Kategori: Haberler ve Gündem

Avrupa Birliği 2021 Yılı Türkiye İlerleme Raporu’nun Fikri Mülkiyet Hakları Bölümü





Türkiye, Avrupa Birliği (AB)’ne üyelik hedefinden uzaklaştıkça, AB’nin Türkiye hakkında her yıl hazırladığı İlerleme Raporları da ses getirici etkisini nispeten kaybetmektedir. Bununla birlikte, Türkiye’nin hemen her alanda AB tarafından ne şekilde görüldüğünün yıllara göre fotoğrafı olarak da kabul edilebilecek İlerleme Raporları’nın ilgili alanların çalışanları bakımından dikkatlice incelenmesinde ve yıllara göre karşılaştırılmasında fayda bulunmaktadır. AB’nin Türkiye İlerleme Raporları’nın 1998 yılından başlayarak https://www.ab.gov.tr/ilerleme-raporlari_46224.html bağlantısından görülmesi mümkündür.

2021 yılı Türkiye İlerleme Raporu 19 Ekim 2021 tarihinde yayımlanmıştır ve bu rapor da İngilizce olarak https://www.ab.gov.tr/siteimages/birimler/kpb/turkey-report-2021-v2.pdf bağlantısında erişilebilir durumdadır.

İlgi alanımız Fikri Mülkiyet Hakları olduğundan, 2021 raporunun bu konuda çizdiği genel çerçeveyi bu yazı boyunca ana hatlarıyla özetlemeye çalışacağız.

Pandemi nedeniyle yaşamın diğer alanlarda olduğu gibi fikri mülkiyet alanında da Türkiye’de mevzuat ve yeni uygulamalar anlamında fazlaca gelişme olmadığından, raporun fikri mülkiyet hakları kısmı önceki İlerleme Raporlarından önemli düzeyde ayrışmamaktadır.

Raporun fikri mülkiyet kısmını maddeler halinde özetlemeye çalışırsak:

Türkiye fikri mülkiyet mevzuatı (sınai mülkiyet hakları da dahil olacak şekilde geniş anlamda fikri mülkiyet hakları kavramından bahsedilmektedir) bakımından iyi durumdadır, ancak raporlama döneminde mevzuatın geliştirilmesi anlamında bir yenilik olmamıştır. Gümrük çalışanlarına verilen eğitimlere ve hak sahiplerinin kullanabileceği online araçlarda gelişmelere rağmen, Türkiye kaynaklı taklit ürünlerde artış olmuştur.

Türkiye, taklit ve korsan ürünlerin online satışları dahil, fikri mülkiyet hakları ihlalleriyle mücadele etmek için daha etkili hak koruma önlemleri almalıdır, ihtisas mahkemelerinin uzmanlaşması ve arama-el koyma izinlerinin alt derece mahkemelerden elde edilebilmesi prosedürleri geliştirilmelidir. Türkiye bu hususlara ilaveten, kullanılmayan tescilli markaların iptali talepleri ve hızlı ve basitleştirilmiş imha prosedürleri hususları başta olmak üzere, Sınai Mülkiyet Kanunu’nun verimli ve etkili biçimde uygulanabilmesi için fikri mülkiyet haklarının sahipleriyle yapıcı diyaloğu devam ettirmelidir (desteklemelidir). Fikri mülkiyet haklarına ilişkin eksikliklerin daha kolaylıkla analiz edilmesini sağlayacak doğru istatistiki bilgilerin (özellikle de fikri ve sınai mülkiyet hakları hakkındaki yargı kararlarının uygulanması konusunda) toplanması ve işlenmesi sağlanmalıdır.

Telif hakları ve bağlantılı haklar alanında, uzun süredir askıda olan taslak Telif Hakları Kanunu konusunda hiçbir gelişme olmamıştır. Kolluk güçleri ve korsan ürün karşıtı komisyon üyeleri için bazı eğitimler yapılmıştır. AB müktesabatına uyum düzeyi yüksek olsa da, kolektif hak yönetimine ilişkin sistematik bazı hususlar, telif hakları sisteminin bütüncül etkinliğini negatif yönde etkilemektedir. Pandemi nedeniyle sokaklarda korsan ürünlerin satışı azalsa da, bu tip ürünlerin online platformlarda kullanımı artmıştır. Korsan ürünleri pazarlayan tacirler iyi bilinen e-ticaret sitelerinde e-dükkanlar açmaktadır. Tüketicilerin ve üreticilerin ekonomik çıkarlarına, etkin bir telafi olmaksızın tecavüz edilmiştir.

Sınai mülkiyet hakları alanında uzun zamandır beklenen marka ve patent vekilleri hakkında düzenleme kabul edilmiş ve vekillerin denetimi dikkat çekici düzeyde geliştirilmiştir. Raporlama dönemi boyunca markaların etkin koruması daha hızlı ve etkin hale gelmiştir. Türk Patent ve Marka Kurumu online başvuruların kullanımını ve çağrı merkezi hizmetini geliştirmiştir.

Fikri haklar ihtisas mahkemelerinin deneyimli yargıç ve savcıları artık görevde değildir ve ihtisas mahkemelerinin sayısı yeterli değildir. Daha yüksek yaptırımların talep edilmesi mümkün olsa da, ceza mahkemeleri nadiren caydırıcı para cezalarına hükmetmektedir. Taklit malların aranmasına ve bunlara el konulmasına ilişkin talimatların alınmasında güçlükler, özellikle İstanbul’da artmıştır. Etkin koruma otoriteleri, başta kolluk güçleri ve hakimler, fikri hak tecavüzlerine ilişkin etkin önlemler alınması hususunda kaynaklar ve eğitim konusunda eksiklikler yaşamaktadır. Sınai mülkiyet mevzuatı hızlandırılmış imhaya izin verse de, bu yöndeki hükümler halen tam olarak uygulanmamaktadır. Türkiye’de fikri mülkiyet hakları; uzun yargı süreçleri, yetersiz düzeydeki tazminatlar, cezalar hakkında ertelenmiş hükümler ve hak sahipleri tarafından ödenen malların depolanması masrafları nedeniyle kösteklenmeye devam etmektedir. Markalara ilişkin iptal, hükümsüzlük ve itiraz prosedürleri orantısız derecede pahalı ve gereğinden fazla uzundur. Hakimler gerekli düzeyde uzmanlaşmamış olduğunda, yoğun biçimde bilirkişi görüşü almaya devam etmektedir. Bilirkişilerin çıkar çatışması meselesi halen çözülmemiştir.

Türkiye; taklit içeceklerin, parfümlerin, kozmetikleri, ayakkabıların, giysilerin ve kişisel aksesuarların başta gelen üreticilerinden birisi olmaya devam etmektedir. Taklit malların iyi bilinen web sitelerinde satışı ve bunlar hakkında şikayetler artmıştır. 100 civarında marka sahibinin katılımıyla gümrük memurlarına eğitimler verilmiştir. Tam olarak hazırlanmış fikri mülkiyet istatistikleri sağlanamamaktadır. Bunun ötesinde fikri mülkiyet hakkındaki yargı istatistiklerine kamu tarafından erişim mümkün değildir. Fikri mülkiyet yoğun sektörlerin ekonomik faydalarına, taklit ve korsan ürünlerin kamu sağlığına ve tüketici güvenliğine zararları hakkında fikri mülkiyetle ilgili kamu kurumları tarafından yürütülecek bilinçlendirme kampanyalarına ihtiyaç duyulmaktadır.

AB İlerleme Raporu’nun ilgili kısmı, 2021 yılı itibarıyla Türkiye’nin fikri mülkiyet hakları alanında yaşadığı bazı yapısal sorunları özet biçimde ortaya koymaktadır. Raporu bu yazıyla IPR Gezgini okuyucularının da bilgisine sunuyoruz.

Önder Erol ÜNSAL

Ekim 2021

unsalonderol@gmail.com

İSPANYA’YA GİDELİM; EUIPO’NUN RIOJA ALAVESA KARARI

Bu yazının ana görselindeki fotoğrafta görülen bina dünyaca ünlü şarap evi Marques de Riscala ait bağların içindeki oteldir. Madem bugünkü kararda İspanya’da bulunan Rioja bölgesinden ve  RIOJA ALAVESA’dan bahsediyoruz, o zaman RIOJA ALAVESA’da bulunan dünyaca meşhur  Marques de Riscal’a ait binanın görselini kullanalım dedim. (hem yazıyı yazmak için bu kadar zaman harcadığıma göre görsel seçiminde bu kadarcık nazım geçsin artık!). Dünyanın lüks otelleri arasında yer alan bu otelde konaklanmasa dahi sadece binanın kendisini görmek için bile gitmeye değer bence. Meşhur Kanadalı mimar Frank O. Gehry tarafından tasarlanmış olan otel, mimarın kendi cümleleriyle söylersek “her yöne uçuşan saçlarıyla kendini bağların üzerine salmış harikulade bir varlık” gibidir gerçekten. Gehry’nin pırıltılı sanatsal yaratıcılığının bir tezahürü olan binadaki kıvrımlar titanyum ve çelik ile yapılmıştır. Aslında bu Gehry’nin İspanya’da ki tek işi değildir, siz onu muhtemelen Bilbao’da bulunan  Guggenheim Müzesi’nin mimarı olarak hatırlayacaksınız. İçindeki eserler bir yana kendisi başlı başına bir sanat eseri olan Guggenheim müze binası kalpte coşkulu çarpıntılar yaratan etkileyici bir yapıdır. Nitekim müze binası o kadar beğenilmiştir ki yeni bir otel inşa etmek istediklerinde Marques de Riscal’ın yatırımcıları Gehry’nin kapısını çalmışlardır. Göz alabildiğine uzanan üzüm bağlarının ortasına konumlandırılmış olan otel futuristik görünümüne rağmen doğanın içinde insanda hiçbir yadırgama duygusuna sebep olmaz. Görsel açıklamasını burada kesip kararımıza geçelim artık isterseniz, yoksa beni bırakırsanız daha sayfalarca yazarım bu otel ve Gehry hakkında!.

İspanyol orijinli Araex Rioja Alavesa, S.L. ve , Spanish Fine Wines, S.L., şirketlerinin ortak sahiplikle EUIPO nezdinde yaptığı 18 013 411 numaralı

marka başvurusuna Consejo Regulador de la Denominación de Origen Calificada ‘Rioja’ tarafından itiraz edilmiştir. Konu başvuru 35 ve 39. Sınıflarda aşağıdaki hizmetleri kapsamaktadır.

Sınıf 35: Reklamcılık  hizmetleri, iş yönetimi hizmetleri, iş idaresi hizmetleri, büro hizmetleri, promosyon hizmetleri, başkaları için satış promosyonu hizmetleri, La Rioja Alavesa’dan şaraplar ile alkollü içeceklerin global bir bilgisayar ağı vasıtasıyla satışı ve bunların perakende ve toptan satışı hizmetleri.

Sınıf 39: Taşımacılık hizmetleri, malların paketlenmesi ve depolanması hizmetleri; şarap ve damıtılmış içeceklerin teslimi  hizmetleri; La Rioja Alavesa’dan şaraplar ile alkollü içeceklerin depolanması hizmetleri.

İtiraz RIOJA coğrafi işaret tescili dahil önceki haklara dayalı olarak yapılmıştır. Ancak neticeten EUIPO kararını coğrafi işaret tescili üzerinden temellendirerek diğer hakların incelenmesine gerek olmadığı yönünde görüş oluşturmuştur. İtiraza konu marka başvurusunun tarihi  23/01/2019 ve  Avrupa Birliği’nde ‘RIOJA’ coğrafi işaretinin tescil tarihi 13/06/1986’dır.

İtiraz sahibi, Consejo Regulador de la Denominación de Origen Calificada ‘Rioja’, RIOJA coğrafi işaretinin ve diğer fikri mülkiyet haklarının  tescili-korunması- coğrafi işareti taşıyan ürünlerin promosyonunun yapılması için kurulmuş resmi Konsey’dir. (bundan sonra Konsey olarak anılacaktır). Coğrafi işaret “şarap” için tescil olunmuştur.

Konsey itirazında;

  1. RIOJA coğrafi işaretli ürünlerin (şarap) son derece yüksek kalitede olduğunu ve bu coğrafi terimin 80 küsur yıldır koruma altında bulunduğunu, 
  • 09/06/2010 Tarih ve 138/09 sayılı Genel Mahkeme Beşinci Dairesi’nin RIOJAVINA kararıyla da kabul edildiği üzere RIOJA’nın meşhur bir coğrafi işaret olduğunu,
  • İtiraza konu markanın içinde birebir RIOJA coğrafi işaretini ihtiva ettiğini ve esasen Rioja Alavesa’nın RIOJA coğrafi işaretinin kapsamındaki coğrafi bölgede üretim yapılan bir yörenin adı olduğunu,dolayısıyla konu işaretin görünüm, okunuş ve kavramsal olarak iltibas doğuracak bir benzerlik içerdiğini,konu markanın RIOJA coğrafi işaretinin ününü sömüreceğini,
  • Tüketicilerin konu markayı taşıyan hizmetlerin RIOJA coğrafi işaret koruması altındaki şaraplarla bağlantılı olduğunu düşüneceğini veya en azından bunu sorgulayacağını, hizmetlerin La RIOJA ALAVESA’dan gelen şaraplarla bağlantılı olduğu zannına kapılacaklarını iddia etmiştir.    

EUIPO 06/08/2021 tarih ve  3 098 077 sayılı olaya ilişkin kararında önce hedef tüketici kitlesini, ABAD’ın geçmiş kararlarına atıfla, makul düzeyde bilgilenmiş , makul düzeyde gözlemci ve ihtiyatlı ortalama Avrupalı tüketici olarak belirlemiştir. Yine ABAD kararlarına atıfla tüketicilerin bütün AB ülkeleri tüketicileri olduğunun ve sadece coğrafi işaret ile ihtilafa düşen işaretin kaynaklandığı/üretimin yapıldığı  Üye ülkenin tüketicisinin göz önüne alınamayacağının altını çizmiştir. 

Konu markanın hizmetler için başvuruya konu edildiği düşünüldüğünde meselenin kritik noktalarından birinin mal/hizmet üzerinden temellendiği görülmektedir. EUIPO İtiraz Bölümü incelemesinde 1308/2013 Sayılı AB Tüzüğü’nün 103(2) (a) maddesinde “karşılaştırılabilir mal” kavramından bahsedildiğini ve bunun dar bir açıyla ele alınabileceğini, Canon kararıyla (20/09/1998 , 39/97) belirlenen markalardaki mal/hizmet benzerliği inceleme faktörlerinin coğrafi işaretler için  uygulanamayacağını işaret etmiştir.  Cognac kararına yapılan atıfla ise (14/07/2011,-4/10 and 27/10,-ager I Cognac, EU:C:2011:484) coğrafi işaretlerde karşılaştırılabilir maldan bahsedebilmek için bunların objektif biçimde ortak karakteristiklerinin bulunması gerektiği belirtilmiştir. Bu objektif ortak karakteristikten kastedilen üretim metodu, ürünlerin fiziki görünümlerinin ortak olması ve aynı hammaddelerin kullanılması olabilir. İlgili tüketiciler açısından ise ortak karakteristik ürünlerin aynı okazyonlarda tüketilmesi, aynı dağıtım kanalları ve pazarlama metotlarına sahip olması gösterilebilir. Olaya dönüldüğünde coğrafi işarete konu  şarap emtiası ile marka başvurusuna konu hizmetlerin karşılaştırılabilir olmadığı izahtan varestedir.  

Diğer yandan aynı Tüzüğün 103(2)(a) (ii)  alt bendine göre ise  doğrudan veya dolaylı ticari kullanımın coğrafi işaretin ününü sömürmesi halinde bunun karşılaştırılabilir mallar ve hizmetler için olması gerektiğinden bahsedilmemiştir. Aynı hususa EUIPO Temyiz Kurulu’nun Champagnola kararında  (17/04/2020, R 1132/2019 4, Champagnola/Champagne, § 49 and 50) ve Tüzüğün 97 numaralı gerekçesinde de işaret edilmiştir. Dolayısıyla EUIPO huzurdaki olayda 103(2) (ii) bendinin uygulanma şartlarının mevcut olup olmadığını incelemiştir.  

Maddede geçen ün/repütasyondan kastedilen husus markalar hukukunda anladığımız ün/tanınmış olma kavramından farklıdır, zira coğrafi işaretlerdeki ün kavramı tüketicinin zihnindeki imaja bağlıdır ve bu da işarete konu ürünün belli karakteristikleri ve genel olarak kalitesiyle doğrudan bağlantılıdır. Tüm tescilli coğrafi işaretler bir kalite güvencesi verir. Bu durumda , İtiraz Birimi’ne göre, itiraz sahibi Konsey RIOJA coğrafi işaretinin ününü değil bu ünün başvuru sahibi tarafından varsa ne şekilde sömürüldüğünü ispatla mükelleftir. Diğer yandan zaten başvuru sahibi RIOJA coğrafi işaretinin ünü olmadığına dair herhangi bir karşı argümanda da bulunmamıştır.

Olayda başvuru sahibi RIOJA ALAVESA’nın idari/yönetimsel  bir yerin adı olduğu,  bu idari yerin RIOJA coğrafi işaret tescilinden çok daha öncesinden beri  var olduğu, dolayısıyla mevcut tarihi ve idari sebeplerden dolayı tüketicinin konu marka ile tescilli coğrafi işaret arasında bir bağ kurmayacağı  savunmasını ileri sürmüştür.  Ancak aşağıda belirtilen sebeplerle bu argüman EUIPO tarafından kabul edilmemiştir;

–Her ne kadar itiraza konu marka örneğinde başkaca unsurlar mevcutsa da, konu işaretin RIOJA tescilli coğrafi işaretini doğrudan ve açık biçimde birebir içerdiği görülmektedir,

— İtiraz sahibi Konsey’in dosyaya sunduğu dokümanlardan ve RIOJA coğrafi işaret tescilinin içeriğinden anlaşıldığı üzere ; Rioja Alavesa,  Rioja Alta ve Rioja Oriental ile birlikte, RIOJA coğrafi işaretli ürünlerin üretildiği ana alt üretim yörelerinden biridir. Hem coğrafi işaret tescilinden ve hem de Konsey’in sunduğu etiketleme kurallarından anlaşıldığı kadarıyla bu  alt bölgelerde üretilen şaraplarda Rioja Alavesa,  Rioja Alta ve Rioja Oriental hiç belirtilmeden sadece  RIOJA yazabilir,

–İşarette yer alan “The Grand Wines” kelimeleri Avrupa Birliği’nde  en azından İngilizce konuşan tüketiciler için anlamı gayet açık bir ifadedir ve İspanyolcası da buna son derece yakın biçimde “Los Gran Wines” dır. Kaldı ki İngilizceye çok hakim olmayan tüketiciler dahi bunun anlamını kavrayabilir çünkü “the” ve şarap anlamına gelen “wine” kelimeleri İngilizcedeki anlamı bilinebilecek basit kelimelerdir. Diğer yandan “grand” kelimesinin İspanyolca versiyonu  “grande” dir yani “grand” kelimesine son derece yakındır, dolayısıyla anlamı kolaylıkla çıkarılabilir,

— Tüketicler ‘The Grand Wines’ kelimelerini gördüğünde, en azından başvuruya konu hizmetlerin bir kısmı açısından, bunun şarap dahil alkollü içeceklerin satışı-dağıtımı ve saklanması ile ilgili hizmetlerle bağlantılı olduğunu düşünecektir. Markada yer alan “RIOJA ALAVESA” kelimeleri de bu algıyı kuvvetlendirmektedir. Esasen unutmamak gerekir ki bir coğrafi işaret kaynaklandığı üye ülkenin dilinde tescil edilmekle beraber anlaşılabilmesi ve korunabilmesi için tercüme edilmesi gerekmez,  

–Marka başvurusuna konu hizmetlerin bir kısmı doğrudan şarap emtiasına ilişkin olmasa da işarette wine (şarap) kelimesinin ,coğrafi işaret RIOJA’nın ve üretim yapılan alt yörelerden RIOJA ALAVESA’nın varlığından dolayı bu hizmetler için de tüketici zihninde aynı bağlantı kurulacaktır.

Ünün Sömürülmesi Hakkında

Champagner Sorbet (20/12/2017,-393/16, , EU:C:2017:991) kararında işaret edildiği üzere ünün sömürülmesinden kastedilen özellikle imaj transferi yoluyla  tescilli coğrafi işaretin ününden haksız avantaj sağlama iradesidir.

İtiraz sahibi Konsey olaya özgü olarak bu konuda aşağıdaki argümanları ileri sürmüştür;

—Başvuru sahipleri sadece RIOJA değil dünyanın her yerinden şarap satışı ile iştigal etmektedir, https://www.thegrandwines.com/en/ dolayısıyla öyle yada böyle markaya konu hizmetleri şarapla bağlantılı olarak kullanacaklardır. Ayrıca bu durumda marka RIOJA’dan kaynaklanmayan şarap emtialarına ilişkin hizmetlerde de kullanılacaktır,

— Eğer marka tescil edilirse bunun spesifik olarak  RIOJA ALAVESA şarapları için kullanılıp kullanılmayacağı kontrol edilemez,

—Başvuru sahiplerinden birinin  web sayfasından alınan aşağıdaki görselde İspanya’da bulunan değişik şarap bölgelerine  işaret edilmiştir. Burada RIOJA’nın bulunduğu kısımda parantez içerisinde  ALAVESA yazılmıştır. Yani başvuru sahipleri RIOJA coğrafi işaretiyle ALAVESA arasında açık bir analoji kurmaktadır.  

.

EUIPO her ne kadar başvuruya konu hizmetlerin şarap emtiası ile karşılaştırılabilir nitelikte olmadığını belirtse de bunların bir kısmının yani  “ La Rioja Alavesa’dan şaraplar ile alkollü içeceklerin global bir bilgisayar ağı vasıtasıyla satışı ve bunların perakende ve toptan satışı hizmetleri ,şarap ve damıtılmış içeceklerin dağıtımı hizmetleri; şarap ve damıtılmış içeceklerin teslimi  hizmetleri; La Rioja Alavesa’dan şaraplar ile alkollü içeceklerin depolanması hizmetleri” nin doğrudan şarap ile bir yakınlığı olduğunun altını çizmiştir.

EUIPO bu noktada şarap üreticilerinin iştigal alanlarıyla  ilgili olarak kendi üretimleri şarapları tedarik etmek , ürettikleri şarapları kendi mülklerinde satmak gibi hizmetler sunduğuna hatta bir çoğunun fiziki veya çevrimiçi şarap mağazası işletmek gibi faaliyetlerde bulunduklarına işaret etmiştir.  

Başvuru kapsamındaki “reklamcılık  hizmetleri, iş yönetimi hizmetleri, iş idaresi hizmetleri, büro hizmetleri, promosyon hizmetleri, başkaları için satış promosyonu hizmetleri” ne ilişkin olaraksa EUIPO bunların ilk bakışta profesyonelce sunulan ve şarap emtiası ile bağlantısız hizmetler olarak görünse de şarap üreticilerinin çoğunun da  promosyonel aktiviteler organize ettiklerini, yada bu tip organizasyonlara katıldıklarını, depolama ve taşıma  faaliyetlerinde bulunduklarını veya bunların nasıl yapılacağını bildiklerinin   açık olduğunu belirtmiştir. Diğer yandan konu işarette “wine” kelimesinin yer alıyor olmasının toplumun, profesyonel veya genel olarak, vaki hizmetlerin şarap sektörüne spesifik olarak sağlanacağını düşünmesine sebep olacağını söylemiştir.  

Tüketicinin Dikkat Seviyesi Hakkında

Başvuru sahibi EUIPO’nun İnceleme Kılavuzuna yaptığı atıfla 35.sınıfta yer alan hizmetlerin 3. Kişilere profesyonelce  sunulan hizmetler olduğunu, dolayısıyla hedef kitlesinin profesyoneller olduğunu ve bunlarında dikkat seviyesinin yüksek olduğunu dolayısıyla bir ilişkilendirme olamayacağını iddia etmiştir.

Buna karşın EUIPO “La Rioja Alavesa’dan şaraplar ile alkollü içeceklerin global bir bilgisayar ağı vasıtasıyla satışı ve bunların perakende ve toptan satışı hizmetleri” nin ne profesyonelleri hedeflediğini ne de diğer işletmelere sunulduğunu belirtmiş ve birçok üreticinin şaraplarını kendisinin doğrudan hem profesyonellere hem de dikkat seviyesi ortalama olan son tüketiciye sattığını bir kez daha vurgulamıştır. 

Diğer taraftan EUIPO bir an için dikkat seviyesinin yüksek olacağı varsayımında dahi bunun konu marka  ile coğrafi işaret arasında tüketicinin bir bağ kurmayacağı anlamına gelmeyeceğini  belirtmiştir.  Hatta özellikle şarap emtiasının ticareti-dağıtımı alanında çalışan profesyoneller RIOJA coğrafi işaretli şarapların üretim yerlerinden birinin   RIOJA ALAVESA olduğunu bildiklerinden markada yer alan RIOJA ALAVESA ibaresini gördüklerinde ve mal listesindeki “La Rioja Alavesa’dan gelen şarap” ifadesini fark ettiklerinde markayı RIOJA coğrafi işareti ile ilişkilendirmeleri ihtimalinin yükseldiğine işaret etmiştir. EUIPO’ya göre aynı ihtimal başvuruya konu sair hizmetler için de geçerlidir.

Başvuru sahiplerinin “iş yönetimi, iş idaresi, büro hizmetleri”nin şarap ile ilişkilendirilir şekilde spesifik olarak belirtilmediği ve alt sınıf başlığıyla genel şekilde yer aldığına ilişkin iddiasına karşı EUIPO yine aynı hususun altını çizmiştir;  mal/hizmet karşılaştırmasında Canon kararındaki iltibas ihtimali değerlendirmesine ilişkin mal/hizmet karşılaştırması kriterleri coğrafi işaret konusunda göze alınmaz, olaydaki inceleme kriteri bir markanın bir coğrafi işaretin ününden haksız yararlanıp yararlanmayacağıdır. Huzurdaki olayda, EUIPO’ya göre, RIOJA ALAVESA ibaresinin varlığı tüketicilerin tercihleri  üzerinde bir etki yaratacak, başvuru sahiplerince sunulan hizmetlerin RIOJA coğrafi işaretli şaraplarla bir bağlantısı olduğunu düşündürtecektir. Ayrıca konu markanın tescili halinde başvuru sahipleri Avrupa’da uzun bir tarihi geçmişi olan yerleşik, prestijli ve  geleneksel şaraplara ilişkin RIOJA coğrafi işaretinin imajını kendi lehlerine transfer edeceklerdir. Tüm bunların coğrafi işaretin ününün sömürülmesi olduğu açıktır EUIPO’ya göre.

Neticeten EUIPO itirazı kabul ederek konu başvuruyu tümden reddetmiştir.

Güzel güzel, beğeniyorum EUIPO’nun coğrafi işaretlere ilişkin son dönem kararlarını!              

Ekim 2021

Özlem Fütman

ofutman@gmail.com

DESIGNEUROPA TASARIM ÖDÜLÜ ADAYLARI AÇIKLANDI

Bu yıl üçüncüsü verilecek DESIGNEUROPA ödülü adayları EUIPO tarafından geçtiğimiz günlerde açıklandı. İki yılda bir verilen bu ödüllerde iki kategoride yarışılıyor; Küçük ve Gelişen Şirketler ile Endüstri. Bunun yanında bir de Yaşam Boyu Başarı Ödülü veriliyor.

Kategorilerde aday olabilmek için EUIPO nezdinde Avrupa Birliği tasarım tescili sahibi olmak gerekiyor. Ödüllerin amacı AB Tasarım Tescili sistemini kullanan tasarımcı ve şirketleri kutlamak ve onurlandırmak. Bu yolla aynı zamanda AB tasarım sistemini teşvik etmek ve tasarım korumasına dair farkındalığı arttırmak da hedefleniyordur diye düşünüyorum.  Aday olabilmek için illa ki tasarımcının başvurması gerekmiyor, şirketler de bünyelerindeki tasarımlarla başvurabiliyor. Yaşam Boyu Başarı ödülü ise, adından da anlaşılacağı gibi,  birey olarak tasarımcılara açık sadece; burada tasarımcının önemli işlere imza atmış olması, kariyeri boyunca gelişim göstermiş ve tasarım konusunda dikkate değer bir etki bırakmış olması aranıyor. 

Daha önceki ödül törenleri 2016 yılında Milano’da ve 2018’de Varşova’da gerçekleşmişti. Bu yılki ödül töreni ise 19 Ekim 2021 tarihinde Hollanda’nın Eindhoven kentinde olacak ve kimlerin kazandığı o gece açıklanacak. Bu yılki törenler Hollanda Ekonomi ve Çevre Bakanlığı ile Benelux Marka ve Patent Ofisi işbirliğinde gerçekleşiyor. Ödülün verileceği tarih  aynı zamanda Hollanda Tasarım Haftasına denk geliyor, o tarihlerde yolu Hollanda’ya düşen ve tasarıma ilgi duyan takipçilerimiz  için güzel haber bence!

Geçmiş yıllarda Yaşam Boyu Başarı Ödülü’nü kazanalar arasında efsane otomobil tasarımcısı Giorgietto Giugiaro var mesela, Küçük ve Gelişen Şirketler kategorisinin kazananları arasında Caimi Brevetti ve Endüstri kategorisinde ödül kazananlar arasında Siemens Healthcare GmbH’yi görüyoruz.

Bu yılın adayları yedi ülkeden; Almanya, İtalya, Hollanda, Polonya, İspanya, İsveç ve Amerika Birleşik Devletleri. Yarışan tasarımlar arasında Philips ve John Deere gibi şirketlerin portfolyosunda bulunan tasarımlar var. Tasarımlar belli bir sektöre ilişkin değil, sağlık sektöründen mobilyaya kadar farklı alanlardaki ürünlere ilişkin tasarımlar çıkıyor karşımıza.Bu yılın adaylarını görmek isterseniz https://euipo.europa.eu/ohimportal/designeuropa-2021-finalists linkine tıklayarak bakabilirsiniz. Diğer yandan ödüller için karar verecek jüriyi tanımak isterseniz o da şu linkten görülebilir  https://euipo.europa.eu/ohimportal/dea-jury

Diğer kategorilerde nefesler tutulmuş beklenirken Yaşam Boyu Başarı Ödülünün kime verileceği ise halihazırda açıklanmış durumda; Andre Ricard. 1929 Barselona doğumlu Ricard tasarım dünyasına  Katalanların bir hediyesi. Defalarca tasarıma ilişkin değişik ödüllere layık görüldüğü, devlet nişanlarıyla ödüllendirildiği, tasarım konusunda kitaplar yazdığı, tasarıma ilişkin ulusal ve uluslararası oluşumlarda başkanlıklar yaptığı uzun ve başarılı bir kariyerin sahibi kendisi. Tasarladığı objeler günlük yaşama dokunur ve bunları Batı tasarım kültürünün sembollerine dönüştürür nitelikte. 1963 yılından beri Puig koku şirketinin ürün ambalajlarının tasarımlarını da gerçekleştiren Ricard, bu İspanyol parfüm şirketini tasarımlarıyla hep bir adım öne taşımış birisi. Ama adı söylenince ilk olarak akla hangi tasarımı geliyor diye sorarsanız sanırım herkes 1992 yılı Barselona Olimpiyatları için tasarladığı Olimpiyat meşalesini söyler diye düşünüyorum, bu meşale  kariyerinde bir dönüm noktasıdır aynı zamanda. Nitekim bu başarı kendisine daha sonra 1993 yılında İsviçre’de  Olimpiyat Müzesi’nin Olimpiyat Ateşi kaidesini tasarlama ve yine 2001 Hokey Dünya Kupası’nın ateşinin yandığı kaideyi tasarlamasının da yolunu açmıştır.

Benim   İskandinav tasarımlarına olan hayranlığım malum, o sebeple gönlüm hep biraz İskandinav finalistlere kayar. Fakat bu yıl da diğer tasarımlar oldukça ilginç, bunu kabul etmeliyim. Bakalım kazanan kim olacak!

Özlem Fütman

Ekim 2021

ofutman@gmail.com 

MARKA VEKİLLİĞİ DOLANDIRICILIĞINA İLİŞKİN BİR A.B.D. BÖLGE MAHKEMESİ KARARI ÜZERİNE DEĞERLENDİRME VE GÖRÜŞLER (United States v. Suhorukovs)

fraud-alert-scam


Marka veya patent vekilliği, son yıllarda ülkemizde çokça tercih edilen meslek gruplarından bir tanesidir. Her ne kadar 2021 yılının ilk yarısı sayılarına göre Türk Patent ve Marka Kurumu Vekil Sicili’ne kayıtlı ve dolayısıyla yetkili yaklaşık 1200 marka ve patent vekili bulunsa da Sicile kayıtlı olmadan bu alanda çalışan kişi sayısının bundan çok daha fazla olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Ancak, vekillik mesleğine ilişkin yasal düzenlemeler, mesleğin yükselen rağbeti ile doğru orantılı şekilde yapılamamış ve bu durum birçok boşluğu beraberinde getirmiştir. Zira, marka veya patent vekili unvanı ile çalışan fazla sayıda kişi olmasına rağmen mesleğin halen yasal olarak bir meslek grubu statüsünde olmaması birçok denetim eksikliğine neden olmaktadır.

Bu çerçevede hem sınai mülkiyet hakları tesciline artan rağbet hem de yaşanan denetim eksiklikleri nedeniyle, meslek adının kötüye kullanıldığı ve hatta yalnızca dolandırıcılık amacıyla kullanıldığı durumlarla sıklıkla karşılaşılmaktadır.

Örneğin; eğer bir marka sahibiyseniz her an telefonunuzun çalması ve marka vekili olmayan bir kişiden şu sözlerden birini duymanız mümkündür: ‘‘Merhaba, TÜRKPATENT’ten arıyorum “Sizin markanıza benzer bir marka başvurusu talebi aldık ama önce sizi arayarak bu işlemi sizin adınıza yapalım istedik…” veya “Başvurunuzun tescil ücreti hala yatırılmamış/süresi dolmak üzere…”, “Yenileme işleminiz/yıllık ücret ödeme işleminiz hala yapılmamış…” ya da “Başvuruyu yapmazsanız ürünlerinizi toplatırız…””.

Marka veya patent vekili olarak hizmet veren birçok meslektaşımız da kendi çabaları veya alanda faaliyet gösteren sivil toplum örgütleri yoluyla bu duruma çözüm bulmaya ve hem şirketleri hem de bireyleri bilinçlendirmeye çalışmaktadır.

Türkiye’de durum böyle iken, A.B.D’de de benzer sorunlarla mücadele edildiğini görüyoruz. Tüm metnine buradan ulaşabileceğiniz güncel bir A.B.D Bölge Mahkemesi kararında, aslında yetkili bir vekil olmayan ama yetkili bir vekilmiş gibi hareket ederek sayısız kişiyi dolandıran Viktors Suhorukovs adlı kişi aleyhine dört yıldan fazla olmak üzere hapis cezası ve ayrıca 4.5 milyon Dolar para cezasına hükmedilmiştir. Suhorukovs söz konusu eyleminde Columbia ve New York’ta “Patent and Trademark Office, LLC” isimli şirketler kurarak, A.B.D. Patent ve Marka Ofisi (USPTO) adı ile iltibas yaratacak şekilde marka sahiplerine yenileme talimatı mektubu gönderdiğini ve mektup içeriğinde de ilgili kişilere ‘‘tescilli markalarının süresinin sona erdiğini ve yenilemenin yapılabilmesi için yüklü bir miktar ücret ödemeleri gerektiğini’’ bildirdiğini itiraf etmiştir. Bu yenileme talimatı mektupları sayesinde Suhorukovs’un 2017-2020 yılları arasında toplam 900 ödeme aldığı ve 1.2 milyon Dolar gelir elde ettiği tespit edilmiştir.

A.B.D’de ilgili suça ilişkin verilen cezanın adaletinden söz edilebilecekken, maalesef Türkiye’de benzer suçun cezalandırılması için aynı derecede aktif bir yaklaşımla karşılaşılmamaktadır. Türkiye’de Türk Patent ve Marka Kurumu bu tarz dolandırıcılıkların önüne geçmek adına kamuoyu ile paylaştığı duyurular kapsamında; ücret ödeme bildirimi ve talebiyle ilgili tereddüt yaşanması durumunda Kurumun çağrı merkezinin aranmasını, kendilerini marka veya patent vekili olarak tanıtan kişilerin marka veya patent vekili olup olmadıklarının Kurumun paylaştığı bağlantıdan araştırılıp teyit edilmesini, yapılan araştırma sonucunda ilgili kişilerin marka veya patent vekili olmadıklarının tespit edilmesi halinde, bu kişilerle hiçbir şekilde iletişime geçilmemesini ve iş ilişkisi kurulmamasını,  ayrıca marka veya patent vekili oldukları halde tavır ve davranışları vekillik meslek kurallarına aykırılık teşkil edenlerin, konunun Patent ve Marka Vekilleri Disiplin Kurulunda görüşülebilmesi için Kuruma şikayet edilmesini tavsiye etmekle yetinmektedir. 

Yetki alanı Sicile kayıtlı marka veya patent vekillerinin eylemleri ile sınırlı olan Patent ve Marka Vekilleri Disiplin Kurulu kararlarında ise bu durumun müeyyidesinin genellikle 5000 sayılı Kanunun 30/A maddesinin ikinci fıkrasının (a) bendinde ve Türk Patent ve Marka Kurumu Patent Vekilleri ve Marka Vekilleri Meslek Kuralları ve Disiplin Yönetmeliğinin 6’ncı maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde yer alan “Uyarma’’ cezasıyla ya da ilgili kanun ve yönetmelikteki diğer cezalar olan ‘‘kınama, geçici olarak vekillik faaliyetinden alıkoyma veya vekillikten çıkarma’’ cezalarıyla sonuçlandığını görüyoruz. Bununla birlikte, marka ve patent vekili gibi davranmak suretiyle şirket ve şahısların dolandırılması eylemi ise, Türk Ceza Kanunu’nun 158. maddesinde düzenlenen nitelikli dolandırıcılık suçu kapsamında değerlendirilebilecek bir suç olmakla birlikte ülkemizde benzer şekilde planlanarak yapılan diğer dolandırıcılık suçları gibi bu eylem de henüz cezasız ve takipsiz durumdadır.

Bu çerçevede, bu eylemin doğrudan mağdurlarının yanında mesleki itibarın zedelenmesi nedeniyle biz marka ve patent vekillerinin de bu suç eylemlerin takipçisi olmamız ve gerekli hukuki mücadeleleri birlik olarak vermemiz gerektiği açıktır. Yakın bir gelecekte, A.B.D.’de verilen cezalar gibi benzer caydırıcı cezaların ülkemizde de verilmesi dileğiyle yazımızı sonlandırıyoruz.

Ekin KARAKUŞ ÖCAL

ekinkarakus@gmail.com

Polen ARKÖSE

arkose.polen@gmail.com

Ekim 2021

Theranos Davası – Patent Sisteminin Suçu Var mı?

Theranos davasının yeni duruşmasının gerçekleştiğini duyunca, bende bu çarpıcı konuyla ilgili bir şeyler yazmak isteği doğdu. Bilmeyenler için kısaca özetleyecek olursak:

Elizabeth Holmes 2003 yılında parmaktan alınan tek damla kanla 250’ye yakın farklı kan testi yapabilen bir cihaz geliştirdiği iddiasıyla çeşitli patent başvuruları (ilki US7291497B2) yaptığında 19 yaşındaydı. Kurduğu Theranos şirketi aldığı yardım ve teşviklerle çok kısa sürede yatırımcıların da desteğiyle inanılmaz büyüdü ve 9 milyar dolarlık bir değere ulaştı. Forbes dergisi 2015’te Holmes’u gelmiş geçmiş en genç ve en zengin kadın milyarder ilan etti. Ancak aynı yıl içinde çok çarpıcı bir gelişme oldu. Bazı gazeteciler ve araştırmacılar patentte iddia edilenlerin aslında gerçeği yansıtmadığını ve Holmes’un aslında hiç geliştirmediği, çalışmayan uydurma bir teknoloji için patent aldığını ortaya çıkardı. Theranos’un yaptığı testlerde uydurma patentlerindeki cihazları değil de sıradan test cihazlarını kullandığı ortaya çıktı. Kendi cihazlarıyla yaptığı testler ise tamamen yanlış sonuçlar çıkartıyordu. Herkesin inandığı ve çok sayıda insanın hayatını (yanlış kan test sonuçlarıyla) olumsuz etkilemiş olan büyük bir sahtekârlık söz konusuydu. Holmes’un hikâyesi oldukça karmaşık ve 20 yıl hapis cezası istemiyle açılan davası hala sürüyor. Skandalın ortaya çıkmasında rol oynayan bir sebep de Theranos’u hakiki bir startup zannederek ondan lisans bedeli almak amacıyla çeşitli patent başvuruları yapan trollerle yaşadıkları çekişmeler.

İddiaya göre Holmes kamuyu cihazın gerçekten çalıştığına inandırarak yatırımcılardan para toplamış ve süreç içinde cihazı gerçekleştirebilecek teknolojiye ulaşacağını planlamıştı. Bir nevi “fake it till you make it” stratejisi kullanmış ve başarısız olmuştu. Geçen haftaki duruşmada savunma olarak “başarısızlık suç mudur” argümanını öne sürdükleri anlaşılıyor. Kimse böyle bir şey iddia etmiyor elbette ama özellikle insan hayatıyla ilgili konularda yapılan hatalar ya da sahtekârlıklar maalesef çok ciddi sonuçlar doğurabiliyor. Başarısızlık bir suç olmadığı gibi, başarılı olmak da bir suçsuzluk belirtisi değildir. Ama Holmes bir şekilde başarsaydı, belki bunların hiçbiri konuşulmayacaktı.

Elizabeth Holmes’un da buluş sahipleri arasında olduğu Theranos’a ait US7291497B2 nolu patent belgesi – Şekil 1
Theranos’un numune işleme cihazı

Yaşanan bu fiyasko kimi çevrelerce patent sisteminin zararları olarak lanse ediliyor. Madem Theranos sahtekârdı, nasıl oldu da 200’ün üzerinde patent alabildi?

Patent sistemi mükemmel olmaktan uzak olabilir ancak bu sahtekârlıkta bütün suçu ona atmak hakkaniyetli olmayacaktır. Theranos’un patentleri, yatırımcılara şirketin iyi bir seçim olduğuna dair güvence vermiş olabilir, ancak bu, sorumlunun patent sistemi olduğu anlamına gelmez. Zira Theranos’un ilk patentine (US7291497B2) bakacak olursak, patentte gerçekten işe yarayan bir prototipin yapıldığına dair herhangi bir gösterge bulunmamaktaydı.[1] Kaldı ki patent ofisleri başvuru sahibinden çalışan bir prototip talep etmezler ve nadiren buluşun çalışırlığını sorgularlar. Bizim mevzuatımızda da “Patentin verilmiş olması, onun geçerliliği ve yararlılığı konusunda Kurum tarafından garanti verildiği şeklinde yorumlanamaz, Kurumun sorumluluğunu da doğurmaz.” hükmü bulunmaktadır.[2] Bunun dışında, ABD’de patent alma süreci boyunca başvuruya birkaç kez olumsuz rapor düzenlendiği, son olarak istemlerde yapılan değişiklikle tekniğin bilinen durumundan bazı “önemsiz” (belki patent verilebilecek nitelikte ama buluşa kesinlikle devrim niteliği kazandırmayan) farklılıklarla ayrılan (örn. tampon rezervuarın bulunması vb.) bir buluşa patent verilmiş oldu.

Uzmanın buluşa en yakın olarak gösterdiği dokümanlarda Theranos’un başvurusunda belirttiği teknolojinin benzerleri zaten vardı. Ve bu gerçekler gizli olmayıp, ilgili patentin geçmiş yazışmaları incelendiğinde kolaylıkla ortaya çıkmaktadır. Sırf önceki teknikten farklılık içermesi sebebiyle patent belgesi alabilmiş olması, bir buluşun çığır açıcı bir teknoloji atılımı sağladığı anlamına gelmeyecektir. Burada yatırımcıların alınan patent belgelerine inanarak kandırılmış olmaları, patent sisteminin değil yatırımcıların kendi sorumluluğundadır.

Peki patent ofisi, bir buluşun çalışıp çalışmadığını ya da işe yarayıp yaramadığını denetlemeli midir? İdeal bir dünyada belki buna evet denebilir ancak, bir patent ofisi için böyle bir değerlendirmeyi yapmak günümüz koşullarında hem maliyet hem zaman hem de işgücü açısından pek mümkün değildir. USPTO’nun geçmişine baktığımızda 1790-1880 tarihleri arasında başvuru sahiplerinin patentin çalışır bir modelini (prototipinin minyatürü) sunması isteniyordu. Ancak bunun bir sebebi de eskiden mucitlerin çoğunun teknik veya hukuki bir eğitiminin bulunmaması sebebiyle buluşlarının yeni olan özelliklerini yazılı olarak açıklayarak ve teknik çizimler yardımıyla tanımlayarak bir patent başvurusu hazırlamalarının oldukça zor olmasıydı.[3]

Patent sistemi uydurma buluşlardan kendini nasıl korumaktadır? Patent almanın temelinde yatan amacın para kazanmak olduğunu varsayarsak işe yaramaz bir buluş için patent alınsa bile genellikle bu buluş üzerinden para kazanılamayacağı öngörülür. Patent sisteminin bir diğer güvencesi de üçüncü kişilerin patente itiraz etmesidir. Ancak sistemin verilen bir patentin gerçek değerini/önemini tespit etmek gibi bir yükümlülüğü yoktur.

Eğer bu başvurulara patent verilmeseydi Theranos belki böyle sahtekârlıklar yapmaya asla cesaret edemeyecekti, ya da belki başka şekilde yatırımcıları cezbetmeyi başaracaktı. Her ne kadar hiçbir ülke verdiği patentin işe yaradığının garantisini vermiyor olsa da, patent almış olmak, A.B.D. gibi patent kültürünün çok gelişmiş olduğu ülkelerde bile yatırımcıları cezbetmekte, bu örnekte görüldüğü gibi, çoğu zaman yeterli oluyor.

Görsel kaynağı[4]

Patentler yatırımcıların genellikle yeni kurulan şirketlere güvenmesini sağlayabilir. Ancak bu, yatırımcıların her zaman bir patentin ne anlama geldiğini ve ne anlama gelmediğini doğru bir şekilde değerlendirdiği anlamına gelmez. Theranos örneği, patent sisteminin başarısızlığından çok, patent okur-yazarlığının bir başarısızlığı olarak değerlendirilebilir.[5] Medikal sektöründe bir “next big thing” yakalamak isteyen yatırımcılar bir risk almıştı ve kaybetmişti. Umarız bu felaket gelecekte yatırımcıları gerçekten işe yarar buluşları desteklemek konusunda tereddütte bırakmaz.

Bakalım dava ne şekilde sonuçlanacak ve ne tür gelişmeler olacak. Gözlerini kırpmaksızın ve sesini kalınlaştırarak yaptığı konuşmalar ve Steve Jobs’a öykündüğü kıyafet seçimiyle de dikkatleri üzerine çeken Elizabeth Holmes Hollywood’un da ilgilisini çekmiş olacak ki, Jennifer Lawrence’ın canlandıracağı “Bad Blood” filminin yakında piyasaya çıkacağı tahmin ediliyor. Konu sizin de ilginizi çektiyse film çıkana kadar idare edebileceğiniz aşağıda bazı kaynaklar bulabilirsiniz:

Kitap:  Bad Blood: Secrets and Lies in a Silicon Valley Startup, by the Wall Street Journal reporter John Carreyrou.

Belgesel: “The Inventor: Out for Blood in Silicon Valley,” HBO documentary

Theranos – Silicon Valley’s Greatest Disaster: https://www.youtube.com/watch?v=3CccfnRpPtM

Mustafa Güney ÇALIŞKAN

Eylül 2021

guneycaliskan@gmail.com



[1] The lesson from Theranos is that investors do not know how to read a patent, Zachary Silbersher, MARCH 26, 2019, https://www.markmanadvisors.com/blog/2019/3/26/the-lesson-from-theranos-is-that-investors-do-not-know-what-a-patent-is

[2] 6769 SMK m.98(9).

[3] Patent model, Wikipedia, https://en.wikipedia.org/wiki/Patent_model

[4] Meme Generator, https://memegenerator.net/instance/68367468/mark-cuban-you-have-patents-im-back-in

[5] The lesson from Theranos is that investors do not know how to read a patent, Zachary Silbersher, MARCH 26, 2019, https://www.markmanadvisors.com/blog/2019/3/26/the-lesson-from-theranos-is-that-investors-do-not-know-what-a-patent-is

SÖYLEŞİYORUZ #VII – 6 Eylül’de Sizlerle – Konuğumuz Prof. Dr. Gül OKUTAN NILSSON


IPR Gezgini’nin Türkiye’de fikri haklar alanına katkı vermiş önemli isimlerle söyleşileri devam ediyor.

SÖYLEŞİYORUZ’un Eylül ayı konuğu, Türk fikri mülkiyet camiasının akademi alanındaki önemli isimlerinden Prof. Dr. Gül OKUTAN NILSSON! Söyleşi 6 Eylül Pazartesi günü yayında olacak!

Gül Hoca’ya sorularımıza verdiği içten yanıtlar için teşekkür ediyor ve tüm okurlarımızı bu keyifli söyleşiyi okumak için Pazartesi günü IPR Gezgini’ne davet ediyoruz.

IPR Gezgini

Eylül 2021

iprgezgini@gmail.com

Telif Hakkı Trolü Nedir ve Nerelerde Bulunur?

Pixabay, CC0, via Wikimedia Commons – https://commons.wikimedia.org/wiki/File:Forbidden-151987.svg


Patent ve marka trolleri konusunu ilk olarak 2013 yılında yazmış, yazıda kavramları tanımlamanın ardından fikri mülkiyet koruması sistemlerini farklı yollarla istismar eden bu kişiler genel nitelikte bilgiler vermeye çalışmıştım. Sekiz yıl önceye ait “Obama A.B.D.’nde Patent Trollerine Karşı – Peki Türkiye’de Marka Trollerine Karşı Ne Yapmalı?” başlıklı yazı konu hakkında detaylı bilgi almak isteyen okuyucularca incelenebilir.

Önceki yazımdan aldığım patent ve marka trolü tanımları ile başlıyorum:

“Patent trolleri en basit anlatımla; ürün üretme veya pazarlama gibi herhangi bir amaçları olmaksızın, sahip oldukları patentleri oldukça agresif ve fırsatçı biçimde, patentlerine tecavüz ettiklerini iddia ettikleri kişi veya kişilere karşı kullanan firmalar için kullanılan küçültücü bir terimdir (bkz. http://en.wikipedia.org/wiki/Patent_troll). Patent trolleri, sahip oldukları patentleri genellikle satın aldıklarından, ilgili patentin araştırma ve geliştirmesinde de pay sahibi değillerdir. Satın alınan patentler de genellikle iflas etmiş firmalardan alınmaktadır. Patent trolleri, patentin kullanıldığı hiçbir ürünü üretme veya pazarlama niyetleri olmaksızın, tüm dünyada ilgili patenti kullanan firmaları takip ederler ve bu firmalara karşı dava açarlar. Trollerin tüm çabası patent hakkının daha etkin korunmasına yöneliktir ve amaçları dava açtıkları firmayı, hukuki süreç süresince agresif biçimde rahatsız ederek, lisans ücretleri veya tazminatlar yoluyla maddi kazanç elde etmektir.”

“Türkiye’de karşılaşılan asıl sıkıntı, patent trollerinden ziyade marka trolleri olarak tanımlanabilecek, markalarını gerçekten kullanma niyeti olmaksızın tescil ettirerek veya başkalarına ait markaların kendi adlarına tescili için başvuruda bulunarak, süreçleri yavaşlatan, itiraz sistemini istismar eden ve bu yollarla sistemi bloke eden marka sahipleri ve onları bu yola yönlendiren temsilcileridir. Marka trolleri, Wikipedia’ya göre takip eden biçimde tanımlanmaktadır: “Markaları kullanma niyeti olmadan tescil ettiren ve o markayı kullanan diğer kişileri dava etmekle tehdit eden şirketleri tanımlamak için kullanılan küçültücü bir terimdir.” (http://en.wikipedia.org/wiki/Trademark_troll)”



Bir kez tescil ve korumayı elde ettikten sonra, marka ve patent trollerinin yaptıkları her eylem, söz konusu hak ortadan kaldırılana dek, hukuk sisteminin içerisinde, en azından “kanuna uygun” olarak kalmaktadır. Hakların gerçek hak sahibine karşı kullanılması, kullanım niyetinin aslında bulunmaması veya açılan davaların aslında haksız menfaatlere hizmet etmesi gibi savunmalar aleyhlerine dava açılan iyi niyetli üçüncü kişiler ve hatta gerçek hak sahipleri tarafından kullanılsa da, bunların ispatlanması zaman almakta ve kimi zaman yüksek maliyetlere mal olmaktadır. Bu haliyle patent trolleri ve Türkiye’de marifetlerine sıkça şahit olduğumuz marka trolleri, fikri mülkiyet koruması sisteminin istismarını çoğunlukla kanuni zırha kuşanarak sürdürmektedir.

Türkiye’nin yeni tanışmakta olduğu, dünyada ise varlığını bir süredir sürdüren “telif hakkı trolleri” (copyright trolls) ise hukuk sisteminin istismarının bir diğer boyutunu oluşturmaktadır.

Gene Wikipedia’ya dönelim ve telif hakkı trolü kavramının en basit tanımını aktaralım:

“Telif hakkı trolü, sahibi olduğu telif haklarını, dava yoluyla para kazanmak amacıyla haksız derecede agresiflikte ve çıkarcı biçimde ve genellikle eserin ücretli dağıtım amacıyla çoğaltılmasına veya lisanslanmasına izin vermeksizin hukuken başkalarına karşı kullanan kişi veya şirketlere verilen isimdir. Bu tip faaliyetler, yaratıcı eserlerin üretiminin teşvik edilmesi yerine, adaletsizlik suretiyle gelir elde edilmesi ve eser yaratımını teşvik ettiği varsayılan telif hakkı kanunlarında yer alan yüksek yasal ceza hükümlerinin beklenmedik sonuçları nedeniyle eleştirilmektedir.” (https://en.wikipedia.org/wiki/Copyright_troll)

Bu tanım bağlamındaki telif hakkı trollüğü son yıllarda sayısı giderek artan biçimde karşımıza çıkmaktadır. Bloomberg Businessweek’te yayımlanan Don’t Sue Me Like That: The Anatomy of a Copyright Troll” başlıklı 28 Haziran 2021 tarihli yazıda, A.B.D.’nden bir örnek bağlamında telif hakkı trollerinin anatomisi ortaya konulmuştur. Yazının devamında Bloomberg Businessweek makalesinden alıntılarla telif hakkı trollerinden birinin hareket tarzı özetlenecektir. Bakalım sizde de yakın tarihlerde Türkiye’de olan popüler telif hakkı tartışmalarına ilişkin bir çağrışım oluşacak mı?

Telif hakkı trolleri, patent veya marka trollerinden farklı olarak karşılarına büyük firmaları almamaktadır. Bir diğer deyişle amaçları marka trollerinde olduğu gibi, adlarına tescil ettirdikleri ve kullanmadıkları markaları gerçek hak sahiplerine veya markaları piyasada fiilen kullananlara öne sürmek değildir. Veyahut patent trollerinde olduğu gibi genellikle başkalarından elde edilen ve kullanılmayan patentleri, dünya çapında bir araştırma yaptıktan sonra, patent korumasının güçlü olduğu ülkelerde, buluşu bir şekilde kullandıklarını düşündükleri kişilere karşı dava yoluyla öne sürmek de değildir.

Telif hakkı trolleri karşılarına genellikle internette yayın yapan nispeten küçük blogları, siteleri, kanalları ve bireyleri almaktadır. Telif hakkı trolleri; internetten yayın yapan görece küçük ve bağımsız platformlara karşı telif hakkı ihlali gerekçeli seri davalar açarak, yani hukuku, dava ve tazminat tehdidini kullanarak oluşturdukları baskı yoluyla, genellikle dava süreçlerinden korkan bu kişileri “hukuka uygun biçimde” sindirerek, talep edilen tazminattan daha düşük miktarlarda para karşılığında davaları geri çekme önerisi sistemiyle çalışmaktadır. Çok sayıda kişiye karşı açılan davalardan çoğunluğunda karşı taraf, mahkemede “sürünmemek” ve olası dava kaybı halinde yüksek miktarda tazminata mahkum olmamak için, talep edilen uzlaşma miktarını ödeyerek davanın geri çekilmesini kabul etmektedir.

Bloomberg Businessweek makalesinde çizilen anatomi de bu tarife tıpatıp uymaktadır:

Larry Philpot isimli bir fotoğrafçı rock müzik yıldızlarının konser fotoğraflarını çekmekte ve bu fotoğrafları insanların kolaylıkla ulaşabileceği Wikimedia Commons isimli platforma yüklemektedir. Wikimedia Commons kendisini “ücretsiz biçimde kullanılabilecek medya dosyaları platformu” olarak tanımlamaktadır. Wikimedia görselleri Creative Commons lisansları ile yayımlanmaktadır ve bu lisanslara uygun şekilde kullanım halinde kullanıcılar görsellerden ücretsiz biçimde yararlanabilmektedir. Buna karşın eser sahiplerinin kendilerine atıf için özel koşullar belirleme hakkı vardır ve Philpot’un atıf koşulları oldukça karışıktır. Buna ilaveten Philpot, Creative Commons lisanslarının eski bir versiyonunu kullanmaktadır ve bu versiyon lisansı yanlış biçimde (yanlış atıf biçimiyle) kullanan kişilerin sonrasında düzeltme yapmasına imkan vermemektedir.

Philpot (veya ekibi) fotoğrafları kullanan kişileri internetten taramaktadır ve Wikipedia Commons’dan alınarak kullanılan görselin atfının eksik veya yanlış olduğunu tespit edildiğinde, kullanıcıya karşı Philpot’un avukatlarınca dava açılmaktadır. Açılan davalarda talep edilen tazminat ise genellikle görsel başına 150.000 Amerikan Dolarıdır.

Karşısında bir anda dava bildirimini, 150.000 dolarlık tazminat talebini gören ve devamında yaptığı atfın yanlış veya eksik olduğu gerçeğiyle de karşılaşan kullanıcı doğal olarak panik yaşamaktadır. Davaya yanıt vermeyenlere karşı gıyaplarında karar alınmaktadır. Yanıt verenlere karşı ise Philpot’un avukatlarının teklifi gelmektedir: “Birkaç bin dolar (teklif bazen 40.000 dolara kadar gidebilmektedir) öderseniz, davayı geri çekebiliriz.”

Yıldırma amacıyla açılan davalarda karşı taraf avukatları aracılığıyla hukuki mücadeleye başlarsa, Philpot ekibi genellikle davayı takip etmemekte, düşürmekte ve diğer kolay hedeflere yönelerek faaliyetlerine devam etmektedir.

Bireysel blog sahiplerine ve site sahiplerine kelimenin tam anlamıyla hukuki bir tuzak kurulmuştur. Her şey kanuna uygundur, ancak Texas Christian University’den hukuk profesörü Chip Stewart’ın ifadeleri durumu gerçek haliyle açıklamaktadır: “Bu tamamen yasal. Sadece şeytanca.”

Philpot, 2014 yılından bu yana en az 153 dava açmıştır ve bunların çoğunluğu uzlaşma ile sonuçlanmıştır. 2020 yılında açtığı dava sayısı 54’tür ve bu davaların bir kısmında birden fazla fotoğrafın kullanımı iddiası bulunmaktadır.

Gerçekten de şeytani bir plan; insanları tuzağa düşürerek, hiçbir silah veya fiziki güç kullanmadan korkutarak, tamamen yasal biçimde para kazanma yolu öyle değil mi?

Telif hakkı trollüğünün Türkiye’de de yansımaları var, trollerin farklı yollarla ve fakat Philpot örneğinde olduğu gibi dava tehdidi – uzlaşma yöntemiyle hareketleri gözlemleniyor. O yöntemleri aktarmayı başka bir yazıya bırakıyorum, çünkü konunun detaylı bir araştırmanın ardından yazılması elbette ki daha yerinde olacaktır.

Gene de yazıyı bitirirken şunu sormadan edemiyorum, fikri mülkiyet korumasının ana amaçlarından birisi üretmeyi / yaratmayı teşvik olarak ortaya konulmuştur ve bu konuda devletçe yoğun tanıtım ve bilgilendirme yapılmaktadır. Hal böyleyken, telif hakkı trollerinin yaptıklarına göz yumularak, halk genel bakış ve anlayışı bakımından, telif hakkı karşıtı hale getirilmektedir. Peki bu yapılan, sadece hukuka uygun olduğu için tepkisiz kalınması gereken bir davranış biçimi midir?

Önder Erol ÜNSAL

Haziran 2021

unsalonderol@gmail.com

IPR GEZGİNİ CLUBHOUSE’TA #V- “COVİD-19 AŞILARI AÇISINDAN PATENT TARTIŞMALARI”

Covid-19 pandemisi yaklaşık bir buçuk yıldır çeşitli şekillerde gündemi meşgul ederken, son bir aydır bu tartışmaların odağı, aşı patentlerine kaymıştır. IPR Gezgini tarafından düzenlenecek Clubhouse etkinliğinde; tartışmalar, konunun uzmanları tarafından ulusal ve uluslararası mevzuat bakımından incelenecek, gerçekleşebilecek senaryolar değerlendirilecek ve Covid-19 özelinde ilerleyen tartışmaların, fikrî mülkiyet hukukuna olası etkileri ele alınacaktır.

Belirtilen hususları uzmanlarından dinlemek üzere konuyla ilgilenen herkesi, Clubhouse uygulaması IPR Gezgini kulübünde 14 Mayıs Cuma gecesi saat 21.00’de gerçekleştireceğimiz “COVİD-19 AŞILARI AÇISINDAN PATENT TARTIŞMALARI” etkinliğimize bekliyoruz.

Toplantının Clubhouse bağlantısını sizlerle ayrıca paylaşacağız; bu veya gelecek etkinliklerimizi atlamamak için Clubhouse’da IPR Gezgini hesabını takibe almayı unutmayın.

Katılımınız ve katkılarınız bizim için değerlidir. Etkinliğin ilgililere faydalı olmasını dileriz.

IPR Gezgini

Mayıs 2021

iprgezgini@gmail.com

IPR GEZGİNİ CLUBHOUSE’TA #V- “COVİD-19 AŞILARI AÇISINDAN PATENT TARTIŞMALARI”

Covid-19 pandemisi yaklaşık bir buçuk yıldır çeşitli şekillerde gündemi meşgul ederken, son bir aydır bu tartışmaların odağı, aşı patentlerine kaymıştır. IPR Gezgini tarafından düzenlenecek Clubhouse etkinliğinde; tartışmalar, konunun uzmanları tarafından ulusal ve uluslararası mevzuat bakımından incelenecek, gerçekleşebilecek senaryolar değerlendirilecek ve Covid-19 özelinde ilerleyen tartışmaların, fikrî mülkiyet hukukuna olası etkileri ele alınacaktır.

Belirtilen hususları uzmanlarından dinlemek üzere konuyla ilgilenen herkesi, Clubhouse uygulaması IPR Gezgini kulübünde 14 Mayıs Cuma gecesi saat 21.00’de gerçekleştireceğimiz “COVİD-19 AŞILARI AÇISINDAN PATENT TARTIŞMALARI” etkinliğimize bekliyoruz.

Toplantının Clubhouse bağlantısını sizlerle ayrıca paylaşacağız; bu veya gelecek etkinliklerimizi atlamamak için Clubhouse’da IPR Gezgini hesabını takibe almayı unutmayın.

Katılımınız ve katkılarınız bizim için değerlidir. Etkinliğin ilgililere faydalı olmasını dileriz.

IPR Gezgini

Mayıs 2021

iprgezgini@gmail.com

HUKUKTA YAPAY ZEKÂ UYGULAMALARI ÇERÇEVESİNDE GELECEKTE HUKUK ÖĞRETİMİ VE AVUKATLIK MESLEĞİ


Hukukun bilim olup olmadığı geçmişten bu yana hukuk felsefecileri tarafından tartışılmış, ancak hukukta tek bir doğru olmadığı göz önüne alındığında bu tartışmaların da tek bir sonuca odaklanmadığı görülmüştür. Günümüzde hukukun, hukuk teknolojileri ve algoritmalar ile doğal bilimlere daha önce hiç yaklaşmadığı kadar yaklaştığı düşünülürse, bu tartışmalara yeni bir boyut eklenebilecektir. Nitekim yazının genelinde açıklanmaya çalışılan hukuk öğretimi ve hukuk uygulaması açısından tasarlanan gelecek alternatifi, hukuk öğretiminde doğa bilimleri öğretimleri gibi deneysel temelli bir yönelim benimsenmesi, hukuk mesleklerinde ise özellikle avukatlık mesleğinde avukatın rolünün değişmesi olabilecektir. Bu bağlamda tartışılması gereken başka bir konu da hukuk dilinin algoritma ile ifade edilip edilemeyeceğidir. Bu yazıda öne sürülen görüşe göre hukuk dili bilgisayar dilinden farklı olarak bir ve sıfırlar, yani doğru ve yanlışlar olarak ifade edilmenin çok daha ötesinde olmakla birlikte, bu dile geleneksel kalıptan sıyrılarak farklı bir açıdan bakılması da önem arz etmektedir.


Hukuk fakülteleri, diğer fakültelerin yanında genellikle geleneksel ve değişime kapalı olarak görülür. Benzer şekilde avukatlık mesleği de kimileri tarafından diğer meslek gruplarına nazaran daha yavaş değişen, özellikle teknolojiye ayak uyduramayan bir meslek olarak nitelendirilebilir. Ancak uzun senelerdir değişmeyen müfredat ile ilerleyen ve temelde hukuk kuralının açıklanmasına dayanan hukuk öğretimini dahi değişime zorlayabilecek bir dönüm noktası bizi bekliyor olabilir.  Bu yazıda, teknolojinin vardığı son noktada algoritmaların avukatlık hizmetinin büyük sayılabilecek bir bölümünü yerine getireceği alternatif ancak beklenen bir gelecekte hukuk fakültelerindeki öğretimin ve avukatlık mesleğinin ne yönde ve nasıl değişebileceğine ilişkin bir düşünce açıklanmaya çalışılacaktır.

I. Günümüz Hukuk Öğretimine Bir Eleştiri ve Gelecekte Hukuk Öğretimine İlişkin Bir Tahmin

James Moliterno, The Future of Legal Education isimli makalesinde, Amerikan hukuk eğitiminin 19. yüzyılın sonlarına doğru Christopher Columbus Langdell’in öncülüğünü yaptığı reformdan beri özünde aynı kaldığından bahsedilerek, “statükodan menfaati olan öğretim üyeleri ve muhalefet uğruna değişime karşı çıkan gelenekçi avukatlar” açısından hukuk öğretiminin son derece yolunda olduğunu belirterek bu değişmeyen müfredat düzeni eleştirilmiştir.[1]  

Bu noktada, pozitivist hukuk yaklaşımına sahip olan Langdell’in hukuk eğitimine getirdiği yenilikten ve Amerikan hukuk eğitiminin gelişiminden bahsetmekte fayda olacaktır. Harvard Law School’un ilk dekanı olan Langdell, 1871’de yayınladığı A Selection of Cases on the Law of Contracts adlı kitabında, bilimsel metodoloji çerçevesinde case metodunu benimseyerek hukuk eğitimini sistematik biçimde müfredata yerleştirilmiş davaların bilimsel bir şekilde incelenmesi ve tümevarım yöntemi ile davalar üzerinden hukukun genel ilkelerine varılması üzerine kurmuş ve bu sistemin ilk uygulayıcısı olmuştur.[2] Landgell’in reformundan  önceki hukuk eğitiminin anlatıldığı kaynaklarda[3] artık tarih olduğundan bahsedilen bu sistemden “Profesörler sınıflarda ders anlatır ve öğrencilerden not almalarını isterlerdi.”,  “Ders kitabının ezberlenmek üzere ayrılmış belirli kısımları hakkında öğrenciler sınava tabi tutulurlardı.”, “Hukuk kuralları üzerine tartışma nadirdi, bu kuralların anlatıldığı ders kitaplarında hukukun kurallarının mutlak doğruluğu varsayılırdı.” şeklinde bahsedildiği görülecektir.

Oysa ki, ABD’de 1870’den öncesine karşılık gelen bu hukuk eğitim modeli bugün bize oldukça tanıdıktır. Nitekim bugün Türk hukuk öğretim sistemi büyük oranda, hatta tamamen demek de fazla cesurca bir söylem olmayacaktır, Profesörlerin derste anlattıkları gerçekliği çoğunlukla sorgulanmayan pozitif hukuk kurallarının ders kitaplarından takibi ve sonrasında sınavlarda test edilmesi şeklinde tek yönlü bir anlayışla devam etmektedir.  Görüldüğü üzere, temelde belli kesimlerin menfaatlerine hizmet eden hukuk öğretiminin değişiminin itici bir güç olmadan kendiliğinden gerçekleşmesini beklemek gerçekçi bir yaklaşım olmayacaktır.

Ancak, bütün bir sistemi değişime zorlayabilecek güçteki değişimin çok da uzak olmayan bir gelecekte bizi beklediğini ileri sürülebilecektir. Nitekim hukuk teknolojilerinin hukuk mesleklerine entegrasyonu sonucunda ortaya çıkan değişimin, hukuk öğretimi ve pratikteki hukuk meslekleri arasında bir uçurum yaratması, hukuk öğretiminde bir değişimi zorunlu kılabilir. Bu açıdan, azalan iş olanakları neticesinde çok daha az hukuk fakültesi mezununun hukuk mesleğini geleneksel olmayan şekilde yürütme imkanı bulabileceği alternatif gelecekte, hukuk fakültelerinin öğrencileri var olan kalıpların dışında düşünmeye iterek, tartışmacı bir yaklaşım ile çözüm üretmeye yönelik geliştirmesi gerekliliği ortaya çıkacaktır. Zira geleneksel hukuk fakültelerindeki kural merkezli eğitimin, mezun olan bir öğrenciye pratik anlamda bir fayda sağlamadığı senaryoda, hukuk fakültesi mezunlarının halihazırda algoritmalar tarafından gerçekleştirilen geleneksel avukatlık hizmetinin dışında yaratıcı düşünce ve algoritmalar tarafından değerlendirilemeyecek karmaşık hukuki bilgi gerektiren görevlerde yer almaları gerekecektir.

Bununla beraber, hukuk teknolojilerinin hukuk mesleklerine entegre olması ve hukuk uygulamasının farklı boyutlara taşınması, hukuk fakültelerinde bilgisayar bilimi temelli derslerin müfredata alınması ile sonuçlanabilir. Bu yönde bir müfredatın oluşturulmasının ise ancak hukukçular ile birlikte bilgisayar bilimi gibi diğer disiplinlerin yardımı ile olacağı açıktır. Konu ile ilgili Thomas Gordon, Artificial Intelligence and Legal Theory at Law Schools isimli makalesinde, günümüzde hukuk ve bilgisayar bilimi arasında disiplinlerarası bir konumda olan yapay zekanın, hukuk fakültelerinde hukuk teorisi (legal theory) nin bir parçası haline getirilerek hukukun bir alt dalı olması fikrini öne sürmüştür.[4] Böylece pozitivist bir bakış açısıyla legal theory’nin hukuk felsefesinden sıyrılıp daha bilimsel bir yapıya kavuşturulması önerilmiştir, ki bu da bizi Hans Kelsen’in hukuku gerçek bir bilim seviyesine yükselterek bütün bilimlerin ortak noktası olan objektifliğe ulaştırmayı hedefleyen görüşüne götürür.

Belli hukuk uygulamalarının bilgisayar diline dökülmesi ve hukuk fakültelerinde bu uygulamaların da öğretilmesi, hukuku geleneksel hukuk anlayışından uzaklaştırarak pozitif bilimlere daha çok yaklaştıracaktır. Öyle ki, hukuk fakültelerinin ikinci fakülte olduğu ABD modeli hukuk öğretiminde, gelecekte mühendislik, matematik, fizik veya bilgi teknolojileri gibi pozitif bilim öğretim geçmişi olan adayların hukuk fakültelerine girişte daha avantajlı olacağı tahmin edilmektedir.[5]

Görüldüğü üzere, gelecekte hukuk mesleklerini de yakından etkileyecek olan yapay zeka ve hukuk teknolojilerinin kötüye kullanılmaları veya kişisel verileri ihlali gibi risklerinin giderilmesi için ihtiyaç duyulan hukukçuların bu teknolojilere hakim olarak yetiştirilmeleri önem arz edecektir. Bu yönde bir gelişim için de diğer disiplinlerle işbirliği ve akademide pratikte yer alan hukuk uygulayıcılarının yer alması da hukuk öğretimi ve hukuk pratiğini birbirine yaklaştırmak için gerekli bir adım olacaktır.

II. Gelecekte Avukatlık Hizmetinin Yürütülmesi

Bu denemenin genelinde hukuk teknolojileri ve algoritmalar  açısından bahsedilen “gelecek” aslında tamamen hayal ürünü alternatif bir uzak zaman olmaktan çok şimdiyi yansıtmaktadır. Bugün söz konusu algoritmalar azımsanamayacak kadar fazla hukuk uygulayıcısı tarafından kullanılmakta olup bunların hukuk mesleklerinin geneline yayılması da teknolojinin gelişme ve ulaşılabilir olma hızı bakımından uzak görünmemektedir. Hukukçuların bu süreçteki etkisi ise, en azından şu aşamada, mesleklerinin yapay zeka tarafından ele geçirilmesi ihtimalini sorgulamaktansa, bu algoritmaların daha hızlı hizmet sunmaları karşılığında tehdit ettiği gizlilik ve kişisel özgürlükler alanlarının güvence altına alınması olmalıdır. Nitekim söz konusu uygulamaların yaygınlaşması, beraberinde getirecekleri risklerin kontrol altında tutulması için hukuk kurallarının getirilmesini de zorunlu kılacaktır.

Bununla birlikte, özellikle avukatlık mesleğinin karmaşık hukuk bilgisi gerektirmeyen ve niceliğe dayanan alanlarında algoritmalar ile otomatikleşeceği gerçeğinin de göz önüne alınması ve avukatlık hizmetinde avukatlara ihtiyaç duyulan kapsamın daralacağının kabulü gerekmektedir. Gerçekten de, yapılan araştırmalar yakın gelecekte sıradan avukatın günlük işlerinin %39’unun programlar tarafından yerine getirilebileceğini göstermektedir.[6] Bu açıdan hukuk mesleklerinin geleceğini irdelemeden önce günümüzde geliştirilen ve kullanılan algoritmaların bazılarını görmekte fayda olacaktır.[7]

Bu algoritmalardan en çok bilineni ROSS Intelligence[8] doğal dil işleme yazılımı ile kullanıcı tarafından sorulan sorulara ilişkin milyonlarca veriyi barındıran veri sisteminde yasal araştırma yapmakta ve avukatın yapacağı araştırmadan çok daha kısa sürede ve daha az maliyetle kullanıcıya sunmaktadır. Halihazırda icra-iflas, fikri mülkiyet, aile, vergi ve iş hukuku alanlarında pek çok kullanıcı tarafından kullanılmaktadır. Nitekim ABD merkezli en büyük hukuk firmalarından Baker Hostetler, ROSS Intelligence’yi icra iflas departmanına 50 avukatın hizmetinde yasal araştırmacı olarak katmıştır.[9] Medyada yer alan haberlerde  ROSS’un kariyerine yeni başlamış avukatların yerini doldurduğu vurgulanması[10] da gerekçelerimizi destekler niteliktedir.

LawGeex[11], doğal dil işleme yazılımı ile avukatlar tarafından okunması dahi günler alacak sözleşmeleri, bu sürenin yüzde seksenini tasarruf ederek incelemek, işlemek ve yorumlamak üzere geliştirilmiş iken; bir başka uygulama olan LegalZoom[12] avukat tutmak zorunda olmadan kullanıcılar için belirli yasal belgeleri oluşturabilen bir algoritmadır. Bu belgelerin arasında marka ve patent başvuru belgeleri, şirket sözleşmesi, kira sözleşmesi, hizmet sözleşmesi gibi belli başlı sözleşme tipleri bulunur. Lex Machina[13] ise sisteminde barındırdığı milyonlarca sayfalık emsal karar, hakimler, avukatlar, taraflar ve dava konuları ile geliştirdiği makine öğrenmesi ile önüne gelen olayın dava sürecini, süresini ve kazanma şansını ortaya koyar. Belirli hakimlerin daha önce benzer konularda verdiği kararları, belirli avukatların davalardaki başarı yüzdelerini saniyeler içinde kullanıcıya sunar.

Yukarıda örneklenmeye çalışılan, bugün halihazırda kullanılmakta olan ve yakın zamanda ulaşılabilirliği hızla artacak olan algoritmaların, en azından öngörülebilir süre içinde avukatlık mesleğini yok etmesi mümkün görünmese de avukatların rolünü değiştireceği yorumu gerçek dışı olmayacaktır. Ayrıca belirtmek gerekir ki, avukatlık hizmetinin, düşük karlı ve karmaşık bilgi ve yorum gerektirmeyen faaliyet alanlarında etkinliğinin söz konusu algoritmalar nedeniyle azalmasının yanında bu algoritmaların yeni faaliyet alanları ortaya çıkarması da bir ihtimal olabilir. Nitekim bu teknolojilerin kullanılması sürecinde algoritmaya yüklenen veri setlerinin kontrolü, kötüye kullanılmasının engellenmesi, kişisel verilerin korunması gibi alanlarda hukukçulara ihtiyaç artacaktır. Bu noktada yukarıda bahsedildiği gibi hukuk teknolojilerine hakim ve çözüm üretebilen hukuk fakültesi mezunları çok daha avantajlı olacaktır.

Bununla birlikte, değişimi ve teknolojik uygulamaları reddeden hukuk bürolarının hızla müvekkil kaybedeceği tahmin edilmekte olup, iddialı bir görüş de bu büroların sonunun, alanındaki yeni teknolojileri reddederek geleneksel üretim yöntemini takip eden Kodak firmasının piyasada  yok oluşuna benzetilmesi yönündedir.[14] Ancak bu senaryoyu, hukuki bir hizmeti tamamen mekanik olan bir hizmetle karşılaştırmak doğru olmayacağından eleştirmek mümkündür. Hukuk, içinde algoritmalar aracılığıyla otomatikleştirilmesi mümkün olmayan pek çok unsuru da barındırmaktadır. Bilgisayar dili, en temel anlamı ile 1 ve 0 rakamlarından oluşan kodlarla ifade edilmektedir. Bu durumda sadece iki seçenek, doğru ve yanlış bulunmaktadır. Hukuk dilini ise bu kadar rasyonel şekilde ifade etmek her zaman mümkün olmayabilir. Nitekim, hukuk kuralları içinde pek çok gri alan da barındırır.

Esasen doğal hukuk anlayışının bir yansıması olarak hukuk diline yerleşmiş ve doğal dilde dahi tanımlanması ve kapsamı belirlenemeyen bazı terimler bulunur. Bunlara örnek olarak hukuk kurallarında yer alan “hakkaniyet”, “iyiniyet”, “dürüstlük kuralı” gibi kavramlar gösterilebilir. Esasında, temelinde doğal hukuk yansıması çerçevesinde ahlak kurallarını içeren bu kavramların bilgisayar diliyle belli formüllere sığdırılması mümkün değildir. Halbuki, hukuki pozitivizmi kabul ettiğimizde ve hukuk kurallarına değer kavramı dışında biçimsel olarak yaklaştığımızda bunların bilgisayar dilinde ifadesi de mümkün olmalıdır. Zira modern hukukta “hakkaniyet”,  “iyiniyet” gibi  ilkelere yer  olmadığı dahi iddia edilebilir. Fikrimizce, hukuk ve bilimin özellikle yapay zeka uygulamaları aracılığı ile birbirine giderek yaklaştığı dönemde bu tartışmalar da geride kalacak ve hukuk kurallarının biçimsel yönü daha baskın hale gelecektir.

Özetle, avukatlık mesleği uygulaması gelecekte farklı boyutlara ulaşacak ve özellikle kariyerlerine yeni başlayan ve hukuk bürolarında junior pozisyonunda yer alan avukatların yaptıkları işlerin azımsanamayacak bir bölümü algoritmalarca büyük bir zaman tasarrufu ile yerine getirilebilecektir. Bu durum hukuk bürolarının istihdamını elbette ki etkileyecektir. Serbest avukatlıkta da benzer şekilde müvekkillerin algoritmalar sayesinde avukatla aynı bilgiye ulaşabileceği işlerin değeri kalmayacağından hukuk hizmetinin kapsamı daralacaktır. Bu kapsamda avukatlık mesleğinin daha ileri seviyeye taşınarak daha proje kapsamlı, yaratıcı çözümler ve karmaşık hukuki bilgi gerektiren bir hale gelmesi mümkün olacaktır. Ancak bu durum avukatlık mesleğinin yok olacağı şeklinde yorumlanmamalıdır, zira hukuk teknolojilerinin tüm sektörü domine ettiği uzak senaryoda dahi bu teknolojilerin kullanımına dair pek çok hukuki uyuşmazlıkta yine avukatlara ihtiyaç duyulacaktır. Her halde hukuk uygulamasında yer alan kişilerin yapay zeka ve bilgisayar teknolojilerine aşina ve bunlardan yararlanabilir hale gelmesi gelecekte hukuk mesleklerinin rolünü belirlemek adına önem arz etmektedir.

Betül ÖZBEK

Mayıs 2021

betulozbek9@gmail.com


[1] Moliterno, James E. “The Future of Legal Education Reform.” Pepperdine Law Review, vol. 40, no. 2, February 2013, p. 423-436. HeinOnline. Accessed 13.10.2020, http://heinonline.org/HOL/Page?handle=hein.journals/jled46&div=12 (Bilkent University Library ISSN:0022-2208), p.426.

[2] Speziale, Marcia. “Langdell’s Concept of Law as Science: The Beginning of Anti-Formalism in American Legal Theory.” Vermont Law Review, vol. 5, no. 1, Spring 1980, p. 1-38. HeinOnline, Accessed 13.10.2020, http://heinonline.org/HOL/Page?handle=hein.journals/vlr5&div=6 , (Bilkent University Library ISSN:0145-2908)

[3] Kimball, Bruce A. “The Langdell Problem: Historicizing the Century of Historiography, 1906-2000s.” Law and History Review, vol. 22, no. 2, Summer 2004, p. 277-338. HeinOnline, Accessed 13.10.2020,  https://heinonline.org/HOL/P?h=hein.journals/lawhst22&i=299 (Bilkent University Library ISSN: 1939-9022) ; Redlich, Josef. Common Law and the Case Method in American University Law Schools: A Report to the Carnegie Foundation for the Advancement of Teaching. New York, The Foundation, Accessed 13.10.2020,  HeinOnline, https://heinonline.org/HOL/P?h=hein.beal/colacsmth0001&i=1, (Bilkent University Library ISSN:0145-2908)

[4] Gordon, Thomas. “Artificial Intelligence and Legal Theory at Law Schools”, Accessed: 20.10.2020, https://citeseerx.ist.psu.edu/viewdoc/download?doi=10.1.1.88.6437&rep=rep1&type=pdf

[5] Reid, Melanie. “A Call to Arms: Why and How Lawyers and Law Schools Should Embrace Artificial Intelligence.” University of Toledo Law Review, vol. 50, no. 3, 2019, p. 477-490. HeinOnline, Accessed: 13.10.2020, p.483, (Bilkent University Library ISSN: 0042-0190)

[6] ibid, p.488.

[7] Semmler, Sean, and Zeeve Rose. “Artificial Intelligence: Application Today and Implications Tomorrow.” Duke Law & Technology Review, 16, 2017-2018, p. 85-99. HeinOnline, Accessed: 20.10.2020, https://heinonline.org/HOL/Page?handle=hein.journals/dltr16&div=4&g_sent=1&casa_token=&collection=journals , p.88 ; Reid, Melanie, p.480-48.

[8] ROSS, https://rossintelligence.com

[9] Law Firm BakerHostetler Hires A ‘Digital Attorney’ Named ROSS, https://www.forbes.com/sites/amitchowdhry/2016/05/17/law-firm-bakerhostetler-hires-a-digital-attorney-named-ross/?sh=6639388578c4

[10] Meet ‘ROSS,’ The Newly Hired Legal Robot, https://www.washingtonpost.com/news/innovations/wp/2016/05/16/meet-ross-the-newly-hired-legal-robot/

[11] LAWGEEX, https://www.lawgeex.com

[12] LEGALZOOM, https://www.legalzoom.com

[13] LEX MACHINA, https://lexmachina.com/legal-analytics

[14] Semmler, Sean, and Zeeve Rose, p.97.


KAYNAKÇA

Gordon, Thomas. “Artificial Intelligence and Legal Theory at Law Schools”, Accessed: 20.10.2020, https://citeseerx.ist.psu.edu/viewdoc/download?doi=10.1.1.88.6437&rep=rep1&type=pdf

Kimball, Bruce A. “The Langdell Problem: Historicizing the Century of Historiography, 1906-2000s.” Law and History Review, vol. 22, no. 2, Summer 2004, p. 277-338. HeinOnline, Accessed 13.10.2020,  https://heinonline.org/HOL/P?h=hein.journals/lawhst22&i=299 (Bilkent University Library ISSN: 1939-9022) ;

Moliterno, James E. “The Future of Legal Education Reform.” Pepperdine Law Review, vol. 40, no. 2, February 2013, p. 423-436. HeinOnline. Accessed 13.10.2020, http://heinonline.org/HOL/Page?handle=hein.journals/jled46&div=12 (Bilkent University Library ISSN:0022-2208), p.426.

Redlich, Josef. Common Law and the Case Method in American University Law Schools: A Report to the Carnegie Foundation for the Advancement of Teaching. New York, The Foundation, Accessed 13.10.2020,  HeinOnline, https://heinonline.org/HOL/P?h=hein.beal/colacsmth0001&i=1, (Bilkent University Library ISSN:0145-2908)

Reid, Melanie. “A Call to Arms: Why and How Lawyers and Law Schools Should Embrace Artificial Intelligence.” University of Toledo Law Review, vol. 50, no. 3, 2019, p. 477-490. HeinOnline, Accessed: 13.10.2020, p.483, (Bilkent University Library ISSN: 0042-0190)

Semmler, Sean, and Zeeve Rose. “Artificial Intelligence: Application Today and Implications Tomorrow.” Duke Law & Technology Review, 16, 2017-2018, p. 85-99. HeinOnline, Accessed: 20.10.2020, https://heinonline.org/HOL/Page?handle=hein.journals/dltr16&div=4&g_sent=1&casa_token=&collection=journals

Speziale, Marcia. “Langdell’s Concept of Law as Science: The Beginning of Anti-Formalism in American Legal Theory.” Vermont Law Review, vol. 5, no. 1, Spring 1980, p. 1-38. HeinOnline, Accessed 13.10.2020, http://heinonline.org/HOL/Page?handle=hein.journals/vlr5&div=6 , (Bilkent University Library ISSN:0145-2908)

Yararlanılan İnternet Siteleri:

ROSS, https://rossintelligence.com

LAWGEEX, https://www.lawgeex.com

LEGALZOOM, https://www.legalzoom.com

LEX MACHINA, https://lexmachina.com/legal-analytics

Law Firm BakerHostetler Hires A ‘Digital Attorney’ Named ROSS, https://www.forbes.com/sites/amitchowdhry/2016/05/17/law-firm-bakerhostetler-hires-a-digital-attorney-named-ross/?sh=6639388578c4 Meet ‘ROSS,’ The Newly Hired Legal Robot, https://www.washingtonpost.com/news/innovations/wp/2016/05/16/meet-ross-the-newly-hired-legal-robot/

Covid-19 Gerekçesi ile TRIPS’in Askıya Alınması Talebi Hakkında Son Gelişmeler

Uzun süredir dünya gündeminde ilk sırayı Covid-19 Salgını (“Salgın”) işgal etmektedir. Salgının ilk günlerinde bulaşının nasıl gerçekleştiği, Salgından korunma ve tedavi yöntemleri gündemin ilk sırasında yer alırken, ilerleyen günlerde aşı çalışmalarındaki gelişmeler gündemin ilk sıralarını devralmıştır. Bugün itibarıyla sınırlı sayıda da olsa Salgını önlemeye yönelik aşılar mevcut olup aşıya erişim sorunu gündemi işgal etmektedir.

Bugün itibarıyla en az bir doz aşılanan insan sayısının nüfusa oranı İsrail’de %63, İngiltere’de %51, A.B.D.’nde %44, Şili’de %43, Kanada’da %34, Almanya’da %28, İsveç ve Norveç’te %25, Fransa’da %23, İran’da %1, Pakistan’da %0,9, Afganistan’da %0,6, Sudan’da %0,3 olup Afrika ülkelerinde ya %1’in altında ya da aşılanmaya hiç başlanılmamış durumdadır[1].

Halihazırda üretilen aşıların %80’i gelişmiş ülkeler tarafında alınmış olup, sadece %0,2’si yoksul ülkelere ulaşmıştır. Aşılara ulaşmada ülkeler arasındaki gelir seviyelerine bağlı bu muazzam dengesizlik, aşılara ilişkin patentler konusunda TRIPS korumasının askıya alınması talebi ve zorunlu lisans dahil birçok tartışmaya yol açmaktadır.

Özellikle TRIPS korumasının geçici olarak askıya alınması konusundaki gelişmeler oldukça yoğunlaşmış ve konuyla ilgili gelişmeler, IPR Gezgini’nde Önder Erol ÜNSAL ve Gonca ADALI BAŞMAKCI tarafından hazırlanan 12 Nisan 2021 tarihli makale[2] ile gündeme taşınmıştır.

Bu yazıda yine TRIPS korumasının askıya alınmasına ilişkin olup, konu hakkındaki yeni gelişmeleri ve tarafların gerekçelerini içerecektir.

Salgının durdurulması, önlenmesi ve tedavisine ilişkin ürünler için TRIPS korumasının askıya alınmasına yönelik Hindistan ve Güney Afrika Cumhuriyeti tarafından 2 Ekim 2020 tarihinde Dünya Ticaret Örgütü’ne (“WTO”) sunulan öneri[3] (“Öneri”) ilk olarak Kenya, Mozambik, Pakistan, Bolivya, Venezuela, Moğolistan, Zimbabve, Mısır, Afrika Grubu ve Az Gelişmiş Ülkeler Grubu tarafından desteklenmiş ve bugün itibarıyla 100 civarında ülke tarafından desteklenmektedir.

Bahse konu Öneri sadece Salgına yönelik ilaç ve aşıları kapsamamakta, bu aşı ve ilaçların üretimine, dağıtımına ve uygulanmasına yönelik bileşenler ve ekipmanlar, aşı ve ilaçların araştırılması, geliştirilmesi, üretilmesi, dağıtılması ve uygulanması için gerekli her tür ürün açısından da TRIPS korumasının askıya alınması istemini içermektedir. Yine öneri test kitleri, tıbbi maskeler, kişisel korunma ekipmanları (PPE) ve vantilatör gibi Salgına ilişkin olarak kullanılan birçok diğer malı da kapsamaktadır. Öneri, sadece patentlerle sınırlı olmayıp bahsedilen bileşen, ekipman ve mallara yönelik tasarım, telif hakkı ve kamuya sunulmamış bilgiler açısından da korumanın askıya alınması talebini içermektedir.

Öneriyi savunanların gerekçelerinden bazıları özet olarak şunlardır:

(1)   Fikri ve sınai hakların korunması ile insan ölümlerinin önlenmesi arasında bir tercih durumu bulunmaktadır ve bu tercih insan ölümlerinin önlenmesi yönünde kullanılmalıdır. Bu da önerinin kabul edilmesini gerektirmektedir.

(2)   Önerinin kabul edilmesi durumunda aşı üretimi artacak, aşıya ulaşım çok daha kolay ve çok daha kısa sürede olacaktır.

(3)   Aşı ve ilaca erişim konusunda ülkeler arası gelir dağılımına bağlı büyük dengesizlik azalacaktır.

(4)   Aşıya erişimin bazı ülke ve bölgelerde gecikmesi veya hiç mümkün olmaması, virüsün değişmesine ve dolayısı ile mevcut aşı ve ilaçlara karşı daha dirençli hale gelmesine imkan vermektedir.

Öneriye karşı olanların gerekçelerinden bazıları ise özet olarak şunlardır:

(1)   TRIPS korumasının kaldırılması, gelecekte de benzer sınırlamalar için emsal olarak kullanılacak ve netice olarak fikri ve sınai haklara sağlanan korumayı zayıflatacaktır.

(2)   Öneri kapsamında sadece COVID-19’la ilgili aşı ve ilaçlar bulunmamakta, bunun dışında salgınla mücadeleye ilişkin her tür bileşen, makine ve ekipman da bulunmaktadır. Aşıların üretiminde kullanılan yüzlerce bileşenden çoğu farklı birçok ilaç ve sektörde kullanılan bileşenlerdir. Öneri kapsamındaki diğer makine ve ekipmanlar için de durum farklı değildir.

(3)   COVID-19 ile mücadele için gerekli bileşen, aşı, ilaç, cihaz ve ekipmanlara sağlanan TRIPS korumasının aşıya ve tedaviye erişimi engellediğini savunan ülkeler, TRIPS korumasının kaldırılmasını talep etmek yerine, TRIPS’in 31 inci maddesi kapsamında zorunlu lisans yoluyla zaten çözüm bulabilirlerdi. Böyle bir imkan varken bunu kullanmak yerine çok geniş kapsamdaki bileşen, cihaz ve ekipman açısından patent, tasarım, telif hakkı koruması ile kamuya sunulmamış bilgilere sağlanan korumaların askıya alınmasını talep etmek anlamlı durmamaktadır.

(4)   COVID-19 ile mücadeleye yönelik bileşen, aşı, ilaç, cihaz ve ekipmanlar açısından TRIPS korumasının askıya alınması, gelecekte meydana gelebilecek muhtemel salgınlarla mücadele amacıyla yapılacak yatırımları azaltacak ve çözüme ulaşma sürelerini uzatacaktır. Çünkü büyük emek ve harcamalarla elde edilen yeniliklerin ellerinden alınacağı ihtimali altındaki sektör, bu emek ve harcamaları yapmaya isteksiz olacaktır.

(5)   Aşıya erişimde yaşanan sıkıntılar bahane edilerek diğer birçok ilaç ve sektöre de ilişkin olan birçok bileşen, aşı, ilaç, cihaz ve ekipmanlar açısından TRIPS koruması askıya alınmaya çalışılmaktadır.

(6)   Aşı üretiminin azlığının birçok sebebi bulunmaktadır. Bunların başında ara mal ve malzemelerin kıtlığı, üretim için gerekli altyapı ve yetişkin insan kıtlığı, dağıtım ve uygulama sorunları yer almaktadır. Aşı bileşenlerinin bazıları birçok değişik sektörde de kullanılan bileşenler olup muazzam sayıda aşı üretimi talebi ile bu bileşenler için oluşan talep, arz miktarının çok üzerindedir. Bunların hiçbiri, TRIPS ile sağlanan koruma ile alakalı değildir.

(7)   Aşı üretimi oldukça kapsamlı altyapı ve yetişmiş insan gerektirmektedir. Alışılmış ihtiyaçlara yönelik aşı üreten tesisler, standart işlerinin yanında COVID-19 aşısını üretmeye çalışmaktadır. Yeni bir teknoloji olan mRNA aşılarının üretimi oldukça farklı altyapı ve yetişmiş insan gerektirmektedir. Dolayısı ile Önerinin kabul edilmesi, klasik teknoloji ile üretilen aşı miktarı ile yeni bir teknoloji olan mRNA aşılarının üretim miktarını da kısa ve orta vadede artırmayacaktır.

Önerinin kabul edilip edilmeyeceği hususunda ABD yönetiminin tavrının oldukça önemli olacağı anlaşılmaktadır. Öneriye Trump yönetimi açıkça karşı idi. Biden yönetimi ise henüz bir pozisyon belirlemiş değildir. Hem öneriyi destekleyenler ve hem de öneriye karşı olanlar tarafından Biden yönetimi üzerinde büyük baskı kurulmaktadır. Nisan ayı içinde Fransa eski Cumhurbaşkanı François Hollande ve İngiltere eski başbakanı Gordon Brown dahil 170’ten fazla eski devlet yöneticisi Biden’e ortak bir mektup yazarak Öneriyi desteklemesini talep etmişlerdir. ABD’de Demokrat Partili 10 Senatör ile 100’den fazla Temsilciler Meclisi üyesi de Biden’e mektup yazarak Öneriyi desteklemesini talep etmişlerdir. Ticaret ve sanayi örgütleri ile ilaç sektörü de öneriye karşı çıkılması talebiyle Biden nezdinde girişimlerde bulunmaktadır. Bu girişimlerde Öneri karşıtlarının yukarıda sayılan gerekçeleri dışında ABD’ye özgü diğer bazı nedenler de gündeme getirilmektedir. ABD’ye özgü bu diğer nedenlerden bazıları şunlardır:

(1) ABD yönetimi aşı araştırma ve geliştirmesi için ilaç şirketlerine ABD halkının 12 milyar Dolar’ını vermiştir. Bu harcamanın karşılığının ülkede kalması için Öneriye karşı çıkılmalıdır.

(2) Önerinin kabul edilmesi durumda birçok diğer ilaç, hastalık ve sektörde de kullanılan bileşen, aşı, ilaç, cihaz ve malzemeler açısından TRIPS koruması kalkacağı için bu durum, ABD ilaç firmalarının birçok avantajını ortadan kaldıracak ve dolayısı ile gelecekte bu firmaların rekabet gücünü azaltacaktır[4].

Öneri, WTO TRIPS Konseyi’nin 10-11 Mayıs 2021 tarihlerindeki olağan toplantılarının ana gündemi olacaktır. Orada bir sonuca ulaşılmaması durumunda Konsey’in 8-9 Haziran 2021 tarihli toplantısında tekrar görüşülecektir.

Önerinin önümüzdeki hafta başında WTO TRIPS Konseyi’nde görüşülecek olması, tarafların ABD yönetimi nezdindeki faaliyetlerini artırmıştır. Biden yönetiminin önümüzdeki günlerde Öneri konusunda bir pozisyon belirleyip açıklaması beklenmektedir.

Abdurrahim AYAZ

Mayıs 2021

abdurrayaz@gmail.com


[1] İstatistikler, https://ourworldindata.org/covid-vaccinations  linki ile ulaşılabilecek internet sayfasından 4 Mayıs 2021  tarihinde alınmıştır.

[2] Belirtilen makaleye https://iprgezgini.org/2021/04/12/dunya-ticaret-orgutunde-covid-19-gundemi-salginla-mucadelede-trips-muafiyetleri-istemi/ linki ile ulaşılabilir.

[3] Öneri metnine WTO sitesinde https://docs.wto.org/dol2fe/Pages/SS/directdoc.aspx?filename=q:/IP/C/W669.pdf&Open=True linki ile ulaşılabilir.

[4] ABD’nin Öneriye karşı yaklaşımına ilişkin bilgilerin bazıları New York Times’ta yayımlanan ve https://www.nytimes.com/2021/05/03/us/politics/biden-coronavirus-vaccine-patents.html linkiyle ulaşılabilecek makaleden alınmıştır.

Neden 26 Nisan? Dünya Fikri Mülkiyet Gününüz Kutlu Olsun!

Ve Bu Geceki Kutlamamız


Bu yazı, yazarın 26 Nisan 2019 tarihinde yayımlanmış aynı başlığa sahip yazısının güncelleştirilmiş halidir.


Bugün 26 Nisan Dünya Fikri Mülkiyet Günü ve dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de de çeşitli etkinliklerle kutlanıyor.

Bu yazıda yıllardır kutlanan ve camiamız için özel bir gün olan Dünya Fikri Mülkiyet Günü’nün tarihçesinden, neden 26 Nisan’da kutlandığından bahsedecek ve son olarak IPR Gezgini 26 Nisan etkinliğini sizlere hatırlatacağız.



1999 yılının Ağustos ayında Dünya Fikri Mülkiyet Teşkilatı (WIPO)’nın yıllık genel kurulu öncesinde, Çin Halk Cumhuriyeti Fikri Mülkiyet Ofisi, WIPO Genel Müdürü’ne aşağıdaki yazılı teklifi gönderir.

Öneride; 21. yüzyılda fikri mülkiyetin sosyal ve ekonomik kalkınmayı destekleyen en önemli faktörlerden birisi olacağı, fikri mülkiyet haklarının gerek gelişmiş gerekse de gelişmekte olan ülkeler bakımından önemi gibi hususlardan bahsedilerek ve fikri mülkiyet hakları konusunda toplumun farkındalığının yükseltilmesi gerekliliğinin altı çizilerek, 26 Nisan gününün WIPO tarafından “Dünya Fikri Mülkiyet Günü” olarak kabul edilmesi ve her yıl anılan tarihte kutlanması önerilmektedir.

26 Nisan gününün seçilmesinin nedeni, WIPO’nun resmi anlamda kuruluşunu simgeleyen Dünya Fikri Mülkiyet Örgütünü Kuran Sözleşme’nin 26 Nisan 1970 tarihinde yürürlüğe girmesidir.

Çin Halk Cumhuriyeti’nin önerisi 1999 yılı WIPO Genel Kurulu’nun gündemine alınır ve teklif kabul edilir.

2000 yılından itibaren de 26 Nisan günü tüm dünyada Dünya Fikri Mülkiyet Günü olarak kutlanmaya başlar.

Dünya Fikri Mülkiyet Günü 2001 yılından itibaren her yıl farklı bir temayla kutlanmaktadır. Bu temaları listeleyelim (https://www.wipo.int/ip-outreach/en/ipday/archive/):

2001 – Geleceği Bugün Yaratmak (Creating the Future Today)

2002 – Yaratıcılığı Cesaretlendirmek (Encouraging Creativity)

2003 – Fikri Mülkiyeti İşiniz Yapın (Make Intellectual Property Your Business)

2004 – Yaratıcılığı Cesaretlendirmek (Encouraging Creativity)

2005 – Düşün, Hayal Et, Yarat (Think, Imagine, Create)

2006 – Bir Fikirle Başlar (It Starts with an Idea)

2007 – Yaratıcılığı Cesaretlendirmek (Encouraging Creativity)

2008 – İnovasyonu Kutlamak ve Fikri Mülkiyet İçin Saygıyı Teşvik Etmek (Celebrating innovation and promoting respect for intellectual property)

2009 – Yeşil İnovasyon (Green Innovation)

2010 – İnovasyon – Dünyayı Bağlamak (Innovation – Linking the World)

2011 – Geleceği Tasarlamak (Designing the Future)

2012 – Vizyon Sahibi Mucitler (Visionary Innovators)

2013 – Yaratıcılık – Yeni Nesil (Creativity – The Next Generation)

2014 – Sinema Filmleri Bir Küresel Tutku (Movies – a Global Passion)

2015 – Yerinden Kalk, Ayağa Kalk. Müzik İçin (Get Up, Stand Up. For Music.)

2016 – Dijital Yaratıcılık: Kültürü Yeniden Hayal Etmek (Digital Creativity: Culture Reimagined.)

2017 – İnovasyon – Yaşamı Geliştirmek (Innovation – Improving Lives)

2018 – Değişimi Güçlendirmek: İnovasyon ve Yaratıcılıkta Kadınlar (Powering Change: Women in Innovation and Creativity)

2019 – Altına Uzanmak: Fikri Mülkiyet ve Spor (Reach for Gold: IP and Sports)

2020 – Yeşil Bir Gelecek İçin Yenilik Yap (Innovate for a Green Future)

2021 – Fikri Mülkiyet ve KOBİ’ler: Fikirlerinizi Pazara Taşımak (IP & SMEs: Taking your ideas to market)

WIPO internet sayfasında Dünya Fikri Günü için özel bir sayfa yer almaktadır:
https://www.wipo.int/ip-outreach/en/ipday/

Sayfa içeriğinde bu özel gün için dünya genelindeki etkinlikleri gösteren özel bir sekme de bulunmaktadır. Sekmede 2021 yılında Türkiye’de düzenlenen 3 etkinliğe yer verilmiştir. (Etkinlik organizatörleri haritaya kayıt için WIPO’ya etkinlik hakkında bildirim yapmalıdır.)

Dünya Fikri Mülkiyet Gününün kısa tarihçesini aktardığımız yazının,
26 Nisan simgesel tarihinin neden seçildiği ve günün ana teması hakkında okuyucularımıza fikir verdiğini umuyoruz.



Peki IPR Gezgini 26 Nisan’ı nasıl kutlayacak:

24 Nisan tarihinde anons ettiğimiz etkinliğimizi bir kez de burada tekrarlayalım.



26 Nisan Dünya Fikri Mülkiyet Günü’nü, Clubhouse’daki dördüncü etkinliğimizle kutlayacağız!

Dünya Fikri Mülkiyet Günü 2021 yılında “Fikri Mülkiyet ve KOBİ’ler: Fikirlerinizi Pazara Taşımak” temasıyla kutlanacak. 26 Nisan günü boyunca Türkiye’de de bu temayı işleyen etkinlikler gerçekleştirilecek.

26 Nisan gecesi ise Türkiye’de bize ait ve IPR Gezgini fikri mülkiyet günü etkinliğimizin bu yılın temasıyla aslında ilgisi yok.

Pandemi ve kısıtları hepimizi yeterince bunaltmışken; fikri mülkiyet camiamızı eğlenceli bir etkinlikte buluşturmayı istedik:

26 Nisan Pazartesi gecesi saat 21.00’de hepinizi Clubhouse IPR Gezgini kulübünde “Eğlenceli veya Trajik Fikri Mülkiyet Anıları” buluşmamıza bekliyoruz.

Gece boyunca tamamı sektörde uzun yıllardır bulunan konuklarımız bizlere anılarını aktaracak ve hep birlikte kafalarımızı boşaltacağız (buna ilaveten muhtemelen çok şey de öğreneceğiz).

Buluşma, konuşmacılar dışında katılan herkesin katkısına da açık olacak ve bizimle anısını paylaşmak isteyen herkes söz hakkına sahip olacak.

Kadromuz müthiş, sizlerin de katılımıyla çok güzel bir kutlama yapacağız, bitiş saati olarak geceyarısı dedik, ama doğrusu o saati şu anda biz de kestiremiyoruz.

Etkinlik bağlantımız: https://www.joinclubhouse.com/event/MO69BwYR ve bu buluşmayı veya gelecek etkinliklerimizi atlamamak için Clubhouse’da IPR Gezgini hesabını takibe almayı unutmayın.

Daha da uzatmadan, 26 Nisan Pazartesi gecesi 21.00’de etkinliğimizde görüşmek üzere!

Dünya Fikri Mülkiyet Gününüz kutlu olsun.

Önder Erol ÜNSAL

Nisan 2021

unsalonderol@gmail.com

IPR GEZGİNİ CLUBHOUSE’TA #IV – 26 NİSAN DÜNYA FİKRİ MÜLKİYET GÜNÜNÜ KUTLUYORUZ!



26 Nisan Dünya Fikri Mülkiyet Günü’nü, Clubhouse’daki dördüncü etkinliğimizle kutlayacağız!

Dünya Fikri Mülkiyet Günü 2021 yılında “Fikri Mülkiyet ve KOBİ’ler: Fikirleri Pazara Taşımak” temasıyla kutlanacak. 26 Nisan günü boyunca Türkiye’de de bu temayı işleyen etkinlikler gerçekleştirilecek.

26 Nisan gecesi ise Türkiye’de bize ait ve IPR Gezgini fikri mülkiyet günü etkinliğimizin bu yılın temasıyla aslında ilgisi yok.

Pandemi ve kısıtları hepimizi yeterince bunaltmışken; fikri mülkiyet camiamızı eğlenceli bir etkinlikte buluşturmayı istedik:

26 Nisan Pazartesi gecesi saat 21.00’de hepinizi Clubhouse IPR Gezgini kulübünde “Eğlenceli veya Trajik Fikri Mülkiyet Anıları” buluşmamıza bekliyoruz.

Gece boyunca tamamı sektörde uzun yıllardır bulunan konuklarımız bizlere anılarını aktaracak ve hep birlikte kafalarımızı boşaltacağız (buna ilaveten muhtemelen çok şey de öğreneceğiz).

Buluşma, konuşmacılar dışında katılan herkesin katkısına da açık olacak ve bizimle anısını paylaşmak isteyen herkes söz hakkına sahip olacak.

Kadromuz müthiş, sizlerin de katılımıyla çok güzel bir kutlama yapacağız, bitiş saati olarak geceyarısı dedik, ama doğrusu o saati şu anda biz de kestiremiyoruz.

Etkinlik bağlantımız: https://www.joinclubhouse.com/event/MO69BwYR ve bu buluşmayı veya gelecek etkinliklerimizi atlamamak için Clubhouse’da IPR Gezgini hesabını takibe almayı unutmayın.

Daha da uzatmadan, 26 Nisan Pazartesi gecesi 21.00’de etkinliğimizde görüşmek üzere!

IPR Gezgini

Nisan 2021

iprgezgini@gmail.com

Ve Hellim Avrupa Birliği’nde Menşe Adı Olarak Tescil Edildi!

Avrupa Komisyonu, 12 Nisan 2021 tarihinde hali hazırda hem Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde hem de Türkiye Cumhuriyeti’nde Kıbrıs Türk Sanayi Odası adına menşe adı olarak koruma altında bulunan Hellim/Halloumi ürününün Avrupa Birliği’nde korunmasına ilişkin önemli bir paket kabul ettiğini duyurmuştur. Duyurunun tam metnine bu linkten ulaşabilirsiniz.

Öncelikle Avrupa Komisyonu, Χαλλούμι/Halloumi/Hellim ürününün menşe adı (PDO) olarak tescil edilmesine karar vermiş ve dayanak ülke olarak da “Kıbrıs”a yer vermiştir. (Türkiye, Kıbrıs’ı bir devlet olarak tanımadığından, Avrupa Komisyonu’nun duyurusunda Kıbrıs olarak geçen ifadeler, yazı boyunca “Güney Kıbrıs Rum Yönetimi” olarak anılacaktır. Aynı paralelde, duyuruda Türk tarafına yapılan atıflar da yazıda “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti” olarak yer alacaktır.) Söz konusu menşe adının coğrafi sınırı Kıbrıs adasının Türk ve Rum tarafının tamamı olarak belirtilmiştir. Tescile ilişkin detaylara da buradan kolaylıkla ulaşılabilecektir.

Bununla birlikte, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki üreticilerin korumadan tam olarak yararlanmasını kolaylaştırmak için Komisyon, Avrupa Birliği (AB) Gıda Güvenlik Standartlarına uygun üretilecek Hellim’in Yeşil Hat ticareti kapsamına alınarak Yeşil Hat Tüzüğü üzerinden AB’ye ticaretine olanak sağlayacak düzenlemeleri de kabul ettiğini duyurmuştur. Detayları merak edenler Yeşil Hat Tüzüğü olarak bilinen 866/2004 sayılı Tüzüğe buradan erişebilecektir.

Temelleri, 2015 yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi liderleri arasında varılan ortak mutabakata dayanan paketin temel özellikleri şunlardır:

  • Sadece Kıbrıs adasında ve geleneksel tarife göre üretilen Halloumi/Hellim artık bu isim altında AB’de pazarlanabilmektedir.
  • Kıbrıs adasının her yerinde menşe adına ilişkin denetimleri yürütmek üzere uluslararası akredite bir denetim kurumu atanacaktır. (Uygulama Yönetmeliğinde Bureau Veritas’ın denetim görevinden sorumlu kurum olarak atanmasının uygun olduğu ifade edilmiştir.) Denetim Kurumu, üreticilerin geleneksel tarife uymasını sağlamaktan sorumlu olacaktır.
  • Avrupa Komisyonu tarafından yakından edilecek olan ve Kıbrıs adasının genelinde etkili olacak şekilde menşe adının kontrollerini sağlamak için yapı kurulacaktır.
  • Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki çiftliklerin ve mandıraların AB sağlık ve hijyen kurallarına uymalarını sağlamak için özel bir teftiş kurumu atanacaktır. Yeşil Hat üzerinden yalnızca tüm AB sağlık standartlarını karşılayan Hellim ticareti yapılabilir.

Bu paketi, siyasi ve ekonomik bir başarı olarak tanımlayan Avrupa Komisyonu üyeleri, bu paketin Kıbrıs adasının iki kesimi arasında güveni artırdığını, her iki kesimin de ekonomik fayda sağlayacağını ve AB’deki tüketicilerin de bu ürünü tanıyabilmelerine kolaylık getirdiğini belirtmişlerdir.

Halloumi/Hellim Menşe Adı Avrupa Birliği Tescilinin Kısa Geçmişi

Χαλλούμι/Halloumi/Hellim ürününe menşe adı (PDO) olarak tescil edilmesi için Güney Kıbrıs Rum Yönetimi tarafından 17 Temmuz 2014 tarihinde Avrupa Komisyonu’na başvuru yapılmıştır.

Söz konusu başvuruya yayınlanmasının akabinde toplam 17 itiraz gelmiştir. Bu itiraz sahipleri sırasıyla şu şekilde listelenmektedir: Dairy Australia (Avustralya); Ortak Gıda Adları Konsorsiyumu (Amerika Birleşik Devletleri); Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı (Birleşik Krallık); Süt ve Yağ Ürünleri Üretim ve Pazarlama Kooperatifi Ltd. (Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti); Hayvan Üreticileri ve Yetiştiricileri Birliği (Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti); Fatma GARANTİ (Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti); Süt İmalatçıları Birliği (SUIB) (Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti); Kıbrıs Türk Sanayi Odası (Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti); Kıbrıs Türk Ticaret Odası (Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti); Navimar Food Gıda İmalatı ve Gıda (Türkiye); DM Gıda Maddeleri Pazarlama Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti (Türkiye); Avunduk İthalat İhracat Gıda ve Zirai Aletler Sanayi Ticaret Ltd. Şti. (Türkiye); UTCO Trading Company – WLL – (Kuveyt); Yeni Zelanda Süt Şirketleri Derneği (DCANZ) ve Yeni Zelanda Uzman Peynir Üreticileri Birliği (Yeni Zelanda); Dr Nutrition (Birleşik Arap Emirlikleri) ve FFF Fine Foods Pty Ltd (Avustralya).

Söz konusu itirazların bütün gerekçelerini burada işlemek çok mümkün olmamakla beraber birkaç dikkat çekici itiraz gerekçesini paylaşmak faydalı olacaktır:

  • Otlayan ve çiftlik hayvanları arasındaki beslenmede farklılığa dair hiçbir kanıt sunulmadığı ve inek sütünün hammaddelerdeki payı azalırken peynir üretim seviyesinin nasıl korunacağının belirtilmediği ifade edilmiştir.
  • Kıbrıs adasında üretilen Halloumi/Hellim ürününün % 95’inin % 80-95 oranında inek sütü içeriğine sahip olduğuna dair göstergeler olduğu iddia edilmiştir.
  • Coğrafi bölge olarak Kıbrıs adasında yapılan bu ürünün Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde yer alan üreticiler tarafından aynı geleneksel özelliklerini içermediği belirtilmiştir.     
  • Halloumi/Hellim ürününün Avrupa Birliği içerisinde Bulgaristan, Almanya ve Yunanistan’da; Avrupa Birliği dışında da Avustralya, Kanada, Körfez Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi ülkeleri, çeşitli Ortadoğu ülkeleri (Irak, Lübnan, Suriye), Yeni Zelanda, Türkiye ve Birleşik Krallık’ta üretilmekte olduğu ve Kıbrıs dışında üretilen bu ürünlerin çok sayıda ülkeye de pazarlandığı belirtilmiştir. Örneğin Birleşik Krallık’ta, Halloumi/Hellim adının 1980’lerden beri üretilen bazı peynirler için kullanıldığı ve tahmini olarak yılda yaklaşık 300 ton üretildiği ifade edilmiştir.
  • Çekya, Almanya, Yunanistan, Avustralya, Yeni Zelanda, İsveç, Türkiye ve Birleşik Krallık’ta Halloumi ve Hellim ibaresini içeren tescilli markalar bulunmakta olduğundan, bu menşe adının mevcut markalar ile çelişen durumunun ürünün gerçek kimliği konusunda tüketiciyi yanıltmaya neden olabileceğinden tescil edilmesinin uygun olmadığı belirtilmiştir.

Tüm bu itiraz gerekçeleri ve daha fazlasını inceleyen Komisyon, her biri için gerekçelerini belirterek bütün bu itirazların menşe adının tesciline bir engel teşkil etmediğini ifade etmiştir. Halloumi/Hellim ürününün belirli bir coğrafi bölge ile bağlantısı olmayan, yalnızca bir peynir türü olarak görülmediğinin kanıtlarla ispatlandığı; 100 yılı aşkın süredir devam eden ihracat faaliyetleri, sayısız tanıtım çalışmaları ve yine sayısız makalelerin de bu ürünün Kıbrıs adası ile olan bağlantısını şüphe götürmez bir şekilde kanıtladığının da altı çizilmiştir.

Aynı şekilde Komisyon, coğrafi işaret korumasının da bütün fikri haklar gibi ülkesel nitelikte olduğunun, bu çerçevede, bu menşe adı tescilinin de AB sınırlarında geçerliliği olduğunu, Halloumi/Hellim adını taşıyan bir peynirin üçüncü ülkelerde olası üretimi veya pazarlanmasının da bu tescil ile bağlantılı olmadığını ifade etmiştir. Bununla birlikte, hali hazırda birçok AB üyesi ülkede tescilli olan markalar için de 1151/2012 sayılı AB Tüzüğünün 14. maddesi hükümlerinin uygulanacağı ve bu markaların varlığının Halloumi/Hellim ürününün menşe adı ile korunmasına engel olmadığı belirtilmiştir.

Başvuru ve itiraz süreçleri devam ederken Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti liderleri arasında da yoğun müzakereler yürütüldüğünün ve sürecin her iki yönetim için de en faydalı olacak şekilde sonlandırılmaya çalışıldığını belirtmek gerekmektedir.

Χαλλούμι/Halloumi/Hellim menşe adının başvuru, itirazlar, itirazlara verilen cevaplar ve tescil detaylarını da ayrıntılı içeren 12 Nisan 2021 tarihli Komisyon Uygulama Yönetmeliği’ne (2021/591) bu linkten ulaşılması mümkündür.

Çekinceler ve Uygulamadaki Bazı Sorunlar

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti üreticileri için bu noktada, Hellim’in tescil standartlarına uyumunu denetleyecek olan uluslararası denetim kuruluşunun (uygulama yönetmeliğine göre Bureau Veritas) bu denetimlerini nasıl gerçekleştireceğinin ve Yeşil Hat üzerinden ticareti yapılacak Hellim’in gıda güvenlik denetimlerini yapacak kurumun belli olmaması önemli belirsizliklerdir.

Bunun yanında, Hellim’in karakteristik içerikleri bakımından da bazı çekinceler yer almaktadır. Menşe adı olarak tescil edilen Halloumi/Hellim ürünü içeriği dokümanda şu şekilde açıklanmıştır: “Süt (taze koyun veya keçi sütü veya bunların karışımı, inek sütü eklenmiş olsun veya olmasın), peynir mayası (ancak domuz mayası hariç), taze veya kurutulmuş Kıbrıs nane yaprakları (Mentha viridis) ve tuz. Koyun veya keçi sütünün veya karışımın oranı her zaman inek sütünün oranından daha fazla olmalıdır.” Görüldüğü üzere, koyun ve keçi sütleri ayrı ayrı kullanılabileceği gibi, koyun, keçi ve inek sütlerinin karışımının da kullanılabileceği anlaşılmaktadır. Ancak, bu üç süt türünün tat ve aroması birbirinden çok farklı olduğu için Hellim ürününün daha standartlaşması için bu süt kullanımlarında daha net bir oranın olmasının daha faydalı olacağı görüşleri de bulunmaktadır.

Bunun yanında hem Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti hem de Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nde yer alan üreticilerin ortak çekincelerinden bir tanesi de Kıbrıs adasının tescilde belirtilen şartları fiziksel olarak karşılayıp karşılamayacağıdır. Zira, menşe adı olarak tescil edilen Halloumi/Hellim ürünün en önemli özelliklerinden biri koyun ve keçi sütünün, Kıbrıs adasının iklimine uyum sağlamış yerel ırklardan ve onların melezlerinden, belirlenen coğrafi alanda (Kıbrıs adası) elde edilmesidir. Adanın tarım arazilerinin boyutu ve hayvancılık hacmi dikkate alındığında, elde edilen hammaddenin hali hazırda yapılan ve planlanan ithalat için yeterli olmayacağı endişesi ortaya çıkmaktadır.

Peki, Türkiye’deki Hellim menşe adı tesciline ilişkin özel durum nasıl değerlendirilmelidir?

Hellim/ Halloumi, Türkiye’de 10.10.2008 tarihinden bu yana C2008/046 numarası ile tescilli bir menşe adıdır ve Kıbrıs Türk Sanayi Odası tarafından tescil ettirilmiştir. Bu durumda, dikkat çekmek isteğimiz en önemli nokta, örneğine sık rastlanılmayan bir şekilde, aynı menşe adı farklı coğrafyalarda farklı kişiler tarafından tescil ettirilmiş hale gelmiş ve bu doğrultuda tescil ettirene ait bazı sorumluluklar da coğrafyalar farklılaşınca muhatap değiştirmiş olmuştur.

Öncelikle birkaç mevzuat hükmüne dikkat çekmek isteriz. Sınai Mülkiyet Kanunu’nun coğrafi işaretlerin kullanımının denetimini düzenleyen 49. maddesi ikinci fıkrası hükmü çerçevesinde denetim, başvuruda belirtilen ve Kurum tarafından yeterliliği onaylanan denetim mercii tarafından yerine getirilir ve sicilde yer alan denetim merciinde değişiklik, Kurumun onayı ile yapılabilir. Yine aynı maddenin üçüncü fıkrası kapsamında da denetim raporları, yılda bir Kuruma sunulmak zorundadır. Ek olarak, Sınai Mülkiyet Kanunu’nun Uygulanmasına Dair Yönetmeliğin 45. maddesinin yedinci ve sekizinci fıkraları hükümlerinde de “Yapılan denetimler sonucunda hazırlanan tutanaklar denetim merci tarafından tescil ettirene bildirilir. Tescil ettiren, kendisine bildirilen tutanakları inceler ve tescile aykırı hususların bulunması halinde gerekli yasal yollara başvurur.” ve “Tescil ettiren, kendisine bildirilen denetim tutanaklarının raporlamasını yapar.” ifadeleri yer almaktadır.

Bu mevzuat açıklamaları ışığında Türkiye’deki Hellim/Halloumi menşe adı tescilinin detaylarına bakmak faydalı olacaktır. Kıbrıs Türk Sanayi Odası tarafından tescil ettirilen ve Kıbrıs adasına özgü bitkilerle beslenen koyun, keçi ve inek sütlerinden yapılan Hellim/Halloumi, geleneksel olarak tüm adada üretilir ve denetimi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti illerinin idari sınırları içinde, Tarım Bakanlığının tayin ettiği Yetkili Mercii tarafından gerçekleştirilir. Bu çerçevede, söz konusu tescil kapsamında yer alan denetim merciinin, tescil şartlarına uygunluğuna ilişkin denetimleri gerçekleştirmesi (denetim şartlarının kaynak ülkede sağlanmış olması yeterlidir. SMK m.39/1(b)) ve akabinde Türkiye’de tescilli bir coğrafi işaretin devamının şartlarından biri olarak denetim merciinin yapmış olduğu bu denetimlere ilişkin denetim raporunun da tescil ettiren tarafından her yıl Türk Patent ve Marka Kurumu’na sunulması gerekmektedir.

Bu durumda bazı sorular akla gelmektedir:

  • Hellim/Halloumi menşe adının Türkiye’deki tescil belgesinde belirtilen denetim mercii, AB tarafından kabul edilen uluslararası akredite denetim kurumunun yanında denetim yapmaya devam mı edecektir?
  • Bu şekilde çift başlı bir düzenin uygulamada devam etmesinin zor olduğu kabul edildiğinde, bu durumda Türkiye’deki tescil belgesinde yer alan denetim merciinin değişikliğine gidilmesi mi söz konusu olacaktır?
  • AB tescilinde yer alan denetim mekanizmasının nasıl bir denetim yapacağı hem uygulama hem de politik olarak henüz belirli olmadığından, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti yetkilileri Türkiye’deki böyle bir değişikliğe sıcak bakacaklar mı?
  • Türkiye, AB üyesi olmadığından, söz konusu AB tescilinde sayılan hiçbir yükümlülüğün kapsamında olmamakla birlikte, Türkiye’deki ulusal tescilin devamı Türk hukukunun getirdiği yükümlülüklerin yerine getirilmesine bağlı olduğu için, aynı ürün için farklı coğrafi bölgelerde farklı mercilerin yürüttüğü süreçler uzun vadede hem idari yönden hem de üreticiler bakımından karışıklığa neden olmayacak mıdır?

Bu sorular birçok farklı kesimden kişilerin bakış açıları çerçevesinde daha artırılabilecektir.

Kıbrıs adasının politik durumu düşünüldüğünde aynı ürünün farklı coğrafyalarda farklı devletler tarafından tescil ettirilmesi gibi oldukça istisnai bir durum ile karşılaşılmasının kabul edilebilir olduğu düşünülecektir. Ancak, şu an ilk etapta karşımıza çıkan bazı karışıklıkların, özellikle üreticilerin içerisinde bulunduğu bazı belirsizliklerin ve Hellim/Halloumi menşe adının yönetim sürecindeki çift başlılığın yarattığı karışıklıkların en kısa zamanda idari kurumların da atacağı yapıcı adımlar ile çözüleceğini düşünüyor ve umuyoruz.

Hem Türkiye Cumhuriyeti hem de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti vatandaşları için önemli bir yere sahip olan Hellimin Dünya’ya en güçlü şekilde pazarlanabilmesi ve tanıtılabilmesi çok önemli bir nokta olmakla beraber hem tüketici hem de üreticiler için ürünün temel özelliklerinin değişmemesi coğrafi işaretin nesiller boyu devam edebilmesi için dikkat edilmesi gereken esas noktadır. Bu çerçevede Hellim/Halloumi ürününün koruma sürecinin de en barışçıl ve en yapıcı şekilde devam etmesi en büyük temennimizdir.

Ekin KARAKUŞ ÖCAL

Nisan 2021

ekinkarakus@gmail.com



Kaynakça:

IPR GEZGİNİ CLUBHOUSE’TA #III !

21 NİSAN AKŞAMI YAZILIM PATENTLERİNİ VE YAPAY ZEKANIN BULUŞ SAHİPLİĞİNİ KONUŞACAĞIZ



IPR Gezgini Clubhouse toplantılarının üçüncüsü 21 Nisan Çarşamba günü saat 21.00’de gerçekleştirilecek.

Bu haftaki toplantının konusu, bilgisayar yazılımlarının patent korumasının kapsamı içinde olup olmadığı, Avrupa Birliği nezdindeki gelişmeler ve son günlerde fikrî mülkiyet dünyasının en önemli tartışma konularından biri olarak gündemi meşgul eden yapay zekanın buluş sahipliği olacak.

Söz konusu hususlar, Clubhouse’ta 21 Nisan Çarşamba akşamı IPR Gezgini yazarlarından Elif AYKURT KARACA‘nın moderatörlüğünde Türk ve Avrupa Patent Vekili Barış ATALAY tarafından değerlendirilecektir.

Toplantı elbette katılanların soru ve yorumlarına da açık olacak.

Toplantının Clubhouse bağlantısına https://www.joinclubhouse.com/event/xlJZ9WX6 adresinden erişebilirsiniz ve bu bağlantı sosyal medya hesaplarımızda da paylaşıldı. Programı kaçırmamak ve gelecek programlarımızdan haberdar olmak için Clubhouse’da IPR Gezgini kulübümüzü takip edebilirsiniz 🙂

Konuya ilgi duyan herkesin katılımlarını ve katkılarını bekliyoruz!

IPR Gezgini

Nisan 2021

iprgezgini@gmail.com

Entegre Devre Topoğrafyalarının Korunması Hakkında Kanunun Uygulama Şeklini Gösterir Yönetmelik’te 14.04.2021 Tarihinde Gerçekleşen Değişiklikler ve Bu Değişikliklerin Muhtemel Etkileri

30.12.2004 tarihli ve 25686 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Entegre Devre Topoğrafyalarının Korunması Hakkında Kanunun Uygulama Şeklini Gösterir Yönetmelik (Yönetmelik), 2015 yılında iki, 2018 ve 2019 yıllarında ise birer kez değişikliğe uğramıştır. Yönetmelik’teki son değişiklik ise 14.04.2021 tarihli ve 31454 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Entegre Devre Topoğrafyalarının Korunması Hakkında Kanunun Uygulama Şeklini Gösterir Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Daire Yönetmelik’le gerçekleştirilmiştir.

Yönetmelik’te yapılan değişiklikler genel anlamda; Türk Patent Enstitüsü’nün, Türk Patent ve Marka Kurumu adını almasına ilişkin hükümler içeren 22.12.2016 tarihli ve 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu ile Bakanlar Kurulunun lağvedilerek, bir kısım görev ve yetkilerinin Cumhurbaşkanı’na devredilmesine ilişkin hükümler içeren 21.01.2017 tarihli ve 6771 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’a terminolojik uyumun sağlanmasına yöneliktir.

Yönetmelik’te terminolojik uyum amacı dışında, esasa yönelik yapılan tek değişiklik, 22.04.2004 tarihli ve 5147 sayılı Entegre Devre Topoğrafyalarının Korunması Hakkında Kanun’un (5147 sayılı Kanun) entegre devre topoğrafyası tescil başvurusunun tüzel kişi adına yapılması hâlinde imza sirküleri sunma zorunluluğuna ilişkin m.14/1,g hükmünü yürürlükten kaldıran, 28.01.2021 tarihli ve 7263 sayılı Teknoloji Geliştirme Bölgeleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun (7263 sayılı Kanun) m.16 hükmüne uyum sağlanması için Yönetmelik m.8/4,g hükmünün yürürlükten kaldırılmasıdır.[1]


Osman Umut KARACA

Nisan 2021

osmanumutkaraca@hotmail.com

[1] 7263 sayılı Kanun ile 5147 sayılı Kanun’da yapılan değişikliklere ilişkin ayrıntılı bilgi için bkz. https://iprgezgini.org/2021/02/03/entegre-devre-topografyalari-2021-yilinin-sinai-mulkiyet-alanindaki-ilk-kanun-degisikligi-ile-varligini-hatirlatti/ (14.04.2021)

DÜNYA TİCARET ÖRGÜTÜ’NDE COVID 19 GÜNDEMİ – SALGINLA MÜCADELEDE TRIPS MUAFİYETLERİ İSTEMİ

World Trade Organization - Home page - Global trade

Bu yazı ilk olarak AIPPI Türkiye’nin Fikri Gündem dergisinin Mart 2021 tarihli 20. sayısında yayımlanmıştır.


Covid 19 salgını diğerlerinin yanında fikri mülkiyet alanında da birçok tartışmayı yanında getirmiştir. Özellikle salgının tedavisinde kullanılacak aşıların ve diğer tıbbi ekipmanın geliştirilmesi, dağıtımı ve bunların devamında aşılara erişimde fikri mülkiyet boyutlu tartışmaların artarak devam edeceği de kolaylıkla öngörülebilir.

Bu yazının hazırlandığı Ocak 2021’de farklı yetkili otoriteler tarafından onaylanan birkaç aşı dünyanın çeşitli ülkelerinde uygulanmaya başlamış olsa da, aşı veya diğer tedavi / önlem yöntemlerine ilişkin uluslararası boyuttaki tartışmalar, daha önceden, 2020 yılı içerisinde başlamıştır.

Yazımızda bu tartışmaların Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ)’ne yansıyan fikri mülkiyet haklarıyla ilgili boyutundan bahsedeceğiz.



DTÖ’ndeki tartışmalara geçmeden önce, diğer iki önemli gelişmenin daha altını çizmek yerinde olacaktır.

Bunlardan ilki, Avrupa Birliği Gümrükleri‘nce, Covid 19 bağlantılı ürünlerin sahiplerine yapılan Aralık 2020 tarihli çağrıdır[1]. Avrupa Birliği Gümrükleri bu çağrıda, hak sahiplerinin gümrüklere Covid 19 bağlantılı ürünleri için müdahale talimatlarını acilen iletmelerini ve talimatlarında ürünlerine ilişkin lojistik, paketleme ve fikri mülkiyet hakları bilgilerine yer vermelerini talep etmiştir. Bu yolla gümrük idareleri Covid 19 tedavisine ilişkin ürünlerin taklitlerinin Avrupa Birliği sınırlarından sokulması çabalarıyla daha etkin ve kolay biçimde mücadele edebilecektir.



Aralık 2020’de karşımıza çıkan bir diğer önemli gelişme ise Avrupa Polis Teşkilatı (EUROPOL) tarafından yapılan “Covid 19 salgını sırasında aşı bağlantılı suçlar” başlıklı erken uyarı bildirimidir[2].

EUROPOL bu bildirimde, dünya kamuoyunda Covid 19 aşılarına yönelik büyük bir beklenti ve acil ihtiyaç oluştuğunu, yeni geliştirilen aşıların kullanıma sunulmasıyla birlikte, organize suç örgütlerinin sahte Covid 19 aşısı üretimine ve bunları piyasaya sürmeye başlayabileceklerini belirtmiştir. Meksika’da Ekim 2020’de yakalanan sahte grip aşıları bu yöntemin Covid 19 aşıları için de kullanılabileceğinin göstergesidir. Şu anda çok yoğun biçimde olmasa da Dark Web’de sahte Covid 19 aşılarının sağlanabileceğine ilişkin ilanlar dolaşıma girmiştir ve gerçek aşıların kullanıma daha yaygın biçimde sunulmasıyla eş zamanlı olarak sahte aşıların da artan oranda piyasaya ve dolaşıma sokulacağı tahmin edilmektedir. EUROPOL bu tespitlere ilaveten bazı detaylı bilgilere de yer verdiği erken uyarı bildirimini ilgili ulusal teşkilatları, gümrükleri ve kamuoyunu bilgilendirmek için gecikmeksizin yapmıştır.



Covid 19 salgınının fikri mülkiyet korumasına ilişkin bir diğer boyutunu DTÖ nezdinde süren uluslararası tartışmalar oluşturmaktadır.

Tıbbi teknolojilerin, inovasyonun öncülüğünü yapan ve tartışmasız biçimde bu alanlara diğerlerinden daha çok yatırım yapan ülkeler aşı ve diğer mücadele yöntemlerini dünyanın kalan kısmının önünde götürmektedir. Covid 19 aşılarının geliştirilerek kullanıma sunulması aşamasında ortaya çıkan önemli sorun ise sınırlı arzdır ve dünya nüfusunun aşılanması sürecinde ülkeler arasında ortaya çıkacak dengesizlik kolaylıkla öngörülebilmektedir. Bu bağlamda; Covid 19 aşılarının ve bağlantılı diğer tıbbi müstahzarların fikri mülkiyet korumasını mümkün olduğunca hafifletecek tedbirler DTÖ nezdinde, Ticaretle İlgili Fikri Mülkiyet Hakları Anlaşması (TRIPS)’nın geçici olarak esnetilmesi bağlamında talep edilmiştir. 

Hindistan ve Güney Afrika, 2 Ekim 2020 tarihinde DTÖ TRIPS Konseyi’ne sundukları bir bildirimle, Covid-19’un önlenmesi, sınırlandırılması ve tedavisi için TRIPS Sözleşmesinin belirli hükümlerinden geçici olarak muafiyet tanınmasını talep etmiştir. Bu talep akabinde Kenya, Eswatini, Pakistan, Mozambik, Bolivya, Venezüella, Zimbabve, Moğolistan ve Mısır tarafından da desteklenmiştir. Bildirimin özet içeriği aşağıda yer almaktadır:

“Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Çin’de ortaya çıkan Covid 19 salgınıyla ilgili “Uluslararası Halk Sağlığı Acil Durumu” ilan edildiğini 30.01.2020 tarihinde duyurmasının ardından, 11 Ocak 2020 tarihinde küresel pandemi ilan etti.

DTÖ pandemi nedeniyle küresel ekonomi ve uluslararası ticaretin eşi görülmedik şekilde etkileneceği hem üretim hem de tüketim tarafında ciddi bir daralma olacağı konusunda uyarıda bulundu. Tedarik zincirlerinin azalması, arz talep dengesinde açığın büyümesine neden olacaktır.

Bu küresel acil durum sürecinde Covid 19 ile mücadele için gerekli olan ilaç ve aşılar dahil tüm tıbbi ürünlerin araştırılması, geliştirilmesi ve üretimi için gerekli malzemelerin tedarikinin zamanında sağlanması için patentler, endüstriyel tasarımlar, telif hakkı ve ticari sır niteliğindeki bilgilerin korunması gibi fikri mülkiyet haklarının engel teşkil etmemesi adına DTÖ üyelerinin birlikte çalışması önemlidir.

Ekim 2020 itibarıyla küresel çapta onaylanmış 333,722,075 vaka ve 1,009,270 Covid 19 kaynaklı ölüm raporlanmıştır. Bu sayılar gün geçtikçe artış göstermektedir. Pek çok gelişmiş, gelişmekte olan ve az gelişmiş ülke, büyüyen salgını durdurmak amacıyla ulusal bir acil durum ilan etti ve DSÖ’nün tavsiye ettiği gibi toplum ve ekonomi için önemli sonuçları olan sosyal mesafe önlemlerini uyguladı.

Covid 19 sebebiyle yaşanan bu süreçte, teşhis kitleri, tıbbi maskeler, diğer kişisel koruyucu ekipmanlar, ventilatörler ve aşılar dahil uygun fiyatlı tıbbi ürünlere hızlı erişimin önemi artmıştır.

Salgın, küresel talepte hızlı bir artışa neden oldu, birçok ülke akut kıtlıklarla karşı karşıya kaldı ve salgına etkili bir şekilde yanıt veremedi. Bu ürünlerin kıtlığı başta sağlık çalışanları olmak üzere tüm zaruri görevlerde çalışanların hayatlarını riske atmış ve aslında birçok önlenebilir ölüme yol açmıştır. Ayrıca bu durum salgının uzamasına sebebiyet verebilir. Mevcut küresel kriz ne kadar uzun sürerse, sosyo-ekonomik sarsıntı o kadar büyük olacaktır. Bu da salgını hızla kontrol altına almak için uluslararası işbirliği yapmayı zorunlu ve acil hale getirir.

Covid 19 için yeni tanılar, terapötikler ve aşılar geliştirildikçe, bunların küresel talebi karşılamak için yeterli miktarlarda ve uygun fiyatla nasıl hızlı bir şekilde sunulacağı konusunda önemli endişeler ortaya çıkmıştır.

Artan arz-talep açığını karşılamak için, birkaç ülke tıbbi ürünlerin yerli üretimini başlattı ve / veya Covid 19 hastalarının tedavisi için mevcut tıbbi ürünleri değiştiriyor. Üretimin küresel olarak hızlı bir şekilde artırılması, tıbbi ürünlere ihtiyaç duyan tüm ülkelerin ilgili ürünlere zamanında ulaşabilmesi için hayati bir ihtiyaçtır. Fakat fikri mülkiyet haklarının da uygun fiyatlı tıbbi ürünlerin hastalara zamanında ulaşmasını engellediğini veya engelleyebileceğini belirten çeşitli raporlar bulunmaktadır. Ayrıca bazı DTÖ üyelerinin ulusal patent kanunlarında zorunlu lisans uygulamasını kolaylaştırmakla ilgili acil değişiklikler yaptıkları da bildirilmiştir.

Patent korumasının yanısıra, diğer fikri mülkiyet hakları da engel oluşturabilir. Ayrıca, birçok ülke, özellikle gelişmekte olan ülkeler, TRIPS Anlaşması’nda bulunan esneklikleri kullanırken kurumsal ve yasal zorluklarla karşılaşabilir. Üretim kapasitesi yetersiz olan veya hiç olmayan ülkeler için Madde 31bis’in gereklilikleri ve dolayısıyla farmasötik ürünlerin ithalatı ve ihracatı özellikle zahmetli ve uzun süreçtir.

Sonuç olarak Covid 19’un küresel boyutta hızlı şekilde ele alınması ve acil çözümlerin eş zamanlı olarak yerine getirilebilmesi için teknolojinin ve uzmanlık bilgilerinin paylaşımı önem arz etmektedir.

Bu olağanüstü koşullarda Hindistan ve Güney Afrika temsilcileri olarak, Covid 19’un önlenmesi, sınırlandırılması veya tedavisi için TRIPS Konseyi’nin mümkün olan en kısa sürede Genel Konsey’e TRIPS Anlaşmasının II. Bölümünün 1, 4, 5 ve 7 numaralı bölümlerinin uygulanması ve icra edilmesinden feragat edilmesini tavsiye etmesini talep ediyoruz. Muafiyet, dünya çapında yaygın aşılama yapılıncaya ve dünya nüfusunun çoğunluğu bağışıklık geliştirene kadar devam etmelidir, Bu nedenle muafiyetlerin kabul edildiği tarihten itibaren [x] yıllık bir başlangıç ​​süresi öneriyoruz.

TRIPS Konseyi’nin, Genel Konsey’e ekteki karar metninin kabulünü acilen tavsiye etmesini talep ediyoruz.”

Alınması istenen kararlar:

  1. DTÖ üyelerine; Covid 19’un önlenmesi, sınırlandırılması veya tedavisi kapsamında TRIPS Anlaşmasının II. Kısmının 1, 4, 5 ve 7 numaralı bölümlerinden[3] veya bu bölümlerin etkili hale getirilmesiyle ilgili III. Kısmının[4] uygulanması ve icra edilmesinden (X) yıl süreyle muafiyet tanınmalıdır.
  2. Paragraf 1’deki muafiyet, TRIPS Anlaşmasının 14. maddesi kapsamında İcracıların, Fonogram Yapımcılarının ve Yayın Kuruluşlarının Korunması için geçerli olmayacaktır.
  3. Bu karar, TRIPS Anlaşmasının 66. maddesinin 1. fıkrası kapsamındaki az gelişmiş üye ülkelerin haklarına halel getirmez.
  4. Bu muafiyet, DTÖ Anlaşmasının IX. maddesinin 4. fıkrası hükümlerine uygun olarak, Genel Konsey tarafından verildikten sonra en geç bir yıl içinde ve sonrasında muafiyet sona erene kadar yıllık olarak gözden geçirilecektir.
  5. Üyeler bu kararda yer alan muafiyet hükümlerine uygun olarak alınan önlemlere, GATT 1994’ün XXIII. maddesinin 1 (b) ve 1 (c) alt paragrafları uyarınca veya DTÖ’nün Uyuşmazlık Çözüm Mekanizması yoluyla itiraz edemezler.

Hindistan ve Güney Afrika öncülüğünde gündeme getirilen TRIPS muafiyeti talebi açık olarak TRIPS’in Fikri Haklar ve İlgili Haklar, Tasarımlar, Patentler, Açıklanmamış Bilgilerin Korunması başlıklı bölümlerinin ve/veya bunların hukuken icra edilmesinin Covid 19 salgını boyunca uygulanmaması içeriklidir.  

Bu bildirime karşı Avustralya, Kanada, Şili ve Meksika devletleri, bildirimi kaleme alan ülkeler ve destekçilerine bazı sorular yöneltmiştir.[5]

TRIPS Konseyi 15-16 Ekim 2020 tarihindeki toplantılarında ve devamında Kasım – Aralık 2020 aylarındaki gayriresmi toplantılarda TRIPS muafiyeti hususunu görüşmüş, ancak bir sonuca varılamamıştır.[6]

Konu Aralık 2020’de DTÖ Konseyinde de gündeme getirilmiş ve konu hakkında DTÖ üyeleri arasında henüz bir uzlaşma olmadığı için görüşmelerin devam ettiği belirtilmiştir.

Kanaatimizce Hindistan ve Güney Afrika tarafından gündeme getirilen muafiyet taleplerinin kabul edilmesi büyük sürpriz olacaktır, bununla birlikte fikri mülkiyetin korumasının kamu sağlığı nedeniyle esnetilmesi, tedaviye yaygın erişimin önünde fikri mülkiyetin bariyer teşkil etmesinin engellenmesi talepleri önemli tartışmalardır ve Türkiye tarafından da yakından izlenmelidir.

Gonca ADALI BAŞMAKCI

goncadali@yahoo.com

Önder Erol ÜNSAL

unsalonderol@gmail.com

Nisan 2021


[1] https://euipo.europa.eu/ohimportal/en/web/observatory/ip-enforcement-portal-news-page/-/asset_publisher/Pr33r7NW36eL/content/eu-customs-urgent-call-to-rights-holders-of-covid-19-related-products-to-file-customs-applications-for-action-afas-?inheritRedirect=false&redirect=https%3A%2F%2Feuipo.europa.eu%2Fohimportal%2Fen%2Fweb%2Fobservatory%2Fip-enforcement-portal-news-page%3Fp_p_id%3D101_INSTANCE_Pr33r7NW36eL%26p_p_lifecycle%3D0%26p_p_state%3Dnormal%26p_p_mode%3Dview%26p_p_col_id%3Dcolumn-1%26p_p_col_pos%3D2%26p_p_col_count%3D3

[2] https://www.europol.europa.eu/publications-documents/early-warning-notification-vaccine-related-crime-during-covid-19-pandemic

[3] TRIPS II. Kısım “Fikir Mülkiyeti Haklarının Kullanımı, Kapsamı ve Yararlanılmasına İlişkin Standartlar” başlıklıdır. 1, 4, 5 ve 7 numaralı bölümler sırasıyla Fikri Haklar ve İlgili Haklar, Tasarımlar, Patentler, Açıklanmamış Bilgilerin Korunması başlıklıdır.

[4] TRIPS III. Kısım “Fikri Mülkiyet Haklarının Uygulanması” başlıklıdır.

[5] https://docs.wto.org/dol2fe/Pages/FE_Search/FE_S_S009-DP.aspx?language=E&CatalogueIdList=270209,270165,270173,270168,269875,269476,269346,269188,268935,268754&CurrentCatalogueIdIndex=8&FullTextHash=&HasEnglishRecord=True&HasFrenchRecord=True&HasSpanishRecord=True

[6] https://www.keionline.org/34811

PATENT VEKİLLİĞİ VE MARKA VEKİLLİĞİ SINAV, SİCİL VE DİSİPLİN YÖNETMELİĞİNDE GETİRİLEN TEMEL YENİLİKLER

Atama kararları Resmi Gazete'de yayımlandı | NTV

Patent Vekilliği ve Marka Vekilliği Sınav, Sicil ve Disiplin Yönetmeliği 07/04/2021 tarihli ve 31447 Sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir[1]. Bu Yönetmelikle birlikle 27/6/2015 tarihli ve 29399 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Türk Patent ve Marka Kurumu Patent Vekilliği ve Marka Vekilliği Sınav ve Sicil İşlemlerine Dair Yönetmelik ve 18/5/2017 tarihli ve 30070 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Türk Patent ve Marka Kurumu Patent Vekilleri ve Marka Vekilleri Meslek Kuralları ve Disiplin Yönetmeliği yürürlükten kaldırılmıştır (m. 27).

Yönetmeliğin temelde iki kısımdan oluştuğu, ilk kısımda marka ve patent vekillerinin sınav ve sicil işlemlerinin düzenlendiği, ikinci kısımda ise disiplin hükümlerine yer verildiği görülmektedir.

Önceki düzenlemelerle kıyaslandığında, yeni Yönetmelikte vekillik sınavına ilişkin esas ve usul yönünden bir takım değişiklikler getirildiği görülmektedir. Bu kapsamda dikkati çeken ilk düzenleme sınav ilan tarihlerine ilişkindir. Sınavın, sınav tarihinden en az 30 gün önce ilan edilmesine ilişkin düzenleme, en az 60 gün olarak değiştirilmiştir. Bu sayede sınava hazırlanacak adayların önceden bilgilendirilmeleri sağlanmıştır. Yeni Yönetmelikte, sınav başvurularının fiziki olarak alınması yöntemi kaldırılmış, sadece online başvuru alınmasına imkan verilmiştir (m. 7). Bu alandaki en önemli yenilik ise ilk aşama olan genel yeterlilik sınavında başarılı olan adayın bir sonraki sınav döneminde mesleki yeterlilik sınavına doğrudan girmesine imkân sağlanması olmuştur (m. 13/4). Bu hak 2019 yılında yapılan genel yeterlilik sınavında başaralı olan adaylara da tanınmıştır (Geçici m. 2). Bu kapsamda, 2019 yılında yapılan genel yeterlilik sınavını geçmiş ancak ikinci aşamayı geçememiş olan adaylar, bu yıl açılması planlanan ilk sınavda mesleki yeterlilik sınavına doğrudan katılabileceklerdir.

Yönetmelikte, sınavlardaki konu dağılımlarının ve yeterlilik puanlarının değiştirilmediği görülmektedir. Sınav sorularına ve sonuçlara itiraz yöntemi ise değiştirilmiş ve ayrı ayrı düzenlenmiştir. Bu kapsamda, önceki düzenlemeden farklı olarak, sınav sonuçlarına değil, öncelikle sorulara itiraz etme hakkı tanınmıştır. Buna göre, genel yeterlilik sınavının sonuçlarının ilanından önce soruların ilan edilmesi ve sorulara itiraz edilmesi imkânı getirilmiştir (m. 10). Bu aşamada öncelikle sorular üzerindeki ihtilaflar giderilecektir. Yanlış olduğu tespit edilen sorular herkes için doğru kabul edilecek ve genel yeterlilik sınav puanı bu yeni duruma göre hesaplanıp ilan edilecektir. Adaylara açıklanan bu sonuçlara itiraz etme hakkı da tanınmıştır. Ancak bu aşamada sorulara yeniden itiraz etme hakkı verilmemiştir (m. 11). Mesleki yeterlilik sınavında ise eski uygulama devam etmektedir. Sadece sınav sonuçlarına itiraz edilmesi imkânı bulunmaktadır (m. 13).

Yönetmelikte, sicil işlemleri konusunda en önemli yeniliğin gerçek kişi vekiller yönünden yapıldığı görülmektedir. Sicile kayıt için aranan ve gerçek kişi vekillerin başka bir gerçek kişinin yanında vekil olarak çalışmasına imkan veren “ğ) Gerçek kişi yanında çalışan vekilin, yanında çalıştığı kişiyi (Değişik ibare:RG-5/5/2017-30057) Kurum nezdinde temsile yetkili olduğunu gösterir noter onaylı belge.” hükmü yeni Yönetmeliğe alınmamıştır[2]. Bu durumda çalışan mevcut vekiller için ise “Bu Yönetmeliğin yayımı tarihinde Sicile kayıtlı olup da vekillik yetkisini başka bir gerçek kişi yanında çalışarak kullanan vekil, 14 üncü maddenin ikinci fıkrasının (g) bendinde yer alan belgeyi, bu Yönetmeliğin yayımı tarihinden itibaren 6 ay içerisinde Kuruma sunmak zorundadır.” hükmüyle 6 aylık bir geçiş süresi öngörülmüştür (Geçici m. 3). Buna göre, söz konusu kişilerin süresi içerisinde bağlı oldukları vergi dairesinden alınmış yazıyı Kuruma sunmaları gerektiği düzenlenmiştir.

Yönetmeliğin madde 18 vd. disiplin hükümlerine ayrılmıştır. Önceki düzenlemeden farklı olarak, Yönetmelikte disiplin hükümlerine ilişkin genel ilkeler belirlenmiştir (m. 18). Ancak, vekillik meslek kurallarının içeriğinde önemli bir değişikliğe gidilmediği görülmektedir (m. 19).  Önceki Yönetmelikte yer alan “h) Vekil, kendi hizmeti karşılığı dışında müvekkilinden herhangi bir ücret talep edemez.” yönündeki meslek kuralının “Vekil, Kurumun yapacağı hizmetler karşılığında alacağı ücretlere ve harçlara ilaveten kendi hizmeti karşılığı dışında müvekkilinden herhangi bir ücret talep edemez” şeklinde değiştirildiği görülmektedir. “Kurum tarafından müvekkiline yapılan talepleri iletmek ve gerekli irtibatı kurmak zorundadır.” yönünde, esasen vekilin özen yükümlülüğü kapsamında değerlendirilebilecek bir duruma ise Yönetmelikte açıkça yer verilmiştir (m. 19/1-o). Meslek kurallarında yapılan diğer bir değişikliğin, dosyanın başka bir vekil tarafından devralınması durumunda, yeni vekile yapılacak bildirime ilişkin olduğu görülmektedir. Yeni Yönetmelikte öncekinden farklı olarak, yetki alan vekilin halihazırdaki vekile bu durumu gecikmeden bildirmesi gerektiği düzenlenmiştir. Bu durumda, halihazırdaki vekil dosyanın takibi için gerekli tüm belgeleri, önceki düzenlemeden farklı olarak, talep edilmesi halinde yeni vekile iletmek zorundadır (19/1-m) Yönetmelikte gerekli belgeler konusunda ise bir istisna ya da sınırlandırmanın getirilmediği görülmektedir. Vekilin reklam yapma hakkı ve sınırları her iki yönetmelikte de yer almakla beraber, önceki yönetmelikte yer alan “kurumların açıkça izni olmaksızın adını ve logosunu kullanmak,” şeklindeki sınırlandırma (m. 5/1-e), “kurum ve kuruluşların adını veya logosunu yanıltıcı biçimde kullanmak” şeklinde değiştirilmiştir (m. 19/1-e).

Uygulanacak disiplin cezaları ve Disiplin Kurulunun yapısı 5000 sayılı Kanunda belirlenmiş olup, bu konularda Yönetmelikte önceki düzenlemeden ve Kanundan farklı bir değişiklik yapılmadığı görülmektedir. Buna karşın, şikayet hakkı olanlar yeni Yönetmelikte açıkça düzenlenmiştir. Kural olarak herkes şikayet hakkına sahiptir. Ancak, Yönetmeliğin 19 uncu maddesinde yer alan (b), (f), (g), (ğ), (j) ve (k)  bentlerinde yazılı meslek kurallarına aykırı davranıldığı gerekçesiyle sadece hakları ihlal edilenler şikâyet başvurusunda bulunabilirler (m. 23). Buna göre, somut bir müvekkil veya başka bir vekille olan ilişkilerde ilgililere şikayet hakkının tanındığı, diğer durumlarda ise herkese bu hakkın tanındığı görülmektedir.

Yönetmelikle soruşturma usulü değiştirilmiştir. Bu kapsamda, Disiplin Kurulu, usulüne uygun yapılmamış, gerekçesiz ve delil içermeyen başvuruları soruşturma açmadan reddedebilecektir (m. 24/2). Disiplin Kurulu şikayetçinin yapacağı hukuki nitelendirmeyle bağlı değildir. Kendisi re’sen tespitte bulunabileceği gibi gerek görmesi halinde soruşturmayı da genişletebilecektir (m. 24/3). Yeni düzenleme ile Kurula re’sen inceleme yapma ve soruşturmayı genişletebilme imkanının verildiği görülmektedir. Bu maddeyle de bağlantılı olacak şekilde, başvuru veya taleplerle ilgili belgelerin Kurum tarafından doğrulanabilmesi durumunda taraflardan istenmeyeceği düzenlenmiştir (m. 26/3). Ayrıca, başvuru ve taleplerin elektronik ortamda sunulması imkanı da getirilmiştir (m. 26/1).

Son olarak, önceki Yönetmelik döneminde Sicile kayıt veya Sicil yenileme için yapılmış başvuruların, başvurunun yapıldığı tarihte yürürlükte olan Yönetmelik hükümlerine göre sonuçlandırılacağı hüküm altına alınmıştır (Geçici m. 1).

Gökhan ERGÜL

Nisan 2021

gokhan.ergul60@gmail.com


[1] https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2021/04/20210407-19.htm

[2] Mülga Türk Patent ve Marka Kurumu Patent Vekilliği ve Marka Vekilliği Sınav ve Sicil İşlemlerine Dair Yönetmelik m. 12/2-ğ

IPR GEZGİNİ CLUBHOUSE’TA # II!

31 Mart Gecesi ABAD’ın “VG Bild-Kunst v Stiftung Preußischer Kulturbesitz” Kararını Konuşacağız

IPR Gezgini Clubhouse toplantılarının ikincisi ile 31 Mart Çarşamba gecesi saat 21.00’de karşınızda olacağız!

Avrupa Birliği Adalet Divanı, 9 Mart 2021 tarihinde çok önemli bir karar verdi ve C-392/19 sayılı VG Bild-Kunst v Stiftung Preußischer Kulturbesitz kararında link (veya bağlantı) verme eylemini eserin umuma iletimi hakkı kapsamında değerlendirdi. Karar internette link paylaşımının, hangi durumlarda hukuka uygun hangi hangi durumlarda ise telif hakkı ihlali teşkil edebileceği konusunda yol gösterici içerikte.

Anılan karar IPR Gezgini’nde Alara NAÇAR tarafından 22 Mart 2021 tarihinde yazılan yazıda detaylı olarak değerlendirildi.

Alara NAÇAR bu önemli kararı, arka planını ve olası etkilerini Clubhouse’ta 31 Mart Çarşamba gecesi bizlerle paylaşacak. Toplantının moderatörlüğünü Önder Erol ÜNSAL yapacak. 

Toplantı elbette ki katılanların soru ve yorumlarına da açık olacak.

Toplantının Clubhouse bağlantısını gelecek haftabaşında yapacağımız hatırlatma duyurusunda sizlerle paylaşacağız. Erken davranma ve duyuruyu beklememe niyetindeyseniz Clubhouse uygulamasında Önder Erol Ünsal kullanıcısını takip etmeye başlayabilirsiniz.

Katılımınız bizleri mutlu edecek!

IPR Gezgini

Mart 2021

iprgezgini@gmail.com

IPR GEZGİNİ CLUBHOUSE’TA! 10 MART BULUŞMAMIZIN BAĞLANTISI VE DETAYLAR

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı IPR-Gezgini-ClubHouse-r2-1024x1024.jpg

10 Mart Çarşamba gecesi saat 21.00’de ilk Clubhouse buluşmamızla karşınızdayız!

Clubhouse uygulamasını akıllı telefonuna indirmiş kullanıcılar toplantıya https://www.joinclubhouse.com/event/PGeYrpdw bağlantısından katılabilirler.

Bir yıldır hayatımızın parçası haline gelen ve bir süre daha birlikte yaşayacağımızdan emin olduğumuz Pandemi sürecinin Fikri Haklar dünyasına, iş yaşamımıza, iş ilişkilerimize etkileri ve salgının etkilerinin ortadan kalkmasıyla başlayacak Geleceğimize yönelik perspektifler ilk Clubhouse toplantımızın konusu olacak.

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı IPR-Gezgini-ClubHouse-r2.2.png

Fikri Mülkiyet camiamızın önde gelen isimlerinden olan konuşmacılarımız ve bizler ilk buluşmamız öncesinde çok heyecanlı ve hevesliyiz.

Devam etkinliklerini de fazla vakit geçirmeksizin yapma niyetindeyiz.

Sözün kısası, 10 Mart gecesi 21.00’de Clubhouse’da görüşmek üzere!

IPR Gezgini

Mart 2021

iprgezgini@gmail.com

IPR GEZGİNİ CLUBHOUSE’TA! 10 MART GECESİNİ TAKVİMİNİZDE BİZE AYIRIR MISINIZ?

IPR Gezgini Clubhouse toplantıları başlıyor!

Uzun süredir üzerinde düşündüğümüz, ancak uygun platforma bir türlü karar veremediğimiz canlı toplantılarımız için Clubhouse uygulamasının en yerinde tercih olduğu fikrine ulaştık.

VE

10 Mart Çarşamba gecesi saat 21.00’de ilk etkinliğimizle karşınızdayız!

Bir yıldır hayatımızın parçası haline gelen ve bir süre daha birlikte yaşayacağımızdan emin olduğumuz Pandemi sürecinin Fikri Haklar dünyasına, iş yaşamımıza, iş ilişkilerimize etkileri ve salgının etkilerinin ortadan kalkmasıyla başlayacak Geleceğimize yönelik perspektifler ilk Clubhouse toplantımızın konusu olacak.

Duyuru afişimizden görüldüğü gibi çok sayıda değerli konuğumuz var. Davetimizi geri çevirmedikleri ve görüşlerini katılımcılarla paylaşmayı kabul ettikleri için kendilerine çok teşekkür ediyoruz.

Toplantının Clubhouse bağlantısını gelecek hafta yapacağımız hatırlatma duyurusunda sizlerle paylaşacağız. Erken davranma ve duyuruyu beklememe niyetindeyseniz Clubhouse uygulamasında Önder Erol Ünsal kullanıcısını takip etmeye başlayabilirsiniz.

İlk buluşmamızın ardından, kimi genele hitap edecek kimisi daha teknik boyutları içerecek, ama tamamı Fikri Mülkiyet temalı olacak toplantılarla Clubhouse buluşmalarımıza devam edeceğiz.

Bizler 10 Mart Çarşamba gecesini heyecanla bekliyoruz, katılımınız bizleri çok mutlu edecek!

IPR Gezgini

Mart 2021

iprgezgini@gmail.com

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ PATENT HAKKINA MÜDAHALE BAŞVURUSUNDA MÜLKİYET HAKKININ İHLAL EDİLDİĞİ SONUCUNA VARDI: TOKEL v. TÜRKİYE

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (“AİHM” veya “Mahkeme”) 23662/08 başvuru numaralı ve 09.02.2021 tarihli TOKEL v. TÜRKİYE kararı, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’ye (“Sözleşme”) Ek 1. Protokol’ün “Mülkiyetin Korunması” başlıklı 1. maddesi kapsamında incelenen patent hakkı ihlaline ilişkin bir değerlendirme sunuyor. Kanaatimizce bu karar, davaya konu patentin 1991 yılında İhtira Beratı Kanunu’nun yürürlükte olduğu dönemde elde edilmiş olması ve iç hukuk yollarının tüketilerek Mahkeme’nin kararını verdiği 2021 yılına kadar iç hukukta patent hakkını düzenleyen mevzuattaki değişikliklere tabi olması bakımından önem arz etmektedir.

Mahkeme’nin değerlendirmesini analiz etmeden önce konu bütünlüğü açısından ihtilafın geçmişini, yerel mahkeme ve Yargıtay kararlarını incelemek yerinde olacaktır.

Mustafa Tokel (“Başvuran”) tarafından Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan davada Başvuran, otomatik çay soldurma-konveyör traft sistemi olarak tanımlanan buluşu için 08.07.1991 tarihinde başvuru yaparak 26.08.1992 tarihinde yürürlükte olan 1879 tarihli İhtira Beratı Kanunu çerçevesinde buluşu korumaya imkan sağlayan, patent belgesi benzeri ihtira beratı almıştır. Ancak ihtira beratının alınmasından kısa bir süre önce Mayıs 1991 tarihinde, bir kamu iktisadi teşekkülü olan Çay İşletmeleri Genel Müdürlüğü (“Çaykur”), buluşu fabrikalarından birinde kullanmaya başlamış, Haziran 1991’de yayınladığı fizibilite raporunda da buluşun özelliklerini ve faydalarını açıklayarak buluşu beş senelik yatırım planı çerçevesinde fabrikalarında kullanacağını duyurmuştur.

1993 tarihinde taraflar arasındaki uyuşmazlık ilk kez Çaykur tarafından mahkeme yoluna taşınmış, Trabzon Asliye 1.Hukuk Mahkemesi’nde açılan ihtira beratının iptali davasında Çaykur; söz konusu çay soldurma sistemini davacının ihtira beratı aldığı tarihten önce kurduğunu, ihtira beratı konusu sistemin yeni buluş niteliğinde olmadığını, davacının Çaykur’a ait fabrikadaki sistemi kopyalayarak ihtira beratı aldığını ileri sürmüştür. Yerel mahkemenin “dava konusu patentin yürürlükte olan İhtira Beratı Kanunu’na göre yeni ve tekniğin bilinen durumuna dahil olmadığı, patentin haklı nedenlerle tescil edildiği” gerekçesiyle davayı reddettiği kararı[1], Yargıtay tarafından da onanarak[2], Çaykur’un karar düzeltme talebinin reddi ile kesinleşmiştir.

Bununla beraber, Mustafa Tokel’in de ilk olarak 1993 yılında olmak üzere, seneler içinde farklı mahkemeler nezdinde sistematik olarak Çaykur’un ihtira beratına konu buluşunu izinsiz olarak kullandığını ileri sürerek haksız rekabetin tespitine ve önlenmesine ilişkin talepte bulunduğu ve bu tespit kararları ile buluşun farklı illerdeki fabrikalardaki kullanımlarını engellemeye yönelik bir yol izlediği görülmektedir. Farklı yerel mahkemeler nezdinde elde edilen kararların bir kısmı, ihtira beratının iptali için açılan önce tarihli davanın reddi kararına da atıfta bulunarak, Çaykur’un fabrikalarında kullandığı çay soldurma sisteminin davacının ihtira beratı aldığı buluş ile aynı olduğu yönünde olup, davalı Çaykur’un sistemi kullanmasının men’ine karar verilmiştir.[3] Ancak, bu yerel mahkeme kararlarının aksine görüş bildiren ve bozma kararı ile sonuçlanan Yargıtay kararları[4] başvuranın uyuşmazlığı AİHM’ne taşımasına sebep olmuştur.

Söz konusu kararlarda Yargıtay, 551 sayılı Patent Haklarının Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin (“PatKHK”) 77. maddesinde düzenlenen “ön kullanım hakkı”na dayanarak, bu madde ile buluşa konu patent başvurusu tarihi ile patentin verildiği tarih arasındaki iyiniyetli faaliyetlerin, faaliyet sahibi açısından ön kullanım hakkı tanıdığını, bu kapsamda buluş konusu sistem ile ilgili kullanımına ilişkin belgelerin yerel mahkemece eksik değerlendirildiğine hükmederek yerel mahkeme kararlarını bozmuştur. Bu kararlar doğrultusunda alınan bilirkişi raporlarının ise bir yeknesaklık barındırmadığı görülmektedir. Nitekim bir rapor davaya konu buluşun yenilik özelliğini içermediğini, önceden bilinen ve farklı sektördeki farklı teşebbüslerce kullanılan bir sistem olduğunu, bu nedenle buluş zaten yeni olmadığı için geçersiz olduğundan ön kullanım hakkı incelemesine yer olmadığını belirtirken; bir diğer raporda 551 sayılı KHK’nın 77. maddesinde öngörülen ön kullanım hakkına ilişkin koşulların somut olayda Çaykur lehine gerçekleştiği belirtilmiştir. Söz konusu bilirkişi raporları doğrultusunda verilen Yargıtay kararları da Başvuran aleyhine sonuçlanmıştır.  

Bu noktada, birbiri ile çelişen bilirkişi raporları ve Yargıtay kararları, Başvuran’ın çeşitli mahkemeler nezdinde elde ettiği ve kesinleşen kararlara rağmen Çaykur’un ilgili patentin izinsiz kullanımını sürdürmeye devam ettirmesi ile sonuçlanmıştır.  Nitekim, AİHM başvurusunun konusunu da; Başvuran’ın patentli buluşunun Devlet mülkiyetindeki bir teşebbüs tarafından izinsiz kullanımı ve iç hukuk yolunda başvurulan mahkemelerin davalı Çaykur’un kullanımının ön kullanım oluşturduğu yönündeki kararlarının Sözleşme’ye Ek Protokol’ün 1. maddesinde düzenlenen mülkiyet hakkının ihlaline yol açması oluşturmuştur.

Mahkeme’nin değerlendirmesini incelemeden önce, davalı Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni temsilen taraf Hükümet’in başvurunun Sözleşme’nin 35. maddesinde düzenlenen kabul edilebilirlik koşullarına ilişkin itirazlarına, her ne kadar bu yazının esas konusunu oluşturan fikri mülkiyet hukuku bakış açısının dışında kalsa da, kararda geniş şekilde tartışıldığından değinmek yerinde olacaktır.

Hükümet öncelikle, Mahkeme’ye yapılan başvurunun, kişi bakımından (ratione personae) Protokol’ün 1. maddesi hükümleriyle bağdaşmadığını ileri sürmüştür. Bu iddia, başvuranın buluşu patentlenmesine rağmen Çaykur’un ön kullanım hakkına dayalı olarak öncelik hakkı bulunduğu ve bu durumun mahkeme kararları ile sabit olduğu; ayrıca başvuranın gerekli ücretleri ödememesi nedeniyle yirmi yıllık koruma süresi çerçevesinde 2011 yılında sona erecek olan patentin 2008 yılında sona erdiği, bu nedenle başvuran patent hakkına sahip olmadığından meşru bir beklentisinin bulunmadığı gerekçelerine dayandırılmıştır.

Mahkeme bu itiraza ilişkin olarak, sona eren patent hakkının, sona erme tarihi olan 2008 senesine kadar mevcut ve geçerli olduğunu belirtmiştir. Bu geçerlilik süresi boyunca Çaykur’un patentli buluşu patent hakkına tecavüz oluşturacak şekilde kullanması, patent sahibine bu kullanıma karşı kanun çerçevesinde yasal aksiyon alma hakkını tanıdığından başvuranın mağdur statüsü sabittir. Bu kapsamda, meşru beklentinin yalnız mevcut mülkiyet hakkından doğmayacağı, başvuranın patentin geçerlilik süresi boyunca gerçekleşen tecavüz eylemlerine karşı mülkiyet hakkına saygı gösterilmesini istemesinin meşru bir talep olduğu söylenebilecektir. Patentin süresi dolduğunda patent sahibinin tüm münhasır hakları ortadan kalkar. Bununla birlikte, ihlal, patentin aktif koruma süresi içinde gerçekleşmişse, aktif sürenin bu bölümünde meydana gelen zararlar için dava açma hakkı patent süresi dolduktan sonra da devam eder.

Hükümet’in konu bakımından bağdaşmazlık (ratione materiae) ile ilgili iddiası ise Çaykur’un kanunla kurulmuş bir kamu iktisadi teşebbüsü olmasına rağmen, özel hukuk hükümlerine tabi ve piyasada kamu yetkisini kullanmaksızın bağımsız olarak faaliyet gösteren bir teşebbüs olması nedeniyle, mevcut başvurunun iki özel hukuk süjesi arasındaki uyuşmazlığa ilişkin olduğu, bu nedenle başvurunun Protokol’ün 1. maddesi kapsamına girmeyeceği olmuştur. Bu noktada Protokol’ün 1. maddesi kapsamında bu davayı ilgilendiren devletin negatif yükümlülüğünün belirlenmesi önem arz edecektir. Maddede “Her gerçek ya da tüzel kişi, mülkiyetinden/malvarlığından müdahale edilmeksizin yararlanma hakkına sahiptir.” şeklinde düzenlenen, mülkiyet hakkına saygı zorunluluğu çerçevesinde, devletin negatif yükümlülüğü bireylerin malvarlığına haksız müdahalelerde bulunmamaktır.[5] Mahkeme, somut olayda emsal kararlarında ortaya konan kriterlerden hareketle Çaykur’un mevcut davadaki patent hakkına ilişkin ihlalinden Sözleşme çerçevesinde devletin sorumlu olacağı sonucuna ulaşmıştır. Çaykur’un kanun ile kurulmuş, sermayesi devlete ait bir kamu iktisadi teşekkülü olması ve Çaykur’un buluşa ilişkin ön kullanım iddiasına konu olan yatırım planının dahi devletin kontrol ve gözetiminde olması Mahkeme’yi bu sonuca ulaştıran etkenler olmuştur. Dolayısıyla Çaykur’un özel hukuk hükümlerine tabi olarak ilgili piyasada diğer teşebbüslerle birlikte kamu yetkisini kullanmadan hareket etmesi, devleti Sözleşme kapsamındaki sorumluluktan kurtarmak için yeterli olmamıştır.

Başvurunun esasen incelenmesine geçildiğinde, Mahkeme öncelikle, emsal kararlarında da açıkça kabul ettiği üzere, Protokol’ün 1. maddesinin fikri hakları da kapsadığını belirtmiştir. Bu kapsamda Çaykur’un buluş konusu sistemi başvuranın buluşu ihtira beratı ile korumasından kısa süre önce kullanmaya başladığı, bu kullanımın buluşun korunduğu 1991-2008 yılları arasında izinsiz olarak devam ettiği ve Protokol’ün 1. maddesinin ilk cümlesi anlamında mülkiyet hakkından barışçıl olarak yararlanmaya yapılan bir müdahale teşkil ettiği tespit edilmiştir. Bu kapsamda, bir kamu otoritesinin mülkiyetin barışçıl bir şekilde kullanılmasına karşı gerçekleştirdiği bu müdahalenin meşru sayılabilmesi için hukukilik (lawfulness) şartını gerçekleştirmesi gerektiği vurgulamıştır.  Nitekim 1. maddenin birinci fıkrasının ikinci cümlesi, “malvarlığından” yoksun bırakılma müdahalesini “hukukun öngördüğü koşullara tabi olarak” meşru saymakta; ikinci fıkrası ise Devletlerin ancak “kanunları” icra etmek suretiyle mülkiyetin kullanımını sınırlayabileceğini düzenlemektedir.[6]

Bu prensipler ışığında somut olayda yerel mahkemelerin başvuranın patent hakkına yapılan müdahaleyi 551 sayılı PatKHK’nın 77. maddesinde düzenlenen ön kullanım hakkına dayandırdıkları tespiti yapılmıştır. İlk kez 1995 tarihli 551 sayılı PatKHK ile pozitif hukuka giren ve 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nun 87. maddesinde de “Önceki Kullanımdan Doğan Hak” başlığı altında düzenlenen bu kavram, patent hakkının sınırlarından birini oluşturmaktadır. Bu kapsamda, patent başvuru tarihi/ rüçhan tarihinden önce iyi niyetli olarak patenti kullanan veya kullanma için ciddi hazırlıklar yapan 3. kişilerin kullanımına izin verilmiştir. Düzenleme, esasında hakkaniyet ilkesi çerçevesinde patent hakkının kazanılmasından önce buluş sahibinden habersiz olarak aynı buluşla ilgili çalışmalar yapan ve buluşu iyi niyetle kullanan kişilerin iyi niyetini korumaktır.[7]

Bununla beraber Mahkeme, mevcut davada Çaykur’un patent konusu buluşu kullanmaya başladığı tarih olan 1991 yılında yürürlükte olan 1879 tarihli İhtira Beratı Kanunu’nda ön kullanım hakkı düzenlemesinin yer almadığına dikkat çekmiştir. 551 sayılı PatKHK’nın önceki kanun hükümlerinin uygulanmasını düzenleyen Geçici 1. maddesinde PatKHK’nın yürürlüğe girdiği tarihten önce yapılmış patent başvuruları hakkında, başvuru tarihindeki kanun hükümlerinin uygulanacağı düzenlenmiştir. Bu kapsamda PatKHK’da getirilen ön kullanım hakkı sınırlamasının İhtira Beratı Kanunu’nun yürürlükte olduğu sürede başvurusu yapılmış buluşlar için uygulama alanı bulmayacağı, dolayısıyla 77. maddenin geriye yürümeyeceği sonucuna ulaşılacaktır. Bu çerçevede Mahkeme, Çaykur’un ilk kullanım tarihinde, patent sahibinin patentten doğan haklarını sınırlayan yasal bir dayanağın bulunmadığını belirterek, başvuranın mülkiyetinden barışçıl bir şekilde yararlanma hakkına yapılan müdahalenin Protokol’ün 1. maddesi anlamında hukuka uygun olarak değerlendirilemeyeceğine karar vermiştir.

Görüldüğü üzere, mevcut davada Çaykur’un kullanımının ön kullanım hakkının kapsamında yer alıp almadığı, şartları sağlayıp sağlamadığı yönündeki esas değerlendirmesine gerek kalmaksızın ihlal kararı verilmiştir. Patentin başvuru tarihinde yürürlükte olan kanunda bu sınırlamanın bulunmadığı ve PatKHK’da yer alan düzenlemenin geçici maddeler vasıtasıyla geriye etkisinin de kanun koyucu tarafından tercih edilmediği görülmektedir. Yeni düzenlemenin somut olaya uygulanmaması, önceki kanun zamanında elde edilmiş kazanılmış haklara saygı gösterilmesi ve hukuk güvenliği ilkesinin gerçekleştirilmesi bakımından da önem arz etmektedir. Bu durumda; sermayesi devlete ait olan ve devlet yönetim ve gözetiminde olduğuna karar verilen kamu iktisadi teşekkülünün başvuranın patentinin geçerlilik süresi boyunca mülkiyet hakkına gerçekleştirdiği müdahale, Sözleşme’ye aykırılık teşkil eden ve devletin sorumluluğunu gerektiren bir müdahaledir.

Betül ÖZBEK

Şubat 2021

betulozbek9@gmail.com


[1]Trabzon 1.Asliye Hukuk Mahkemesi 1995/182 Esas, 2001/129 sayılı ve 11.03.1993 tarihli kararı.

[2]Yargıtay 11.Hukuk Dairesi 06.11.2001 tarih ve 2001/6276-8738 sayılı kararı.

[3]Rize Asliye 2.Hukuk Mahkemesi 18.02.2003 tarih ve 1993/324 – 2003/43 sayılı karar; Of Asliye Hukuk Mahkemesi 15.04.2003 tarih ve 1993/45 – 2003/108 sayılı karar; Trabzon 3.Asliye Hukuk Mahkemesi 14.09.2006 tarih ve 2005/92 – 2006/245 sayılı karar

[4]Yargıtay 11.Hukuk Dairesi E. 2003/7154 K. 2004/1445 T. 17.02.2004 tarihli kararı; Yargıtay 11.Hukuk Dairesi, E. 2007/64 K. 2008/7301 T. 03.06.2008.

[5] Avrupa Konseyi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 1 Numaralı Protokolünün 1. Maddesi Rehberi, https://www.echr.coe.int/Documents/Guide_Art_1_Protocol_1_TUR.pdf

[6] İbid.

[7] ÇAĞLAR, Hayrettin. “Patent Hukukunda Ön Kullanım Hakkı” Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2006, http://webftp.gazi.edu.tr/hukuk/dergi/10_4.pdf , s.81.; GÜNEŞ, İlhami. “Sınai Mülkiyet Kanunu Işığında Uygulamalı Patent ve Faydalı Model Hukuku”, Seçkin Yayıncılık, 2. Baskı, 2018, s.243.

Entegre Devre Topoğrafyaları 2021 Yılının Sınai Mülkiyet Alanındaki İlk Kanun Değişikliği ile Varlığını Hatırlattı

Entegre devre topoğrafyaları, Türk sınai mülkiyet hukukunda hemen hemen hiç uygulaması olmayan, buna rağmen diğer sınai mülkiyet haklarının kanun hükmünde kararnamelerle düzenlendiği dönemde dahi münhasır bir Kanun olan, 22.04.2004 tarihli ve 5147 sayılı Entegre Devre Topoğrafyalarının Korunması Hakkında Kanun’la (5147 sayılı Kanun) düzenlenen, eğitimlerde isminin anılmasıyla yetinilen bir sınai mülkiyet hakkıdır. Diğer sınai mülkiyet haklarına yönelik mevzuat değişiklikleriyle uyum sağlanması için entegre devre topoğrafyası mevzuatında da değişiklik yapılması gerekliliğinin ortaya çıktığı durumlar, söz konusu hakkın gündeme geldiği bir başka istisnai hâldir.

22.12.2016 tarihli ve 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nda (SMK), diğer sınai mülkiyet haklarına ilişkin tescil başvurularında, başvuru sahibinin tüzel kişi olması durumunda imza sirkülerinin sunulması bir zorunluluk olarak düzenlenmemiştir. Bununla birlikte, 5147 sayılı Kanun m.14/1,g hükmüne göre; entegre devre topoğrafyası başvurusunun tüzel kişi adına yapılması durumunda, imza sirkülerinin Türk Patent ve Marka Kurumuna (TÜRKPATENT) sunulması bir zorunluluk olarak varlığını sürdürmekteydi. 03.02.2021 tarihli ve 31384 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 28.01.2021 tarihli ve 7263 sayılı Teknoloji Geliştirme Bölgeleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun (7263 sayılı Kanun) m. 16 hükmü ile 5147 sayılı Kanun m.14/1,g hükmü yürürlükte kaldırılmıştır. 7263 sayılı Kanun m.16 hükmünün gerekçesinde; TÜRKPATENT tarafından sunulan sınai mülkiyet haklarına ilişkin sicil hizmetlerinin, 1 Ocak 2020 tarihinden itibaren tamamen e-Devlet Kapısı üzerinden yürütülmeye başlandığına, bürokrasinin azaltılmasına yönelik çalışmalar kapsamında entegre devre topoğrafyası başvurularının tüzel kişi tarafından gerçekleştirilmesi durumunda imza sirkülerinin talep edilmesinin uygulamaya dönük bir fayda sağlamadığına, bu uygulamanın gereksiz evrak yükü oluşturduğuna işaret edilmiştir. Değişikliğin 5147 sayılı Kanun m.14 hükmüne etkisi aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

Entegre devre topoğrafyaları, diğer sınai haklara ilişkin uygulamalarla uyumun sağlanması amacıyla ve hemen hemen hiç uygulaması olmayan bir uygulamanın kaldırılmasıyla bir kez daha adından söz ettirmiş ve varlığını sürdürdüğünü bizlere hatırlatmıştır. 7263 sayılı Kanun m.16 hükmünün bir başka önemi ise 2021 yılında sınai mülkiyet alanında gerçekleştirilen ilk mevzuat değişikliği olmasıdır.

Osman Umut KARACA

Şubat 2021

osmanumutkaraca@hotmail.com

2020 DÜNYA FİKRİ MÜLKİYET GÖSTERGELERİ TÜRKİYE İSTATİSTİKLERİ

World Intellectual Property Indicators 2020

Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü (WIPO), geçtiğimiz günlerde “Dünya Fikri Mülkiyet Göstergeleri 2020” (World Intellectual Property Indicators 2020) isimli dokümanı yayımlamıştır.[1] WIPO tarafından uzun yıllardır yayınlanan Dünya Fikri Mülkiyet Göstergeleribaşlıklı raporlar, patent, faydalı model, marka, tasarım, mikroorganizmalar, bitki çeşitlerinin korunması, coğrafi işaretler ve yaratıcı ekonomi (yayıncılık) alanlarında ilgili yıla ilişkin faaliyetlere genel bir bakış sağlamaktadır.

2020 yılı raporu da, başvuru, tescil ve yenileme başta olmak üzere ulusal ve bölgesel fikri mülkiyet ofislerinden alınan istatistiklerden yararlanarak dünya genelindeki fikri mülkiyet etkinliğini analiz etmektedir. 237 sayfalık raporun tamamının bu yazıda incelenmesi mümkün olmamakla birlikte, raporda yer alan Türkiye’ye ilişkin istatistiklerin incelenmesi ülkemizde fikri mülkiyet etkinliğinin genel çerçevesini çizebilmek adına önemlidir. 2020 tarihli rapor 2019 yılı istatistiklerinden yararlanılarak oluşturulduğundan, COVID-19’un yarattığı etkileri yansıtmamaktadır.

Türkiye, özellikle marka, tasarım ve patentlere ilişkin dünyanın en çok başvuru yapılan ülkelerinden birisi konumundadır. Türkiye, 2019 yılında markada 11., tasarımda 7. ve patentte 22. en çok başvuru yapılan ülkedir (sf. 8). Yalnızca ilgili ülkede yerleşik gerçek ve tüzel kişilerin yaptığı başvurulara ilişkin istatistiklerde ise markada 8., tasarımda 6. ve patentte 14. en çok başvuru yapılan ülkedir (sf. 9).

Patentler

2018 yılına göre 2019 yılında Türkiye’de % 8,3 daha fazla patent başvurusu yapıldığı ve bu artıştaki temel unsurun Türkiye’de yerleşik kişilerin yaptığı başvurulardaki artış olduğu görülmektedir [2019 yılında 7.871 yerleşik başvuruya karşılık 217 yabancı başvuru] (sf. 13 ve 62). 2018 yılı istatistikleri, dünya genelinde yayınlanan patent başvurularının en çok bilgisayar teknolojileri alanında olmasına karşın, Türkiye’de % 8,4 oranında taşımacılık ile ilgili olduğunu ortaya koymaktadır (sf. 18). Öte yandan Türkiye, en az bir kadının buluşçu olarak belirtildiği başvurularda ise dünyada 4. ülkedir (sf. 45): 

Patent uzmanlarına ilişkin istatistikler, TÜRKPATENT nezdinde 2019 yılı itibariyle 118 patent uzmanının bulunduğunu ve uzmanların ortalama 7 yıl tecrübesi olduğunu göstermektedir (sf. 50-51). Uluslararası patent başvurularında (PCT),  2019 yılında bir önceki yıla göre %46,7’lik bir artış gerçekleşmiş ve toplam 2.058 uluslararası patent başvurusu yapılmıştır. Türkiye’deki PCT başvuruları Avrupa ülkeleriyle hemen hemen aynı sayıdayken, bu alanda Çin (58.990), ABD (57.840) ve Japonya (52.660) başı çekmektedir (sf. 53).

Markalar

2019 yılında, TÜRKPATENT nezdinde toplam 282.448 marka başvurusu yapılmıştır (sf. 119). Bir önceki yıla kıyasla, marka başvuruları % 15,5 oranında artış göstermiştir (sf. 77). Bu artışta en büyük payı Türkiye’de yerleşik gerçek ve tüzel kişilerin yaptıkları başvurular (yerleşik kişilerin yaptıkları başvuru sayısı 248.754 iken, yerleşik olmayanların yaptıkları başvurular 33.694’dür) oluşturmaktadır (sf. 78 ve 119).

Ancak TÜRKPATENT nezdinde marka başvurusu yapan kişilerin % 10’undan azı markalarının yurtdışındaki fikri mülkiyet ofislerinde de korunması için başvuruda bulunmuştur (sf. 80). Çin, Brezilya, Hindistan, İran, Meksika ve Vietnam gibi ülkelerde de istatistik bu yöndeyken, İsviçre’de yerleşik kişilerin yurtdışında yaptıkları başvuruların toplam başvurulara oranı % 75, Birleşik Krallık için % 51, ABD için % 47 ve Hollanda için % 41 olarak gerçekleşmiştir (sf. 80). Türkiye’de yerleşik olmayan kişilerin yaptıkları marka başvurularının büyük çoğunluğu Almanya’da yerleşik gerçek ve tüzel kişiler tarafından yapılmıştır (sf. 82). Sektör bazında bakıldığında, araştırma ve teknoloji sektöründe yapılan başvurular Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO) (% 20,8), Fransa (% 18,1), Japonya (% 25,7), ABD (% 18,4) fikri mülkiyet ofislerinde başvuruların çoğunluğunu oluştururken; Çin (% 22,5), Güney Kore (%18,4) ve Rusya’da (% 15,8) tarım sektörü, Türkiye (% 21,6) ticari hizmetler sektörü marka başvurularının çoğunluğunu oluşturmaktadır (sf. 84).

Tescilli marka sayısında, Çin (25.2 milyon) açık ara öndeyken, bu ülkeyi ABD (2.8 milyon), Hindistan (2 milyon) ve Japonya (1.9 milyon) takip etmektedir. TÜRKPATENT nezdinde ise 1.1 milyon geçerli marka tescili bulunmaktadır (sf. 84).

Dünya çapında Madrid sistemi kapsamında yapılan uluslararası marka başvuruları 2019 yılında 64.400 olarak gerçekleşmişti. Bu başvuruların 8.996 tanesinde başvuru kapsamında belirlenen ülkeler arasında Türkiye yer almıştır (sf. 85).

2019 yılında toplam 23.662 yayına itiraz sunulmuşken, kurum kararına karşı yapılan itirazların sayısı 10.614 olarak gerçekleşmiştir (sf. 112). Bu itibarla Türkiye, yayına itiraz sıralamasında dünyada 4., karara itiraz sıralamasında ise 3. ülke konumundadır (sf. 112).

Tasarımlar

2019 yılında TÜRKPATENT nezdinde toplam 46.202 tasarım başvurusu yapılmıştır. Türkiye bir önceki yıla kıyasla, tasarım başvuru sayısında iki sıra ilerleyerek 5. sıraya yükselmiştir (sf. 128). Patent ve marka başvurularında olduğu gibi tasarımlar açısından da Türkiye’de yerleşik kişilerin yaptığı başvurular (39.239 yerleşik ve 6.963 yabancı) çoğunluğu oluşturmaktadır (sf. 129).

Reklamcılık, mobilya ve ev eşyaları, tekstil ve aksesuarlar, TÜRKPATENT nezdinde tasarım başvurularının en çok yapıldığı 3 sektör olarak görülmektedir (sf. 132).

TÜRKPATENT nezdinde 2019 yılı itibariyle 8 tasarım uzmanı görev yapmakta olup, bu sayı ABD’de 168, Rusya’da 50, Japonya’da 48, Güney Kore’de 36 ve EUIPO nezdinde 23’dür (sf. 155).

Bitki Çeşitlerine ilişin Islahçı Hakkı Başvuruları ile Coğrafi İşaretler

2019 yılında Türkiye’de yeni bitki çeşitlerine ilişkin 227 adet ıslahçı hakkı başvurusu (145 adeti yerleşik, 82 adeti yerleşik olmayan gerçek ve tüzel kişiler tarafından) yapılmış ve Türkiye dünyada 14. sırada yer almıştır (sf. 175 ve 182). Toplamda 1.075 bitki çeşidi koruma altındadır (sf. 180).

2019 yılı itibariyle TÜRKPATENT nezdinde tescilli 487 coğrafi işaret bulunmakta olup, Türkiye dünyada 21. sırada yer almaktadır (sf. 184).

Yaratıcı Ekonomi (Yayıncılık)

Türkiye’de 2019 yılında yayın adeti 94.482 (sf. 193), yayıncılık sektöründen elde edilen gelir ise 1.350 milyon USD olarak gerçekleşmiştir (sf. 193). Bu sektörde ABD, Japonya, Güney Kore, Almanya ve Birleşik Krallık başı çekmektedir (sf. 193). Türkiye, eğitim sektöründe 2019 yılında en çok yayının yapıldığı ülke konumundadır (30.803).

Sonuç

Türkiye, başta marka, tasarım ve patent olmak üzere fikri mülkiyet haklarına ilişkin dünyada en çok başvuru yapılan ülkeler arasında yer almaktadır. Ancak diğer ülkelere ilişkin istatistiklerle kıyaslandığında ve başvuruların ağırlıklı olarak yapıldığı sektörlerin katma değer oranı örneğin teknoloji sektörüne göre daha düşük olan taşımacılık, hizmet, reklamcılık, mobilya, tekstil gibi sektörler olduğu dikkate alındığında, ülkemizdeki fikri mülkiyet haklarına ilişkin etkinlik seviyesinin nicelik anlamında yüksek, ancak nitelik ve katma değer anlamında zayıf olduğu çıkarımı yapılabilir.

Öte yandan markalara ilişkin istatistiklerde Türkiye’de yerleşik gerçek ve tüzel kişilerin yaptıkları başvuruların çoğunluğu oluşturduğu ve Türkiye’nin yayına itiraz sıralamasında dünyada 4. ve kurum kararına itiraz sıralamasında 3. ülke konumunda olduğu dikkate alındığında, başvuruların önemli bir kısmının yeterli düzeyde pazar serbestliği analizi (FTO) yapılmaksızın gerçekleştirildiği, dolayısıyla 3. kişilerce bu marka başvurularının haklarını ihlal ettiği kanaatiyle çok sayıda yayına itiraz gerçekleştirildiği çıkarımı yapılabilir. Bilhassa SMK’nın yürürlüğe girmesi ile birlikte marka, patent veya tasarım tescillerinin önceki tarihli hak sahiplerinin açtığı tecavüz davasında koruma sağlamadığı da (m. 155) göz önünde bulundurulduğunda, başvuru sahiplerinin sınai mülkiyet hakkı başvurusu öncesinde FTO ve risk analizinin önemi konusunda bilinçlendirilmesi ve bu yönde çalışmalar yapılması gerektiği gözlenmektedir.

Fikri mülkiyet haklarına ilişkin yoğun faaliyet gösterilen ülkemizde, hakların hem teorik, hem de pratikte uluslararası standartlarda korunması oldukça önem arzetmektedir. Son yıllarda Sınai Mülkiyet Kanunu ve Uygulama Yönetmeliği’nin yürürlüğe girmesi, marka ve patent vekillerine ilişkin mevzuatın geliştirilmesi, TÜRKPATENT’in idari, ekonomik ve uzman kapasitesinin geliştirilmesi fikri mülkiyet haklarının ülkemizde korunması yolunda önemli mesafe kat edilmesini sağlamıştır. Ancak Dünya Ekonomik Forumu (WEF) tarafından 2019 yılında yayımlanan “Küresel Rekabet Gücü Raporu” (the Global Competitiveness Report)’nda[2], 141 ülke arasında Türkiye mülkiyet haklarının korunmasında 78; fikri mülkiyet haklarının korunmasında 87. sırada yer almaktadır (sf. 563). 1 en düşük, 7 en yüksek olmak üzere; Türkiye’nin mülkiyet haklarının korunmasına ilişkin aldığı değerlendirme 4,3; fikri mülkiyet haklarının korunmasına ilişkin aldığı değerlendirme notu ise 3,9 olarak gözlenmektedir (sf. 563).

Avrupa Birliği tarafından yayınlanan 2020 Türkiye İlerleme Raporu’nda[3] da, WIPO tarafından yayınlanan “Küresel İnovasyon Endeksi” (Global Innovation Index) raporlarına atıfta bulunularak, Türkiye’nin fikri mülkiyet haklarına ilişkin yoğun faaliyet gösterilen ülkelerden birisi olsa da, genel inovasyon değerlendirmesinde dünyada arka sıralarda bulunduğu ifade edilmektedir (sf. 61). Nitekim 2019 Küresel İnovasyon Endeksi’ne[4] göre Türkiye 36.95 puanla 49. sıradayken (sf. xxxiv) 2020 Küresel İnovasyon Endeksi’nde[5] Türkiye ortalama 34.90 puan alarak 51. sıraya gerilemiştir (sf. xxxii).

Türkiye’nin AB üyeliği çerçevesinde 2020 Türkiye İlerleme Raporu’nda, sınai mülkiyet haklarına ilişkin yasal çerçeve AB mevzuatı ile uyumlu olsa da, özellikle telif hakkı ve bağlantılı haklara ilişkin mevzuat revizyonunun ivedilikle hayata geçirilmesi, sistemsel sorunların giderilmesi ve fikri ve sınai haklar mahkemeleri hâkimlerinin fikri mülkiyet haklarına ilişkin yargılamalarda uzmanlık eğitimi almaları başta olmak üzere yetişmiş insan kaynağına yönelik çalışmalara ağırlık vermesi gerektiği vurgulanmıştır (sf. 78). Son olarak, Türkiye taklit içecek, parfüm, kozmetik ürünleri, ayakkabı, tekstil ürünleri ve aksesuar üretiminde üst sırada yer alan üreticiler arasında olduğundan, gerek taklitçilik ve korsanlığa yönelik farkındalık oluşturulması, gerekse de başta SMK’da düzenlenen hızlı imha prosedürü (m. 163) olmak üzere bu alanda adli süreçlerin iyileştirilmesi üzerinde durulması gerektiği ifade edilmiştir (sf. 78-79).

Gülay GÖKSU ANUL

gulaygoksu@gmail.com

İbrahim Barış SAYAR (LLM, TCD)

sayari@tcd.ie

Ocak 2021


[1] Dokümanın İngilizce aslına Link 1 aracılığıyla, geçmiş yıllarda yayınlanan Dünya Fikri Mülkiyet Göstergeleri dokümanlarına ise Link 2 aracılığıyla ulaşılabilir.

[2] İlgili rapora Link 3 aracılığıyla erişilebilir.

[3] İlgili rapora Link 4 aracılığıyla erişilebilir.

[4] İlgili rapora Link 5 aracılığıyla erişilebilir.

[5] İlgili rapora Link 6 aracılığıyla erişilebilir.

Kitap Tanıtımı: “The Confusion Test in European Trade Mark Law”

Karıştırılma ihtimali, tahminimizce, gerek Türk Patent ve Marka Kurumu nezdinde, gerekse Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi nezdinde yapılan itirazların yüzde doksanından fazlasının dayanağını oluşturmaktadır. Diğer bir deyişle, karıştırılma ihtimali gerekçesine dayanmayan pek az itiraz yapılmaktadır. Dolayısıyla herkes hemfikir olacaktır ki, karıştırılma ihtimali argümanı, global anlamda marka hukukunun en temel oyuncularından biridir.

Marka hukuku aracılığıyla karıştırılmanın önlenmesinde hem marka sahiplerinin (yatırım ve marka değerinden haksız yarar sağlamaya çalışanlar karşısında), hem de kamunun (tüketicilerin hatalı satın alma kararı verme ihtimali karşısında) yararı vardır. Dolayısıyla aslında marka hukuku, çift yönlü bir korumaya hizmet etmektedir.

Ancak karıştırılma ihtimali kavramı, bu önemine rağmen, her zaman tam ve doğru anlaşılmayabilmektedir. Bu nedenle, itirazlarımızın neredeyse hepsine gerekçe yaptığımız bu argümanı tam olarak kavramanın önemine dikkat çekmek için, Londra Üniversitesi Akademisi (UCL) akademisyenlerinden Dr. Ilanah Fhima ve Oxford Üniversitesi akademisyenlerinden Prof. Dr. Dev S. Gangjee tarafından 2019 yılında yazılan ve okuduğumuz günden bu yana bizim de başucu kitabımız haline gelen, “The Confusion Test in European Trade Mark Law” isimli kitabı bu yazıda sizlere kısaca tanıtmak istiyoruz.

Kitapta, karıştırılma ihtimalini neden marka hukukunun omurgası olarak nitelendirdiğimizden, yani karıştırılma ihtimalinin bir ihtilafta hangi sebeple ve ne şekilde belirleyici rol oynadığından bahsedildikten sonra karıştırılma ihtimalinin değerlendirilmesinde ele alınması gereken faktörler ile bu faktörleri özellikle Avrupa Birliği (“AB”) marka hukukunda ilk kez ve/veya açık olarak ortaya koyan kilit kararlar hakkında bilgi verilmektedir.

Karıştırılma ihtimalinin değerlendirilmesinde ele alınması gereken faktörlerin başında markaların ve mal ve hizmetlerin benzerliği geldiğinden yazarlarca öncelikle markaların benzerliği konusunda detaylı bilgilendirme yapılmış ve markaların benzerliğinin, görsel, işitsel ve kavramsal bağlamda ne şekilde ele alınması gerektiği, adeta formülleştirilmiş bir şekilde, içinde herkesin aradığı nitelikte kararlara erişebileceği zengin emsal kararlarla anlatılmıştır. Markaların benzerliğinin incelenmesinde, özellikle bileşke markalara özel hazırlanan bölümün, markaların baskın unsurlarının belirlenmesi bakımından alışık olduğumuz inceleme yöntemlerinden farklılaştığını ve okuyucuya yeni bir perspektif kazandırdığını söyleyebiliriz. Esasen markaların benzerliği değerlendirmesindeki temel ilkelerden birisi global değerlendirme ilkesi olmakla birlikte, global değerlendirme, bileşke markadaki her bir unsurun benzerlik analizinde aynı öneme sahip olduğu anlamına gelmemektedir.

Temel olarak AB marka hukuku ekseninde olmak üzere, farklı ülkelerden binlerce emsal mahkeme ve kurum kararının incelenmesi neticesinde hazırlanan bu kitapta, markanın unsurları

  • baskın unsurlar,
  • bağımsız ayırt edici karaktere sahip unsurlar ve
  • ihmal edilebilir/önemsiz unsurlar

olarak kategorileştirilmiş; bu üç halin sırasıyla kilit Matratzen, Medion ve Shaker kararlarında ne şekilde görüldüğü detaylıca işlenmiştir. Örneğin Medion kararında ABAD, önceki marka konumundaki “LIFE” markası (ki bu marka elektronik sektöründe oldukça ayırt edici görülmektedir) ile sonraki marka konumundaki “THOMSON LIFE” markası (Thomson sonraki marka sahibi şirketin unvanıdır) arasında, her ne kadar baskın unsurlar ortak olmasa da karıştırılma ihtimali olduğu sonucuna varmış, ayırt edici bir tescilli markaya salt sonraki marka sahibinin şirket isminin eklenmesiyle karıştırılma ihtimalinden kaçınılamayacağını değerlendirmiştir.

Buna benzer şekilde, karıştırılma ihtimalinin değerlendirilmesindeki ikinci en önemli faktör olan mal ve hizmet benzerliği konusunda da kitapta çok detaylı açıklamalara yer verilmiş ve mal ve hizmetler arasındaki benzerlik ilişkisinin hangi kriterler ele alınarak incelenebileceği hakkında çok çeşitli yönlendirmeler yapılarak okuyucuya daha derin bir bakış açısı sunulmuştur.

Genellikle ülkemizdeki uygulamada, markalar ve mal ve hizmetleri benzerse, karıştırılma ihtimali üçüncü ve müstakil bir koşul olarak ayrıca ele alınmak yerine bu iki faktörün gerçekleşmesinin sonucunda otomatik şekilde ortaya çıkan bir durum olarak kabul edilmektedir. Hâlbuki Sınai Mülkiyet Kanunu’nun 6/1 maddesinde de öngörüldüğü üzere, karıştırılma ihtimali bu üç ayaklı incelemenin üçüncü ayağını oluşturmakta ve bu bağlamda karıştırılma ihtimalinin tespitinde markaların ve mal-hizmetlerin benzerliğinden ayrı olarak başkaca faktörlerin de ele alınması gerekmektedir. Kitap, markaların ve mal-hizmetlerin benzerliğinin dışında, karıştırılma ihtimalinin belirlenmesinde bütüncül değerlendirme yapılmasının önemini vurgulamakta ve karıştırılma ihtimalinin belirlenmesinde göz önünde bulundurulması gereken diğer faktörleri de tek tek ele almaktadır.

Örneğin,

  • ortalama tüketici algısı,
  • tüketicinin satın alma sürecinde gösterdiği özen ve dikkat düzeyi,
  • markalar veya işletmeler arasında bağlantı ihtimalinin olup olmadığı,
  • önceki markanın ayırt edicilik düzeyi, tanınmış marka olup olmadığı, zayıf marka olup olmadığı ve
  • sonraki markanın bir seri marka izlenimi yaratıp yaratmadığı

gibi faktörler yazarların detaylı olarak ele aldığı konular arasındadır. Bu faktörler sınırlı sayıda olmayıp, her somut olaya göre yeni bir faktörün ortaya çıkması söz konusu olabilir. Örneğin, ABAD’ın oldukça yakın tarihli “EUIPO / Lionel Andrés Messi Cuccittini – J.M.-E.V. e hijos SRL” kararında, Lionel Messi’nin şöhreti dikkate alınarak karara konu “MASSI” ve “MESSI” markalarının kavramsal farklılıklarının markalar arasındaki görsel ve işitsel benzerliklerin yarattığı etkiyi ortadan kaldıracağına kanaat getirilmiştir. Futbolcunun ününden yola çıkılarak verilen bu karar, sonraki markanın tanınmışlığının da karıştırılma ihtimalinin değerlendirilmesinde dikkat alınabilecek bir faktör olduğunu göstermektedir. 

Yaptığımız okumalarda, bu faktörleri incelerken, iç hukukumuzda da karşılık bulan birtakım konuları içselleştirme şansı yakaladık. Örneğin, karıştırılma ihtimali kapsamında çağrıştırma ihtimalinden söz edebilmemiz için ticari bir ilişkilendirmenin söz konusu olması gerektiği, salt “mere association” dediğimiz, sonraki markanın sadece ilk markayı akla getirmesine bağlı olarak ortaya çıkan basit ilişkilendirmenin ticari bir çağrıştırma yapmadığı sürece dikkate alınmayacağı, dolayısıyla tüketicinin zihnindeki bu basit ilişkilendirmenin karıştırılma ihtimalinin bir türevi olarak değil, sadece bunun kapsamını tanımlamak için yardımcı bir değerlendirme olduğu ve tek başına karıştırılma ihtimalinin varlığı için yeterli görülmediği hususunu daha net bir şekilde kavradık.

Benzer şekilde yazarlar, ilgili tüketici kitlesinin kim olduğu ve karıştırılma ihtimali değerlendirmesinin hangi tüketici dikkate alınarak yapılacağı hakkında da faydalı bilgiler vermektedir. Örneğin, karşılaştırmaya konu markaların kapsamında yer alan mal ve hizmetlerin hem genel tüketiciyi hem de profesyonelleri hedef aldığı durumda karıştırılma ihtimalinin dikkat düzeyi daha düşük olan kitleye göre incelenmesi gerekmektedir, çünkü o kitle karıştırmaya daha yatkındır. Bu duruma somut olarak, “metal cilaları” malları üzerinde tescil edilmek istenen bir marka örnek gösterilebilir. Marka tarafından kapsanan “metal cilaları” malları hem sıradan tüketiciye hem de uzmanlaşmış kişilere hitap eden mallardandır, dolayısıyla burada sıradan tüketicinin dikkat seviyesi dikkate alınacaktır. Öte yandan, böyle bir durumda, markalardan herhangi birinin kapsamındaki emtialar dar ifade edilmişse, inceleme kesişen tüketici kitlesi dikkate alınarak yapılacaktır. Örneğin, A markasının kapsamında “metal cilaları”, B markasının kapsamında “metal işleme sanayisinde kullanılan cilalar” yer aldığını farz ettiğimizde, B markasının kapsamındaki emtianın dar bir ifadeyle belirtildiği ve sadece uzmanlaşmış tüketiciye yönelik olduğu görülmektedir. Bu durumda, her iki markanın emtiaları bakımından kesişen tüketicinin uzmanlaşmış tüketici olması sebebiyle, incelemenin de sadece taraf markaları kapsamında örtüşen bu uzmanlaşmış tüketici kitlesi dikkate alınarak yapılması gerekmektedir.

Kitapta, yine oldukça yol gösterici şekilde, sicile dayalı olan nispi ret nedenleri bakımından yapılan karıştırılma ihtimali değerlendirmesi ile fiili kullanımların konu olduğu tecavüz davası söz konusu olduğunda yapılan değerlendirmenin farklılıklarına yer verilmiştir. Bu hususta, nispi ret nedenleri bakımından yapılan değerlendirmenin daha soyut olduğu, çünkü burada değerlendirmenin kâğıt üzerinden, yani markaların kapsamlarındaki mal ve hizmetler üzerinden ve bunların kullanılabileceği tüm senaryolar göz önünde bulundurularak yapıldığı; tecavüz davasında ise, ortada belli bir kullanımın söz konusu olduğu ve incelemenin de sonraki markanın doğrudan kullanıldığı mal ve hizmetler üzerinden bunlarla sınırlı olarak yapıldığı ve bu incelemede ayrıca davalının markayı kullanmaktaki amacının da dikkate alındığı belirtilmiştir. Bu sebeple tecavüz incelemesi daha somut bir inceleme olmaktadır. Tecavüz incelemesi yapılırken fiili durumun dikkate alındığına dair “Specsavers International and Ors v Asda Stores Ltd.” emsal kararı not ettiğimiz ve benzer olaylarda referans aldığımız bir karar olmuştur. Örneğin bu kararda, önceki marka sahibinin tescili siyah beyaz olduğu halde marka sahibi markayı yeşilin bir tonunda kullanmaktadır. Davalı da benzer yeşil rengini kullanmaktadır. ABAD bu kararda önceki kullanıcının işareti kullanma şeklinin tecavüz iddiasını güçlendireceğine hükmetmiş ve marka sahibinin fiili kullanımlarını sonraki markaya dair yapılan tecavüz incelemesinde karıştırılma ihtimalinin belirlenmesinde dikkate almıştır. Karara konu marka görsellerine aşağıda yer verilmektedir.

Ayrıca, karıştırılma ihtimali iddiaları kapsamında çokça ileri sürdüğümüz seri marka iddiasına da kitapta bir açıklık getirilmiştir. Fhima ve Gangjee, AB marka hukukunda seri marka algısının iddia edilebilmesi için aranan gereksinimlerden bahsetmiştir. Örneğin, sonraki tarihli markanın önceki markanın serisi niteliğinde kabul edilebilmesi için, itirazın en az üç adet olmak üzere itiraz eden adına tescilli seri markaların tamamına dayandırılması ve bu markaların tümünün halihazırda kullanımda olması aranmaktadır. Yazarlar, kullanımın aranmasının sebebinin ise, bu markaları piyasada görmeyen bir tüketicinin sonraki markayı bu marka ailesinin devamı sanmasının imkânsız olduğu fikrine dayandığını belirtmiştir.

Hepimizin bildiği üzere, karıştırmanın genel olarak satın alma esnasında doğduğu kabul edilmektedir. Kitap, satış öncesi ve satış sonrası karıştırılma ihtimali gibi karıştırılma ihtimalinin zamanlaması hakkında da detaylı açıklamalar içermektedir. Örneğin, satış öncesi karıştırma konusunda kitapta yer verilen “BP Amoco Plc v John Kelly Ltd” kararının oldukça yol gösterici olduğunu söyleyebiliriz. Aşağıdaki görsellerden de görüleceği üzere, davalının TOP markası altında gerçekleştirdiği istasyon kullanımları BP benzin istasyonunun kullanımlarıyla benzer şekilde yeşil renktedir. Yapılan değerlendirmede ABAD, tüketicilerin, benzin almak için ana yoldan sapma kararını verdiği anda; uzaktan koyu yeşil rengi göreceklerini ancak davalının “TOP” markasını göremeyeceklerini ve yaklaşmakta olduğu istasyonu, davacıya ait bir istasyon olarak düşüneceklerini, istasyona vardıklarında farklı ticari kaynağa ait olduğunu anlayacak olsalar da tekrar anayola geri dönemeyeceklerini ve satın alma işlemini bu istasyonda tamamlayacaklarını ifade ederek karıştırılma ihtimalinin gerçekleşeceğini belirtmiştir. ABAD söz konusu kararda, satış öncesi karıştırmayı ayrı bir karıştırma türü olarak değerlendirmese de bunu karıştırma ihtimalinin ortaya çıkmasında ön olgu olarak ele almıştır.

Yazarlar, karıştırılma ihtimalinin geleneksel markalar söz konusu olduğunda nasıl değerlendirileceğine ek olarak, renk ve ürün şekli gibi geleneksel olmayan markalar söz konusu olduğunda nasıl bir inceleme yapılması gerektiği konusuna da kitapta ayrıca değinmiş ve bu konuda da oldukça faydalı açıklamalara ve emsal kararlara yer vermiştir. Bu markaların söz konusu olduğu durumlarda, karıştırılma ihtimalinin varlığının tespitinde, ihtilafa konu renk ve ürün şekli gibi markaların ayırt edicilik niteliklerinin, tüketiciye sunum şekillerinin (ambalajın karıştırılma ihtimalini bertaraf etmesi gibi) ve en önemlisi de bu unsurların ticari kaynak belirtmek amacıyla kullanılıp kullanılmadığının belirleyici rol oynadığı belirtilmektedir. Örneğin, kitapta bu konunun anlatıldığı kısımda yer verilen “Langenscheidt v Rosetta Stone” kararı renkler bakımından karıştırılma ihtimalinin değerlendirilmesinde dikkate alınan kriterler hakkında iyi bir emsal teşkil etmektedir.

Sonuç olarak, yazımızda genel hatlarıyla tanıtmaya çalıştığımız bu kitap, karıştırılma ihtimali kavramını derinlemesine ele almakta ve karıştırılma ihtimalinin tespitinde ya da kitabın deyişiyle karıştırılma testinde etkili olabilecek faktörleri kapsamlı açıklamalar ve sayısız emsal kararla birlikte okuyucuya sunmakta; karıştırılma ihtimalinin markaların benzerliği ve mal-hizmet benzerliğinin otomatik sonucu olarak ortaya çıkan bir durum olmaktan ziyade, ayrı ve temel bir yapı olduğunu çok net ortaya koymaktadır. Bu sebeple, farklı ülke ve sistemlerden, özellikle de ülkemizde tüm uygulamacılar tarafından yakından takip edilen AB marka hukukundan binlerce kararın incelenip damıtılmasıyla ortaya konan ve yoğun bir emeğin ürünü olan bu kitabı, tüm ilgililerin incelemesini ve bu kitaptan adeta bir karıştırılma ihtimali rehberi olarak faydalanmasını temenni ederiz.

Kitaptaki Konu Başlıkları:

1: Introduction: The Likelihood of Confusion (Giriş: Karıştırılma İhtimali)
2: Similarity of Marks (Markaların Benzerliği)
3: Composite Marks (Bileşke Markalar)
4: Similarity of Goods (Malların Benzerliği)
5: Distinctiveness of the Marks (Markaların Ayırt Ediciliği)
6: Assessing Likelihood of Confusion (Karıştırılma İhtimalinin Değerlendirilmesi)
7: The Timing of Confusion (Karıştırmanın Zamanlaması)
8: Non-Traditional Marks and the Likelihood of Confusion (Geleneksel Olmayan Markalar ve Bunlara İlişkin Karıştırılma İhtimali)

Kitabı aşağıdaki bağlantıdan sipariş verebilirsiniz: https://www.amazon.co.uk/dp/0199674337/ref=pe_3187911_189395841_TE_dp_1

Güldeniz DOĞAN ALKAN – Dilan Sıla KAYALICA – Selin BİLİK

guldenizdogan@hotmail.com

Ocak 2021

EMEK İLE SOSYAL MEDYA AYNI DÜZLEMDE ÇARPIŞINCA: “KARİKATÜR ONLARIN HAYATI”

2020 yılı Aralık ayının son haftalarına girerken herkesin bildiği ve takip ettiği Türkiye’nin önemli karikatüristlerinden Erdil Yaşaroğlu, Selçuk Erdem ve Serkan Altuniğne, telif hakları ve bunların korunması ile ilgili gündeme geldiler. Oldukça popüler olmaları ve çizmiş oldukları karikatürlerin birçok anonim hesapta ve uygulamada aktif bir şekilde kullanılarak yayılıyor olması sebebiyle konuyla ilgili birçok haber yazılıp çizildi. Magazinsel boyutta birçok iddia ortaya atıldı. Sosyal medya konuyla ilgili yorum yapan insanlarla doldu taştı.

Konunun hukuki boyutunu incelemeden önce sizler için konunun başlangıcını, nasıl geliştiğini ve son durumunu paylaşmak istedik.

Tüm olay bir sosyal medya kullanıcısının anonim hesabında paylaştığı karikatürlerden dolayı, bir hukuk bürosundan paylaşımları sebebiyle ceza alabileceği, ancak belirtilen daha makul miktardaki parayı ödemesi durumunda şikayetlerini geri çekebilecekleri bilgisini alması ile başlıyor. Daha sonrasında kullanıcı belirtilen parayı ödemeyi reddediyor ve neden “uyar-kaldır” sistemini uygulamadıklarını sorguluyor. Ancak karşı taraf ile ortak bir paydada buluşamadıklarından aralarındaki konuşma sonlanıyor. Akabinde kullanıcı şikâyete konu karikatürleri sayfasından kaldırıyor ve şikâyet ile ilgili ifade vermeye gittiğinde benzer birçok telif davası olduğu bilgisine ulaşıyor. Başından geçenleri sosyal medyada anlatması ile bizler gibi birçok kişi olaydan haberdar oluyor. Aşağıda sosyal medya kullanıcısının attığı tweetleri görmeniz mümkün. Maalesef bu şahıs daha sonrasında Twitter hesabını kapattığından bizler bu görsellere farklı bir linkten ulaştık.

Görsel – 2

Daha sonrasında Erdil Yaşaroğlu, Selçuk Erdem ve Serkan Altuniğne sosyal medyada “Karikatür Bizim Hayatımız” başlığı altında bir açıklama paylaştı.

Bu açıklamanın akabinde olaylar daha fazla büyüyor ve birçok kişi söz konusu açıklamalarla çelişen olaylar anlatmaya başlıyor. Hukuk bürolarından taleplerin kanuna uygun olarak gelmediği ve yüksek meblağlarda paraların talep edildiği dile getiriliyor.

Görsel – 3

Arada gerçekleşen ve iddiayı ilk olarak ortaya atan kişi Twitter hesabını kapatmış olsa da konuyla ilgili çarpıcı açıklamalarına internetten kolayca ulaşmanız mümkün. Şubat 2021’de ilk duruşmasının gerçekleşeceğini belirtmiş bu sebeple dava ile ilgili önümüzdeki aylarda sizleri güncellemeye devam edeceğiz.

Hukuki açıdan konuyu irdeleyecek olursak; tüm dünyada sosyal medyanın öneminin ve kullanımının artması ile bu mecralarda telif haklarının korunması, ihlalleri durumunda izlenecek yollar ve doğacak tazminatın ne şekilde belirleneceği somut olayda da karşılaştığımız gibi en tartışmalı konulardan biri haline gelmiştir. Ancak özellikle sosyal medya aracılığı ile internet ortamlarında ortaya çıkan ihlalleri engellemek ve hak sahiplerinin haklarını korumak için diğer ülkeler tarafından da kabul gören “Uyar-Kaldır Sistemi” Türk hukukunda da benimsenmiştir. Aslında somut olayda da birçok kullanıcı “Uyar-Kaldır Sisteminin” uygulanmamış olmasından dem vurmaktadır. Bu sistem 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında Ek 4. maddede düzenleme alanı bulmuştur.

Ek madde 4:…Bunun için hakları haleldar olan gerçek veya tüzel kişi öncelikle bilgi içerik sağlayıcısına başvurarak üç gün içinde ihlâlin durdurulmasını ister. İhlâlin devamı halinde bu defa, Cumhuriyet savcısına yapılan başvuru üzerine, üç gün içinde servis sağlayıcıdan ihlâle devam eden bilgi içerik sağlayıcısına verilen hizmetin durdurulması istenir…

Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu Ek 4. madde uyarınca, eser sahibinin öncelikle çevrimiçi ortamlarda kullanılan içeriğin paylaşımlarını yapan kişiye/kuruluşa başvurması ve ihlâle konu içeriği 3 gün içerisinde kaldırmasını talep edebilmesi düzenlenmiştir. Bu uyarı sonucu içerik paylaşımında bulunan gerekeni yapmaz ve ihlale konu fiillerine devam ederse, telif hakkı sahibinin Cumhuriyet Savcılığı’na şikâyette bulunabilmesi düzenlenmiştir. Ancak bu sistem kullanılarak ihlale konu fiilin durdurulması telif hakkı sahibinin maddi ve manevi tazminat haklarını kullanmasını engellememektedir.

Fakat FSEK’te Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı 5 Mayıs 2017 tarihinde yayınlanmış ve bu versiyonda Ek 4. madde yeniden düzenlenmiş ve bir şikâyette bulunmadan önce uyar-kaldır sistemine başvurulması zorunluluk olmaktan çıkarılmıştır.

Madde 77/B:Bu Kanunda tanınmış hakları internet ortamında ihlal edilen hak sahipleri, hak sahipliğini ve ihlali gösterir bilgi veya belgelerle birlikte içerik sağlayıcısına veya yer sağlayıcısına internet sayfalarındaki elektronik posta veya diğer iletişim araçlarına göndereceği uyarıyla, ihlale konu içeriğin yayından çıkarılmasını isteyebileceği gibi doğrudan Cumhuriyet savcısına başvurarak içeriğe erişimin engellenmesini de isteyebilir…

Bu değişiklikle hak ihlaline uğrayan kişilerin daha hızlı sonuç almasının hedeflendiği düşünülmektedir. Somut olayda doğrudan Cumhuriyet Başsavcılığına şikâyette bulunulabileceği düzenlenmektedir. Ancak bu tasarının ne zaman yürürlüğe gireceği henüz bilinmemektedir.

Tüm bu bildiklerimiz doğrultusunda, hukuken başlatılan süreçlerin kanuna uygun olarak yürütülüp yürütülmediği hususunda verilecek olan kararın beklenmesi ve mahkemenin ne yönde karara vereceğinin görülmesi daha doğru olacaktır. Konuyla ilgili çok fazla karara erişilememesine rağmen, Yargıtay 11. Hukuk Dairesi E. 2019/1433K. 2019/8234 T. 17.12.2019 kararına baktığımızda, Yargıtay tarafından “5846 Sayılı FSEK’nin Ek 4/son maddesi gereği davacı meslek birlikleri tarafından davalı yayın kuruluşuna usule uygun ihtarname keşide edilmediği sonuç olarak hukuki statüsü itibariyle önceden hangi eserlerin  ihlal oluşturduğunu bilmesi, bilebilmesi ve içerikten çıkarılmasını sağlaması mümkün bulunmayan davalı yönünden sübut bulmayan davanın reddine karar verilmesi” yönündeki kararın onandığını da belirtmek isteriz. Açıklamalarımız doğrultusunda, bizlerin bilmediği ve ileride ortaya çıkabilecek hususlar, şikâyet ile karşılaşan kişilerin durumları ve tazminat konuları hakkında davalar sonuçlandığında konuşmak daha yerinde olacaktır.

Cansu ÇATMA BİLEN

Ocak 2021

cansucatma1@gmail.com

2020, HAYATTA KALMA YILI

Tarihte ilk takvimi Mısırlılar mı  yoksa Sümerler mi buldu konusu tarihçilerin alanına giriyor, ancak şu belli ki insanoğlu bazen Ay’a bazen Güneş’e bakarak takvimler oluşturmuş. İster Miladi, ister Rumi, ister Hicri, ister 12 Hayvan Takvimi olsun aslında hepsi aynı yerden temelleniyor;  insan denen canlı türü dünya gezegeninde tekrarlanan bir döngü olduğunu fark ediyor  ve özellikle tarım toplumuna geçilmesinden sonra, ihtiyaçlar doğrultusunda, zamanı anlamlandırmak ve ölçümlemek için çizelgeler oluşturuyor. Gezegenimizin bu meseleyle ilgilendiği yok tabii, o kendi rotasında dönmeye devam ediyor ve bunda bir mana aramıyor. Burada zamanı kavramak isteyen, onu ölçümleyip  kullanarak bir anlama büründürmek isteyen biz insanlarız.

Şimdi güneş takvimine göre 365 günlük bir döngünün daha sonuna yaklaşıyoruz. Adına 2020 dediğimiz bu geçtiğimiz 365 günlük zaman dilimi kayıtlara oldukça özel bir yıl olarak geçecek, çünkü bu yıl insan türü olarak bir virüsle karşılaştık ve nasıl şaşırdık nasıl şaşırdık anlatamam! Tam da “dünya bize ait, bu ne ki biz her şeyin ennnnnn iyisine layığız” derken bu virüs bizi fena nakavt etti, egomuzu da yerlere çaldı.

2020 bir “yaşama yılı” değil “hayatta kalma yılı” oldu. İnsanlar bu dünyadaki en en en temel dürtü ve hedeflerinin ne olduğunu hatırlayıp ona  geri dönmek durumunda kaldılar; hayatta kalmak. Çünkü “yaşamak” kavramının  içinde yer alan hemen her şey ya ötelendi, ya kısıtlandı. 

Yeni şeyler girdi hayatımıza, maske takmak gibi, ve  biz de Uzakdoğu toplumları gibi maskeyle yaşamaya alıştık. Haa hala  maske takmayan, ben bildiğimi okurum diyenler de var toplumda tabii; onlarla ilgili eminim varoluşçu psikoterapinin bazı önermeleri mevcuttur.

Yılbaşı kutlamaları yasaklandı mı? Evde yılbaşı kutlamak yasak mı? - Takvim

Pandemi, kar, yağmur, çamur dinlemeyen IPR Gezgini ise tüm bu distopyanın içinde yoluna devam etti. 2020 Site için pek çok yönden ilginç bir yıl oldu. Mesela pandemi döneminde Site tarihinin en yüksek hitlerine ulaştık. Eve kapandığımız aylar boyunca IPR Gezgini’nin IP dünyası içinde iletişimi ve  bir bütünün parçası olma duygusunu somutlaştıran bir yönü olduğuna inanıyor, umuyoruz. Her birimiz kendi kozamıza çekilmişken Site üzerinden bir bütünün parçası olduğumuzu anımsadık bazen.

Bu süreçte özellikle Site’de patent-patentlerin lisanslanması  üzerine yazılan yazılara gösterilen alaka hem anlamlı hem de mutluluk vericiydi.  Diğer yandan hepimizin ruhunun daraldığını düşünerek tozlu raflardan indirdiğimiz Harry Potter davaları serisiyle de takipçilere güzel bir kaçış noktası yarattığımızı umuyoruz.

2020 akademi dünyası ile Site’nin buluşması açısından da verimli bir yıl oldu. Site’de akademisyenlerin yazılarını daha fazla görmekten mutluluk duyacağız, çünkü katkılarının takipçilerimiz açısından çok değerli olduğu aşikar.

Bu yıl içinde aramıza yeni katılan yazar arkadaşlarımız olduğu gibi, uzun zamandır Site’ye katkı sunmayan bazı yazarlarımıza hoşça kal demek durumunda kaldık. Pandeminin bize bir faydası da Site içinde yeni bir yapılanmaya gitmek konusunda bize zaman ve konsantrasyon yaratması   oldu diyebiliriz. Bu yıl  Yazarlık Kuralları’nın yanına bir de Yazı Kuralları başlığını ekledik ve böylece yazı göndermek isteyenlerden temel beklentilerimizi yazılı halde somutlaştırdık.

Diğer yandan yıllardır, gereği halinde, Site’nin kurucusu tarafından yapılan editleme işlerinin artık tek kişi tarafından yapılmasının adil ve sürdürülebilir olmadığı gerçeği karşısında bir Editörler Kurulu oluşturduk. Artık Editörler Kurulu’nda üç kişi olarak gelen yazıları editliyor ve gözden geçiriyoruz. Ayrıca Editörler Kurulu Site açısından karar verilmesi gereken hususlarda bir zihin mekaniği olarak da hareket edecek.  

2020 yılında Site’de 165 adet yazı yayımlamışız. Bu geçmiş yıllara göre daha yüksek bir yazı sayısı, elbette ki daha iyisini yapmaya talibiz ama vardığımız bu noktadan memnuniyetimizi de sizinle paylaşmak isteriz. 

Haftada 3 gün Instagram hesabımızda (https://www.instagram.com/iprgezgini/) yaptığımız IP Test’e gösterdiğiniz ilgi için çok teşekkür ediyoruz. Hızlı olan kazansın! IP Test için bize soru göndermek isteyenlere kapımız açık.

2021 için başkaca hain(!) planlarımız var elbet.

Yaşanacak yıllarımız olması dileğiyle şimdiden hepinizin yeni yılını kutlarız!

IPR Gezgini

Aralık 2020

iprgezgini@gmail.com

DOĞUMGÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN LUDWIG!

2020 yılında  Alman piyanist ve besteci Ludwig van Beethoven’in 250. doğum yıldönümünü coşkuyla kutlamak için ne hazırlıklar yapılmıştı, ancak pandemi bu konuda da tüm planları darmadağın etti. İlginç olan şu ki Beethoven’ın 150. Doğum yılı da İspanyol Gribi’ne denk gelmiş!  Adam  bahtsız anlayacağınız, ama bir yandan da bu normalin dışına çıkan durumlar  ve bozulan  planlar Beethoven’in kişiliğine yakışıyor sanki! Bu yazıyla hem insanlık tarihinin bu çok önemli kişisini anıp doğum gününü kutlayalım hem de yaşadığı dönemde Almanya ve Avusturya’da telif haklarının durumuna bir bakalım istedik. 

Mozart, Haydn, Beethoven gibi bestecilerin  yaptığı müziğe biz bugün  yekten  “klasik müzik” diyoruz ama aslında bu sonraki dönemlerde başkalarınca yaratılmış bir tanımlama, halbu ki  onlar için yaptıkları şey sadece “müzik” idi. Bizde şimdi yaygın tanımlamayı değiştirmeyelim ve klasik müzik demeye devam edelim bu yazıda.   

Beethoven klasik müzik skalası içinde Klasik Dönem’den Romantik Döneme geçişi başlatan  besteciler arasında gösterilir. Ancak sakın yanlış anlamayın Beethoven’in kendisinin romantizmle pek alakası yok, dönemin adı Romantik. Romantik dönem diye anılan  19. yüzyıl müziği ve bu dönemde toplumsal, siyasal, ekonomik ve düşünsel düzlemde büyük dönüşümler yaşanıyor, sınıfsal katmanlar altüst oluyor ve bu durum müziğe de yansıyor.Besteciler  bu yüzyılda geçmişe oranla biraz daha özgürlüğe sahip oluyor fakat müzikte patronaj hala devam ediyor, şu farkla ki aristokrasiden burjuvaziye geçiyor. Bu dönemde karşımıza çıkan bir başka mefhum ise müzikte ulusal ekoller.

O dönemlerde müzisyenlik soylular ve kilise için  yapılan profesyonel bir iş. Müzik ya soyluların eğlencesine hizmet ediyor ya da kiliselerde dini konulardan temellenerek bestelenip icra ediliyor. Dolayısıyla klasik müzik bestecilerinin  saraylarda-soylularla olmaları bir mecburiyet ve işlerinin bir parçası aslında. Bu soylular onların hamisi oluyor, bestecilere ya parça başına sipariş veriyor yada sürekli olarak maaşla saraylarında işe alıyorlar ve besteciler de onlar için üretim yapıyor, varsa sarayın korosunu yönetiyor, saray hanesine enstrüman dersleri veriyor vs. Ya da besteciler kiliselerde çalışıyor, oralardaki koroları yönetiyor, bu konudaki kurumlar-kişiler tarafından destekleniyor vs. 

BEETHOVEN’IN HAYATINA KISA BİR BAKIŞ

Beethoven’ın dedesi Ludwig Van Beethoven (evet kendisine dedesinin adını vermişler) Belçika’da doğuyor  ve  20 yaşında iken  Almanya’nın Bonn kentine taşınarak orada bir sarayda bas korist olarak iş buluyor. Dede daha sonra  o sarayda Kapellmeister yani koronun  direktörü/müzik direktörü  olarak atanıp Bonn’un seçkin müzisyenleri arasına giriyor, yetenekli bir adam. Belirtelim ki  kappelmeister olmak o dönemlerce bayağıca iyi bir pozisyon ekmeğini müzikten çıkaranlar için. Dede Ludwig’in tek bir çocuğu oluyor;  Johann van Beethoven, ve o da  babası gibi Bonn’da aynı sarayda tenor olarak çalışırken bir yandan da klavye ve keman dersleri veriyor.

Johann’ın yedi çocuğu oluyor, bunların dört tanesi ölüyor,  ve işte bu yedi çocuktan biri bizim tanıdığımız ünlü Ludwig van Beethoven.  Anlayacağınız, döneminin pek çok bestecisi gibi Beethoven’da bir müzisyen aileye doğuyor ve müzik ilk günden beri yaşamının içinde.

Ludwig’in  gerçekte tam olarak hangi gün doğduğu bilinmemekle beraber doğumgünü her yıl  17 Aralık tarihinde kutlanıyor, çünkü 17/12/1770 tarihinde vaftiz edildiğine dair bir kayıt var elde. 

Beethoven’ın ilk öğretmeni babası ve aslında çocukluğu babası yüzünden bir hayli sıkıntılı geçiyor, çünkü babası  müzikte hızlı ilerlesin diye küçük Ludwig’e acımasızca baskı yapıyor.  Bu baskıların temel nedeni babasının kafasında ulaşmak istediği , öykündüğü bir rol modeli olması;  Wolfgang Amadeus Mozart ve babası Leopold Mozart. Şöyle ki; Mozart ‘ın  o sırada harika çocuk olarak ünü almış yürümüş ve babası besteci Leopold adeta  çocuğun menajeri gibi hareket ediyor , onunla birlikte turnelere çıkıyor.  Baba-oğul Mozartlar Avrupa aristokrasisine çalıp besteliyorlar yani iyi gelirler ve imkanlar içindeler.  İşte Ludwig’in babası da aynı şeyi yapmak istiyor, o yüzden de çocuğu bir an evvel yetişsin diye ona ağır bir baskı uyguluyor. Nitekim  Ludwig ilk halka açık konserini 7 yaşındayken 1778 yılında veriyor.

Ludwig babasından sonra başkalarından org-klavye ve bestecilik dersleri de alıyor ve ilk bestesini de 12 yaşındayken yayınlıyor, yani Ludwig belki  Mozart gibi bir dahi çocuk değil ama kesinlikle müstesna derecede yetenekli bir çocuk. Daha sonra bestecilik hocasının yanında asistan olarak çalışmaya başlıyor ve ilk parasını öyle kazanıyor, ancak  aklında tek bir şey var; Viyana’ya gidip Mozart ile birlikte çalışmak. Çok da haksız değil bu hedefinde, o dönem Viyana müzik işinin kalbi (ki hala da öyle aslında, bugün de klasik müzikte uluslararası seviyede  kariyer yapacaksanız Viyana’da bulunmuş-çalışmış-eğitim almış olmak çok önemli).

Neyse, Ludwig 1787 yılında yani daha 17 yaşındayken Mozart ile çalışmak umuduyla Viyana’ya gidiyor ama şehre  varışından 2 hafta sonra annesi hastalanınca Bonn’a geri dönüyor, ve o yıl annesini kaybediyor. Babası o sırada  alkolizm batağına düşmüş  ve  küçük kardeşlerine de birinin bakması lazım; yapacak bir şey yok, hayallerini erteliyor ve sonraki 5 yıl boyunca Bonn’da kalarak ailesinin sorumluluğunu  üstleniyor Beethoven. Bonn’da yaşadığı bu zaman diliminde bazı Alman soyluları ile tanışıp onlardan maddi destek görmeye başlıyor. Aynı zamanda seçkin sarayların orkestralarında viyola çalarak ailesine maddi katkı sağlamaya devam ediyor.

Ünlü besteci Haydn bir gün Bonn’a uğruyor,orada Beethoven’ı dinleyip çok etkileniyor ve “sen Viyana’ya gel” diyor. İşte bu görüşme Beethoven’ın hayatını değiştiriyor,  1792 senesinde kalkıp yeniden Viyana’ya gidiyor ve ölene kadar da yaşamını Viyana’da sürdürüyor. Beethoven’in üstün yeteneğini  fark eden Haydn ona her yönden destek olmaya başlıyor. Beethoven, başlarda besteci olarak değil piyanist olarak adını duyuruyor ve bu arada Viyana aristokrasi ve burjuvazisine piyano dersleri veriyor, bir yandan da kendi kendine besteler yapmaya devam ediyor.

Ay Işığı sonatı Beethoven’ın kariyerinde önemli bir nokta, bu eser onu bütün Avrupa çapında üne kavuşturuyor. Bildiğiniz “hit” olmuş bir parçadır diyebiliriz Ay Işığı sonatı için. Ama kendisi bundan pek memnun değil “bu ne ki, ben daha iyi şeyler besteledim” dediği söylenir.

Beethoven doğaya aşık biri, sık sık doğa yürüyüşleri yapıyor ve bu sırada cebinde bir defter taşıyarak eskizler çiziyor, notlar alıyor, melodiler not ediyor.    

Bir kahve tutkunu ve kahveden en iyi aromanın 60 kahve çekirdeğinin öğütülmesiyle elde edildiği gibi bir fikr-i sabiti var, her gün 60 kahve çekirdeğiyle kendine kahve yapıyor.

Beethoven hiç evlenmemiş, hiç çocuğu olmamış. Bu evlenememe halinin sebebi birazda kendisi çünkü hep soylu-zengin kadınlara aşık oluyor. Çoğu kendisinin piyano öğrencisi olan bu kadınlar bir müzisyenle evlenmek istemiyorlar çünkü müzisyenler kendileriyle aynı sosyal sınıftan ve /veya gelir gurubundan değil.  Bir yandan da kadınlar Beethoven’ı estetik olarak pek çekici bulmuyorlar, laf aramızda Beethoven pek öyle güzelliğiyle kadınlara nüfuz edecek biri değil gerçekten de; Alman denince hemen akla gelen o sarışın-beyaz ten-renkli göz kombinasyonuna uymuyor,bilakis koyu renk tenli bir adam. Diğer yandan huyu da pek matah değil; uyumsuz, geçimsiz, isyankar, inatçı,başına buyruk, taktırıklı ve üstelikte kendi yeteneklerinin farkında olan bir narsist.  Tamam teklifte bulunduğu kadınlar o veya bu sebepten  kendisiyle evlenmek istemiyor ama işte Beethoven’da  “tamam kardeşim o zaman bende  kendime göre  birini bulup evleneyim bari, bu hayat böyle geçmez” demiyor, inatçı ya!

Viyana’da yaşadığı 35 sene boyunca sizce kaç kez ev değiştiriyor? Tam 40 kez! Ev sahipleriyle hep huzursuzluk yaşıyor çünkü sağırlığı çoğaldıkça evde müzik yaparken çok daha fazla gürültü çıkarıyor, uyarıldığında ise hırçınlaşıp herkesle kavga ediyor ve sonunda da evden taşınmak zorunda kalıyor.

Beethoven’ı anarken onun sağırlığından bahsetmemek olmaz.  İşitme sorunları yaşadığını biz ilk kez 1801 yılında bir arkadaşına yazdığı mektuptan anlıyoruz, o mektupta yaklaşık altı  yıldır bu sorunla boğuştuğundan bahsediyor. Demek ki sağırlığı kabaca 1795-1796  gibi başlamış ki bu trajik bir durum çünkü o yıllarda henüz  yirmili yaşlarında. Sağırlığı yıldan yıla artıyor ve yaşamının son dönemlerinde artık tamamen sağır olmasa da buna yakın bir hale geliyor ve insanlarla yazışarak anlaşmaya başlıyor. İşte Beethoven’ı büyük yapan şeylerden biri de budur bence,  rahatsızlığının zirve yaptığı son 10-15 yılda en önemli bestelerini veriyor, 9. senfoniyi de sağırlık döneminde besteliyor ve hiç yılmadan çalışıp üretmeye devam ediyor. Sağırlığından dolayı 41 yaşında orkestra şefliğini ve konserler vermeyi bırakıyor  fakat beste yapmaya devam ediyor. Eleştirilen karakter yapısında bu sağırlık meselesinin ne kadar etkisi var onu bilemiyoruz elbette.

Arkasında dokuz senfoni, beş piyano konçertosu, bir keman konçertosu, bir piyano, keman ve çello için üçlü konçerto, otuz iki piyano sonatı ve birçok oda müziği bestesi ile  Fidelio adında bir opera bırakan Ludwig van Beethoven 56 yaşında 26 Mart 1827’de Viyana’da sirozdan ölüyor.  

BEETHOVEN NEDEN ÖNEMLİ

Beethoven öncesindeki Klasik Dönem’de müziğin belirlenmiş kalıpları -formatları vardı, besteciler o kalıplar içinde eser oluşturuyorlar ve formatların dışına çıkmıyorlardı. İşte Beethoven’ı diğerlerinden ayıran en önemli nokta Klasik Dönem’in kalıplarını parçalamasıdır ki bu durum  müzikte bir devrimdir. Örneğin senfoni kalıbı hızlı-yavaş-biraz hızlı-hızlı diye formüle edilen dört bölümden oluşagelmişken  Beethoven bu sıralamayı değiştirdiği gibi dörtten daha uzun bölümleri olan senfoniler yazmıştır. Mesela Eroica adı verilen 3. Senfonisi Haydn’ın yazdığı senfonilerin iki katı uzunluğundadır.  

Beethoven, Haydn ve Mozart’tan devraldığı prensipleri geliştirdi, daha uzun ve daha tutkulu, dramatik eserler yazdı. Hatta daha da ileri giderek 9. Senfonisinde eserin içine insan sesini de katmıştır ve bu senfonide insan sesinin kullanıldığı ilk eserdir. 9. Senfoniyi bugün hemen herkes bilir çünkü  Avrupa Birliği’nin  marşı da olan çarpıcı bir eserdir. Beethoven bizim için daha ne yapsındı Allah aşkına!

Çok titiz çalışan bir müzisyendi, müziği, ifade gücü ve tekniği çok üst seviyedeydi.

Beethoven’ın kişiliği müziğinin içinde berrak bir şekilde görülür,  eserlerini dinlediğinizde  ruhunda akan ısrarlı ve taşkın enerjiyi, tutkuyu , idealizmi, karşı duruşu, bireysel tavrı ve büyük duyguları hissetmemek mümkün değildir.  

Yaşadığı dönemin ruhu ve kendisinin bunlardan ne denli etkilendiği de eserlerine yansımıştır. O sıralarda baş gösteren aydınlanma çağı, Fransız devrimi, toplumsal katmanların sarsılarak  değişmesi gibi  realiteler Beethoven’in müziğini derinden etkilemiş ve ona yön de vermiştir. Hümanizm anlayışını benimseyen Beethoven eserlerinde sürüden ayrılan bireysel bir tavır içindedir.  Müziği bir eğlence yada dinsel iletişim/ifade biçimi olarak değil kendi başına bir olgu olarak ele alışı da  çağının ötesinde  bir yaklaşımdır. Çok önem verdiği özgürlük ve bireyselliğin Fransız Devrimi’nde vücut bulduğuna inanır, o kadar ki Eroica diye bilinen 3. senfonisini Avrupa’ya demokrasi getirdiği için Napolyon’a adar, ancak daha sonra Napolyon kendini İmparator ilan ettiğinde bu adamayı geri alarak tavrını gösterir.

Beethoven’ı farklı kılan bir diğer nokta da kendisine ilham geldiğinde eser üretme konusundaki ısrarıdır. Saraylarda çalışma sistemini Bonn’dan ayrılmasıyla birlikte terk etmiştir. Elbette ki dönemin gerçekleri karşısında yaşayacak parayı kazanabilmesi için illa ki kapitali elde tutanlar için işler yapmışsa da bunları yaparken yine de bireyselliğini elden geldiğince korumuştur.

BEETHOVEN DÖNEMİNDE TELİF HAKLARININ DURUMU

Malum, telif hakkı kanunlarından bahsederken  ilk nirengi noktası Büyük Britanya’da  1710 yılında yürürlüğe giren  Statute of Queen Anne (Kraliçe Ann Yasası) dır. Musiki eserlerinin sahiplerini koruyan yasalar ise 1800’lerin sonunda çıkarılmıştır İngiltere’de.

Ancak İngilizce konuşulan ülkelerde bugün anladığımız manaya yakın biçimde telif hakları sisteminin ortaya çıkması ve gelişmesi ile Almanca konuşulan ülkelerdeki durum paralellik göstermiyor. Alman siyasi birliğinin geç kurulmasının bunda ciddi bir rolü var. 1837’de Prusya’da Prusya Bilim ve Sanat Eserleri Üzerindeki Mülkiyetin Himayesi Kanunu  çıkıyor, ancak Prusya’nın liderliğindeki Kuzey Almanya Konfederasyonu içinde bir telif yasasının çıkması ve bunun da siyasal gelişmelere bağlı olarak bir İmparatorluk Kanunu’na dönüşmesi 1870 yılını buluyor. Bu durum bir yandan Almanya’nın telif hakkı sistemi açısından geriden geldiğini düşündürtse de diğer yandan sonraki zaman diliminde Almanya’daki gelişim ivmesinin yukarı doğru çıkmasının sebebini buna bağlayanlar da vardır. Bu görüşün sahiplerine göre eser sahiplerine  telif hakkı koruması sağlanmadığı dönemlerde kitapların daha ucuz fiyatlara herkese ulaşabilmiş olması ve  daha çok insanın kitap okuması neticesinde toplumun entelektüel birikimi hızla artmış ve Almanya’nın  gelişimindeki dinamiğin temelini oluşturmuştur.     Avusturya’da ise  durum bundan pek farklı değil, hatta orada telif yasaları çok daha geriden geliyor.

Şimdi siz  1770-1827 yılları arasında yaşamış, yaşamını Almanya ve Avusturya’da sürdürmüş, sürekli müzik konusunda ciddi üretim yapan  Ludwig van Beethoven olduğunuzu düşünün. Ne yapardınız? Muhtemelen sürekli eserlerinizin “çalınacağı” duygusuyla yaşayan, bu konuda tedbir almak ve uyanık olmak zorunda hisseden biri olurdunuz.

Beethoven ve diğer besteciler eserlerini ilk önce kendileri kağıda döküyorlardı. Bir piyano eseri yazdıysanız ve bunu kendiniz icra edecekseniz risk biraz azalıyor, ancak mesela bir orkestra eseri yazdıysanız bunun anlamı orkestradaki her bir enstrüman için eseri çoğaltmanız gereğidir. Böyle hallerde bestecilerin birlikte çalıştığı copier yani “kopyalayıcı” diye anılan  insanlar vardı; besteci eseri tamamladıktan sonra bunu kopyalasın ve basımevine götürsün diye kopyalayıcıya verirdi. Diyelim ki kopyalayıcı o gün size gelip “bizim hanımın annesi hastaymış, ben bugün erken çıkayım mı? Ama merak etmeyin gece geç saate kadar çalışıp kopyalamayı bitirir ve yarında basım evine teslim ederim ” dedi, ama eseri alıp akşam evde arkadaşlarıyla toplanıp kendilerine kopyalar çıkarıp ertesi gün birine sattılar. Ne yapacaksınız? İşte tüm bunları düşününce Beethoven’ın durumunun ne kadar zor olduğu ortada.  

Hamiş 1; Beethoven hakkında eğlenceli, kolay anlaşılabilir ve kısa bir sohbet dinlemek isterseniz YouTube’da bulunan FluTV kanalındaki Olmaz Öyle Saçma Müzik programını öneririm. Sevgili Serhan Bali’nin anlatımıyla Beethoven dinlemek çok eğlenceli. Serinin başka bestecilere yönelik diğer bölümlerini de merakla bekliyoruz.  

Hamiş 2; Beethoven hakkında bir şeyler yazıp da Hukuk Fakültesinden kardeşim/dostum ve klasik müzik dinleyicisi olarak kariyerimin(!) müsebbibi Av. Koray Doğan’dan bahsetmemek imkansız benim için. Okula gelmediğini farkettiğim bir gün ankesörlü telefonda sıraya girip kendisini evden aradığımda telefonu sinirle “ne var” diye açan, neredesin dediğimde “ya ben bugün okula gelmiycem çünkü evde kalıp Beethoven’ın 9 senfonisinin tamamını arka arkaya dinlemeye karar verdim. Kapat telefonu kapat, beni meşgul etme” diyecek kadar iflah olmaz bir Beethoven hayranıdır o. Koray bak büyüdüm de (!)Beethoven hakkında yazı bile yazdım!!

Özlem Fütman

Aralık 2020

ofutman@gmail.com

TAKİPÇİLERİNİ TOPLA ÇIKIŞTA TWİTTER’A GEL: TÜRKİYE’DE PODCAST İSİM SAVAŞLARI

Çoğunlukla evlerimize kapalı olarak geçirdiğimiz Pandemi günlerinin hayatımıza daha yoğun biçimde kattığı alışkanlıklardan birisi de bilgisayar veya cep telefonları aracılığıyla dinlediğimiz veya izlediğimiz podcastler, YouTube kanalları, online sohbet programları oldu.

Bu tip programların bir kısmının amacı canlı veya kaydedilmiş sohbetler aracılığıyla dinleyenleri güldürmek, kafa dağıtmalarını sağlamak iken, bazıları daha tematik konular çerçevesinde hitap ettiği kitleyi bilgilendirmeyi de amaçlamaktadır.

Geçtiğimiz iki hafta içinde bu alanda faaliyet gösteren iki önemli ismin dahil olduğu iki ayrı tartışma Türkiye’nin gündemlerinden birisini oluşturdu. Her iki tartışma da programların ismi yani markası üzerinde yoğunlaştığından IPR Gezgini’nin radarına takıldı.

Bu yazıda, iki tartışmayı farklı başlıklar altında sizlere özetleyeceğiz ve devamında tartışmaların ortak ruhu bağlamında konuyu kendimizce yorumlayacağız.

Tartışma 1 – Nilay ÖRNEK v. Ferman Akgül & Üsküdar Belediyesi

Gazeteci Nilay Örnek yaklaşık iki yıldır “Nasıl Olunur?” isimli bir podcast yapmaktadır.

Resim

İlki Mart 2019’da yayınlanan podcast serisinin 94. bölümü 11 Aralık 2020 tarihinde yayımlanmıştır. Programın formatı https://nasil-olunur.simplecast.com/ ‘den alıntılayacak olursak, “Nilay Örnek mikrofonu mesleklerini ustalıkla icra ettiğini düşündüğü insanlara yöneltip onlara aynı soruyu soruyor; Nasıl Olunur?” şeklindedir.

Nilay Örnek, “Nasıl Olunur?” podcast serisiyle, Türkiye’de bu alanda önde gelen isimlerden, hatta öncülerden birisi haline gelmiştir ve programın sadık bir dinleyici kitlesi de bulunmaktadır.

Aralık 2020’ye gelindiğinde Üsküdar Belediyesi sosyal medya hesaplarında aşağıdaki duyuruyu yapar (https://twitter.com/hilmiturkmen34/status/1335510090301005829?s=20):

“Anadolu’nun binlerce yıllık yemek kültürünün izini süren önemli bir isim Ömür Akkor. 27 araştırma kitabı var, ünlü de bir şef. Ferman Akgül, güzel işlerle topluma örnek olan isimlere “Nasıl Olunur” diyor bizim için. İlk konuk Ömür Akkor. Bugün 16:00’da canlı yayına bekliyoruz.”

Resim

Programın moderatörü olarak belirtilen Ferman Akgül, ünlü Manga grubunun solistidir.

Kendi podcast serisiyle aynı isme (Nasıl Olunur?) sahip olan ve tanıtım bilgileri çerçevesinde (… güzel işlerle topluma örnek olan isimlere “Nasıl Olunur” diyor) ana temasının da aynı olduğu anlaşılan yeni programdan arkadaşları ve sosyal medya aracılığıyla haberdar olan ve bundan rahatsızlık duyan Nilay Örnek, Üsküdar Belediyesi ve programın moderatörü Ferman Akgül’e ulaşmaya çalışarak, konuyu konuşmak ve dostane uyarılarda bulunmak ister. (https://twitter.com/nilayornek/status/1335565782718230530?s=20)

Süreci detaylarıyla Nilay Örnek’in kaleminden okumak isteyenler, http://nilayornek.com/nasil-olunmaz-bence/ bağlantısını kullanabilir.

Ancak çabaları sonuçsuz kalır ve programın ilk bölümü planlanan günde gerçekleştirilir. (https://twitter.com/hilmiturkmen34/status/1335638914045014019?s=20)

Resim

Nilay Örnek programın yayımlanması, dahası online yayın esnasında durumu protesto eden çok sayıda mesajın silinmesi ve sonrasında yayının yorumlara kapatılması üzerine daha da hayal kırıklığına uğrar. (https://twitter.com/nilayornek/status/1335643239668469762?s=20):

Resim

Nilay Örnek’in çağrılarına bildiğimiz veya gördüğümüz kadarıyla Üsküdar Belediyesi veya Ferman Akgül tarafından yanıt verilmez.

Bunun üzerine Nilay Örnek, “Nasıl Olunur?” markasının kendisi adına tescil edilmesi için Türk Patent ve Marka Kurumu’na marka tescil başvurusunda bulunur. (Başvurunun kendisi tarafından yapıldığı Nilay Örnek tarafından teyit edilmiştir.)

Üsküdar Belediyesi sosyal medya hesaplarından ve bildiğimiz kadarıyla Ferman Akgül tarafından konu hakkında şu ana dek açıklama yapılmamıştır. Dolayısıyla, konunun kendileri tarafından ne şekilde değerlendirildiğini şu an için bilmiyoruz.

Bu aşamada, ilk tartışmaya şimdilik noktayı koyup, diğer tartışmayı aktarmaya geçiyoruz.

Tartışma 2 – Gereği Düşüldü v. FluTV

İlker Canikligil, Türkiye’de online yayıncılığın önde gelen isimlerinden birisidir ve kendisinin kurup sahibi olduğu FluTV kanalıyla internet üzerinden Türkiye için yeni çok sayıda içerik üretmektedir. FluTV, Türkiye için çok önemli sayılabilecek sayıda takipçiye sahiptir ve farklı alanlarda üretilen çok sayıda içerik takipçilere sunulmaktadır.

FluTV, 9 Aralık 2020 tarihinde aşağıdaki duyuruyu sosyal medya kanallarından yapar:

“Gün geçmiyor ki FluTV size yeni yeni sürprizler hazırlamasın! Bugün saat 16.00’da yeni programımız “Gereği Düşünüldü”nün ilk bölümüyle yayındayız! #AvukatOğuzMüftüoğlu @ilkercanikligil”

Resim

Farklı Kaydet isimli bir podcast kanalı bünyesinde yayın yapan ve kendisini “İki avukat kardeş @nobusra ve @furkanmoglu’nun hazırlayıp sunduğu @farklikaydet bünyesinde yer alan hukuk podcasti.” olarak tanımlayan Gereği Düşünüldü duyurulardan haberdar olur ve kendi iddialarına göre FluTV’de “Gereği Düşünüldü” programını yapacak Oğuz Müftüoğlu ile temasa geçerek bu ismin kullanılmaması konusunda uyarıda bulunur. Gereği Düşünüldü’nün sürece yönelik iddiaları, kendi Twitter hesaplarından alındığı haliyle, aşağıdadır: (https://twitter.com/DusunulduGeregi/status/1337112869637402627?s=20)

İlker Canikligil bu açıklamaya aşağıdaki yanıtı verir ve bu yanıt meseleyi takip edenlerin bazıları tarafından küçümseyici bir söylem olarak görülür: (https://twitter.com/ilkercanikligil/status/1337114198254489601?s=20)

Hatta, Farklı Kaydet kanalı yetkilisi olduğu anlaşılan bir kişi Twitter’da topu Nilay Örnek’e de atar, ancak Nilay Örnek topu temkinle karşılar ve durumların farklı olabileceği yönünde bir yanıt vermeyi tercih eder:

Bu arada İlker Canikligil Twitter hesabından, program isimlerinin (markalarının) kendisi için çok da önemli olmadığı mesajını veren bir Tweet gönderir: (https://twitter.com/ilkercanikligil/status/1337161594602721280?s=20)

Türk Patent ve Marka Kurumu web sayfasına bakıldığında ise 10 Aralık 2020 tarihinde iki tane farklı “Gereği Düşünüldü” başvurusunun yapıldığını görüyoruz. Bunlardan ilki anladığımız kadarıyla Gereği Düşünüldü kanalı sahiplerine, diğeri ise Canikligil’e ait olmalı. Bu bağlamda Twitter’daki söyleminin aksine gerçeklik düzleminde İlker Canikligil’in olaya bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinlerin ötesinde bir anlam yüklediği de söylenebilir.

İkinci tartışmayı da bu şekilde özetledikten sonra kendi gözlem ve çıkarımlarımıza geçiyoruz.

Gözlemler, Çıkarımlar ve Tespitler

Türkiye’nin en popüler içerik üreticilerinden iki ismin tarafı olduğu iki ayrı tartışmada, tartışmalardan birinin muhatabı eşit derecede (belki de daha) ünlü bir müzisyen ile birlikte bir Belediye’dir. Diğer tartışmada ise ünlü bir içerik üreticisinin karşısında hitap ettiği kitle ve takipçi sayısı sınırlı ünsüz bir diğer içerik üreticisi bulunmaktadır.

Her iki tartışmayı sosyal medyadan takip ettiğimiz kadarıyla, tartışmanın muhataplarının hitap ettiği kitleler de tartışmanın bir tarafında yer almayı tercih etmişlerdir. Örneğin, Nilay Örnek sosyal medya hesaplarının altı Manga grubu severlerin mesajları ile dolmuş, Nilay Örnek takipçileri ise canlı yayının yorum bölümünde ve Üsküdar Belediyesi hesaplarında sitemlerini belirtmiştir. Diğer tartışmada ise FluTV severler, Gereği Düşünüldü podcasti yayıncılarını tavırlarından dolayı sosyal medya üzerinden eleştirmişlerdir. Gereği Düşünüldü ve taraftarları ise sosyal medya üzerinden kendi haklılıklarını savunmuştur. Okuduklarımın ve söylem biçimlerinin bazıları beni de tahrik etse de, Twitter’ın cezbedici linç etme atmosferine girmeksizin ve aynı zamanda yazının objektifliğini koruma gayreti bağlamında, tartışmanın o kısmına dahil olmayı hiç istemiyorum.

Tartışmalarda göze çarpan birkaç husus özellikle yorumu hak etmektedir:

1- Marka mı Telif Hakkı mı?

İhtilaflar hakkında sosyal medyada yorum yapan birçok kişi “telif hakkı ihlali”nin varlığı veya yokluğu sorusu üzerinden gitmiş olsa da, her iki tartışma da asıl olarak marka hakkının korunması ile ilgilidir ve burada markalar programların isimleridir. “Nasıl Olunur?” veya “Gereği Düşünüldü” gibi ifadelerin telif hakkı bağlamında korunması mevcut meselelerdeki haller bağlamında mümkün değildir. Program formatlarına gelince, bunların temel olarak uzman bir konukla gerçekleştirilen sohbetler olduğu düşünülecek olursa, program formatlarının ilk kez karşılaşılan formatlar olmadığı açıktır. (Bu noktada her programa kendi özgünlüğünü katan sohbetlerin, soru biçimlerinin ve içeriklerin benzerliği, programların akış şekli gibi ek benzerlikler varsa, bunlar da elbette göz önüne alınmalıdır; ancak elimizdeki veriler bağlamında şu an için böyle bir yoruma girmiyoruz.)

Dolayısıyla, ihtilafların programların ismi temelinden kaynaklandığını, aynı program isminin benzer iletim medyası (internet kanalı, podcast) kullanılarak sunulmasından orataya çıktığı söylenebilir. Bu durumda karşımıza çıkacak temel fikri hak koruması biçimi ise markadır.

Zaten, tartışma taraflarından üçünün marka tescili başvurusunda bulunması da, tarafların bu doğru sonuca ulaştığının göstergesidir.

2- Program İsminin Korunması İçin Orijinal Olması mı Gereklidir?

Marka tescili için tescil başvurusuna konu işaretin anlamsız veya orijinal bir kelime olması gerekmez. Dünyanın en önemli markalarından birisi olan Apple, Elma anlamına gelen temel bir sözcüktür, Türkiye’deki pek çok ünlü markayı hafızanıza çağırın, farklı bir sonuca ulaşmayacaksınız.

Temel olan husus, başvuruya konu işaretin tescil talebinin konusu mallar veya hizmetler bakımından ayırt edici olması veya tanımlayıcı (niteleyici) olmamasıdır.

“Nasıl Olunur?” sorusunun çok özgün / anlamsız bir ifade olmadığı açık olsa da, bu ifadenin TV – radyo – podcast yayıncılığı gibi hizmetler bakımından tanımlayıcı olduğunu öne sürmek hayli güç olacaktır. Kaldı ki, bu tip programların isimleri genellikle içeriği biraz da olsun çağrıştırmalıdır ki, hitap ettiği kitle program hakkında biraz fikir sahibi olabilsin. Kanaatimizce, “Nasıl Olunur?” ifadesi anılan hizmetler bakımından tanımlayıcı değildir, en fazla çağrıştırıcı olarak nitelendirilebilir ve çok güçlü bir marka olmasa da ayırt ediciliğe sahiptir. Buna ilaveten ayırt edici olmayan veya tanımlayıcı işaretlerin, kullanım suretiyle ayırt edici nitelik kazanmaları da mümkündür ve Nilay Örnek bu hususu kolaylıkla iddia edebilecektir.

“Gereği Düşünüldü” ifadesi bakımından da durum kanaatimizce farklı değildir. Şöyle ki, “Gereği Düşünüldü” hukuki hizmetler için değil, podcast yayın hizmetleri için kullanılmaktadır ve bu nedenle de anılan hizmetler için ne tanımlayıcıdır ne de ayırt edici nitelikten yoksundur. Hukuk konusunda yayın yapmak isteyen bir kişinin “Gereği Düşünüldü” markasını (program ismini) seçmesi veya kullanması gibi bir zorunluluk da bulunmamaktadır. Tartışılan program ismi “Hukuki Haberler” veya “Hukuk Sohbetleri” olsa böyle bir iddia ortaya atılabilirdi, ancak kanaatimizce “Gereği Düşünüldü” terimi açısından böyle bir argüman çok iddialı olacaktır.

3- Ünlü Bir Yayıncı İstediği Program İsmini Kullanabilir mi?

Yanıt çok basit, elbette ki “Hayır.”

Bir hesabın/kanalın takipçi sayısının az olması, onun haklarının bulunmadığı veya haklarının takipçi sayısı daha fazla olanca serbestçe kullanılabileceği anlamına gelmez. Önemli olan ciddi sayılabilecek kullanımın bulunup bulunmadığıdır ve düzenli biçimde sürdürülen bir yayın söz konusu ise bu kolaylıkla iddia edilebilir.

Kullanım yoksa veya sadece göstermelik ise, aslında benim de kullanımdan kaynaklı hakkım var iddiasını öne sürmek pek anlamlı olmayacaktır.

4- O Zaman Ne Yapmalı?

Bir podcast, YouTube kanalı veya benzer yollarla içerik üretmek istiyorsanız, seçtiğiniz program/kanal ismi için öncelikle arama yapmanız yerinde olacaktır.

Google veya başka bir arama motoru benzer isimli programları çok muhtemelen karşınıza getirecektir ve ihtiyaç duyarsanız bu programın sahibiyle temasa geçebilmeniz için ihtiyaç duyabileceğiniz iletişim kanallarını size gösterecektir.

Çok bilmişler için baştan (gerçi yazının sonuna geldik) söyleyelim: Fikri Mülkiyet Hakları liberalizmde serbest rekabetin sınır taşlarından birisini teşkil etmektedir. Serbest rekabet başkalarının fikri mülkiyet haklarına serbestçe tecavüz edebileceğiniz anlamına gelmemektedir, fikri mülkiyet korumasının en güçlü olduğu ülkeler, günümüzde serbest rekabetin ve liberal teorinin şampiyonluğunu yapan ülkelerdir.

Sonuç

Program isimleri, programları yapanların veya yapımcıların markalarıdır ve bir hizmetin internet üzerinden sağlanması onun isminin serbestçe kullanılabileceği anlamına gelmez.

Markalar tescil edilmedikleri hallerde bile haksız rekabet çerçevesinde korunabilir, ancak tescilin sağladığı koruma çok daha geniş ve kolaylaştırıcıdır.

Podcast veya YouTube kanalınıza / programınıza isim seçerken, aynı isimli başka programların olup olmadığını araştırmanız ve gerekirse izin istemeniz kesinlikle yerinde olacaktır. Aksi durumlarda, ihtilafın diğer tarafı takipçilerini toplayıp (çağırmasına gerek yok, onlar kendileri toplanıyor), sosyal medyada sizinle buluşabilir ve devamı Twitter’da linç olabilir, bu da son günlerin en korkutucu olgusu bana sorarsanız.

Son Söz

Bu tartışmaların hukuki platformlara taşınmadan nezaket ve karşılıklı anlayış çerçevesinde de çözülebileceğine yönelik Nilay Örnek bakışı, benim de bakış açımı yansıtıyor. Objektif şekilde yazmaya çalıştım, ama Nilay Örnek’in aşağıdaki satırlarına harfiyen katıldığımı belirtmeden bitirmeyeceğim.(https://twitter.com/nilayornek/status/1337134178169741313?s=20)

Önder Erol ÜNSAL

Aralık 2020

unsalonderol@gmail.com

AVRUPA BİRLİĞİ’NİN COĞRAFİ İŞARET SİSTEMİNDE ÖNEMLİ GELİŞMELER

2020 yılını nihayet! geride bırakmaya kısa bir süre kala, AB’den coğrafi işaretlerle ilgili iki önemli haber geldi.

Haberlerden ilki; TMview ve DesignView gibi EUIPO tarafından geliştirilen ve AB Komisyonu işbirliğiyle oluşturulan GIview portalının kapısının, 25 Kasımda resmi olarak açıldığı. AB düzeyinde korunan tüm coğrafi işaretler, GIview aracıyla kolaylıkla görüntülenebiliyor.

https://www.tmdn.org/giview/  adresinden erişim sağlanan GIview portalında; AB nezdinde tescil edilerek korunan coğrafi işaretlerin yanı sıra, ikili veya çok taraflı uluslararası anlaşmalarla AB’de korunan yabancı coğrafi işaretler ile, yine bu anlaşmalar kapsamında diğer ülkelerde korunan AB coğrafi işaretleri hakkında bilgiler de yer alıyor.

GIview; AB’nin eAmbrosia veri tabanında bulunan coğrafi işaretlere ait olan bilgileri kullanıyor ancak daha fazlasına sahip. Coğrafi işaret üretici grubunun iletişim bilgisi, denetim mercii, haritalar, ürün fotoğrafları, ürünün tanımı, coğrafi sınır, sürdürülebilirlik beyanı vb bilgiler içeriyor. Portalda yer alması öngörülen bilgiler, orijinal ürünle orijinal olmayan ürünü ayırt etmeyi kolaylaştırmak amacıyla tasarlanmış.

EUIPO tarafından geliştirilen ve hak sahipleri ile uygulayıcı kurumlar arasında köprü kuran IP Enforcement Portalına (https://euipo.europa.eu/ohimportal/en/web/observatory/ip-enforcement-portal-home-page) da, GIview üzerinden geçiş sağlanabiliyor.

İkinci haber ise; tarım dışı ürünler için tüm AB’yi kapsar nitelikte bir coğrafi işaret sistemi oluşturulması konusunda gelinen nokta.

AB Komisyonunun resmi internet sitesinde yayımlanan bir duyuruda (https://ec.europa.eu/info/law/better-regulation/have-your-say/initiatives?page=1); tarım dışı ürünlere coğrafi işaret koruması sağlama amacıyla yürütülen çalışmalara, 30 Kasım – 28 Aralık tarihleri arasında, AB vatandaşlarının ve paydaşlarının görüş bildirebileceği belirtiliyor. Bu duyuru kapsamında verilen bilgileri, aşağıda özetliyoruz.

AB’nin şaraplar, distile alkollü içecekler, aromatize şaraplar ile diğer bazı tarım ve gıda ürünleri için tüm AB düzeyinde sağladığı sui generis coğrafi işaret koruması, mevcut durumda tarım dışı ürünler için söz konusu değil.

Murano cam ürünleri, Solingen çatal bıçak takımı, Donegal tüvidi, Halas danteli, Macael mermeri, Bolesławiec seramiği, Gablonz mücevheratı vb tarım dışı ürünler için coğrafi işaret koruması sağlanmakta ancak korumanın çeşidi, ülkeden ülkeye değişmekte. AB üyesi ülkelerin yarısından fazlası, diğer üye ülkelerden farklı özellikler taşıyan ulusal sui generis koruma sistemine sahipken, bir kısmı ise sadece marka veya haksız rekabete ilişkin kurallar çerçevesinde korumakta. AB nezdinde “ürünlerin kaynağı”, kolektif ya da bireysel marka vasıtasıyla sertifikalandırılabiliyor. Ancak “sanayi ve el sanatı ürünlerinin özelliklerinin, coğrafi sınır ile ilişkisi”nin sertifikalandırılması, mevcut AB düzeyi standartlar ile mümkün olamamakta.

AB içinde yeknesak yasal düzenlemelerin olmaması; tarım dışı ürünlerin üreticilerini reklam kampanyaları yürütürken, marka tescil ettirirken ya da haksız kullanımlara karşı mücadele ederken hukuki belirsizlik içine sürüklemekte. Üreticilerin bu ürünler için yatırım yapma, niş pazar oluşturmak için işbirliği yapma ve iş becerilerini koruyarak gelecek nesillere aktarma konusunda cesaretlendirilmeye ihtiyacı var. Aksi takdirde özellikle küçük üreticiler, potansiyel pazar fırsatlarını kaybetme tehdidiyle karşı karşıya kalacak.

Tarım dışı ürünlerin üretildiği yerler, genellikle az yatırım yapılan ve AB’nin çok fazla bilinmeyen bölgeleri olduğundan, kültürel mirasın korunması ve turizm potansiyelinin artırılmasına gereksinimleri bulunmakta.

Ayrıca satıcıların, genellikle üçüncü ülkelerde üretilmiş ürünleri orijinal ürün olarak satmaları, kolektif iyiniyeti zedelemekte. Orijinal ürünlerin üreticileri açısından bu durum, haksız rekabet anlamına gelmekte ve pazar kaybına yol açmakta. Diğer taraftan tüketicilerin orijinal ürün ile orijinal olmayan ürünü ayırt etmesini de zorlaştırmakta.

AB, tarım dışı ürünler için yeknesak nitelikte sui generis koruma sisteminin bulunmamasının, küresel düzeydeki itibarını zayıflattığı düşüncesinde. AB üyesi olmayan ülkelere ait tarım dışı ürünler AB nezdinde coğrafi işaret olarak korunamadığından, bu ülkeler, AB’nin tarım ürünlerini korumakta isteksiz davranmakta.

AB, 2019 yılı Kasım ayında Cenevre Metnine taraf oldu. Cenevre Metni vasıtasıyla tarım dışı ürünler için de diğer ülkelerde koruma elde edilmesi mümkün olabilecek. Bu sebeple AB, Cenevre Metninin sunacağı bu önemli  fırsatı da en iyi şekilde değerlendirmek niyetinde.

Buraya kadar anlatılanlar, AB’nin tarım dışı ürünler için coğrafi işaret korumasına olan ihtiyacını özetliyor. Ancak AB’nin yaptığı çalışmalar, bu hususta karşı argümanların da bulunduğunu gösteriyor.

Coğrafi işaretlerin yerel ve geleneksel üretim yöntemlerinin inovasyonu ve rekabeti azalttığı, bu nedenle her zaman tüketicinin lehine sonuç doğurmadığını savunanlar mevcut. Coğrafi işaretlerde “coğrafi sınırın ürün üzerindeki etkisi”nin aşırı derecede zorlanarak adeta dayatma haline getirildiği ve bu nedenle de üreticilerin, potansiyel küresel tedarik zincirlerinden yararlanma olasılıklarının sınırlandırılarak, üretim maliyetlerinin arttırıldığı iddia ediliyor. Ayrıca tarım dışı ürünlerin coğrafi sınırdan özellik kazanmış olduğunun ispatlanabilmesinin çok zor olduğu, bu ürünlerdeki asıl rolün, sadece ustalık becerisine atfedilebileceği vurgulanıyor.

AB’nin İşleyişi Hakkındaki Antlaşmanın 118 inci maddesine göre, AB’nin bir bütün olarak ticaretini etkileyen sınai mülkiyet hakları konusundaki yasal düzenlemelerin, yeknesak niteliğinin bulunması gerekmekte.

AB Komisyonu İç Pazar, Sanayi, Girişimcilik ve KOBİ Genel Müdürlüğü, coğrafi işaret korumasının tarım dışı ürünlere genişletilmesine yönelik çalışmalarda, esas olarak 2009 yılından itibaren yayımlanan çalışmaları dikkate almış. Ancak konunun mihenk taşını; 2014 yılında hazırlanan AB Komisyon Raporu (Commission green paper) ile 2015 yılında AB Parlamentosunca onaylanan rapor (initiative report) oluşturuyor.

AB Komisyonu, tarım dışı ürünler için AB düzeyinde sağlanacak coğrafi işaret korumasının olası etkilerinin, aşağıda belirtilen şekilde gerçekleşeceğini tahmin ediyor.

  • Ekonomik etki: Uzun vadede AB içi ticarette yaklaşık % 4,9-6,6’lık artış (37,6-50 milyar Euro) sağlayacağı, söz konusu bölgelerdeki istihdamı % 0,12-0,14 oranında artıracağı ve AB’nin genelinde 284.000-338.000 yeni iş yaratacağı. Ayrıca 2013 yılında yapılan bir çalışmada elde edilen veriler; tarım dışı coğrafi işaretli ürünlerin %16’sının sadece AB iç ticaretine, %86’sının ise AB içi ve/veya dışı ticarete konu olduğunu göstermiş. Özellikle bıçaklar, çatal bıçak takımları, değerli taşlar ve mücevher ve gibi lüks segmentlerdeki ürünlerin ihraç edilme potansiyeli daha yüksek olduğundan, tarım dışı ürünlere AB düzeyinde coğrafi işaret koruması sağlanmasının, AB’nin dış ticaretini de olumlu yönde etkileyeceği beklentisi var.
  • Sosyal etki: AB’nin kültürel mirasının gelecek nesillere aktarılmasını sağlamak üzere üreticileri, kalifiye işçi yetiştirmek için cesaretlendireceği.
  • Üreticileri haksız rekabetle mücadele etmek için cesaretlendirecek ve böylelikle mülkiyet hakkı gibi temel hakların etkinliğini artıracak.
  • Sınai mülkiyet haklarının tescili ve yaptırım konularında uygulama birliği ile uygulamada sadeleştirme sağlayarak, gerek üreticiler gerekse ilgili kurumlar üzerindeki yükü ve maliyeti azaltacak.

25.11.2020 tarihinde kabul edilen AB Sınai Mülkiyet Eylem Planında; tarım dışı ürünlere AB düzeyinde coğrafi işaret koruması sağlanmasının olası maliyet ve faydalarını ortaya koyacak etki analizi çalışmasını takiben, AB Komisyonu tarafından bu konuda karar verileceği belirtilmekte. Etki analizinin 2021 yılı üçüncü çeyreğinde hazırlanması öngörülmekte olup, muhtemel politika seçenekleri ise aşağıdaki gibi sıralanmakta.

  • Hiçbir şey yapmamak.
  • Ulusal düzeyde ihtiyari tedbirler uygulamak.
  • Uyumlaştırılmış ulusal koruma sistemleri oluşturmak.
  • AB düzeyinde geçerli, yeknesak nitelikte sui generis bir koruma sistemi oluşturmak.
  • Marka sisteminde güncelleme yaparak üreticilerin ihtiyaçlarına cevap veren bir sertifika markası veya kolektif marka temeli oluşturarak “ürünlerinin özelliklerinin coğrafi kaynak ile ilişkisi”nin garanti edilmesini sağlamak.

AB’nin sunmuş olduğu seçenekler, AB’deki farklı menfaat grupları arasında çetin bir mücadele bulunduğunu düşündürüyor bize.

Cenevre Metninin 10 uncu maddesiyle; Cenevre Metninin temel şartlarına bağlı kalmak kaydıyla, coğrafi işaretlere sağlayacakları koruma sisteminin türü konusunda akit taraflara özgürlük tanındığı için AB’nin, Cenevre Metninden faydalanma düzeyini artırmak için tarım dışı ürünlere “sui generis yeknesak bir koruma sistemi” oluşturması da zorunlu değil. Bu durum, konunun karşıtlarının eline önemli bir koz verir nitelikte.

AB nezdinde yürütülen çalışmalarda bahsi geçen coğrafi işaret korumalı tarım dışı ürünler arasında, ülkemizde çok sayıda tescil bulunan halı ve kilimlere rastlamadık. 1151/2012 sayılı AB Tüzüğü uyarınca tüm değil, sadece belirli bazı tarım ve gıda ürünlerinin coğrafi işaret koruması kapsamına alındığı göz önünde bulundurulduğunda, AB’nin “tarım dışı ürünler” başlığı altında tam olarak hangi tür ürünlere koruma sağlayabileceğini de merakla beklemekteyiz.

Gonca ILICALI

Aralık 2020

gilicali12@gmail.com

Kaynaklar:

WINTER IS COMING! FANTEZİ BİR KELİMENİN TESCİL EDİLEBİLİRLİĞİNE DAİR BREZİLYA’DAN BİR KARAR

Winter is coming (kış geliyor) diye diye Game of Thrones (Taht Oyunları) dizisi bizi sekiz koca yıl boyunca ekranlara kilitledi. Zaten dizinin İzlanda ve İrlanda’da çekilen bölümleri ağır kış şartlarında çekiliyordu, daha ne kadar kış gelebilirdi ki Allah aşkına! Demir tahta kim oturacak diye aramızda bahislere tutuştuk yıllarca, benim favorim Arya Stark idi ama maalesef taht bana göre hak edene yar olmadı.  

Game of Thrones dizi sektörünü dönüştürüp ona yeni bir boyut kattı ve kesinlikle çıtayı yukarı taşıdı.  Dizi aynı anda dört farklı ülkede çekiliyordu, kostümler ve kullanılan her eşya özenle elde çizilip oluşturuluyordu, her sezonda sayısız yeni karakter diziye dahil ediliyor ve eski karakterlerden birçoğu öldürülüyordu, sezonlar az sayıda  bölümden oluştuğu halde dinamik yapı  hep korunuyordu ve her bölüm sinema filmi tadındaydı.  Özellikle İzlanda’da çekilen  kısımlar şahaneydi! HBO yapımı bu dizi  George R. R. Martin’in epik fantezi serisi Buz ve Ateşin Şarkısı’ndan uyarlanmıştı. Aslına bakarsanız R.R. Martin “Buz ve Ateşin Şarkısı” derken İzlanda’ya referans veriyordu, zaten olaylar da İzlanda söylencelerinden/efsanelerinden temelleniyordu. İzlanda hakkında biraz bilgi sahibi olanlar burasının  gerçekten de buz ve ateş ülkesi olduğunu çok iyi bilir, çünkü orada yanardağların dibinde buzul göllerine rastlanır, İzlanda bir hayal ülkesidir adeta.

Dizinin öne çıkan karakterlerinden biri Emilia Clarke tarafından canlandırılan ve “Ejderhaların Annesi” diye anılan Batıdiyarı’nın veliahtı Daenerys Targaryen idi.Kısaca “Khaleesi” diye anılan bu karakter o kadar sevilmişti ki dizinin oynadığı dönemde birçok kişi yeni doğan kız bebeklerine Khaleesi adını verdi. Kitapların ve dizinin bir  özelliği de Khaleesi için hayali bir dil yaratılmasıydı.     

Kaleesi, ejderhalarının düşmanlarına alev püskürtmesini istediğinde onlara “DRACARYS” diyerek komut veriyordu. Bu George R.R. Martin tarafından yaratılmış “Valyrian” dilinde bir kelime idi. Yani  “DRACARYS” hayali/yaratılmış/fantezi bir dilde geçen bir kelime idi. Peki bu kelime marka olarak tescil edilebilir mi? Bu soruya Brezilya Marka ve Patent Ofisi’nin cevabı “hayır” olmuş.  

Brezilya’da 16/04/2019 tarihinde DRACARYS kelimesi için 33. Sınıfta değişik alkollü içecekleri kapsayan bir marka başvurusu yapılıyor. 17/07/2019 tarihinde HBO şirketi bu başvuruya itiraz ediyor. HBO yaptığı itirazda Brezilya Fikri Mülkiyet Kanunu’nda yer alan “edebi, artistik veya bilimsel  eserler ve bunların telifle korunan başlıkları, karıştırmaya sebep olacaksa veya (hak sahibiyle) bağlantılıymış izlenimi yaratıyorsa marka olarak tescil edilemez” şeklindeki maddeye dayanıyor. 

Brezilya Telif Hakları Kanunu’na göre telifle korunan eserler “insan tarafından yaratılmış, herhangi bir formda ifade edilmiş  veya herhangi bir  formda somutlaşmış, somut veya soyut, halihazırda bilinen veya gelecekte oluşacak formlardaki eserler” olarak tanımlanırken bunlara örnek olarak edebi eserlerin metinleri, artistik veya bilimsel eserler ve görsel-işitsel işler örnek olarak verilmiş. Bu durumda  DRACARYS kelimesini bu tanımlamanın içine sokmak biraz zor görünüyor aslında.

HBO şunları savunmuş itirazında temel olarak;

— DRACARYS yaratılmış bir kelime olduğundan başvuru sahibinin bu kelimeyi marka olarak tescil ettirmek için seçmesinde haklı bir neden yoktur. Başvuru sahibinin yegane amacı Game of Thrones dizisinin yarattığı şöhretten haksız faydalanmaktır.

— Bir ejderhanın ateş püskürtmesi ile alkollü bir içeceğin boğazda yarattığı yanma hissi arasında bir bağlantı vardır.

HBO’ya göre yukarıda  belirtilen temel iki husus bir ilişkilendirme ihtimali ortaya çıkarmaktadır.

Dosyayı inceleyen uzman telif hakları perspektifinden itirazı kabul ediyor ve DRACARYS kelimesinin tescilinin edebi ve artistik eserlerin başkaları adına marka olarak tescil edilemeyeceği hükmüne aykırılık oluşturacağını belirtiyor. Ve ayrıca,diyor uzman,  “her ne kadar “DRACARYS” sadece yaratma/hayali bir kelimeyse de bu kelime bir ürün üzerinde kullanıldığında hukuka aykırı bir bağlantı-ilişkilendirme gösterecek kadar bir bilinirliğe ulaşmış durumdadır.” Yani diğer bir anlatımla uzman diyor ki DRACARYS markasını taşıyan bir ürünle karşılaşan tüketiciler söz konusu ürünü Game of Thrones dizisi ile ilişkilendirecektir.

Başvurunun reddine dair karar Mayıs 2020 tarihinde veriliyor ve başvuru sahibi süresi içinde üst itiraza başvurmayınca dosya bu şekilde kapanıyor.

Hamiş; DRACARYS diye başvuru yapan birinin böyle bir tescili niçin almak istediği çok açık bence de,  Game of Thrones dizisinin ve bunun dayandığı kitapların ününden faydalanmak. O sebeple Brezilya Marka Ofisi’nin kararının doğru olduğunu düşünüyorum. Aslına bakarsanız bu tip dosyalar dünyanın birçok ülkesinde Marka ve Patent Kurumlarının önüne gelebiliyor, başvuru sahibinin  niyeti açık biçimde görülebiliyor olsa da kararın  hangi maddeye dayandırılabileceği ise bazen tartışmaya neden olabiliyordur muhtemelen.

Özlem Fütman

Kasım 2020

ofutman@gmail.com

Fincan? Kupa? Mug? Kahveyi Kupasından Tanır mısınız?

Honoré de Balzac günde 50 fincan kahve içen bir kahve bağımlısıymış. Kahve yapacak vakti olmadığında da kahve çekirdeklerini çiğnermiş. Orhan Veli de kahveyi fincanla içmek yetmediğinden, bira bardaklarına doldurarak içermiş. Kahve tiryakisi olunduğunda kahveyi hangi fincandan içtiğinizin bir önemi olmayabilir. Ancak söz konusu fikri mülkiyet hukuku olduğunda, kahve kupası tasarımının veya şeklinin marka olarak tescil ettirilerek korunması son derece önemli olabilir.

Örneğin incelememize konu kararda, Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (“EUIPO”) Temyiz Kurulu, 8 Ocak 2019[1] tarihinde, Alman menşeli kahve üreticisi Jacobs Douwe Egberts DE GmbH (“Jacobs”) şirketine ait ve 30. sınıftaki başta “kahve” ve benzeri mallar için tescil edilmek istenen ve Dünya Fikri Mülkiyet Ofisi (“WIPO”) nezdinde başvuruya konu edilen (IR no. 1367933) ve Almanya’da hâlihazırda marka olarak tescilli olan ünlü yeşil kahve kupası şeklinin tescil istemi reddetmiştir.

Jacobs’un EUIPO nezdinde Avrupa Birliği (“AB”) markası olarak tescil edilmesi istemiyle yaptığı başvuru, marka inceleme uzmanı tarafından ilk aşamada reddedilmiştir. Uzman özetle:

  • Siluetin temel kahve kupası şeklinden ayrılmadığı ve ne “J” harfi şeklindeki kulpun ne de zeytin yeşili renginin ve kupanın şeklinin bunu değiştirdiği,
  • Kulpun “J” harfi şeklinin belli belirsiz olduğu ve bu nedenle söz konusu başvuruya bir ayırt edicilik katmadığı ve “J” harfi şeklinin sıradan bir kahve kupasının kulpunun şeklinden ilgili başvuruya ayırt edicilik kazandıracak kadar farklı olmadığını,
  • İlgili şeklin Topluluk tasarımı[2] (başvuru numarası 001170781) olarak tescil edilmiş olmasının AB markası olarak tescil edilmesi isteminin incelenmesinde dikkate alınmayacağı

değerlendirmelerinde bulunmuştur.

Bunun üzerine başvurucu Jacobs, özellikle kahve kulpunun “J” harfi şeklinde oluşunun, üç boyutlu şekli diğer benzerlerinden tamamen ayırdığı ve şekilde ilk dikkat çeken özellik olduğu, zeytin yeşili rengin başvuru sahibinin markasının temel unsurlarından biri haline geldiği iddiaları ile ret kararını Temyiz Kurulu’na taşımıştır. Temyiz Kurulu’nun temel olarak üzerinde durduğu sorunlar, yorumlarımız ile birlikte aşağıda şekil ve renk unsurları kapsamında iki başlık altında incelenecektir.

I. Kahve Kupasının Kulpunun Şekli

Üzerinde durulan temel soruların ilki kahve kupasının kulpunun “J” harfi şeklinde olması ve bu unsurun ilgili marka başvurusunu diğer benzerlerinden ayırıp ayırmadığına ilişkindir. EUIPO nezdinde bir araştırma yapıldığında;

  • Kulpu insan eline benzeyen [3],
  • Kulpu “A” harfi şeklinde olan [4],
  • Yine bir kahve üreticisi olan Illy’e ait ve kulpu “o” şeklinde olan [5]

üç boyutlu şekil markalarının tescilli olduğu görülecektir.

İlgili kararda EUIPO Temyiz Kurulu, başvuruya konu kahve kupasının kulpunun “J” harfi şeklinde olmasının ilgili başvuruyu benzerlerine kıyasla ayırt edici kılmadığı ve “J” harfi şeklinin sıradan bir kahve kupasının şeklinden çok bir farkının olmadığı üzerinde durmuştur. Özellikle başvuru sahibi Jacobs’un aslında “J” harfi şeklinde olan kulpun ayırt edici olduğunu ispatlamaya yönelik olarak sunmuş olduğu kahve kupası görsellerini incelemiş ve ilgili görsellerdeki bazı kupa kulplarının da “J” harfine benzediğini belirtmiştir. Kararda yer alan ve inceleme sırasında işaretlenmiş görsel (üç ayrı kupanın kulpları “J” harfine benzer görülerek işaretlenmiş), aşağıda dikkatinize sunulmuştur:

II. Kahve Kupasının Rengi

İlgili kararda üzerinde durulan bir diğer sorun, Jacobs’un markası ile özdeşleştiğini iddia ettiği zeytin yeşili renginin, başvuruya konu kahve kupasına ayırt edici nitelik kazandırıp kazandırmadığıdır.

Temyiz Kurulu değerlendirmesinde, marka inceleme uzmanının zeytin yeşili renkle ilgili olarak rengin kahve kupaları için sıra dışı olmadığı ve tüketicilerin anında ürünün kaynağını ayırt etmesini sağlamadığı yönündeki değerlendirmelerini benimsemiştir.

Konu kahve kupasının renginin ayırt ediciliği olduğunda, Société des Produits Nestlé S.A. şirketinin “Nescafe” markası ile bütünleşen ünlü kırmızı kahve kupası akıllara gelebilir. Belirtilmelidir ki, görselini sağ tarafta görebileceğiniz kırmızı kahve kupası, EUIPO[6] ve pek çok AB üye devletinin fikri mülkiyet ofisleri nezdinde tescillidir. Ayrıca, ilgili kahve kupası şekli Türkiye’de 2014 43176 ve 2004 09724 sayıları ile tescillidir.

Jacobs, bu ve buna benzer pek çok kahve kupasının ayırt edici bulunarak EUIPO nezdinde tescil edilmiş olmasının kendi başvuruları için emsal teşkil etmesi gerektiği savunmasında bulunmuştur. Temyiz Kurulu, ilgili tescillerin bazılarının eski tarihli olduğunu ve her ne kadar kararlarında tutarlı olması gerektiği doğruysa da, her zaman markaların tescil edilebilirliği ile ilgili güncel gelişmeler ışığında yeni yaklaşımlar benimsenebileceğini savunmuştur.

EUIPO, özellikle kelime veya çizim içermeyen yalın haldeki üç boyutlu şekillerin marka olarak tescili konusunda ayırt ediciliği başlı başına bir ret nedeni olarak ele aldığı oldukça katı yaklaşımını bu kararında bir kez daha vurgulamıştır.

Yine de üç boyutlu şekillerin EUIPO nezdinde AB markası olarak tescil edilmesinin mümkün olmadığını söylemek doğru olmayacaktır. Yukarıda da örnek olarak bahsettiğimiz tesciller ele alındığında, üç boyutlu şekillerin:

  • Önemli ölçüde ayırt edici nitelik taşıması,
  • Uzun süreli ve yaygın kullanılan ve böylece piyasada ayırt edici hale geldiği açık şekilde ispat edilebilir olması

hallerinde, şekil markası olarak tescillerinin mümkün olduğu söylenebilecektir.

Söz konusu Temyiz Kurulu kararın akabinde, Jacobs’un üç boyutlu kahve kupası markası reddedilmiştir. Sonuç olarak, incelediğimiz söz konusu karar ışığında EUIPO’nun şekil markalarının tescilinde aradığı, uzun süreli ve yaygın kullanım sonucu piyasada ayırt edici hale geldiği açık şekilde ispat edilebilir olma kriterini dar yorumladığı çıkarımı yapılabilecektir.

Güldeniz DOĞAN ALKAN

Kasım 2020

guldenizdogan@hotmail.com


[1]https://euipo.europa.eu/copla/trademark/data/W01367933/download/CLW/APL/2019/EN/20190108_R1682_2018-2.pdf?app=caselaw&casenum=R1682/2018-2&trTypeDoc=NA

[2] https://www.tmdn.org/tmview/#/dsview/detail/EM700000001170781-0001

[3] https://www.tmdn.org/tmview/#/tmview/detail/EM500000010086072

[4] https://www.tmdn.org/tmview/#/tmview/detail/EM500000002768216

[5] https://www.tmdn.org/tmview/#/tmview/detail/EM500000015733471

[6] https://www.tmdn.org/tmview/#/tmview/detail/EM500000002801702

KOMİK BİR İHTARNAME!

Yıllar evvel, Alaçatı’da son derece iyi bilinen bir otelin sahibi olan müvekkilimiz adına bir ihtarname göndermiştik. Karşı taraf başka bir tatil beldesinde yerleşik idi ve müvekkilin tescilli markası da olan otelinin ismiyle hemen hemen aynı isimde bir otel açmıştı.  İhtarnamenin sonunu malum şekilde   “…belirtilen hususlar yerine getirilmezse üzülerek bildirmek isteriz ki aleyhinize her tür yasal yollara başvurulacak olup…” vs diye bitirmiştik. Karşı taraf gönderdiği cevapta  özetle “Ne alakası var, bir kere otellerin ismi hiç benzemiyor. Ama ben şimdi sizinle uğraşamayacağım o sebeple otelimin adını değiştiriyorum” demişti ki buraya kadar her şey tamamdı, ama cevabın son kısmı bana göre çok komikti çünkü demişti ki “Ayrıca ihtarnamenizde belirtilen hususlar yerine getirilmezse “üzülerek” tarafıma karşı yasal yollara başvurulacağını söylemişsiniz. Hayır yani siz avukat değil misiniz, neden işinizi yaptığınız için üzülüyorsunuz, bu konunun duygularla ne alakası var hiç anlamadım. Gerekirse dava da açarsınız, Mahkemeye de gidersiniz, ne var bunda.” !!! Eminim bir süre avukatlık mesleğini icra edenler birazcık heybelerini karıştırsalar bunun gibi hatta bundan da komik cevaplarla-olaylarla karşılaştıklarını gülerek hatırlayacaklardır.

Meslek yaşamımda pek çok kez dilekçe-ihtarname vs hazırlarken aklıma komik şeyler gelmiştir ama bunları  kağıda dökmedim, fakat bazen saygıyı bozmadan hafif sarkastik  argümanlar/cevaplar yazmak durumunda bırakıldığım doğrudur.  Ciddiyeti illa da biraz somurtmak-kaşımızı kaldırmak-ağdalı cümleler kurmakla özdeşleştiren bir kültürümüz var sanki, halbuki bazen tek bir espiri gülle gibi karşınızdakinde ağır hasar yaratma kabiliyetine haizdir; İngilizler mesela komik görünen ciddi mesajlar  vermenin üstadıdır! Amerikalıların da espiri kaldırma kapasitesi fena sayılmaz ve konuşma özgürlüğü çerçevesinde birçok şeyi çekinmeden söylerler. 

Günümüzde sosyal medyanın “kelebek etkisi” kavramını bambaşka bir boyuta taşıdığı aşikar, o yüzden kime-neyin-nasıl söylendiği azami önem taşıyor, çünkü her şey aniden viral olabiliyor ve negatif bir durum bumerang gibi dönüp markaları vurabiliyor. O yüzden bazen işi hafif espiriyle yönetmekte fayda olabiliyor sanki. Mesela Netflix’in Chicago’da Stranger Things konseptinde bir bar açan kişiye yazdığı oldukça espirili ihtarnamenin sonunu “Dediklerimizi yapın, annenizi arayıp (sizi şikayet etmek) zorunda bırakmayın bizi.” diye bitirmesi çok komikti. Tabii ki ihtarnamede talep edilenler yerine getirilmezse karşı taraf Netflix’in gözünün yaşına bakmadan kendisine dava açacağını gayet iyi biliyordu, ama mesele Netflix’in konuyu ilk etapta nasıl ortaya koyduğundaydı.  

Geçenlerde yine böyle bir espirili ihtarname olayı gündeme geldi, hatta bu olay New York Times gibi pek çok basın organında da yer aldı çünkü ihtarname metni son derece kısa ama sarkastik bir dille kaleme alınmıştı. Olay şöyle; Doobie Brothers isimli müzik grubunun avukatı, aktör Bill Murray’a bir mektup/ihtarname göndermiş. Mektubun orijinalini yazının altına koyduk, okumak isteyenler için. Mesele Bill Murray’in sahibi olduğu markayla sattığı bazı t-shirtlerin reklamında Doobie Brothers’ın Listen to the Music isimli şarkısını izinsiz şekilde kullanmasına ilişkin. Müzik grubunun vekili mektupta müvekkilini ve konuyu iki cümleyle izah ettkten sonra şöyle diyor ;

Bu şarkının güzel olduğu konusunda bizimle hemfikir olduğunuzu biliyoruz çünkü Zero Hucks Given adını verdiğiniz t-shirtlerin reklamında kullanmaya devam ediyorsunuz. Ama şarkıyı kullanmak için bize bir ücret ödemediğiniz düşünülürse belki şirketinizin adını Zero Bucks Given olarak değiştirmelisiniz.   

Anladığımız kadarıyla müvekkilin başka şarkılarını da reklamlarda kullanıyorsunuz. Görünüşe göre müvekkilin müziklerini sizden daha fazla izinsiz kullanan yegane kişi Donald Trump.

Şimdi ihtarnamede Amerikan Telif Hakları Yasası’nın ilgili maddelerinin yazılması gereken bölüme geldik. Benim burada Yasa’nın ilgili bentlerini filan yazıp sizi bu maddelere uygun davranmadığınız için suçlamam ve sizi sonsuza kadar lanetlemekle tehdit etmem gerek , ama Kanun’a bakıp bunları yazmaya  üşeniyorum. Hem zaten siz bu dediklerimi halihazırda Garfield filmleriyle elde ettiniz.Ayrıca  siz zaten para ödemeden reklamlarınızda bu müzikleri kullanamayacağınızı biliyorsunuz.

Aslında t-shirtler o kadar çirkin olmasaydı biz neredeyse durumu kabul edebilirdik. Ama durum bu, elden bir şey gelmez. Jean Paul Sartre’ın ölümsüz sözcüklerinde dediği gibi  “Au revoir Golfer. Et payez!

Mektubun sonunda yer alan “Jean Paul Sartre’ın ölümsüz sözcüklerinde dediği gibi  “Au revoir Golfer” Murray’in 1980 yılında oynadığı Caddyshack filminde canlandırdığı  karakterin  “In the immortal words of Jean Paul Sartre, ‘Au revoir, gopher!” repliğine bir atıf, sondaki “gopher” kelimesini Murray’in golf giysileri satmasına atfen “Golfer” olarak değiştirmiş avukat!. Yine Fransızca devamla “Et payez” ise gördüğümüz kadarıyla “ve öde/ve ödemeyi yap” demek.  Mektupta Garfield filmlerinden bahsedilmesinin de bir anlamı var çünkü 2004 yılında Murray bir Garfield filminde tembel kedi Garfield’i seslendirmişti; Lost in Translation ile Golden Globe kazandıktan ve Oscar’a aday olduktan sonraki bu seçimi şaşkınlıkla karşılanmış ve pek de onaylanmamıştı. Avukat mektupta çekinmeden Murray’in kariyerindeki bu sorgulanan kısma atıf yapmış.

Mektup baştan sona ironi ve taşlama kokuyor ama meramını da anlatıyor. Bill Murray’ın avukatı buna karşı yine aynı esprili tonda bir cevapla Mahkeme’ye gidilirse Doobie Brothers’ın şansının düşük olabileceğini belirtip mektubun sonunda da Murray’ın bahsi geçen t-shirtlerinden birkaç tanesini avukata göndermeyi önermiş (ama açık söyleyeyim Doobie Brothers vekilinin mektubu çok daha komik bence!). Tahminimce taraflar bu işi Mahkeme’ye gitmeden aralarında çözerler. Ama meselenin ifade edilişindeki tona bakınca insan “Sadece Amerika’da olur (only in America)” demekten kendini alamıyor değil mi?  

Özlem Fütman

Ekim 2020

ofutman@gmail.com

BİR İNSAN ÖMRÜNÜ NEYE VERMELİ?

RUTH BADER GINSBURG ANISINA

Amerika Birleşik Devletleri yargı sisteminin tepe noktası Supreme Court’un hakimlerinden Ruth Bader Ginsburg (RBG) 87 yaşında Washington D.C’de vefat etti. Ölümü Amerika’da ve dünyanın pek çok başka ülkesinde derin bir üzüntü  yaratırken, Kasım ayında ABD’de yapılacak seçimler düşünüldüğünde bu ölüm Amerika’da liberaller başta olmak üzere toplumun ciddi bir kesiminde hem kaygı yarattı hem de insanları seçimde oy vermeye teşvik eden kampanyaların yeni bir ivme kazanmasına sebep oldu. Ginsburg, Supreme Court tarihi boyunca bu Mahkemeye atanmış ikinci kadın hakim idi, bu pozisyona Bill Clinton tarafından atanmıştı, Mahkeme’ye 27 yıl boyunca hizmet verdi ve vefat ettiğinde Mahkeme’nin en yaşlı üyesiydi.

Bir hakimin ölümünün nasıl böyle yaygın ve derin bir etkisi olabildiğini anlamak için Supreme Court’a, hakimlerin buraya ne şekilde atandığına ve  tabii ki Ginsburg’un kim olduğuna bakmak lazım.

Supreme Court Amerika’yı şekillendiren bir  Mahkemedir ve verdiği kararlar ülkenin gideceği yöne etki eder. Atanan hakimler ölene kadar yada kendi istekleriyle  emekliye ayrılana kadar görevde kalırlar. Supreme Court hakimlerini ABD Başkanı seçer  ve göreve kabullerini Senato onaylar. Dolayısıyla, Başkan bir hakim seçerken kendi politik doğrularına daha yakın dünya görüşüne sahip adaylara öncelik tanıyabilir; işte bu durumdan dolayı boşalan her koltuğun kiminle doldurulacağı hemen her zaman ciddi toplumsal tartışmalara sebep olur. Mahkemeye atama yapıldıktan sonra Supreme Court Hakimlerinin sağlık durumları dahi bir kamusal konudur artık Amerika’da. Hemen söyleyelim, Ginsburg çok uzun yıllardır  kanser ile mücadele ediyordu ancak buna rağmen bütün bu süreç boyunca sadece iki oturuma katılmamış, hatta tedavi aldığı günlerin ertesinde bile dosyaları üzerinde çalışmaya devam etmiş ve işe gitmişti.  

Ginsburg tüm yaşamı ve hukuk kariyeri boyunca toplumsal cinsiyet eşitliğini savunmuş, ülkesinin bu konuda önünü açmış ve devrim niteliğinde kararlara imza atmış  biriydi.

1933 doğumlu RBG sanat alanındaki bakalorya eğitimini Cornell Üniversitesi’nde sınıf birincisi olarak tamamladı, Cornell’de Martin Ginsburg ile tanışarak evlendi ve hemen ilk çocukları Jane dünyaya geldi; evlilikleri Martin ölünceye kadar  tam 56 yıl sürdü.

Cornell’den mezun olduktan sonra 1956 yılında karı-koca Harvard Hukuk Fakültesine gittiler. Harvard’da ki sınıf 500 erkek ve sadece 9 kız öğrenciden oluşuyordu. O dönemde kadınlara dair toplumsal algıyı en iyi özetleyen şey belki de Harvard Hukuk Fakültesi Dekanının bu 9 kız öğrenciyi kendi evine akşam yemeğine çağırdıktan sonra onlara “Neden bir erkek öğrencinin yerine geçerek (onların hakkını yiyerek) Harvard Hukuk Fakültesine girdiniz?” diye sorduğu andır. RBG kendisiyle yapılan bir röportajda “hukuk eğitimim boyunca bize ders veren bir tane bile kadın hocamız olmadı” demişti. Harvard’da okurken Martin kansere yakalanınca Ruth aynı anda hem kocasının hem kendisinin derslerine girdi, hem de kocası ile kızları Jane’e tek başına baktı.  

Kocasının New York’dan gelen bir iş teklifini kabul etmesi üzerine Ginsburg Columbia Hukuk Fakültesine transfer oldu. Hukuk eğitimi boyunca hem Harvard’dayken  hem de Columbia’dayken fakülte dergilerinde editörlük  yapan ilk kadındı.

Mezuniyetinin ardından genç ve hevesli bir avukat olan Ruth, pırıltılı ve sağlam okul geçmişine rağmen,  maalesef sırf kadın olduğu için hiçbir hukuk bürosunda iş bulamadı. Fakültedeki hocalarından çok güçlü referanslarla başvuru yaptığı halde bir Supreme Court Hakimi asla kadınlarla çalışmadığını belirterek Ruth’u katip olarak işe almayı reddetti mesela, akabinde Ruth Columbia’daki hocalarının ısrarlı referanslarıyla bir Bölge Mahkemesi hakiminin katibi olarak çalışmaya başladı.  

1961’de Columbia Üniversitesine araştırma görevlisi olarak döndü, daha sonra okulda Uluslararası Usul Hukuku projesi programının  direktörü oldu. Bu süreçte İsveçli bir akademisyen ile yazacağı ortak kitap için  İsveç dilini öğrendi ve Lund Üniversitesine giderek araştırmalar yaptı. İsveç’te geçirdiği zamanlar Ginsburg’un cinsiyet eşitliği konusundaki algısını ciddi biçimde etkileyip geliştirdi.    

İsveç dönüşü bir başka hukuk fakültesinde profesör olarak çalışmaya başladı, ancak burada zaten iyi kazanan bir kocası olduğu gerekçesiyle erkek hocalarla aynı maaşı alamadı. 1970 yılında Amerika’nın kadın haklarına yönelik ilk hukuk dergisinin çıkarılmasına dahil oldu. 

 1972 yılında American Civil Liberties Union (Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği) bünyesinde Kadın Hakları Projesi’nin  kurucularından biri olan Ginsburg, aynı zamanda Birliğin vekilliğini de üstlendi ve toplumsal cinsiyet ayrımcılığına ilişkin 300’den fazla  davada yer aldı. Bu davalardan altı tanesi Supreme Court’a kadar gitti ve RBG bunların beşini kazandı. Toplumsal cinsiyet eşitliği derken burada kastedilenin sadece kadınlar lehine eşitlik sağlanması olmadığının altını çizmek isteriz; Ginsburg’un savunduğu ilk dava bir erkek aleyhine verilmiş yerel Mahkeme kararının temyize götürülmesiydi örneğin. Dahil olduğu ikinci dava olan Reed v Reed ihtilafında  cinsiyete dayalı bir yasanın Anayasadaki eşitlik ilkesine aykırılık teşkil ettiği gerekçesiyle  iptal edildiği ilk dava olarak tarihe geçti. 70’ler Ginsburg’un toplumsal cinsiyet ayrımcılığına dair davalarda yıldızlaştığı bir dönem oldu.

1972 yılında Ginsburg  Columbia Üniversitesi Hukuk Fakültesinde kadrolu çalışan ilk kadın profesör oldu ve  cinsiyet ayrımcılığına dair kararları  içeren ilk kitabı kaleme aldı.

1980 senesinde Columbia Bölge Temyiz Mahkemesi hakimliğine aday gösterildi, bu adaylığın arkasında  dönemin Başkanı Jimmy Carter’ın Federal Mahkemelerde kadın hakim sayısının arttırılarak cinsiyet eşitliğinin sağlanmasına önem verilmesine dair politikası da yatmaktadır. Normalde ateşli liberal görüşleri karakterinin en öne çıkan unsuru olan Ginsburg’un Temyiz Mahkemesi yıllarında biraz daha ılımlı bir çizgiye kaydığı söylenebilir. O dönem kendisiyle çalışanlar Ginsburg’u detaylara azami derecede dikkat eden, pragmatik bir liberal olarak hatırlıyorlar. Temyiz Mahkemesi’nde görev yaparken kürsüyü iki muhafazakar görüşlü  Hakimle paylaştı (bunlardan A. Scalia daha sonra Supreme Court’a atandı). 

Nihayetinde 1993’de Supreme Court’a atandı ve 18 Eylül 2020 tarihindeki ölümüne kadar bu görevi başarıyla sürdürdü. Bu görevi sırasında da kadın hakları ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanmasına yönelik sayısız kararda imzası bulunan Ruth Ginsburg’un en hatırlanan kararlarından biri Virginia Askeri Enstitüsü’nün okula sadece erkeklerin kabul edilebileceğine dair kuralının Anayasa’ya aykırı olduğuna dair verdiği karardır. Elbette ki  Fikri Mülkiyet Hakları ile ilgili sayısız karara da imza attı Ruth Ginsburg, örneğin verdiği son kararlardan biri Sitemiz yazarlarından Tolga Karadenizli’nin kaleme aldığı Booking.Com ihtilafı idi. https://iprgezgini.org/2020/07/17/jenerik-isim-ve-internet-ust-seviye-alan-adini-birlikte-iceren-bileske-isaretler-jenerik-com-butun-halde-jenerik-midir-abd-yuksek-mahkemesinden-booking-com-karari/

Yaşadığı süre boyunca, fikirlerinden hoşlanmasalar bile , muhafazakarlarında saygısını kazanan Ginsburg bu noktaya tutarlı ve güçlü fikirleri, zekası,  sağlam hukuk eğitiminin hakkını vermesi ve aşırı çalışkanlığı ile gelmiş biriydi.

Ginsburg’un kızı da anne-babasının yolundan giderek Harvard Hukuk Fakültesini bitirdi ve bugün  Fikri Mülkiyet alanında uluslararası arenada bilinen biri, özellikle telif hakları alanında uzmanlaşan Jane Ginsburg halen Columbia üniversitesinde akademisyen olarak çalışıyor.

Ginsburg’un hayatının Harvard yıllarından kazandığı ilk davaya kadarki dönemine odaklanan On the Basis of Sex  isimli film 2018 yılında vizyona girdi, izlemenizi  tavsiye ederim.

ABD’de toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadın haklarının gelişmesinde son derece önemli ve etkili bir isim olan  Ruth Bader Ginsburg sanırım hep hatırlanacak. Bence o  “bir insan ömrünü neye vermeli?” sorusuna iyi bir cevap alternatifidir. 

Özlem FÜTMAN

Eylül 2020

ofutman@gmail.com    

IPR Gezgini’nde Haftalık Anketlerimiz Başladı!

IPR Gezgini anasayfasında bundan sonra haftada bir kez anketlerimizi göreceksiniz.

Anketler yoluyla; fikri mülkiyetin farklı alanlarındaki tartışmalı / güncel ulusal veya uluslararası meseleler hakkında okuyucularımıza çok kısa sorular yönelterek, “Evet” veya “Hayır” (bazen de “Katılıyorum” veya “Katılmıyorum”) şeklindeki yanıtlarını alacağız. Elbette, yorum yapmak isteyen okuyucularımız için de bir alan bulunacak ve dileyenler de bu alana “Evet” veya “Hayır” dışındaki kısa değerlendirmelerini yazabilecek. Anketlere katılım için herhangi bir bilgi paylaşmanıza gerek bulunmamaktadır.

İlk anketimizin sorusu çok kısa: “Tanınmış Marka Sicili sizce gerekli midir?”. Bu soruya ilişkin olarak IPR Gezgini okuyucularının yanıtını arıyoruz ve dün başlayan anket 20 Eylül Pazar günü gece yarısına dek yanıtlanabilecek.

Geçen yıllar süresince kazandığı takipçi ve okuyucularıyla IPR Gezgini ülkemizin (muhtemelen) en büyük ve heterojen fikri mülkiyet platformu haline geldi. Bu bağlamda okuyucularımızın görüşlerinin önemli ve yol gösterici olduğunu düşünüyoruz.

Anket sonuçlarını, anketin kapandığı günün ertesi haftası okuyucularımızla da paylaşacağız.

Sizlerin, bizim aracılığımızla Türk fikri mülkiyet camiasına yöneltmek istediğiniz sorular olursa, onlara yer vermekten de zevk duyacağız. Önerilerinizi iprgezgini@gmail.com adresine e-postayla iletebilirsiniz.

İlk anketimiz ana sayfamızda yayında, yanıtlarınızı bekliyoruz.

Katılanlara da şimdiden teşekkür ederiz!

IPR Gezgini

Eylül 2020

iprgezgini@gmail.com

IPR Gezgini’nde Yeni Dönem – Yapısal Değişiklikler Zamanı

Okuyucularımız farkındadır; site bünyesinde yayına hız kesmeden devam etsek de, site içeriğinde, görsel düzeninde ve yapısında fazlasıyla değişiklik yapmıyoruz.

Bunun birden fazla nedeni var, kısaca özetlersek:

  • Hiçbirimizin sitenin yapısını, görsel düzenini ve içeriğini sürekli güncellemeye vakti yok.
  • Hepimiz internet ve bilgisayar alanında amatörüz ve bir değişiklik yapıp ortalığı birbirine katınca, düzeltmesi daha fazla zaman alıyor.
  • IPR Gezgini hiçbir kazanç amacı gütmeden 7 yıldır yayında, reklam almıyoruz, sponsor peşinde değiliz, masraflarımızı kendimiz karşılıyoruz ve dolayısıyla profesyonel hizmet satın almaya ayıracak bütçemiz de yok.

Tüm bu sayılanlara karşın bazen yapısal değişiklikler yapıyoruz ve bunları okuyucularımıza duyurmamız gerektiğinin farkındayız.



1 Eylül 2020 tarihi itibarıyla IPR Gezgini yazarlık sistemini değiştirdi, yayın ilkelerini ve yapısını güncelledi. Belirtilen değişiklikler yazılı hale getirildi ve sitenin ana sayfasından şeffaf biçimde okuyucularımızla paylaşılıyor.

Site ana sayfasında yer alan “YAYIN ALANLARI ve İÇERİK” sekmesi aracılığıyla, IPR Gezgini’nin yayın alanlarını, hedef kitlesini ve sitede yer vereceği içeriği görebilirsiniz. https://iprgezgini.org/yayin-alanlari-hedef-kitle-ve-icerik/

Site ana sayfasındaki “İLKELER ve YAZARLIK” sekmesini kullanarak, ilkelerimize ve yazarlık statüsünün elde edilmesi ve sürdürülmesi için gerekli şartlara erişebilirsiniz. https://iprgezgini.org/temel-ilkeler-yapi-ve-yazarlik/

Buna ilaveten “YAZARLAR VE KATKI SAĞLAYANLAR” sekmesi de, yeni yazarlar sayfamızı ve ayrı bir statü olarak tanımlanan katkı sağlayanları görmenizi sağlayacak. https://iprgezgini.org/yazarlar-hakkinda/

Olası sorularınızı iprgezgini@gmail.com adresine yazarak bizlere yöneltebilirsiniz.

Hepinize sağlıklı ve başarılı günler dileriz.

IPR GEZGİNİ

Eylül 2020

iprgezgini@gmail.com

Jenerik İsim ve İnternet Üst Seviye Alan Adını Birlikte İçeren Bileşke İşaretler (jenerik.com) Bütün Halde Jenerik Midir? – ABD Yüksek Mahkemesi’nden “booking.com” Kararı

Görsel https://www.goodrx.com/blog/prices-for-brand-drugs-spike-before-a-generic-is-released-heres-why/ adresinden alınmıştır.

ABD’nin federal düzeydeki en yüksek dereceli yargı organı olan ve aynı zamanda bir Anayasa Mahkemesi yetki ve görevlerine de sahip olan ABD Yüksek Mahkemesi (Supreme Court of the United States) geçtiğimiz günlerde, marka hukukunda jenerik isimlerle ilgili önemli bir karar vermiştir.

Kararı aktarmaya geçmeden önce, “jenerik isimler” in ne olduğuna kısaca değinelim. Marka hukukunda “jenerik isim” ile kastedilen, en basit tabirle, sunulan ürün veya hizmetin doğrudan kendisine işaret eden, ilgili ürün veya hizmetin yaygın ismi haline gelmiş adlandırmalardır. Bazen başlangıçta ayırt edici olan, aslında marka olan bir isim zaman içinde tüketiciler tarafından ilgili ürün veya hizmeti tanımlamak için kullanılan, jenerik bir isim haline gelebilir. Diğer bir ifadeyle, başlangıçta ayırt edici olan bir marka, zamanla jenerik hale gelebilir. Ancak belirtilen durum bu yazımızın konusu dışındadır. Bazen de söz konusu isim, sunulan ürün veya hizmetin yaygın adı olması nedeniyle daha baştan itibaren jenerik bir isim olduğundan marka işlevi bulunmayabilir. Hemen her ülkenin marka mevzuatı, jenerik isimlerin marka olarak tescil edilemeyeceğine veya tescil edilmişse iptal edilebileceğine/hükümsüz kılınabileceğine ilişin düzenlemeler içermektedir. ABD’de ise jenerik isimlerin federal marka olarak tescili hiçbir koşulda mümkün değildir. Diğer bir ifadeyle, jenerik isimler için kullanım sonucu kazanılmış ayırt edicilik istisnasına dayalı bir tescil imkanı da bulunmamaktadır.

Bu açıklamaların ardından, dava konusu olayın Yüksek Mahkeme’nin önüne gelene kadarki geçmişini kısaca aktaralım. Otel rezervasyonu hizmetleri sunan dijital bir seyahat şirketi olan ve booking.com[1] ismiyle faaliyet gösteren Booking.com B.V. şirketi, “booking.com” ibaresinin ABD’de federal düzeyde marka olarak tescili için Amerikan Patent ve Marka Ofisi’ne (USPTO) dört ayrı başvuruda bulunmuştur. Başvurular seyahatle bağlantılı hizmetlere yöneliktir. Her bir başvuru farklı görsel özelliklere sahip olmakla birlikte tümü “booking.com” ibaresini ortak olarak içermektedir. Başvuruyu inceleyen uzman ve devamında USPTO Temyiz Kurulu “booking.com” ibaresinin online otel rezervasyonu hizmetleri için jenerik bir isim olduğu sonucuna ulaşmış ve başvurunun reddine karar vermiştir. USPTO Temyiz Kurulu’na göre “booking” kelimesi seyahat rezervasyonu yapmak anlamına gelmektedir ve “.com” ibaresi de ticari bir internet sitesini göstermektedir. Kurula göre tüketiciler booking.com ibaresini esasen seyahatler, turlar ve konaklamalar için online rezervasyon hizmetine işaret eder şekilde anlayacaklardır. Alternatif olarak, “booking.com” ibaresinin tanımlayıcı olduğu (jenerik değil) kabul edilse dahi, ibare yine tescil edilebilir nitelikte değildir, çünkü ikincil bir anlam içermemektedir.


Booking.com USPTO’nun ret kararına karşı dava açmıştır. Yerel mahkeme (1. derece), jenerik olan “booking” kelimesinin aksine, “booking.com” ibaresinin jenerik olmadığı değerlendirmesinde bulunmuştur. USPTO kararı temyiz etmiştir. Davaya bakan Temyiz Mahkemesi (2. derece) de, yerel mahkemenin değerlendirmesini onamıştır. Temyiz Mahkemesi, USPTO’nun, kural olarak “booking” gibi jenerik bir isim ile “.com” internet üst seviye alan adının bir araya getirilmesinin mutlaka jenerik bir bütün oluşturacağı yönündeki tezini de haklı bulmamıştır.[2] USPTO, Temyiz Mahkemesince verilen bu kararı, en üst temyiz organı (3. derece) olan Yüksek Mahkeme nezdinde davaya götürmüştür.  

Bu şekilde vaka Yüksek Mahkemenin önüne gelmiş ve Yüksek Mahkeme dava hakkındaki kararını 30 Haziran 2020 tarihinde vermiştir.[3]

Yüksek Mahkeme’nin kararına temel teşkil eden görüş, ilham verici kariyer hikâyesi 2018 yapımı “On the Basis of Sex[4]  isimli filme uyarlanan, ABD’de toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadın haklarının gelişmesinde önemli ve etkili bir isim olan Yargıç Ruth Bader Ginsburg tarafından verilmiştir. 

Taraflar arasında “booking” ibaresinin online otel rezervasyonu hizmetleri bakımından jenerik bir isim olduğu konusunda bir çekişme bulunmamaktadır. Uyuşmazlığın özü, USPTO tarafından ileri sürülen jenerik bir kelime ile “.com” kombinasyonunun da bütün halde jenerik olduğu yönündeki görüşün kabul edilebilir olup olmadığı noktasındadır.

Yüksek Mahkeme, ilk olarak markanın ve marka korumasının işlevlerine değinmiş ve bu konudaki ABD’deki yargı içtihatlarına atıf yapmıştır. Devamında işaretin ayırt edici niteliği ile marka koruması arasındaki ilişkiye değinmiştir. ABD’de “ana sicil” (principal register) ve “tamamlayıcı (ek) sicil” (supplemental register) olmak üzere iki marka sicili bulunmaktadır. Ana sicil, markanın geçerli bir marka olduğuna dair karine teşkil etmekte ve sahibine önemli faydalar sağlamaktadır. Tamamlayıcı sicilde bulunan bir markanın gelecekte ana sicile tescil için gerekli yeterliliği sağlaması mümkündür. Tamamlayıcı sicil, ana sicile kıyasla daha hafif faydalar sağlamaktadır. Özellikle, mal ve hizmetlere yönelik bir işaretin tamamlayıcı sicilde yer alması, benzer bir markayı/işareti kullanmak isteyenlere karşı bir duyuru niteliğindedir.

Tescil edilebilirlik koşullarının başında, markanın ayırt ediciliği gelmektedir. Ayırt edicilik giderek artan derecelerle ifade edilmektedir. Buna göre, kelime markaları (1) jenerik; (2) tanımlayıcı; (3) ima edici; (4) rastgele seçilmiş; (5) hayali olabilir. Markanın ayırt ediciliği ne kadar yüksekse, o markanın ana sicile tescil edilme yeterliliği o kadar hızlı olacaktır. Kendiliğinden ayırt edici niteliğe sahip markalar (4 ve 5 numaralar) ana sicile tescil edilebilir. Tanımlayıcı terimler ise, kendi içsel özelliklerine dayalı olarak ana sicile tescile uygun değildir. Bu tarz markaların ana sicile tescil edilebilmesi için, tüketicinin zihninde başvuru sahibine ait mal veya hizmetleri teşhis eder hale gelmesi gerekir. Bu nitelik, “kazanılmış ayırt edicilik” veya “ikincil anlam (kazanma)” olarak anılmaktadır. İkincil anlam kazanılmamışsa, tanımlayıcı terimler ancak tamamlayıcı sicile tescil edilebilmektedir.

Ayırt edicilik ölçeğinin en altında ise mal ve hizmetler için jenerik isimler bulunmaktadır. Jenerik isimlerin normal olarak marka korumasından yararlanması mümkün değildir. Zira, jenerik isimleri herkes serbestçe kullanabilir. Yüksek Mahkeme’ye göre jenerik isimlere ilişkin şu yol gösterici ilkeler taraflar arasında ortak müşterektir: Birincisi, jenerik bir isim, mal veya hizmetlerin belirli bir özelliğini veya örneklendirmesini değil, mal ve hizmetlerin kategorisini adlandırmaktadır. İkinci olarak, bileşke bir terim için ayırt edicilik incelemesi bileşke işareti oluşturan unsurların her birini izole ederek değil, işaretin bir bütün olarak taşıdığı anlama göre yapılır. Üçüncü olarak, bir terimin ilgili anlamı, o terimin tüketiciler nezdinde taşıdığı anlamdır. Herkesçe kabul olduğu üzere, tescile uygunluk, markanın malları “ticarette” ayırt etme kapasitesiyle ilgilidir. Bu ilkeler ışığında, “booking.com” ibaresinin jenerik olup olmadığı, ibarenin bir bütün olarak, tüketiciler tarafından online otel rezervasyonu hizmetleri kategorisini gösterir biçimde algılanıp algılanmadığına göre belirlenmelidir. Bu bağlamda Yüksek Mahkeme’ye göre, işaretin jenerik olduğundan söz edebilmemiz için, güvenilir bir online otel rezervasyonu hizmetleri kaynağı arayan bir tüketicinin, sık seyahat eden bir kişiye danışarak, onun en beğendiği “booking.com” sağlayıcısının adını sormasını beklememiz gerekir. Ancak tüketiciler aslında, “booking.com” terimini bu şekilde algılamamaktadır.[5] O halde, “booking.com” ibaresi tüketiciler açısından jenerik bir isim olmadığından, jenerik değildir. 

Bu sonuca karşı çıkan USPTO’ya göre, tüketici algısına ilişkin özel delillerden bağımsız olarak, “booking.com” ibaresi tescile uygun değildir. Zira USPTO görüşüne göre, jenerik bir terimin “.com” gibi jenerik bir üst seviye alan adı ile bir araya getirilmesinden oluşan kombinasyon da jeneriktir. Diğer bir ifadeyle, kural olarak “jenerik.com” şeklinde formüle edilebilecek her bir terim, istisnai bazı haller dışında[6] jeneriktir. Ancak, Yüksek Mahkeme, USPTO’nun kendi geçmiş uygulamalarının bu yönde kapsamlı bir kuralı yansıtmadığını ifade etmiştir. Örneğin, geçmişte art.com ibaresi diğerlerinin yanı sıra, online perakende satış hizmetleri için ana sicilde; dating.com ibaresi arkadaş bulma (dating) hizmetleri için tamamlayıcı sicilde tescil edilmiştir. Eğer USPTO’nun öne sürdüğü kural geçerli olacaksa, bu kuralla uyumsuz gözüken mevcut tesciller hükümsüzlük tehlikesi altında olacaktır. Yüksek Mahkeme, “jenerik.com” şeklindeki markaların jenerik olması nedeniyle tescile uygun olmadığına ilişkin USPTO tarafından öne sürülen kurala katılmamaktadır. Yüksek Mahkeme’ye göre jenerik.com şeklindeki bir terim tüketicilere, belirli bir web sitesiyle ilişkilendirmeye bağlı olarak ticari kaynak gösterme mesajını da iletebilir. Belli bir zamanda sadece bir teşebbüs belirli bir internet alan adına sahip olabileceğinden, alan adı sisteminin bu özelliğine aşina olan bir tüketici, “booking.com” ibaresinin belirli bir teşebbüse işaret ettiği yönünde bir çıkarımda bulunabilecektir. Dolayısıyla alan adlarının münhasırlık özelliği nedeniyle, tüketiciler jenerik.com şeklindeki terimlerin, karşılık gelen internet sitesine veya söz konusu internet sitesinin sahibine işaret ettiğini düşünebileceklerdir. Bu bakımdan Yüksek Mahkeme, USPTO’nun jenerik.com şeklindeki terimlerin, online sunulan mal veya hizmetlere ilişkin bütün bir kategoriye işaret ettiği ve buna bağlı olarak kaynak gösterme işlevinden kategorik olarak yoksun olduğu yönündeki pozisyonuna karşı durduğunu ifade etmiştir.

Ancak şu hususu da önemle belirtmek gerekir ki, Yüksek Mahkeme, jenerik.com şeklindeki terimlerin bütün halde jenerik olduğu yönünde USPTO tarafından savunulan kurala karşı olmakla birlikte, bu terimlerin otomatik olarak “jenerik değil” şeklinde tasnif edilmesi şeklinde bir kural da koymamaktadır. Zira Yüksek Mahkeme’ye göre, jenerik.com şeklindeki bir terimin jenerik olup olmadığı konusunda dikkate alınması gereken ölçüt, tüketicilerin bu terimi bir mal veya hizmet kategorisi olarak mı; yoksa bu kategori içindeki mal/hizmetlerin birbirinden ayırt edilmesini sağlayan bir işaret olarak mı algılayacaklarıdır.

USPTO, “booking.com” gibi bir ibareye marka koruması sağlanması durumunda rakip firmaların booking ve benzeri ibareleri kullanımını kısıtlayıcı veya engelleyici sonuçlara yol açabileceği yönünde kaygılarını da ileri sürmüştür. Yüksek Mahkemeye göre bu kaygı tüm tanımlayıcı markaları ilgilendirmektedir. USPTO’nun karşı çıktığı husus, “booking.com” ibaresinin münhasıran marka olarak kullanımı değil, benzer ibareler üzerinde (örn. booking) diğer kişilerin serbest kullanımlarının haksız şekilde kontrol edilmesidir. Yüksek Mahkemeye göre, rakip bir firmanın benzer bir ibareyi kullanımı, tüketiciler nezdinde iltibasa yol açmıyorsa, tescilli markadan kaynaklanan haklara tecavüzden söz edilemez. Zira tescilli bir markanın ayırt etme gücü ne kadar zayıfsa, sonraki bir markanın tescilli markayla karıştırılmaya yol açması ihtimali de o derece düşük olacaktır. Bir marka jenerik veya yüksek düzeyde tanımlayıcı unsurlar barındırıyorsa, sadece bu unsurun ortak olması durumunda tüketiciler sonraki bir kullanımı, tescilli marka sahibiyle ilişkilendirmeyecektir. Tüketiciler açısından bir karıştırma söz konusu olsa dahi, “adil kullanım” doktrini, tanımlayıcı bir terimi, markasal kullanım dışında, adil şekilde ve iyi niyetle, sadece kendi mallarını tanımlamak için kullanan bir kişiyi yasal sorumluluktan korumaktadır. İlaveten Yüksek Mahkeme, “booking.com” ibaresinin tescilinin, marka sahibine “booking” terimi üzerinde bir tekel hakkı oluşturmayacağını belirtmiştir. Booking.com firması, “booking.com” markasının zayıf bir marka olacağını kabullenmektedir. Zira markanın tanımlayıcı niteliği, karıştırılma ihtimalinin varlığını zorlaştırmaktadır. Ayrıca, Booking.com firması, “booking.com” markasının federal düzeyde tescilinin, rakip firmaların kendi hizmetlerini tanımlamak için “booking” kelimesini kullanmasına engel olmayacağını ikrar etmektedir.

Sonuç itibarıyla, Yüksek Mahkeme USPTO’nun dava gerekçesini haklı bulmamış ve ABD Temyiz Mahkemesinin kararını onamıştır. Dokuz yargıçtan oluşan Yüksek Mahkeme bu kararı 8’e karşı 1 oyçokluğu ile almıştır.[7] Muhalefet görüşü bildiren bir yargıcın karşı oy gerekçesi de kanaatimizce önemli görüşler içerdiğinden burada söz konusu görüşe de yer vermekte fayda vardır.  

Karşı oy görüşü bildiren yargıca göre, jenerik bir isme “.com” eklenmesinin, korunabilir bir markaya yol verebileceği şeklinde ortaya çıkan sonuç, marka ilkeleriyle ve sağlam marka politikasıyla uyumsuzdur. Bir işaretin marka işlevi görebilmek için yeterli ayırt ediciliğe sahip olduğunu belirlemek bakımından, mahkemeler genel olarak işareti beş kategoriden birine yerleştirmektedir.[8] Bu beş kategoriden dördü, işareti federal marka tesciline uygun kılmaktayken, bir tanesi (jenerik isimler) tescile uygun değildir. Jenerik isimler, malların kategorisini tanımlayan terimler olarak anılmaktadır. Jenerik terimler ile tanımlayıcı terimlerin ayrımı her zaman kolay değildir. Özellikle, bir firma iki veya daha fazla jenerik terimi bir araya getirerek bileşke bir terim oluşturduğunda bu ayrım zorlaşmaktadır. Eğer oluşan bütün, kendisini oluşturan parçaların toplamının ötesinde bir anlama yol açmıyorsa, bileşkenin kendisi de jeneriktir. Geçmişte Yüksek Mahkeme, jenerik bir isme eklenen “Company”, “Corp.”, “Inc.” gibi kurumsal ifadelerin korunabilir bir bütün oluşturmadığına karar vermiştir.  Bu davada da benzer ilkeler, alan adları bakımından geçerli olmalıdır. Karşı oy görüşü belirten yargıca göre, jenerik bir terime “.com” eklenmesi, bu unsurların ayrı ayrı anlamlarının ötesinde bir anlama yol açmamaktadır. Tıpkı “company” gibi kurumsal ifadelerde olduğu gibi “.com” şeklindeki internet üst seviye alan adlarının da mal ve hizmetlerin kaynağını gösterme ve ayırt etme işlevi bulunmamaktadır. Bu unsur sadece herhangi bir internet sitesinin gerekli bir unsurudur. Jenerik bir isme “.com” eklenmesi, sadece jenerik ismin nitelediği mal/hizmetlerle ilgili bir internet sitesi işletildiği mesajını vermektedir. Nasıl ki, “Wine Company” ibaresi, şarap işiyle uğraşan bir şirket şeklinde jenerik bir kavram belirtiyorsa, “wine.com” da aynı işi yapan bir internet sitesini göstermektedir. Aynısı “booking.com” için de geçerlidir.  Karşı oy bildiren yargıç, tüketici anketlerinin, jenerik terimlerle tanımlayıcı terimleri birbirinden ayırt etmek konusunda çok küçük bir değere sahip olduğu görüşündedir. Ankete katılan tüketicilerin büyük kısmı booking.com ibaresinin bir marka adı olduğunu düşünmektedir, çünkü reklam, vs. yoluyla bu ismi duymuşlardır. Buradan hareketle, herhangi bir jenerik.com şeklindeki terim de yoğun reklam yatırımları yoluyla benzer bir sonuç elde edebilecektir. Ancak bu durum, işaretin jenerik doğasını dönüştürecek midir? Yargıç, bu soruyu “elbette hayır” şeklinde yanıtlamaktadır. Zira, anket, işaretin kendisiyle ilgili bir şeyi test etmemekte, sadece tüketicilerin booking.com ibaresini belirli bir şirketle ilişkilendirip ilişkilendirmediğini test etmektedir. Ancak böyle bir ilişkilendirme, terimin jenerik olmadığı anlamına gelmemektedir. Yargıç, ayrıca, jenerik.com şeklindeki bir ifadenin, lehe anket sonuçlarıyla desteklenmesi durumunda, korunabilir bir marka haline dönüşmesi konusundaki eleştirilere de kulak asılması gerektiğini ifade etmektedir. Bu hususla ilgili olarak, jenerik.com şeklindeki ibarelere marka koruması sağlanması halinde, online pazarda rekabeti engelleyici ciddi sonuçlar doğması tehlikesine de dikkat çekmektedir. Zira kısa, jenerik alan adları sahipleri, marka hukukundan bağımsız olarak bir takım avantajlardan halihazırda yararlanmaktadır. Şöyle ki, bu gibi isimler anında işin doğasını gösterdiğinden, tüketicilerin bilgilendirilmesine yönelik efor ve harcama çok daha az olmaktadır. İlaveten alan adı sahipleri, marka hukukundan bağımsız olarak, otomatikman münhasır bir hak elde etmektedir. Zira alan adı tek bir kişi adına tahsis edilmekte ve marka sisteminden farklı olarak bu münhasır özellik dünya çapında geçerli olmaktadır. Jenerik alan adlarının tüketiciler tarafından bulunması kolaydır. Anahtar kelimeyi (örneğin, “wine”) arama motoruna yazan bir tüketici kolaylıkla jenerik alan adına (wine.com) yönlendirilebilecektir. Jenerik alan adı sahibi bu gibi faydalardan, sunduğu mal ve hizmetlerin kalitesi veya iyi niyeti sayesinde değil, sadece böylesi kıymetli bir online taşınmazı kendi adına tahsis ettiren şanslı (veya sezgili) ilk kişi olmasından ötürü yararlanmaktadır. Bu faydalara ek olarak bir de jenerik.com şeklindeki isimlere marka koruması sağlanması halinde, bu markaların sahibine, başkalarının benzer alan adlarını kullanmasına engel olma hakkı gibi ek diğer rekabet avantajları sağlayacaktır. Örneğin federal marka tescili, davalıya “Bookings.com”, “eBooking.com”, “Booker.com”, “Bookit.com” gibi alan adlarını kullanan rakiplere karşı marka davası açma imkânı sağlayacaktır. Her ne kadar davalı böyle bir yola başvurmayacağı söylese de, ileride jenerik.com şeklinde bir ismi tescil ettiren diğer firmalar bu kadar kontrollü davranmayabilecektir. Sonuç olarak, muhalefet görüşü bildiren yargıç, böylesi isimlere marka koruması sağlanmasının rekabeti zedeleyici sonuçlara yol açabileceğine dikkat çekerek “booking.com” ibaresinin bir bütün olarak internet üzerinden rezervasyon (booking) hizmetlerine, yani davalının ve rakiplerinin sunduğu hizmetlere işaret eden, jenerik bir terim olduğu ve bu nedenle de marka korumasına uygun bir isim olmadığı yönündeki görüşüyle çoğunluk görüşüne katılmamıştır.

Gerek çoğunluk gerekse muhalefet görüşünde öne sürülen gerekçe ve argümanlar dikkat çekici ve kayda değerdir. Tekrar belirtelim ki, Yüksek Mahkeme bu kararıyla jenerik.com şeklinde isimlerin marka korumasına uygun olduğunu söylememektedir. Yüksek Mahkeme, jenerik.com şeklindeki isimlerin bütün halde jenerik olduğu yönünde genel bir kural konulmasına karşı çıkmaktadır. Mahkemeye göre böyle bir ibarenin jenerik olup olmadığı konusunda belirleyici olan temel kıstas, tüketicilerin ibareyi ne şekilde algıladıklarıdır.

İbare jenerik olmasa bile tanımlayıcı olabilir ve buna bağlı olarak reddedilebilir; o halde jenerik olup olmadığı tartışması neden bu kadar önemli diye düşünen okurlar olabilir. Hatırlatalım ki, bu ayrım ABD’de federal marka koruması elde etmek açısında oldukça önemlidir. Çünkü ABD’de jenerik bir ibarenin hiçbir surette marka koruması elde etmesi mümkün değilken, jenerik olmayıp da tanımlayıcı olan bir ibarenin tescil şansı, kullanım sonucu kazanılmış ayırt edicilik istisnasına / ikincil anlam kazanmaya bağlı olarak mevcuttur.

Kanaatimizce Türkiye’de jenerik.com şeklinde formüle edilmiş ibarelerin bütün halde jenerik mi yoksa tanımlayıcı mı olduğu konusundaki bir tartışmadan çıkacak sonuç, çok da belirgin bir ayrıma yol açmayacaktır. Çünkü ABD’den farklı olarak, 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nun (SMK) 5’inci maddesi sayılan mutlak ret nedenleri bağlamında jenerik ibareler ile tanımlayıcı ibarelere farklı bir hukuki sonuç bağlanmış değildir. Zira, SMK m. 5/1-(b) veya (d) bentleri kapsamında değerlendirilebilecek jenerik bir ibarenin kendiliğinden ve başlangıçta tescili mümkün olmasa dahi, m. 5/2 kapsamındaki istisna çerçevesinde kullanım sonucu ayırt edicilik kazanarak marka işlevi görmesi durumunda tescil edilmesi olasılık dahilinde olacaktır. Şüphesiz, mal veya hizmetin belirli bir özelliğini (örn. amacını, miktarını, coğrafi kaynağını, vb.) tanımlayan işaretlere kıyasla, sunulan malın veya hizmetin direkt olarak kendisine işaret eden bir ibarenin kullanım yoluyla ayırt edicilik kazanması çok daha zor ve ancak fazlasıyla istisnai durumlarda mümkün olabilecektir. Ancak her halde, kullanım sonucu ayırt edicilik iddiasının dengeli rekabet sistemini, olası bir marka korumasının doğurabileceği etkileri ve sağlanacak olası bir korumanın kapsam ve sınırlarını da göz önünde bulundurmak suretiyle incelenmesi büyük önem arz etmektedir.

H. Tolga Karadenizli

Temmuz 2020, Ankara

karadenizlit@gmail.com


Dipnotlar:

[1] www.booking.com aynı zamanda Booking.com BV şirketine ait internet sitesinin alan adıdır.

[2] Temyiz Mahkemesinin kararıyla ilgili daha önce IPR Gezgini’nde yayınlanan yazıya https://iprgezgini.org/2019/02/18/a-b-d-temyiz-mahkemesinin-booking-com-karari-booking-com-tescil-edilebilir/ bağlantısından erişilebilir.

[3] Dileyen okurlar kararın orijinal ve tam metnine https://www.supremecourt.gov/opinions/19pdf/19-46_8n59.pdf bağlantısından erişebilirler.

[4] Film ülkemizde “Eşitlik Savaşçısı” ismiyle sinemalarda gösterilmiştir. https://www.imdb.com/title/tt4669788/  Gerçek hayat hikâyesini esas alan filmlerden veya hukuk, toplumsal cinsiyet eşitliği, kadın hakları, vb. konulardan hoşlanan sinemaseverlere tavsiye olunur.

[5] Bu yöndeki tüketici anketleri önceki aşamalarda Booking.com tarafından sunulmuştur.  Ankete göre tüketicilerin %74.8’i booking.com ibaresinin bir marka adı olduğunu, %23.8’i ise jenerik bir isim olduğunu düşünmektedir.

[6] Bu hususla ilgili USPTO tarafından belirtilen olası bir istisna şudur: Bazen jenerik bir terime jenerik üst seviye alan adının eklenmesi, kelime oyunu meydana getirebilmektedir. (örneğin bütün halde tenis ağı/filesi anlamına gelen tennis.net gibi) 

[7] Çoğunluk görüşünü oluşturan sekiz yargıçtan bir tanesi mutabık görüş bildirmiştir.

[8] Yazının önceki kısımlarında belirtilen (1) jenerik; (2) tanımlayıcı; (3) ima edici; (4) rastgele seçilmiş; (5) hayali şeklindeki kategoriler.

Şeytanın Öfkesi – Manchester United, Menajerlik Oyunu Football Manager’a Dava Açtı

Futbola ve bilgisayar oyunlarına meraklı herkesin yolu mutlaka bir dönem Championship Manager ile kesişmiştir. Sıfırdan bir futbol kulübünü alıp yönetmek ve Şampiyonlar Ligi şampiyonu yapmak, oyunda daha 16 yaşında transfer ettiğiniz oyuncunun gerçek hayatta da büyük bir yıldız olduğunu görüp başarıyı kendinize mal etmek, bilgisayarların o kadar da hızlı olmadığı dönemde bilgisayar başında saatler geçirmek tüm futbolseverler için çok özeldi.

1992 yılında başlayan Championship Manager macerası, günümüzde Football Manager adıyla milyonlarca futbolsever ve futbol otoritesi için gelmiş geçmiş en iyi futbol simülasyonu olarak devam ediyor. Birçok teknik direktör ve scout bazı genç futbolcu isimlerini kendi çocuklarından bu oyun vasıtası ile öğrendiğini itiraf ettiler bile.

İngiltere Premier Lig takımlarından “Kırmızı Şeytanlar” lakaplı Manchester United, oyunu yayınlayan ve geliştiren Sega Publishing and Sports Interactive (SI)‘a karşı bir marka ihlal davası açtı.

Kulüp, Sega ve SI’ın oyunda sadece takımın ismini kullanarak, Manchester United’ın tüm dünyada tanınmış olan resmi logosunun yerine basit bir kırmızı ve beyaz çizgili logo kullandığını ve bunun da haklarını ihlal ettiğini belirtti.

Yapılan ilk online duruşmada , Manchester United avukatı, “Kulübün dünyanın en değerli markalarından biri olduğunu, kulübün lisanslı kullanımdan dolayı ciddi anlamda gelir elde ettiğini ifade etti. Ayrıca , tüketicilerin Manchester United adı yanında mutlaka logoyu görmek isteyeceklerini ve bu tarz ihlallere izin verildiğinde sonrasında birçok farklı yanlış kullanımların da beraberinde gelmesine engel olmanın çok zor olacağını” belirtti.

Şirketlerin avukatları ise savunmalarında “Bu logonun oyun motoru tarafından rastgele belirlenen 14 lisanssız logodan biri olduğunu ve kulüple herhangi bir ilgisi olmadığını” belirtti. Ayrıca “1992 yılından beri kullanımın aynı şekilde olduğunu ve bu zamana kadar da kulübün herhangi bir şikayeti olmadığını” da ekledi. Buna ilaveten kulübün kullanımı engellemeye çalışmasının da bu tarz video oyunlarındaki meşru rekabeti engelleme çabası olduğu hususunda kulübü suçladı. Oyunlarında Manchester United isminin kullanılmasına izin verilmemesinin ise “bir bilgisayar oyununda bir takıma atıfta bulunulamayacağı için ifade özgürlüğünde mantıksız bir sınırlandırmaya yol açacağı” konusuna vurgu yaptılar.

İşin ilginç tarafı ise şirket avukatlarının; kulübün yetenek avcıları, analist ve antrenörlerinin oyunun veritabanına giriş yapabilmek için şirketle temasa geçtiğini, yıllardır kulübe, futbolculara ve antrenörlere oyunun kopyalarını gönderdiklerini ve bu konuda basın ve sosyal medya yolu ile birçok övgü aldıklarını ifade etmeleri. Davacı kulübün teknik direktörü Ole Gunnar Solskjaer bile 2013 yılında, antrenörlük yeteneklerini Football Manager oynayarak geliştirdiğini itiraf etmişti.

Bu konudaki kararın verilmesi ertelendi, fakat Manchester United kulübünün şu anda, Konami şirketinin oyunu EFootball Pes 2020’de tamamen lisanslı olarak yer aldığını hatırlatalım ve özellikle de e-sporun yaygınlaştığı son yıllarda kulüplerin ve profesyonel sporcuların marka ve lisans haklarının karşılığını alabilmek için sergiledikleri tutumun ileriki yıllarda daha da agresifleşeceğini öngördüğümüzü belirtelim.

Sınavlara çalışacağımızı söyleyip ailelerimizi ikna ederek aldırdığımız bilgisayarların sınavlardaki ‘’üstün’’ başarılarımız görüldükten sonra merasimle söküldüğüne şahit olduğumuz yıllardan sonra, şimdi bilgisayar oyunlarının dünyanın en hızlı gelişen pazarlarından birisi olduğunu görüyoruz.

Çocukluklarında bilgisayar başından zorla kaldırılan bizler ise son aylarda COVID-19 un etkileri nedeni ile her işimizi bilgisayar başında online olarak görmeye hızlı bir şekilde adapte olmaya çalışıyoruz.

Belki de, çocukluğumuzda tuttuğumuz dileklerin bu zamansız ve talihsiz tecellisi, hayatın ta kendisidir.

Kerem GÖKMEN

Mayıs 2020

gokmenkerem@gmail.com

ELİNİ YIKA! HİNDİSTAN’DA COVID-19 KAYNAKLI İLK FİKRİ MÜLKİYET DAVASI

Biliyorum içimiz dışımız Corona Virüs oldu aylardır. Bu süreçte en iyi dostlarımız su-sabun-kolonya-dezenfektan gibi maddeler ve bunların cilt üzerinde yoğun kullanımından kaynaklı tahribatı önlemek için uyguladığımız nemlendiriciler oldu sanırım.

Elbette ki virüse karşı aşı geliştirilmesi, patentlerin zorunlu lisansa konu olması gibi meseleler gün gün hepimizin radarında ve corona virüs denince akla ilk evvela patent hukuku çerçevesindeki konular geliyor.  Ancak bugün size aktarmak istediğimiz ihtilafın özü Covid-19’un patente ilişkin yönü değil, olayımızda davacı taraf taleplerini  marka-tasarım ve karşılaştırmalı reklam mevzuatının ihlaline dayandırıyor.

Covid-19 pandemisi sebebiyle markaların reklam stratejilerini değiştirdiği ve bu döneme özgü konseptte reklamlar üretmeye çalıştığı malum. Açıkca corona virüs’ün adını anmasalar bile, markalar reklamlarda virüse atıf yapıyor bir şekilde ve rakiplerinin önüne geçmeye çalışıyor.  İçinden geçtiğimiz pandemi döneminde insanlar en basit hijyen kurallarını yeniden hatırladılar ve el yıkamanın önemi bir kez daha ortaya çıktı, nitekim işin başından beri DSÖ (Dünya Sağlık Örgütü) de en etkin tedbir olarak hep su ve sabunla el yıkamayı işaret etti.

Hindistan’da bulunan Hindustan Unilever Ltd şirketi (Unilever diye anılacaktır), Reckitt Benckiser (India) Pvt Ltd’e (bundan sonra RB olarak anılacaktır) Bombay Yüksek Mahkemesi nezdinde dava açmış. Konu RB’nin DETTOL markalı sıvı sabun ürününün 12 Mart 2020 tarihinde yayınlanan son reklamlarıyla ilgili; Unilever, RB’nin Dettol reklamlarında kendisinin Lifebuoy markalı kalıp sabunlarını kötülediğini iddia ediyor.

RB ,davaya sebep olan reklamda paketi-ismi-ürünün görünümü neredeyse Unilever’in Lifebuoy ürünüyle aynı bir kalıp sabun kullanıyor ve “efektif şekilde korunmak istiyorsanız ellerinizi kalıp sabunla değil DETTOL sıvı sabun ile yıkayın” şeklinde bir mesaj veriyor tüketiciye. Unilever’in Lifebuoy markası altında sattığı kırmızı renkli kalıp sabunların tescille korunduğunu belirtelim. Bunun bir karşılaştırmalı reklam olduğu belli, ancak sorun bu karşılaştırma yapılırken rakibin ürününün kötü gösterilip gösterilmediği ve herhangi bir fikri mülkiyet hakkı ihlali olup olmadığı noktasında toplanıyor.

UNİLEVER, bu reklamla davalının tüketiciye kalıp sabunların virüse karşı yeterince efektif olmadığı ve Covid-19’a karşı mücadele edebilmek için davalının DETTOL markalı sıvı sabunlarının kullanılması gerektiği mesajını verdiğini, tüketiciyi yanılttığını ve reklamda kırmızı renkli bir kalıp sabun kullanarak kendisine ait Lifebouy markalı sabunları kötülediğini  iddiasında.

Unilever’in bir diğer iddiası da RB’nin kendisinin Lifebouy markalı sabunlarına ait önceki bir reklamını taklit ettiği yönünde.

Unilever diyor ki “biz burada Dünya Sağlık Örgütü’nün yayınladığı kılavuzlara uygun olarak toplumun ellerini yıkama konusundaki farkındalığını arttırmaya çalışırken ve sosyal bir motivasyonla hareket ederken, RB şirketi yayınladığı reklamda pandemiyi bahane ederek sanki kalıp sabunlar efektif değilmiş gibi propaganda yapıyor. Dünyanın her yerinde insanlara elinizi sabun ve su ile yıkayın diye tavsiye ediliyor, ama davalı şirket sabunlar işlevsizmiş gibi bir propaganda yaparak halk arasında korku yaratıyor ve sabun marketinde lider olan bize de ithamda bulunuyor”. Unilever davada hem yüksek bir tazminat talep ediyor ve hem de reklamın yayınının tedbiren durdurulmasını talep ediyor.

RB elbette ki tüm iddiaları reddediyor ve Unilever bizim bu reklamda tarif ettiğimiz sabunun kendisinin Lifebouy markalı sabunları olduğunu ispat edemedi ve ortada bir fikri mülkiyet hakkına tecavüz de yok diyor.

Mahkeme tarafları dinledikten sonra ihtilafa sebep olan Dettol reklamlarının yayınının 22 Mart-21 Nisan arasında tedbiren durdurulmasına karar veriyor. Mahkeme kararını oluştururken şu noktalara özel vurgu yapıyor; Unilever’in Lifebouy markası altında sattığı kırmızı renkli kalıp sabunlar hem marka hem de tasarım tescili ile koruma altında, bahsi geçen Dettol sıvı sabun reklamında kullanılan kalıp sabun davacının koruma altındaki sabunu ile birebir aynı veya göreni ilk bakışta yanıltacak kadar benzer, davalı reklamda Lifebuoy markalı sabunlarla bu denli ayniyet gösteren bir ürünün efektif olmadığı – mikropları / virüsleri / bakterileri uzaklaştırmadığı ve güvenilir olmadığı iddiasında bulunarak hem  kötüniyetli davranıyor ve hem de davacının sabunlarını küçük görüyor-karalıyor.  

Dosyada  ilk duruşma günü olarak 20 Nisan belirlenmiş, ancak Hindistan’da haftalardır son derece sert  şekilde uygulanan bir sokağa çıkma yasağı var ve Yüksek Mahkemeler dahil  tüm yargı birimleri kapatılmıştı. Dolayısıyla duruşmanın yapılıp yapılmadığı ve yapıldıysa dosyanın ne aşamada olduğu konusunda henüz bir bilgiye ulaşamadık. Takipteyiz.

Biraz araştırma yapınca gördük ki bu dosya tarafların ilk karşı karşıya gelişi değil Hindistan marketinde. Daha evvel  Delhi Mahkemeleri önünde bu kez RB,  Unilever’i dava etmiş ve kazanmış; o dosyada konuşulan Dettol markalı turuncu renk kalıp sabunlarmış. Bu kadar ihtilafın doğmasının temel sebebi Hindistan’da hijyen konusunda çoklu ürün kullanımının yaygın olmaması, yani hijyenin sabun gibi tek bir ürün üzerinden çözülüyor olması, ki bu da anlaşılan sabun marketinde müthiş bir rekabete sebep oluyor. Ancak özellikle şu an dünyanın hiçbir yerinde böyle kavgalara gerek yok bizce, çünkü bugünlerde herhalde en çok talep edilen mal gruplarından biri sabunlar, yani pasta birden devasa şekilde büyümüş durumda ve üreticilerin hepsine yetecek kadar tüketici talebi mevcut. 

Özlem FÜTMAN

Mayıs 2020

ofutman@gmail.com

İtalya’da Yeni Bir Marka Türü Doğdu: “Tarihi Markalar”

Geleneksel Olmayan Marka Türü Artık Tarihi Olan Marka mı?

İtalyan Resmi Gazetesi’nde 7 Nisan 2020 tarihinde yayımlanan Genelge, İtalya için yeni bir marka türünün başvuru ve koruma koşullarını ortaya koymuştur. Genelgenin dayanağı 30 Nisan 2019 tarihli “Büyüme Kanun Hükmünde Kararnamesi”dir. (https://www.gazzettaufficiale.it/atto/serie_generale/caricaDettaglioAtto/originario?atto.dataPubblicazioneGazzetta=2020-04-07&atto.codiceRedazionale=20A01963&elenco30giorni=false ; https://uibm.mise.gov.it/attachments/article/2036344/GU%20-%20DM%20MARCHI%20STORICI%20.pdf)

“Tarihi Markalar” (Marchi Storici) isimli bu marka kategorisi hakkında detaylı bilgiyi yazı boyunca vereceğim; ama öncelikli konuyu bizim için daha ilginç kılan Türk etkisinden bahsedeceğim.

“Pernigotti”, İtalya’nın en eski ve ünlü çikolata markalarından birisidir. Wikipedia’ya göre, “İtalyanlar için arabada Ferrari ne ise, çikolatada Pernigotti odur.”

1860 yılında Novi Ligure kasabasında bir aile işletmesi olarak hayata geçen marka, uzun tarihini kalite ve İtalya ile özdeşleşmiş şöhret ile taçlandırmıştır. Marka ve tarihçesi hakkında detaylı bilgiyi https://en.wikipedia.org/wiki/Pernigotti bağlantısından görebilirsiniz.

Marka sahibi şirket 1980’li yıllardan başlayarak idari ve ekonomik sıkıntılar yaşar ve burada detaylarına girilmeyecek nedenlerle şirketi ve markayı 2013 yılında Türk menşeili TOKSÖZ grubuna satar. Dolayısıyla, “Pernigotti” bu tarihten başlayarak Türk sermayesine ait bir marka haline gelir. (http://www.pernigotti.com.tr/)

Tarihi bir İtalyan markasının yabancıların eline geçmesi, elbette ki İtalyan kamuoyunda tepki doğurur ve hikaye burada bitmez.

Maliyetleri düşürmek isteyen TOKSÖZ grubu, 2018 yılında Novi Ligure kasabasındaki ana fabrikayı kapatacağını açıklar. Bu açıklamanın üzerine ortaya çıkan rivayet, üretim tesislerinin İtalya’dan Türkiye’ye taşınacağı yönündedir. Fabrikanın kapatılması 200 kişinin işini kaybetmesine neden olacaktır; dahası tarihi – İtalya ile özdeşleşmiş bir İtalyan markası bundan sonra yabancı bir ülkede ile üretilecektir. Bu durum İtalya’da büyük bir tepki doğurur; belki de aslına bakarsanız, küresel sermayenin sınırlar ötesi hareketlerine karşı duyulan kamuoyu tepkisi, kendisini Pernigotti vakasında yüzeye çıkartır; hatta bu konuda Avrupa Parlamentosu’na soru önergisi de verilir. (https://www.europarl.europa.eu/doceo/document/E-8-2018-006184_EN.html ; https://theconversation.com/chocolate-maker-pernigotti-on-the-brink-how-italys-approach-to-corporate-rescue-is-hurting-the-country-106579; https://www.ansa.it/english/news/lifestyle/food_wine/2018/11/07/mayor-says-no-to-pernigotti-closure_66f03267-5e93-4af9-b534-2a9e55b749ce.html


Tartışmaların ciddiyetinin farkında olan ve İtalya ile özdeşleşmiş İtalyan markalarını korumak isteyen Hükümet, Tarihi Markalar kategorisini ortaya çıkartan Kanun Hükmünde Kararnameyi Nisan 2019’da çıkartır ve 7 Nisan 2020 tarihinde de bu markaların başvuru – sicile kayıt koşullarını açıklayan Genelge İtalyan Resmi Gazetesi’nde yayımlanır.

Düzenlemelerle, “Tarihi Markalar” bir marka kategorisi olarak tanımlanmakta, bu tip markalar için bir sicil öngörülmekte ve bu kategoriye girecek markalar için başvuru şartları düzenlenmektedir.


(İtalyanca bilmediğim ve mevzuatın İngilizce çevirisini bulamadığım için bu aşamadan itibaren hükümleri https://www.natlawreview.com/article/what-italian-historical-trademark ; https://www.ipsoa.it/documents/impresa/marchi-e-brevetti/quotidiano/2019/06/03/historical-marks-italy-tries-to-introduce-an-enhanced-protection ; https://www.mondaq.com/italy/trademark/895128/surprising-new-developments-in-the-italian-trademark-law kaynaklarından derleyerek aktaracağım.)


“Tarihi Markalar” siciline girebilmek için İtalyan Patent ve Marka Ofisi (IPMO)’ne başvuru yapılması gerekmektedir. Sicile kayıt; İtalya’da en az 50 yıldır tescilli ve yenilemesi süresi içinde yapılmış markalar veya İtalya’da en az 50 yıldır kesintisiz biçimde kullanılmakta tescilsiz markalar için öngörülmüştür. Başvuru hakkı yalnızca, sahipleri veya inhisari lisans sahipleri İtalyan olan markalar için mevcuttur. Başvuru için sembolik bir ücretin ödenmesi gerekmektedir ve inceleme IPMO tarafından yapılacaktır. IPMO, bu tip markaların incelenebilmesi için ayrı bir online sicil oluşturacaktır. IPMO’nun inceleme süresi tescilli markalar için 60 gün, tescilsiz markalar için ise 180 gün olacaktır.

Tarihi Markalar için bir koruma süresi veya yenileme prosedürü öngörülmemiştir. Tarihi Markaların sahipleri, ana veya orijinal üretim tesisini kapatma da dahil olmak üzere ticari kriz durumunda, istihdam düzeyini korumak ve üretim faaliyetlerine İtalya’da devam edebilmek için İtalyan Ekonomik Kalkınma Bakanlığı’na bildirimde bulunmak zorunda olacaklardır. Bildirimde bulunulmaması dahilinde para cezası öngörülmüştür.

Dahası, bu sicile markalarını başarıyla kaydettiren marka sahipleri aşağıda görebileceğiniz özel logoyu ticari işlem ve pazarlama faaliyetlerinde kullanma hakkına sahip olacaktır.


İtalya’nın “Tarihi Markalar” kategorisi ile ulusal markaları ve ekonomiyi güçlendirme projesinin başarılı olup olmayacağını ilerleyen günler gösterecektir. Bu tip düzenlemelerin, yatırım yapmak isteyen uluslararası sermayeyi bürokratik engeller anlamında ürkütmesi tahminimizce beklenen bir etki olacaktır; bununla birlikte güdülen amacın İtalya ile özdeşleşmiş markaları İtalyan sermayesinin elinde tutmak olduğu açıkça görüldüğünden, bu etkinin göze alındığı da açıktır.

Bunlara ilaveten, 2018-19 yıllarında bu tartışmalar yapılır ve mevzuat hazırlanırken, Covid-19 salgını henüz ortada yoktu ve İtalyan halkı da henüz Avrupa Birliği’ne küsmemişti, dolayısıyla Covid-19 sonrası günlerde ulusal reflekslerin daha da güçleneceği ve Tarihi Markalar düzenlemesinin halka daha da sempatik geleceği kanaatimizce açıktır.

Mevzuatı tetikleyen etmenin, Pernigotti markasının üretim faaliyetlerinin, yeni sahibi olan bir Türk grubunca İtalya dışına taşınacağı yönündeki rivayet olması, konuyu bizim açımızdan daha ilginç hale getirse de; daha da ilginci ulusal reflekslerin çok güçlü olduğu Türkiye gibi bir ülkede benzer bir düzenlemenin gelecek yıllarda planlanıp planlanmayacağı sorusudur. Bunu da kendi sorum olarak sizlerle paylaşıyor ve yorumlarınızı paylaşmanızdan memnuniyet duyacağımı da ekliyorum.


Son Not: Geleneksel olmayan (yeni) marka türleri tartışmalarından, tarihi markalar tartışmasına mı döneceğiz acaba?


Önder Erol ÜNSAL

Mayıs 2020

unsalonderol@gmail.com

“Yol Yürünmeden Bilinmez*” – Kişisel Tarihe Yeni Bir Not ve IPR Gezgini Ne Olacak?

Caspar David Friedrich – Wanderer above the sea of fog (1817)

* “Yola çıkan kişi nereye ulaşabileceğini, ancak yürüyüp, yolu aşıp, vararak bilebilir – yol, yürünmeden, bilinmez…

…………………

belirli bir yol arayan kişi için en büyük
tehlike, o yolu bir yerde durarak, ‘bakarak’ arayabileceğini (hatta, bulabileceğini)
sanmasıdır — çünkü, yollar bulunmaz:
yürünür; yerlerde ise, olsa olsa, durulur
— onlar, bulunur; artık, yürünmez…

yola çıkacak kişinin aşması gereken
ilk ve en önemli engel,
kendi yerleşikliğidir:
kendi yeri
— kendisidir…”

Oruç ARUOBA, Yürüme, Metis Yayınları

29 Aralık 1997 tarihinde 23 yaşında genç bir uzman yardımcısı olarak adımımı attığım Türk Patent ve Marka Kurumu‘ndaki iş yaşantım bugün sona eriyor.

Askerlik ve bir yıllık yurtdışı görevim dışında, bu süre boyunca kesintisiz olarak Kurumda görev yaptım. İlk ve tek işyerim olan Kurumun hayatımdaki yeri ve anlamı benim için çok büyük.

Kurumlar yaşayan organizmalar değil, onları canlı kılan ve ruhunu verenler içindeki kişiler, yani iş arkadaşları. En alt kademeden en üste kimseyle dargın veya küs ayrılmıyorum, tersine birçoğuyla güzel anılarımız var ve bu benim için çok önemli. Burası yeri mi bilmiyorum, ama okuyanlar varsa, tüm iş arkadaşlarıma geçen günlerimiz için buradan bir kez daha teşekkür ediyorum.


İş hayatım boyunca araştıran, sorgulayan, yeni yollar arayan ve yaratan bir çalışan olmaya gayret ettim. Bu çabaların en büyük meyvesi IPR Gezgini oldu. Geldiğimiz nokta site için şu anda tatmin edici olsa da, yenilik ve geliştirme çabalarımız geleceğe yönelik olarak devam edecek.

IPR Gezgini’nde kişisel öykülerimizi yazmıyoruz, ama siteyi kuran ve senelerce yazan bir kişi olarak bugün kendime bir ayrıcalık tanıdım. Bunun bir nedeni var, okuyucularımızdan bazıları ben devletteki görevimden ayrıldıktan sonra siteye ne olacağını, sitenin ne şekilde devam edeceğini (ve hatta devam edip etmeyeceğini) merak ediyor olabilir. Takip eden satırlarda, ortaya çıkan veya çıkabilecek bu tip sorulara kısaca yanıt vereceğim.


Türk Patent ve Marka Kurumu’ndan ayrılıyorum, ama fikri mülkiyet dünyasıyla mesleki ilişkim devam edecek. Bundan sonra Ankara Patent Bürosu‘nda danışman olarak çalışacağım. Bir anlamda artık masanın diğer tarafına geçiyorum.

IPR Gezgini, hepinizin bildiği gibi tamamen bağımsız, finansal destek almayan, reklama yer vermeyen, hiçbir kurum, kuruluş veya şirketle organik bağı bulunmayan, yazarların gönüllü yazdığı, bir grup fikri mülkiyet severin mesleki birikimlerini karşılık beklemeden paylaştıkları bir yapı. Yazarların hepsi mesleki profesyoneller, ama sitedeki yazı ve paylaşımları amatör ruh dediğimiz insanlık haliyle tam anlamıyla kesişiyor. Yazılı kurallarımız az olsa da, yazarlar koda uygun davranıyor ve başarımızın bir nedeni de bu kodu uygulayabilmemiz.

Kısa süre içerisinde yazılı olmayan kurallarımız yazılı hale gelecek ve bunları okuyucularımıza da duyuracağız. Buna yazılara ilişkin kurallar ve sitenin politikası da dahil olacak.

IPR Gezgini önem ve değerini, büyük ölçüde güncel, kaliteli, bağımsız ve tarafsız olmasından alıyor. Bundan sonra da aynı şekilde devam edeceğiz. Yeni işyerim de, IPR Gezgini’nin fikri mülkiyet camiamıza katkısının bu ana ilkeler, yani bağımsızlık ve tarafsızlık çerçevesinde devam etmesini temenni ediyor ve beni bu yönde teşvik ediyor.

Sözün kısası; sitenin kurucusu olarak ben artık devlet için çalışmıyorum, ama bu durum IPR Gezgini’nin çizgisi ve ilkelerinde bir değişiklik olduğu veya olacağı anlamına gelmiyor. Fikri mülkiyet dünyamıza katkılarımız mevcut ve geliştirilecek ilkelerimiz çerçevesinde, bağımsızlık, kalite ve tarafsızlığı esas alarak devam edecek.

Böylelikle kişisel öykümde farklı bir yol seçmemin, IPR Gezgini açısından hiçbir değişikliğe yol açmayacağını açıklayabildiğimi umuyor ve tekrar kişisel boyuta geçiyorum.


Robert Frost‘un “Gidilmeyen Yol (The Road Not Taken)” şiirini ilk kez Ölü Ozanlar Derneği (Peter Weir, 1989) filminde, Mr. Keating (Robin Williams)‘den duymuştum.

Şiirin en çarpıcı bölümü sonu olsa da, bütün olarak da beni çok etkilediğini ve birçok anlamda hayatıma yön verdiğini söylemeyelim. Aşağıda çok bilinen son üç dizeye yer veriyorum, ama bütününü okumanızı da öneririm.

“ormanda yol ikiye ayrıldı, ve ben,

daha az gidilmiş olanı seçtim,

ve bütün farkı yaratan buydu.”

(two roads diverged in a wood, and i–
i took the one less traveled by,
and that has made all the difference.)

Robert Frost – The Road Not taken

Kendi hikayem bakımından, çalışma hayatına dair son seçimim de dahil olmak üzere, çok farklı, kimsenin denemediği, akılalmaz işler yaptım gibi bir iddiam kesinlikle yok. Olsaydı da abartılı bir iddia olarak kalırdı ve gerçekten fark yaratan tercihler yapanlara karşı büyük haksızlık içerirdi, zaten.

Hayatımda şu ana dek yapabildiğim ve yapmaya devam edeceğim husus, kendi konfor alanımın dışına çıkma konusunda hiçbir zaman tereddüt göstermememdir. Bence Robert Frost’un şiirde verdiği asıl mesaj da bu; tercih aşamasında bir yola karar verip, sonradan neden diğer yolu seçmedim diye hayıflanmak yararsızdır, önemli olan daha az yürünmüş olanı seçebilip, bunu bir farka dönüştürebilme yetisine sahip olmaktır.

IPR Gezgini’ni kurmak ve orada belirli ilkeleri gözeterek her konuda yazmak da, hayattaki çoğu seçimim gibi, konfor alanımdan bir çıkıştı ve bu da bir fark yarattı. Kimseye hayat dersi vermek gibi bir amacım yok, ama gene de şunu söyleyebilirim: Neden diğer yoldan yürümedim diyerek gelecekte kendinizi üzmek yerine, gerektiği anda az yürünmüş yolu tercih edin, konfor alanınızın dışına çıkın ve en azından kendiniz için bir fark yaratın. Son tahlilde, zincirlerimizden başka kaybedecek neyimiz var ki!

Yeni yazılarda buluşmak dileğiyle.

Önder Erol ÜNSAL

Mayıs 2020

unsalonderol@gmail.com

CORONA GÜNLERİNDE NELER YAZDIK

Türkiye’de ilk COVID-19 vakası 11 Mart 2020 tarihinde açıklandı ve o gün bugündür hayatımızda bir yığın şey değişti. Bu süreçte IPR GEZGİNİ kuruluş amacına uygun biçimde COVID-19 ile ilgili birçok yazıya ev sahipliği yaparak proaktif tavrını devam ettirdi ve takipçilerini olayın  fikri mülkiyet boyutuyla ilgili güncel tutma gayretini  sürdürdü.

Corona Virüs pandemisinin Türkiye’de görülmesinin üzerinden neredeyse bir buçuk ay geçmişken bugüne değin bu konuyla ve ayrıca salgının fikri mülkiyet dünyamıza yansımalarıyla ilgili neler yayımlamışız bir dökümünü sizlerle paylaşmak istedik.

Aşağıda kronolojik sırayla 10 Şubat 2020 tarihinden bugüne değin bu konuya ilişkin yayınlanmış yazıların linklerini bulabilirsiniz. Gelen reaksiyonlardan  yazıların ciddi bir takipçi grubu tarafından okunmuş olduğu bilgisine vakıfız, ancak yine de henüz okuma fırsatı bulamamış olanlar veya bazılarını  kaçırmış olanlar için bir kez daha hepsini bir arada sizlere sunuyoruz.

1- CORONA VIRUS vs. CORONA BEER – CORONA VİRÜSÜ VE CORONA BİRA ÖRNEĞİ İLE MARKANIN LEKELENMESİ

(Didem TENEKECİOĞLU)

2- HER DERDİN BİR DEVASI, HER DEVANIN BİR PATENTİ VARDIR!  CORONA VİRÜS (COVID-19) TEDAVİSİ ÜZERİNDEKİ PATENT TALEPLERİ BU KEZ ABD VE ÇİN’İ KARŞI KARŞIYA GETİRİYOR

(Y. Tuğçe ERDURAN)

3- KORONA GÜNLERİ: KAMU YARARI İLE FİKRÎ MÜLKİYET KORUMASI KARŞI KARŞIYA

(O. Umut KARACA)

4- CORONA VİRÜS PATENTLENEBİLİR Mİ? ABD VE AVRUPA PATENT KANUNLARIYLA KISA BİR ANALİZ

(Y. Tuğçe ERDURAN)

5- J.K. ROWLING’IN CORONA VİRÜS’E CEVABI

(Özlem FÜTMAN)

6- CORONA GÜNLERİNDE MARKA İŞLEMLERİNDE SÜRE LİMİTLERİ İÇİN ULUSLARARASI ŞİFA: SİNGAPUR ANDLAŞMASI

(Önder E. ÜNSAL)

7- SON DAKİKA: BEKLENEN HABER GELDİ, SÜRELER DURDU

(O. Umut KARACA)

8- SÜRELERİN DURMASINA İLİŞKİN DÜZENLEME KAPSAMINDA SÜRE HESABINA İLİŞKİN DEĞERLENDİRMELER

(O. Umut KARACA)

9- CORONA GÜNLERİNDE YENİ BİR MARKA KATEGORİSİ – ZOMBİ MARKALAR

(Önder E. ÜNSAL)

10- COVID-19 PANDEMİSİNİ ALTERNATİF EVRENDE DÜŞÜNMEK: SARS PATENT HAVUZU GİRİŞİMİ (Y. Tuğçe ERDURAN)

11- MARKA DÜNYASININ COVID-19 SALGININA TEPKİSİ:  SOSYAL MESAFE LOGOLARI

(Didem TENEKECİOĞLU)

12- COVID-19 SALGINI VE PATENT HUKUKU: SALGIN NEDENİYLE PATENTLİ BULUŞ, ÜÇÜNCÜ KİŞİLERCE HAK SAHİBİNİN RIZASI OLMAKSIZIN KULLANILABİLİR Mİ?

(Doç. Dr. Ali PASLI – M. Hamza ARSLAN)

13- COVID-19 TEDAVİSİ İÇİN KULLANILAN İLAÇLAR ÜZERİNDEKİ PATENT KORUMASI VE KAMU YARARINA ZORUNLU LİSANS BAŞVURUSU

(Özge YALINKILIÇ)

14- DURMA SÜRELERİNİN UZATILMASININ UYGULAMAYA ETKİLERİ VE UZAYAN DURMA SÜRELERİNİN HESAPLANMA YÖNTEMİNE İLİŞKİN GÜNCEL DEĞERLENDİRMELER

(O. Umut KARACA)

IPR GEZGİNİ

Mayıs 2020

iprgezgini@gmail.com

Yangını Bu Kez Billy Joel Çıkarttı – Bir Şarkıcı İçin Alışılmadık Bir Telif Hakkı İhlali Davası

Bugünlerde 40’lı-50’li yaş aralığında olanlar, yani benim kuşağım, lise yıllarında muhtemelen bir anket defteri sahibi olmuştur veya en azından arkadaşlarının anket defterini doldurmuştur.

Benim de bir anket defterim vardı, Trabzon Anadolu Lisesi’nde lise 2. sınıfta hazırlamıştım ve -şu an çok pişmanım- üniversite yıllarımda kendimden utanıp defteri yırtıp atmıştım. Hazırladığım ve doldurduğum anket defterlerinin vazgeçilmez iki sorusu vardı: “En sevdiğiniz yabancı şarkıcı veya grup kimdir?” – “En sevdiğiniz Türk şarkıcı veya grup kimdir?” (Hatta bu soruları kendi içlerinde bir kez daha ayırıp kadın ve erkek şarkıcı sorusu da sorabilirdiniz. – Ne kadar çok soru, o kadar havalı anket!) — (O yıllarda kızların yabancı grup yanıtı standarttı: New Kids On The Block; erkeklerse kadın şarkıcı hakkında Samantha Fox ve Sabrina arasında gidip geliyordu. Yorum yok.)

Şu günlerde ise “yabancı” şarkıcı – grup terimi pek kullanılmıyor sanırım. Tüm dünya internet sayesinde evimizin içinde, yerli – yabancı diye bir ayrımdan bahsetmek pek de gerekli değil.

İnternet ve özel TV – Radyo kanalları yokken yabancıyı nasıl biliyorduk veya haberdar oluyorduk: Teşekkürler TRT 2 ve TRT Radyo 3; teşekkürler Erhan Konuk!

Benim kuşağım, Billy Joel ile çok yüksek olasılıkla TRT 2’deki “Erhan Konuk ile Pop Saati” programı sayesinde tanışmıştır. Programın gedikli şarkılarından birisi Billy Joel’in “We Didn’t Start The Fire” şarkısı idi ve muhtemelen bu şarkı sözleri ve videosu ile Pop Saati’yle büyüyen çoğu kişinin hafızasındadır. Şarkının A.B.D. müzik listelerinde bir numaraya yükseldiğini de bu aşamada belirteyim. Hatırla(ya)mayanlara ise YouTube aracılığıyla şarkıyı hatırlatayım.

Billy Joel elbette ki sadece We Didn’t Start The Fire’dan ibaret değildir, hatta bu şarkı onun genel stilinin dışında sayılır. Piano Man, Uptown Girl, The River of Dreams, Joel’in en bilinen şarkıları arasında yer almaktadır.


Billy Joel’in başı günlerde bir telif hakkı ihlali iddiası ile dertte. Bir müzisyenin telif hakkı ihlali konusunda yaşayabileceği sıkıntılar nelerle ilgili olabilir?

Mantıklı tahminler yapmaya çalışalım: Yazdığı bir şarkının melodisi, yazdığı şarkının sözleri, albüm kapağında kullandığı görsel, bir şarkısına çektiği videoda kullandığı kurgu veya diğer materyaller. En olası haller bunlar olabilir, sizce de öyle değil mi?

Hayır! Yanıt bunlardan hiçbirisi değil.


Hikaye ve ihtilaf şöyle:

Billy Joel, New York Long Island’da bir malikanenin sahibidir.

Karısı Alexis ile birlikte bu malikanede büyük bir renovasyon yapmaya karar verirler ve bu amaçla da Berry Hill Development isminde bir firmayla Eylül 2018’de anlaşma yaparlar. Berry Hill firması planlarını ve çizimlerini hazırlar ve Billy Joel ile karısına sunar.

Bu arada renovasyon veya tadilat deyip geçmeyin, yapılacak işlemlerin faturası 1,9 milyon Amerikan Dolarıdır ve önerilen eklemelerle birlikte bu tutar 7,5 milyon Amerikan Dolarına çıkmaktadır.

Billy Joel ve Alexis, hazırlanan planların malikanenin güvenliğine ilişkin önemli yapısal sorunlar içerdiğini belirterek Berry Hill’le olan sözleşmeyi Kasım 2019’da fesheder ve NJ Caine Architecture isimli başka bir firmayla yeni bir anlaşma yapar.

Kıyamet bundan sonra kopar.

Berry Hill, NJ Caine Architecture tarafından başlatılan yeni renovasyonun kendi projelerinin neredeyse aynısı olduğunu iddia ederek iki ayrı dava açar. İlk dava Billy Joel’e karşı açılmamıştır ve iki tadilat firması arasındadır. İkinci dava ise telif hakkı ihlali gerekçelidir ve Billy Joel ile Joel’e ait F. Scott LLC firması dava edilmiştir.

Berry Hill’in iddiası, yeni projede malikanedeki evlerin planlarının, çizimlerin, iç yerleşim planlarının ve yapılacak işlemlerin genel görünümünün kendi projelerinin neredeyse aynısı olduğudur. Berry Hill, devam eden çalışmaların kendi planlarının aynısı olmasına karşın, kendilerinin buna onay, lisans veya izin vermediklerini belirtmekte, buna ilaveten kendileriyle olan sözleşme sona erdirilirken, davalılar tarafından talep edilen değişikliklerin yapılması için, sözleşmede bu yönde hüküm bulunmasına rağmen, kendilerine yeterli süre verilmediğini de iddia etmektedir. Ek olarak, işin kendilerinden alınmasına neden olan raporun tarihinin, işten kovulmalarından 9 gün sonraki bir tarih olduğu da belirtilmektedir. Berry Hill ayrıca, işten kovulduktan sonra davalılara kendi projelerinin kullanılamayacağı hakkında resmi bildirimde bulunduklarını da dava dilekçesinde öne sürmektedir.

Berry Hill tüm bu gelişmeler karşısında, kendilerine ait telif haklarının ihlali mahiyetindeki projenin durdurulması için davalılara Mart 2020’de ihtarname gönderdiklerini, bu ihtarnameye yanıt verilmediğini de belirterek dava açmaktan başka çarelerinin kalmadığını öne sürmüştür.

Berry Hill’in talebi, telif hakkı ihlalinin tespiti ve tecavüzden doğan zararlarının karşılanmasıdır.

Billy Joel ve diğer davalılar cephesinden şu ana dek davaya ilişkin bir yorum gelmemiştir.

Şimdilik bu kadar. Takipte kalacağız ve gelişmelerden okurlarımızı da haberdar edeceğiz.


Son söz: Yazıyı okurken davacı Berry Hill şirketinin ismini birkaç yerde Benny Hill olarak yazdığımı fark ettim ve düzelttim. Pop Saati’nden bahsederken aklım bir diğer 80’li yıllar efsanesi Benny Hill şova gitmiş sanırım. Şunu söyleyebilirim; dünyanın en yüzeysel ve çoğunlukla saçma esprileri olsa da Benny Hill şova güldüğüm kadar, bu yaşıma dek pek az şeye gülmüşümdür. Bu satırları yazarken YouTube’da birkaç Benny Hill videosu izledim ve o saçmalıklara halen gülebildiğimi fark ettim. Bağlantı paylaşmıyorum, Benny Hill’i bilenler bilir, sitenin ciddiyeti sarsılmasın durup dururken.


Önder Erol ÜNSAL

Nisan 2020

unsalonderol@gmail.com

Durma Sürelerinin Uzatılmasının Uygulamaya Etkileri ve Uzayan Durma Sürelerinin Hesaplanma Yöntemine İlişkin Güncel Değerlendirmeler

Yaklaşık bir ay önce 26 Mart 2020 tarihli ve 31080 sayılı 1. Mükerrer Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren, 25 Mart 2020 tarihli ve 7226 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un (Kanun) Geçici Madde 1 hükmü ile maddi hukuka, takip ve usul hukukuna ilişkin süreler, 13 Mart 2020 ila 30 Nisan 2020 arasında durdurulmuştu.[1]

Kanun Geçici Madde 1/1 hükmünde, salgının devam etmesi hâlinde Cumhurbaşkanı’nın durma süresini altı ayı geçmemek üzere bir kez uzatabileceği ve bu döneme ilişkin kapsamı daraltabileceği de düzenlenmişti. Cumhurbaşkanı, 30 Nisan 2020 tarihli ve 31114 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren, 29 Nisan 2020 tarihli ve 2480 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı (Karar) ile Kanun’da kendisine verilen yetkiyi kullanarak; durma sürelerini 15 Haziran 2020’ye kadar (bu tarih dâhil) uzatmıştır. Cumhurbaşkanı, sürelerin uzatılmasına ilişkin yetkisini kullanırken, 4 Ocak 2002 tarihli ve 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nda öngörülen zorunlu idari başvuru yoluna ilişkin süreleri kapsam dışında bırakmış,  bunun dışında durdurulan sürelerin kapsamında herhangi bir değişikliğe gitmemiştir.

Karar’da dikkat çeken hususlardan biri; durma sürelerinin 15 Haziran 2020’ye uzatılmasının, “salgın hastalığın yayılma tehlikesinin daha önce ortadan kalkması hâlinde yeniden değerlendirilmek üzere” kaydına bağlanmasıdır. Adalet Bakanlığı bünyesinde gerçekleştirilen Yedinci Koronavirüs Koordinasyon Toplantısı sonrasında Adalet Bakanı tarafından yapılan açıklamada da “… virüs tedbirlerine uymakla ortaya çıkacak olumlu tabloya göre Cumhurbaşkanı’nın 15 Haziran’dan önce de bu tedbirleri kaldırmasının mümkün olduğu …” ifade edilmiştir.[2] Cumhurbaşkanı’nın, durma sürelerinin 15 Haziran 2020 tarihinden önce sona ereceğine ilişkin yeni bir karar almaması veya durma sürelerinin uzatılması Cumhurbaşkanı’na tanınan bir seferlik yetki olduğu için, durma sürelerinin uzatılmasına ilişkin bir kez daha kanun düzeyinde bir düzenleme yapılmaması durumunda, duran süreler, 16 Haziran 2020 tarihi itibarıyla işlemeye başlayacaktır.

Kanun’un yürürlüğe girmesiyle birlikte; sınai mülkiyet mevzuatından yer alan süreli işlemlere ilişkin tüm sürelerin de Kanun’da durması öngörülen sürelerin kapsamında yer aldığı, Türk Patent ve Marka Kurumu (TÜRKPATENT) tarafından, 27 Mart 2020 tarihinde yapılan resmî ilan ile duyurulmuştu.[3] Önceki yazılarımızda, Kanun’un Geçici Madde 1 hükmü ile sınai mülkiyet hukuku bakımından doğuracağı sonuçları değerlendirmiştik.[4] Karar’da, sınai mülkiyet mevzuatında öngörülen süreleri kapsam dışında bırakan herhangi bir hüküm bulunmadığı için, söz konusu değerlendirmelerimiz geçerliliğini korumaktadır. Bunun yanında;  Kanun Geçici Madde 1/4 hükmüne göre; durma süresince duruşmaların ve müzakerelerin ertelenmesi de dâhil olmak üzere, alınması gereken diğer tüm tedbirler ile buna ilişkin usul ve esasları; Yargıtay ve Danıştay bakımından ilgili Başkanlar Kurulu, ilk derece adli ve idari yargı mercileri ile bölge adliye ve bölge idare mahkemeleri bakımından Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK), adalet hizmetleri bakımından ise Adalet Bakanlığı belirleyecektir. HSK, 30 Mart 2020 tarihli ve “COVID-19 Kapsamında İlave Tedbirler” konulu yazısı ile tutuklu (yasal zorunluluk nedeniyle sadece tutukluluğun değerlendirilmesi yönünden) ve acil işler, dava zamanaşımı yakın olan soruşturma ve kovuşturma dosyaları, yürütmenin durdurulması istemleri ile ivedi sayılacak diğer iş ve işlemler haricindeki ilk derece adli ve idari yargı mercileri ile bölge adliye ve bölge idare mahkemelerine ait duruşma, müzakere ve keşiflerin 30 Nisan 2020 (bu tarih dâhil) tarihine kadar ertelenmesine karar vermişti. HSK tarafından yeni bir karar alınmaması durumunda 4 Mayıs 2020 tarihi itibarıyla duruşmalar görülmeye başlanacaktır. Yazının kaleme alındığı tarih ve saat itibarıyla[5] HSK’nin belirtilen konuya ilişkin almış olduğu herhangi bir karar bulunmamaktadır. Ancak; Yedinci Koronavirüs Koordinasyon Toplantısı sonrasında Adalet Bakanı tarafından Twitter[6] üzerinden yapılan açıklamada, HSK’nin, uzatılan durma süreleriyle uyumlu olacak şekilde duruşma, müzakere ve keşiflerin de ertelenmesine ilişkin karar alacağı belirtilmiştir.[7]

Kanun’da duracağı belirtilen sürelerin hesaplanması konusunda tereddüt yaşanabileceği ihtimali göz önünde bulundurularak kaleme aldığımız önceki tarihli yazımızın[8], sürelerin duracağı tarihlerin değişmesi nedeniyle güncellenmesi gerekliliği ortaya çıkmıştır. Sürelere ilişkin bundan sonraki değerlendirmelerimiz, niteliği itibarıyla, yalnız sınai mülkiyet mevzuatında öngörülenler için değil; Kanun’da duracağı belirtilen sürelerin tamamına yönelik olacaktır. Takip hukukuna ilişkin olanlar bir kenara bırakılacak olursa, Kanun kapsamında kalan süreler, 13 Mart 2020 ila 15 Haziran 2020 arasındaki 95 günlük süre boyunca duracaktır. Konunun daha net ifade edilebilmesi amacıyla yazının bundan sonraki kısmı maddeler hâlinde devam edecektir.

  • 13 Mart 2020 tarihi itibariyle, bitimine on beş gün veya daha az kalmış süreler bakımından yeni sona erme tarihi, 30 Haziran 2020 olacaktır. Örneğin; 20 Mart 2020 tarihinde sona erecek bir süre, 30 Haziran 2020 tarihinde sona erecektir. Belirtmek gerekir Kanun kapsamında kalan süreler bakımından en erken sona erme tarihi 30 Haziran 2020’dir.
  • 13 Mart 2020 tarihi itibariye, bitimine on altı gün veya daha fazla kalmış ve en geç 15 Haziran 2020 tarihinde sona erecek süreler bakımından, yeni sona erme tarihi; 13 Mart 2020 tarihi itibariye sürenin sona ermesine kaç gün kadıysa, bu sürenin, 16 Haziran 2020’den başlatılarak hesaplanması yöntemiyle belirlenecektir. Örneğin; 30 Mart 2020 tarihinde sona erecek bir sürenin yeni sona erme tarihi; 13 Mart 2020 ila 30 Mart 2020 arasındaki 18 günlük sürenin 16 Haziran 2020 tarihinden itibaren hesaplanması suretiyle 3 Temmuz 2020 olarak belirlenecektir.
  • Başlangıcı, 13 Mart 2020 ila 15 Haziran 2020 tarihi arasında herhangi bir tarihe denk gelen süreler, 16 Haziran 2020 tarihinden itibaren işlemeye başlayacaktır. Örneğin; başlangıcı 10 Nisan 2020 tarihi olan bir aylık sürenin, başlangıç tarihi 16 Haziran 2020 tarihi olarak kabul edilecek ve bu süre 16 Temmuz 2020 tarihinde sona erecektir.
  • Başlangıcı 13 Mart 2020 tarihinden önceki bir tarihe, bitimi ise 15 Haziran 2020 tarihinden sonraki bir tarihe denk gelen sürelerin son günü, düzenlemeden önceki son güne 95 gün eklenmesi suretiyle belirlenecektir. Örneğin; başlangıcı 1 Mart 2020, bitimi 19 Haziran 2020 olan bir sürenin, yeni düzenlemeye göre son günü, 22 Eylül 2020 olarak belirlenecektir.
  • Yeni düzenlemeye göre hesaplanacak sürelerin son gününün, adli tatile ya da herhangi bir resmî tatil gününe denk gelmesi durumunda, süreler, adli tatil veya resmî tatil nedeniyle bir kez daha uzayacaktır. Ancak belirtmek gerekir ki adli tatil sebebiyle uzayacak süreler yalnız yargılama hukukuna ilişkin olanlardır. Yukarıdaki örneği, son gün hafta sonuna gelecek şekilde güncelleyerek söz konusu durumu resmî tatiller bakımından somutlaştırabiliriz. Başlangıcı 1 Mart 2020, bitimi 17 Haziran 2020 olan bir sürenin, yeni düzenlemeye göre son günü, 20 Eylül 2020 olarak belirlenecektir. Ancak, 20 Eylül 2020 tarihi resmî tatil günü olan Pazar gününe denk geldiği için sürenin son günü, bir kez daha uzayacak ve 21 Eylül 2020 olarak belirlenecektir.  Yukarıdaki örneği, son gün adli tatile denk gelecek şekilde güncelleyerek söz konusu durumu adli tatil bakımından da somutlaştırabiliriz.  Başlangıcı 1 Mart 2020, bitimi 17 Nisan 2020 olan sürenin, yeni düzenlemeye göre son günü, 21 Temmuz 2020 olarak belirlenecektir. Ancak 12 Ocak 2011 tarihli ve 6100 tarihli Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) m.102 hükmüne göre; adli tatil, her yıl 20 temmuzda başlamakta ve 31 ağustosta sona ermektedir. HMK m.104/1 hükmüne göre; adli tatile tabi olan dava ve işlerde, sürelerin bitmesi tatil zamanına rastlarsa, bu süreler ayrıca bir karara gerek olmaksızın adli tatilin bittiği günden itibaren bir hafta uzatılmaktadır. Örneğimize dönecek olursak, yeni düzenlemeye göre son günü, adli tatilin başlangıcı olan 21 Temmuz 2020’ye denk gelen sürenin son günü, bir kez daha uzayacak ve 8 Eylül 2020 olarak belirlenecektir.

Osman Umut KARACA

Nisan 2020

osmanumutkaraca@hotmail.com


[1] Bkz. https://www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/1.5.7226.pdf, (27 Nisan 2020).

[2] Bkz. http://www.basin.adalet.gov.tr/Etkinlik/adalet-bakani-abdulhamit-gul-baskanliginda-koronavirus-koordinasyon-toplantisinin-yedincisi-yapildi, (29 Nisan 2020)

[3] Bkz. https://www.turkpatent.gov.tr/TURKPATENT/allAnouncement/anouncementDetail?newsId=1239, (27 Nisan 2020).

[4] Konuya ilişkin önceki tarihli değerlendirmelerimiz için Bkz. https://iprgezgini.org/2020/03/25/son-dakika-beklenen-haber-geldi-sureler-durdu/, (27 Nisan 2020).

[5] 30 Nisan 2020 / 00.57

[6] Twitter, Twitter Inc. adına tescilli bir markadır.

[7] Bkz. https://twitter.com/adalet_bakanlik/status/1255092628607176705?s=20, (29 Nisan 2020)

[8] Bkz. https://iprgezgini.org/2020/03/27/surelerin-durmasina-iliskin-duzenleme-kapsaminda-sure-hesabina-iliskin-degerlendirmeler/, (27 Nisan 2020)

* Kapak görseli https://thegmatblogger.in/2015/04/17/how-is-the-gmat-score-calculated/, uzantılı internet sayfasından alınmıştır. (30 Nisan 2020) .

BUGÜN EKECEĞİMİZ TOHUMLAR, YARIN YEŞERECEK…

(Bali’de bir çeltik tarlası)

Dünya Fikri Mülkiyet Teşkilatı WIPO, “Dünya bizim evimiz, onu korumalıyız. Bugünkü seçimlerimiz, yarınımızı şekillendirecek.” diyerek, 2020 yılı Dünya Fikri Mülkiyet Günü için “Yeşil Bir Gelecek İçin İnovasyon” temasını geçen yıl belirlemiş ve yaratıcılığın gerçek anlamını, Einstein’ın “Aynı şeyleri defalarca yaparak, farklı sonuçlar vermesini bekleyemeyiz.” sözüyle vurgulamıştı.

Ve bugün 26 Nisan! Fikri mülkiyetin çekim alanında bulunan herkesin Dünya Fikri Mülkiyet Gününü canıgönülden kutluyorum.

Bu temanın, günümüz ile ilginç bir bağ kurduğu düşüncesinden kendimi alamıyorum. Birbiri ardına yaşanan birçok olumsuzluk, tarihin sayfalarında 2020 yılını ayrı bir yerde konumlandıracak. Hayatımızın, istisnasız her alanını yeniden düzenleyen Covid-19 Pandemisinin etkileri, sadece bu “süresi belirsiz” dönemle sınırlı kalmayacak. Bu zorlu süreçte gecesini gündüzüne katarak çalışan kahramanlar, inovasyon çarklarını bu sefer, pandeminin mevcut ve potansiyel etkileri üzerinden döndürmeye çoktan başladı ve bu devinim devam edecek.

Bu yazıyla, “Yeşil Bir Gelecek İçin İnovasyon” temasıyla özdeşleştiğini düşündüğüm birkaç örnek çalışmaya değinmek istiyorum.

Örneklerimizden ilkini; 2019 yılı sonlarında yayımlanan ve “Sürdürülebilir Sağlıklı Diyetler”in dayanması gereken temel prensipleri belirleyen, Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (Food and Agriculture Organization-FAO) ile Dünya Sağlık Örgütünün (World Health Organization-WHO) ortak çalışması oluşturuyor.

Bu önemli çalışmada, “Sürdürülebilir Sağlıklı Diyetler” kavramı; insan sağlığını ve refahını düşünen, çevreyi ve doğal kaynakları koruyan, cinsiyet ayrımı barındırmayan, yerelliğe önem veren, erişilebilir ve sürdürülebilir beslenme modellerini tanımlamak üzere kullanılmıştır.

Çalışmanın temeli; yetersiz beslenmenin ve çevre ile doğal kaynakların hızla bozulmasının, günümüzde verdiğimiz en büyük mücadelelerden iki tanesi olduğu gerçeğine dayanıyor.

Bir yandan düzensiz ve dengesiz beslenmenin sebep olduğu obezite, diğer yandan da besleyici ve yeterli miktarda gıdaya düzenli erişim imkânsızlığı, bireylerin sağlıklarını tehdit ediyor. Beslenmeye bağlı sağlık sorunları ise, bugün tüm dünya için yüksek maliyetli sosyoekonomik bir sorun.

Gıdaların üretim ve tüketim şekillerinin de, çevre ve doğal kaynakların üzerine etkisi var. Örneğin gıda üretimi, % 48-70 oranında toprak ve temiz su kullanımı anlamına geliyor.

Sosyal, demografik ve ekonomik faktörler, insanların yaşam tarzlarının ve beslenme şekillerinin değişimine neden oluyor. Dolayısıyla gıdaların üretiminde de, belirli baskıları beraberinde getiriyor.

FAO ve Dünya Sağlık Örgütü, yukarıda kısaca özetlenen tespitler hakkında kapsamlı çalışmalar yürüterek, “Sürdürülebilir Sağlıklı Diyetler” oluştururken dikkat edilmesi gereken temel prensipleri belirlemiş. Bu konunun aynı zamanda devletlerin, uluslararası kuruluşların, sivil toplum kuruluşlarının, özel sektörün ve akademinin öncelikli gündem maddelerinden olduğu da ifade edilmekte.

 Sürdürülebilir sağlıklı diyetler, mevcut ve gelecek nesillerin bireysel bazda fiziksel, ruhsal ve sosyal gelişimlerini sağlamak üzere: çevreye etkisi asgari düzeyde olan; erişilebilir, satın alınabilir, güvenli ve adil; kültürel olarak kabul edilebilir bir çerçeve çizmekte. Bu konudaki temel prensipler, 16 adımdan oluşuyor.

Sağlık açısından dikkat edilmesi gereken hususlar:

  • Sağlıklı beslenmenin ilk adımı, bebeklerin ilk 6 ay anne sütüyle beslenmesiyle başlıyor. 2 yaşına kadar devam edilmesi önerilen anne sütüne, uygun nitelikteki tamamlayıcı besinler eşlik ediyor.
  • Çok çeşitli ve besin grupları arasında dengelenmiş, işlenmemiş ya da çok az işlenmiş gıdaya dayanmalı; yüksek oranda işlenmiş yiyecek ve içeceklerden uzak durulmalı. Çalışma, burada önemli bir açıklama içeriyor. Gıdaların işlenmesi, bazı durumlarda gıdaları daha güvenli hale getirir; yüksek kaliteli diyetler için faydalı olabilir. Ancak bazı tür gıda işleme prosesleri, yüksek oranda tuz, şeker ve doymuş yağ ilavesi gerektirebilir. Bu tür ürünlerin fazla miktarda tüketimi ise, sağlık için olumsuz etkiler yaratabilir.
  • Tam tahıl, baklagiller, kabuklu yemiş, bol ve çeşitli meyve ve sebze içerikli olmalı. Burada önemli bir dipnot olarak; patates, tatlı patates, manyok (cassava) ve diğer nişastalı kök bitkilerin meyve veya sebze olarak sınıflandırılmadığı belirtilmekte.
  • Makul miktarda yumurta, mandıra ürünü, kümes hayvanlarının eti, balık ve az miktarda kırmızı et tüketilmeli.
  • Sıvı tüketiminde tercih, temiz ve güvenilir içme suyu olmalı.
  • Yaşam döngüsü içinde aktif ve sağlıklı olmak için gerekli olan enerjiyi sağlayacak miktarda besin tüketilmeli ancak ihtiyaçtan fazlasından kaçınılmalı. Dünya Sağlık Örgütünün diyete bağlı olan ancak bulaşıcı olmayan hastalıklara ilişkin riskleri azaltan rehberine uygun olmalı. Bu husustaki ayrıntılı bilgilere, https://www.who.int/nutrition/publications/nutrientrequirements/healthydiet_factsheet/en/ adresinden ulaşılabilir.
  • Mümkünse patojen, toksin ve gıda kaynaklı hastalıklara yol açan unsur içermemeli, mümkün değilse asgari düzeyde tutulmalı.

            Çevresel etki açısından dikkat edilmesi gereken hususlar:

  • Sera gazı emisyonları, su ve arazi kullanımı, azot ve fosfor uygulaması ile kimyasal kirlilik, bu konularda belirlenen hedefleri aşmamalı.        
  • Ekinleri, hayvanları, orman kaynaklı gıdaları ve suda yaşayan genetik kaynaklar da dâhil biyolojik çeşitliliği korumalı ve aşırı avlanmadan kaçınılmalı.
  • Antibiyotik ve hormon kullanımı asgari düzeyde tutulmalı.
  • Gıdaların ambalajlanmasında plastik ve türevlerinin kullanımı minimize edilmeli.
  • Gıda kayıpları ve gıda israfı azaltılmalı.

            Sosyokültürel açıdan dikkat edilmesi gereken hususlar:

  • Yerel kültür ve mutfak uygulamaları ile gıdanın kaynak, üretim ve tüketim değerlerine dayanmalı. 
  • Erişilebilir ve cazip olmalı.
  • Cinsiyete dayalı olumsuzluk barındırmamalı.

“Yeşil Bir Gelecek İçin İnovasyon” temasıyla ilişkilendirdiğim ikinci örnek, Avrupa Birliği’nden. Avrupa Kırsal Kalkınma Ağı (The European Network for Rural Development-ENRD); kırsal kalkınma politikasının, programlarının, projelerinin ve diğer girişimlerin uygulamada nasıl çalıştığı görmek ve daha fazlasını elde etmek için nasıl geliştirilebilecekleri hakkında bilgi alışverişi için kurulmuş bir merkez. Bu faaliyetler, ENRD Temas Noktası ve Kırsal Kalkınma İçin Avrupa Değerlendirme Yardım Masası olmak üzere iki destek ünite üzerinden yürütülmekte.

ENRD’nin “Akıllı ve Rekabetçi Kırsal Alanlar”a ilişkin çalışmasında, 2017-2020 yılları arasında görevlendirilmiş bir grup, “akıllı köyler (smart villages)” teması üzerinde çalışıyor.

      “Akıllı köyler” kavramı; kırsal alanlardaki ekonomik performansın ve yaşam kalitesinin, potansiyel olarak dijital ve diğer teknolojiler vasıtasıyla geliştirilmesiyle ilgili. Akıllı köy sakinlerine, genellikle sadece kent sakinleri tarafından erişilebilen bilgi, pazar, sosyal ve kültürel hizmetler, teknolojiler ve altyapıya erişim imkânı kazandırılıyor.

Kırsal bölgelerde yaşanan sorunlar birbirinden farklı, bu bölgelerin sahip oldukları imkânlar da öyle. Hal böyle olunca, herkese uyan tek bir çözümün önerilmesi mümkün değil. Bu sebeple akıllı köy modelleri, yeni ve/veya mevcut bölgesel stratejilerle desteklenen, ilgili bölgenin ve stratejinin liderlik ettiği bir dizi politikanın koordine edilmesiyle oluşuyor; AB fonlarıyla desteklenerek, binlerce yerel topluluğun refah seviyesini yükseltiyor.

Köylerde verilen mücadelelerin bir kısmı, “Birlikten kuvvet doğar.” atasözünü hatırlatıyor. Karşılaşılan sorunlar, sahip olunan tüm araçlar seferber edilip, komşu köylerdeki imkânlarla birleştirilerek kurulan ortaklıklarla çözüme kavuşuyor. Oluşan küçük köy grupları, mini bir kent kimliğine bürünebiliyor.

Kendi koşullarına uygun modeli bulabilmek için, mevcut durumun tam olarak ortaya konulabilmesi gerekli. İşte Finlandiya’dan güzel bir örnek.

Finlandiya hükümeti 2016 yılında, kırsal bölgelerde karşılaşılan sorunlar ile dijital innovasyonla sunulan fırsatlar konularını biraraya getiren “akıllı kırsal bölge (smart countryside)” çalışması yaptırır. Bu çalışmayla elde edilen veriler, Finlandiya’nın kırsal bölgeleriyle ilgili çarpıcı gerçekleri ortaya koyar.

Çalışmaya göre, Finlandiya nüfusunun üçte biri (1,6 milyon kişi), kırsal alanlarda yaşamakta. Ancak kırsal alanların nüfus yoğunluğu ve demografik dağılımı, bölgenin özelliğine göre değişiyor.

Kentlere yakın kırsal alanların nüfus yoğunluğu fazlayken, kentlerden ve merkezlerden uzak alanlarda nüfus seyrekleşiyor ve dahası gittikçe yaşlanıyor. Köylerdeki dükkânların sayısı 2012-2015 yılları arasında % 20’lik bir düşüş gösterirken, yıllık olarak kapanan köy okulu sayısı yaklaşık 60. Kırsal alanlardaki postanelerin sayısı ise, 1990 yılından itibaren mütemadiyen azalmakta.

Kırsal alanlarda nüfusun % 77’sinin evinde internet var. Bu oran, kent sakinlerinde %80, başkent civarlarında yaşayanlarda ise % 88. Kırsal alanların internet bağlantısı sıklıkla geniş bant (broadband) kapsamıyla kablosuz olarak sağlanıyor. Kırsal alan sakinlerinin % 81’i internet kullanırken, bunların üçte ikisi iletişim, alışveriş ve haber takibi amacıyla günde birçok kez internetten faydalanıyor. Çoğu internet kullanıcısı 55 yaşın altında ama 75 yaşın üzerinde az da olsa kullanım var.

Finlandiya hükümeti; kırsal alanda yaşayan nüfus için fırsat eşitliği yaratan, kamu sektöründe maliyeti düşüren, yeni iş olanakları sunan ve yerel mücadeleye inovatif çözümler sunan dijitalleşmiş hizmetlerin hayati önem taşıdığına inanıyor. Bu sebepledir ki 2013 yılında devlet destekli stratejik araştırma yatırımları, multidisipliner büyük toplumsal mücadeleler için adanmış. İlaveten, bilgiye dayalı politikaların promosyonu için, hükümet kararlarına yön veren araştırmalar, doğrudan başbakanlık çalışma ofisince merkezileştirilmiş.    

Bu çalışma, şöyle bir modele ışık tutmuş. İnsan sayısından daha fazla ren geyiği yaşayan kuzey Finlandiya’daki Lapland’den, başkent Helsinki’ye yolculuk 16 saat sürüyor. Bu zorluklarla mücadele için yöre halkı, yenilenebilir enerjiye dayalı birçok proje geliştirmiş. Bunlardan bazıları; uzaktan eğitim, sosyal hizmetler, kültürel aktiviteler ve geniş bant teknolojisi kullanan hizmetler. Geliştirilen mobil klinik ve yüksek hızlı internet bağlantıları, tıbbi hizmetlerin o zorlu bölgelere ulaştırılmasını sağlamış.

AB’nin, “Varlıklarınızdan en iyi şekilde yararlanmak için beklemeyin!” (Don’t wait for the best use of your assets!) mottosuyla insanları motive eden akıllı köy modelleri; ulaşım, eğitim, gıda, tarım, sosyal hizmetler, enerji ve dijitalleşme gibi alanlarda son derece yaygın. Bunlardan birkaç tanesine, hızlıca bir bakalım.

Güney Almanya’da bilimsel araştırmalar; kırsal alanda yaşayan insanlara dijital çözümler üretmeye odaklanarak, e-ticaret ve e-yönetim için yerel hizmetler üretmeye başlamış. Bu da akıllı köylerin, aynı zamanda yeni fırsatlar yarattığının bir göstergesi.  

Akıllı köyler çevre dostu, her zaman düşük karbon ekonomisine sahip. Örneğin kuzeydoğu İspanya’da Katalanya’daki 11 önder grup, enerji geçişinin maliyetini hesaplayarak, daha fazla yenilenebilir enerji kullanmayı ve enerji sarfiyatını azaltmayı hedefleyen yazılımlar geliştirmeye gönül vermiş.

(Kaynak: https://www.youtube.com/watch?v=ckB71hb0kx0&feature=youtu.be)

Üçüncü örneğimiz, FAO’nun EAF (Ecosystem Approach to Fisheries-Balıkçılıkta Ekosistem Yaklaşımı)-Nansen Programı. Deniz canlılarının sürdürülebilir kullanımını ve deniz çevresinin daha iyi korunmasını teşvik eden program, Norveç’in Bergen Deniz Araştırmaları Enstitüsü (Institute of Marine Research-IMR) ile yakın işbirliği içinde yürütülüp Norveç Kalkınma İşbirliği Ajansı (Norad) tarafından finanse ediliyor.

EAF-Nansen Programında üç ana mücadele veriliyor.

  • İklim değişkenliği ve değişimi, kirlilik gibi stres faktörlerinin deniz ekosistemleri üzerindeki etkileri ve bunların sosyal ve ekonomik sonuçları hakkında bilgi yetersizliği.
  • Aynı zamanda iklim ve kirlilikten de etkilenen su ürünlerinin sürdürülebilirliği için yetersiz sistem ve uygulamalar.
  • Cinsiyet eşitliğinin geliştirilmesi ve kadınların etkin katılımı da dâhil olmak üzere, EAF’ı uygulama kapasitesinin yetersizliği.

Son örneğimiz ise; AB Komisyonunun Ocak 2018’de kabul ettiği “Plastik Stratejisi” ki bu stratejinin, bu konuda dünyanın ilk kapsamlı stratejisi olduğu belirtiliyor. 

AB denizlerinin kirliliğinin  % 43’ünü tek kullanımlık plastik ürünler (kulak çubuğu, çatal-kaşık, balon ve balon çubukları, gıda kapları, içecek kapları, izmarit, poşet, cips-şekerleme ambalajları, ıslak mendil vb temizlik ürünleri) ve % 27’sini ise balıkçılık malzemeleri oluşturuyor. Deniz kirliliğinin toplam % 70’lik dilimini oluşturan bu ürünlerle mücadele, AB Komisyonunun öncelikleri arasındaki yerini çoktan almış.

AB vatandaşlarının % 87’si plastiğin çevresel etkileri, % 74’ü ise sağlıkları üzerindeki etkisi konusunda endişeliler.

AB’nin % 94’ü geri dönüşümün kolaylaştırılması ve plastik ambalajın azaltılması; % 90’ı yerel yönetimlerin plastik atıkların toplanmasını kolaylaştırması; % 89’u plastik ürünlerin tüketiminin azaltılması için etkin eğitimin gerekliliği ve % 61’i ise bu tür ürünlerin kullanımlarının ücretlendirilmesi konularında hemfikir.

Özetle AB, denizlerinin kirliliğinin % 70’lik kısmından sorumlu olan tek kullanımlık plastik ürünlerin “sürdürülebilir alternatifleri”nin geliştirilmesi için çaba gösteriyor, diğer bir deyişle “Yeşil Bir Gelecek İçin İnovasyon”u teşvik ediyor.

Gonca ILICALI

Nisan 2020

gilicali12@gmail.com



Kaynaklar:

MARKA DÜNYASININ COVID-19 SALGININA TEPKİSİ: SOSYAL MESAFE LOGOLARI

Dünyayı etkisi alan Covid-19 salgını sürecinde, insanların salgından korunmak adına almaları gereken bireysel önlemler için kamu bilinci oluşturulmaya çalışılmaktadır. Devletler tarafından alınan yasal tedbirlerin yanında birçok kurum ve kuruluş tarafından destek verilerek, insanların evde kalmalarına yönelik kampanyalar düzenlenerek birçok hizmet ücretsiz sunulmuş (eğitim, telekomünikasyon, yazılım, sanat eserleri vs.), sağlık ekipmanları ve ürünleri temin edilerek evde yapılabilecek aktiviteler özendirilmiştir. Aynı zamanda sektörlere destek sağlamak amacıyla fonlar toplanmış, hatta bazı markalar tarafından bireylere yardım götürme (yemek, hastaneye ulaşım, ilaç vs.) kampanyaları yapılmıştır. 

Bu bilinçlendirme çabalarından biri de, bireyler arasında “sosyal mesafe”nin korunmasına dikkat çekmek amacıyla, marka logolarının yeniden tasarımı olmuştur. Kamu spotu olarak da değerlendirilebilecek bu revizyonlar, kamuoyunda ve fikri mülkiyet dünyasında ilgi ve destek görmüştür. Revize edilmiş logolardan bazılarını bu yazıda sizlerle paylaşmaktan memnuniyet duyuyorum.

Corona Beer *

Corona Extra

* Corona Beer vs. Corona Virüs örneğiyle markanın lekelenmesi yazımıza ithafen[1], grafik tasarımcı Jure Tovrljan tarafından espri amaçlı tasarlanan logoyu sizlerle paylaşmaktayım. Paylaşılan diğer logolar ise, şirketlerin resmi kanallarından elde edilmiştir.

McDonald’s

McDonald's Brazil separated the golden arches.

Coca Cola

Coca-Cola's billboard in Times Square is promoting "Social Distancing" amid the coronavirus outbreak.

Audi

Volkswagen

Volkswagen separated its V and W.

Mercedes Benz

https://im.haberturk.com/2020/03/31/ver1585663522/2630478_8dc9581bb467117410525c6f3136baf3.jpg

Hyundai

hyundai sosyal mesafe

Miss Chiquita, who was “already home”

chiquita banana logo without miss chiquita

IKEA

IKEA stay at home advert

Pizza Hut

https://www.mediabrief.com/wp-content/uploads/2020/04/image-Pizza-Hut-%E2%80%98embraces%E2%80%99-Social-Distancing-with-reinvented-logo-Mediabrief.png

Nike

Nike's ad was posted on dozens of its players' social media accounts.

Mercoda Libre

https://www.adweek.com/wp-content/uploads/2020/03/mercado-libre-logo-change-2020.jpg

Kappa

Resim

Google

https://9to5google.com/wp-content/uploads/sites/4/2020/03/google_doodle_social_distancing_idea_1-1.png?w=1600

Guinness

Nike, IKEA, Guniess and Audi share ads to encourage social distancing and staying at home

Kentucky Fried Chicken

Axe

Espressolab

Espressolab'dan sosyal mesafe çağrısı

Aras Kargo

Aras Kargo, logosunu ayırarak sosyal mesafeye dikkati çekti

Maltepe Üniversitesi

https://digitalage.com.tr/wp-content/uploads/2020/03/maltepe-universitesi-yeni-logo.jpg

Has Tavuk

https://cdn.bursahayat.com.tr/haber/2020/03/25/250952-sosyal-mesafe-akimina-katildilar-5e7b3e76a9bc2.jpg

Galatasaray Spor Kulübü

https://i2.haber7.net/haber/haber7/photos/2020/12/GmwA7_1584868369_059.jpg

Kayserispor Spor Kulübü

https://iasbh.tmgrup.com.tr/deccb3/1200/627/0/267/581/571?u=https://isbh.tmgrup.com.tr/sbh/2020/03/22/kayserispordan-sosyal-mesafe-paylasimi-1584885087040.jpg

Av. Didem TENEKECİOĞLU

Nisan 2020

didemtenekecioglu@gmail.com


[1] https://iprgezgini.org/2020/02/10/corona-virus-vs-corona-beer-corona-virusu-ve-corona-bira-ornegi-ile-markanin-lekelenmesi/

Duyuru: Corona Günlerinde IPR Gezgini ve Yeni Sosyal Medya Hesaplarımız

IPR Gezgini’nin tüm takipçilerinin bu zor günlerde iyi ve sağlıklı olduğunu umuyoruz.

Corona virüs salgını nedeniyle çoğu okuyucumuzun çalışma yaşamlarını evlerinde sürdürdüklerini tahmin ediyoruz. Yazar ekibimizin tamamına yakını evden çalışıyor ve hiç alışık olmadığımız bu düzen bizleri de hayli zorluyor.

Salgının Türkiye’de etkisini hissettirmeye başladığı Mart ayında çok sayıda yazı yayınladık ve geçen ay sitenin istatistiklerinde patlama yaşandı. Yazılarımızın bir kısmı kaçınılmaz biçimde Corona virüs ile ilgiliydi. Buna ilaveten salgın nedeniyle Devlet tarafından alınan tedbirlerin fikri mülkiyet hakları ile ilgili olanlarını da ilk kez biz yazdık ve yazmakla da yetinmeyerek yorumladık.

Can sıkıcı günlerin etkisini size biraz olsun unutturmak için Harry Potter Fikri Mülkiyet Davaları serisine başladık ve büyük ilgi gören serimiz halen devam ediyor.

IPR Gezgini’nin Instagram hesabında hafta içi geceler Fikri Mülkiyet testleri düzenlemeye başladık. Yoğun ilgi gören testimizin yenisi 6 Nisan Pazartesi gecesi sizlerle olacak.

Buna ilaveten, IPR Gezgini’nin yeni açtığımız LinkedIn ve Twitter hesaplarını sizlere, mevcut diğer sosyal medya hesaplarımızla birlikte, duyurmak istiyoruz. Bizi sosyal medyada da takip etmenizden memnun oluruz.

LinkedIn: IPR Gezgini – https://www.linkedin.com/in/ipr-gezgini-b271271a6/

Twitter: @iprgezgini – https://twitter.com/iprgezgini

Instagram: IPR Gezgini – @iprgezgini

Facebook: IPR Gezgini – https://www.facebook.com/IPRGezgini


Bizler Corona günlerinde de hız kesmeden yazmaya devam edeceğiz.

Tüm okurlarımıza sağlıklı günler diliyoruz.

IPR Gezgini

Nisan 2020

iprgezgini@gmail.com

COĞRAFİ İŞARET VE GELENEKSEL ÜRÜN ADININ KULLANIM BİÇİMİ

Coğrafi işaret ve geleneksel ürün adında “amblem” ve “logo” başlıklı makaleleri ile ilerlediğimiz dizinin bu yazısında “kullanım biçimi” açıklanacaktır.

Kullanım biçimi; coğrafi işaretin ya da geleneksel ürün adının ilgili ürün üzerinde, ambalajında veya ambalajlanamadığı durumlarda işletme vb. alanlardaki kullanımının nasıl olacağının tanımlanmasıdır.

6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu (SMK) ve SMK Yönetmeliğinin ilgili hükümleri incelendiğinde, aşağıdaki düzenlemeler görülür:

SMK Mad. 37/1 (h),  37/2 (e) hükümlerinde ve SMK Yönetmelik Mad. 35/3 (i) ile 35/4(f) hükümlerinde Coğrafi işaretin ve geleneksel ürün adının kullanım biçimi ve varsa etiketleme ve ambalajlama usullerini açıklayan bilgiler”,

SMK Mad. 46/2-3-4 ve SMK Yönetmelik Mad. 44/2-3-4 hükümlerinde,

(2) Tescil edilmiş coğrafi işaretin veya geleneksel ürün adının kullanım hakkına sahip olan kişiler, söz konusu coğrafi işaret veya geleneksel ürün adını, amblem ile birlikte ürün veya ambalajı üzerinde kullanır. Coğrafi işaretler bakımından amblemin kullanılması zorunludur.

(3) Ürünün niteliği gereği, amblem ile birlikte coğrafi işaretin veya geleneksel ürün adının ürünün kendisi veya ambalajı üzerinde kullanılamadığı durumlarda, amblem ile tescilli işaret veya ad, kullanım hakkına sahip olanlar tarafından işletmede kolayca görülecek şekilde bulundurulur.

(4) Geleneksel ürün adının amblemsiz kullanımı bu Kanun hükümlerine tabi değildir.

Coğrafi işaret (Cİ) ve geleneksel ürün adı (GÜA) kullanım biçimlerinin iki fonksiyonu bulunduğunu ifade etmek mümkündür. Birinci fonksiyonu ürünlerin tanıtım ve pazarlamasında yol göstermesi, ikinci fonksiyonu ise ilgili ürünlerin güvenirliğini kontrol etme aracı olmasıdır.

Birinci fonksiyonun varlığı özellikle Cİ ve GÜA’nın ticari faaliyetlerde nasıl kullanılacağını ifade etmesi ile ortaya çıkar. Açıkçası bu kullanım, hukuki boyutu ile daha çok fiziki kullanımı açıklar gibi görünse de elektronik ticarete konu olması durumundaki kullanımını da kapsar nitelikte olduğu değerlendirilir.

İkinci fonksiyonda ise güven duygusunun her alanda olduğu gibi ticari yaşamda da öne çıktığını görürüz. Güven, insan ilişkilerinde olduğu gibi ürünlerde de verdiği mesajlar ile bağ kurulmasını sağlar.

Cİ ve GÜA; “ben farklı ve özelim, kimliğim coğrafyamın sunduğu toprağın, yağmurun, rüzgarın, dağların, ovaların, çiçeklerin vb. ve mirasla taşınan üretim geleneği ile yöre insanımın eseriyim, bu yolla çıktım ve ortak bilinçle bir arada üretilip kontrollerden geçerek size ulaştım” mesajını verdiği noktada tercih edilirler. Dolayısıyla bu mesajların devamı için Cİ ve GÜA konu ürünlerin denetimlerinin çok iyi yapılması ve sadece bu denetimlerden geçen ürünlerin Cİ ve GÜA ile birlikte amblemlerin kullanılması gereklidir. Aksi takdirde kontrolden geçmeyen ürünlerin üzerine amblemlerin yapıştırılması ve Cİ ile GÜA’nın kullanılması bu değerlerin zamanla kaybedilmesine sebep olabilir.

Cİ ve GÜA tescili, koruma sistemindeki kayıt aracıdır. Tescilli ürünlerin varlığının devamı ancak ticarete konu olması ile mümkündür. Bu noktadaki en büyük yanılgı ise aşırı üretimdir. Oysa bu ürünlerin arzı, yöresel ve geleneksel olanaklarla sınırlıdır.

Cİ ve GÜA ürünlerinin kaynağı olan ilgili coğrafyada ürüne etki eden unsurların örneğin ağaçların, bitkilerin, hayvan ırklarının, su kaynaklarının ve toprağın vb. özelliklerini muhafaza edebilmek ve ilgili ürünlerin üretim metodunun kültürel miras ile devam ettirebilecek nesiller ile mümkündür. Dolayısıyla Cİ ve GÜA ile en başta korunması gereken söz konusu unsurlar ile birlikte bu coğrafyadaki üretici konumundaki bireylerin üretimle kazanmaları ve sosyo ekonomik seviyelerini Cİ ve GÜA ile güçlendirmelerine bağlıdır. Bu bilince sahip üreticilerin, otokontrol ile sürdürülebilir bir denetim sistemine katkı vermeleri mümkündür.

KULLANIM BİÇİMİ ÖRNEKLERİ

TÜRKPATENT nezdinde 6769 sayılı SMK sonrasında tescil ile sonuçlanan ayrıca Resmi Coğrafi İşaret ve Geleneksel Ürün Adı Bülten yayımları halen devam eden Cİ ve GÜA başvurularının kullanım biçimi bölümleri incelenerek aşağıdaki örnekler listelenmiştir.

Coğrafi İşaretlerde Kullanım Biçimi

Örnek 1.

Başvuru Numarası               : C2017/043

Coğrafi İşaretin Adı             : Gaziantep Sarımsak Kebabı

Bülten Numarası                  :68

Yayım Tarihi                        : 02.01.2020

Kullanım Biçimi: Gaziantep Sarımsak Kebabı ibaresi ve mahreç işareti amblemi, ürünün kendisi veya ambalajı üzerinde yer alır. Ürünün kendisi veya ambalajı üzerinde kullanılamadığında, Gaziantep Sarımsak Kebabı ibaresi ve mahreç işareti amblemi, işletmede kolayca görülecek şekilde bulundurulur.

Geleneksel Ürün Adlarında Kullanım Biçimi

Örnek 2.

Başvuru Numarası               : C2017/241

Geleneksel Ürün Adı           : Ezo Gelin Çorbası

Bülten Numarası                  :72

Yayım Tarihi                        : 02.03.2020

Kullanım Biçimi: Ezo Gelin Çorbası ibaresi geleneksel ürün adı amblemiyle birlikte ürün ambalajı üzerinde veya işletmede kolayca görülecek şekilde bulundurulur. Geleneksel ürün adının amblemsiz kullanımı, 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu hükümlerine tabi değildir.

ÜRÜN NİTELİKLERİNE GÖRE KULLANIM BİÇİMLERİ

*Aşağıdaki örnekler konunun daha iyi anlaşılabilmesi amacıyla kurgusal oluşturulmuştur.

Suzan KILIÇ DALDAL

Mart 2020

suzandaldal@gmail.com


KAYNAKLAR

https://www.ci.gov.tr/veri-tabani

http://bulten.turkpatent.gov.tr/bulten/

https://www.turkpatent.gov.tr/TURKPATENT/laws/informationDetail?id=104

https://pixabay.com/tr/