve tasarım ofislerinin inceleme, uygulama pratiklerini yakınlaştırma çalışmaları da yürütmektedir.

Bu tip yakınlaştırma faaliyetlerinde kullanılan başlıca yöntem, Ortak Uygulama (Common Practice [CP]) metinlerinin oluşturulması ve kabul edilmeleri halinde yürürlüğe konulmasıdır.

Üzerinde çalışılan ve taslak metni görüşlere açılan son metin CP12 numaralı; “Marka İtiraz Süreçlerinde Deliller: Delillerin Oluşturulması, Yapılandırılması ve Sunumu; Gizli Delillere Yönelik Muamele (Evidence in Trade Mark Appeal Proceedings: filing, structure and presentation of evidence, and the treatment of confidential evidence) çalışmasıdır.

Metin 20 Ocak 2020 tarihine kadar görüşlere açık tutulacaktır. ( The EUIPO welcomes your comments on the draft Common Practice, which should be returned either via email (stating the relevant section or page number) or by completing the Feedback Form and send it to CommonPractices@euipo.europa.eu by Monday, 20 January 2020. )

Metin içinde; sunulacak kanıtların tipleri ve bunların itiraz süreçlerinde kabul edilirliği, delillerin gerçekliği ve güvenilirliği dahil olmak üzere delil sunma yöntemleri ve delil kaynakları, delillerin tarihini belirtme yöntemleri, delil sunum yolları ve yapılandırması, kabul edilir formatlar, boyut ve hacim, delillerin gizliliği gibi konular değerlendirilmiştir. Bununla birlikte, delillerin değerlendirilmesi başta olmak üzere çeşitli hususlar CP12 metninin kapsamı dışında tutulmuştur.

Buna ilaveten, sunulan kanıtların, ulaşılmak istenen hukuki amaçla bağlantısı da kurularak dikkat çekici bir tasnif oluşturulmuştur.

Metin içerisinde elektronik deliller ve internetten elde edilen deliller, tüketici anketleri gibi konularda da kanıt toplama ve sunma yöntemleri ele alınmıştır. Bu husus günümüzde birçok iddianın internet kanıtlarıyla ispatlanmaya çalışıldığı göz önüne alınırsa özel önem arz etmektedir.

Metin henüz taslak halinde olduğundan daha fazla detaya girmiyorum. Görüşlerin toplanmasının ve bunların ışığında CP12 metnine son halinin verilmesinden sonra yapılacak bir değerlendirme elbette daha yerinde olacaktır.

Ve fakat, Türkiye’de gerek Kurum gerekse de Yargı nezdinde sunulan delillerin çoğunlukla karmaşa halinde olması ve amaca yönelik tasnif gibi kolaylaştırıcı unsurların göz ardı edilmesi dikkate alındığında, metnin taslak halinin de vakit geçirilmeksizin incelenmesi kanaatimce isabetli bir tercih olacaktır.

CP12 taslak metni https://www.tmdn.org/network/documents/10181/61504/Draft+CP12+-+Evidence+in+TM+appeal+proceedings/6fb87896-7e7d-48b4-99bb-4b3fb0fed6e4 bağlantısından görülebilir.

Konuyla ilgilenenlerin dikkatine ve bilgisine sunarım.

Önder Erol ÜNSAL

Ocak 2020

unsalonderol@gmail.com

IPR Gezgini E-Bülteni Aralık Sayısı Çıktı!

E- Bültenimizin Aralık ayı sayısını bugün yayımladık. Bülteni https://iprgezgini.org/?na=v&nk=1-f4f8aa8f65&id=13 bağlantısından okuyabilirsiniz.

Katkıda bulunan yazarlarımız; Önder E. Ünsal, Özlem Fütman ve Gonca Ilıcalı.

Bültende Önder E. Ünsal (Paris’te Gece Yarısı – W. Allen ve W. Faulkner’ı Karşı Karşıya Getirdi; Yapay Zeka Buluş Sahibi Olabilir mi?; IPR Gezgini Ankara Buluşması; Sizce Kim Haklı?); Özlem Fütman (İyi Kötü Çirkin; Türkiye’ye Bir Hediye: Odunpazarı Modern Müze); Gonca Ilıcalı (Sürdürülebilir Beslenme) yazılarıyla sizlerle buluşuyor. 

Bültene abone olan okuyucularımız bülten e-posta aracılığıyla alıyorlar. Bülteni e-posta yoluyla düzenli biçimde almak isteyen okuyucularımızın iprgezgini@gmail.com adresine taleplerini bildiren bir mesaj göndermelerini bekliyoruz.

Umarız okurken keyif alırsınız!

IPR Gezgini

Ocak 2020

iprgezgini@gmail.com

Nicé Sınıflandırmasının Genel Başlıkları ve Açıklayıcı Notlarında 2020 Değişiklikleri Yürürlüğe Girdi

Marka tescilinde malların ve hizmetlerin sınıflandırılması amacıyla kullanılan Nicé Sınıflandırmasında yapılan değişiklikler 1 Ocak 2020 tarihi itibarıyla yürürlüğe girdi.

Nicé Birliği Uzmanlar Komitesi ve WIPO Uluslararası Bürosu tarafından yapılan değişiklikler çerçevesinde oluşturulan sınıflandırmanın 11. baskısındaki 2020 değişiklikleri, esasen çeşitli hizmet sınıflarındaki genel başlıklara (class headings) ve açıklayıcı notlara (explanatory notes) yöneliktir.

Genel başlıklarda yapılan değişiklikler esasen 37., 38., 39., 40., 42. ve 44. sınıflara yöneliktir.

Bu değişikliklerden daha önemlisi açıklayıcı notlarda yapılan ek açıklamalar ve yeniliklerdir.