Etiket: osman umut karaca

İkinci Yargı Paketi’nin, Teklif’ten Kanun’a Daralan Kapsamıyla SMK’ye Etkileri

“İkinci Yargı Paketi” olarak adlandırılan, 22.07.2020 tarihli ve 7251 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun (7251 sayılı Kanun), 28.07.2020 tarihli ve 31199 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

7251 sayılı Kanun’da, 12.01.2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) birçok maddesinin değiştirilmesi, tüketici uyuşmazlıklarının dava şartı arabuluculuk kapsamına alınması gibi hukuk yargılamasını önemli ölçüde etkileyecek değişiklikler yer almaktadır.

7251 sayılı Kanun m.61 hükmü ile 22.12.2016 tarihli ve 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nun (SMK) “Görevli[1] ve yetkili[2] mahkeme” başlıklı m.156 hükmünde birtakım değişiklikler yapılmıştır. Söz konusu maddenin gerekçesinde, madde metnindeki ifadelerden farklı olarak “Bu düzenlemeler, Kanunda belirtilen dava ve işlere tüm yurtta uzman hâkimler tarafından bakılmasına hizmet edecektir.” ifadesine yer verilmiştir.

7251 sayılı Kanun’un, 20.03.2020 tarihinde 103 sayı ile TBMM Başkanlığına sunulan Teklif metninde, SMK m.156 hükmünün tamamının değiştiren daha geniş kapsamlı değişiklikler öngörülmekteydi.[3] Ancak 7251 sayılı Kanun incelendiğinde, SMK m.156 hükmünün büyük oranda önceki hâliyle varlığını sürdürdüğü, yalnız birinci fıkrada değişiklik yapıldığı tespit edilmektedir. 7251 sayılı Kanun m.61 hükmü ile SMK m.156 hükmünde yapılan değişikliğe ilişkin karşılaştırma tablosu aşağıda yer almaktadır:


7251 sayılı Kanun m.61 hükmünün, fikrî ve sınai haklar hukuk ve ceza yargılamasında, görevli ve yetkili mahkemenin belirlenmesi aşamasında, sınırlı bir etkisi olacaktır. Adalet Bakanlığının önerisi üzerine Hâkimler ve Savcılar Kurulunun (HSK) alacağı karara göre; fikrî ve sınai haklar hukuk ve ceza mahkemeleri ile bu mahkemelerin bulunmadığı yerlerde asliye hukuk ve asliye ceza mahkemelerinin yargı çevresi, il veya ilçe sınırları ile bağlı kalınmaksızın belirlenebilecektir. 7251 sayılı Kanun m.61 hükmünün gerekçesi dikkate alındığında, HSK tarafından yapılacak belirleme neticesinde; il merkezlerinde yer alan belirtilen nitelikteki mahkemelerin yargı çevresinin, o ilin idari sınırlarını kapsayacağı, bu değişiklik ile fikrî ve sınai haklar alanına ilişkin hukuk ve ceza uyuşmazlıklarına, yalnız illerdeki merkez adliyelerde yer alan mahkemelerce bakılacağı, bu uygulama ile fikrî ve sınai haklar mahkemesi olmayan yerlerde, mahkemelerin yargı çevresi genişletilmesi yoluyla fiili bir ihtisaslaşmanın sağlanacağı değerlendirilmektedir. Örneğin; mevcut uygulamada Alanya Mahkemesinin yetkili olduğu fikrî ve sınai haklara ilişkin hukuk ve ceza uyuşmazlıkları bakımından, Antalya Mahkemesi yetkili hâle gelecektir. 

Osman Umut KARACA

Temmuz 2020

osmanumutkaraca@hotmail.com

[1] Sınai mülkiyet haklarına ilişkin hukuk yargılamasında görev kurallarını incelediğimiz yazı için bkz. https://iprgezgini.org/2019/11/25/sinai-mulkiyet-haklarina-iliskin-hukuk-uyusmazliklarinda-gorevli-mahkeme/ (28.07.2020).

[2] Sınai mülkiyet haklarına ilişkin hukuk yargılamasında yetki kurallarını incelediğimiz yazı için bkz. https://iprgezgini.org/2020/03/03/sinai-mulkiyet-haklarina-iliskin-hukuk-uyusmazliklarinda-yetkili-mahkeme/ (28.07.2020).

[3] Kanun Teklifi m.61 hükmünün ayrıntılı incelemesi için bkz. https://iprgezgini.org/2020/03/20/ikinci-yargi-paketinden-smk-degisikligi-cikti/ (28.07.2020)

* Yazının başlangıcında yer alan TBMM Genel Kurul Salonu görseli https://www.aa.com.tr/tr/politika/tbmmde-bu-hafta/1603616 (28.07.2020) uzantılı internet sayfasından alınmıştır.

Dava Şartı Olan Arabuluculuk: Sınai Mülkiyet Gündeminde Bana Yeniden Yer Açın

6.12.2018 tarihli ve 7155 sayılı Abonelik Sözleşmesinden Kaynaklanan Para Alacaklarına İlişkin Takibin Başlatılması Usulü Hakkında Kanun’un, ticari uyuşmazlıklarda arabuluculuğa ilişkin m.20 ve m.21 hükümlerinin 1.1.2019 tarihinde yürürlüğe girmesi ile dava açılmadan önce arabulucuya başvurulmuş olması bir kısım sınai mülkiyet uyuşmazlıkları bakımından da dava şartı hâline gelmişti. Sınai mülkiyet haklarına ilişkin uyuşmazlıklarla sınırlı olmak üzere dava şartı arabuluculuğa ilişkin söylenecek her şey söylendi, müessesenin olumlu ve olumsuz yanları ile ortaya çıkaracağı muhtemel sorunlar değerlendirildi diye düşünürken, karşılaştığımız yargı kararları, konunun aslında hâlâ belirsizlikler içerdiğini ve güncelliğini koruduğunu ortaya koymaktadır. Bu yazının konusu da Haziran ayında verilen benzer nitelikte bir Yargıtay kararıdır.

Marka hakkına tecavüz nedeniyle; tecavüzün tespiti, önlenmesi, durdurulması, el konulan ürünlerin imhası, davacının ticaret unvanından tecavüz teşkil ettiği iddia edilen ibarenin çıkarılması, marka hakkına tecavüz oluşturduğu iddia edilen unsurlar içeren Instagram[1] hesabının kullanımının durdurulması, davalılar adına yapılan marka tescil başvurusunun üçüncü kişilere devrinin önlenmesine dair ihtiyati tedbir kararı verilmesi ile maddi ve manevi tazminat ve maddi tazminatın hesabına esas olmak üzere lisans bedelinin tespitine karar verilmesinin talep edildiği bir davada, ilk derece mahkemesi tarafından; 14.2.2011 tarihli ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu (TTK) m.5/A hükmüne göre konusu bir miktar alacak ve tazminat olan davalar yönünden arabuluculuğa başvurulmasının dava şartı olduğu, somut olayda davacının, diğer taleplerinin yanında maddi ve manevi tazminat taleplerinin de bulunduğu ve tazminat taleplerinin zorunlu arabuluculuğa tabi olduğu, davacının diğer talepleri de aynı iddiadan kaynaklandığından uyuşmazlığın bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiği, dava şartı olan arabuluculuk süresinin işletilmemiş olduğu gerekçeleriyle davanın; 14.2.2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) m.115/2 ve 7.6.2012 tarihli ve 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu (HUAK) m.18/A hükmü gereğince usulden reddine karar verilmiştir. Anılan karara karşı yapılan istinaf başvurusu esastan reddedilmiştir.

Bölge adliye mahkemesinin esastan ret kararına karşı yapılan temyiz başvurusu üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesi tarafından yapılan incelemede; somut olayda HMK m.110 hükmünde düzenlenen davaların yığılmasının söz konusu olduğu, konusu bir miktar paranın ödenmesi olan tazminat taleplerine ilişkin davalar, dava şartı olan arabuluculuğa tabi olsa da ticaret unvanının terkini, markaya tecavüzün tespiti ve menine ilişkin davaların, konusu bir miktar paranın ödenmesi olan bir alacak ya da tazminat davası olmadığından dava şartı arabuluculuğa tabi olmadığı, bu durumda dava şartı olan arabuluculuk kapsamında yer almayan bir taleple birlikte ileri sürülen tazminat talebinin de arabuluculuk dava şartına tabi olmayacağı, bu nedenle işin esasına girilerek, tarafların iddia ve savunmalarının değerlendirilmesi ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken davanın usulden reddine karar verilmesinin doğru görülmediği ifade edilerek, 10.6.2020 tarihli ve E.2019/4851, K.2020/2732 sayılı karar ile ilk derece mahkemesi kararına karşı yapılan istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin kararın bozularak kaldırılmasına karar verilmiştir. [2]

Somut uyuşmazlıkta ilk derece mahkemesi, bölge adliye mahkemesi ve Yargıtay 11. Hukuk Dairesi tarafından verilen her üç karar da hatalıdır.[3] Sınai mülkiyet hakkı tecavüze uğrayan hak sahibinin ileri sürebileceği talepler, 22.12.2016 tarihli ve 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu (SMK) m.149 hükmünde düzenlenmiştir. Söz konusu talepler, birbirinden bağımsız nitelikte asli taleplerdir ve ayrı ayrı dava konusu yapılabilmektedir. Bu talepler arasında SMK m.149/1,ç hükmünde düzenlenen maddi ve manevi zararın tazmini de yer almaktadır. TTK m.5/A hükmüne göre; TTK m.4 hükmünde ve diğer kanunlarda belirtilen ticari davalardan, konusu bir miktar paranın ödenmesi olan alacak ve tazminat talepleri hakkında dava açılmadan önce arabulucuya başvurulmuş olması dava şartıdır. TTK m.4/1,d hükmüne göre tarafların tacir olup olmadıklarına bakılmaksızın; fikrî mülkiyet hukukuna dair mevzuatta öngörülen hususlardan doğan hukuk davaları ve çekişmesiz yargı işleri, ticari dava ve ticari nitelikte çekişmesiz yargı işi sayılır. Bu noktada SMK m.149/1,ç hükmünde düzenlenen sınai mülkiyet hakkına tecavüz nedeniyle ileri sürülecek maddi ve/veya manevi tazminat taleplerinin dava şartı arabuluculuk kapsamında yer aldığı konusunda bir tereddüt bulunmamaktadır. Nitekim incelemekte olduğumuz davada verilen kararların tamamında da belirtilen konuda benzer yönde bir görüş birliği söz konusudur.

İncelemekte olduğumuz kararların hukuka aykırı yönleri, davaların yığılması ya da objektif dava birleşmesinin koşullarına değil, sonuçlarına ilişkin hatalı değerlendirmelerde ve bu hatalı değerlendirmeler sonucu verilen kararlarda karşımıza çıkmaktadır. Davaların yığılması HMK m.110 hükmünde düzenlenmiştir. Anılan hükme göre; davacı, aynı davalıya karşı olan, birbirinden bağımsız birden fazla asli talebini, aynı dava dilekçesinde ileri sürebilir. Bunun için, birlikte dava edilen taleplerin tamamının aynı yargı çeşidi içinde yer alması ve taleplerin tümü bakımından ortak yetkili bir mahkemenin bulunması şarttır. HMK m.110 hükmüne göre; davaların yığılmasının söz konusu olabilmesi için aşağıdaki koşulların varlığı gerekmektedir:[4]

  • Davacının aynı davalıya karşı ileri sürebileceği birden fazla talep olmalıdır.
  • Talepler arasında aslilik – ferîlik ilişkisi kurulmamış olmalıdır.
  • Birlikte ileri sürülen taleplerin tümü aynı yargı çeşidi içinde yer almalıdır.
  • Taleplerin tümü bakımından geçerlilik taşıyan bir ortak yetkili mahkeme bulunmalıdır.

Davaların yığılmasının, HMK m.110 hükmünde düzenlenen koşulları incelendiğinde, sınai mülkiyet hakkı tecavüze uğrayan hak sahibinin, SMK m.149 hükmünde düzenlenen birden çok asli talebini, davaların yığılması kapsamında aynı davada ileri sürebilmesinin mümkün olduğu sonucuna varılmaktadır. Gerçekten incelemekte olduğumuz davada verilen kararlarda da bu taleplerin asli nitelikte olduğu, aynı davada davaların yığılması kapsamında ileri sürülebileceği ifade edilmiştir.

Davaların yığılmasında taleplerin tümü birbirinden bağımsız, eşdeğer ve aynı derecede öneme sahiptir. Her bir talep farklı edimlerin gerçekleştirilmesine yöneliktir. Bu yapıda, görünüşte tek dava ve tek hüküm olsa da aslında talep sayısı kadar dava ve hüküm vardır. Her bir talep için vakıaların ayrı ayrı belirtilmesi, ispat edilmesi davacı bakımından bir zorunlulukken; taleplerin tümü hakkında ayrı ayrı karar verilmesi ve bunların hüküm fıkrasında gösterilmesi de mahkeme bakımından bir zorunluluktur. Bu bağlamda dava şartları da her bir talep bakımından ayrı ayrı belirlenmelidir.[5]

Somut uyuşmazlıkta, yalnız tazminat talepleri bakımından dava şartı olan, dava açılmadan önce arabulucuya başvurulmuş olması; gerek ilk derece mahkemesi ve bölge adliye mahkemesi gerekse Yargıtay 11. Hukuk Dairesi bakımından, diğer asli talepleri de kapsayacak şekilde bir bütün olarak ele alınmıştır. İlk derece mahkemesi ve bölge adliye mahkemesi; dava şartı olan arabuluculuğa başvurulmamış olmasını, dava şartı arabuluculuğa tabi olmayan taleplere de teşmil ettirerek, iradelerini tüm talepler bakımından davanın reddedilmesi şeklinde ortaya koyarken, Yargıtay 11. Hukuk Dairesi ise dava açılmadan önce arabulucuya başvurulmasının dava şartı olmadığı taleplere ilişkin hukuki durumu, dava şartı arabuluculuk kapsamındaki tazminat taleplerine teşmil ettirerek, diğer taleplerle birlikte ileri sürülen tazminat talepleri bakımından dava açılmadan önce arabulucuya başvurulmasının dava şartı olmadığına hükmetmiştir. Her iki değerlendirme de davaların yığılması müessesesinin hüküm ve sonuçlarına aykırılık oluşturmaktadır. Zira her bir asli talep bakımından dava şartları ayrı ayrı değerlendirilmelidir.                

Sınai mülkiyet haklarına tecavüz hâlinde, maddi ve/veya manevi tazminat talepleri ile dava şartı arabuluculuğa tabi olmayan diğer taleplerden biri ya da birkaçının aynı davada ileri sürülmesi ve dava açılmadan önce tazminat talepleri bakımından arabulucuya başvurulmamış ya da başvurulmuş olsa bile arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılamadığına ilişkin son tutanağın aslının veya arabulucu tarafından onaylanmış bir örneğinin dava dilekçesine eklenmemiş olması hâlinde; HUAK m.18/A/2 hükmüne göre; mahkemece davacıya, son tutanağın bir haftalık kesin süre içinde mahkemeye sunulması gerektiği, aksi takdirde davanın usulden reddedileceği ihtarını içeren davetiye gönderilmesi, verilen kesin süre içinde eksikliğin giderilmemesi hâlinde, dava dilekçesi karşı tarafa tebliğe çıkarılmaksızın, tazminat talepleri yönünden HMK m.167 hükmüne göre davanın tefrik edilmesi, tefrik edilen bu davanın usulden reddine karar verilmesi ve dava şartı arabuluculuğa tabi olmayan talepler yönünden davanın görülmesine devam edilmesi gerekmektedir. Somut uyuşmazlıkta, ilk derece mahkemesi tarafından verilen davanın reddi ile bu karara karşı yapılan istinaf başvurusunu esastan reddeden bölge adliye mahkemesi kararlarında olduğu gibi, dava şartı arabuluculuğa tabi talepler bakımından bu şartın yerine getirilmemesi nedeniyle davanın, diğer talepleri de kapsayacak şekilde külliyen reddedilmesi, diğer talepler bakımından kanunda öngörülmemiş bir dava şartının fiilen uygulanması sonucunu doğuracağı için hukuka aykırıdır. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin vermiş olduğu kararın gerekçesinde ifade edildiği gibi, dava şartı arabuluculuk kapsamında yer almayan asli taleplerle birlikte, dava şartı arabuluculuğa tabi bir başka asli talebin aynı davada ileri sürülmesi hâlinde, dava açılmadan önce arabulucuya başvurulmasının dava şartı olduğu talep bakımından, söz konusu dava şartının aranmayacağı yönündeki değerlendirmeler ve bu değerlendirmelere neticesinde verilen karar ise TTK m.5/A, HMK m.114/2, HMK m.115, HMK m.167,  HUAK m.18/A hükümlerine aykırıdır.

Osman Umut KARACA

Temmuz 2020

osmanumutkaraca@hotmail.com


[1] Instagram, Instagram, LLC adına tescilli bir markadır.

[2] Karar için bkz; Dinç İ., https://www.linkedin.com/posts/dr-ilhan-din%C3%A7-801949164_yarg%C4%B1tay-11-hd-10062020-48512732-activity-6684079335009214464-b1Kc/, Pınar H., https://twitter.com/hamdipinar/status/1278442646814457857, (02.07.2020);

[3] Sınai mülkiyet haklarına ilişkin uyuşmazlıklar bakımından dava şartı olan arabuluculuğun etkilerine ilişkin ayrıntılı bilgi için bkz; Dava Şartı Olan Arabuluculuk Kapsamındaki Sınai Mülkiyet Uyuşmazlıkları, Ankara Barosu Fikrî Mülkiyet ve Rekabet Hukuku Dergisi, Yıl 20, Cilt 21, Sayı 2019/1, s.47-57, ,http://www.ankarabarosu.org.tr/siteler/ankarabarosu/frmmakale/2019-1/2.pdf, (02.07.2020).

[4] Pekcanıtez H. / Atalay O. / Özekes M., Medenî Usul Hukuku, 14. Baskı, Ankara 2013, s.478.

[5] Pekcanıtez H. / Atalay O. / Özekes M., s.477.

*Kapakta yer alan fotoğraf, https://www.aa.com.tr/tr uzantılı web sayfasından alınmıştır. (2 Temmuz 2020)

Durma Sürelerinin Uzatılmasının Uygulamaya Etkileri ve Uzayan Durma Sürelerinin Hesaplanma Yöntemine İlişkin Güncel Değerlendirmeler

Yaklaşık bir ay önce 26 Mart 2020 tarihli ve 31080 sayılı 1. Mükerrer Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren, 25 Mart 2020 tarihli ve 7226 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un (Kanun) Geçici Madde 1 hükmü ile maddi hukuka, takip ve usul hukukuna ilişkin süreler, 13 Mart 2020 ila 30 Nisan 2020 arasında durdurulmuştu.[1]

Kanun Geçici Madde 1/1 hükmünde, salgının devam etmesi hâlinde Cumhurbaşkanı’nın durma süresini altı ayı geçmemek üzere bir kez uzatabileceği ve bu döneme ilişkin kapsamı daraltabileceği de düzenlenmişti. Cumhurbaşkanı, 30 Nisan 2020 tarihli ve 31114 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren, 29 Nisan 2020 tarihli ve 2480 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı (Karar) ile Kanun’da kendisine verilen yetkiyi kullanarak; durma sürelerini 15 Haziran 2020’ye kadar (bu tarih dâhil) uzatmıştır. Cumhurbaşkanı, sürelerin uzatılmasına ilişkin yetkisini kullanırken, 4 Ocak 2002 tarihli ve 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nda öngörülen zorunlu idari başvuru yoluna ilişkin süreleri kapsam dışında bırakmış,  bunun dışında durdurulan sürelerin kapsamında herhangi bir değişikliğe gitmemiştir.

Karar’da dikkat çeken hususlardan biri; durma sürelerinin 15 Haziran 2020’ye uzatılmasının, “salgın hastalığın yayılma tehlikesinin daha önce ortadan kalkması hâlinde yeniden değerlendirilmek üzere” kaydına bağlanmasıdır. Adalet Bakanlığı bünyesinde gerçekleştirilen Yedinci Koronavirüs Koordinasyon Toplantısı sonrasında Adalet Bakanı tarafından yapılan açıklamada da “… virüs tedbirlerine uymakla ortaya çıkacak olumlu tabloya göre Cumhurbaşkanı’nın 15 Haziran’dan önce de bu tedbirleri kaldırmasının mümkün olduğu …” ifade edilmiştir.[2] Cumhurbaşkanı’nın, durma sürelerinin 15 Haziran 2020 tarihinden önce sona ereceğine ilişkin yeni bir karar almaması veya durma sürelerinin uzatılması Cumhurbaşkanı’na tanınan bir seferlik yetki olduğu için, durma sürelerinin uzatılmasına ilişkin bir kez daha kanun düzeyinde bir düzenleme yapılmaması durumunda, duran süreler, 16 Haziran 2020 tarihi itibarıyla işlemeye başlayacaktır.

Kanun’un yürürlüğe girmesiyle birlikte; sınai mülkiyet mevzuatından yer alan süreli işlemlere ilişkin tüm sürelerin de Kanun’da durması öngörülen sürelerin kapsamında yer aldığı, Türk Patent ve Marka Kurumu (TÜRKPATENT) tarafından, 27 Mart 2020 tarihinde yapılan resmî ilan ile duyurulmuştu.[3] Önceki yazılarımızda, Kanun’un Geçici Madde 1 hükmü ile sınai mülkiyet hukuku bakımından doğuracağı sonuçları değerlendirmiştik.[4] Karar’da, sınai mülkiyet mevzuatında öngörülen süreleri kapsam dışında bırakan herhangi bir hüküm bulunmadığı için, söz konusu değerlendirmelerimiz geçerliliğini korumaktadır. Bunun yanında;  Kanun Geçici Madde 1/4 hükmüne göre; durma süresince duruşmaların ve müzakerelerin ertelenmesi de dâhil olmak üzere, alınması gereken diğer tüm tedbirler ile buna ilişkin usul ve esasları; Yargıtay ve Danıştay bakımından ilgili Başkanlar Kurulu, ilk derece adli ve idari yargı mercileri ile bölge adliye ve bölge idare mahkemeleri bakımından Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK), adalet hizmetleri bakımından ise Adalet Bakanlığı belirleyecektir. HSK, 30 Mart 2020 tarihli ve “COVID-19 Kapsamında İlave Tedbirler” konulu yazısı ile tutuklu (yasal zorunluluk nedeniyle sadece tutukluluğun değerlendirilmesi yönünden) ve acil işler, dava zamanaşımı yakın olan soruşturma ve kovuşturma dosyaları, yürütmenin durdurulması istemleri ile ivedi sayılacak diğer iş ve işlemler haricindeki ilk derece adli ve idari yargı mercileri ile bölge adliye ve bölge idare mahkemelerine ait duruşma, müzakere ve keşiflerin 30 Nisan 2020 (bu tarih dâhil) tarihine kadar ertelenmesine karar vermişti. HSK tarafından yeni bir karar alınmaması durumunda 4 Mayıs 2020 tarihi itibarıyla duruşmalar görülmeye başlanacaktır. Yazının kaleme alındığı tarih ve saat itibarıyla[5] HSK’nin belirtilen konuya ilişkin almış olduğu herhangi bir karar bulunmamaktadır. Ancak; Yedinci Koronavirüs Koordinasyon Toplantısı sonrasında Adalet Bakanı tarafından Twitter[6] üzerinden yapılan açıklamada, HSK’nin, uzatılan durma süreleriyle uyumlu olacak şekilde duruşma, müzakere ve keşiflerin de ertelenmesine ilişkin karar alacağı belirtilmiştir.[7]

Kanun’da duracağı belirtilen sürelerin hesaplanması konusunda tereddüt yaşanabileceği ihtimali göz önünde bulundurularak kaleme aldığımız önceki tarihli yazımızın[8], sürelerin duracağı tarihlerin değişmesi nedeniyle güncellenmesi gerekliliği ortaya çıkmıştır. Sürelere ilişkin bundan sonraki değerlendirmelerimiz, niteliği itibarıyla, yalnız sınai mülkiyet mevzuatında öngörülenler için değil; Kanun’da duracağı belirtilen sürelerin tamamına yönelik olacaktır. Takip hukukuna ilişkin olanlar bir kenara bırakılacak olursa, Kanun kapsamında kalan süreler, 13 Mart 2020 ila 15 Haziran 2020 arasındaki 95 günlük süre boyunca duracaktır. Konunun daha net ifade edilebilmesi amacıyla yazının bundan sonraki kısmı maddeler hâlinde devam edecektir.

  • 13 Mart 2020 tarihi itibariyle, bitimine on beş gün veya daha az kalmış süreler bakımından yeni sona erme tarihi, 30 Haziran 2020 olacaktır. Örneğin; 20 Mart 2020 tarihinde sona erecek bir süre, 30 Haziran 2020 tarihinde sona erecektir. Belirtmek gerekir Kanun kapsamında kalan süreler bakımından en erken sona erme tarihi 30 Haziran 2020’dir.
  • 13 Mart 2020 tarihi itibariye, bitimine on altı gün veya daha fazla kalmış ve en geç 15 Haziran 2020 tarihinde sona erecek süreler bakımından, yeni sona erme tarihi; 13 Mart 2020 tarihi itibariye sürenin sona ermesine kaç gün kadıysa, bu sürenin, 16 Haziran 2020’den başlatılarak hesaplanması yöntemiyle belirlenecektir. Örneğin; 30 Mart 2020 tarihinde sona erecek bir sürenin yeni sona erme tarihi; 13 Mart 2020 ila 30 Mart 2020 arasındaki 18 günlük sürenin 16 Haziran 2020 tarihinden itibaren hesaplanması suretiyle 3 Temmuz 2020 olarak belirlenecektir.
  • Başlangıcı, 13 Mart 2020 ila 15 Haziran 2020 tarihi arasında herhangi bir tarihe denk gelen süreler, 16 Haziran 2020 tarihinden itibaren işlemeye başlayacaktır. Örneğin; başlangıcı 10 Nisan 2020 tarihi olan bir aylık sürenin, başlangıç tarihi 16 Haziran 2020 tarihi olarak kabul edilecek ve bu süre 16 Temmuz 2020 tarihinde sona erecektir.
  • Başlangıcı 13 Mart 2020 tarihinden önceki bir tarihe, bitimi ise 15 Haziran 2020 tarihinden sonraki bir tarihe denk gelen sürelerin son günü, düzenlemeden önceki son güne 95 gün eklenmesi suretiyle belirlenecektir. Örneğin; başlangıcı 1 Mart 2020, bitimi 19 Haziran 2020 olan bir sürenin, yeni düzenlemeye göre son günü, 22 Eylül 2020 olarak belirlenecektir.
  • Yeni düzenlemeye göre hesaplanacak sürelerin son gününün, adli tatile ya da herhangi bir resmî tatil gününe denk gelmesi durumunda, süreler, adli tatil veya resmî tatil nedeniyle bir kez daha uzayacaktır. Ancak belirtmek gerekir ki adli tatil sebebiyle uzayacak süreler yalnız yargılama hukukuna ilişkin olanlardır. Yukarıdaki örneği, son gün hafta sonuna gelecek şekilde güncelleyerek söz konusu durumu resmî tatiller bakımından somutlaştırabiliriz. Başlangıcı 1 Mart 2020, bitimi 17 Haziran 2020 olan bir sürenin, yeni düzenlemeye göre son günü, 20 Eylül 2020 olarak belirlenecektir. Ancak, 20 Eylül 2020 tarihi resmî tatil günü olan Pazar gününe denk geldiği için sürenin son günü, bir kez daha uzayacak ve 21 Eylül 2020 olarak belirlenecektir.  Yukarıdaki örneği, son gün adli tatile denk gelecek şekilde güncelleyerek söz konusu durumu adli tatil bakımından da somutlaştırabiliriz.  Başlangıcı 1 Mart 2020, bitimi 17 Nisan 2020 olan sürenin, yeni düzenlemeye göre son günü, 21 Temmuz 2020 olarak belirlenecektir. Ancak 12 Ocak 2011 tarihli ve 6100 tarihli Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) m.102 hükmüne göre; adli tatil, her yıl 20 temmuzda başlamakta ve 31 ağustosta sona ermektedir. HMK m.104/1 hükmüne göre; adli tatile tabi olan dava ve işlerde, sürelerin bitmesi tatil zamanına rastlarsa, bu süreler ayrıca bir karara gerek olmaksızın adli tatilin bittiği günden itibaren bir hafta uzatılmaktadır. Örneğimize dönecek olursak, yeni düzenlemeye göre son günü, adli tatilin başlangıcı olan 21 Temmuz 2020’ye denk gelen sürenin son günü, bir kez daha uzayacak ve 8 Eylül 2020 olarak belirlenecektir.

Osman Umut KARACA

Nisan 2020

osmanumutkaraca@hotmail.com


[1] Bkz. https://www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/1.5.7226.pdf, (27 Nisan 2020).

[2] Bkz. http://www.basin.adalet.gov.tr/Etkinlik/adalet-bakani-abdulhamit-gul-baskanliginda-koronavirus-koordinasyon-toplantisinin-yedincisi-yapildi, (29 Nisan 2020)

[3] Bkz. https://www.turkpatent.gov.tr/TURKPATENT/allAnouncement/anouncementDetail?newsId=1239, (27 Nisan 2020).

[4] Konuya ilişkin önceki tarihli değerlendirmelerimiz için Bkz. https://iprgezgini.org/2020/03/25/son-dakika-beklenen-haber-geldi-sureler-durdu/, (27 Nisan 2020).

[5] 30 Nisan 2020 / 00.57

[6] Twitter, Twitter Inc. adına tescilli bir markadır.

[7] Bkz. https://twitter.com/adalet_bakanlik/status/1255092628607176705?s=20, (29 Nisan 2020)

[8] Bkz. https://iprgezgini.org/2020/03/27/surelerin-durmasina-iliskin-duzenleme-kapsaminda-sure-hesabina-iliskin-degerlendirmeler/, (27 Nisan 2020)

* Kapak görseli https://thegmatblogger.in/2015/04/17/how-is-the-gmat-score-calculated/, uzantılı internet sayfasından alınmıştır. (30 Nisan 2020) .

SON DAKİKA: BEKLENEN HABER GELDİ, SÜRELER DURDU

Zamanı durdurmak mümkün olmasa da zamanın akışı içinde kendisine sonuç bağlanan ya da anlam yüklenen bölümleri esnetmek veya tamamen ortandan kaldırmak mümkün. Tarihin önemli bir dönemine tanıklık ettiğimiz şu günlerde ise sürelerin esnetilmesine belki de hiç olmadığımız kadar ihtiyaç duymaktayız. Sürelere ilişkin belirtilen ihtiyacın, en azından bir kısmını karşılayacak haber, günün ilk dakikalarında, Twitter [1] aracılığıyla geldi. Adalet Bakanı Abdülhamit GÜL’ün paylaşımından[2], yalnız yargılamalara ilişkin sürelerin durdurulduğu ön bilgisiyle incelemeye başladığımız düzenlemenin kapsamının, yargılamalara ilişkin sürelerle sınırlı olmadığı kanaati oluşmuştur. Gerçekten, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunun (TBMM) 24.03.2020 tarihli 27. Dönem 3. Yasama Yılı 72. Birleşiminde görüşülmeye başlanan, 2/2633 esas ve 196 sıra sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi’ne (Kanun Teklifi) aşağıda yer alan[3] önergeyle eklenen Geçici Madde 1 hükmünde, yargılamaya ilişkin sürelerin yanında, zorunlu idari başvuru süreleri ile bir hakkın doğumuna, kullanımına veya sona ermesine ilişkin tüm sürelerin durdurulması öngörülmüştür. Nitekim Önergeye konu Geçici Madde 1 Hükmünün Gerekçesinde yer alan “Birinci fıkrayla, maddi hukuk, usul hukuku ve takip hukukuna ilişkin süreler ile takip hukukuna ilişkin işlemlerin durması hüküm altına alınmaktadır.” ifadeleri de bu tespitleri doğrulamıştır. Önergenin kabul edilmesinin ardından, Kanun Teklifi, 72. Birleşiminin saat 23.44’te başlayan Altıncı Oturumunda oylanmış ve Kanun Teklifi kabul edilerek, 25.03.2020 tarihli ve 7226 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun (Kanun) hâlini almıştır.

Kanun’un Geçici Madde 1 hükmünü incelerken, düzenlemenin, sınai mülkiyet hukuku bakımından ne gibi sonuçlar ortaya çıkarabileceğine ilişkin tespitlerimi sizlerle paylaşmak istedim. Yürürlüğe girmesi durumunda Kanun’un, sınai mülkiyet hukuku bakımından aşağıdaki sonuçları doğuracağı değerlendirilmektedir. Belirtmek gerekir ki bu değerlendirmeler, kişisel kanaatimiz olup hiçbir yönüyle kurumsal nitelik taşımamaktadır. Zira düzenlemenin kapsamı konusunda, yalnız sınai mülkiyet hukukuna ilişkin değil, diğer maddi hukuk alanları bakımından da bir kısım tereddütler yaşandığı bilinmektedir.

  • Sınai mülkiyet haklarının tescil süreci ile  bu hakların tescili sonrasında Kurum nezdinde yürütülecek işlemler bakımından, Kurum tarafından verilmiş ya da mevzuatta öngörülmüş olmasına bakılmaksızın, bir işlem yapması için başvuru sahibine tanınan süreler duracaktır.
  • Sınai mülkiyet haklarının tescil süreci ile bu hakların tescili sonrasında Kurum nezdinde yürütülecek işlemler bakımından, Kurum tarafından verilmiş ya da mevzuatta öngörülmüş olmasına bakılmaksızın, mevcut ya da müstakbel itiraz sahipleri ile üçüncü kişilere, bir işlem yapması için tanınan süreler duracaktır.
  • Sınai mülkiyet haklarının yenilenmesine ilişkin süreler duracaktır.
  • Tescilli sınai mülkiyet haklarının devamını sağlayan periyodik ödemelere ilişkin süreler duracaktır.
  • Sınai mülkiyet haklarının kullanılmamasının yaptırıma bağlandığı durumlar bakımından, kullanıma ilişkin süreler duracaktır.
  • Tescilli markalar bakımından sessiz kalma yoluyla hak kaybına ilişkin beş yıllık süre duracaktır.
  • Rüçhan haklarına ilişkin süreler duracaktır.
  • Sınai mülkiyet hakkı sona erse dahi hak sahibinin belli bir süre daha kullanabileceği haklara ilişkin söz konusu süreler duracaktır.
  • Sınai mülkiyet mevzuatında, uyulmaması hâlinde bir hakkın kaybına neden olabilecek diğer tüm süreler duracaktır.
  • Sınai mülkiyet haklarına ilişkin, Kurum kararlarının iptali de dâhil olmak üzere, hukuk davaları bakımından; dava açma süreleri, dava şartı olan arabuluculuğa ilişkin süreler ile hâkim tarafından verilen ya da mevzuatta öngörülen, ihtiyati tedbiri tamamlayıcı işlemlere ilişkin olanlar hariç olmak üzere, yargılamaya ilişkin tüm süreler duracaktır.
  • Marka hakkına tecavüz nedeniyle yürütülen ceza soruşturması ya da kovuşturması bakımından, suç ve cezalara ilişkin zamanaşımı süreleri hariç, hâkim veya savcı tarafından verilen yahut mevzuatta öngörülen süreler duracaktır.
  • Sınai mülkiyet haklarına ilişkin hukuk ve ceza yargılamaları bakımından; durma süresince duruşmaların ve müzakerelerin ertelenmesi de dâhil olmak üzere, alınması gereken diğer tüm tedbirler ile buna ilişkin usul ve esasları; Yargıtay ve Danıştay bakımından ilgili Başkanlar Kurulu, ilk derece adli ve idari yargı mercileri ile bölge adliye ve bölge idare mahkemeleri bakımından Hâkimler ve Savcılar Kurulu, adalet hizmetleri bakımından ise Adalet Bakanlığı belirleyecektir.
  • Durma süresinin başlangıç tarihi 13.03.2020 olarak belirlenmiştir. (Bu tarih dâhil.)
  • Durma süresinin bitiş tarihi 30.04.2020 olarak belirlenmiştir. (Bu tarih dâhil.) Ancak, durma süresinin başladığı tarih itibariyle, bitimine on beş gün veya daha az kalmış süreler, durma süresinin sona erdiği günü takip eden günden başlamak üzere on beş gün uzayacaktır. Bu nitelikteki süreler bakımından sürenin sona erme tarihi 15.05.2020 olacaktır. (Bu tarih dâhil.)
  • Salgının devam etmesi hâlinde Cumhurbaşkanı, durma süresini altı ayı geçmemek üzere bir kez uzatabilecek ve bu döneme ilişkin kapsamı daraltabilecektir.

Osman Umut Karaca

Mart 2020

osmanumutkaraca@hotmail.com


[1] Twitter, Twitter Inc. adına tescilli bir markadır.

[2] Bkz. https://twitter.com/abdulhamitgul/status/1242565506407829507, (25.03.2020).

[3] Bkz. https://www.tbmm.gov.tr/tutanak/donem27/yil3/ham/b07201h.htm, (25.03.2020).

* Başlangıçta yer alan “pause(duraklatma)” işareti görseli, https://www.chip.com.tr/galeri/semboller-anlama-geliyor_1829_6.html, (25.03.2020), uzantılı internet adresinden alınmıştır.

İKİNCİ YARGI PAKETİ’NDEN SMK DEĞİŞİKLİĞİ ÇIKTI

“İkinci Yargı Paketi” olarak adlandırılan, Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi (Kanun Teklifi), Adalet ve Kalkınma Partisi Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Grup Başkanlığı tarafından, 20.03.2020 tarihinde 103 sayı ile TBMM Başkanlığına sunulmuş, anılan Kanun Teklifi, aynı tarihte 2/2735 sayı ile Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonuna sevk edilmiştir.[1]

Kanun Teklifi’nde 12.01.2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) birçok maddesinin değiştirilmesi, tüketici uyuşmazlıklarının dava şartı arabuluculuk kapsamına alınması gibi hukuk yargılamasını önemli ölçüde etkileyecek değişiklikler yer almaktadır.

Kanun Teklifi Çerçeve m.61 hükmü ile 22.12.2016 tarihli ve 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nun “Görevli[2] ve yetkili[3] mahkeme” başlıklı m.156 hükmünde de önemli değişiklikler yapılması öngörülmektedir. Söz konusu maddenin gerekçesinde, madde metnindeki ifadelerden farklı olarak “Bu düzenlemeler, Kanunda belirtilen dava ve işlere tüm yurtta uzman hâkimler tarafından bakılmasına hizmet edecektir.” ifadesine yer verilmiştir.

Kanun Teklifi Çerçeve m.61 hükmü uyarınca yapılması öngörülen değişikliklere ilişkin karşılaştırma tablosu aşağıda yer almaktadır:

Kanun Teklifi’nin mevcut hâliyle kabul edilerek Kanunlaşmasının, fikrî ve sınai haklar hukuk ve ceza yargılamasında, görevli ve yetkili mahkemenin belirlenmesi aşamasında aşağıdaki sonuçları doğuracağı değerlendirilmektedir:

  • Adalet Bakanlığının önerisi üzerine Hâkimler ve Savcılar Kurulunun (HSK) alacağı karara göre; fikrî ve sınai haklar hukuk ve ceza mahkemeleri ile bu mahkemelerin bulunmadığı yerlerde asliye hukuk ve asliye ceza mahkemelerinin yargı çevresi, il veya ilçe sınırları ile bağlı kalınmaksızın belirlenebilecektir. Kanun Teklifi Çerçeve m.61 hükmünün gerekçesi dikkate alındığında, HSK tarafından yapılacak belirleme neticesinde; il merkezlerinde yer alan belirtilen nitelikteki mahkemelerin yargı çevresinin, o ilin idari sınırlarını kapsayacağı değerlendirilmektedir. Bu değişiklik ile fikrî ve sınai haklar alanına ilişkin hukuk ve ceza uyuşmazlıklarına, yalnız illerdeki merkez adliyelerde yer alan mahkemelerce bakılacağı değerlendirilmektedir. Örneğin; mevcut uygulamada Alanya Mahkemesinin yetkili olduğu fikrî ve sınai haklara ilişkin hukuk ve ceza uyuşmazlıkları bakımından, Antalya Mahkemesi yetkili hâle gelecektir. 
  • Ankara Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi; Türk Patent ve Marka Kurumunun (TÜRKPATENT), SMK’ye göre almış olduğu kararlara karşı açılacak davaların tamamı bakımından değil; 06.11.2003 tarihli ve 5000 sayılı Patent ve Marka Vekilliği ile Bazı Düzenlemeler Hakkında Kanun (5000 sayılı Kanun) m.15/C/3 hükmüne göre; yalnız Yeniden İnceleme ve Değerlendirme Dairesinin (YİDD) almış olduğu ve Kurumun nihai kararı niteliğinde olan kararlara karşı açılacak davalar bakımından görevli ve yetkili olacaktır.
  • TÜRKPATENT’in YİDD tarafından alınan nihai kararlar dışında SMK’ye göre almış olduğu diğer kararlar ve SMK dışındaki sair mevzuata göre almış olduğu kararlara karşı açılacak davalar ile TÜRKPATENT’in kararlarından zarar gören üçüncü kişilerin TÜRKPATENT aleyhine açacakları davalarda görevli ve yetkili mahkeme, davanın niteliği dikkate alınarak HMK’nin veya 06.01.1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun (İYUK) yetkiye ve göreve ilişkin hükümlerine göre belirlenecektir.
  • Sınai mülkiyet hakkı sahibi tarafından, üçüncü kişiler aleyhine açılacak hukuk davalarında yetkili mahkeme, HMK’nin yetkiye ilişkin hükümlerine göre belirlenecektir. Bu değişiklik ile sınai mülkiyet hakkı sahibinin, kendi hakkına dayanarak açacağı hükümsüzlük davalarını, kendi yerleşim yerinde açabilme imkanı ortadan kaldırılmaktadır. Bununla birlikte sınai mülkiyet hakkına tecavüz nedeniyle açılacak hukuk davaları bakımından, tecavüz fiili aynı zamanda haksız fiili olduğu için, HMK m.16 hükmü uyarınca; haksız fiilin işlendiği veya zararın meydana geldiği yahut gelme ihtimalinin bulunduğu yerdeki ya da zarar gören sınai mülkiyet hakkı sahibinin yerleşim yerindeki mahkemeler yetkili mahkeme olmaya devam edecektir.
  • Davacının Türkiye’de yerleşim yerinin bulunmaması hâlinde yetkili mahkeme, HMK’nin yetkiye ilişkin hükümlerine göre belirlenecektir. Belirtmek gerekir ki yetkili mahkemenin belirlenmesinde davacının esas alındığı SMK’deki düzenlemeler ilga edileceği için bu değişikliğin pratik bir sonucu olmayacaktır.
  • Üçüncü kişilerce sınai mülkiyet hakkı sahibine karşı açılacak davalara ilişkin yetki kuralları ile bu davalar bakımından davalı sınai mülkiyet hakkı sahibinin Türkiye’de yerleşim yerinin bulunmaması ihtimalinde yetkili mahkemenin belirlenmesinde HMK’nin yetkiye ilişkin hükümleri uygulama alanı bulacaktır.
  • Kanun Teklifi’nde herhangi bir geçiş hükmü bulunmamaktadır. Teklifin Kanunlaşması sonrası HSK’nin alacağı kararda da bir geçiş hükmü yer almazsa, söz konusu karar ile görevsiz ve/veya yetkisiz hâle gelecek mahkemelerde görülen davalarda, görevsizlik ve/veya yetkisizlik nedeniyle davanın reddine karar verilmesi ihtimali ortaya çıkacaktır. Hemen belirtmek gerekir ki davanın açıldığı tarihte görevli olan mahkemenin, yargılama devam ederken görevsiz hâle gelmesi ya da yetkili mahkemede açılan bir dava devam ederken, uyuşmazlıkla ilgili bir başka bir mahkemenin kesin yetkili hâle gelmesi durumunda nasıl bir karar verilmesi gerektiği öğretide ve yargılamada görüş birliği bulunmamaktadır. HMK m.115/1 hükmü kapsamında dava şartlarının mevcut olup olmamasının davanın her aşamasında mahkemece kendiliğinden araştırılması gerektiği gerekçesiyle davanın, dava şartı yokluğundan reddine ilişkin verilmiş kararlar ve davanın bu şekilde sonuçlanması gerektiği yönünde görüşler olduğu gibi; bir mahkemenin dava devam ederken görevsiz ve/veya yetkisiz hâle gelmesine rağmen, tabii hâkim ilkesinin bir gerekliliği ve davanın açıldığı tarihte mahkemenin görevli ve yetkili olduğu gerekçesiyle, görevsizlik ve/veya yetkisizlik kararı verilmeksizin davanın sonuçlandırılması gerektiği yönünde görüşler de vardır.

Osman Umut KARACA

Mart 2020

osmanumutkaraca@hotmail.com


[1] Bkz. https://www2.tbmm.gov.tr/d27/2/2-2735.pdf (20.03.2020).

[2] Sınai mülkiyet haklarına ilişkin hukuk yargılamasında görev kurallarını incelediğimiz yazı için bkz. https://iprgezgini.org/2019/11/25/sinai-mulkiyet-haklarina-iliskin-hukuk-uyusmazliklarinda-gorevli-mahkeme/ (20.03.2020).

[3] Sınai mülkiyet haklarına ilişkin hukuk yargılamasında yetki kurallarını incelediğimiz yazı için bkz. https://iprgezgini.org/2020/03/03/sinai-mulkiyet-haklarina-iliskin-hukuk-uyusmazliklarinda-yetkili-mahkeme/ (20.03.2020).

* Yazının başlangıcında yer alan TBMM Genel Kurul Salonu görseli https://www.aa.com.tr/tr/politika/tbmmde-bu-hafta/1603616 (20.03.2020) uzantılı internet sayfasından alınmıştır.

KORONA GÜNLERİ: KAMU YARARI İLE FİKRÎ MÜLKİYET KORUMASI KARŞI KARŞIYA

Evrenin herhangi bir yerinde, Dünya’dan gelen sesleri dinleyenler varsa muhtemelen bu aralar “koronavirüs” dışında pek az şey işitiyorlardır. Koronavirüs’e (COVID-19 ya da 2019-nCoV) dair yazılan yazıları okumak bir yana, konuya ilişkin herhangi bir şey dahi duymak istemeyenler varsa bu yazıyı önlerine düşürdüğüm için şimdiden özür dilerim.

“Koronavirüs Hukuku” adı altında hukuk dünyamıza giriş yapan fantastik alanı bir yana bırakacak olursak; Koronavirüs bir hukuk dalı olmamakla birlikte hukukun pek çok alanı ile ilişkilidir. Fikrî mülkiyet hukuku alanına, “korona” esas ya da münhasır unsurlu marka başvuruları ile giriş yapan salgın, patent ihlali iddiaları ile etki alanını genişletmektedir.

Fikrî mülkiyet haklarına sağlanan korumanın, toplumun gelişmesi önünde bir engel olduğu ya da aksine, söz konusu hakların korunmamasının fikrî yaratımı engelleyeceği yönündeki tartışmalar, her zaman felsefi düzeyde kalmamakta, kimi zaman bizi tartışmanın bir tarafına çekecek olaylarla somutlaşmaktadır.

Bir pandemi haline gelen Koronavirüs salgınının, insan sağlığına olumsuz etkilerini artıran unsurlardan biri de tıbbi cihaz arzında yaşanan sorunlardır. Koronavirüs testleri pozitif çıkan hastalara solunum desteği sağlayan cihazların parçalarından biri olan valflerin piyasada tükenmesi üzerine, Cristian Fracassi ve Alessandro Ramaioli adlı iki İtalyan gönüllünün; tanesi yaklaşık 10.000 $’a tedarik edilebilen bu aparatları, 3D yazıcı ile tanesi 1 $ maliyetle üreterek hastaların kullanımına bedelsiz olarak sunduklarına ilişkin haber, İtalya Teknoloji Bakanı Paola Pisano tarafından 15 Mart 2020 tarihinde Twitter üzerinden duyurulmuş ve bu iki girişimci Bakan tarafından tebrik edilmişti.[1] Bugün bir sitede yayınlanan haberde[2]; söz konusu valflere ilişkin iki gönüllünün patentin sahibi olan şirketten çizim dosyalarını istediği, ancak şirketin bu çizimleri paylaşmaktan imtina ettiği, ancak şirketin üretim yapan gönüllülere karşı herhangi bir hukuki girişimde de bulunmadığı, 3D yazıcı ile üretim yapan İtalyan gönüllüler ile üretim aşamasında yardımcı olan FabLab Şirketi’nin; bu üretimden kâr amacı güdülmediği, üretilen ürünlerin yalnızca hastalarda kullanıldığı, 3D yazıcıda kullanılmak üzere yapılan çizimlerin kamuyla paylaşılmayacağı ve ihtiyacın ötesinde üretim yapılmayacağı yönünde açıklama yaptığı bilgileri yer almaktadır. Yazımızın bundan sonraki bölümünde söz konusu olay bir örnek niteliğinde olmak üzere, Türk hukuku bakımından incelenecektir.

Patent hakkının, bir mülkiyet hakkı olduğu konusunda herhangi bir ihtilaf bulunmamaktadır. Bu bağlamda mülkiyet hakkına ve bu hakkın sınırlandırılmasına ilişkin en temel norm olan 18.10.1982 tarihli ve 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa) ilgili hükümleri incelenmelidir. Anayasa m.13 hükmüne göre; temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasa’nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasa’nın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz. Anayasa m.35 hükmüne göre; herkes, mülkiyet hakkına sahiptir. Bu hak, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.

Anayasa’nın ilgili hükümleri incelendiğinde, mülkiyet hakkının özüne dokunulmaksızın, bir başka ifadeyle bu hakkın varlığını anlamsız kılacak nitelikte olmamak üzere, kamu yararı amacıyla ve ancak kanunla sınırlanabileceği sonucuna varılmaktadır. Yine mülkiyet hakkının toplum yararına kullanılamayacağının da Anayasa düzeyinde normatif olarak düzenlendiği görülmektedir. Bu bağlamda patentin sağladığı hakların sınırlandırılması mümkündür.

Anayasa’nın mülkiyet hakkına ve bu hakkın sınırlandırılmasına ilişkin düzenlemeleri, patent hukuku bakımından, 22.12.2016 tarihli ve 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nun (SMK) zorunlu lisansa ilişkin hükümlerinde karşılığını bulmaktadır. SMK m.129/1,c hükmünün yapmış olduğu atıfla SMK m.132/1 hükmüne göre; kamu sağlığı nedeniyle patent konusu buluşun kullanılmaya başlanması, kullanımının artırılması veya genel olarak yaygınlaştırılmasının büyük önem taşıması hâlinde Cumhurbaşkanınca, kamu yararı bulunduğu gerekçesiyle zorunlu lisans verilmesine veya buluşun kamu yararını karşılayacak yeterlikte kullanımı patent sahibi tarafından gerçekleştirilebilecekse buluşun şartlı olarak zorunlu lisans konusu yapılmasında kamu yararı bulunduğuna karar verilir. SMK m.133/1 hükmüne göre; zorunlu lisans süre, bedel ve kullanım alanı göz önüne alınarak belirli şartlar altında verilir.

Somut olay incelendiğinde, ihlale ilişkin teknik şartların sağlandığı varsayımıyla, iki gönüllünün üretmiş oldukları ürünler; SMK m.141/1 hükmüne göre, patent veya faydalı model sahibinin izni olmaksızın buluş konusu ürünü kısmen veya tamamen üretme sonucu taklit etmek, şeklinde ifade edilen patent hakkına tecavüz sonucunu doğurmaktadır. Ancak mülkiyet hakkına ve haksız fiili sorumluluğuna ilişkin düzenlemeler SMK ile sınırlı değildir. Yukarıda da belirtmiş olduğumuz gibi, Anayasa m.35/3 hükmüne göre; mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.  11.01.2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 63/2 hükmüne göre; daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar varsa fiil, hukuka aykırı sayılmaz.  Somut uyuşmazlık bakımından tıbbi aparatı üretenlerin ticari amaç gütmedikleri, ürünleri yalnız hastalarda kullandıkları, ürün çizimlerini kimseyle paylaşmayacakları yönündeki beyanları ile hastanın hayatının kurtarılmasındaki üstün özel yarar ve salgının önlenmesindeki üstün kamusal yarar birlikte değerlendirildiğinde patent ile korunan valflerin üretilmesinin hukuka aykırı olmayacağı ve patent haklarına tecavüzün mevcut olmadığı değerlendirilmektedir.

jonas salk ile ilgili görsel sonucu
Kaynak:
https://www.gidahatti.com/milyonlarca-cocugun-hayatina-dokunan-jonas-salk-kimdir-58562/

Yazımızı sonlandırırken tıbbi ürünlerin ve ilaçların patent verilerek korunması konusunda somut olayın tam aksi yönde bir örneği hatırlatmak isterim. Bir röportaj esnasında muhabirin, “Aşının patenti kime ait?” sorusunu, “İnsanlara derim. Patent yok. Güneşi patentleyebilir misiniz?” şeklinde yanıtlayan[3] (Röportajın aşağıda yer alan bağlantıyla erişebileceğiniz videosunu izlemenizi öneririm.), yukarıda fotoğrafı yer alan Amerikalı Hekim ve Bakteriyolog Prof. Jonas Edward Salk, çocuk felci aşısını bulduktan sonra bu aşıyı patentle koruma yolunu tercih etmeyerek, aşıyı kamunun kullanımına sunmuş, çocuk felci vakalarının %89-90 oranında azalmasını sağlamış[4] ve aşıya patent alma yolunu tercih etseydi elde edeceği 7 milyar $’lık muhtemel bir gelirden mahrum kalmıştır. Kendisi bir kahramandır. İnsanlık adına minnetle ve saygıyla anıyorum.

Osman Umut KARACA

Mart 2020

osmanumutkaraca@hotmail.com


[1] https://twitter.com/PaolaPisano_Min/status/1239246094539915265?s=20 (18.03.2020).

[2] https://www.theverge.com/2020/3/17/21184308/coronavirus-italy-medical-company-threatens-sue-3d-print-valves-treatments (18.03.2020).

[3] Röportaj videosu için https://www.youtube.com/watch?v=erHXKP386Nk&feature=youtu.be (18.03.2020).

[4] https://tr.wikipedia.org/wiki/Jonas_Salk (18.03.2020)

Sınai Mülkiyet Haklarına İlişkin Hukuk Uyuşmazlıklarında Yetkili Mahkeme

Okumakta olduğunuz yazı; ilki yaklaşık üç ay önce yayınlanan[1] bir serisinin, hayli gecikmiş, ikinci ve son kısmıdır. Taslak aşamasındayken sınai mülkiyet haklarına ilişkin hukuk uyuşmazlıklarında görevli ve yetkili mahkemelerin aynı yazı içerisinde ele alınması fikri,  hem uzunluğu nedeniyle yazının okunmasına yönelik motivasyonu düşüreceği hem de bu uzunlukta bir yazının IPR Gezgini formatına uygun olmayacağı gerekçeleriyle terk edilmiş, görev ve yetki konularının ayrı yazılarda ele alınması yöntemi tercih edilmiştir.

Hukuk yargılamasında yetkiye ilişkin kurallar 12.01.2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) m.5-19 hükümlerinde düzenlenmiştir. Mahkemelerin yetkisi kesin yetki ve kesin olmayan yetki olarak ikiye ayrılmaktadır. Bu ayrım; yetki kurallarına ilişkin itirazları ileri sürebilecek kişilerin ve söz konusu itirazların ileri sürülebileceği zaman diliminin belirlenmesi ile yetki kurallarına aykırılığın yargılamaya etkisi bakımından birçok temel farklılığı da ortaya çıkarmaktadır. Gerçekten, HMK m.114/1,ç hükmüne göre; yetkinin kesin olduğu hâllerde, mahkemenin yetkili bulunması dava şartıdır. HMK m.19/2 hükmüne göre; yetkinin kesin olmadığı durumlarda ise yetki kurallarına aykırılık ancak belli aşamaya kadar ileri sürülebilir. HMK m.19/4 hükmüne göre; yetkinin kesin olmadığı davalarda, davalı, süresi içinde ve usulüne uygun olarak yetki itirazında bulunmazsa, davanın açıldığı mahkeme yetkili hâle gelir.

HMK m.5 hükmüne göre; mahkemelerin yetkisi, diğer kanunlarda yer alan yetkiye ilişkin hükümler saklı kalmak üzere, HMK’deki hükümlere tabidir. 22.12.2016 tarihli ve 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nda (SMK) yetkiye ilişkin ayrıntılı özel düzenlemeler yer almaktadır. Bu özel düzenlemeler, yetkiye ilişkin olarak HMK’nin genel düzenlemelerinden ayrılmaktadır ve bu nedenle HMK’deki yetkiye ilişkin hükümlere göre öncelikle uygulanmaktadır.

SMK’de yetkiye ilişkin olarak karşımıza çıkan ilk düzenleme SMK m.156/1 hükmüdür. Anılan hükümde; SMK’de öngörülen davalarda görevli mahkemenin fikrî ve sınai haklar hukuk mahkemesi[2] (FSHHM) olduğu, bu mahkemenin yargı çevresinin, 26/9/2004 tarihli ve 5235 sayılı Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun (5235 sayılı Kanun) hükümlerine göre belirleneceği, FSHHM kurulmamış olan yerlerde bu mahkemenin görev alanına giren dava ve işlere, o yerdeki asliye hukuk mahkemesince bakılacağı düzenlenmiştir. Anılan hüküm her ne kadar göreve ilişkin görünse yetkili mahkemenin belirlenmesinde de uygulama alanı bulmaktadır. Gerçekten, Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK), 5235 sayılı Kanun’un verdiği yetkiyle almış olduğu 30.05.2018 tarihli ve 839 sayılı kararında, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun (HSYK) 24.03.2005 tarihli ve 188 sayılı kararı ile sonraki tarihli kararlarına atıf yaparak, SMK’de açık bir düzenleme olmamasına rağmen, FSHHM’nin yargı çevresinin adlî yargı adalet komisyonlarının merkez ve mülhakatları[3] olan ilçeleri kapsayacak şekilde belirlenmesi hususunu da karara bağlamıştır. Konuyu bir örnekle somutlaştıracak olursak; HSK’nin söz konusu kararı uyarınca Ankara ilçe adliyeleri ile Ankara Batı Adliyesinin yargı çevresindeki sınai mülkiyet haklarına ilişkin uyuşmazlıklar, söz konusu adliyelerdeki asliye hukuk mahkemelerinde değil, Ankara FSHHM’lerde görülecektir. SMK m.156/1 hükmünün lafzından, düzenlemenin bir kesin yetki kuralı olduğu sonucuna varılmaktadır. SMK m.156/1 hükmüne ilişkin değinilmesi gereken son husus, anılan hükmün yalnız SMK’de açıkça belirtilen davalarda uygulanacak olmasıdır. Bu bağlamda SMK’de açıkça anılmayan ancak, SMK’de öngörülen hususlardan kaynaklanan davalarda, kural olarak SMK’nin yetkiye ilişkin diğer hükümleri ile bu hükümler uyarınca yetkili mahkeme belirlenemiyor ise HMK’nin yetkiye ilişkin hükümleri uygulama alanı bulacaktır.

Sınai mülkiyet haklarına ilişkin hukuk uyuşmazlıklarında yetkili mahkemenin belirlenmesine ilişkin bir başka düzenleme ise SMK m.156/2 hükmüdür. Anılan hüküm hem göreve hem yetkiye ilişkindir. SMK m.156/2 hükmüne göre; TÜRKPATENT’in SMK hükümlerine göre aldığı bütün kararlara karşı açılacak davalar ile TÜRKPATENT’in kararlarından zarar gören üçüncü kişilerin TÜRKPATENT aleyhine açacakları davalarda görevli ve yetkili mahkeme, Ankara FSHHM olarak belirlenmiştir.[4] SMK m.156/2 hükmünde belirlenen yetki kuralı da kesindir. Anılan hükmün uygulanmasında dikkat edilmesi gereken ilk husus, yalnız SMK’de açıkça öngörülen davalar bakımından değil, Kurumun SMK hükümleri kapsamında aldığı kararlara karşı açılacak davaların tamamında Ankara FSHHM’nin görevli ve yetkili olmasıdır. Uyuşmazlık Mahkemesi ilgili bölümleri aşağıda yer alan kararında konu etraflıca ele alınmıştır: [5]

Kurum nezdinde temsile yetkili marka vekilinin, müvekkili adına takip ettiği dosyalardan istifa etmesi üzerine bir kısım tebligatların asil yerine eski vekile yapılması nedeniyle mağduriyet yaşandığı, söz konusu tebligatların tekrar asile yapılması ve hukuki durumun eski hale getirilmesi talebiyle açılan davada, Ankara  3. Fikrî ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesinin, 23.12.2016 tarihli ve E.2016/408, K.2016/453 sayılı kararı ile uyuşmazlığın idari yargı çözümlenmesi gerektiği gerekçesiyle görevsizlik kararı verilmiş, uyuşmazlığın idari yargıya taşınması üzerine Ankara 8. İdare Mahkemesi, E.2018/159 dosyada verdiği 31.01.2018 tarihli ara karar ile idari yargının değil adli yargının görevli olduğu gerekçesiyle ve görevli yargı yerinin belirlenmesi talebiyle dosyayı Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmiştir. Uyuşmazlık konusu, 556 sayılı KHK’de öngörülen hususlara ilişkin Kurumun almış olduğu kararlardan kaynaklandığı için, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğuna, Ankara 8. İdare Mahkemesinin başvurusunun kabulüne ve Ankara  3. Fikrî ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesinin 23.12.2016 tarihli ve E.2016/408, K.2016/453 sayılı görevsizlik kararının kaldırılmasına karar verilmiştir.”

Karşılaştığımız somut uyuşmazlıklarda, özellikle davacılar bakımından, SMK m.156/2 hükmünün uygulanması konusunda bazı duraksamalar yaşandığı ve anılan hükmün hatalı yorumlandığı tespit edilmiştir. Bu hatalı yorum ve uygulamalardan ilki, bir sınai mülkiyet hakkının hükümsüzlüğüne ilişkin davalarda TÜRKPATENT’in tek başına ya da hak sahibiyle birlikte davalı olarak gösterildiği davaların, TÜRKPATENT taraf gösterildiği için Ankara FSHHM’de açılması şeklinde karşımıza çıkmaktadır.[6] Hemen belirtmek gerekir ki davacının yerleşim yerinin Ankara olması ve kendi sınai mülkiyet hakkına dayanarak bu davayı açmış olması ya da herhangi bir sınai mülkiyet hakkına dayanmaksızın bu davanın açılması ve hükümsüzlüğü talep edilen sınai mülkiyet hakkı sahibinin yerleşim yerinin Ankara olması durumunda, dava görevli ve yetkili mahkemede açılmış olacaktır. Ancak bu iki durum dışında, davalının ya da davalılardan birinin TÜRKPATENT olması nedeniyle davanın, Ankara FSHHM’de açılması hâlinde, dava yetkisiz mahkemede açılmış olacaktır. Zira bu durumda SMK m.156/2 hükmünün uygulanma kabiliyeti bulunmamaktadır. Gerçekten ne TÜRKAPATENT’in almış olduğu karara karşı açılmış bir dava ne de Kurum kararlarından zarar gören birinin uğramış olduğu bu zarar nedeniyle açılmış bir dava söz konusudur.

SMK m.156/2 hükmüne ilişkin karşılaşılan bir başka hatalı uygulama ise TÜRKPATENT’in SMK hükümleri dışında faklı mevzuat hükümlerine göre aldığı kararlara karşı veya bu nitelikteki kararlar nedeniyle zarar görenlerin TÜRKPATENT’e karşı yönelttikleri davaların Ankara FSHHM’de açılması durumunda karşımıza çıkmaktadır. Bu noktada yetkili mahkemenin belirlenmesinde SMK m.156/2 hükmü değil, HMK’nin yetkiye ilişkin hükümleri uygulama alanı bulacaktır. TÜRKPATENT’in herhangi bir kararı olmaksızın TÜRKPATENT’e karşı dava açıldığı istisnai durumlarla da karşılaşılmaktadır. Bu gibi durumlarda da SMK m.156/2 hükmü değil, göreve ilişkin HMK’nin genel hükümleri uygulama alanı bulacaktır. Nitekim Kuruma başvuru yapılmaksızın ve dolayısıyla Kurumun almış olduğu herhangi bir karar olmaksızın, bir markanın tanınmış olduğunun tespiti istemiyle doğrudan TÜRKPATENT’e karşı açılan tespit davasında Yargıtay yetkili mahkemeye ilişkin olarak şu tespitlerde bulunmuştur:[7]

“Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmaması ile davanın davalı TPE Başkanlığı tarafından verilmiş bir karar veya tesis edilmiş bir işleme karşı açılmamış olması nedeniyle, davalı TPE Başkanlığı yönünden 556 sayılı KHK’nın 71/2. maddesinde düzenlenen kesin yetki kuralının somut olayda uygulanması koşullarının bulunmamasına göre de, davalılar vekillerinin aşağıdaki bentler kapsamı dışında kalan ve yerinde görülmeyen diğer temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir.”

 SMK m.156/3 hükmüne göre; sınai mülkiyet hakkı sahibi tarafından, üçüncü kişiler aleyhine açılacak hukuk davalarında yetkili mahkeme, davacının yerleşim yeri veya hukuka aykırı fiilin gerçekleştiği yahut bu fiilin etkilerinin görüldüğü yer mahkemesidir. Yetki kuralı anılan hükümde belirtilen sınırlı sayıdaki seçenek bakımından kesin nitelikte değilken, bu seçenekler dışındaki diğer durumlar bakımımdan kesin niteliktedir. SMK m.156/3 hükmü; davanın türüne bakılmaksızın, davacının iddialarını kendi sınai mülkiyet hakkına dayandırdığı ve üçüncü kişilere karşı ileri sürülebilecek tüm davalar bakımından uygulama alanı bulacaktır. Bu bağlamda sınai mülkiyet hakkına tecavüz nedeniyle açılacak hukuk davaları ile sınai mülkiyet hakkı sahibinin kendi sınai mülkiyet hakkına dayanarak ileri sürebileceği hükümsüzlük istemli hukuk davalarında SMK m.156/3 hükmü uygulama alanı bulacaktır.

SMK m.156/3 hükümde geçen “üçüncü kişiler” ifadesi, özellikle, sınai mülkiyet hakkı sahibinin sözleşmesel ilişki içinde bulunduğu kişilere karşı, sınai mülkiyet hakkına dayalı olarak açacağı hukuk davalarında hükmün uygulanıp uygulanmayacağı noktasında duraksamaya neden olacak niteliktedir. Zira bir sözleşmesel ilişkide “üçüncü kişiler” ifadesi sözleşmenin tarafı olmayan kişileri ifade etmek için kullanılmaktadır. Hemen belirtmek gerekir ki anılan ibare ile kastedilen, sınai mülkiyet hakkı sahibi ile TÜRKPATENT dışındaki üçüncü kişilerdir. Bu bağlamda sınai mülkiyet hakkı sahibinin sözleşmesel ilişki içerisinde bulunduğu kişilere karşı, sınai mülkiyet hakkına dayanarak açacağı hukuk davalarında yetkili mahkemenin belirlenmesinde SMK m.156/3 hükmü uygulama alanı bulacaktır.

Yetkiye ilişkin düzenlemeler bakımında HMK’den ayrılan bir başka hüküm ise SMK m.156/4’tür. Anılan hükme göre; davacının Türkiye’de yerleşim yeri bulunmaması hâlinde yetkili mahkeme, davanın açıldığı tarihte sicilde kayıtlı vekilin işyerinin bulunduğu yerdeki ve eğer vekillik kaydı silinmişse Kurum merkezinin bulunduğu yerdeki mahkemedir. SMK m.156/4 hükmündeki yetki kuralı kesindir. Burada bir seçimlik yetkinin değil, sıralı bir yetki kuralı bulunduğuna dikkat edilmelidir. Zira davacının Türkiye’de yerleşim yeri bulunmaması hâlinde yetkili mahkeme öncelikle davanın açıldığı tarihte sicilde kayıtlı marka ve/veya patent vekilinin işyerinin bulunduğu yerdeki mahkemedir. Eğer vekilin vekillik kaydı silinmişse Kurum merkezinin bulunduğu yerdeki mahkeme yetkili mahkeme hâline gelmektedir. SMK m.156/4 hükmündeki yetki düzenlemesinin yargılamaya ne gibi bir olumlu etkisinin olacağı belirsizdir. SMK’de TÜRKPATENT’in taraf olmadığı davalar hariç olmak üzere yetki kuralları, sınai mülkiyet hakkı sahibi esas alınarak belirlenmektedir. Kanun koyucu, sınai mülkiyet hakkı sahibinin açacağı ya da sınai mülkiyet hakkı sahibine karşı açılacak davaların, sınai mülkiyet hakkı sahibinin, yerleşim yeri dışında açılması nedeniyle yaşayacağı mağduriyeti önlemek amacıyla bu yönde bir tercihte bulunmuştur. Ancak Türkiye’de yerleşim yeri bulunmayan bir davacı söz konusu iken, bir başka ifadeyle davacı her hâlükârda yerleşim yerinden başka bir yerde dava açmak durumunda iken yetki kurallarının belirlenmesinde davalının yerleşim yerinin esas alınmamasının gerekçesi anlaşılamamaktadır. Kanaatimizce davacının Türkiye’de yerleşim yerinin bulunmadığına ilişkin kurguda, yetki kurallarının davalının yerleşim yerinin esas alınarak belirlenmesi daha isabetli olurdu.

SMK m.156/4 hükmünde yer alan ilginç ve sebebi belirsiz bir başka düzenleme ise yetki kurallarının belirlenmesinde davacının, davada temsil yetkisi bulunmayan marka ve/veya patent vekilinin işyeri adresinin esas alınmasıdır. Bu düzenlemenin gerekçelendirilmesi aşamasında dayanılabilecek tek hüküm SMK m.160/3’tür. Anılan hükme göre; yerleşim yeri yurt dışında bulunan kişiler, TÜRKPATENT nezdinde ancak marka veya patent vekilleri tarafından temsil edilebilmektedir. Vekille temsil edilmeksizin asil tarafından gerçekleştirilen işlemler, yapılmamış sayılmaktadır. Bu gerekçelendirmede dahi davacının Türkiye’de yerleşim yeri bulunmaması durumunda, yetki kurallarının davalı esas alınarak belirlenmemesinin; davacıya, davalıya ve yargılamaya ne gibi bir olumlu etkisinin olduğu anlaşılamamaktadır.

SMK’de yer alan yetki kurallarına ilişkin son düzenleme m.156/5 hükmüdür. Anılan hükme göre; üçüncü kişiler tarafından sınai mülkiyet hakkı sahibi aleyhine açılacak davalarda yetkili mahkeme, davalının yerleşim yerinin bulunduğu yer mahkemesidir. Sınai mülkiyet hakkı başvurusu veya sınai mülkiyet hak[8] sahibinin Türkiye’de yerleşim yeri bulunmaması hâlinde, dördüncü fıkra hükmü uygulanır. Anılan hükümde geçen    “üçüncü kişiler” ifadesi ile kastedilmek istenen, yukarıdaki açıklamalarımızda belirtmiş olduğumuz gibi, sınai mülkiyet hakkı sahibi ile TÜRKPATENT dışındaki kişiler kastedilmektedir. Bu bağlamda sınai mülkiyet hakkı sahibi ile sözleşmesel ilişki içinde bulunan kişilerin, örneğin lisans alanın, sınai mülkiyet hakkı sahibine karşı açacağı davalarda da SMK m.156/5 hükmü uygulama alanı bulacaktır.

Bir sınai mülkiyet hakkı sahibinin, kendi sınai mülkiyet hakkına dayanarak, bir başka sınai mülkiyet hakkı sahibine karşı ve o kişinin sınai mülkiyet hakkını dava konusu ederek dava açması durumunda yetkili mahkemesi SMK m.156/3 hükmüne göre mi yoksa SMK m.156/5 hükmüne göre mi belirleneceği konularında duraksama yaşanabilmektedir. Bu durumda yetkili mahkeme hem SMK m.156/3 hükmüne göre davacının hem de SMK m.156/5 hükmüne göre davalının yerleşim yeri mahkemeleri yetkilidir. Bu durumda dava, davacının ya da davalının yerleşim yerinde açılabilir.

SMK m.156/5 hükmünde; sınai mülkiyet hakkı başvurusu veya sınai mülkiyet hakkı sahibinin (davalının) Türkiye’de yerleşim yeri bulunmaması hâlinde, SMK m.156/4 hükmünün uygulanacağı düzenlenmektedir. Bu noktada SMK m.156/5 hükmünün yaptığı atıfla SMK m.156/4 hükmünün nasıl uygulanacağı belirsizdir. Zira SMK m.156/5 hükmünde yetki kuralı belirlenirken davalı esas alınmakta iken, davalının Türkiye’de yerleşim yeri bulunmadığına ilişkin kurguda ise yetki kuralının belirlenmesinde davacının esas alındığı SMK m.156/4 hükmüne atıf yapılmaktadır. Somut bir örnekle açıklamak gerekirse; davacı A’nın, Türkiye’de yerleşim yeri olmayan davalı B’ye açacağı davada yetkili mahkeme SMK m.156/4 hükmüne göre belirlenecektir. Ancak anılan hüküm, davacının yani A’nın Türkiye’de yerleşim yerinin bulunmaması durumunu düzenlemektedir. Oysaki somut durumda davacı A’nın Türkiye’de yerleşim yeri bulunmaktadır. Kanaatimizce üçüncü kişiler tarafından Türkiye’de yerleşim yeri bulunmayan sınai mülkiyet hakkı sahiplerine karşı açılacak hukuk davalarında yetkili mahkeme, kanun koyucunun varsayımsal iradesi ile hatalı düzenlemeler dikkate alınarak, davanın açıldığı tarihte, davalının sicilde kayıtlı marka ve/veya patent vekilinin işyerinin bulunduğu yerdeki ve eğer vekillik kaydı silinmişse Kurum merkezinin bulunduğu yerdeki mahkeme olarak belirlenecektir. Türkiye’de yerleşim yeri bulunmayan taraflar bakımından yetki kurallarının belirlenmesinde yaşanan sorunların giderilmesi için, SMK m.156/4 hükmünün ilga edilmesi ve SMK m.156/5 hükmünün ise “… sınai mülkiyet hakkı başvurusu veya sınai mülkiyet hakkı sahibinin Türkiye’de yerleşim yeri bulunmaması hâlinde, yetkili mahkeme davacının yerleşim yerinin bulunduğu yer mahkemesidir.” şeklinde düzenlenmesi gerekmektedir.

Osman Umut KARACA

Mart 2020

osmanumutkaraca@hotmail.com


KISALTMALAR CETVELİ

FSHHM                     : Fikrî ve sınai haklar hukuk mahkemesi

HMK                          : 12.01.2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu

HSK                           : Hâkimler ve Savcılar Kurulu

HSYK                        : Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu

SMK                          : 22.12.2016 tarihli ve 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu

TÜRKPATENT       : Türk Patent ve Marka Kurumu

5235 sayılı Kanun     : 26.09.2004 tarihli ve 5235 sayılı Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun


[1] Serinin ilk yazısı için bkz. https://iprgezgini.org/2019/11/25/sinai-mulkiyet-haklarina-iliskin-hukuk-uyusmazliklarinda-gorevli-mahkeme/, (01.03.2020)

[2] Fikrî ve sınai haklar hukuk mahkemelerinin teknik anlamda ilk kez SMK ile kurulmuş olduğuna ilişkin ayrıntılı bilgi için bkz. https://iprgezgini.org/2019/11/25/sinai-mulkiyet-haklarina-iliskin-hukuk-uyusmazliklarinda-gorevli-mahkeme/, (01.03.2020)

[3] Bir merkeze bağlı olan yerler. (Kaynak; https://sozluk.gov.tr/ 21.11.2019)

[4] Yarg. 11. HD. 06.02.2006 tarihli ve E.2006/2507, K.2006/2206 sayılı karar. (Karar için Bkz. http://www.kazanci.com/kho2/ibb/files/11hd-2005-2507.htm 21.11.2019)

[5] Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü, 28.05.2018 tarihli ve E.2018/178, K.2018/279 sayılı karar. Karar için Bkz; http://kararlar.uyusmazlik.gov.tr/Karar/Content/962ed5c9-aae8-4091-9f1d-95703aff2919?excludeGerekce=False&wordsOnly=False, (01.11.2019)

[6] SMK m.25/2 ve m.50/3 hükümlerinde markanın, coğrafi işaretin ve geleneksel ürün adının hükümsüzlüğüne ilişkin davalarda TÜRKPATENT’in taraf gösterilmeyeceği açıkça düzenlenmiştir. Tasarım, patent ve faydalı model haklarının hükümsüzlüğüne ilişkin davalarda Kurum’un taraf gösterilmeyeceği açıkça düzenlenmemiş olsa da kanaatimizce bu durum kasıtlı bir susma olarak değerlendirilemez. Zira yerleşik yargı uygulamaları, bu haklar bakımından da hükümsüzlük davalarında TÜRKPATENT’in taraf gösterilemeyeceği yönündedir.

[7] Karar için Bkz. http://www.kazanci.com/kho2/ibb/files/11hd-2007-3468.htm (21.11.2019)

[8] Kanun koyucunun, diğer hükümlerde “sınai mülkiyet hakkı sahibi” ifadesini tercih ederken, burada “sınai mülkiyet hak sahibi” ifadesini tercih etmiş olması, hem Türkçe’deki tamlama kurallarına uygun değildir hem de Kanun metnindeki ifade birliğini bozmaktadır.

SINAİ MÜLKİYET HAKLARINA İLİŞKİN HUKUK UYUŞMAZLIKLARINDA GÖREVLİ MAHKEME

Okumakta olduğunuz yazı, taslak aşamasındayken, sınai mülkiyet haklarına ilişkin hukuk uyuşmazlıklarında görevli mahkemelerin yanında yetkili mahkemelerinde ele alınmasını amaç edinmekteydi. Ancak görev ve yetki konularının aynı yazı içinde ele alınmasının, hem yazının okunmasına yönelik motivasyonu düşüreceği hem de bu uzunlukta bir yazının IPR Gezgini formatına uygun olmayacağı gerekçeleriyle yazının, görev ve yetki olmak üzere iki bölümde okuyuculara arz edilmesi yöntemi tercih edilmiştir. Bu bağlamda okumakta olduğunuz yazı, iki bölümlük bir serinin ilk bölümünü oluşturmaktadır.

Medeni usul hukukunun temelini oluşturan görev ve yetki konularına o kadar önem verilir ki hukuk fakültelerinin medeni usul ve icra ve iflas hukuku ana bilim dalı akademisyenleri bu durumu ağız birliği etmişçesine şöyle ifade eder: “Görev ve yetki konularını bilmeden bu dersten geçemezsiniz.” Öğrenciler bakımından dersi geçip geçememe gibi pratik bir sonucu olan görev ve yetki konularının, meslek yaşamında ise davanın görev ve/veya yetki yönünden reddedilip reddedilmemesi gibi nispeten telafisi daha güç sonuçları bulunmaktadır.

Hukuk yargılamasında göreve ilişkin kurallar HMK m.1-4 hükümlerinde düzenlenmiş ve HMK m.1 hükmünde, mahkemelerin görevinin ancak kanunla düzenleneceği ve göreve ilişkin kuralların kamu düzeninden olduğu belirtilmiştir.

HMK m.2 hükmüne göre; HMK’de ve diğer kanunlarda aksine düzenleme bulunmadıkça genel görevli mahkeme asliye hukuk mahkemesidir. SMK göreve ilişkin bazı özel düzenlemeler yer almaktadır. SMK m.156/1 hükmüne göre; SMK’de öngörülen hukuk davaları bakımından görevli mahkeme fikrî ve sınai haklar hukuk mahkemesi; SMK m.156/2 hükmüne göre ise TÜRKPATENT’in SMK hükümlerine göre almış olduğu bütün kararlara karşı açılacak hukuk davaları ile Kurumun kararlarından zarar gören üçüncü kişilerin Kurum aleyhine açacakları davalarda Ankara FSHHM’nin görevli olduğu düzenlenmiştir.

Sınai mülkiyet haklarına ilişkin hukuk uyuşmazlıklarında görev yönünden değinilmesi gereken ilk husus; fikrî ve sınai haklar hukuk mahkemelerinin teknik anlamda ilk kez SMK ile kurulmuş olmasıdır. Gerçekten SMK’nin yürürlüğe girmesinden önce fikrî ve sınai haklar hukuk mahkemesi olarak ifade edilen mahkemeler; o dönemki adıyla HSYK’nin, 24.03.2005 tarihli ve 188 sayılı kararı ile belli asliye hukuk mahkemelerinin FSHHM olarak adlandırılmasından ibaretti. HSYK bu belirlemeyi, 26.09.2004 tarihli ve 5235 sayılı Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun’un (5235 sayılı Kanun) m.5/6 hükmüyle, hukuk mahkemelerinin ihtisas mahkemesi olarak belirlenmesi konusunda kendisine tanınan yetkiye dayanarak gerçekleştirmişti. Nitekim söz konusu mahkemeler; 551 sayılı KHK m.146/2, 554 sayılı KHK m.58/2,  555 sayılı KHK m.30/2 ve 556 sayılı KHK m.71/2 hükümlerinde görevli ve yetkili mahkemeler, FSHHM olarak değil, ihtisas mahkemeleri olarak adlandırılmaktaydı. KHK’ler döneminde verilen ve ilgili bölümleri aşağıda yer alan yargı kararlarında da bu konuya işaret edilmiştir:

“Ne varki, daire bozma kararından sonra yürürlüğe giren 24.6.1995 gün ve 556 sayılı Markaların Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin görevli ve yetkilı mahkeme başlıklı 71.maddesinde, “Bu Kanun Hükmünde kararnamede öngörülen bütün davalarda görevli mahkeme, Adalet Bakanlığınca kurulacak ihtisas mahkemeleridir.”[1]

“556 sayılı KHK.nin 71.maddesinde, bu kararnamede öngörülen bütün davalarda, görevli mahkeme, Adalet Bakanlığınca kurulacak ihtisas mahkemeleridir, Asliye Ticaret ve Asliye Hukuk Mahkemelerinden hangisinin ihtisas mahkemesi olarak görevlendirileceği ve bu mahkemelerinin yargı çevresini Adalet Bakanlığının teklifi üzerine Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu belirleyeceği hükmü mevcut olup …”[2]

 KHK’ler döneminde, asliye hukuk mahkemesi düzeyindeki ihtisas mahkemelerinin, teknik anlamda FSHHM olmamasının ve bu durumun bir adlandırmadan ibaret olmasının bir başka yansıması ise SMK Geçici Madde 6 hükmünde karşımıza çıkmaktadır. Anılan hükme göre; SMK ile yürürlükten kaldırılması öngörülen 551 sayılı KHK m.146, 554 sayılı KHK m.58, 555 sayılı KHK m.30 ve 556 sayılı KHK m.71 hükümleri uyarınca kurulmuş ihtisas mahkemeleri, SMK m.156/1 hükmü uyarınca kurulan mahkemeler olarak kabul edilecektir ve bu mahkemelerde derdest olan davaların görülmesine devam olunacaktır.

Görev konusunda değinilmesi gereken bir başka konu, FSHHM’nin bulunmadığı yerlerde, sınai mülkiyet haklarına ilişkin uyuşmazlıklarda hangi mahkemelerin görevli olacağıdır. SMK m.156/1 hükmüne göre; FSHHM kurulmamış olan yerlerde bu mahkemenin görev alanına giren dava ve işlere, o yerdeki asliye hukuk mahkemesince bakılır. HSK’nin, SMK m.156 hükmünde yer alan düzenleme ile 5235 sayılı Kanun m.5 ve m.9 hükümlerinin verdiği yetkiye dayanarak, SMK’nin yürürlüğe girmesinden sonra aldığı, 30.05.2018 tarihli ve 839 sayılı kararı[3] ile FSHHM’nin kurulmadığı ve yargı çevresinin bu mahkemelerin bulunduğu mahallere bağlanmadığı FSHHM’nin görev alanına giren dava ve işlere bir asliye hukuk mahkemesi bulunan yerlerde bu mahkemenin, iki asliye hukuk mahkemesi bulunan yerlerde bir numaralı asliye hukuk mahkemesinin, ikiden fazla asliye hukuk mahkemesi bulunan yerlerde ise üç numaralı asliye hukuk mahkemesinin bakmasına karar verilmiştir.[4] HSK, belirtilen görevlendirmenin 30.05.2018 tarihi itibariyle faaliyette bulunan asliye hukuk mahkemelerinin sayısına göre yapıldığını ve daha sonra faaliyete geçirilecek mahkemelerin, görevli mahkemenin belirlenmesinde dikkate alınmayacağını da karara bağlamıştır. Belirtilen sınırlamanın somut etkisi; 30.05.2018 tarihinden sonra asliye hukuk mahkemelerinin sayısını ikiye, üçe veya daha fazla sayıya çıkaracak ya da söz konusu mahkemelerin sayısını ikiye veya bire indirecek nitelikteki değişikliklerin FSHHM’nin görev alanına giren işlere bakan mahkemelerde bir değişiklik olmaması şekilden gerçekleşecektir. 

HSK’nin 30.05.2018 tarihli ve 839 sayılı kararında dikkat çeken ve uygulamayı etkileyecek bir başka husus ise FSHHM’nin yargı çevresiyle ilgilidir. Bu husus her ne kadar yetki düzenlemesi olsa da görevli mahkemenin belirlenmesinde de doğrudan etkilidir. HSK, anılan kararında, HSYK’nin 24.03.2005 tarihli ve 188 sayılı kararı ile sonraki tarihli kararlarına atıf yaparak, her ne kadar SMK’de açık bir düzenleme olmasa da FSHHM’nin yargı çevresinin adlî yargı adalet komisyonlarının merkez ve mülhakatları[5] olan ilçeleri kapsayacak şekilde belirlenmesi hususunu da karara bağlamıştır. Konuyu bir örnekle somutlaştıracak olursak; HSK’nin söz konusu kararı ile Ankara ilçe adliyeleri ile Batı Adliyesinin yargı çevresindeki sınai mülkiyet haklarına ilişkin uyuşmazlıklarda söz konusu adliyelerdeki asliye hukuk mahkemeleri değil, Ankara FSHHM görevli ve yetkili kılınmıştır. HSK’nin söz konusu kararının görev yönünden etkisi ise yargı çevresine ilişkin olağan uygulamanın devam ettirilmesi halinde asliye hukuk mahkemelerinde görülecek olan davaların, HSK’nin anılan kararı ile FSHHM’de görülmesi şeklinde karşımıza çıkmaktadır.

Sınai mülkiyet haklarına ilişkin hukuk uyuşmazlıklarında görevli mahkemenin belirlenmesine ilişkin bir başka düzenleme ise SMK m.156/2 hükmüdür. Anılan hüküm hem göreve hem yetkiye ilişkindir. Bununla birlikte hükmün yetkiye ilişkin kısmı, bir sonraki yazımızda ele alınacaktır. SMK m.156/2 hükmüne göre; TÜRKPATENT’in SMK hükümlerine göre aldığı bütün kararlara karşı açılacak davalar ile TÜRKPATENT’in kararlarından zarar gören üçüncü kişilerin TÜRKPATENT aleyhine açacakları davalarda görevli ve yetkili mahkeme, Ankara FSHHM olarak belirlenmiştir.[6] Anılan hükmün uygulanmasında dikkat edilmesi gereken ilk husus, yalnız SMK’de açıkça öngörülen davalar bakımından değil, Kurumun SMK hükümleri kapsamında aldığı kararlara karşı açılacak davaların tamamında Ankara FSHHM’nin görevli ve yetkili olmasıdır. Uyuşmazlık Mahkemesi ilgili bölümleri aşağıda yer alan kararında konu etraflıca ele alınmıştır: [7]

 Kurum nezdinde temsile yetkili marka vekilinin, müvekkili adına takip ettiği dosyalardan istifa etmesi üzerine bir kısım tebligatların asil yerine eski vekile yapılması nedeniyle mağduriyet yaşandığı, söz konusu tebligatların tekrar asile yapılması ve hukuki durumun eski hale getirilmesi talebiyle açılan davada, Ankara  3. Fikrî ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesinin, 23.12.2016 tarihli ve E.2016/408, K.2016/453 sayılı kararı ile uyuşmazlığın idari yargı çözümlenmesi gerektiği gerekçesiyle görevsizlik kararı verilmiş, uyuşmazlığın idari yargıya taşınması üzerine Ankara 8. İdare Mahkemesi, E.2018/159 dosyada verdiği 31.01.2018 tarihli ara karar ile idari yargının değil adli yargının görevli olduğu gerekçesiyle ve görevli yargı yerinin belirlenmesi talebiyle dosyayı Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmiştir. Uyuşmazlık konusu, 556 sayılı KHK’de öngörülen hususlara ilişkin Kurumun almış olduğu kararlardan kaynaklandığı için, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğuna, Ankara 8. İdare Mahkemesinin başvurusunun kabulüne ve Ankara  3. Fikrî ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesinin 23.12.2016 tarihli ve E.2016/408, K.2016/453 sayılı görevsizlik kararının kaldırılmasına karar verilmiştir.”

Karşılaştığımız somut uyuşmazlıklarda, özellikle davacılar bakımından, SMK m.156/2 hükmünün uygulanması konusunda bazı duraksamalar yaşandığı ve anılan hükmün hatalı yorumlandığı tespit edilmiştir. Bu hatalı yorum ve uygulamalardan ilki, bir sınai mülkiyet hakkının hükümsüzlüğüne ilişkin davalarda TÜRKPATENT’in tek başına ya da hak sahibiyle birlikte davalı olarak gösterildiği davaların, Ankara FSHHM’de açılması şeklinde karşımıza çıkmaktadır.[8] Hemen belirtmek gerekir ki davacının yerleşim yerinin Ankara olması ve kendi sınai mülkiyet hakkına dayanarak bu davayı açmış olması ya da herhangi bir sınai mülkiyet hakkına dayanmaksızın bu davanın açılması ve hükümsüzlüğü talep edilen sınai mülkiyet hakkı sahibinin yerleşim yerinin Ankara olması durumunda, dava görevli ve yetkili mahkemede açılmış olacaktır. Ancak bu iki durum dışında, davalının ya da davalılardan birinin TÜRKPATENT olması nedeniyle davanın, Ankara FSHHM’de açılması hâlinde, dava görevsiz mahkemede açılmış olacaktır. Zira bu durumda SMK m.156/2 hükmünün uygulanma kabiliyeti bulunmamaktadır. Gerçekten ne TÜRKAPATENT’in almış olduğu karara karşı açılmış bir dava ne de Kurum kararlarından zarar gören birinin uğramış olduğu bu zarar nedeniyle açılmış bir dava söz konusudur.

SMK m.156/2 hükmüne ilişkin karşılaşılan bir başka hatalı uygulama ise TÜRKPATENT’in SMK hükümleri dışında faklı mevzuat hükümlerine göre aldığı kararlara karşı veya bu nitelikteki kararlar nedeniyle zarar görenlerin TÜRKPATENT’e karşı yönelttikleri davaların Ankara FSHHM’de açılması durumunda karşımıza çıkmaktadır. Belirtmek gerekir ki TÜRKPATENT tüzel kişiliği haiz bir kamu kurumudur ve bu niteliği itibariyle sınai mülkiyet haklarına ilişkin işlemler dışında birçok hukuki iş ve işlemin de tarafıdır. Bu bağlamda TÜRKPATENT’in SMK hükümlerine göre almadığı kararlara karşı açılacak davalar ile TÜRKPATENT’in SMK hükümleri dışında diğer mevzuat hükümleri nedeniyle almış olduğu kararlardan zarar görenlerin TÜRKPATENT aleyhine açacakları davalarda FSHHM görevli değildir. Söz konusu davalar bakımından HMK’nin göreve ilişkin genel hükümleri uygulama alanı bulacaktır.

TÜRKPATENT’in herhangi bir kararı olmaksızın TÜRKPATENT’e karşı dava açıldığı istisnai durumlarla da karşılaşılmaktadır. Bu gibi durumlarda da SMK m.156/2 hükmü değil, göreve ilişkin HMK’nin genel hükümleri uygulama alanı bulacaktır. Nitekim Kuruma başvuru yapılmaksızın ve dolayısıyla Kurumun almış olduğu herhangi bir karar olmaksızın, bir markanın tanınmış olduğunun tespiti istemiyle doğrudan TÜRKPATENT’e karşı açılan bir tespit davasında Yargıtay görevli mahkemeye ilişkin olarak şu tespitlerde bulunmuştur:[9]

“Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmaması ile davanın davalı TPE Başkanlığı tarafından verilmiş bir karar veya tesis edilmiş bir işleme karşı açılmamış olması nedeniyle, davalı TPE Başkanlığı yönünden 556 sayılı KHK’nın 71/2. maddesinde düzenlenen kesin yetki kuralının somut olayda uygulanması koşullarının bulunmamasına göre de, davalılar vekillerinin aşağıdaki bentler kapsamı dışında kalan ve yerinde görülmeyen diğer temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir.”

Sınai mülkiyet haklarına ilişkin hukuk davalarında göreve ilişkin değinilmesi gereken son konu, söz konusu davaların, mutlak ticari dava olmasına rağmen asliye ticaret mahkemelerinde değil de FSHHM’ler ile asliye hukuk mahkemelerinde görülüyor olmasıdır. TTK m.4/1,d hükmüne göre tarafların tacir olup olmadıklarına bakılmaksızın fikrî mülkiyet hukukuna dair mevzuatta öngörülen davalardan doğan hukuk davaları ile çekişmesiz yargı işleri, ticari dava ve ticari nitelikte çekişmesiz yargı işi sayılmaktadır. TTK m.5 hükmüne göre; aksine hüküm bulunmadıkça, dava olunan şeyin değerine veya tutarına bakılmaksızın asliye ticaret mahkemesi, tüm ticari davalar ile ticari nitelikteki çekişmesiz yargı işlerine bakmakla görevlidir. TTK m.5 hükmünde “… aksine hüküm bulunmadıkça …” şeklinde ifade edilen durumlardan biri de SMK m.156 hükmünde hukuki dayanağını bulmaktadır. Gerçekten TTK m.5 hükmünün istisnasını oluşturan SMK m.156 hükmü nedeniyle mutlak ticari nitelikteki sınai mülkiyet haklarına ilişkin hukuk uyuşmazlıkları, asliye ticaret mahkemesinde değil, FSHHM’ler ile asliye hukuk mahkemelerinde görülmektedir. Bu noktada FSHHM bulunmayan yerlerde neden asliye ticaret mahkemelerinin değil de asliye hukuk mahkemelerinin görevli olduğu sorusu akıllara gelebilir. Kanaatimizce bu konuya ilişkin değerlendirme, karşılaşılabilecek iki farklı durum dikkate alınarak yapılmalıdır. İlk ihtimal; bir yerde hem FSHHM’nin hem de asliye ticaret mahkemesinin bulunmamasıdır. Bu senaryoda asliye hukuk mahkemesinin, davaya, asliye ticaret mahkemesi sıfatıyla değil de fikrî ve sınai haklar hukuk mahkemesi sıfatıyla bakması, mahkemelerin ihtisaslaşması yönündeki iradeye ve pratiklere uygundur. Karşılaşılabilecek ikinci durum ise FSHHM bulunmayan bir yerde, hem asliye hukuk hem asliye ticaret mahkemesi bulunmasıdır. Bu noktada mutlak ticari nitelikte olan sınai mülkiyet haklarına ilişkin hukuk uyuşmazlıkları bakımından, asliye ticaret mahkemesinin değil de asliye hukuk mahkemesinin görevli olması kanaatimizce yerinde değildir. Kanun koyucunun bu tercihinin; asliye ticaret mahkemeleri ile asliye hukuk mahkemeleri arasındaki ilişkinin görev ilişkisi değil de iş bölümü ilişkisi olduğu döneme ait uygulamaların devam ettirilmesinden kaynaklandığını düşünmekteyiz.[10] [11] Olması gereken hukuk bakımından; FSHHM’nin bulunmadığı yerlerde asliye ticaret mahkemesi varsa davaya asliye ticaret mahkemesi tarafından bakılmasının yerinde olacağı değerlendirilmektedir. Bununla birlikte SMK m.156 hükmü varlığını sürdürdükçe, FSHHM olmayan yerlerde, asliye ticaret mahkemesi bulunsa bile sınai haklara ilişkin hukuk uyuşmazlıkları bakımından asliye hukuk mahkemeleri görevli mahkeme olmaya devam edecektir.   

Osman Umut KARACA

Kasım 2019

osmanumutkaraca@hotmail.com


KISALTMALAR CETVELİ

FSHHM                     : Fikrî ve sınai haklar hukuk mahkemesi

HMK                          : 12.01.2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu

HSK                           : Hâkimler ve Savcılar Kurulu

HSYK                        : Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu

SMK                          : 22.12.2016 tarihli ve 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu

TTK                           : 13.01.2011 tarihli ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu

TÜRKPATENT       : Türk Patent ve Marka Kurumu

551 sayılı KHK         : Mülga 24.06.1995 tarihli ve 551 sayılı Patent Haklarının Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname

554 sayılı KHK         : Mülga 24.06.1995 tarihli ve 554 sayılı Endüstriyel Tasarımların Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname

555 sayılı KHK         : Mülga 24.06.1995 tarihli ve 555 sayılı Coğrafi İşaretlerin Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname

556 sayılı KHK         : Mülga 24.06.1995 tarihli ve 556 sayılı Markaların Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname

5235 sayılı Kanun     : 26.09.2004 tarihli ve 5235 sayılı Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun


[1] YHGK, 10.04.1996 tarihli ve E.1996/11-132, K.1996/262 sayılı karar. Karar için Bkz. http://www.kazanci.com/kho2/ibb/giris.html (22.11.2019)

[2] Yarg. 7. CD., 13.06.2002 tarihli ve E.2002/10429, K.2002/9122 sayılı, 14.07.2004 tarihli ve E.2003/9077, K.2004/9434 sayılı kararlar. Kararlar için Bkz. http://www.kazanci.com/kho2/ibb/giris.html (22.11.2019)

[3] Karar için Bkz; https://www.lexpera.com.tr/resmi-gazete/metin/RG801Y2018N30437S839, (01.11.2019)

[4] HSK söz konusu kararı ile KHK’ler dönemindeki uygulamayı devam ettirmektedir. KHK’ler döneminde başlayan ve devam etmekte olan uygulama Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin; 02.03.2006 tarihli ve E.2005/1936, K.2006/2131 sayılı kararında da ele alınmıştır. (Karar için Bkz. http://www.kazanci.com/kho2/ibb/files/11hd-2005-1936.htm 21.11.2019)

[5] Bir merkeze bağlı olan yerler. (Kaynak; https://sozluk.gov.tr/ 21.11.2019)

[6] Yarg. 11. HD. 06.02.2006 tarihli ve E.2006/2507, K.2006/2206 sayılı karar. (Karar için Bkz. http://www.kazanci.com/kho2/ibb/files/11hd-2005-2507.htm 21.11.2019)

[7] Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü, 28.05.2018 tarihli ve E.2018/178, K.2018/279 sayılı karar. Karar için Bkz; http://kararlar.uyusmazlik.gov.tr/Karar/Content/962ed5c9-aae8-4091-9f1d-95703aff2919?excludeGerekce=False&wordsOnly=False, (01.11.2019)

[8] SMK m.25/2 ve m.50/3 hükümlerinde markanın, coğrafi işaretin ve geleneksel ürün adının hükümsüzlüğüne ilişkin davalarda TÜRKPATENT’in taraf gösterilmeyeceği açıkça düzenlenmiştir. Tasarım, patent ve faydalı model haklarının hükümsüzlüğüne ilişkin davalarda Kurum’un taraf gösterilmeyeceği açıkça düzenlenmemiş olsa da kanaatimizce bu durum kasıtlı bir susma olarak değerlendirilemez. Zira yerleşik yargı uygulamaları, bu haklar bakımından da hükümsüzlük davalarında TÜRKPATENT’in taraf gösterilemeyeceği yönündedir.

[9] Karar için Bkz. http://www.kazanci.com/kho2/ibb/files/11hd-2007-3468.htm (21.11.2019)

[10] Asliye hukuk mahkemeleri ile asliye ticaret mahkemeleri arasındaki ilişki; 26.06.2012 tarihli ve 6335 sayılı Türk Ticaret Kanunu İle Türk Ticaret Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un yürürlüğe girdiği tarih olan 01.07.2012 itibariyle iş bölümü olmaktan çıkıp görev ilişkisi hâline gelmiştir.

[11]Asliye hukuk mahkemeleri ile asliye ticaret mahkemeleri arasındaki hukuki ilişkinin niteliği hakkında ayrıntılı bilgi için Bkz. Hakan Pekcanıtez / Oğuz Atalay /Muhammet Özekes, Medenî Usûl Hukuku, 14. Bası, Ankara 2013, s.191 vd.

SINAİ MÜLKİYET MEVZUATINDA 08.07.2019 TARİHİNDE GERÇEKLEŞTİRİLEN DEĞİŞİKLİKLER VE BU DEĞİŞİKLİKLERİN MUHTEMEL ETKİLERİ

Dün akşam geç saatlerde yayımlanan 08.07.2019 tarihli ve 30825 1. Mükerrer sayılı Resmi Gazete ile birçok hukuki düzenlemenin yanında; 24.04.2017 tarihli ve 30047 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Sınai Mülkiyet Kanununun Uygulanmasına Dair Yönetmelik (SMKY) ile 30.12.2004 tarihli ve 25686 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Entegre Devre Topoğrafyalarının Korunması Hakkında  Kanunun Uygulama Şeklini Gösterir Yönetmelik (EDTY) hükümlerinde değişiklikler içeren düzenlemelere de yer verilmiştir.

SMKY’de daha önce yapılan ilk ve tek değişiklik, 27.10.2017 tarihli ve 30223 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Sınai Mülkiyet Kanununun Uygulanmasına Dair Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik m.1 hükmüyle gerçekleştirilmişti.[1] Anılan değişiklik ile SMKY m.131 hükmüne üçüncü fıkradan sonra gelmek üzere, “Çevrim içi yolla yapılan başvuru veya diğer talepler 3/9/2016 tarihli ve 29820 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan E-Devlet Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik kapsamında kimlik doğrulama işlemi yapılarak e-Devlet Kapısı üzerinden de gerçekleştirilebilir. Bu yolla gerçekleştirilen başvuru veya taleplerde, işlemi yapan başvuru veya talep sahibi, gerçeğe aykırı beyanda bulunması veya belge sunması halinde her türlü hukuki ve cezai sorumluluğu üstlenir.” ifadelerini içeren dördüncü fıkra eklenmiş ve diğer fıkralar değişikliğe göre teselsül ettirilmişti. Bu değişiklikle kişilerin e-Devlet Şifreleri ile sınai mülkiyet haklarına ilişkin işlemleri gerçekleştirilmesinin hukuki altyapısı oluşturulmuştu.

SMKY’deki ikinci değişiklik ise 08.07.2019 tarihli ve 30825 1. Mükerrersayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Sınai Mülkiyet Kanununun Uygulanmasına Dair Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik (SMKYD) ile gerçekleştirilmiştir. SMKY’de yapılan değişiklikler ve bu değişikliklerin muhtemel etkilerine ilişkin değerlendirmelerimiz ile değişikliklere ilişkin inceleme tablosu[2] aşağıda yer almaktadır:

  • SMKY m.19/2,ç ve m.19/2,d hükümleri yürürlükten kaldırılmıştır. Anılan değişiklikle; markanın, kapsamında yer alan bir kısım mallar ve hizmetler bakımından yenilenebilmesi için talepte bulunan başvuru sahibinin gerçek kişi olması durumunda, noter onaylı imza beyannamesinin veya söz konusu beyannamenin noter onaylı örneğinin sunulması ile talepte bulunan başvuru sahibinin tüzel kişi olması durumunda noter onaylı imza sirkülerinin veya söz konusu sirkülerin noter onaylı örneğinin sunulması zorunluluğu kaldırılmıştır.
  • SMKY m.22/2,ç ve m.22/2,d hükümleri yürürlükten kaldırılmıştır. Anılan değişiklikle;başvuru sahibinin, markanın tescil edilmesinden önce başvurusunu kısmen veya tamamen geri çekebilmesi için talepte bulunan başvuru sahibinin gerçek kişi olması durumunda, noter onaylı imza beyannamesinin veya söz konusu beyannamenin noter onaylı örneğinin sunulması ile talepte bulunan başvuru sahibinin tüzel kişi olması durumunda noter onaylı imza sirkülerinin veya söz konusu sirkülerin noter onaylı örneğinin sunulması zorunluluğu kaldırılmıştır.
  • SMKY m.23/2,ç ve m.23/2,d hükümleri yürürlükten kaldırılmıştır. Anılan değişiklikle;marka sahibinin, markanın tescil kapsamındaki mal veya hizmetlerin tamamından veya bir kısmından vazgeçebilmesi için, talepte bulunan marka sahibinin gerçek kişi olması durumunda, noter onaylı imza beyannamesinin veya söz konusu beyannamenin noter onaylı örneğinin sunulması ile talepte bulun marka sahibinin tüzel kişi olması durumunda noter onaylı imza sirkülerinin veya söz konusu sirkülerin noter onaylı örneğinin sunulması zorunluluğu kaldırılmıştır.
  • SMKY m.33/2,c ve m.33/2,ç hükümleri yürürlükten kaldırılmıştır. Anılan değişiklikle;marka başvurusunun yayımına veya marka başvurusu hakkında verilen karara itirazın, itiraz hakkında karar verilinceye kadar geri çekilebilmesi için, talepte bulunan itiraz sahibinin gerçek kişi olması durumunda, noter onaylı imza beyannamesinin veya söz konusu beyannamenin noter onaylı örneğinin sunulması ile talepte bulunanın itiraz sahibinin tüzel kişi olması durumunda noter onaylı imza sirkülerinin veya söz konusu sirkülerin noter onaylı örneğinin sunulması zorunluluğu kaldırılmıştır.
  • SMKY m.46/1,c hükmü yürürlükten kaldırılmıştır. Anılan değişiklikle; coğrafi işaret veya geleneksel ürün adını tescil ettirenin, tescilin sağladığı haklarından ve kullanımın denetimiyle ilgili sorumluluklarından vazgeçebilmesi için,tescil ettirenin gerçek kişi olması durumunda, noter onaylı imza beyannamesinin veya söz konusu beyannamenin noter onaylı örneğinin sunulması, tescil ettirenin tüzel kişi olması durumunda noter onaylı imza sirkülerinin veya söz konusu sirkülerin noter onaylı örneğinin sunulması ile tescil ettirenin kamu kurum ve kuruluşları veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları olması durumunda vazgeçme yetkisini gösterir belgenin aslının veya aslına uygun örneğinin sunulması zorunluluğu kaldırılmıştır.
  • SMKY m.66/2,c ve m.66/2,ç hükümleri yürürlükten kaldırılmıştır. Anılan değişiklikle;tasarım tescilinin yayımına veya tasarım tescil başvurusu hakkında verilen ret veya kısmi ret kararına itirazın, Kurum tarafından itiraz hakkında karar verilmeden önce geri çekilebilmesi için, talepte bulunan itiraz sahibinin gerçek kişi olması durumunda, noter onaylı imza beyannamesinin veya söz konusu beyannamenin noter onaylı örneğinin sunulması ile talepte bulunanın itiraz sahibinin tüzel kişi olması durumunda noter onaylı imza sirkülerinin veya söz konusu sirkülerin noter onaylı örneğinin sunulması zorunluluğu kaldırılmıştır.
  • SMKY m.67/3,ç ve m.67/3,d hükümleri yürürlükten kaldırılmıştır. Anılan değişiklikle; koruma süresi sona eren çoklu tasarım başvurularında kısmi yenileme işlemi yapılabilmesi için, talepte bulunan başvuru sahibinin gerçek kişi olması durumunda, noter onaylı imza beyannamesinin veya söz konusu beyannamenin noter onaylı örneğinin sunulması ile talepte bulunanın başvuru sahibinin tüzel kişi olması durumunda noter onaylı imza sirkülerinin veya söz konusu sirkülerin noter onaylı örneğinin sunulması zorunluluğu kaldırılmıştır.
  • SMKY m.70/2,ç ve m.70/2,d hükümleri yürürlükten kaldırılmıştır. Anılan değişiklikle; tasarım sahibinin, başvurudan veya tescilden doğan tasarım hakkından kısmen veya tamamen vazgeçebilmesi için, talepte bulunan tasarım sahibinin gerçek kişi olması durumunda, noter onaylı imza beyannamesinin veya söz konusu beyannamenin noter onaylı örneğinin sunulması ile talepte bulunanın tasarım sahibinin tüzel kişi olması durumunda noter onaylı imza sirkülerinin veya söz konusu sirkülerin noter onaylı örneğinin sunulması zorunluluğu kaldırılmıştır.
  • SMKY m.110/2 hükmü yürürlükten kaldırılmıştır. Anılan değişiklikle; patent başvurusunun geri çekilmesi veya patent hakkından vazgeçilmesi talebinin işleme alınabilmesi için; başvuru veya patent sahibinin tüzel kişi olması durumunda talebi yapan tüzel kişiliğe ait imza sirkülerinin sunulması zorunluluğu kaldırılmıştır.

SINAİ MÜLKİYET KANUNUNUN UYGULANMASINA DAİR YÖNETMELİK’TE YAPILAN DEĞİŞİKLİKLERE İLİŞKİN TABLO

Kısmi yenileme
MADDE 19 –
(2) Kısmi yenileme için aşağıdaki bilgi ve belgelerin verilmesi zorunludur:

ç) Talep eden başvuru sahibi gerçek kişi ise noter onaylı imza beyannamesi veya söz konusu beyannamenin noter onaylı örneği.
d) Talep eden başvuru sahibi tüzel kişi ise noter onaylı imza sirküleri veya söz konusu sirkülerin noter onaylı örneği.  
Başvurunun geri çekilmesi
MADDE 22 – 
(2) Başvurunun geri çekilmesi için aşağıdaki belgelerin verilmesi zorunludur:

ç) Talep eden başvuru sahibi tüzel kişi ise noter onaylı imza sirküleri veya söz konusu sirkülerin noter onaylı örneği.
d) Talep eden başvuru sahibi gerçek kişi ise noter onaylı imza beyannamesi veya söz konusu beyannamenin noter onaylı örneği.  
Marka hakkından vazgeçme
MADDE 23 –  …
(2) Marka hakkından vazgeçilmesi için aşağıdaki belgelerin verilmesi zorunludur:

ç) Talep eden marka sahibi tüzel kişi ise noter onaylı imza sirküleri veya söz konusu sirkülerin noter onaylı örneği.
d) Talep eden marka sahibi gerçek kişi ise noter onaylı imza beyannamesi veya söz konusu beyannamenin noter onaylı örneği.  
İtirazın geri çekilmesi
MADDE 33 –  …
(2) İtirazın geri çekilebilmesi için aşağıdaki belgelerin Kuruma sunulması zorunludur:

c) Talep eden itiraz sahibi tüzel kişi ise noter onaylı imza sirküleri veya söz konusu sirkülerin noter onaylı örneği.
ç) Talep eden itiraz sahibi gerçek kişi ise noter onaylı imza beyannamesi veya söz konusu beyannamenin noter onaylı örneği.  
Tescilin sağladığı hak ve sorumluluktan vazgeçme
MADDE 46 – (1) Coğrafi işaret veya geleneksel ürün adını tescil ettiren, tescilin sağladığı haklarından ve kullanımın denetimiyle ilgili sorumluluklarından vazgeçebilir. Vazgeçme talebi imzalı form ile Kuruma yazılı olarak yapılır. Vazgeçme talebi için aşağıdaki bilgi ve belgelerin verilmesi zorunludur:

c) Tescil ettiren tüzel kişi ise noter onaylı imza sirküleri veya söz konusu sirkülerin noter onaylı örneği, gerçek kişi ise noter onaylı imza beyannamesi veya söz konusu beyannamenin noter onaylı örneği, kamu kurum ve kuruluşları veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ise vazgeçme yetkisini gösterir belgenin aslı veya aslına uygun örneği.  
İtirazın geri çekilmesi
MADDE 66 –  …
(2) İtirazın geri çekilebilmesi için aşağıdaki belgelerin Kuruma sunulması zorunludur:

c) Talep eden itiraz sahibi tüzel kişi ise noter onaylı imza sirküleri veya söz konusu sirkülerin noter onaylı örneği.
ç) Talep eden itiraz sahibi gerçek kişi ise noter onaylı imza beyannamesi veya söz konusu beyannamenin noter onaylı örneği.  
Yenileme
MADDE 67 –  …
(3) Çoklu başvurularda kısmi yenileme işlemi yapılabilir. Kısmi yenileme için aşağıdaki belgelerin verilmesi zorunludur:

ç) Talep eden başvuru sahibi tüzel kişi ise noter onaylı imza sirküleri veya söz konusu sirkülerin noter onaylı örneği.
d) Talep eden başvuru sahibi gerçek kişi ise noter onaylı imza beyannamesi veya söz konusu beyannamenin noter onaylı örneği.  
Vazgeçme
MADDE 70 –  …
(2) Tasarım hakkından vazgeçilmesi için aşağıdaki belgelerin verilmesi zorunludur:

ç) Talep eden tasarım sahibi tüzel kişi ise noter onaylı imza sirküleri veya söz konusu sirkülerin noter onaylı örneği.
d) Talep eden tasarım sahibi gerçek kişi ise noter onaylı imza beyannamesinin aslı veya noterden onaylı sureti.  
Patent başvurusunun geri çekilmesi veya patent hakkından vazgeçilmesi
MADDE 110 – 
(2) Başvuru veya patent sahibinin tüzel kişi olması durumunda bu tüzel kişi tarafından yapılan patent başvurusunun geri çekilmesi veya patent hakkından vazgeçilmesi talebinin işleme alınabilmesi için talebi yapan tüzel kişiliğe ait imza sirkülerinin sunulması gerekir.  

Sınai mülkiyet mevzuatında dün akşam gerçekleştirilen bir diğer değişiklik ise hemen hemen hiç uygulaması bulunmayan bir sınai mülkiyet hakkı olan entegre devre topoğrafyalarına ilişkindir. 08.07.2019 tarihli ve 30825 1. Mükerrersayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Entegre Devre Topoğrafyalarının Korunması HakkındaKanunun Uygulama Şeklini Gösterir YönetmelikteDeğişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik ile EDTY’nin bir kısım hükümleri yürürlükten kaldırılmıştır. EDTY’de yapılan değişiklikler ve bu değişikliklerin muhtemel etkilerine ilişkin değerlendirmelerimiz ile değişikliklere ilişkin inceleme tablosu[3] aşağıda yer almaktadır:

  • EDTY m.14/1,b, m.14/4,ç ve m.14/6,ç hükümleri yürürlükten kaldırılmıştır. Anılan değişiklikle; bir entegre devre topoğrafyası başvuru veya entegre devre topoğrafyası hakkı sahibinin adresinin, unvanının veya nev’inin değişmesi halinde bu değişiklikler ile ticaret şirketlerindeki birleşme, bölünme gibi yapısal değişiklik işlemleri ile ayni sermaye konulması veya ticari işletmelerin devralınması sonucunda hak sahibinde meydana gelecek değişiklik işlemlerinin Sicile kaydedilmesi için, ilgili talep vekil aracılığıyla yapılmışsa vekâletname sunulması zorunluluğu kaldırılmıştır.
  • EDTY m.15/2,e hükmü yürürlükten kaldırılmıştır. Anılan değişiklikle;entegre devre topoğrafyası başvurusundan veya tescilinden doğan hakların başkasına devrinin Sicile kaydedilebilmesi ve Bültende yayımlanabilmesi için, talep vekil tarafından yapılıyorsa vekâletname sunulması zorunluluğu kaldırılmıştır.
  • EDTY m.16/1,d hükmü yürürlükten kaldırılmıştır. Anılan değişiklikle;entegre devre topoğrafyası başvurusundan veya tescilinden doğan hakların miras yoluyla intikal etmesi halinde bu durumun Sicile kaydedilebilmesi ve Bültende yayımlanabilmesi için, talep vekil tarafından yapılıyorsa vekâletname sunulması zorunluluğu kaldırılmıştır.
  • EDTY m.17/2,e hükmü yürürlükten kaldırılmıştır. Anılan değişiklikle;entegre devre topoğrafyası başvurusundan veya tescilinden doğan haklar ile ilgili olarak kullanma yetkisinin ulusal sınırların bütünü içinde veya bir kısmında geçerli olacak şekilde lisans sözleşmesine konu edilmesi halinde lisansın Sicile kaydedilebilmesi ve Bültende yayımlanabilmesi için, talep vekil tarafından yapılıyorsa vekâletname sunulması zorunluluğu kaldırılmıştır.
  • EDTY m.18/1,e hükmü yürürlükten kaldırılmıştır. Anılan değişiklikle;entegre devre topoğrafyası başvurusundan veya tescilinden doğan hakların rehne konu olması halinde  bu durumun Sicile kaydedilebilmesi ve Bültende yayımlanabilmesi için, talep vekil tarafından yapılıyorsa vekâletname sunulması zorunluluğu kaldırılmıştır.
  • EDTY m.21/2,c hükmü yürürlükten kaldırılmıştır. Anılan değişiklikle; entegre devre topoğrafyası hak sahibinin vekilinin talebi ile tescil belgesi sureti verilebilmesi için vekâletname sunulması zorunluluğu kaldırılmıştır.
  • EDTY m.24/2,b ve m.24/2,c hükümleri yürürlükten kaldırılmıştır. Anılan değişiklikle; entegre devre topoğrafyası koruma hakkı sahibinin başvuru veya tescilden doğan hakkından vazgeçmesinin Sicile kaydedilebilmesi için, talep eden hak sahibinin tüzel kişi olması durumunda imza sirkülerinin, talep eden hak sahibinin gerçek kişi olması durumunda imza beyannamesininsunulması zorunluluğu kaldırılmıştır.

ENTEGRE DEVRE TOPOĞRAFYALARININ KORUNMASI HAKKINDA KANUNUN UYGULAMA ŞEKLİNİ GÖSTERİR YÖNETMELİK’TE YAPILAN DEĞİŞİKLİKLERE İLİŞKİN TABLO

Adres, unvan, nev’i değişiklikleri ve hak sahipliğindeki değişiklikler
Madde 14 – Bir entegre devre topoğrafyası başvuru veya entegre devre topoğrafyası hakkı sahibinin adresinin değişmesi halinde bu değişikliğin Sicile kaydedilmesi için aşağıda sayılan belgelerle birlikte Enstitüye başvuruda bulunulması gerekir.

b) Talep vekil aracılığıyla yapılmışsa vekaletname.

Bir entegre devre topoğrafyası başvuru veya entegre devre topoğrafyası hakkı sahibinin unvanının veya nev’inin değişmesi halinde bu değişikliğin Sicile kaydedilmesi için aşağıda sayılan belgelerle birlikte Enstitüye başvuruda bulunulması gerekir.

ç) Talep vekil aracılığıyla yapılmışsa vekaletname.

Ticaret şirketlerindeki birleşme, bölünme gibi yapısal değişiklik işlemleri ile ayni sermaye konulması veya ticari işletmelerin devralınması sonucunda hak sahibinde meydana gelecek değişiklik işlemlerinin Sicile kaydedilmesi için aşağıda sayılanlarla başvuruda bulunulması gerekir.

ç) Talep vekil aracılığıyla yapılmışsa vekaletname.  
Devir
Madde 15 —  …
Devrin Sicile kaydedilebilmesi ve Bültende yayımlanabilmesi için aşağıdaki belgelerin verilmesi zorunludur.

e) Talep vekil tarafından yapılıyor ise vekaletname.    
İntikal
Madde 16 — 
Entegre devre topoğrafyası başvurusu veya tescilinden doğan hakların miras yoluyla intikal etmesi halinde bu durumun Sicile kaydedilebilmesi ve Bültende yayımlanabilmesi için aşağıdaki belgelerin verilmesi zorunludur.

d) Talep vekil tarafından yapılıyor ise vekaletname.  
Lisans
Madde 17 — 
Lisansın Sicile kaydedilebilmesi ve Bültende yayımlanabilmesi için aşağıdaki belgelerin verilmesi zorunludur.

e) Talep vekil tarafından yapılıyor ise vekaletname.  
Rehin
Madde 18 — 
Entegre devre topoğrafyası başvurusu veya  tescilinden doğan haklar rehne konu olabilir. Rehnin Sicile kaydedilebilmesi ve Bültende yayımlanabilmesi için aşağıdaki belgelerin verilmesi zorunludur.

e) Talep vekil tarafından yapılıyor ise vekaletname.  
Tescil Belgesi Sureti
Madde 21 —  …
Tescil belgesi suretinin verilebilmesi için aşağıdaki belgelerin verilmesi zorunludur.

c) Talep vekil tarafından yapılıyor ise vekaletname.  
Vazgeçme
Madde 24 —  …
Vazgeçme isteğinin yazılı olarak Enstitüye bildirilmesi gerekir. Vazgeçmenin Sicile kaydedilebilmesi için aşağıdaki belgelerin verilmesi zorunludur.

b) Talep eden hak sahibi tüzel kişi ise imza sirküleri,
c) Talep eden hak sahibi gerçek kişi ise imza beyannamesi,  

Osman Umut KARACA

osmanumutkaraca@hotmail.com

Temmuz 2019


[1]Değişiklik için bkz; http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2017/10/20171027-5.htm, (08.07.2019)

[2] Değişiklik ile SMKY metninden çıkarılan bölümler üstü çizili olarak gösterilmiştir.

[3] Değişiklik ile EDTY metninden çıkarılan bölümler üstü çizili olarak gösterilmiştir.

TÜTÜN MAMULLERİNİN PAKETLENMESİ VE ETİKETLENMESİ BAĞLAMINDA MARKA HUKUKUNDAKİ GÜNCEL GELİŞMELER

Tütün mamulü kullanımının azaltılmasına yönelik çalışmalar; sesli ve/veya görüntülü kamu spotları, seminerler, afişler gibi genel anlamda topluma yönelik bilgilendirme faaliyeti şeklinde; tütün mamulü kullanılabilecek alanların sınırlandırılması gibi doğrudan tütün mamullerini kullananlara yönelik yaptırım şeklinde ya da tütün mamulü reklamlarının sınırlandırılması, ürün arzının sıkı şekil şartlarına bağlanması gibi tütün mamulü üreten ve arz eden şirketlere yönelik yaptırım şeklinde karşımıza çıkmaktadır.

Tütün mamullerinin reklamına ve piyasaya arzına ilişkin sınırlandırmalar, tescilli markanın kullanımının sınırlandırılması konusu başta olmak üzere marka hukuku yakından ilişkilidir. Bu ilişkinin pozitif hukuki dayanaklarından biri de 01.03.2019 tarihli ve 30701 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Tütün Mamullerinin Üretim Şekline, Etiketlenmesine ve Denetlenmesine İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik’tir (Yönetmelik). Tütün mamulünün reklamının ve arzının ilişkin sınırlanmasına ilişkin, Önder Erol ÜNSAL tarafından, farklı zamanlarda, IPR Gezgini’nde etraflı değerlendirmeler yapılmıştı.[1]

Yönetmeliğin yürürlüğe girmesinin üzerinden henüz dört aya yakın bir süre geçmişken, 27 Haziran 2019 tarihli ve 30814 sayılı Resmi Gazete’de, Tütün Mamullerinin Üretim Şekline, Etiketlenmesine ve Denetlenmesine İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik (Değişiklik Yönetmeliği) yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Yönetmelikte yapılan değişiklikler ve bu değişikliklerin muhtemel etkilerine ilişkin değerlendirmelerimiz ile değişikliklere ilişkin karşılaştırma tablosu[2] aşağıda yer almaktadır:

  • Yönetmelik m.10/1,a hükmünde yapılan değişiklikle; paketin dış ambalajında yer alacak ayırt edici işaretin, paketin sadece ön yüzünde, birleşik sağlık uyarısının uygulanma şekline göre altındaki ya da yanındaki alana markayla birlikte dikey ve yatay olarak ortalanmış şekilde yazılma zorunluluğu getirilmiştir. 
  • Yönetmelik m.10/6 hükmünde yapılan değişiklikle; tütün mamullerinin dış ambalajındaki ayırt edici ibarenin, “poşet paketlerde paketin arka yüzüne, diğer paketlerde paketin alt yüzeyinde” yer alacağı şeklinde ayrım kaldırılmış ve ayırt edici ibarenin markanın altında konumlandırılacağı, Yönetmelik m.10/1,a hükmüyle uyumlu olacak şekilde hüküm altına alınmıştır.
  • Yönetmelik m.10/7 hükmünde yapılan değişiklikle; nargilelik tütün mamullünün iç ambalajı ile puro ve sigarellonun varsa iç ambalajındaki marka ve/veya ayırt edici işaretin niteliklerinin belirlenmesinde, ambalajın şeffaf olup olmaması esasına dayanan ayrım ortadan kaldırılarak, her iki durumda da işaretin Helvetica yazı tipinde, 14 punto ve siyah renkte, sadece bir yerde yazılabileceği hüküm altına alınmıştır.
  • Yönetmelik m.11/1 hükmünde yapılan değişiklikle; tütün mamullerinin karton malzemeden yapılan birim paketleri ve grupmanlarının iç yüzey renginin, belirlenen diğer renklerin dışında kraft kahvesi olabileceği de hüküm altına alınmıştır.
  • Yönetmelik m.11/12 hükmünde yapılan değişiklikle; aromalı nargilelik tütün mamulü ile puro ve sigarilloda iç ambalajın şeffaf olmaması durumunda, kullanılabilecek renkler arasına gümüş rengi de dâhil edilmiştir. 
  • Yönetmelik m.12/5 hükmünde yapılan değişiklikle; silindir paketlerde yer alacak sağlık uyarılarının boyutlandırılmasında esas alınacak yüzey alanının, Bakanlıkça belirleneceği hüküm altına alınmıştır.
  • Yönetmelik m.15/4 hükmünde yapılan değişiklikle; birleşik sağlık uyarısının üst üste format şeklinde tertip edildiği durumlarda; uyarı metninin kaplayacağı yüzey alanı %38’den %40 ‘a çıkarılmış, bırakma bilgisinin kaplayacağı yüzey alanı ise %12’den %10’a indirilmiştir.
  • Yönetmelik m.17/1,b hükmünde yapılan değişiklikle; içimlik tütün mamullerinin üstten açılan sert paketlerle satışa arz edildiği durumlarda, kapak yüzey alanının, pakette yer alması gereken fotoğrafın kaplayacağı alandan küçük olması ve kapak açıldığından fotoğrafın bölünüyor olması halinde; yüzey alanında yer alacak bırakma bilgisinin kaplaması gereken azami oran %12’den %10’a, asgari oran ise %10’dan %8’e indirilmiştir.
  • Yönetmelik m.18/8 hükmünde yapılan değişiklikle; Yönetmelik m.18/1 hükmünde belirtilen üretim kodlaması veya benzeri işaretlemeler ile m.18/2 hükmünde belirtilen üretim tarihine ilişkin bilginin, bulundukları yüzeye, Helvetica yazı tipinde, rengi Pantone Cool Gray 2 C Mat bitişli şekilde uygulanması zorunluluğu kaldırılarak, anılan ibarelerin bulundukları yüzeye, uygulanacakları alanla sınırlı olmak üzere siyah zemin üzerine beyaz renkte uygulanması zorunluluğu getirilmiştir.
  • Yönetmelik m.18/9 hükmünde yapılan değişiklikle; üretim yeri ve üretici firma iletişim bilgilerinden sadece e-posta adresine en fazla 8 punto olacak şekilde, siyah renkte, Helvetica yazı tipinde yer verileceğine ilişkin sınırlama; sigara birim paketleri için geçerli iken sigara sert birim paketleri için geçerli hale gelmiştir. Kanaatimizce, bu değişiklik, anılan sınırlamanın sert paketler dışında uygulanma kabiliyetinin bulunmamasından kaynaklanmaktadır.
  • Yönetmelik m.18/10 hükmünde yapılan değişiklikle; şeffaf grupmanların üzerindeki etiketlerde yer alacak ibarelerin, Helvetica yazı tipinde olması zorunluluğu kaldırılmıştır. 
  • Yönetmelik m.18/11 hükmünde yapılan değişiklikle; koli üzerindeki etiketlerde yer alacak ibarelerin, Helvetica yazı tipinde olması zorunluluğu kaldırılmıştır.
  • Yönetmeliğin Geçici Madde 1 hükmünde yapılan değişiklikle; üreticilerin Yönetmeliğe uyum amacıyla yapacakları piyasaya arz uygunluk belgesi güncelleme başvurularının yapılabileceği son tarih olan 05.05.2019, 05.12.2019 olarak değiştirilmiş; belirtilen sürede güncelleme izni başvurusu yapılmayan piyasaya arz uygunluk belgelerinin iptal edilmiş sayılacağı tarih olan 06.0.2019, 06.12.2019 olarak değiştirilmiştir.
  • Yönetmelik Geçici Madde 2/1 hükmünde yapılan değişiklikle; üretimi 31.12.2018 tarihinde sona ermiş olan ve üretiminde mentol ve/veya türevleri kullanılmış olan sigaralar hariç olmak üzere 06.01.2005 tarihli ve 25692 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Tütün Mamullerinin Zararlarından Korumaya Yönelik Üretim Şekline, Etiketlenmesine ve Denetlenmesine İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik hükümlerine uygun olan tütün mamullerine piyasaya arz uygunluk belgesi verilmesine, güncellenmesine, bu tütün mamullerinin üretim ve ithalatına, piyasaya arzına devam olunabilecek son tarih, 05.07.2019 iken 05.12.2019 olarak değiştirilmiştir. 
  • Yönetmelik Geçici Madde 2/2 hükmünde yapılan değişiklikle; üretimi 31.12.2018 tarihinde sona eren ve üretiminde mentol ve/veya türevleri kullanılan sigaraların piyasaya arz edilebileceği son tarih, 05.07.2019 iken 05.12.2019 olarak değiştirilmiştir.
  • Yönetmelik Geçici Madde 2/3 hükmünde yapılan değişiklikle; Yönetmeliğe uyum amacıyla yapılacak ayırt edici ibarenin değiştirilmesine ilişkin başvurularda, 04.11.2010 tarihli ve 27749 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Tütün Mamullerinin Üretim ve Ticaretine İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik m.13/2 hükmünün 05.07.2019 tarihine kadar uygulanmayacağına ilişkin düzenleme, 05.12.2019 tarihine kadar uygulanmayacak şekilde düzenlenmiştir.
  • Yönetmelik Geçici Madde 2 hükmüne; piyasaya arz edilen tütün mamullerinin birim paketinde yer alan sağlık uyarılarının, bandrol ile kısmen gizlenemeyeceğine veya kapatılamayacağına ve bu uyarının bütünüyle görünür olacağı hükmüne en geç 31.12.2020 tarihine kadar uyum sağlanacağına ilişkin dördüncü fıkra hükmü eklenmiştir.


Osman Umut KARACA

osmanumutkaraca@hotmail.com

Temmuz 2019


[1] Ünsal, Ö. E., Sigara Ambalajlarına İlişkin Tek Tip Paketleme (Plain Packaging) Düzenlemesi ve Düzenlemenin Tescilli Marka Haklarıyla Bağlantısı, https://iprgezgini.org/2014/08/29/sigara-ambalajlarina-iliskin-tek-tip-paketleme-plain-packaging-duzenlemesi-ve-duzenlemenin-tescilli-marka-haklariyla-baglantisi/, (30.06.2019).

Ünsal, Ö. E., DTÖ Paneli Sigaralar için Düz Paketleme Kararı ve Türkiye Görüşü Bağlamında Markanın Kullanımı Zorunluluğu Tartışmalarına Kısa Bir Ziyaret, https://iprgezgini.org/2018/07/03/dto-paneli-sigaralar-icin-duz-paketleme-karari-ve-turkiye-gorusu-baglaminda-markanin-kullanimi-zorunlulugu-tartismalarina-kisa-bir-ziyaret/, (03.07.2019).

Ünsal, Ö. E., 1984 ve Düz Paketleme; Kara Ütopya ve Gerçeklik, https://iprgezgini.org/2018/08/13/1984-ve-duz-paketleme-kara-utopya-ve-gerceklik/, (03.07.2019).

[2] Değişiklik ile Yönetmelik metninden çıkarılan bölümler üstü çizili kırmızı renkle, eklenen bölümler mavi renkle belirtilmiştir.

GÜMRÜK MEVZUATI BAĞLAMINDA SINAİ MÜLKİYET HAKLARINA İLİŞKİN GÜNCEL GELİŞMELER

 

Sınai mülkiyet haklarının ihlalinin görünüm şekilleri arasında malların ithalatı ve belli durumlarda ihracatı da yer almaktadır.  İhlalin belirtilen şekilde gerçekleşmesi halinde özellikle ihlale konu eşyanın muhafazası sınai mülkiyet mevzuatının yanında gümrük mevzuatının da konusunu oluşturmaktadır. Okumakta olduğunuz yazının konusu da belirtilen duruma ilişkindir. 28.11.2018 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 1 Seri No.lu Kaçak Eşya ve Kaçak Eşya Naklinde Kullanılan Taşıtlara İlişkin İşlemler hakkında Tasfiye Genel Tebliği[1] (Tebliğ) m.9 hükmünde fikrî ve sınai mülkiyet haklarını ihlal eder nitelikteki eşyaya ilişkin işlemler düzenlenmektedir.

Tebliğ m.9/1 hükmünde; 21.03.2007 tarihli ve 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’nda (KMK) tanımlanan suçların konusunu oluşturan ve aynı zamanda fikrî ve sınai mülkiyet haklarını ihlal eder nitelikte olduğundan şüphe edilen eşyanın, bir gümrük işlemi ile bağlantılı olması halinde gümrük idaresine ait ambarlara alınacağı belirtilmiştir.

Tebliğ m.9/2 hükmünde; yurt içinde fikrî ve sınai mülkiyet haklarını ihlal ettiği şüphesi ile elkonulan eşyanın gümrük işlemleri ile bağlantısının kurulamaması halinde bu tür eşyanın, 22.12.2016 tarihli ve 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu (SMK) m.163 hükmüne göre hızlı imha prosedürüne tabi tutulması gerektiğinden bahisle gümrük idaresince teslim alınmaksızın milli emlak birimlerine teslim edileceği belirtilmiş, KMK kapsamında dava açılması halinde bu tür eşya gümrük ambarlarına alınabileceği gibi eşyanın tasfiyesine ilişkin işlemlerin yerinde de gerçekleştirilebileceği ifade edilmiştir.

Tebliğ m.9/3 hükmünde KMK kapsamında yurt içinde el konulan ve aynı zamanda SMK kapsamında olduğu değerlendirilerek gümrük idaresine teslim edilen eşya ile ilgili olarak SMK kapsamında dava açılması ve mahkemesince imhası yönünde karar verilmesi halinde, eşyanın depolanması, imhası ve yapılan diğer masrafların yükümlüsünden tahsil edileceği belirtilmiştir.

Tebliğ hükümleri incelendiğinde; Tebliğ m.9/2 hükmünün yalnız marka hakkına ilişkin olduğu ve marka hakkına tecavüz suçuyla sınırlı olduğu sonucuna varmak mümkündür. Bu çıkarımı yapmamızın nedeni, anılan hükmün SMK m.163 hükmünde düzenlenen hızlı imha prosedürüne atıf yapmasıdır. SMK m.163 hükmü, her ne kadar SMK’nin Ortak Hükümler başlığı altında yer alsa da doğası gereği yalnız markalara uygulanabilecek niteliktedir. Zira SMK m.163 hükmü SMK’de düzenlenen suçlara ilişkindir ve SMK’de yer alan tek suç, SMK m.30 hükmünde düzenlenen marka hakkına tecavüz suçudur. Bununla birlikte Tebliğ m.9/1 ve m.9/3 hükümleri tüm sınai mülkiyet haklarına uygulanabilecek niteliktedir. Zira anılan hükümlerde sınai mülkiyet hakkının ihlalinden söz edilmekte ve bu ihlal halinin suç niteliğinde olması koşulu aranmamaktadır.

Tebliğ’in sınai mülkiyet hakkına ilişkin bölümü üzerinde yapılacak genel bir değerlendirmede, KMK’de tanımlanan suçların konusunu oluşturan eşyanın aynı zamanda fikrî ve sınai mülkiyet haklarını ihlal eder nitelikte olduğundan şüphe edilmesi ve bir gümrük işlemi ile bağlantısının bulunması halinde gümrük idaresine ait ambarlara alınabileceği, ancak bu eşya hakkında SMK kapsamında dava açılarak imha kararı verilmesi halinde, eşyanın depolanması ve imhasına ilişkin masraflar ile yapılan diğer masrafların yükümlüsünden tahsil edileceği sonucuna varılmaktadır. Tebliğ m.9/2 hükmüne göre; yurt içinde fikrî ve sınai mülkiyet haklarını ihlal ettiği şüphesi ile el konulan eşyanın, gümrük işlemleri ile bağlantısının kurulamaması halinde, gümrük idaresince teslim alınmaksızın milli emlak birimlerine teslim edileceği; ancak bu tür eşya hakkında KMK kapsamında dava açılması halinde ise söz konusu eşyanın gümrük idaresine ait ambarlara alınabileceği veya eşyanın tasfiyesine ilişkin işlemlerin eşyanın bulunduğu yerde de gerçekleştirilebileceği sonucuna varılmaktadır.

[1] Bkz; http://www.resmigazete.gov.tr/main.aspx?home=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2018/11/20181128.htm&main=http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2018/11/20181128.htm

 

Osman Umut KARACA

osmanumutkaraca@hotmail.com

Kasım 2018

 

 

HUKUK UYUŞMAZLIKLARINDA ZORUNLU ARABULUCULUĞUN KAPSAMI GENİŞLİYOR: FİKRÎ MÜLKİYET MEVZUATINDA ÖNGÖRÜLEN DAVALARDA ZORUNLU ARABULUCULUK SÜRECİNE İLİŞKİN DEĞERLENDİRMELER


Zorunlu arabuluculuk sürecinin kapsamının genişletilmesine ilişkin uzun süredir devam eden ve bir bölümünde bizim de yer aldığımız çalışmalar tamamlanarak;  bu çalışmalar sonucunda hazırlanan metin; 13 Kasım 2018 tarihli ve E.2/1286 sayılı “Abonelik Sözleşmesinden Kaynaklanan Para Alacaklarına İlişkin Takibin Başlatılması Usulü Hakkında Kanun Teklifi (Kanun Teklifi)” olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına sunulmuştur. [1]

Kanun Teklifi’nin başlığı her ne kadar zorunlu arabuluculuk sürecine ilişkin ifadeler içermese de Kanun Teklifi’nin Çerçeve m.20-23 hükümleri, zorunlu arabuluculuk müessesesine hasredilmiştir. Kanun Teklifi Çerçeve m.20 hükmü ile 13.01.2011 tarihli ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’na (TTK) m.5/A hükmü eklenmesi öngörülmüştür. TTK’ye eklenmesi öngörülen m.5/A hükmüne göre; Kanunun 4 üncü maddesinde belirtilen davalardan, konusu bir miktar paranın ödenmesi olan alacak ve tazminat talepleri hakkında dava açılmadan önce arabulucuya başvurulmuş olması dava şartı olarak düzenlenmiştir. Anılan hüküm, ilk bakışta yalnız ticari davalar için öngörülmüş bir düzenleme gibi görünse de fikrî mülkiyet mevzuatında öngörülen davalar da kapsamda yer almaktadır. Zira TTK m.4/1,e hükmüne göre; tarafların tacir olup olmadıklarına bakılmaksızın fikrî mülkiyet hukukuna dair mevzuatta öngörülen hususlardan doğan hukuk davaları ticari dava sayılmaktadır. Bu noktada dikkat edilmesi gereken husus; yalnız fikrî mülkiyet hukukuna dair mevzuatta açıkça belirtilen davaların değil; açıkça belirtilmese de söz konusu mevzuatta öngörülen hususlardan doğan tüm hukuk davalarının ticari dava niteliğinde olduğudur.

TTK m.4/1,e hükmünün kapsamına; 22.12.2016 tarihli ve 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nda (SMK), 22.04.2004 tarihli ve 5147 sayılı Entegre devre Topoğrafyalarının Korunması Hakkında Kanun’da ve bir ticari işletmeyi ilgilendirmesi koşuluyla 05.12.1951 tarihli ve 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nda (FSEK) öngörülen davalar girmektedir. Kanun Tasarısı Çerçeve m.20 hükmü ile söz konusu davalardan konusu bir miktar paranın ödenmesi olan alacak ve tazminat davalarında, dava açılmadan önde arabulucuya başvurulmuş olması dava şartı olarak öngörülmektedir.

Entegre Devre Topoğrafyalarının Korunması Hakkında Kanun’dan ve FSEK’ten kaynaklanan davalar bir kenara bırakılacak olursa, Kanun Tasarısı’nın bu haliyle yürürlüğe girmesi durumunda, SMK’de öngörülen hususlardan doğan ve konusu bir miktar paranın ödenmesi olan alacak ve tazminat talepli davaların tümü bakımından dava açılmadan önce arabulucuya başvurulmuş olması dava şartı olacaktır. Sınırlı sayıda olmamak üzere aşağıda yer alan davalar bu kapsamda yer almaktadır:

  • SMK m.27/4 hükmüne göre; markanın hükümsüzlüğü ve iptali kararından önce kurulmuş sözleşmeler uyarınca ödenmiş bedelin iadesine ilişkin davalar.
  • SMK m.51/3 hükmüne göre; coğrafi işaretin ve geleneksel ürün adının hükümsüzlüğü kararından önce kurulmuş sözleşmeler uyarınca ödenmiş bedelin iadesine ilişkin davalar.
  • SMK m.74 hükmüne göre çalışanlar tarafından yapılan tasarımlara ilişkin hak talebinde bedelin belirlenmesine ilişkin davalar.
  • SMK m.79/3 hükmüne göre; tasarımın hükümsüzlüğü kararından önce kurulmuş sözleşmeler uyarınca ödenmiş bedelin iadesine ilişkin davalar.
  • SMK m.88 hükmüne göre; kanuni tekel kapsamında patent sahibinin devrettiği haklar nedeniyle talep edebileceği bedele ilişkin davalar.
  • SMK m.124/6 hükmüne göre; gizli patent nedeniyle patent başvuru sahibinin Devlet’e karşı açacağı tazminat davaları.
  • SMK m.127 hükmüne göre; patent hakkının devrinden veya lisans verilmesinden kaynaklı sorumluluk nedeniyle açılacak tazminat davaları.
  • SMK m.133 hükmüne göre; zorunlu lisans bedelinin belirlenmesine ve talebine ilişkin davalar.
  • SMK m.134 hükmüne göre; ek patentte zorunlu lisans bedelinin belirlenmesine ve talebine ilişkin davalar.
  • SMK m.136/1 hükmüne göre; zorunlu lisans bedelinde değişiklik yapılmasına ilişkin davalar.
  • SMK m.136/2 hükmüne göre; patente ilişkin zorunlu lisansın iptali nedeniyle açılacak tazminat davaları.
  • SMK m.139/2 hükmüne göre; patent sahibinin ağır ihmali veya kötüniyetli olarak hareket etmesinden dolayı patentin hükümsüz kılınması halinde zarar görenlerin açacağı tazminat davaları.
  • SMK m.139/3 hükmüne göre; patentin hükümsüzlüğü kararından önce kurulmuş sözleşmeler uyarınca ödenmiş bedelin iadesine ilişkin davalar.
  • SMK m.148/3 hükmüne göre; önalım hakkının kullanılmasına ilişkin davalar.
  • SMK m.149/1,ç; m.150 ve n.151 hükümlerine göre; sınai mülkiyet hakkına yönelik tecavüz nedeniyle uğranılan maddi ve manevi zararın tazmini istemiyle açılan davalar.

Kanun Tasarısı’nın yasalaşarak yürürlüğe girmesi halinde yukarıda belirtilen davalarda, dava açılmadan önce arabulucuya başvurulması dava şartı haline gelecektir. İnceleme konumuzu oluşturan zorunlu arabuluculuk sürecinin, fikrî mülkiyet haklarına ilişkin uyuşmazlıkların çözümünde ve muhtemel uyuşmazlıkların önlenmesinde olumlu sonuçlar vereceği değerlendirilmektedir. Kanun Tasarısı’nın hazırlık sürecinde edindiğimiz izlenimlere göre; fikrî mülkiyet ve tüketici mevzuatında öngörülenler başta olmak üzere, hukuk uyuşmazlıklarında zorunlu arabuluculuğun kapsamı genişletilecektir.

[1] Bkz; http://www2.tbmm.gov.tr/d27/2/2-1286.pdf

Osman Umut KARACA

osmanumutkaraca@hotmail.com

Kasım 2018