Etiket: gonca ılıcalı

ANDERSEN’İN DEĞİL NIELSEN’İN MASALI… MÜSTESNA DANBO! – DANBO COĞRAFİ İŞARETİNİN HİKAYESİ

 

Bugünkü hikâyemiz, Hans Christian Andersen’in memleketinden. Andersen masallarıyla olduğu kadar peynirleriyle de meşhur Danimarka. İşte bu peynirlerden biri, günün birinde yola koyulur ve 2010 yılı sonlarında Brüksel’e varır. Ancak DOOR’dan içeri girmeyi başarabilmesi tam 7 yılını alır! Bize de Danbo’nun istisnalarla dolu serüvenini anlatmak düşer…

Malumunuz olduğu üzere AB’nin gıda ve tarım ürünlerinin coğrafi işaret koruması, 2012 tarihli 1151/2012 sayılı Tüzüğü ile sağlanıyor. Ancak Danbo Brüksel’e vardığında onu, bir önceki 510/2006 sayılı Tüzük karşılar.

 

 

AB Komisyonu 2012 Şubatında Danbo’yu diğer AB vatandaşlarıyla tanıştırmaya karar verir ve Resmi Gazetesinde yayımlar. İlana göre Danbo, özetle, büyükbaş hayvan sütünden elde edilen, sert ve olgun bir peynirdir. Dış yüzeyi sert kabuklu veya yağlımsı bir tabaka ile örtülüdür. Beyazımsı veya fildişi renginden açık sarıya çalan bir iç yüzeye sahiptir. Kolaylıkla kesilebilir. Yüzeyinin yağlımsı tabakayla kaplı olma durumuna göre de yumuşak, hafif asidik ve aromatik tad ve kokuya sahip olur. Olgunlaşma süresi arttıkça tadı ve kokusu da belirginleşir. Kesit yüzeyinde bezelye tanelerini andıran eşit dağılımlı gözenekler bulunur. Çeşni maddesi kullanıldığında genellikle gözeneklerin sayısı azalır ve şekilleri düzensizleşir.

Kare veya dikdörtgen şeklinde olan Danbo karakteristik şeklini ve dokusunu, 12-200C’de 3-4 hafta olgunlaşmasıyla kazanır. Danbo, olgunlaşma da dâhil olmak üzere daha ileri işlemlere tabi tutulmak üzere ikinci bir üreticiye de gönderilebilir. Ancak burada, peynirin minimum olgunluğu elde etmeden önce ikinci üreticiye gönderilmemesine özen gösterilir.

Peynirin karakteristiğinin içine konan çeşni maddesiyle tanımlanması ve bu çeşninin ismiyle birlikte kullanılması koşuluyla kimyon kullanılabilir.

Hikâyemizin ilk istisnası, çoğunlukla “nasıl oluyor da olabiliyor?” sorularıyla karşılanan bir duruma işaret ediyor: Danbo “mahreç işareti” olmasına rağmen peynirin “tüm” üretim ve olgunlaştırma aşamaları sadece belirlenen coğrafi sınırda gerçekleşmeli! Çünkü Danbo’nun üretim yöntemi, konvansiyonel peynir üretimlerinden çok farklı olup arkasında özel bir reçete ve maharetli eller barındırıyor.

İkinci istisna ise coğrafi sınır konusunda karşımıza çıkar, zira Danbo’nun coğrafi sınırı tüm ülke sathına yayılır ve Danimarka olarak belirtilir. Gerçi 1151/2012 sayılı AB Tüzüğünün 5 inci maddesiyle, menşe adlarında coğrafi sınırın ülke olması istisnaidir, mahreç işareti içinse istisnai bir durum değildir. Benim burada asıl vurgulamaya çalıştığım ise tüm ülkeyi coğrafi sınır olarak tanımlatabilecek güçteki “ürün-coğrafi sınır” bağının nasıl ispatlanmış olabileceğinde saklı…

İşte burada Danbo’nun varoluş hikâyesi başlar. Danbo’nun 100 yılı aşan mazisi, okullarda öğretilen özel know-how’ı sayesinde nesilden nesile aktarılmayı başarır.

Yıl 1889. Hikâyenin kahramanı Bay Rasmus Nielsen, Kirkeby mandırasının işletme müdürü olur. Kirkeby, Danimarka Hükümeti tarafından mandıracılar için eğitim merkezi olarak tayin edilir ve Bay Nielsen de diğer ülkelerdeki peynir üretimlerini araştırmak üzere 1896’da yurtdışına görevlendirilir. Önce Almanca dersleri, ardından doğu Prusya’da Rus sınırı dolaylarındaki uçsuz bucaksız çayırların etrafında konuşlanmış mandıralara ziyaretler başlar.

Danimarka Kraliyet Veterinerlik ve Tarım Üniversitesinden Profesör Bøggild’in referansıyla gittiği mandıralarda iyi karşılanan Bay Nielsen, en iyi peynir yapım tekniklerini öğrenir. Doğu Prusya’dan Hollanda’ya geçerek birçok mandırada peynir üretim sürecinde çalışır.

1897 sonbaharında Kirkeby’ye dönen Nielsen, muazzam bilgi ve deneyime sahiptir artık. Öğrendiklerini uygulamaya başlamadan önce hedefini koyar: gördüğü hiçbir peyniri taklit etmeksizin tüm bilgilerini sentezleyerek çok özel olan yeni bir peynir yapacaktır.

Rasmus Nielsen’in tecrübeleriyle yaptığı bu yeni peynir, yağlımsı bir tabakaya sahip kare şeklindeki “opstukken” peyniridir. Yenilik taşıyan kare şeklin yanısıra, bakteri ve maya içeren solüsyonla elde edilen yağlımsı tabaka da bu peynire özellik katmıştır.

Yeni peynirin satışları gittikçe artar. II. Dünya Savaşı öncesi esas olarak Danimarka iç pazarına hitap eden peynir, Savaşı sonrasında dış pazarlarda boy göstermeye başlar. Bu sıradışı Danimarkalı peynir, onursal olarak Danbo adıyla anılmaya başlar.

Peki Danbo’nun ne demek olduğunu merak eden oldu mu? Klasik usul coğrafi işaret adlarını düşünerek “tabi ki bir yerin, bir şehrin ya da Bay Nielsen’in eşinin köyünün adıdır” diyen de olmuştur belki.

Danbo kelimesi, İskandinav ülkelerinde  Danimarkalı anlamına gelen “Danerne” (The Danes) kelimesinden türeyen “Dan” ile, “mukim” (the resident) anlamına gelen “Bo” kelimelerinin birleştirilmesiyle oluşmuştur. Yani Danimarka’da yaşayan kişileri tanımlamak üzere yaratılmış tarihi bir terimdir. Danimarkalılar kendilerine atfedilen bu ismi, ülkelerinin en karakteristik peyniri olduğuna inandıkları bu peynire verirler.

İşte tam bu noktada üçüncü istisnamıza sıra gelir. Coğrafi yer adı olmayan adların da coğrafi işaret olarak korunabilmesi, 1151/2012 sayılı AB Tüzüğünün 7(1)(a) maddesiyle mümkündür ve Danbo da bu istisnadan faydalanır. Bu imkân, 6769 sayılı Kanunun 34 üncü maddesinin ikinci fıkrasıyla ülkemizde de mevcuttur.

Danbo’yu “mahreç işareti” olarak tüm ülkeye bağlayan unsurlar; karakteristik üretim metodu ve ünüdür. Ün bağı, genel olarak coğrafi işaret tanımında verilen “yöreyle özdeşleşme” kavramını aşar, daha güçlü bir nitelik gerektirir. Bu kapsamda Danbo’nun ünü de 1952 yılında Stresa Konvansiyonunda yer almasına ve Tarım Bakanlığının 1952 tarihli Talimatına dayandırılır.

Buraya kadar anlatılan, Danbo’nun AB Resmi Gazetesindeki ilanından. Ancak serüven burada bitmez, aksine aksiyonu artar. Zira bu ilana karşı yağmur gibi itiraz yağar. Avusturya, Arjantin, Arjantin Mandıracılar Federasyonu, Avusturalya, Avusturalyalı Mandıracılar, Yeni Zelanda, Yeni Zelanda Mandıracılar Birliği, Uruguay, Birleşik Devletler Ticari Temsilciler Ofisi ve Birleşik Devletler Ortak Gıda İsimleri Konsorsiyumunun yaptıkları itirazlar geçerli kabul edilir. Bunların haricinde yapılmış birkaç itiraz da, süresi geçtikten sonra yapıldıkları için AB Komisyonunca incelemeye alınmaz.

İtirazların dayandıkları temel gerekçeler, kim ne derse desin, bence coğrafi işaret sisteminin en kritik yapı taşlarına dokunur mahiyette. Bakalım ileri sürülen gerekçeler neler?

  • Danbo, mülga 510/2006 sayılı Tüzüğün 2 nci maddesinin yerine geçen 1151/2012 sayılı Tüzüğün 5 inci maddesine uygun değil. Çünkü belirlenmiş coğrafi sınıra atfedilebilir spesifik bir özellik, ün veya başka bir karakteristik özellik taşımıyor, reddedilmeli!
  • Coğrafi yer adı olmayan Danbo, geleneksel olarak belirli bir yerde üretilen ürünle özdeşleşmiş bir ad da değildir ki tescile hak kazansın! Ayrıca tüm Danimarka’yı coğrafi sınır olarak kabul etmeyi gerektiren istisnai durum da yok, reddedilmeli!
  • Danbo, mülga 510/2006 sayılı Tüzüğün 3(1) inci maddesinin yerine geçen 1151/2012 sayılı Tüzüğün 6(1) inci ve 41 inci maddeleriyle düzenlenen şekilde jenerik isim haline gelmiştir, reddedilmeli! Çünkü Danbo 1966’dan beri Codex Alimentarius Standardıdır ve 1951 tarihli Stresa Konvansiyonunun B ekinde yer almıştır. Danbo’nun kendi “gümrük tarifesi”nin olması da jenerikleşmenin göstergesidir.
  • Danbo için yasal standartları bulunan AB üyesi olan ve olmayan ülkelerdeki üretim ve tüketim miktarları dikkate alınarak ve Danbo reddedilmeli!

Yukarıda sayılanlar itiraz gerekçeleri. AB Komisyonunun bu itirazlar hakkında verdiği karara geçmeden önce birkaç küçük bilgi verelim.

  • Danbo’nun ilanında ve itirazlarda bahsi geçen Stresa Konvansiyonu hakkında ulaşılan sınırlı sayıdaki kaynaktan en kapsamlı olanı Dünya Ticaret Örgütünün 02.07.1999 tarihli ve IP/C/W/85/Add.1 referanslı dokumanı. Buna göre 01.06.1951’de imzalanan ve 12.07.1953’te yürürlüğe giren Stresa Konvansiyonu, genel kapsamı itibarıyla coğrafi işaretli peynirleri korumaya yönelik. Dokumanın hazırlandığı tarihte Avusturya, Danimarka, Fransa, İtalya, Hollanda, Norveç ve İsviçre’nin taraf olduğu Konvansiyon uyarınca akit taraflar, Konvansiyon ekinde yer verilen peynirlerin kaynağı, çeşidi, doğası veya karakteristik özelliklerinde yanıltıcılık içeren kullanımları kendi ülkelerinde engelleme sözü verirler. Bu söz aynı zamanda ambalajlarda, faturalarda, ticari dokümanlarda, irsaliyelerde, reklam faaliyetlerinde, markalarda vb kullanımları da kapsar.
  • İtirazlarda bahsi geçen ve Latince “gıda kodu” anlamına gelen Codex Alimentarius ise, uluslararası alanda benimsenmiş gıda standartlarının ve ilgili belgelerin biraraya gelmiş halidir diyebiliriz. Amacı tüketici sağlığını korumak ve adil gıda ticareti yapılmasını sağlamaktır.

AB Komisyonu tarafları uzlaşmaya davet etse de bir sonuç alamaz. Bunun üzerine kendisinin tesis ettiği kararda değinilen hususlar ise aşağıda sıralanmaktadır.

  • Jeneriklik iddiasının ispatı için birçok kanıt sunulmuştur. Ancak Danbo için özel bir Codex Alimentarius Standardı bulunması ve Stresa Konvansiyonunun B ekinde yer alması, Danbo’nun kendiliğinden jenerik hale dönüşmüş olduğunun kabulünü gerektirmez. Adalet Bakanlığının içtihatına göre, gümrük tarifeleri sadece gümrük mevzularıyla ilgilidir ve sınai mülkiyet konularıyla ilgisi bulunmaz. Dahası AB dışı ülkelerde Danbo üretildiğine dair sınırlı miktarda sunulan bilginin de konuyla ilgisi yoktur, zira 1151/2012 sayılı Tüzüğün jenerikliğe ilişkin düzenlemelerinde bahsedilen bölgesellik (territorrity) kavramı AB sınırlarının dışını değil içini ilgilendirmektedir. Dolayısıyla Danbo teriminin AB dışındaki algısı ve üçüncü ülkelerde düzenleyici üretim standartlarının bulunmasının bu kararla ilişkilendirilmesi söz konusu değildir.
  • İtirazlarda, üçüncü ülkelerden AB’ye Danbo adında peynir ithali olduğunu gösterir bir kanıt da sunulmamıştır ki üçüncü ülkelerdeki üreticilere, 1151/2012 sayılı Tüzüğün 15(1) maddesi uyarınca bir geçiş süresi tanınsın.
  • Danbo ile Danimarka arasındaki bağ “ün”e dayalıdır ve bunun ispatına yönelik çok miktarda nitelikli kanıt sunularak ispatlanmıştır. Dahası, ulusal ve uluslararası birçok sergi ve yarışmaya katılım ile bunlarda kazanılan ödüller ün bağını pekiştirmektedir.
  • AB bölgesi içinde Danbo, esas olarak Danimarka’da üretilmekte ve pazarlanmaktadır.
  • Danbo’nun Danimarka’da üretimi ve Danimarkalılarca bilinirliği konularında Danimarka tarafından ihtilafsız kanıtlar sunulmuştur. Danimarka dışında bu peynirin bilinirliğinin sınırlı ölçüde olması ise Danbo’nun jenerik hale dönüşmesine yol açmaz.

Görüşünü bu şekilde özetleyen AB Komisyonu, itirazları reddederek Danbo’nun mahreç işareti olarak tescilini 19.10.2017 tarihli Resmi Gazetesinde yayımlar.

Bu karardan memnun olmayan Birleşik Devletler Tarım Dairesi USDA, AB Komisyonunu ciddi biçimde eleştiren GAIN (Global Agricultural Information Network) Report Number: E17068 sayılı gayriresmi bildiriyi, tescilin ilan edildiği gün yayınlar. AB Komisyonuna çevrilen oklarda:

  • Danbo’nun Resmi Gazetedeki ilanını takiben “Danbo’nun jenerik hale dönüştüğünün açık olduğu iddiası”yla Birleşik Devletler, Avusturalya, Yeni Zelanda, Arjantin ve Uruguay’ın itiraz eden taraflar olarak Danimarka ile görüşme talebinde bulunduğu ancak AB Komisyonunca Birleşik Devletlere, görüşmeler sonrasında herhangi bir cevap verilmediği veya Danbo’yu tescil ederken herhangi bir zaman çizelgesi öngörülmediği belirtilir.
  • Birkaç yıllık sessizliğin ardından AB Komisyonunun Danimarka’nın başvurusunu 2017 Ekiminde tekrar gündemine aldığı; itiraz sahiplerine resmi bir bildirimde bulunmadığı ve Resmi Gazetede ilan edilen kararın esasını “terimin AB dışındaki algısının ve üçüncü ülkelerde düzenleyici üretim standartlarının bulunmasının bu kararla ilişkilendirilmesinin mümkün olmadığı” şeklinde açıkladığı dile getirilir.

USDA ayrıca Danbo’nun Codex standardının 50 yılı aşkın bir süredir varolduğu ve 2007 yılında sonuçlanan Danbo standardının revizyonu çalışmalarında, AB’nin yanısıra özellikle Danimarka’nın da son derece aktif olduğundan bahseder. Mevcut durumda mozzerella, cheddar, brie ve havarti gibi 16 peynir için özel Codex standardı bulunduğu, bunlardan bilhassa havartinin Birleşik Devletlerin paydaşları için ekonomik önemi bulunduğunun altı çizilir ve bir sonraki mahreç işareti tescilinin havarti olup olmayacağı konusunda Birleşik Devletler peynir endüstrisinin kaygılandığı ifade edilir.

En keskin eleştiri ise bildirinin sonunda gelir. AB Komisyonunca yürütülen “Danbo’nun tescil süreci”nin, AB’nin en üst düzeydeki ticaret ortağıyla “şeffaflık ve cevap verebilirlik” prensibinden yoksun olduğu iddia edilir! İlaveten, hakkında yeni revize edilmiş bir Codex standardı bulunan jenerik bir peynirin mahreç işareti olarak tesciliyle birlikte AB’nin yeni bir yol çizdiği vurgulanır.

USDA’nın bildirisi, yoğun tartışma ve eleştirilerin sadece başlagıcı olacak kuvvetle muhtemel. Bu arada itiraf edeyim, 5 Nisanda IPR Gezgini’nde yayınlanan yazımda da belirttiğim üzere mozzarellanın AB nezdinde geleneksel ürün adı tescili ve Mozzarella di Bufala Campana diye menşe adı tescili olduğunu biliyordum ama bir de Codex standardı olduğunu yeni öğrendim! Unutmadan, 29 Aralıkta da Mozzarella di Gioia del Colle için yeni bir menşe adı başvurusu yapılmış AB’ye.

Gelecek günler Danbo için ne getirecek bilinmez ama tam 7 yıllık mücadelenin sonunda Brüksel’in DOOR (Database Of Origin & Registration) kapısının Danbo’ya ardına kadar açılmasıyla birlikte Bay Nielsen’ın masalı da mutlu sonla biter. Yani Danimarkalılar erer muradına biz çıkalım kerevetine…

Gonca ILICALI

Mart 2018

gilicali12@gmail.com

“Fikri Mülkiyet Hukuku Blogları ve IPR Gezgini Macerası” Sunumu – İstanbul’a Davetliydik Keyifli Bir Gün ve Gecenin Hikayesi

 

IPR Gezgini ekibi olarak 16 Şubat 2018 günü International Trademark Association (INTA) ve Gün+Partners Avukatlık Bürosu’nun davetlisi olarak İstanbul’daydık.

INTA’nın her yıl dünyanın farklı bir ülkesinde gerçekleştirilen yıllık toplantısı (ki INTA yıllık toplantıları dünyanın en kalabalık ve önemli marka organizasyonudur) öncesi dünyanın farklı yerlerinde ön toplantılar yapılmaktadır. Gün+Partners Avukatlık Bürosu, INTA ön yıllık toplantılarının Türkiye ayağını 5 yıldır gerçekleştirmektedir ve bu toplantılara marka hukukuna ilişkin farklı konularda konuşmacılar davet etmektedir.

2018 yılı INTA Türkiye ön yıllık toplantısının davetlisi IPR Gezgini’ydi. Yıllardır internet üzerinden sürdürdüğümüz amatör ruhtaki yayının böylesine önemli bir toplantıya tek konuşmacı olarak davet suretiyle onore edilmesi bizi de çok gururlandırdı.

 

 

İstanbul’da katılacağımız toplantıyı fırsat ederek, aynı gece okurlarımızla bir buluşma düzenlemeyi de planladık ve her iki organizasyona da okuyucularımızı davet ettik. Bu yazıda her iki organizasyonu özetleyerek sizlerle bu güzel günü kısaca paylaşacağız.

INTA toplantısı, Gün+Partners Avukatlık Bürosu’nun İstanbul’daki merkezinde yapıldı. Oldukça konforlu ve rahat koşullarda düzenlenen toplantıyı bir resepsiyon takip etti. 70 civarı dinleyicinin katıldığı toplantının daha önce düzenlenen yıllık toplantıların en kalabalığı ve dolayısıyla ilgi çekeni olduğunu duymak bizi ayrıca sevindirdi.

Toplantıda IPR Gezgini ve kurucusu Önder Erol Ünsal, “Fikri Mülkiyet Hukuku Blogları ve IPR Gezgini Macerası” başlıklı yaklaşık 35 slayttan oluşan bir sunum yaptı. Sunumda, ilk olarak, IP Bloglarının dünyada ve Türkiye’de ortaya çıkmasını sağlayan objektif şartlar ortaya konuldu, devamında dünyadaki önemli IP Bloglardan örnekler verildi, Türkiye şartlarında bu tip bir bloğun neden yapıldığı, kuruluş ve gelişim hikayesi anlatıldı, IPR Gezgini bugünden çekilen fotoğrafla tanıtıldı, sitenin amacı, artıları ve eksiklikleri ortaya konuldu, hedeflerimiz tanımlandı ve son olarak toplantıya katılan diğer IPR Gezgini yazarları, Gülcan Tutkun Berk, Gonca Ilıcalı ve Özlem Fütman da kendi deneyimlerini aktardı (toplantıya katılamayan diğer yazarlarımıza da emekleri için buradan ayrıca teşekkür ediyoruz). Bunun ardından dinleyicilerin soruları yanıtlandı ve resepsiyon kısmına geçildi. Sunumu bu yazıda tamamıyla paylaşmayacak olsak da slaytlarımızdan birkaçına fikir edinmeniz için yer veriyoruz. Bunların altında da sunum sırasında çekilen birkaç fotoğrafı görebilirsiniz.

 

 

 

 

 

 

 

Soruların ve sohbetin keyifle devam ettiği uzunca bir resepsiyon devamında, IPR Gezgini gecesinin düzenleneceği mekana geçildi. Orada da muhtemelen 40 kişiden fazlaydık ve gece sona kadar kalanlar için bir hayli uzun sürdü. Sohbetin yoğunluğu içinde resepsiyon ve buluşmada fotoğraf çekmeyi fazlasıyla ihmal ettik sanırım, bu nedenle fotoğraf çeken katılımcılardan fotoğrafları mutlaka bizlerle de paylaşmalarını rica ediyoruz. Elimizde bulunan -şimdilik- iki fotoğrafı burada sizlerle de paylaşıyoruz.

 

 

Gecenin sonuna dek bizi yalnız bırakmayan evsahibimiz Gün+Partners ekibine, özellikle de son dakikaya dek birlikte olduğumuz Uğur Aktekin’e ve organizasyonu bizim açımızdan tamamen sorunsuz hale getiren Pınar Arıkan’a çok teşekkür ediyoruz. Teşekkürlerin en büyüğü ise gerek toplantıda gerekse de resepsiyon ve yemekte bizlerle birlikte olan okurlarımıza gidiyor. Bizler daha da motive olduk, daha çok yazacağız.

Son olarak, 17 Şubat Cumartesi sabahı gecenin yorgunluğunu atmaya çalışırken bir diğer sürprizle karşılaştık. Siteden aldığımız otomatik geri bildirim sayesinde öğrendik ki; site yazarımız Özlem Fütman’ın, dünya fikri mülkiyet camiasını sarsmakta olan “Michael Gleissner” hakkında yazdığı “YETENEKLİ BAY RIPLEY; CATCH ME IF YOU CAN! BU YAZIDA GEÇEN İSİMLERİ AKLINIZDA TUTUN, ÇÜNKÜ BİR GÜN SİZİN DE KARŞINIZA ÇIKABİLİR, SONRA “ÖZLEM SÖYLEMEMİŞTİ, BİLMİYORDUM” DEMEYİN!” başlıklı yazı (bkz. https://wp.me/p43tJx-LD)World Trademark Review’de haber olmuş.

 

 

Tahmin ediyoruz ki, Michael Gleissner hakkında medya takibi yapanlar, IPR Gezgini’ndeki yazıyı ve çok ilgi çekici (ve de haklı) benzetmeleri fark edip, yazı içeriğini İngilizce’ye çevirtip World Trademark Review’de haber haline getirmişler. Özlem Fütman’ı tebrik ediyoruz, çok sevindik. Bir de çevirenler IPR Gezgini’ni IP Navigator olarak anmasalar daha iyi olurmuş :))

Yeni buluşmalarda tekrar görüşmek üzere diyoruz.

IPR Gezgini

iprgezgini@gmail.com

Şubat 2018

 

 

 

 

 

 

 

HATIRLATMA: IPR GEZGİNİ 16 Şubat 2018’de İstanbul’da INTA Toplantısı’na Konuk Olacak – Sizleri de Bekleriz

 

Yıllardır verilen ticari kazanç amacı gütmeyen çabanın, bir noktadan sonra başarıya ulaştığını ve takdir edildiğini görebilmek, şüphesiz insanı en mutlu eden yaşam hallerinden birisi olmalı.

IPR Gezgini‘nde ben ve diğer yazar arkadaşlarım için bugünlerde bu hissiyatı yaşıyoruz.

1878 yılında kurulan International Trademark Association (INTA), marka alanında dünyada faaliyet gösteren en büyük sivil toplum örgütüdür ve dünyanın birçok ülkesinden binlerce üyeye sahip bir kuruluştur. INTA üyesi 7,100 kuruluş yaklaşık 31,000 marka profesyonelini temsil ediyor ve üyeler 187 farklı ülkeden geliyor. INTA’nın her yıl dünyanın farklı ülkelerinde düzenlediği yıllık toplantılarda binlerce marka profesyoneli bir araya geliyor ve birçok mesleki alan toplantısının yanında, çok sayıda iş bağlantısı da bu toplantılarda gerçekleştiriliyor.

Yıllık toplantılar öncesi, ülkelerde gerçekleştirilen ön toplantılar ise, üyelerin bir araya gelmesi ve önemli görüşmelerin gerçekleştirilmesi amacına hizmet ediyor. INTA’nın ülkemizde de çok sayıda üyesi mevcut ve dernek üyeleri çeşitli vesilelerle bir araya geliyor.

INTA’nın 16 Şubat 2018 tarihinde İstanbul’da gerçekleştirilecek ulusal toplantısının konuğu ise, -ne mutlu bize ki-: IPR GEZGİNİ!

Fikri Mülkiyet Blogları, ana başlığı ile gerçekleştirilecek toplantıya bizi davet ettikleri için INTA‘ya ve INTA adına organizasyonu gerçekleştiren Gün + Partners Avukatlık Bürosu‘na teşekkürlerimizi sunuyoruz. Doğrusunu söylemek gerekirse çok onurlandık ve mutlu olduk.

Aşağıda programına ve INTA kayıt sayfasına da yer verdiğimiz etkinlik kayıt yaptırmak koşuluyla herkesin katılımına açık olacak.

IPR Gezgini kurucusu ve yazarı Önder Erol ÜNSAL‘ın ana konuşmacı olacağı toplantıya, site yazarları Gülcan TUTKUN BERK, Gonca ILICALI ve Özlem FÜTMAN da katılacak ve sunuma ve toplantıya yapacakları katkılarla dinleyicilerle IPR GEZGİNİ deneyimlerini paylaşacaklar. Sitemizin diğer yazarları Selin KALEDELEN, H. Tolga KARADENİZLİ ve Poyraz DENİZ ise çok istemelerine rağmen, maalesef bu toplantıda aramızda olamayacaklar.

Daha bitmedi!

Geçtiğimiz yıl Ankara’da ilkini yaptığımız IPR Gezgini buluşmasını, 16 Şubat gecesi bu kez de İstanbul’da yapmayı planlıyoruz. Bizler toplantı sonrası gece birlikte zaman geçireceğiz ve eğer sizler de aramıza katılmak isterseniz çok seviniriz. Tanışmaya ilaveten, hep birlikte mesleki konularda ve IPR Gezgini’nden beklentiler konusunda sohbet ederiz. Bu buluşmaya katılmayı düşünenler okurlarımız iprgezgini@gmail.com adresinden bizimle temasa geçerlerse, yaklaşık sayıyı belirleyip buluşma mekanını onu göre seçeceğiz.

Toplantı programı ve diğer detaylar aşağıda:

https://members.inta.org/pre-am-receptions?reload=timezone

file:///C:/Users/pc/AppData/Local/Packages/Microsoft.MicrosoftEdge_8wekyb3d8bbwe/TempState/Downloads/inta-Pre-Annual-Meeting_V6.pdf

 

 

İstanbul’daki okuyucularımızla buluşmayı sabırsızlıkla bekliyoruz.

INTA ve Gün + Partners Avukatlık Bürosu’na da davetleri için tekrar çok teşekkür ediyoruz. Gerçekten çok onurlandık!

Önder Erol ÜNSAL

unsalonderol@gmail.com

Ocak 2018

 

IPR GEZGİNİ 16 Şubat 2018’de İstanbul’da INTA Toplantısı’na Konuk Olacak – Sizleri de Bekleriz

 

Yıllardır verilen ticari kazanç amacı gütmeyen çabanın, bir noktadan sonra başarıya ulaştığını ve takdir edildiğini görebilmek, şüphesiz insanı en mutlu eden yaşam hallerinden birisi olmalı.

IPR Gezgini‘nde ben ve diğer yazar arkadaşlarım için bugünlerde bu hissiyatı yaşıyoruz.

1878 yılında kurulan International Trademark Association (INTA), marka alanında dünyada faaliyet gösteren en büyük sivil toplum örgütüdür ve dünyanın birçok ülkesinden binlerce üyeye sahip bir kuruluştur. INTA üyesi 7,100 kuruluş yaklaşık 31,000 marka profesyonelini temsil ediyor ve üyeler 187 farklı ülkeden geliyor. INTA’nın her yıl dünyanın farklı ülkelerinde düzenlediği yıllık toplantılarda binlerce marka profesyoneli bir araya geliyor ve birçok mesleki alan toplantısının yanında, çok sayıda iş bağlantısı da bu toplantılarda gerçekleştiriliyor.

Yıllık toplantılar öncesi, ülkelerde gerçekleştirilen ön toplantılar ise, üyelerin bir araya gelmesi ve önemli görüşmelerin gerçekleştirilmesi amacına hizmet ediyor. INTA’nın ülkemizde de çok sayıda üyesi mevcut ve dernek üyeleri çeşitli vesilelerle bir araya geliyor.

INTA’nın 16 Şubat 2018 tarihinde İstanbul’da gerçekleştirilecek ulusal toplantısının konuğu ise, -ne mutlu bize ki-: IPR GEZGİNİ!

Fikri Mülkiyet Blogları, ana başlığı ile gerçekleştirilecek toplantıya bizi davet ettikleri için INTA‘ya ve INTA adına organizasyonu gerçekleştiren Gün + Partners Avukatlık Bürosu‘na teşekkürlerimizi sunuyoruz. Doğrusunu söylemek gerekirse çok onurlandık ve mutlu olduk.

Aşağıda programına ve INTA kayıt sayfasına da yer verdiğimiz etkinlik kayıt yaptırmak koşuluyla herkesin katılımına açık olacak.

IPR Gezgini kurucusu ve yazarı Önder Erol ÜNSAL‘ın ana konuşmacı olacağı toplantıya, site yazarları Gülcan TUTKUN BERK, Gonca ILICALI ve Özlem FÜTMAN da katılacak ve sunuma ve toplantıya yapacakları katkılarla dinleyicilerle IPR GEZGİNİ deneyimlerini paylaşacaklar. Sitemizin diğer yazarları Selin KALEDELEN, H. Tolga KARADENİZLİ ve Poyraz DENİZ ise çok istemelerine rağmen, maalesef bu toplantıda aramızda olamayacaklar.

Daha bitmedi!

Geçtiğimiz yıl Ankara’da ilkini yaptığımız IPR Gezgini buluşmasını, 16 Şubat gecesi bu kez de İstanbul’da yapmayı planlıyoruz. Bizler toplantı sonrası gece birlikte zaman geçireceğiz ve eğer sizler de aramıza katılmak isterseniz çok seviniriz. Tanışmaya ilaveten, hep birlikte mesleki konularda ve IPR Gezgini’nden beklentiler konusunda sohbet ederiz. Bu buluşmaya katılmayı düşünenler okurlarımız iprgezgini@gmail.com adresinden bizimle temasa geçerlerse, yaklaşık sayıyı belirleyip buluşma mekanını onu göre seçeceğiz.

Toplantı programı ve diğer detaylar aşağıda:

https://members.inta.org/pre-am-receptions?reload=timezone

file:///C:/Users/pc/AppData/Local/Packages/Microsoft.MicrosoftEdge_8wekyb3d8bbwe/TempState/Downloads/inta-Pre-Annual-Meeting_V6.pdf

 

 

İstanbul’daki okuyucularımızla buluşmayı sabırsızlıkla bekliyoruz.

INTA ve Gün + Partners Avukatlık Bürosu’na da davetleri için tekrar çok teşekkür ediyoruz. Gerçekten çok onurlandık!

Önder Erol ÜNSAL

unsalonderol@gmail.com

Ocak 2018

 

Geleneksel Ürün Adını Tanımak

“Coğrafi İşaretler ve Geleneksel Ürün Adları” temalı yazı serimin üçüncü yazısının konusu, 2002 yılından itibaren büyük özverilerle yürütülmüş, hatta 2009 yılında TBMM’ye sevk edilip bazı alt komisyonlarda görüşülmeye başlamış olmasına rağmen kadük olmuş münhasır bir Tasarının ardından 10 Ocak 2017 tarihinde yürürlüğe giren 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanununun ikinci kitabında kendine yer edinmiş “geleneksel ürün adı” korumasına yönelik. Kanunumuzun adının “Sınai Mülkiyet” olmasının da neden olabileceğini düşündüğüm bir yanılgıyı yazımızın hemen başında düzeltmek isterim. “Geleneksel ürün adı” kavramının Türkiye’de “sınai mülkiyet hakları” içine dâhil edilmediği ve tescil edilen geleneksel ürün adının tescil ettirene inhisari hak sağlamadığı Kanunda açıkça hükmedilmiştir. Kanunla garantiye alınan bir diğer husus ise, coğrafi işaretler gibi geleneksel ürün adlarının da lisans, devir, intikal, haciz ve benzeri hukuki işlemlere konu olamayacağı ve teminat olarak gösterilemeyeceği.

“Geleneksel” kelimesi, özellikle en genel olarak “geçmişten günümüze gelen ve bu sebeple saygın tutulan”, “alışkanlık edinilen” v.b. anlamları nedeniyle günlük hayatımızda sıklıkla karşılaştığımız, hatta sıkça kullandığımız bir kelime.  Ancak Kanunun ikinci kitabıyla Türkiye’de ilk kez yasal bir koruma sistemine kavuşan bu mefhum, alıştığımız anlamlara nazaran daha kısıtlı bir çerçeve çizmekte.

Kanuna göre bir adın “geleneksel ürün adı” olarak tanımlanabilmesi için ilk şart, “coğrafi işaret kapsamına girmemesi ve ilgili piyasada bir ürünü tarif etmek için geleneksel olarak en az 30 yıl süreyle kullanıldığının kanıtlanması”dır. Ayrıca aşağıda belirtilen şartlardan en az birini de karşılaması gerekir:

  • Geleneksel üretim veya işleme yöntemi yahut geleneksel bileşimden kaynaklanması.
  • Geleneksel hammadde veya malzemeden üretilmiş olması.

Coğrafi işaretin tanımının “belirgin bir niteliği, ünü veya diğer özellikleri itibariyle kökenin bulunduğu bir yöre, alan, bölge veya ülke ile özdeşleşmiş bir ürünü gösteren işaret” olduğunu hatırlarsak, birbirine karıştırılma olasılığı yüksek olan bu iki kavram arasındaki farkı da kolaylıkla ortaya koyabiliriz. Kısaca belirtmek gerekirse “coğrafi işaretin belirli bir coğrafi alan ile bağı varken “geleneksel ürün adı” için böyle bir bağ söz konusu değil. Dolayısıyla 6769 sayılı Kanunla açılan bu yeni kapıdan içeri girme telaşıyla gittikçe artan  “Bizim orada üretilen bir geleneksel ürün var, başvurusunu hemen yapıp tescilletmek için ne yapmamız gerekir?” sorularına verilecek cevap, “geleneksel olduğunu söylediğiniz ürün, ‘sizin yöreye mahsus’ ise bu ürüne menşe adı ya da mahreç işareti, ama her hâlükârda coğrafi işaret koruması yakışır” olacaktır.

Geleneksel ürün adının “coğrafi bir yer ile ilişkili olmadığı”na yönelik bir desteği, Birleşik Krallık’ın bu konularda görevli bulunan DEFRA (Department for Environment Food And Rural Affairs) kısaltmasına sahip kurumunun web sitesinden alalım. https://www.gov.uk/guidance/eu-protected-food-names-how-to-register-food-or-drink-products linkinden erişilecek bilgide açıkça “Geleneksel özelliği garanti edilmiş ürün adı tescil edildiğinde tüm Avrupa Birliğinde ürün üretilebilir.” şeklinde bir cümle karşımıza çıkmakta. Cümle irdelendiğinde,  “tüm AB sınırları içinde koruma sağlayan tescil” işlemi gerçekleştiğinde, tescile konu ürünün üretiminin tek bir coğrafi alan ile sınırlı tutulamayacağı ve AB içinde her yerde üretilebileceği sonucuna ulaşılmakta. Söylemeye gerek yok ama, tescile bağlı kalmak kaydıyla tabi…

Hazır AB üyesi bir ülkeden bahsetmişken, Kanunda öngörülen koruma modelinin temelinin AB’nin ilgili yasal düzenlemelerine dayandığını ancak onların doğrudan tercüme edilmesi suretiyle oluşturulmadığını, ülke ihtiyaçları ve mevcut durumun göz önünde bulundurularak kapsamının belirlendiğini belirtelim. Kanun çalışmasına ilk başladığımız 2002 yılında yürürlükte olan AB Tüzüğü önce 2006 ve ardından 2012 yılında değişmişti. Yani hâlihazırda yürürlükte olan 1151/2012 sayılı Tüzük,  süreç içinde incelemek zorunda kaldığımız üçüncü AB mevzuatı.

Kanunda “geleneksel ürün adı” olarak kullanılan kavram, daha önceki AB tüzüklerinde olduğu gibi 1151/2012 sayılı Tüzükte de “geleneksel özelliği garanti edilmiş” ad olarak Türkçe’ye çevrilebilen “traditional specialities guaranteed (TSG)” şeklinde kullanılmakta. Bu kavram, önceki yıllardaki kanun çalışmalarımızda “geleneksel özellikli ürün adı” olarak kullanılmıştı.

AB sadece kısıtlı bir gıda ile tarım ürünü grubu için TSG koruması sağlamakta. Ancak ülkemizde gıda ve tarım ürünlerinin yanısıra maden ve el sanatları ürünleri ile sanayi ürünlerinden Kanunda belirtilen şartları taşıyan ürünler de tescilden faydalanabilir. Tıpkı coğrafi işaretler gibi geleneksel ürün adı koruması da “hizmetler”i kapsamaz.

Geleneksel ürün adlarının tescili için yapılacak başvurunun inceleme, itiraz, tescil ve diğer işlemleri, coğrafi işaretler için kurulan sistem ile benzer nitelikte olduğundan tekrar etmeyeceğim. Ancak “neden?” sorularına ta en başından beri ısrarla maruz kaldığımız, hatta kimilerince “eksik bıraktığımızın, hata yaptığımızın” iddia edildiği “amblem” uygulaması bakımından coğrafi işaretlerle yolları ayrılıyor.

6769 sayılı Kanunun ikinci kitabıyla öngörülen amblem, özü itibarıyla, tescil edilen coğrafi işaretlerin ve geleneksel ürün adlarının “tescilli” olduğunu kamuoyuna anlatma amacı taşıyan Türk Patent ve Marka Kurumuna ait resmi bir “garanti markası” fonksiyonunda olacak. “Olacak” dedim, zira görsel olarak tasarımı henüz yapılmamış amblem, bir yıl sonra yürürlüğe girecek uygulamanın kahramanı olarak sahnedeki yerini alacak.

Amblem kullanımı coğrafi işaretler bakımından zorunlu, kullanılmaması halinde bile Kanunla belirlenmiş şartlara uymak gerek. Ancak geleneksel ürün adları bu noktada rotasını, “amblemsiz kullanımların Kanuna tabi olmayacağı” özgürlüğü sunan farklı bir limana kırıyor.

Geleneksel ürün adlarına tanınan bu istisna, bu özgürlük de neden? Uygulamada kaosa yol açmayacak mı? Madem biz bu modeli AB’den aldık, orda da bu özgürlük var mı? ….

Eminim şimdi siz değerli IPR Gezgini okuyucuları da bu ve benzeri birçok soruyu aklından geçirmeye çoktan başladı. 2002 yılından beri mevzuat çalışmalarının içinde kesintisiz biçimde yer alan biri olarak dilim döndüğünce ve tabi kişisel görüşlerimi de katmak suretiyle soruları cevaplamaya çalışayım.

Aslında belki de geleneksel ürün adlarının özgürlüğündeki en büyük payı, “geleneksel” kelimesinin sahip olduğu anlam ya da bizlerin bu kelimeyle birlikte kullandığımız mefhumlara hep daha fazlasını yükleme çabası. Galiba biz bu kelimeyi çok seviyoruz…

Örneğin her yıl gitmeyi alışkanlık edindiğimiz tatil beldelerini “geleneksel tatil yerimiz”, lise sıralarını paylaştığımız arkadaşlarımızla yıllar sonra gerçekleştirdiğimiz toplanmaları “geleneksel buluşmalarımız” şeklinde tanımlıyor ve onların “köklü” alışkanlıklar ve davranışlar olduğunu vurgulamaya çalışıyoruz.

Bir alanda yeni oluşturulan kavramları tanımlamak için bile “geleneksel” kelimesinden faydalanarak, yani bir anlamda mefhum-u muhalif kavramına sırtımızı dayayarak “geleneksel olmayan” diye başlayan bir tamlama kullanıveriyoruz. Buna en güzel örnek, hepimizin ziyadesiyle aşina olduğu “geleneksel olmayan markalar” kavramıdır.

Bugün marka sicilinde araştırma yaptığımızda karşımıza yüzlerce marka çıkıyor, içinde “geleneksel” kelimesi geçen. Muhtemelen piyasada yüzlerce tescilsiz marka daha aynı şekilde kullanılmaya devam ediyor. Burada bir parantez açarak geleneksel ürün adı tescilinin başta markalar ve coğrafi işaretler olmak üzere tesis edilmiş sınai mülkiyet haklarına halel getirmeyeceğinin Kanunla garanti altına alındığını söyleyeyim.

Gelişen teknolojiye dayalı olarak özellikleri standartlaştırılmış ürünler karşısında, kendine özgü karakter taşıyan ürünleri yaşatma adına gösterilen sivil inisiyatif çabaları, medya haberlerine konu edilirken bu ürünler genellikle “geleneksel” başlığı altında sınıflandırılıyor.

Kimi üreticiler piyasanın genel alışkanlıklarından ve güncellemelerinden uzak durup dedelerinden miras kalan ailevi üretim yöntemlerine sadık kalarak “aile gelenekleri”ni devam ettiriyor ve böylelikle biz tüketicilere kendilerine özgü nitelik taşıyan farklı alternatifler sunuyorlar.

Reçel seven okurlarımıza bir soru: üzerinde “ekstra geleneksel reçel” yazan bir reçel aldınız mı hiç? Belki farkında bile değilsiniz böyle bir ifadenin varlığından. Reklamların ve diğer türlü türlü tanıtım vasıtalarının birçoğunda sıklıkla gördüğümüz “geleneksel” kelimesi belki de size hiç ayırt edici gelmedi. Bir olasılık bu kelimeyi görünce ürünün “atalardan kalma yöntemlerle üretildiği”ni, yahut “doğal” olduğunu düşündünüz… Reçel kavanozuna geri dönecek olursam, “ekstra geleneksel reçel” ifadesinin kullanımı için meşru bir gerekçe var. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının görev alanında bulunan Reçel, Jöle, Marmelat ve Tatlandırılmış Kestane Püresi Tebliğinde bu tanım bulunuyor. Bu Tebliğde, belki de şaşıracaksınız ama “reçel”, “ekstra reçel”, “geleneksel reçel” ve “ekstra geleneksel reçel” tanımları var. Asıl konumuzdan fazlaca uzaklaşmamak adına “geleneksel reçel” ile “ekstra geleneksel reçel” arasındaki “yasal” farkın kısaca “içerdikleri meyvenin bütün/parçalı olmaları ile meyve oranlarındaki fark” olduğunu, geçmişe dair bir iz taşımadığını belirteyim.

Konu multidisipliner bir alan olan “sınai mülkiyet”in camiası için bile ziyadesiyle giriftse, henüz bu tür tartışmaların içine girmemiş, sadece günlük ihtiyacını karşılamak üzere pazarda dolaşan tüketici için kim bilir nasıldır?

Özetle tüketicide “Acaba burada kullanılan ‘geleneksel’ kelimesi neyi anlatıyor?”, üreticide ise “Bu kelimeyi kullanırsam karşıma hangi kanun çıkar, hangi yaptırımlarla karşı karşıya kalırım?” endişelerine gebe bir tablo çıkıyor karşımıza.

Temel olarak yukarıda kişisel yaklaşımlarımla açıklamaya çalıştığım argümanlar göz önünde bulundurularak tüketici, üretici, ilgili kamu kurumları ve hatta yargı nezdinde oluşabilecek karmaşanın asgari düzeyde tutulabilmesi amacıyla “geleneksel ürün adının amblemsiz kullanımının Kanuna tabi olmayacağı” yönünde bir düzenleme öngörüldü. Sanırım bu noktada, 6769 sayılı Kanunun diğer yasal düzenlemelerle piyasaya getirilen kuralları ortadan kaldırır mahiyette olmadığını, sadece ürün çeşitlendirme konusunda bir alternatif sunmakta olduğu yorumunu yapabilirim. Bazı yabancı kaynaklı yazılarda, TSG’nin bir nevi “pazarlama standardı” (marketing standard) olduğu ancak daha güçlü bir koruma sağladığı yorumları da bulunmakta.

Konunun AB ile ilgili kısmına gelecek olursak, 1151/2012 sayılı AB Tüzüğüne göre TSG koruması için de amblemin kullanılması gerekli. Ancak bir önceki 509/2006 sayılı Tüzükten miras bir hüküm var ki, bu hüküm kaynaklı istisnai bir uygulama 1151/2012’ye göre 04.01.2023 tarihine kadar geçerli.

Konunun gittikçe heyecanlı bir hal aldığını umarak 509/2006 sayılı Tüzüğün 13 üncü maddesine yöneliyorum. Bu madde ve maddede atıfta bulunulan diğer maddeler uyarınca TSG tescili için başvuru yapılırken “tescile konu isme rezervasyon koyma ve koymama” şeklinde iki seçenek vardı. Yani başvuru yapan eğer isme rezervasyon koymaz ise, bu ismi taşımasına rağmen tescilde belirtilen özelliklerden farklı özelliklere sahip başka/benzer ürünlerin de AB piyasasında bulunmasına engel yoktu. Bu durumda da, yani tescildeki özellikleri taşımayan üründe TSG kısaltması ve/veya buna ilişkin amblem kullanılmayabilirdi. Ayrıca böyle bir tasarruf hakkı sadece başvuru yapanda yoktu. Başvurunun yayınlanmasına karşı yapılacak itirazda eğer “başvuruda belirtilen özelliklerden farklı özelliklere sahip aynı isimli ürünlerin AB pazarında meşru, bilinen ve ekonomik değere sahip olduğu” iddiası ileri sürülür de kanıtlanırsa, tescil işlemi “rezervasyonsuz” olarak gerçekleşmekteydi.

1151/2012 sayılı Tüzüğün “geçiş dönemi” hükmü olan 25 inci maddesine göre, önceki Tüzük uyarınca rezervasyonlu olarak tescil edilmiş TSG’ler otomatik olarak korunmaya devam edecek. Ancak rezervasyonsuz TSG’lerin rezervasyonlu hale dönüştürülebilmesi için 26 ncı madde uyarınca basitleştirilmiş bir prosedüre tabi tutulmak kaydıyla 04.01.2016 tarihine kadar ulusal ofisi nezdinde talepte bulunulması gerekiyordu. Rezervasyonsuz olarak tescil edilmiş TSG’leri üzerinde taşıyan ürünler ise 04.01.2023 tarihine kadar AB piyasasında bulunabilecekler. AB Komisyonu, diğer birçok hükümde olduğu gibi geçiş dönemi hükmü için de ortaya çıkabilecek sorunların giderilmesi amacıyla yasal düzenleme yapma yetkisine sahip. Dolayısıyla muhtemel sorunlara karşı alınabilecek tedbirler de şu an için muamma.

Rezervasyonsuz TSG’ye örnek, AB nezdinde 1998 yılında tescil edilmiş olan ve sanırım hepimizin gayet iyi bildiği İtalyan “mozzarella” peyniridir.

Bazı yabancı kaynaklı yazılarda, “mozzarella”nın İtalya dışında birçok AB üyesi ülkede üretildiği ve bu sebeple 1151/2012 sayılı Tüzüğe uygun şartlara kavuşması amacıyla yapılabilecek bir başvuru hakkında yapılacak itiraz karşısında şansının fazla olmadığı, ayrıca TSG kurallarına uygunluk için harcanacak idari masrafların genellikle tescilin sağladığı ekonomik faydadan daha fazla olduğundan bahisle, İtalya’nın isme rezervasyon koyma konusunda istekli davranıp davranmayacağının da belirsiz olduğu ifade edilmekte.

Mozzarella farklı bir açıdan da bizim için örnek teşkil ediyor. Benim de zevkle tükettiğim, İtalya’nın esas olarak orta-güney kesiminde yer alan bir bölgede manda sütü ile yapılan “Mozzarella di Buffalo Campana”, menşe adı olarak 1996 yılında tescil edilmiş ve kanaatimce bilinirliği oldukça yüksek bir coğrafi işaret. TSG tescili bu tescilden iki yıl sonra yapıldığına göre, belki de bu güçlü coğrafi işarete zarar vermemek amacıyla isme rezervasyon konulmadı ya da başka ülkelerde de aynı isimde benzer nitelikli peynir üretimi yapıldığı düşünüldü, kim bilir?

Konuyu, bilhassa amblem uygulamasıyla birlikte pekiştirmek amacıyla görsel örnek vermek istiyorum. Aşağıdaki peynir ambalajlarından soldaki “Mozzarella di Buffalo Campana”nın “menşe adı koruması”nı gösterir amblemini, sağdaki ise “mozzarella” peynirinin “geleneksel özellik taşıdığını garanti etmek” üzere kullanılan TSG amblemini taşımakta.

Soldaki sarı kırmızı amblem, AB’nin “korunan menşe adı” (Protected Designation of Origin) amblemidir.

   

Sağda yer alan sarı lacivert amblem, AB’nin “korunan TSG” (Protected Traditional Specialities Guaranteed) amblemidir.

 

AB’nin TSG’lere verdiği önem, AB Sınai Mülkiyet Ofisi (EUIPO) tarafından uygulanmakta olan yeni marka tüzüğünde de yerini almış durumda. Mart 2016 tarihinde yürürlüğe giren yeni Tüzüğün 7(1)(l) hükmü uyarınca, tescilli TSG’ler de marka tescilinde mutlak red nedenleri arasında sayılıyor. 6769 sayılı Kanunda bu konuda açıkça bir hüküm yer almasa da, başvuruları inceleyen uzman arkadaşlarım özellikle 5(1)(c) hükmü uyarınca gereken kararı vereceklerdir, eminim.

Ayırdığınız zamana değmiş olması dileğiyle…

Gonca Ilıcalı

Sınai Mülkiyet Uzmanı

gilicali12@gmail.com

Nisan 2017