Kategori: Haberler ve Gündem

Türk Patent ve Marka Kurumunun Kedisi: Mualla, Beyaz veya Sadece Kedi

Guardian angel

Son günlerde yapay zeka fırtınası iliklerimize dek işledi ve yapay zeka – fikri mülkiyet hukuku ilişkisini irdeleyen çalışmalar sıklıkla karşımıza çıkıyor. Bu da demek ki, fikri mülkiyet camiasının bileşenleri sadece insan olmak zorunda değil.

İnsan olmayan yapay zeka, fikri mülkiyetin bileşeni olur da, insan olmayan canlılar aynı camianın parçası olamaz mı?

Bizce olur! Yanıtı da Türk Patent ve Marka Kurumu bakımından aşağıda sizlerle.


İsmi kimine göre Mualla, kimine göre Beyaz, kimine göre ise sadece Kedi.

Kendisi yaklaşık dört aydır Türk Patent ve Marka Kurumu çalışanlarını mesai başlangıcında bina ana giriş kapısında karşılıyor ve sabah selamlaşmasının ardından kendisini sevdiriyor.

İlk geldiği günler; deri ve kemik!

Bir sonraki durağı arka kapı, çünkü sabah girişlerinin ardından sigara / kahve molası verenlerin genellikle arka kapıdan çıktığını biliyor ve orada da kendisini sevdiriyor.

Öğlen sürprizini, ana girişten yemek için dışarı çıkanlara yakaladığı farelerle yapıyor. Kedi dediğin avcı ruhuna sahip olur genellikle, dolayısıyla bu onun sevdiği bir oyun, zavallı fareler bize verdiği bir hediye ve hediyenin karşılığında da gene sevilmek istiyor.

Fare yakaladım beni sev!

Akşamları bizlerle vedalaşıyor ve onu bizim kadar seven güvenlik görevlilerimizle sabahı ediyor.

Mualla, Beyaz veya sadece Kedi’yi içlerinde bulunmaktan mutluluk duyduğum bir grup arkadaş besliyor; mamasını, aşısını ve bakımını eksik etmiyoruz. Yeri gelmişken bizleri bir araya getiren Sınai Mülkiyet Uzmanı arkadaşımız Şermin Saatçioğlu‘na özellikle teşekkür etmeliyiz.

Belki aranızda ilke olarak karşı çıkanlar da olabilir, ama kurum kedisini kısırlaştırdık. Neden mi? Çünkü ilk gelişinden sonra mekanı güvenli hissedip bir süre sonra iki yavrusunu da getirmişti, ancak maalesef yavrular sonradan ortadan kayboldu, muhtemelen hayatlarını kaybettiler. Sahip çıkabildiğimiz bir tanecik canlının hayatını mutlu, güvenli ve sağlıklı geçirmesini istiyoruz. Son olarak, kısa süre içerisinde de kendisine bir ev alacağız. Mutlu mesut yaşayacak evinde bundan sonra.

Aslında yalnız da değil, çünkü bizlere yanaşmayan birkaç kurum kedimiz daha var (Mesela oldukça mesafeli Sarılar ailesi ve birkaç yalnız takılan gezgin). Onlar sadece bahçeye koyduğumuz mama otomatına geliyor, yemeklerini yedikten sonra ayrılıyor.

Sarılar Ailesi

Kurum içinde kedimizin varlığından rahatsız olanlar var mı, doğrusu emin değiliz, ama onun güvenliği ve Kurum kampüsünde yaşamını sağlıklı biçimde devam ettirebilmesi için Kurum Başkanımız Prof. Dr. Habip Asan‘la görüştük ve kendisi de bizlere desteğini açıkça ifade etti. Kendisine teşekkürlerimizi sunuyoruz, çünkü kedinin varlığı günümüze neşe katıyor ve sabahları onun tarafından karşılanmaktan büyük mutluluk duyuyoruz.

Bizi mutlu etmesi olayın öznel tarafı; nesnel ve gerçek olan tarafı ise onun hayat alanı olarak Türk Patent ve Marka Kurumu bahçesini seçmiş olması. Kimseye zararı olmayan bir canlının seçtiği hayat alanından uzaklaştırılması kabul edilebilir değil elbette ki, vicdani de değil zaten. Böyle bir şey olmayacağını bilmek bize bugünden itibaren daha da güven verdi.

Yolunuz Türk Patent ve Marka Kurumuna düşerse, kurum kedisini sevmeden geçmeyin. Eğer uslu bir çocuksanız, siz de zaten Kurum kapısında veya bahçesinde sizi bekleyen şirini görebilirsiniz.

Önder Erol ÜNSAL

Aralık 2019

unsalonderol@gmail.com

LİYAKAT ÖYKÜSÜ *

M. Kaan DERİCİOĞLU **

İki üniversitedeki “fikri haklar” dersinde, insanın zekasını kullanarak yarattığı eserlerin neden korunması gerektiğini anlatırken yeri geldiği zaman, çalışma yaşamının kurallarından da söz etmek gereğini duyuyorum. Yıllık öğretim programımda öğrencilerime, çok önemli bir konu olduğuna inandığım,  liyakat sisteminden de söz etmenin yararlı olacağını düşündüm ve bu konudaki bazı eserleri okuma ve bazı dostlarımla konuşma fırsatı buldum.

Bir gazete haberi beni birkaç yıl gerilere götürdü ve iki değerli kişinin bana anlattıklarını anımsadım. Gazete haberinde bir kamu iktisadi kuruluşu için “Nasıl Kurtarılır?” haber başlığı kullanılmıştı. Bu kuruluşu bildiğim halde alt yapısını bilmediğimi düşündüm. Kaç fabrikası var? Toplam kaç kişi çalışıyor? Üretim çeşitleri nelerdir? Hangi teknolojileri kullanıyor? AR-GE faaliyeti var mı? Teknolojiye ve Türkiye ekonomisine katkısı nedir? Cirosu, kar veya zararı ne kadardır? vb. soruların yanıtları alındıktan sonra bir değer yargısına ulaşılabileceğini düşündüm. Büyük umutlarla kurulan ve bir süre Türkiye Ekonomisine büyük katkılar yapan bazı kamu kuruluşlarının son yıllardaki durumu söz konusu haberdeki başlıkların kullanılmasına yol açabiliyor.

Asıl konuya geri dönerek bana anlatılanlar neydi onu açıklamaya çalışmak istiyorum. Bir kamu iktisadi kuruluşunun bir fabrikasında, örneğin bir mühendis ilk işe girişinde bir çeşit çırak olarak işe başlıyor. Kademeler arasındaki sıralama düzeni içinde yükselmesi liyakata ilişkin performansına bağımlı. Bu sıralamadan başlamayan, liyakata ilişkin performansı ile kendini kanıtlamayan her hangi bir kişinin işinde yükselmesi ve sonuçta yönetici olması olası değil. Bir başka ifade ile işe yeni başlayan bir mühendis bu düzen içinde eğer liyakata ilişkin performansı ile rakiplerine üstünlük sağlarsa, yükselebileceğini görebiliyor.

Bir gün, bu kamu iktisadi kuruluşunun değerli yöneticileri, yeni işe giren bir mühendisi, bilinen gelenekleri göz ardı ederek, yönetici olarak görevlendiriyor. Bu olay, fabrikadaki yetişmiş, deneyimli, yetenekleri tartışmasız kişilerin istifa etmelerine yol açıyor. Gelenek bozulduğu ve yetişmiş değerli elemanlar ayrıldığı için söz konusu fabrikada çöküş dönemine giriliyor.

Öykümüzün birinci bölümü bu. Bu olayı bana anlatan ve Kimya Mühendisi olan değerli arkadaşımı yıllar sonra aradım ve liyakat sistemine iyi bir örnek olması bakımından daha fazla bilgiye gereksinim duyduğumu belirttim. Tarihten ders almak ve örnek olması  bakımından  bu konunun araştırılmasının  yararlı olacağını düşünüyorum.

Bir imparatorluğun çöküşü ile ilgili olarak, emekli bir Yönetim Uzmanı olan  üstat Hayrettin KALKANDELEN’in bana anlattıkları, öykümüzün ikinci bölümü. Osmanlı İmparatorluğu’nun güçlü olduğu yıllar ve Avrupa’da bir imparatorluk. Türklerin akınlarına karşı korunmak için bütçeden büyük bir pay ayrılması gere- kiyor. Avusturya-Macaristan İmparatoru bir kişiyi görevlendirerek Büyük Elçi ([1])  olarak Osmanlı’ya gönderiyor.  Osmanlı ülkesine gidip inceleyen bu Büyük Elçi imparatoruna raporunu sunuyor. “Osmanlının bu kadar güçlü olmasının nedeni liyakat denilen bir sistem. ([2]) Hiçbir kişi layık olmadığı göreve atanmıyor. Eğer savunma amacıyla ayrılan bütçeden bana bir miktar altın verirseniz, bu sistemi çökertmek için çalışırım” diyor.  Bu kişi, rüşvetle layık olmayan kişilerin önemli makamlara gelmesine çalışmıştır. Geçen zaman içinde başarılı olduğu kesin. Sayın Hayrettin KALKANDELEN bu konudaki bilgilerin Devlet Arşivi’nde bulunduğunu belirtmişti.

Öykümüzün üçüncü bölümü, ilk iki bölümle doğrudan bağlantılı, söz konusu liyakat sisteminin kaynağı ile ilgilidir. Dünyanın ilk kamu yönetimi kitabı olan KUTADGU BİLİG, ([3]) Karahanlı Türklerinden olan Balasagunlu Yusuf Has Hacib tarafından 1069-1070 yıllarında yazılmış bir baş eserdir. ([4]) Kutadgu Bilig, 85 Bölüm ve 6645 Beyt’ten oluşmuştur. Devlet yönetiminin nasıl yapılacağı, çeşitli düzeydeki devlet görevlerinin ödevleri, yetki ve sorumlulukları ile bu görevlere atanacaklarda aranacak nitelikler hakkında kitapta bilgi verilmiş, kişiler arasındaki ilişkiler ve diğer sosyal konularda uygulanacak esaslar açıklanmıştır.

Kutadgu Bilig’den alınan öykümüz ile ilgili birkaç deyiş ([5]): “Eğer Hakan, işi ehliyetsiz birine verirse, ehliyetsizliği başkası değil, kendisi göstermiş olur.”, “Beylerin, hizmetkar kullarının derecelerini onların bilgileri oranında yükseltmesi gerekir.”, “Kadro gereklerine sahip olmayanların bu kadrolara atanmaması, bu kurala özellikle Hakan’ın uyması gerekir.”

Bugün Türkiye’de bazı kamu kuruluşlarına yapılan atamalarda, 1000 yıllık geçmişe sahip olan ve temelini atalarımızın ortaya koyup geliştirdikleri söz konusu liyakat sistemini veya benzeri ilkeleri uyguladıkları söylenemez.

Günümüzde bilgi çağı yaşandığına göre, kamu ya da özel sektör kuruluşlarının başarılı olabilmeleri, bilgiyi (teknolojiyi) kullanan değil, bilgiyi (teknolojiyi) üreten ve uygulayan bir alt yapıya sahip olmalarına bağımlıdır. Yeniden yapılanma çalışmalarında bu konuyu özellikle değerlendirmek tartışılmaz durumdadır. İnsana yapılan yatırım, iyi organize ve koordine edilmiş Ar-Ge faaliyeti ile oluşturulacak alt yapı, zaman içinde başarıyı mutlaka getirecektir. Bu olayın onlarca örneğini (IBM, GE, SONY, MICROSOFT, SAMSUNG, APPLE, vb.) yaşadığımız bu dönemde görmek olasıdır. Yeni buluşlara verilen patentlerle ilgili İstatistikler bu olayı doğrulamaktadır.


* Liyakat sözcüğü “değerlilik”, “yararlılık” anlamındadır.

** 2000 yılında yazdığım bu yazıyı bu yıl güncelleyip yeniden bilgilerinize sunuyorum.


([1])  Oqier Ghiselin de Busbecq : Imperial Ambassador at Constantinople 1544 –1562. Kaynak: Milli Kütüphane.

([2]) Busbecq, Türk Mektupları, Çeviren Hüseyin Cahit Yalçın, Remzi Kitabevi, İstanbul 1939.  Sayfa 35-36. “…. Çünkü Türkiye’de, hatta Türklerin kendi aralarında bile, şahsi meziyet ve liyakattan başka hiçbir şeye kıymet verilmez.” 

([3]) Yusuf Has Hacib – Kutadgu Bilig II., Çeviren Reşid Rahmeti Arat, Yedinci Baskı, Ankara 1998

([4])  Dünyanın İlk Kamu Yönetimi Kitabı. Kutadgu Bilig. Hayrettin Kalkandelen, İdarecinin Sesi Dergisi, Mayıs-Haziran 1998, Cilt 12, Sayı 68, Sayfa 27-34.

([5]) age Sayfa 32

Son Çağrı: IPR Gezgini Ankara Buluşması 19 Aralık’ta

IPR Gezgini Ankara Buluşması 19 Aralık Perşembe akşamı saat 19.00’da.

Yer kesinleşti, Tunalı’dayız ve kalabalığız.

Eğer bizlere katılmak isterseniz, 17 Aralık günü akşamına kadar katılım talebinizi iprgezgini@gmail.com adresine e-postayla bildirebilirsiniz. Talebi almamızın ardından sizi katılımcı listesine ekleyecek ve buluşma yerini size e-postayla bildireceğiz.

Konsept: Bolca fikri mülkiyet sohbeti, IPR Gezgini bilgilendirmesi, siteden beklentiler, Türk IP camiası gelişmeleri ve herkes yediğini – içtiğini öder. Yeni yılı da biraz erkenden birlikte kutlamış oluruz.

Dönüşlerinizi bekliyoruz ve katılmak isteyenlerle e-postayla bağlantıda olacağız.

IPR Gezgini

iprgezgini@gmail.com

IPR Gezgini Ankara Buluşması: 19 Aralık Akşamını Ajandanızda İşaretleyin

Planlandığını geçtiğimiz hafta duyurduğumuz IPR Gezgini Ankara Buluşması 19 Aralık Perşembe akşamı saat 19.00’da yapılacak.

Yüksek katılımlı bir buluşma olacak gibi gözüküyor, katılım taleplerini 16 Aralık gününe dek almaya devam edeceğiz. Taleplerde kişi sayısını ve katılımcıların adlarını bildirmeyi unutmayın lütfen.

Katılım talebinizi iprgezgini@gmail.com adresine e-postayla bildirebilirsiniz. Talebi almamızın ardından sizi katılımcı listesine ekleyecek ve buluşma yerini e-postayla bildireceğiz. Tunalı civarında olacağımızı şimdiden söyleyebiliriz.

Konsept: Bolca fikri mülkiyet sohbeti, IPR Gezgini bilgilendirmesi, siteden beklentiler, istekler, Türk IP camiası gelişmeleri ve herkes yediğini – içtiğini öder. Yeni yılı da biraz erkenden birlikte kutlamış oluruz.

Dönüşlerinizi bekliyoruz ve katılmak isteyenlerle e-postayla bağlantıda olacağız.

IPR Gezgini

iprgezgini@gmail.com

Folklorik Türk Marka Terminolojisi

IPR Gezgini E-Bülteni’nde yayımlanmış yazıların bir kısmına sitede yeniden yer vereceğimizi önceden duyurmuştuk. IPR Gezgini E-Bülteni Ekim ayı sayısında yer almış bu yazı, bülten takipçisi olmayan okurlarımızın da ilgisine sunulmaktadır. Yazı iki IPR Gezgini yazarının (Özlem Fütman ve Önder Erol Ünsal) ortak çalışmasıdır. E-Bülteni takip için iprgezgini@gmail.com adresine e-posta göndermeniz yeterlidir.

Her mesleki alanın kendine özgü bir terminolojisi olup, alanın profesyonelleri belki de kendileri dışında kimsenin anlamadığı bu terimleri kullanarak  aralarında özel bir dil geliştirirler.

Yaklaşık 20 küsur yıldır, fikri mülkiyet hakları alanında çalışan bireyler olarak, birimiz kamuda diğerimiz özel teşebbüs ayağında olsak da, mesleki terminolojiye hakim olduğumuzu söyleyebiliriz sanırım. Bununla birlikte, duyduğumuzda ilk başta anlamlandıramadığımız veya “ama öyle bir şey olmaz ki!” dediğimiz bazı terimlerin varlığının/kullanımının kulaklarımızı ve zihnimizi rahatsız ettiğini fark ettik. İşte bu yazıda o noktadan temellendi zaten. Hadi iğneyi kendimize çuvaldızı başkasına batıralım biraz hoşça vakit geçirelim!

Mesleki terimlerin yanlış kullanımı veya anlamsız terimlerin mesleki söyleme hakim olması, kanaatimizce, yapılan işi hem karmaşıklaştırıyor hem hatalı kullanımları yerleştirerek gelişmeyi önlüyor ve hem de -biraz amiyane olacak kusura bakmayın ama- adeta bir sokak jargonunu mesleğin içine entegre ediyor. Halbuki amaç aşağı doğru eğimle gitmek değil, kalite eğrisini yukarı yönlendirmek olmalıdır (diye düşünüyoruz).

Bu yazıda, her duyduğumuzda kulaklarımızı tırmalayan ve fikri mülkiyetin “günlük dili”  haline gelmiş bazı terimleri irdeleyeceğiz. Elbette, bu irdeleme sarkastik düzeyde olacak. Sizler de yanlış kullanılan terimlere örnek vermek isterseniz, kendi örneklerinizi/görüşlerinizi bize yazabilirsiniz.

Bu yazıyı hazırlarken hangi maddeyi kimin yazdığını işaret etmek için başlıkların yanına inisyallerimizi koyduk.

Başvuru Kodu (ÖÜ):

Kurumu bir marka başvurusuyla ilgili olarak aradığınızda, telefondaki kişi size “Başvurunuzun kodu neydi?” sorusunu yöneltebilir.

“Başvuru kodu” denilince aklınıza şifre benzeri karmaşık sayı veya karakterlerden oluşan gizli bir kod gelmesin. Başvuru koduyla kast edilen markanın başvuru numarasıdır. Muhtemelen memuriyetten sıkılan bir Kurum çalışanı, okuduğu casusluk romanlarının da etkisiyle seneler önce “kod” kelimesini mesleğin bir yerine monte edip kullanmaya başlamıştır diye düşünüyorum.

Sınıf Kodu (ÖÜ):

Bu terimi ilk kullanan kişi, muhtemelen, başvuru kodu terimini icat eden Kurum çalışanının oda arkadaşı olmalı bana sorarsınız(!).

“Sınıf kodu” terimi ile söylenilmek istenen malların veya hizmetlerin uluslararası sınıf numarası, bir diğer deyişle “Nicé sınıf numarası” hiç şüpheniz olmasın. Uluslararası anlaşmalarda, mevzuatta ve her tür yazılı metinde “sınıf numarası” olarak geçen bir terim nasıl “sınıf kodu” olarak anılabiliyor orası bir muamma. Kesinlikle, oda arkadaşı gibi, çocukken casus olmak isteyen ancak kazayla memur olan birisinin yaratıcılığının bir neticesi bu kullanım, başka bir olasılık göremiyorum(!).

A: “Başvurunuzdaki sınıf kodları kaçtı?”

B: “3,5,44”

A: “Gizli kodu doğru söylediniz. 007 ve diğer ajanlar içeride sizi bekliyor, lütfen beni takip edin.”

Marka adı (ÖF-ÖÜ):

İşte ikimizin de midesine ağrılar saplayan bir kullanım.

“Marka adı” nedir, birisi bize açıklasın lütfen!!

Marka zaten mal ve hizmetlerin diğerlerinden ayırt edilmesini sağlamak için verilen ve ayırt edici olduğu varsayılan bir addır (ad dışında şekil, vs. de olabilir tabi).

Bu durumda “marka adı”, kelime markaları için “adın adı” mı oluyor?

(ÖF’nin notu ; Marka adı diye bir şey yok ama serbest çağrışımla benim aklıma Kadının Adı Yok , Gülün Adı gibi kitaplar geliyor!!!)

Veya marka bir şekil markası ise, şekilden ibaret tüm markaların adı şekil mi olacak?

(ÖF’nin notu; eveeeeet, Kurum kayıtlarında sadece şekilden ibaret bütün markalar “şekil” diye geçiyor Önder Bey!

Nota yanıt (ÖÜ): Özlem Hanım, parası bol ve şaka yapmak isteyen birisi olsam, “şekil” kelimesini 45 sınıfta tescil ettirmek için Kuruma başvuruda bulunurum, herhalde arama raporu 10.000 sayfa civarında gelir, incelemeyi yapacak uzmanın da halini görmek isterim.)

Marka uygulamasının ana ekranında “marka adı” terimini görmek, mesleki açıdan bence acı verici.

(ÖF’nin notu: Siz orada ekranda, ben genç meslektaşların yazdığı itiraz ve dilekçelerde bu ifadeyi görüp düzeltmekten bunaldım. Marka adı nedir sorusuna aralarından şu ana kadar anlamlı cevap verebilen biri çıkmadı tabi. Bence terminolojiye hakim olmayan gençler için bir noktaya kadar kabul edilebilir bir durum/kafa karışıklığı bu, ancak belli yıllardan sonra kullanmaya devam edilmesi iyiye işaret değil.) 

Ret Yemek (ÖÜ):

Ofiste çalışıyorsunuz, telefon çalıyor, arayan bir marka vekili. Karşılıklı “İyi günler, nasılsınız, vs.” ve “Nasıl yardımcı olabilirim?”

Başvuru kodu …olan bir başvurumuz, 15. sınıf kodunda ret yemiş, biz itiraz ettik, itiraz ne zaman incelenir, onu soracaktım.”

İç ses: Ret yemek nedir, ret yenilen içilen bir şey mi? Kurum size neden bir şey yedirmeye çalışsın?!

Kast edilen açık: Başvurunun ret yemesi tabiri, sayısız vekil tarafından Kurum’un başvuruyu reddetmesi anlamında kullanılıyor. O kadar yaygın ki, söyleyecek söz bulamıyorum. Halbuki, karşımızdakinin iletişim konusunda açık bir devlet kurumu olduğunu unutmasak ve söylemlerimize biraz daha dikkat etsek güzel olmaz mıydı?

Müddet (ÖÜ):

Müddet kelimesinin TDK sözlüğündeki karşılığı “süre”dir. Buna karşılık “müddet” kelimesi, Kurum terminolojisinde ve maalesef online araştırma da dahil olmak üzere Kurum veritabanında “hükümden düşmüş markaları ifade eden genel bir adlandırma” olarak kullanılmaktadır.

Sadece müddet olsa neyse, “müddet olmak” kullanımıyla kulaklarımızı daha da tırmalamaktadır.

“Marka müddet olmuş”; hadi Türkçe’ye çevirelim, yani “Marka süre olmuş”. “Süre olmak” nedir, bir marka nasıl süre olur? Marka hükümden düşmüş, yenilenmemiş, vs demek bu kadar mı zor? Yazarken sinirlerim hopladı gene!  

Hıfız (ÖF):

Henüz bu kelimenin kayıtlarda neye binaen kullanıldığını tam çözebilmiş değilim. Kurum’da bugüne değin konuştuğum hiç kimse de bana tam bir açıklama yapamadı bu konuda. İşte ben asıl buna “gizli kod” derim!

İtiraz Dosyalamak (ÖF):

Yanlış isem beni düzeltin ama bana sanki “itiraz etmek”, “itirazı yapmak” doğru kullanım gibi geliyor. Garip bir şekilde ben bu kullanımın biraz Ankara menşeili düşünüyorum, çünkü özellikle Ankara’da mukim vekillerce yoğun kullanıldığını gözlemliyorum. Aslında, diğerlerinin yanında bu kullanım bana yine de ehven-i şer geliyor, fakat yine de belirtmek istedim.

“Markadaki şekil unsuru mu” yoksa “Markadaki logo mu”? (ÖF):

“Markadaki logo” diye bir kullanıma sıklıkla rastlıyoruz. Ne demek markadaki logo? Sanırım doğrusu “markadaki şekil unsuru” veya “işaretteki şekil unsuru” olacak.

Markalamak (ÖÜ):

Gülmeyin ama, ben bu lafı duyunca aklıma hep “hayvanları damgalama” eylemi geliyor. Ne demek markalamak?

Şu demek(miş); bir işareti marka olarak tescil ettirmek.

Sanırım böyle kullanımlar günlük dilde özel sektörde müşteri ilişkilerini yürüten ve kendisi marka vekili olmayan çalışanlar tarafından yaratılıyor. Tamam onlar hobi olarak yine kullanmaya devam etsinler, ne diyeyim, ama biz sektörün profesyonelleri lütfen bunları kullanmayalım diyorum.

İsmin Patenti Bize Ait-  Markanın Patenti (ÖF):

Bunlar aslında, çoğunlukla alan profesyonellerinin dışında kalan kişilerce kullanılıyor.

En kötüsü gazetecilerin de bu şekilde kullanımlarda bulunması. Ancak yine de küçük bir oranda da olsa mesleğe yeni başlamış ve terminolojiye hakim olmayan vekillerin de bu tarz kullanımları olduğuna şahit oluyoruz.

Özlem FÜTMAN ( ofutman@gmail.com)

Önder Erol ÜNSAL (unsalonderol@gmail.com)

Ekim 2019