Kategori: teknoloji transferi

Üniversite Sanayi İşbirliği Projelerinde Buluşun Hak Sahipliğinin Belirlenmesi Sorunu

ipr_resimSınai Mülkiyet Kanunu’nun (“SMK”) yürürlüğe girmesi ile birlikte üniversite buluşları açısından yeni bir dönem başlamış oldu. SMK’da yer alan maddelerin uygulanmasına dair çeşitli usul ve esasları içeren yönetmelik taslakları da hâlihazırda ilgililerin görüşlerine açıldı. Bu taslak yönetmeliklerinden biri de “Çalışan Buluşlarına, Yükseköğretim Kurumlarında Gerçekleştirilen Buluşlara ve Kamu Destekli Projelerde Ortaya Çıkan Buluşlara Dair Yönetmelik Taslağı”dır (“Taslak”) ve halen görüşlere açıktır.

Söz konusu Taslak’ın 34/3. maddesinde yer alan;

2547 sayılı Kanunun 3 üncü maddesinin birinci fıkrasının (l) bendinde[1] tanımlanan öğretim elemanları ile stajyerlerin ve öğrencilerin diğer kamu kurumları veya özel kuruluşlarla belirli bir sözleşme kapsamında yapmış oldukları çalışmalar sonucunda ortaya çıkan buluşlar üzerindeki hak sahipliğinin belirlenmesinde, diğer kanunlardaki hükümler saklı kalmak kaydıyla sözleşme hükümleri esas alınır

hükmünün, konuyla ilgili uygulamada üniversite Teknoloji Transfer Ofislerinin (“TTO”) yaşadığı sorunlara  arzuladığı çözümü maalesef getirmediği kanaatindeyim. Bu nedenle bu yazıyı okuyucularımızla paylaşmak istedim.

Üniversite sanayi işbirlikleri kapsamında yapılacak sözleşme görüşmelerinde, üniversiteyi temsilen TTO yetkilileri ile sözleşmenin diğer tarafı şirket yetkilileri arasında en hararetli tartışmalar sözleşmenin fikri ve sınai mülkiyet haklarına ilişkin maddesi üzerinde yaşanmaktadır.   Sözleşmenin ilgili maddesinde şirketlerin, üniversite öğretim elemanından talep ettiği danışmanlık katkısı ile yapılan proje sonucunda ortaya çıkan buluş üzerinde genellikle “tek başına” hak sahipliğini talep ettiğini görmekteyiz. Şirketler şayet tescile konu olabilecek buluş ortaya çıkarsa, buluşa ait tescil başvurularında danışmanlık katkısı veren öğretim elemanının zaten “buluşçu” olarak belirtileceğini iddia ederek üniversitenin, sözleşme konusu proje sonucu ortaya çıkacak buluş üzerinde “müşterek” hak sahipliği talebini reddetmektedirler[2]. Diğer yandan, genellikle sözleşme konusu proje için öğretim elemanından alınan danışmanlık hizmetinin bedelinin zaten ödendiğini, dolayısıyla ortaya çıkacak buluş üzerindeki hak sahipliğinin tek başına şirkete ait olması gerektiğini iddia etmektedirler.

Oysa danışmanlık konusu hizmet ile proje sonucu ortaya çıkacak buluş, hukuki anlamda birbirinden farklı iki konudur. Danışmanlık hizmeti karşılığı ödenen ücretin, henüz daha vücuda gelmemiş buluş üzerindeki hak sahipliğinin devir[3] bedeli olarak algılanması hukuken doğru bir yaklaşım değildir. Şirketler danışmanlık ücreti ödemeleri karşılığında, hem ihtiyaç duydukları projenin gerçekleşmesini sağlayacak danışmanlık hizmeti alma, hem de proje sonucunda ortaya çıkan buluşun hak sahipliğine tek başına sahip olma beklentisi içine girmektedir. Bu şekildeki “bir koyun iki post” mantığının kabul edilmesi halinde, üniversiteler ve öğretim üyeleri için adil olmayan sonuçlar doğmaktadır.

Elbette hangi alanda olursa olsun sağlıklı bir müzakerenin temel şartı, bazen zor da olsa empati yapabilmektir. Şirketlerin proje sonucu ortaya çıkan buluş üzerinde tek başına hak sahibi olma talebinin altında yatan ve “bunu böyle kabul edemiyoruz maalesef” şeklindeki gerekçe dışındaki gerçek nedeni anlamak önemli.  İşbirliği projesi sonucu ortaya çıkan buluşu ticarileştirirken, şirketlerin buluş üzerinde tasarruf hakkına münhasıran sahip olmayı istemeleri veya bir yandan tek başına proje giderlerine katlanırken diğer yandan buluştan elde edilecek geliri 3.kişilerle paylaşmanın ticari olarak çok tercih edilen bir sonuç olmaması anlaşılabilir kaygılardır.

Ancak bu kaygılar karşısında, üniversitelerin buluş üzerinde müşterek hak sahipliği talebinin altında, ilk etapta ticari nedenler yatmadığının altını önemle çizmek gerekir. Hâlihazırda ülkemizde teknolojinin sanayiye aktarılması misyonunu üstlenen üniversite TTO’larının ana amacı; buluşlardan yüksek meblağlarda gelir etmekten ziyade, buluşların ticarileştirilmesi deneyimlerini yaşayarak bu anlamda başarı hikâyeleri yaratmaktır. Arzu edilen bu başarı hikâyesine başlamak için de mantıken öncelikle (i) ortada bir buluş olması ve (ii) bu buluş üzerinde üniversitenin ticarileştirme işlemlerini yapacak bir tasarruf hakkına sahip olması gerekmektedir. Şirketler üniversitelerle yaptıkları işbirlikleri kapsamında proje sonucu buluş üzerinde tek başına hak sahipliğinde ısrar ederse, üniversite hangi buluş üzerinde hak sahibi olacak ve ileride yapılacak ticarileştirme işlemlerinin bir parçası olduğunu kanıtlayabilecektir?

Buluşların çoğunlukla bir ihtiyaca binaen ortaya çıktıkları ve ticarileştirme açısından değerli olan buluşların ise özellikle sanayinin ihtiyacına cevap verenler olduğu açıktır. Üniversitenin, şirketin ihtiyacı üzerine oluşan bir işbirliği sırasında ortaya çıkan buluş üzerinde hak sahibi ol(a)maması, üniversitelerin buluşların ticarileşmesi sürecinde arzuladığı işlevi yerine getiremeyeceği sonucunu doğuracaktır.

Üniversitelerin buluş üzerinde hak sahipliği için şirketlere karşı verdiği mücadelenin altında yatan diğer bir önemli neden; yukarıda açıklamaya çalıştığım gibi buluş üzerinde en azından müşterek hak sahibi olarak kayıtlarda gözükerek, üniversite adına yapılan tescil sayısını arttırmaktır. Bu sayede üniversiteler arasındaki rekabette üst sıralarda yer almak ve hak sahibi (müşterek de olsa) olduğu bir buluşun ticarileştirilmesi senaryolarında yasal olarak yer alarak deneyim kazanmaktır.

Bu amacı şirketlere doğru anlatabildikten ve proje çıktısı buluş üzerinde müşterek hak sahipliği konusunda şirketleri ikna edebildikten sonra, şirketin ticari kaygılarını azaltacak ve ortak mutabakatla geliştirilen çeşitli alternatiflerin işbirliği sözleşmesinde düzenlenebileceği kanaatindeyim. Şirketler, müşterek hak sahibi üniversitenin buluş üzerinde tasarruf hakkını kısıtlayan, şirketin buluşun ticarileştirilmesine yönelik tasarruflarını genişleten, öğretim elemanının projeye katkı payına göre ticarileştirme sonucu elde edilecek gelirden üniversiteye pay verilmesi gibi konulardaki alternatif düzenlemelerle, üniversitenin müşterek hak sahipliğini ticari kaygılarını azaltacak şekilde uygulamada şekillendirebilirler. Ancak bir sanayi-üniversite işbirliği sözleşmesinin bu şekildeki bir ortak mutabakat noktasına gelmesi çoğu zaman mümkün olamamaktadır. Ya işbirliği sözleşmesi görüşmeleri, fikri ve sınai mülkiyet hak sahipliği maddesi üzerinde anlaşılamadığından daha baştan sona ermekte ya da üniversite, en azından işbirliği sözleşmesi sayım azalmasın diye, buluş üzerindeki müşterek hak sahipliği ısrarından vazgeçmektedir.  Bu durum TTO’ların günlük yaşadığı sorunlardan biri olarak halen karşımızda durmaktadır.

İşbirliği projeleri kapsamında ortaya çıkan buluşların üniversitelerin de rol aldığı modellerle ticarileştirilmesi yolunu açabilmek için, öncelikle buluş üzerinde üniversitenin de müşterek hak sahipliğine işaret eden bir yasal dayanağa ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Bu sayede üniversitelerin buluşların ticarileştirilmesindeki rolü sağlamlaşacak ve hak sahipliğine ilişkin sözleşme müzakerelerinde şirketlere karşı eli güçlenecektir.  Taslak’ın 34/3.maddesi, bu tarz işbirlikleri sonucunda ortaya çıkan buluş üzerindeki hak sahipliğinin belirlenmesini “sözleşme hükümlerine” bağladığı ve konu netleşmediği için TTO’ların yaşadığı güçlük halen devam edecektir.

Sonuç olarak, üniversitelerin sanayi işbirlikleri kapsamındaki proje çıktısı buluş üzerinde müşterek hak sahipliği talebini düzenleyen bir yasal dayanak beklentisi, TTO’lar tarafından halen devam etmektedir. Umarım söz konusu Taslak’a bu ihtiyaç doğrultusunda bir değişiklik/düzenlenme eklenmesi için geç kalınmış değildir.

Bu beklentiyi dile getirmekle beraber, konuyla bağlantılı olduğunu düşündüğüm bir noktaya daha değinmeden geçemeyeceğim. Diyelim ki üniversitelerin bu ihtiyacı yasa koyucular tarafından hemen dikkate alındı ve işbirliği projeleri çıktısı buluş üzerinde üniversite ve şirketin (3.kişiler)müşterek hak sahipliği yasal düzenlemeye bağlandı, bu durumda işbirliği sözleşmelerinde birkaç hususa daha kafa yormak ve müzakere etmek gerekeceği kanaatindeyim. Zira buluş üzerindeki ortak hak sahipliği, KHK döneminde olduğu gibi SMK’nın 112/1[4] maddesine göre 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’ndaki (“TMK”)  “paylı mülkiyete” ilişkin hükümlerine bağlanmıştır.  İşbirliği projesi çıktısı buluş üzerinde müşterek hak sahibi bir üniversitenin, buluş için yapılan patent başvurusuna herhangi bir nedenle devam etmek istememesi ihtimalinde, üniversite Taslak’ın 40. maddesine[5] göre “önce” hakkını devralması için öğretim üyesine teklif yapmak ve teklif kabul edilirse buluş üzerindeki hakkını öğretim elemanına “bedelsiz” devretmekle yükümlü olmaktadır.  Dolayısıyla belirttiğim ihtimali dikkate alarak; işbirliği projesi çıktısı buluş üzerindeki müşterek hak sahipliğinin üniversite ve şirket tarafından kabul edildiği hallerde, ileride üniversite, şirket ve öğretim elemanı arasında ortaya çıkması muhtemel bir ihtilafı önleyebilmek için, sözleşmeyi düzenlerken, TMK’nın SMK tarafından işaret edilen paylı mülkiyete ilişkin hükümlerinin de dikkate alınması gerektiği düşüncesindeyim.

Gülcan Tutkun Berk

Ocak 2017

gulcan@gulcantutkun.av.tr

 

[1] 2547 Sayılı Yükseköğretim Kanunu 3/(l): “Öğretim Elemanları: Yükseköğretim kurumlarında görevli öğretim üyeleri, öğretim görevlileri, okutmanlar ile öğretim yardımcılarıdır.

[2] İlgili düzenlemeler ve sözleşmeler gereğince öğretim üyesinin buluşu üzerinde hak sahipliğine sahip olan üniversite kastedilmektedir.

[3] Şirketlerin işbirlikleri sözleşmelerinde genellikle,  üniversitenin ve öğretim elemanının buluşa dair her türlü tasarruf hakkını şirkete “devrettiklerine” ilişkin bir düzenleme yaptıkları görülmektedir. Oysa işbirliği sözleşmesindeki bu tarz hak sahipliğinin devredildiğine ilişkin bir düzenleme FSEK 48/3 hükmüne göre batıldır. İşbirliği sözleşmesi imzalanırken henüz ortada vücuda gelmiş bir buluş (“eser” tanımı içinde yer aldığı farz edildiğinde) olmadığından, bu buluşun doğrudan şirkete devri, işbirliği sözleşmesinin imzalanması aşamasında söz konusu olamayacaktır. Devir için sonradan yani buluş ortaya çıktıktan sonra ayrıca bir devir sözleşmesi yapmak gerekecektir. İşbirliği sözleşmesinde bu devir işleminin ancak sonradan yapılacağı “taahhüt” edilebilir.

[4] SMK madde 112/1 “Patent başvurusu veya patent birden çok kişiye aitse hak üzerindeki ortaklık taraflar arasındaki anlaşmaya göre, böyle bir anlaşma yoksa 4721 sayılı Kanundaki paylı mülkiyete ilişkin hükümlere göre belirlenir….”

[5] Taslak Madde 40- (1) “Yükseköğretim kurumu, başvurudan veya patent hakkından vazgeçmek isterse, Kurum nezdinde vazgeçme talebinde bulunmadan önce, başvuru veya patent hakkını devralmasına ilişkin teklifini buluşu yapana bildirir. Buluşu yapan, bu konuda kendisine yapılan bildirim tarihinden itibaren bir ay içinde cevap vermezse veya teklifi kabul etmezse, patent başvurusu veya patent üzerindeki tasarruf yetkisi yükseköğretim kurumuna ait olur ve yükseköğretim kurumu patent başvurusu veya patent hakkından vazgeçebilir. Buluşu yapanın teklifi kabul etmesi durumunda haklar buluşu yapana bedelsiz olarak devredilir.”

Üniversitelerin Sınai Mülkiyetten Doğrudan Gelir Elde Etmesi Sorunu ve Sınai Mülkiyet Kanunu 121. Maddesi 8. Fıkrası 2.Cümlesi ile Gelen Çözüm

Sınai Mülkiyet Kanunu’nun (“SMK”) yürürlüğe girmesi ile birlikte hâlihazırda uzun süredir gündemimizi meşgul eden “SMK ile gelen yenilikler” konusunun, olması gerektiği gibi tüm camia tarafından bir süre daha yazılacağı, çizileceği ve tartışılacağı açıktır. Birçok yeniliğin uygulanabilirliğini veya yeni uygulamaların yeni sorunları doğurup doğurmayacağını zamanla hep birlikte tecrübe edeceğiz.  Ancak herhâlükârda SMK’nın, eski KHK’lar ile artık yoluna devam etmesi çok zorlaşan sınai mülkiyet tescil ve koruma sistemine taze kan getireceği ve tıkanmış noktaların önünü açacağı ümidini taşımaktayım.

Bilindiği üzere, SMK’nın 121 madde numaralı ve “Yükseköğretim kurumlarında gerçekleşen buluşlar” başlıklı maddesi, özellikle devlet üniversitelerinde yapılan buluşlar üzerindeki hak sahipliği konusunu köklü olarak değiştirdi.  Bu değişiklik, SMK’ya ilişkin yapılan birçok bilgilendirme toplantılarında ve seminerlerde tartışıldı. Maddenin gerekçesinde de açıkça anlaşıldığı üzere,  son yıllarda üniversitelere teknoloji transferi ve sınai mülkiyetin ticarileştirilmesi suretiyle ekonomiye katma değer yaratma konusunda yüklenen rol dikkate alındığında, 121. madde ile getirilen bu değişiklikler global örnekler ile paralellik göstermektedir.

Bu yazıyı, 121. maddenin çokça konuşulan üniversitelerdeki buluşlar üzerindeki hak sahipliği konusunda yapılan bu önemli değişikliğine değil,  aynı maddenin 8. fıkrasının 2. cümlesine değinmek üzere kaleme almak istedim. Zira bu cümlenin, buluşların ticarileştirilmesi konusunda üniversiteleri ve özellikle üniversiteler bünyesinde görev yapan Teknoloji Transfer Ofislerini (“TTO”)[1] çok rahatlatacağını ve üniversitelerin buluşları ticarileştirmesi suretiyle gelir elde etmesi yönündeki engelleri ortadan kaldıracağını düşündüğüm için, bu yazı ile altını çizmek ve değerli IPR Gezgini okuyucularımızla paylaşmak istedim.

SMK’nın değinmek istediğim cümlesinin yer aldığı madde fıkrası metni şu şekildedir:

 Yükseköğretim kurumlarında gerçekleştirilen buluşlar

MADDE 121-

…………………………..

(8) Buluştan elde edilen gelirin yükseköğretim kurumu ve buluşu yapan arasındaki paylaşımı, buluşu yapana gelirin en az üçte biri verilecek şekilde belirlenir. Buluştan elde edilen gelirin yükseköğretim kurumu hissesi ilgili yükseköğretim kurumu bütçesine özgelir olarak kaydedilir ve başta bilimsel araştırmalar olmak üzere yükseköğretim kurumunun ihtiyaçlarının karşılanması için kullanılır.

………………………….”

TTO ekosistemi dışındaki okuyucularımız için bu cümlenin önemine daha iyi vurgulayabilmek adına, öncelikle kısaca SMK 121/8. maddesinden hareketle üniversitelerin, özellikle teknoloji geliştirme bölgesi olmayan veya bu bölgeler içinde faaliyet göstermeyen üniversitelerin “buluştan gelir elde etmesi” konusunda uygulamada yaşadığı sorunu özetlemek isterim.

Ülkemizdeki bir üniversitenin “buluştan gelir elde etmesi” süreci, yani üniversitede gerçekleşen bir buluşun üniversitenin TTO ofisine bildirilmesinden ticarileştirmesine kadar geçen süreç, uzun ve karmaşık bir süreç olmakla beraber, ülkemizdeki çoğu TTO tarafından aşağı yukarı benzer şekilde şu akışta gerçekleşmektedir:

ipr

Yukarıdaki özet akışın her aşaması; TTO’yu oluşturan modüllerin birbiri ile yakın etkileşim halinde çalışmasını gerektirmektedir. Her aşamada kullanılan formlar, raporlamalar, yöntemler ülkemizde halen deneme-yanılma yöntemi ile en iyi sonuca ulaşılmaya çalışılması aşamasındadır. Keza teknoloji transferi alanındaki aktörler arası işbirlikleri, üniversite birimleri arasındaki uyum, teknoloji transferi konusundaki mevzuat ile diğer mevzuatlar arası uyum/uyumsuzluklar, ülkemizin kendine has girişim kültürü, üniversiteler arası yarış ve endeks kaygıları gibi etkenlerin de, sınai mülkiyet haklarının ticarileştirilmesi faaliyetlerine olumlu olumsuz etkileri de olmaktadır. TTO’ların ülkemizdeki kısa tarihi göz önüne alındığında daha epeyce kat edilecek yol olduğu açıktır.  Yukarıdaki akışın uygulamadaki ayrıntıları, her aşamaya ilişkin en iyi uluslararası örnekler, uygulamada karşılaşılan sorunlar hakkında ilerleyen günlerde başka yazılar yazmayı ve okuyucularımız ile paylaşmayı umut ediyorum.

Üniversitelerin teknoloji transferi konusunda kat etmeye çalıştığı bu uzun yolun nihai amacı; bir buluşun ister devir, ister lisans, ister şirketleşme (spin-off veya start-up) suretiyle ticarileştirilmesini sağlamak, daha basit bir anlatımla buluştan katma değer yaratmak ve gelir elde etmektir. Bir buluşun ticarileşme aşamasına ulaşması, buluşun farklı aktörler tarafından kılı kırk yararak yapılan değerlendirme filtrelerinden başarı ile geçmesi anlamına geldiğinden, çok kıymetlidir. Bu uzun ve zorlu süreç sonunda, buluştan gelir elde etmekten daha çok bir “başarı hikâyesi” yaratmak, her TTO’nun hayalidir. Ülkemizde TTO’ların ilk kurulduğu tarihten bu yana, yani 4-5 yıllık süreçte başarı hikâyesi sayısı maalesef iki elin parmağını geçmeyecek sayıdadır. İşin doğasından kaynaklanan bu kıtlığın, sadece ülkemiz için değil dünyanın her ülkesi için geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Bu işte en iyi olan ülkelerin üniversitelerinin avantajının, sadece çok daha önce teknoloji transferi ve ticarileştirmesi işine girmeleri olduğunu düşünüyorum.

Üniversite kaynaklı buluşların ticarileştirme sürecinin her aşamasında yaşanan zorluklar dikkate alınarak, ilgili mevzuat değişikliklerinin de yasa koyucular tarafından zamanla gerçekleştiğini görmekteyiz. Bu iyileştirmelerden biri olan SMK 121/8. maddesinin, üniversitelerin son aşamada yaşadığı zorluğu gidermesi açısından önemlidir. Çünkü ticarileştirmenin son aşamasında, diğer bir deyişle ticarileştirilmiş sınai mülkiyet hakkından elde edilen gelirin üniversite bütçesine alınmasında, hem devlet üniversitelerinin hem de vakıf üniversitelerinin tabi olduğu mevzuat açısından yasal engeller mevcuttu(r). Zira sınai mülkiyet haklarının doğası itibariyle gayri maddi mülkiyet hakkı olması nedeniyle, devlet üniversiteleri bu hakların devredilmesi veya kiralanması noktasında Devlet İhale Kanununa tabi olmaları gerektiği gerçeği ile karşı karşıya kaldılar. Uzun bürokratik işlemlerden oluşan ve esasen devlet kurumlarının sahip olduğu maddi varlığa sahip mülkiyet hakları için öngörülen ihale sürecinin; gayri maddi mülkiyet hakkı olan sınai mülkiyet hakları için işletilmesindeki güçlüğe ek olarak, her bir buluşun kendine has ticarileştirme süreçlerinin ihale süreci ile uyumlulaştırılmasındaki güçlük göz önüne alındığında, gelir elde etmek noktasında devlet üniversitelerinin eli kolu bağlanmaktadır. Vakıf üniversiteleri açısından da durum farklı değildir. Vakıf Yüksek Öğretim Kurumları Yönetmeliği’nin 28. maddesinde vakıf üniversitelerinin öğretim faaliyeti dışında bir faaliyet ile gelir elde edemeyeceği açıkça düzenlenmiştir.  Kısacası Devlet İhale Kanunu ve YÖK mevzuatı, buluşların ticarileştirilmesi suretiyle üniversitelerin gelir elde etmesinin önünde hukuki ve mali açılardan engeller içermektedir.

Uygulamada bu sorunun aşılması için çoğu üniversitenin, 4691 sayılı Teknoloji Geliştirme Bölgeleri Kanunu 3.maddesi ve Teknoloji Geliştirme Bölgeleri Uygulama Yönetmeliğinin 14. maddesinden hareketle, “Yönetici Şirket” ortağı olduğu ve bu suretle gelir elde ettiği görülmüştür. Ancak teknoloji Geliştirme Bölgesi olmayan ve bürokratik işlemler nedeniyle Teknoloji Geliştirme Bölgesi kurmak istemeyen üniversiteler açısından gelir elde etme önündeki engeller halen geçerliliğini koruyor. Teknoloji Geliştirme Bölgesi olmamasına rağmen, üniversitenin doğrudan ortak olduğu bir şirket kurabilmesi ve bu şirket üzerinden buluşların ticarileştirme faaliyetlerini yapması diğer bir seçenek olabilmektedir. Ancak bu halde de hukuki riskler yine devam etmektedir çünkü özellikle vakıf üniversiteleri açısından “buluştan gelir elde etme amacıyla üniversitenin bir ticari şirket kurduğu” gerçeği YÖK mevzuatına ve/veya ilgili mali mevzuata aykırılığı tam olarak ortadan kaldırmamaktadır. Kaldı ki böylesi bir hukuki risk alınsa bile, üniversitenin ortağı olduğu şirket üzerinden yapılan ticarileştirme (devir veya lisans) faaliyetlerinin, TÜBİTAK’a sunulan yıllık raporlamalarda ticarileştirme faaliyeti olarak sayılmama riski olabileceğinden, bu riskli durum ilgili üniversitenin girişimcilik endeksi verileri açısından kaygı yaratmaktadır. Sonuç olarak, SMK’nın yürürlüğe girmesine değin, üniversitelerin buluşun ticarileştirilmesi suretiyle gelir elde etmesine ilişkin hukuken “sıfır risk” olan bir alternatif yaratmak güçlüğü yaşanıyordu.

Teknoloji Geliştirme Bölgesi olmayan ve/veya bu bölge içinde yer almayan devlet üniversitelerinin ve vakıf üniversitelerinin yaşadığı bu soruna 121/8 maddesinin 2. cümlesinin hukuki açıdan bir çözüm getireceği açıktır. Her ne kadar konuya ilişkin diğer kanunlarda çelişen maddeler halen geçerliliğini korusa da, yasaların çatışması denilen bu halde sonraki (özel) kanunla getirilen düzenleme öncekinin yerini alır ilkesi (“Lex Pasterior deraget priori”) gereğince, SMK 121/8. maddesinin, Teknoloji Geliştirme Bölgeleri dışındaki TTO’ları ve bağlı oldukları üniversiteleri buluştan doğrudan gelir elde etme konusunda hukuken rahatlatan bir düzenleme olduğu kanaatindeyim.

Av. Gülcan Tutkun Berk

Ocak 2017

gulcan@gulcantutkun.av.tr

 

 

[1] TTO’lar, “üniversitelerde üretilen bilgi ve teknolojinin, uygulamaya dönüştürülerek ticarileştirilmesine ve bu süreç sonucunda ekonomik/sosyal/kültürel değer kazanmasına, üniversite ve özel sektör kuruluşları arasında işbirliği oluşturulmasına, sanayinin ihtiyaç duyduğu bilgi ve teknolojinin üniversitede üretilmesine, bu işbirlikleri sonucunda üniversite ve sanayi arasında bilgi ve teknoloji aktarımına ve somut çıktıların geliştirilmesine katkı sağlamak amacıyla tasarlanmış” ve TÜBİTAK tarafından desteklenen birimlerdir. Ülkemizde desteklenen TTO ofisleri listesi ve destekleme programının ayrıntılarına https://www.tubitak.gov.tr/tr/destekler/sanayi/ulusal-destek-programlari/icerik-1513-teknoloji-transfer-ofisleri-destekleme-programi bağlantısından ulaşabilirsiniz.