Aylar: Nisan 2017

Geleneksel Ürün Adını Tanımak

“Coğrafi İşaretler ve Geleneksel Ürün Adları” temalı yazı serimin üçüncü yazısının konusu, 2002 yılından itibaren büyük özverilerle yürütülmüş, hatta 2009 yılında TBMM’ye sevk edilip bazı alt komisyonlarda görüşülmeye başlamış olmasına rağmen kadük olmuş münhasır bir Tasarının ardından 10 Ocak 2017 tarihinde yürürlüğe giren 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanununun ikinci kitabında kendine yer edinmiş “geleneksel ürün adı” korumasına yönelik. Kanunumuzun adının “Sınai Mülkiyet” olmasının da neden olabileceğini düşündüğüm bir yanılgıyı yazımızın hemen başında düzeltmek isterim. “Geleneksel ürün adı” kavramının Türkiye’de “sınai mülkiyet hakları” içine dâhil edilmediği ve tescil edilen geleneksel ürün adının tescil ettirene inhisari hak sağlamadığı Kanunda açıkça hükmedilmiştir. Kanunla garantiye alınan bir diğer husus ise, coğrafi işaretler gibi geleneksel ürün adlarının da lisans, devir, intikal, haciz ve benzeri hukuki işlemlere konu olamayacağı ve teminat olarak gösterilemeyeceği.

“Geleneksel” kelimesi, özellikle en genel olarak “geçmişten günümüze gelen ve bu sebeple saygın tutulan”, “alışkanlık edinilen” v.b. anlamları nedeniyle günlük hayatımızda sıklıkla karşılaştığımız, hatta sıkça kullandığımız bir kelime.  Ancak Kanunun ikinci kitabıyla Türkiye’de ilk kez yasal bir koruma sistemine kavuşan bu mefhum, alıştığımız anlamlara nazaran daha kısıtlı bir çerçeve çizmekte.

Kanuna göre bir adın “geleneksel ürün adı” olarak tanımlanabilmesi için ilk şart, “coğrafi işaret kapsamına girmemesi ve ilgili piyasada bir ürünü tarif etmek için geleneksel olarak en az 30 yıl süreyle kullanıldığının kanıtlanması”dır. Ayrıca aşağıda belirtilen şartlardan en az birini de karşılaması gerekir:

  • Geleneksel üretim veya işleme yöntemi yahut geleneksel bileşimden kaynaklanması.
  • Geleneksel hammadde veya malzemeden üretilmiş olması.

Coğrafi işaretin tanımının “belirgin bir niteliği, ünü veya diğer özellikleri itibariyle kökenin bulunduğu bir yöre, alan, bölge veya ülke ile özdeşleşmiş bir ürünü gösteren işaret” olduğunu hatırlarsak, birbirine karıştırılma olasılığı yüksek olan bu iki kavram arasındaki farkı da kolaylıkla ortaya koyabiliriz. Kısaca belirtmek gerekirse “coğrafi işaretin belirli bir coğrafi alan ile bağı varken “geleneksel ürün adı” için böyle bir bağ söz konusu değil. Dolayısıyla 6769 sayılı Kanunla açılan bu yeni kapıdan içeri girme telaşıyla gittikçe artan  “Bizim orada üretilen bir geleneksel ürün var, başvurusunu hemen yapıp tescilletmek için ne yapmamız gerekir?” sorularına verilecek cevap, “geleneksel olduğunu söylediğiniz ürün, ‘sizin yöreye mahsus’ ise bu ürüne menşe adı ya da mahreç işareti, ama her hâlükârda coğrafi işaret koruması yakışır” olacaktır.

Geleneksel ürün adının “coğrafi bir yer ile ilişkili olmadığı”na yönelik bir desteği, Birleşik Krallık’ın bu konularda görevli bulunan DEFRA (Department for Environment Food And Rural Affairs) kısaltmasına sahip kurumunun web sitesinden alalım. https://www.gov.uk/guidance/eu-protected-food-names-how-to-register-food-or-drink-products linkinden erişilecek bilgide açıkça “Geleneksel özelliği garanti edilmiş ürün adı tescil edildiğinde tüm Avrupa Birliğinde ürün üretilebilir.” şeklinde bir cümle karşımıza çıkmakta. Cümle irdelendiğinde,  “tüm AB sınırları içinde koruma sağlayan tescil” işlemi gerçekleştiğinde, tescile konu ürünün üretiminin tek bir coğrafi alan ile sınırlı tutulamayacağı ve AB içinde her yerde üretilebileceği sonucuna ulaşılmakta. Söylemeye gerek yok ama, tescile bağlı kalmak kaydıyla tabi…

Hazır AB üyesi bir ülkeden bahsetmişken, Kanunda öngörülen koruma modelinin temelinin AB’nin ilgili yasal düzenlemelerine dayandığını ancak onların doğrudan tercüme edilmesi suretiyle oluşturulmadığını, ülke ihtiyaçları ve mevcut durumun göz önünde bulundurularak kapsamının belirlendiğini belirtelim. Kanun çalışmasına ilk başladığımız 2002 yılında yürürlükte olan AB Tüzüğü önce 2006 ve ardından 2012 yılında değişmişti. Yani hâlihazırda yürürlükte olan 1151/2012 sayılı Tüzük,  süreç içinde incelemek zorunda kaldığımız üçüncü AB mevzuatı.

Kanunda “geleneksel ürün adı” olarak kullanılan kavram, daha önceki AB tüzüklerinde olduğu gibi 1151/2012 sayılı Tüzükte de “geleneksel özelliği garanti edilmiş” ad olarak Türkçe’ye çevrilebilen “traditional specialities guaranteed (TSG)” şeklinde kullanılmakta. Bu kavram, önceki yıllardaki kanun çalışmalarımızda “geleneksel özellikli ürün adı” olarak kullanılmıştı.

AB sadece kısıtlı bir gıda ile tarım ürünü grubu için TSG koruması sağlamakta. Ancak ülkemizde gıda ve tarım ürünlerinin yanısıra maden ve el sanatları ürünleri ile sanayi ürünlerinden Kanunda belirtilen şartları taşıyan ürünler de tescilden faydalanabilir. Tıpkı coğrafi işaretler gibi geleneksel ürün adı koruması da “hizmetler”i kapsamaz.

Geleneksel ürün adlarının tescili için yapılacak başvurunun inceleme, itiraz, tescil ve diğer işlemleri, coğrafi işaretler için kurulan sistem ile benzer nitelikte olduğundan tekrar etmeyeceğim. Ancak “neden?” sorularına ta en başından beri ısrarla maruz kaldığımız, hatta kimilerince “eksik bıraktığımızın, hata yaptığımızın” iddia edildiği “amblem” uygulaması bakımından coğrafi işaretlerle yolları ayrılıyor.

6769 sayılı Kanunun ikinci kitabıyla öngörülen amblem, özü itibarıyla, tescil edilen coğrafi işaretlerin ve geleneksel ürün adlarının “tescilli” olduğunu kamuoyuna anlatma amacı taşıyan Türk Patent ve Marka Kurumuna ait resmi bir “garanti markası” fonksiyonunda olacak. “Olacak” dedim, zira görsel olarak tasarımı henüz yapılmamış amblem, bir yıl sonra yürürlüğe girecek uygulamanın kahramanı olarak sahnedeki yerini alacak.

Amblem kullanımı coğrafi işaretler bakımından zorunlu, kullanılmaması halinde bile Kanunla belirlenmiş şartlara uymak gerek. Ancak geleneksel ürün adları bu noktada rotasını, “amblemsiz kullanımların Kanuna tabi olmayacağı” özgürlüğü sunan farklı bir limana kırıyor.

Geleneksel ürün adlarına tanınan bu istisna, bu özgürlük de neden? Uygulamada kaosa yol açmayacak mı? Madem biz bu modeli AB’den aldık, orda da bu özgürlük var mı? ….

Eminim şimdi siz değerli IPR Gezgini okuyucuları da bu ve benzeri birçok soruyu aklından geçirmeye çoktan başladı. 2002 yılından beri mevzuat çalışmalarının içinde kesintisiz biçimde yer alan biri olarak dilim döndüğünce ve tabi kişisel görüşlerimi de katmak suretiyle soruları cevaplamaya çalışayım.

Aslında belki de geleneksel ürün adlarının özgürlüğündeki en büyük payı, “geleneksel” kelimesinin sahip olduğu anlam ya da bizlerin bu kelimeyle birlikte kullandığımız mefhumlara hep daha fazlasını yükleme çabası. Galiba biz bu kelimeyi çok seviyoruz…

Örneğin her yıl gitmeyi alışkanlık edindiğimiz tatil beldelerini “geleneksel tatil yerimiz”, lise sıralarını paylaştığımız arkadaşlarımızla yıllar sonra gerçekleştirdiğimiz toplanmaları “geleneksel buluşmalarımız” şeklinde tanımlıyor ve onların “köklü” alışkanlıklar ve davranışlar olduğunu vurgulamaya çalışıyoruz.

Bir alanda yeni oluşturulan kavramları tanımlamak için bile “geleneksel” kelimesinden faydalanarak, yani bir anlamda mefhum-u muhalif kavramına sırtımızı dayayarak “geleneksel olmayan” diye başlayan bir tamlama kullanıveriyoruz. Buna en güzel örnek, hepimizin ziyadesiyle aşina olduğu “geleneksel olmayan markalar” kavramıdır.

Bugün marka sicilinde araştırma yaptığımızda karşımıza yüzlerce marka çıkıyor, içinde “geleneksel” kelimesi geçen. Muhtemelen piyasada yüzlerce tescilsiz marka daha aynı şekilde kullanılmaya devam ediyor. Burada bir parantez açarak geleneksel ürün adı tescilinin başta markalar ve coğrafi işaretler olmak üzere tesis edilmiş sınai mülkiyet haklarına halel getirmeyeceğinin Kanunla garanti altına alındığını söyleyeyim.

Gelişen teknolojiye dayalı olarak özellikleri standartlaştırılmış ürünler karşısında, kendine özgü karakter taşıyan ürünleri yaşatma adına gösterilen sivil inisiyatif çabaları, medya haberlerine konu edilirken bu ürünler genellikle “geleneksel” başlığı altında sınıflandırılıyor.

Kimi üreticiler piyasanın genel alışkanlıklarından ve güncellemelerinden uzak durup dedelerinden miras kalan ailevi üretim yöntemlerine sadık kalarak “aile gelenekleri”ni devam ettiriyor ve böylelikle biz tüketicilere kendilerine özgü nitelik taşıyan farklı alternatifler sunuyorlar.

Reçel seven okurlarımıza bir soru: üzerinde “ekstra geleneksel reçel” yazan bir reçel aldınız mı hiç? Belki farkında bile değilsiniz böyle bir ifadenin varlığından. Reklamların ve diğer türlü türlü tanıtım vasıtalarının birçoğunda sıklıkla gördüğümüz “geleneksel” kelimesi belki de size hiç ayırt edici gelmedi. Bir olasılık bu kelimeyi görünce ürünün “atalardan kalma yöntemlerle üretildiği”ni, yahut “doğal” olduğunu düşündünüz… Reçel kavanozuna geri dönecek olursam, “ekstra geleneksel reçel” ifadesinin kullanımı için meşru bir gerekçe var. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının görev alanında bulunan Reçel, Jöle, Marmelat ve Tatlandırılmış Kestane Püresi Tebliğinde bu tanım bulunuyor. Bu Tebliğde, belki de şaşıracaksınız ama “reçel”, “ekstra reçel”, “geleneksel reçel” ve “ekstra geleneksel reçel” tanımları var. Asıl konumuzdan fazlaca uzaklaşmamak adına “geleneksel reçel” ile “ekstra geleneksel reçel” arasındaki “yasal” farkın kısaca “içerdikleri meyvenin bütün/parçalı olmaları ile meyve oranlarındaki fark” olduğunu, geçmişe dair bir iz taşımadığını belirteyim.

Konu multidisipliner bir alan olan “sınai mülkiyet”in camiası için bile ziyadesiyle giriftse, henüz bu tür tartışmaların içine girmemiş, sadece günlük ihtiyacını karşılamak üzere pazarda dolaşan tüketici için kim bilir nasıldır?

Özetle tüketicide “Acaba burada kullanılan ‘geleneksel’ kelimesi neyi anlatıyor?”, üreticide ise “Bu kelimeyi kullanırsam karşıma hangi kanun çıkar, hangi yaptırımlarla karşı karşıya kalırım?” endişelerine gebe bir tablo çıkıyor karşımıza.

Temel olarak yukarıda kişisel yaklaşımlarımla açıklamaya çalıştığım argümanlar göz önünde bulundurularak tüketici, üretici, ilgili kamu kurumları ve hatta yargı nezdinde oluşabilecek karmaşanın asgari düzeyde tutulabilmesi amacıyla “geleneksel ürün adının amblemsiz kullanımının Kanuna tabi olmayacağı” yönünde bir düzenleme öngörüldü. Sanırım bu noktada, 6769 sayılı Kanunun diğer yasal düzenlemelerle piyasaya getirilen kuralları ortadan kaldırır mahiyette olmadığını, sadece ürün çeşitlendirme konusunda bir alternatif sunmakta olduğu yorumunu yapabilirim. Bazı yabancı kaynaklı yazılarda, TSG’nin bir nevi “pazarlama standardı” (marketing standard) olduğu ancak daha güçlü bir koruma sağladığı yorumları da bulunmakta.

Konunun AB ile ilgili kısmına gelecek olursak, 1151/2012 sayılı AB Tüzüğüne göre TSG koruması için de amblemin kullanılması gerekli. Ancak bir önceki 509/2006 sayılı Tüzükten miras bir hüküm var ki, bu hüküm kaynaklı istisnai bir uygulama 1151/2012’ye göre 04.01.2023 tarihine kadar geçerli.

Konunun gittikçe heyecanlı bir hal aldığını umarak 509/2006 sayılı Tüzüğün 13 üncü maddesine yöneliyorum. Bu madde ve maddede atıfta bulunulan diğer maddeler uyarınca TSG tescili için başvuru yapılırken “tescile konu isme rezervasyon koyma ve koymama” şeklinde iki seçenek vardı. Yani başvuru yapan eğer isme rezervasyon koymaz ise, bu ismi taşımasına rağmen tescilde belirtilen özelliklerden farklı özelliklere sahip başka/benzer ürünlerin de AB piyasasında bulunmasına engel yoktu. Bu durumda da, yani tescildeki özellikleri taşımayan üründe TSG kısaltması ve/veya buna ilişkin amblem kullanılmayabilirdi. Ayrıca böyle bir tasarruf hakkı sadece başvuru yapanda yoktu. Başvurunun yayınlanmasına karşı yapılacak itirazda eğer “başvuruda belirtilen özelliklerden farklı özelliklere sahip aynı isimli ürünlerin AB pazarında meşru, bilinen ve ekonomik değere sahip olduğu” iddiası ileri sürülür de kanıtlanırsa, tescil işlemi “rezervasyonsuz” olarak gerçekleşmekteydi.

1151/2012 sayılı Tüzüğün “geçiş dönemi” hükmü olan 25 inci maddesine göre, önceki Tüzük uyarınca rezervasyonlu olarak tescil edilmiş TSG’ler otomatik olarak korunmaya devam edecek. Ancak rezervasyonsuz TSG’lerin rezervasyonlu hale dönüştürülebilmesi için 26 ncı madde uyarınca basitleştirilmiş bir prosedüre tabi tutulmak kaydıyla 04.01.2016 tarihine kadar ulusal ofisi nezdinde talepte bulunulması gerekiyordu. Rezervasyonsuz olarak tescil edilmiş TSG’leri üzerinde taşıyan ürünler ise 04.01.2023 tarihine kadar AB piyasasında bulunabilecekler. AB Komisyonu, diğer birçok hükümde olduğu gibi geçiş dönemi hükmü için de ortaya çıkabilecek sorunların giderilmesi amacıyla yasal düzenleme yapma yetkisine sahip. Dolayısıyla muhtemel sorunlara karşı alınabilecek tedbirler de şu an için muamma.

Rezervasyonsuz TSG’ye örnek, AB nezdinde 1998 yılında tescil edilmiş olan ve sanırım hepimizin gayet iyi bildiği İtalyan “mozzarella” peyniridir.

Bazı yabancı kaynaklı yazılarda, “mozzarella”nın İtalya dışında birçok AB üyesi ülkede üretildiği ve bu sebeple 1151/2012 sayılı Tüzüğe uygun şartlara kavuşması amacıyla yapılabilecek bir başvuru hakkında yapılacak itiraz karşısında şansının fazla olmadığı, ayrıca TSG kurallarına uygunluk için harcanacak idari masrafların genellikle tescilin sağladığı ekonomik faydadan daha fazla olduğundan bahisle, İtalya’nın isme rezervasyon koyma konusunda istekli davranıp davranmayacağının da belirsiz olduğu ifade edilmekte.

Mozzarella farklı bir açıdan da bizim için örnek teşkil ediyor. Benim de zevkle tükettiğim, İtalya’nın esas olarak orta-güney kesiminde yer alan bir bölgede manda sütü ile yapılan “Mozzarella di Buffalo Campana”, menşe adı olarak 1996 yılında tescil edilmiş ve kanaatimce bilinirliği oldukça yüksek bir coğrafi işaret. TSG tescili bu tescilden iki yıl sonra yapıldığına göre, belki de bu güçlü coğrafi işarete zarar vermemek amacıyla isme rezervasyon konulmadı ya da başka ülkelerde de aynı isimde benzer nitelikli peynir üretimi yapıldığı düşünüldü, kim bilir?

Konuyu, bilhassa amblem uygulamasıyla birlikte pekiştirmek amacıyla görsel örnek vermek istiyorum. Aşağıdaki peynir ambalajlarından soldaki “Mozzarella di Buffalo Campana”nın “menşe adı koruması”nı gösterir amblemini, sağdaki ise “mozzarella” peynirinin “geleneksel özellik taşıdığını garanti etmek” üzere kullanılan TSG amblemini taşımakta.

Soldaki sarı kırmızı amblem, AB’nin “korunan menşe adı” (Protected Designation of Origin) amblemidir.

   

Sağda yer alan sarı lacivert amblem, AB’nin “korunan TSG” (Protected Traditional Specialities Guaranteed) amblemidir.

 

AB’nin TSG’lere verdiği önem, AB Sınai Mülkiyet Ofisi (EUIPO) tarafından uygulanmakta olan yeni marka tüzüğünde de yerini almış durumda. Mart 2016 tarihinde yürürlüğe giren yeni Tüzüğün 7(1)(l) hükmü uyarınca, tescilli TSG’ler de marka tescilinde mutlak red nedenleri arasında sayılıyor. 6769 sayılı Kanunda bu konuda açıkça bir hüküm yer almasa da, başvuruları inceleyen uzman arkadaşlarım özellikle 5(1)(c) hükmü uyarınca gereken kararı vereceklerdir, eminim.

Ayırdığınız zamana değmiş olması dileğiyle…

Gonca Ilıcalı

Sınai Mülkiyet Uzmanı

gilicali12@gmail.com

Nisan 2017

Coğrafi İşaretin Toprak, Tarih ve İnsanla İlişkisi

 

Bu yazıda tanımlardan hareket ederek coğrafi işaretin toprak, tarih ve insanla ilişkisini özellikle AB’den örnekler vererek irdelemeye çalışacağım.  

Coğrafi işaretin; “belirgin bir niteliği, ünü veya diğer özellikleri itibariyle kökenin bulunduğu bir yöre, alan, bölge veya ülke ile özdeşleşmiş bir ürünü gösteren işaret” olduğunu hatırlayalım ve hemen analize başlayalım. Bir coğrafi işaretin varlığı öncelikle, “idari sınır” kavramından bağımsız olarak sınırları çizilebilen/belirlenebilen bir “toprak” parçasına bağlı; ikinci olarak bu “toprak” ile özdeşleşmiş bir “ürün”e. Ürünün toprak ile özdeşleşebilmesi için aralarında bir bağ kurulmalı. Bu bağın kurulabilmesi için de bir “süreç” bulunmalı.

Kısa analizimizle elde ettiğimiz “toprak” faktörü içinde iklim, flora ve faunanın etkisi var elbette. Bir “toprak” ile bir “ürün”ün özdeşleşmesi zaman alır, bir “tarihsel geçmiş” gerektirir. “Beşeri” faktör de bu yapbozu tamamlayacak eksik parçamız. Coğrafi işarete ilişkin tanımlarda yer verilen ürünün “üretilmesi, işlenmesi veya diğer işlemler”, şüphesiz ki beşeri faaliyet olmaksızın gerçekleşemez.  

“Tescil edilebilirlik”te ispat vasıtası olarak vazife gören “yöreyle (toprakla) özdeşleşme”, “beşeri faktör” ve “tarihsel geçmiş” hususlarına örnek bir AB tescilini inceleyelim.

 “Cantuccini Toscani’’/“Cantucci Toscani” (http://eur-lex.europa.eu/legal-content/EN/TXT/PDF/?uri=CELEX:52015XC0811(01)&from=FR) İtalya kaynaklı bir mahreç işareti. Tescile konu ürün “bisküvi” (fırıncılık mamulü) olup, coğrafi sınır İtalya’daki Toskana (Tuscany) Bölgesi.

* Ürüne ayırt edici özellik veren malzemelerin Toskana geleneklerine uygun biçimde üretildiği; bisküvi yapım tekniğinin Toskana geleneğinin çok önemli bir parçası olduğu; özellikle geleneksel tatil/bayram ve festivaller için bu ürünün yoğun talep gördüğü başta olmak üzere birçok detay verilmiş.

* Bölgede birçok tarihi dönemlerden beri çok sayıda artisanal pasta üreticisinin bulunduğu; 19. yüzyılda tarihçi Ferri’nin ürün tarifnamesine dair yazısı, yazar Giuseppe Pitre’nin ünlü Toskana Hikâyelerinde bu ürünlere yer vermesi, 1907 yılında Hoepli tarafından yazılan yazı vb birçok yayın vesilesiyle bölge dışında tanınır hale gelmesi; başta 1962 tarihli olmak üzere birçok İtalyanca sözlükte yer alması; benzer şekilde “Larousse Online” gibi diğer çokdilli kaynaklarda “tipik Toskana bisküvisi” olarak geçmesi sayesinde ürünün Dünyaca bilinir olduğu; tüm bunların neticesinde ise internet bloglarında, yemek tariflerinde, turist rehberlerinde yer alması başta olmak üzere birçok detay verilmiş.

AB örneğinden anlaşılacağı üzere; Toskana Bölgesinde üretilen bisküvilerin “malzeme ve yapım tekniği” ürünün kaynaklandığı bölgeye bağlıdır, “o coğrafi bölgenin geleneği”ni taşımaktadır.

“Ürün ile tarihsel geçmiş” bağını ispatlar nitelikteki bilgiler; yaklaşık yüzyıl öncesine dayanan ve o dönemin tarihçilerinin kalemine konu olan, Toskana Bölgesine ait ünlü hikâyelerde geçen, “Toskana Bölgesine ait olduğu” belirtilerek Dünya çapında yaygın biçimde kullanılan çokdilli sözlüklerde yer bulan nitelikteki bilgilerdir.

Bir başka AB örneği ise Almanya kaynaklı bir mahreç işareti. Simit benzeri bir çeşit fırıncılık ürünü olan ve Türkçe “Bavyera Bretzeli” şeklinde adlandırabileceğim “Bayerische Breze / Bayerische Brezn / Bayerische Brez’n / Bayerische Brezel” (http://eur-lex.europa.eu/LexUriServ/LexUriServ.do?uri=OJ:C:2013:262:0013:0015:EN:PDF ) AB veritabanından edindiğim bilgilerin özeti, ürünün görsel örneğinin hemen altında yer almaktadır:

* Alkali çözeltiyle hazırlanan geleneksel bir hamurişi ürün (lye pastry) olup şekli, dua sırasında kenetlenmiş kolları simgeler. Üzerine genellikle kalın tuz ya da susam, kabak veya ayçiçeği çekirdeği yahut peynir serpilir.

* Doğrudan tüketime hazır halde pişmiş veya dondurulmuş hamur şeklinde satılır.

* Coğrafi sınırı Bavyera (Bavaria)’dır.

* Bretzel ürünü, köken olarak özellikle manastırlarda akşam yemeğiyle birlikte servis yapılan Roma halka ekmeğinden gelir. Ancak şekil olarak Bavyera’daki kendine özgü olduğu Suabiya (Swabian) bretzeli ile mukayese edilerek açıklanmış.  

* Mahreç işareti olması nedeniyle Bavyera’da gerçekleşmesi gereken üretim aşamaları: nihai ürün olarak doğrudan tüketime hazır olan ürünün “tüm üretim aşamaları”; dondurulmuş hamur olarak satılan ürünlerin ise “hamurun hazırlanması, şekil verilmesi, alkali çözeltiye tabi tutulması, üzerine kalın tuz ya da yukarıda belirtilen diğer malzemelerin serpildikten sonra dondurularak yarı mamul şekilde satışa hazırlanması”dır.

* Ürünün Bavyera’daki tarihsel geçmişinin 19. yüzyıla dayandığı; uluslararası üne sahip olduğu; bu ünü özellikle Münih Bira Festivali (Munich Octoberfest) sayesinde kazandığı; Bavyera Gıda, Tarım ve Ormancılık Bakanlığı kayıtlarında “geleneksel yerel” ürün olarak yer aldığı belirtilmekte.

Bu örneğimizde de yine ürünün coğrafi sınır ile uzun bir tarihsel geçmişe sahip olduğu; uluslararası alanda sahip olduğu ünü, sanırım bizlerin de bildiği Munich Octoberfest sayesinde kazandığı; Bavyera’nın resmi kurumları nezdindeki “geleneksel yerel” ürün olarak kaydının da ürünü bu bölgeye özgü kıldığı aşikar.

Bu arada dikkatinizi çekti mi? Seçmiş olduğum AB tescillerinin her ikisinde de “geleneksel” kelimesi kullanılmakta. AB’nin 1151/2012 sayılı Tüzüğündeki ne menşe adı ne de mahreç işareti tanımlarında “geleneksel” ifadesi yer almıyor, bizim 6769 sayılı Kanunumuzda da yer almadığı gibi. “Madem durum böyle, peki AB tescillerindeki anlatımlarda ‘geleneksel’ kelimesi neden kullanılmış?” diye merak eden okurumuz elbette olmuştur.

Türk Dil Kurumu kayıtlarında “gelenek; bir toplumda, bir toplulukta eskiden kalmış olmaları dolayısıyla saygın tutulup kuşaktan kuşağa iletilen, yaptırım gücü olan kültürel kalıntılar, alışkanlıklar, bilgi, töre ve davranışlar”; “toplum; aynı toprak parçası üzerinde bir arada yaşayan ve temel çıkarlarını sağlamak için iş birliği yapan insanların tümü” olarak tanımlanmakta. Bu durumda “gelenek”, “aynı toprak parçası” üzerinde yaşayan insanlar tarafından yaşatılıyor. Felsefi derinliğe girmeden geleneklerin toplumla birlikte yer değiştirebilme, dolayısıyla başka bir coğrafyaya göç edebilme özelliği olduğunu söyleyebilirim. Ancak incelediğimiz örneklerde tescile konu ürünlerde “geleneksellik” vurgusu yapılan hususların hep ürünün kaynaklandığı coğrafi sınıra atıfta bulunduğu, dolayısıyla “ürün ile coğrafi sınır” bağını kuvvetlendirir nitelikte olduğunu ifade edeyim.

Yazımı, Aşık Veysel’in, coğrafi işaretlere çok uygun olduğunu düşündüğüm “Kara Toprak” şiirinin bazı mısralarıyla sonlandırıyorum.

Koyun verdi kuzu verdi süt verdi

Yemek verdi ekmek verdi et verdi

Kazma ile döğmeyince kıt verdi

Benim sadık yârim kara topraktır

Karnın yardım kazmayınan belinen

Yüzün yırttım tırnağınan elinen

Yine beni karşıladı gülünen

Benim sadık yârim kara topraktır

Ayırdığınız zamana değmiş olması dileğiyle…

Gonca Ilıcalı

Sınai Mülkiyet Uzmanı

gilicali12@gmail.com

Nisan 2017

 

Coğrafi İşareti Daha İyi Anlamak

 

Ülkemizdeki temeli 1995 yılında 555 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameyle atılan,   2002 yılından itibaren büyük özverilerle yürütülen mevzuat çalışmaları neticesinde 10 Ocak 2017 tarihinde yürürlüğe giren 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanununun ikinci kitabıyla da daha güçlü bir zeminde yoluna devam edecek olan “coğrafi işaret” koruması bu yazının konusunu oluşturmaktadır.

Kanun ile revize edilen coğrafi işaret sistemi, temelini Avrupa Birliğinin ilgili yasal düzenlemelerinden alıyor. Kanun çalışmasına ilk başladığımız 2002 yılında yürürlükte olan AB Tüzüğü önce 2006 ve ardından 2012 yılında değişmişti. Yani hâlihazırda yürürlükte olan 1151/2012 sayılı Tüzük,  süreç içinde incelemek zorunda kaldığımız üçüncü AB mevzuatı.

Kanunumuzun temeli AB düzenlemelerine dayansa da, bu düzenlemelere AB açısından uyum zorunluluğu bulunmuyor. Ayrıca AB yasal düzenlemelerinin doğrudan tercüme edilmesi suretiyle de oluşturulmadı; ülke ihtiyaçları ve mevcut durum göz önünde bulundurularak revizyon yapıldı. Bu duruma en somut örnek tescil edilen coğrafi işaretin tescil ettirene inhisari hak sağlamadığı,  coğrafi işaretlerin lisans, devir, intikal, haciz ve benzeri hukuki işlemlere konu olamayacağı ve teminat olarak gösterilemeyeceği hususlarının açıkça Kanunla garantiye alınmasıdır.

Ülkemizdeki coğrafi işaret koruması AB’ninkinden daha geniş bir ürün yelpazesine hitap ediyor. Gıda, tarım, maden ve el sanatları ürünleri ile sanayi ürünlerinden Kanunda belirtilen şartları taşıyan ürünler için geçerli. Bazen sorularıyla karşılaşıyoruz, tescile konu edilen somut bir ürün olmalı. Bu kapsamda belirli yörelere mahsus halkoyunları, ninniler, türküler vb. unsurlar bu korumadan faydalanamıyor.

Üretici grupları; ürünün tek üreticisi varsa bu durumun ispatlanması halinde söz konusu üretici; ürünle ilgili kamu yararına çalışan veya üyelerinin ekonomik çıkarlarını koruyan dernekler, vakıflar, kooperatifler; konu ve coğrafi bölgeyle ilgili kamu kuruluşları ve kamu niteliğindeki meslek kuruluşları tescil amacıyla coğrafi işaret başvurusu yapabilir.

Coğrafi işaret tescili bize neyi anlatmalı?

Ürüne katma değer veren ve bölgesel kalkınma aracı olarak kabul edilen “coğrafi işaretler”in tescili; tescile konu olan bir “ürün çeşidi”nin nerede üretileceğine ilişkin sınırlayıcı bir kararın göstergesi olmadığı gibi bu ürünün “en çok nerede üretiği”nin ya da “en kaliteli olarak nerede üretildiği”nin tespiti de değildir.

Eğer “ürün çeşidi”nin nerede üretileceğine ilişkin sınırlayıcı bir kararı gösterseydi, Kayseri Pastırması ile Afyon Pastırmasından sadece biri tescil edilirdi ama her ikisi de tescilli.

Eğer ürünün “en çok nerede üretildiği”nin bir tespiti olsaydı, tescil işlemi adeta bir envanter çıkarma yarışına dönerdi.

Eğer ürünün “en kaliteli olarak nerede üretildiği”nin tespiti olsaydı; önce “kalite” ile neyin kastedildiği açıklanırdı, ardından sadece belirli bir zaman dilimi ile sınırlandırılarak herbir ürün çeşidi için yarışmalar düzenlenerek sadece galip gelenlere ödülü, yani tescil belgesi verilirdi. Bu arada coğrafi işaretlerin uluslararası alanda da “kalite göstergesi” olarak kabul edildiği gerçeğini inkâr etmiyorum. Niyetim sadece coğrafi işaretler için kullanılan “kalite” kavramının “ürünün kaynaklandığı coğrafi alandan almış olduğu özelliklere”, diğer bir deyişle “ayırt edici özelliklere” işaret ettiğini vurgulamaya çalışmak.

Kanuna göre belirgin bir niteliği, ünü veya diğer özellikleri itibariyle kökenin bulunduğu bir yöre, alan, bölge veya ülke ile özdeşleşmiş bir ürünü gösteren işarettir “coğrafi işaret”. Bu tanımdan hareketle, bir coğrafi işaretin varlığından söz edebilmek için öncelikle “coğrafi sınırları belirlenmiş bir alan”, yani “toprak” ve bu alana ait doğal ve beşeri unsurlardan kaynaklanan bir “ürün” olmalı. Eğer ürünün üretimi, işlenmesi ve diğer işlemleri “tamamen” söz konusu alanda gerçekleşiyorsa, bu durumda olan coğrafi işaretlere “menşe adı” denir. Menşe adı söz konusu olduğunda ürünler, “tüm veya esas nitelikleri”ni kaynaklandığı coğrafi alandan alır.

Ürünün üretimi, işlenmesi ve diğer işlemlerinden “en az bir tanesi” bu alanda gerçekleşiyorsa, bu durumda olan coğrafi işaretlere de “mahreç işareti” adı verilir. Mahreç işareti söz konusu olduğunda ürünler, “belirgin bir niteliği, ünü veya diğer özellikleri”ni kaynaklandığı coğrafi alandan alır.

Adı üstünde “coğrafi” işaretler, coğrafi bir yer adı ihtiva eder. Ancak mevzuatta belirtilen diğer koşulları sağlaması halinde geleneksel olarak kullanılan, günlük dilde yerleşmiş ve coğrafi bir yer adı içermeyen “adlar”ın da menşe adı veya mahreç işareti olması mümkün. Bu istisna, 555 sayılı KHK ile sadece menşe adlarına sağlanıyordu.

Bu tanımlar anlaşılmadan tescille sağlanan koruma sisteminin murat edilen düzeye çıkarılması mümkün olamayacağından, özellikle mahreç işareti kavramını kişisel görüşlerimle birlikte ve AB’den örnek vererek anlatmaya çalışacağım.

AB’nin gıda ve tarım ürünlerine yönelik coğrafi işaret korumasını sağlayan 1151/2012 sayılı Tüzüğünde mahreç işareti (geographical indication) tanımı yapılırken kullanılan ifade “üretim aşamalarından en az birinin belirlenen coğrafi alanda gerçekleşmesi”dir. Tüzüğe göre “üretim aşaması”; “üretim, işleme veya hazırlama” olmak üzere üç başlıkta toplanıyor ve bu başlıklar gıda ve tarım ürünleri açısından uygun görünüyor. Gerek 555 sayılı KHK gerekse 6769 sayılı Kanunda ise AB’ninkinden farklı olarak “üretim, işleme ve diğer işlemler” başlıkları mevcut. Ülkemizdeki tescil edilebilir ürün yelpazesinin genişliği dikkate alındığında, farklı ürün türlerinin ait oldukları sektörlerde kullanılan terimlerin farklılaşacağı da aşikârdır. Ancak mahreç işaretine konu bütün ürün çeşitleri için “belirtilen özelliklere bağlı kalmak kaydıyla her yerde üretilebilir” şeklinde bir “genelleme” yapmanın, Kanunda öngörülen “üretim, işleme ve diğer işlemler” aşamalarından sadece birine işaret etmesi nedeniyle eksik kaldığı, hatta insanları “mahreç işaretinin yeterli bir koruma sağlamadığı, bilakis ürünü her yerde üretilebilir kıldığı” yönünde yersiz bir endişeye sürüklediği kanısındayım. Kimi zaman bu endişe, “ülkesellik prensibi”nin kanatları altına sığınılarak giderilmeye çalışılabiliyor. Oysa hepimizin bildiği gibi “ülkesellik prensibi; bir ülkede tescil edilmiş sınai mülkiyet hakkına sadece bu ülke sınırları içinde koruma sağlanması”, yani bir ülkede gerçeklemiş tescilin başka bir ülkede hükmünün bulunmamasıdır ve ürünlerin üretim yerini belirlemesi gibi bir vazifesi yoktur.

Peki öyleyse mahreç işareti tanımındaki “ürünün üretimi, işlenmesi ve diğer işlemleri”nden kastın ne olduğu ve bu üç başlık altında sıralanan hususlardan “en az bir tanesinin belirlenen coğrafi alanda gerçekleşmesi” muamması nasıl çözülecek?

Hemen tatlı bir örnekle açıklamaya çalışayım.

Tadı damağımızda kalan “Antep Baklavası”, Türkiye’den AB’ye yapılan ilk coğrafi işaret başvurusu ve yoğun bir çabanın eseri olarak AB’de gerçekleşen ilk mahreç işareti tescilimiz. Tescile konu ürün “baklava” -izahtan vareste- şuruplu bir tatlı.

AB’nin gıda ve tarım ürünlerini kapsayan coğrafi işaretlerine ilişkin DOOR (http://ec.europa.eu/agriculture/quality/door/list.html?&recordStart=0&filter.dossierNumber=&filter.comboName=&filterMin.milestone__mask=&filterMin.milestone=&filterMax.milestone__mask=&filterMax.milestone=&filter.country=&filter.category=&filter.type=&filter.status=)  veritabanındaki “Antep Baklavası/Gaziantep Baklavası”nın tescil bilgilerinde özetle aşağıdaki bilgiler yer almakta.

* Yufkalarla yapılan, yufkalar arasına irmik kreması ve Antep Fıstığı sürülen ve şurupla tatlandırılan bir tatlı.

* “Belirlenmiş coğrafi alan”  Gaziantep ili.

* “Belirlenmiş coğrafi alan” ile ürün arasındaki bağ “Antep’in yoğun bir fıstık üretim merkezi olması; Antep Fıstığı kullanılarak yapılan ürünlerin üretimi ve tüketiminin yüzyıllardır Antep’te yapılması; baklava hamurunun yapımı, yufkaların açılması, tepsiye dizilmesi, yufkaların arasına Antep Fıstığı ile -kuru baklava değilse- irmik kremasının sürülmesi, sadeyağ ile yağlanması, özel baklava dilimi şeklinde kesilmesi, pişirilmesi ve şuruplanması aşamalarının hepsinin büyük ustalık yeteneği gerektirmesi nedeniyle Antep Baklavası/Gaziantep Baklavasının hazırlanması ve pişirilmesinin ‘bu coğrafi alanda’ yetişmiş ustalar tarafından yapılması”.

* Mahreç işareti olarak “belirlenmiş coğrafi alan”da gerçekleşmesi gereken “üretim aşaması” ise “hamurun hazırlanması, baklavanın yapılması ve pişirilmesi”.

* Dilimleme, ambalajlama vb hususlara ilişkin özel kuralların anlatıldığı kısımda Türkçe olarak “Isıtarak servis yapınız.” ifadesi ve hemen yanında bunun İngilizce karşılığı bulunmakta.

Tüm bunları birlikte değerlendirdiğimizde “Antep Baklavası/Gaziantep Baklavası”nın AB sicilinde belirtilen özellikleri taşıması için “üretimde kullanılan Antep Fıstığının o bölgeden elde edilmesi” ve “hamurunun hazırlanması, yufkalarının açılması, baklava yapılması ve pişirilmesi” Antep’te gerçekleşmelidir. Ancak buraya kadar gerçekleşen işlemler, nihai ürünümüz olan “şuruplu baklava”yı elde etmeyi sağlamamakta, dikkatinizi çekeyim. Zaten nihai hale gelmiş olsaydı AB Komisyonu bu başvuruyu “mahreç işareti” değil de “menşe adı” (designation of origin) olarak tescil ederdi değil mi?

Buraya kadar olan açıklamalarımız, ustasının elinden çıkarak ambalaja giren ürünün “nihai ürün olmadığı”nı açıkça ortaya koyuyor.

Evet büyük bir ustalık becerisi neticesinde “pişmiş baklavalar” bu aşamadan sonra Antep ilinden yola çıkabilir, hatta ülke sınırını aşıp tescilin gerçekleştiği AB’nin kapısından içeri girerek mesela Almanya’daki marketlerin raflarında yerini alabilir. Kendisine Türkiye’den sunulan bu yeni alternafi denemek isteyen bir AB vatandaşı da coğrafi işaretli ürünü satın alıp evine gider. Üzerindeki bilgileri okuyarak talimatları tek tek takip eder.  Ambalajından çıkardığı pişmiş baklavayı fırınında ısıtır, sıcakken üzerine şurup döker ve yemeğe hazır hale getirip  afiyetle yer. Bu durumda tescile konu ürünümüz olan baklavaya son işlem, Almanya’daki tüketicisi tarafından uygulanmakta.

Şimdi mahreç işareti tanımını ve Antep Baklavası/Gaziantep Baklavası gerçek örneğimizi birleştirerek özetleyeyim. Tanımda bulunan “ürünün üretimi, işlenmesi ve diğer işlemleri”nden hangisi belirlenen coğrafi alanda gerçekleşiyor? Doğru cevap tüm üretim, yani şuruplama aşaması dâhil tüm süreç değil. “Baklava ürünün hamurunun hazırlanması, yufkalarının açılarak tepsiye dizilmesi, yufkaların arasına Antep Fıstığı ile -kuru baklava değilse- irmik kremasının sürülmesi, sade yağ ile yağlanması, baklava dilimleri şeklinde kesilmesi ve pişirilmesi” şeklinde sıralanan işlemler Antep’te gerçekleşiyor. Nihai ürün haline gelmesi için gereken son dokunuş, yani son işlem olan “ısıtılarak şuruplandırılması” ise herhangi bir coğrafi alanda gerçekleşebiliyor.

Yukarıdaki tanımlara uyan menşe adı ve mahreç işaretinin tescil sisteminde “domino etkisi” var olduğunu söyleyebilirim.  Yine “Antep Baklavası” coğrafi işaret tescilini örnek olarak ele alırsak ve ilk domino taşına “Antep’te baklava üretiliyor mu?” sorusunu görev olarak yüklersek, cevabın olumlu olması halinde bu ilk taş devrilerek ikinci taşı harekete geçirir.

Antep’te üretilen baklava diğer yerlerde üretilenlerden ‘farklı’ mı?” sorusunu taşıyan ikinci taşın da olumlu cevap almasının ardından sırasıyla “Bu ‘farklılık’ Antep’in doğal ve beşeri unsurlarından mı kaynaklanıyor?”, “Bu, sürdürülebilir ve denetlenebilir bir ‘farklılık’ mı?” görevlerini taşıyan taşların vazifelerini başarıyla tamamlaması halinde “Antep Baklavası Coğrafi İşaret Tescili” gerçekleşir.

Ancak sadece “Antep’te baklava üretiliyor mu?” sorusunun cevabının olumlu olması, diğer taşlar yerine konulmaksızın coğrafi işaret tescilinin gerçekleşmesini sağlamayacaktır. Burada önemli olan, bu zincirdeki hiçbir halkanın eksik olmamasıdır.

Gonca Ilıcalı

Sınai Mülkiyet Uzmanı

gilicali12@gmail.com

Nisan 2017