Etiket: önder erol ünsal

PERAKENDECİNİN SADECE KENDİ ÜRÜNLERİNİ SATIŞA SUNMASI 35. SINIF KAPSAMINDA MALLARIN SATIŞA SUNUMU HİZMETİ OLARAK KABUL EDİLEBİLİR Mİ? EUIPO TEMYİZ KURULU “RITUALS” KARARI



Giriş

Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO) Temyiz Kurulu, 12 Mayıs 2025 tarihinde “RITUALS” markasına ilişkin olarak verdiği kararla, uygulamacıların Türkiye’de de kafasını karıştıran önemli bir sorunun yanıtını EUIPO açısından nihai olarak vermiştir.

Kararda ele alınan ve EUIPO açısından netleştirilen temel mesele; 35. sınıftaki “malların satışa sunumu hizmetleri” (mağazacılık veya perakendecilik hizmetleri olarak da anılmaktadır) için korunan bir Avrupa Birliği markasına ilişkin olarak, marka sahibinin sadece kendisine ait ürünleri satışa sunması halinde, bu durumun markanın kullanımı sayılıp sayılamayacağıdır. Daha da netleştirirsek kararda ele alınan konu, marka sahibinin sadece kendisine ait malları satışa sunum (mağazacılık, perakendecilik) hizmetlerine konu etmesi halinde, bahsedilen hizmetler bakımından markanın kullanımı gerçekleşmiş midir sorusunun yanıtıdır.

Türkiye’de kimi uygulayıcılar, 35. sınıftaki malların satışa sunumu (mağazacılık, perakendecilik) hizmetlerinin, ancak farklı kişilere ait farklı markalı ürünlerin tüketicilere sunulduğu hallerde ortaya çıktığını öne sürmekte ve bir marka sahibinin sadece kendisine ait ürünleri satışa sunması halinin bu hizmetin kapsamına girmediğini iddia etmektedir. Buna karşın, bazı uygulayıcılar (bu satırların yazarı dahil) ise, ilgili hizmetin satışa sunulan malların kime ait olduğuyla ilgisinin bulunmadığını, markanın sahibi tarafından üretilmiş tek bir tip veya tek markalı ürünlerin satışa -ilgili hizmetin tanımı kapsamında- sunulduğu hallerde dahi bu hizmetin kullanımın gerçekleştiğini öne sürmektedir.

Temel karmaşayı daha iyi ifade edebilmek bakımından öncelikle ilgili hizmetleri tanımlamak yerinde olacaktır. Devamında EUIPO Temyiz Kurulunun “RITUALS” kararı kapsamında getirilen yorum aktarılacak ve değerlendirilecektir.

“Malların Satışa Sunumu Hizmetleri” Nedir ve Somut Olarak Hangi Hallerde Karşımıza Çıkar?

2015 yılında yazdığım ve IPR Gezgini’nde yayımlanmış “Perakendecilik Hizmetleri Nedir? Marka Tescilinde Somut Karşılığı Ne Şekilde Ortaya Çıkar?” başlıklı yazıdan kısa bir özetle, 35. sınıfta yer alan “malların satışa sunumu hizmetlerini” tanımlayacak olursak:

Avrupa Birliği Adalet Divanı, 7 Temmuz 2005 tarihli C-418/02 sayılı “Praktiker” kararının 34. paragrafında, “perakendecilik hizmetleri”nin nihai amacının malların tüketicilere satışı olduğunu, belirtilen hizmetin satış işleminin yanı sıra, bu işlemin gerçekleşmesini sağlamak için tacir tarafından yürütülen her tür eylemi kapsadığını belirtmiştir. Anılan eylemler karara göre, diğerlerinin yanı sıra, satışa sunulan malların seçimini ve satışın rakiplerle değil kendisiyle tamamlanmasını isteyen bir tacirin tüketicileri teşviğe yönelik çeşitli hizmetleri sunmasını da kapsar.

“Malların satışı” ifadesi, malların ve hizmetlerin uluslararası sınıflandırması amaçlı Nicé sınıflandırması kapsamında tanımlanmış veya bu sınıflandırma kapsamında değerlendirilmesi mümkün olan bir hizmet değildir. Bu bağlamda, nihai hedefi malların satışı olan hizmetler bütünü, anılan sınıflandırmanın 35. sınıfının açıklayıcı notlarında yer alan “Müşterilerin malları elverişli bir şekilde görmesi ve satın alması için çeşitli malların bir araya getirilmesi hizmetleri” (the bringing together, for the benefit of others, of a variety of goods (excluding the transport thereof), enabling customers to conveniently view and purchase those goods) tanımı kapsamında değerlendirilmektedir.

Yazı boyunca, “malların satışa sunumu hizmetleri” tabiri kullanılacak olsa da, bu kısa ifadeyle belirtilmek istenen “Müşterilerin malları elverişli bir şekilde görmesi ve satın alması için çeşitli malların bir araya getirilmesi hizmetleri” ifadesidir.

Yukarıda “Müşterilerin malları elverişli bir şekilde görmesi ve satın alması için çeşitli malların bir araya getirilmesi hizmetleri” ifadesine yer verilmiş olsa da, bu ifadenin “çeşitli mallar” terimi yerine “özel olarak belirtilmiş malların” yazıldığı halleri de kapsayacak anlamda kullanıldığı özellikle belirtilmelidir. Bir diğer deyişle, yazının kapsamı sadece “çeşitli mallar” genel tabirinin kullanıldığı hallere ilişkin değildir, perakendecilik hizmetinin konusu malların özel biçimde belirtildiği ifade biçimleri de yazı kapsamına girmektedir.

“Müşterilerin malları elverişli bir şekilde görmesi ve satın alması için çeşitli malların bir araya getirilmesi hizmetleri” en basit haliyle, tüketicilerin farklı seçenekler veya çeşitler arasından kendisine en uygununu bulup satın alması için çeşitli malların bir arada satışa sunulması hizmetidir. Bu hizmet, birbirinden nitelik, ölçek, ortam olarak farklı satış noktalarında (süpermarket, hipermarket, katalog, internet vb.) sunulabilir.

İnceleme konusu hizmet, malların satışı işleminden ibaret değildir. Hizmet esasen, malların satışa nihai amacına yönelik olarak tacir tarafından sunulan bir hizmetler bütününü ifade etmektedir. Bu haliyle hizmetin kapsamı “perakende veya toptan satış ortamlarında, malların satış amacıyla tüketicilere sunumu”dur.

Hizmetin sunulduğu ortamın dükkan, mağaza, vb. gibi bir mekan olması zorunluluğu bulunmamaktadır. Anılan hizmet; dükkan, mağaza gibi mekanlarda malların klasik biçimde sunumu yoluyla verilebildiği gibi, internet, TV gibi elektronik ortamlarda veya katalog yoluyla satışa sunum gibi farklı yöntemlerle de sunulabilir.

“Müşterilerin malları elverişli bir şekilde görmesi ve satın alması için çeşitli malların bir araya getirilmesi hizmetleri”nin varlığından bahsedebilmek için, öncelikli olarak “çeşitli malların tüketicilerin beğenisine ve alımına sunulma amacıyla bir araya getirilmiş olması” ve “bir araya getirilen malların tüketicilere sunulduğu bir ortam (mağaza, dükkan, internet sitesi, TV yoluyla alım için bir platform, katalog yoluyla satışı sağlayacak yöntem ve araçlar, vb.)” şartlarının bir arada gerçekleşmiş olması gereklidir.

“Müşterilerin malları elverişli bir şekilde görmesi ve satın alması için çeşitli malların bir araya getirilmesi hizmetleri” yukarıda da belirtildiği gibi, en basit tanımıyla tüketicilerin farklı seçenekler veya çeşitler arasından kendisine en uygununu bulup satın alması için çeşitli malların bir arada satışa sunulması hizmetidir. Bu bağlamda, markasını taşıyan malları üretip, üçüncü kişilerin sağladığı perakendecilik veya mağazacılık hizmetleri kanalıyla tüketicilere ulaştıran bir firmanın, markasını “Müşterilerin malları elverişli bir şekilde görmesi ve satın alması için çeşitli malların bir araya getirilmesi hizmetleri” için tescil ettirmesi gerekli değildir. Bu tip bir durumda, yani markalı bir ürünün üreticisi dışındaki taraflarca tüketicilere sunulması halinde, o malların üreticisinin “Müşterilerin malları elverişli bir şekilde görmesi ve satın alması için çeşitli malların bir araya getirilmesi hizmetleri” için markasını kullanıldığının kabul edilmesi mümkün değildir.

Şöyle ki, “Müşterilerin malları elverişli bir şekilde görmesi ve satın alması için çeşitli malların bir araya getirilmesi hizmetleri” için kullanımdan bahsedilmek için, çeşitli malların müşterilere sunum amacıyla bir araya getirilmesi gereklidir ve sonrasında eğer, müşteri tarafından alım kararına varılırsa satış söz konusu olmaktadır. Ayrıca, hizmet tanımında yer alan “elverişli” kelimesinin de işaret ettiği üzere, malların tüketicilere elverişli bir biçimde sunulması, yani “bir araya getirilen malların tüketicilere sunulduğu bir ortam (mağaza, dükkan, internet sitesi, TV yoluyla alım için bir platform, katalog yoluyla satışı sağlayacak yöntem ve araçlar, vb.)” gereklidir.

Tüm bunlara ilaveten, ürettiği ve markasını taşıyan malları, üçüncü taraflar aracılığıyla piyasaya sürmekle sınırlı kalmak istemeyen ve bu malları kendisine ait perakende satış kanalları yoluyla tüketicilere ulaştırmak isteyen üreticilerin varlığı da ortadadır. Malların üreticisi de olan bu kişilerin herhangi bir satış ortamı kanalıyla ürettikleri malları nihai tüketiciye ulaştırmaları halinin, markanın “Müşterilerin malları elverişli bir şekilde görmesi ve satın alması için çeşitli malların bir araya getirilmesi hizmetleri” için kullanımını teşkil edip etmediği bu yazının konusunu oluşturacaktır.   

Sayılan tüm hususlar ışığında kanaatimizce, “Müşterilerin malları elverişli bir şekilde görmesi ve satın alması için çeşitli malların bir araya getirilmesi hizmetleri” için kullanımın varlığı aşağıdaki değerlendirmeler çerçevesinde tespit edilmelidir:

  1. Markalı bir malın üretilmesi veya piyasaya sürülmesi, tek başına söz konusu markanın “Müşterilerin malları elverişli bir şekilde görmesi ve satın alması için çeşitli malların bir araya getirilmesi hizmetleri” için kullanıldığını gösteremez.
  2. “Müşterilerin malları elverişli bir şekilde görmesi ve satın alması için çeşitli malların bir araya getirilmesi hizmetleri” için kullanımdan bahsedebilmek için çeşitli malların satış amacıyla, tüketicilerin beğenisine elverişli bir ortamda sunulmuş olması gereklidir.
  3. Müşterilerin malları elverişli biçimde görmesi, yani tüketicilere sunum için bir ortam gereklidir. Bu ortamın fiziksel bir mekan olması şart değildir, mallar tüketicilere mağaza, dükkan, internet sitesi, TV yoluyla alım için bir platform, katalog yoluyla satışı sağlayacak yöntem ve araçlar, vb. birçok farklı ortam kullanılarak sunulabilir.
  4. Tüketiciler elverişli ortamda kendilerine sunulan malları inceledikten sonra alımı gerçekleştirir veya gerçekleştirmez. Alımın gerçekleşmesi veya gerçekleşmemesi hizmetin niteliğini etkilemez, şöyle ki “Müşterilerin malları elverişli bir şekilde görmesi ve satın alması için çeşitli malların bir araya getirilmesi hizmetleri” satış işleminden ibaret değildir ve hizmetin asıl doğası “malların tüketicilere perakende veya toptan satış ortamlarında sunumu”dur.
  5. Markayı taşıyan malların tanıtımı amaçlı kataloglar, dokümanlar, reklamlar, internet siteleri, tek başlarına markanın “Müşterilerin malları elverişli bir şekilde görmesi ve satın alması için çeşitli malların bir araya getirilmesi hizmetleri” için kullanıldığını ispatlama gücüne sahip değildir. Şöyle ki, hizmet tanımından anlaşıldığı üzere, müşterilerin malları elverişli biçimde görmesi ve satın alması için çeşitli malların bir araya getirilmesi gereklidir. Ürünlere ait tanıtım dokümanlarının veya reklamların, malların elverişli biçimde satışa sunumunu sağlama fonksiyonunu yerine getiren araçlar olduğunun kabul edilmesi ise mümkün değildir.

Yazımızın üzerinde odaklanacağı husus ise, yukarıdaki tespitlerden farklı bir hususa ilişkindir: “Satışa sunulan malların, satışı sunumu gerçekleştiren kişiye ait olması ve onun markasını taşıması halinde de, malların satışa sunumu hizmetlerinin kullanımın gerçekleştiği kabul edilmeli midir?”

Yazının başında belirttiğimiz üzere, Türkiye’de bu konuda uygulamacılar arasında fikir birliği bulunmamaktadır. Kimi uygulayıcılara göre, “anılan hizmetin gerçekleşmesinin ön şartlarından birisi de satışa sunulan malların farklı kişilere farklı markalı mallar olmasıdır”, diğer yandan başka bir grup ise “hizmetin tanımında böyle bir ön şart bulunmadığını öne sürmekte ve diğer koşullar yerine getirildikten sonra satışa sunulan malların tek bir üreticiye ait tek bir markayı taşıyan mallar olması halinde dahi bu hizmetin gerçekleştirildiğini” ifade etmektedir.

EUIPO Temyiz Kurulunun aşağıda aktarılacak “RITUALS” kararı bu tartışmaya EUIPO bakımından noktayı koymuştur ve kararın Türkiye’deki tartışmalara da ışık tutacağı düşünülmektedir. Sözü daha da uzatmadan kararın aktarılmasına geçelim.

“RITUALS” Markasına Karşı Yapılan İptal Talebi ve EUIPO İptal Biriminin Kararı

2006 yılında 3.,4.,21.,24.,30. sınıflara dahil malları ve 35. sınıfa dahil hizmetleri kapsayan “RITUALS” markası EUIPO tarafından Avrupa Birliği markası olarak “Rituals International Trademarks B.V.” adına tescil edilmiştir. Markanın 35. sınıfına dahil hizmetler esas olarak 3.,4.,21.,24.,30. sınıflara dahil malların perakendeciliği (satışa sunumu) hizmetleridir. 2022 yılında “Zheni Aleksieva” adında bir gerçek kişi belirtilen markanın kullanmama nedeniyle iptaline yönelik olarak EUIPO nezdinde bir iptal talebi yapmıştır. Kullanmama nedeniyle iptal talebine karşı marka sahibi EUIPO’ya markanın kullanımını gösteren çeşitli kanıtlar sunmuştur. Bu kanıtlara karşı iptal talebi sahibi görüş göndermiş ve bu görüşte esasen aşağıdaki argümanlara dayanmıştır:

  • Marka sahibi tarafından gönderilen kanıtlar markanın sadece 3. sınıfa dahil bazı kozmetik ürünleri tarafından kullanımını göstermektedir ve diğer mal ve hizmetlerin kullanımına ilişkin bir kanıt bulunmamaktadır.
  • Marka sahibi sadece kendisine ait markayı taşıyan ürünleri satışa sunmaktadır ve bu durum 35. sınıf kapsamında perakendecilik hizmetlerinin ciddi kullanımı olarak kabul edilemez.
  • Marka tescil edildiğinden farklı biçimde kullanılmaktadır.

Yazımızın ana vurgu noktası, 2. iddia kapsamındaki argümanların EUIPO tarafından değerlendirilmesiyle ilgili olacaktır ve dolayısıyla diğer hususlar hakkındaki açıklamalara, yazının bütünlüğü açısından zorunlu olanlar dışında, yer verilmeyecektir.

EUIPO İptal Birimi, sunulan kanıt ve görüşleri inceledikten sonra, markayı 3. sınıftaki bazı mallar dışında kalan tüm mal ve hizmetler bakımından iptal etmiştir. EUIPO İptal Birimi kararında 35. sınıftaki perakendecilik hizmetleri bakımından aşağıdaki değerlendirmeyi yapmıştır:

“…. Taraflar arasında marka sahibinin kendi mallarıyla ilgili dükkanları işlettiği hususu konusunda bir anlaşmazlık bulunmamaktadır. Temel mesele, bu mağazalarda sürdürülen marka sahibinin kendi markasını taşıyan mallara ilişkin faaliyetlerinin perakendecilik hizmetleri bakımından markanın kullanımını teşkil edip etmediğidir. Marka sahibine göre, bu dükkanlarda yürütülen faaliyet sadece satışla sınırlı olmayan, perakende piyasasında benzer ürünleri satan diğer kişilerle de rekabet anlamına gelen bir faaliyettir; dükkanların önünde, içinde, paketlerde ve satış fişlerinde “RITUALS” markası bulunmaktadır, müşterilere mağazalarda benzersiz bir deneyim sunulmaktadır, içecekler ve el masajı teklif edilmektedir. 35. sınıftaki perakendecilik hizmetleri Nice Sınıflandırması Açıklayıcı Notunda “başkalarının yararına, çeşitli malları (nakliyesi hariç) bir araya getirerek, müşterilerin bu malları rahatça inceleyip satın almalarını sağlamak” olarak tanımlanmaktadır. Burlington Arcade kararından (C‑155/18), “başkaları” kelimesiyle kastedilenin malları için satış noktası arayan üreticiler veya marka sahipleri olduğu anlaşılabilir. Marka sahibinin iş modelinde, marka sahibinin faaliyetinden yararlanacak marka sahibi dışında başka bir işletme, üretici veya marka sahibi bulunmamaktadır. Marka sahibinin mağazalarında gerçekleştirilen tüm faaliyetlerin tek bir amacı vardır, o da marka sahibinin mallarının satılmasıdır. Markanın mağazaların ön tarafında, mağaza içinde ve kasa fişlerinde yer alması ve satın alınan ürünlerin üzerinde markanın basılı olduğu bir çantaya paketlenmesi, tüm bunların tek amacının marka sahibinin ürünlerini satmak olduğu gerçeğini değiştirmez. Mağazanın ön tarafındaki marka, tüketicilere “Rituals” markası altındaki ürünlerin mağaza içinde satıldığını bildirir. Marka sahibi, perakendecilik hizmetleri pazarında perakendecilerle değil, diğer kozmetik ve parfüm üreticileriyle rekabet etmektedir. Tüketiciler, “Rituals” mağazasında mı yoksa farklı markaların çeşitli kozmetik ürünlerinin bulunduğu bir kozmetik perakende mağazasında mı alışveriş yapacaklarını seçmezler. “Rituals” kozmetik ürünlerini mi yoksa diğer markaların ürünlerini mi satın alacaklarını seçerler. Sonuç olarak, marka sahibinin mağazalarıyla bağlantılı faaliyeti, bağımsız bir perakendecilik hizmeti değil, malların tesciliyle sağlanan korumanın kapsadığı bir faaliyet olan kendi mallarının satışı olarak değerlendirilmelidir. Dolayısıyla, marka sahibi, perakendecilik hizmetleri için markanın kullanıldığını kanıtlayamamıştır ve marka belirtilen hizmetler bakımından da iptal edilmelidir….”

Marka sahibi bu karara karşı itiraz etmiş ve itiraz EUIPO Temyiz Kurulu tarafından değerlendirilmiştir.

EUIPO Temyiz Kurulu “RITUALS” Kararı

Marka sahibinin iptal talebine karşı yaptığı itirazda, diğerlerinin yanı sıra, konumuzla ilgili olarak aşağıdaki temel argümanlara yer verilmiştir:

“…. İptal Birimi, marka sahibinin perakendecilik hizmetleri sunmadığını, çünkü bu tür hizmetlerin perakendecinin kendi malları ile ilgili olarak sunulamayacağını tespit etmiştir. Bu yorum, mevcut içtihatla tutarlı değildir. Praktiker kararının 34. paragrafında Adalet Divanı perakendecilik hizmetlerini şu şekilde tanımlamıştır: ‘Bu bağlamda, perakende ticaretin amacının tüketicilere mal satmak olduğu belirtilmelidir. Bu ticaret, yasal satış işlemine ek olarak, tacirin bu tür bir işlemin gerçekleştirilmesini teşvik etmek amacıyla yürüttüğü tüm faaliyetleri de içerir. Bu faaliyetler, diğerlerinin yanı sıra, satışa sunulan malların çeşitliliğini seçmek ve tüketicinin söz konusu işlemleri rakip bir tacir yerine söz konusu tacirle yapmaya teşvik etmek amacıyla çeşitli hizmetler sunmaktan ibarettir.’ Adalet Divanı, Praktiker kararında “perakendecilik hizmetleri” kavramını geniş bir şekilde yorumlamaktadır. Divan, perakendecilik hizmetlerinin daha kısıtlayıcı bir tanımının mümkün olmadığını açıkça belirtmektedir. EUIPO çok sayıda kararında, perakendecilik hizmetlerinin kullanımının, marka sahibinin sadece kendisine ait ürünleri satışa sunduğu durumlarda da gerçekleştiğini kabul etmiştir, örneğin C 14 986 sayılı Cath Kidston kararı, C 15 460, C 12 844 sayılı kararlar, Temyiz Kurulunun R 2330/2011-2 sayılı kararı. İptal Biriminin işbu ihtilafa ilişkin olarak emsal gösterdiği C-155/18 sayılı Burlington Arcade kararı ise yanlış yorumlanmıştır. Şöyle ki, belirtilen karar Praktiker kararından bir sapma niteliğinde değildir ve ‘alışveriş merkezlerinin verdiği faaliyetlerin malların satışa sunumu hizmeti olarak değerlendirilip değerlendirilmeyeceğini’ irdelemektedir. Bu karardaki ‘başkaları ifadesiyle kastedilen malları için satış noktası arayan üreticiler veya marka sahipleridir’. İptal Biriminin işbu ihtilafa ilişkin yeni yorumunun kabul edilmesi, kendi mağazalarında kendi ürünlerini satışa sunan, örneğin Dior, L’Oréal, Estée Lauder, Givenchy, Gucci, Prada, Louis Vuitton, Adidas, Nike Puma ve Fendi gibi markaların perakendecilik hizmeti vermediği anlamına gelecektir ve bunun kabul edilmesi mümkün değildir. Sonuç olarak, bir marka sahibinin kendi ürünlerini satışa sunması perakendecilik hizmetleri kapsamına girmektedir ve İptal Birimi kararının iptal edilmesi gerekmektedir….”

EUIPO Temyiz Kurulu; marka sahibinin itirazını, İptal Birimi kararında yer verilen argümanları ve iptal talebi sahibinin görüşlerini dikkate alarak incelemiş ve 12 Mayıs 2025 tarihinde verdiği R 2472/2023-4 sayılı kararla ihtilafı sonuçlandırmıştır. Devam etmeden önce, kararın sadece yazımızın konusu perakendecilik hizmetleri bakımından aktarılacağını bir kez daha belirtiyoruz.

Kurul ilk olarak, perakendecilik hizmetleri bakımından verilmiş ilk önemli karar olan ve ilgili hizmetlerin çerçevesini çizen Adalet Divanının C-418/02 sayılı Praktiker kararından bazı önemli noktaları aktarmıştır:

“Praktiker kararının 34. paragrafı çerçevesinde, Adalet Divanına göre, perakende ticaretin amacı, tüketicilere mal satmaktır. Bu ticaret, yasal satış işlemine ek olarak, tacirin bu tür bir işlemin gerçekleştirilmesini teşvik etmek amacıyla yürüttüğü tüm faaliyetleri de içerir. Bu faaliyetler, diğerlerinin yanı sıra, satışa sunulan malların çeşitliliğini seçmek ve tüketicinin söz konusu işlemleri rakip bir tacir yerine söz konusu tacirle yapmaya teşvik etmek amacıyla çeşitli hizmetler sunulmasını içerir. Kararın 35. paragrafına göre, Direktif veya Topluluk hukukunun genel ilkelerine dayanan hiçbir üstün neden, bu hizmetlerin Direktifteki ‘hizmetler’ kavramı kapsamına girmesini veya dolayısıyla, tacirin, markasının tescili yoluyla sağladığı hizmetlerin menşeini belirten markanın korunmasını elde etme hakkına sahip olmasını engellemez. Kararın 44. paragrafına göre ise, Direktifin amaçları doğrultusunda, bu kararın 34. paragrafında yer alan açıklamadan daha kısıtlayıcı bir ‘perakendecilik hizmetleri’ tanımına dayanmaya ihtiyaç olmadığı belirtilmekte ve 34. paragraftaki ‘perakendecilik hizmetleri’ tanımına atıfta bulunulmaktadır.”

Temyiz Kurulu devamında perakendecilik hizmetleriyle ilgili önemli kararlar olan O’Store (T-116/06), Apple Store (C-421/13) gibi kararlara atıflar yapmıştır.

Bu açıklamaların da ışığında perakendecilik hizmetleri aşağıdaki formül çerçevesinde basitçe açıklanmıştır:

  • Perakende ticaretin amacı = Tüketicilere mal satışı.
  • Perakende ticaret, yasal satış işlemine ilaveten, bu satış işleminin gerçekleştirilmesini teşvik etmek amacıyla tacir tarafından yürütülen tüm faaliyetleri içerir.
  • Tacirin satış işleminin sonuçlandırılmasını teşvik etmek amacıyla gerçekleştirdiği faaliyetler, diğerlerinin yanı sıra;
    • Satışa sunulan malların çeşitliliğini seçmeyi ve
    • Tüketicinin satın almayı rakip bir tacirden değil, söz konusu tacirden gerçekleştirmesini teşvik etmek amacıyla çeşitli hizmetler sunmasını içerir.

Marka sahibinin faaliyetleri bu formül çerçevesinde incelendiğinde, bu faaliyetlerin Adalet Divanının perakendecilik hizmetlerine ilişkin tanımı kapsamına girdiği görülmektedir:

  • Marka sahibinin faaliyetinin amacı = 3.,21.,24. ve 30. sınıflara dahil “Rituals” markasını taşıyan malların tüketicilere satışı gerçekleştiriliyor.
  • Bu faaliyetler, “Rituals” markalı malların yasal satış işlemlerine ilaveten, marka sahibinin tüketiciyi satın alma işlemine teşvik etmek için yürüttüğü her türlü faaliyeti içeriyor.
  • Marka sahibinin satış işleminin sonuçlandırılmasını teşvik etmek amacıyla gerçekleştirdiği faaliyetlere ilişkin olarak, diğerlerinin yanı sıra;
    • Satışa sunulan “Rituals” ürünlerinin, yani 3.,21.,24. ve 30. sınıflardaki malların çeşitleri seçiliyor ve
    • Tüketicinin satın almayı rakip bir tacirden değil, söz konusu tacirden gerçekleştirmesini teşvik etmek amacıyla çeşitli hizmetler sunuluyor, yani tüketicilere, örneğin “Rituals” sabunuyla ellerini yıkayabilecekleri, “Rituals” çayı içebilecekleri, marka sahibinin eğitimli personeli tarafından ürünlerin tanıtıldığı (bir dakikalık el masajı, seminerler, atölyeler veya ustalık sınıfları), tüketicilerin kendi özel ürünlerini yaratabilecekleri, “Rituals” farkındalık, meditasyon ve yoga uygulamalarını ve kılavuzlarını kullanarak zihinlerini ve bedenlerini dinlendirebilecekleri ve enerji toplayabilecekleri deneyimler sunuluyor.

Bu noktada, Praktiker kararının 44. paragrafı da tekrar hatırlanmalıdır: “Kararın 44. paragrafına göre, Direktifin amaçları doğrultusunda, bu kararın 34. paragrafında yer alan açıklamadan daha kısıtlayıcı bir ‘perakendecilik hizmetler’ tanımına dayanmaya ihtiyaç bulunmamaktadır.”

Belirtilen nedenlerle, işbu ihtilaftaki markanın sahibi gibi ticari bir işletme, mallarının yasal satış işlemine ek olarak, bu satış işleminin sonuçlandırılmasını teşvik etmek amacıyla tüm faaliyetleri sunuyorsa, sadece malların kendisi için değil, aynı zamanda bu malları konu alan perakende hizmetleri için de tam koruma hakkına sahiptir.

Temyiz Kurulu değerlendirmelerinin devamında, İptal Biriminin kararını dayandırdığı Burlington Arcade kararının, perakendecilik hizmetlerinin kapsamını daraltacak biçimde yorumlanamayacağını açıklamış ve söz konusu kararla; alışveriş merkezlerinin, alışveriş merkezinde yer alan işletmelerin faydası için tüketicilere yönelik olarak malların satışa sunumunu gerçekleştirmesinin perakendecilik hizmetleri kapsamına girdiğinin açıklandığını ifade etmiştir. Burlington Arcade kararında olduğu gibi, perakendecilik hizmetlerinin neleri içerebileceğini ilişkin olumlu bir örnek, yanında – İptal Biriminin yaptığı gibi- hizmetin kapsamının daraltılmasına dair bir ek yorum getiremeyecektir. Burlington Arcade kararının kritik noktası, son tüketicilerin faydasına yönelik olmayan, alışveriş merkezinde yer alan perakendecilerin faydasına olan hizmetlerin de perakendecilik hizmeti olarak kabul edilmesidir ve bu değerlendirme Praktiker kararında yer verilen ilkelerin dar biçimde yorumlanmasını yanında getirmemektedir. Bu çerçevede Temyiz Kuruluna göre, Burlington Arcade kararı, sürekli atıfta bulunduğu Praktiker kararından bir sapma da içermemektedir.

Marka sahibinin 35. sınıfta yer alan perakendecilik hizmetlerinin bir bölümünün ciddi kullanımına ilişkin olarak sunduğu kanıtları da yeterli bulan Temyiz Kurulu, yukarıda detaylı olarak aktardığımız gerekçelerle İptal Biriminin kararını kısmen iptal etmiştir.

Sonuç

Yukarıda detaylı biçimde aktarmaya gayret ettiğimiz “RITUALS” kararı, diğer şartların gerçekleştiği hallerde, perakendecilik hizmetini sunan marka sahibinin sadece kendisine ait ürünleri satışa sunduğu durumlarda dahi “malların satışa sunumu (perakendecilik, mağazacılık) hizmetinin” verildiğinin kabul edilmesi gerektiğini açıkça ortaya koymuştur. Bu çerçevede, “RITUALS” kararının tersi bir EUIPO Temyiz Kurulu veya Adalet Divanı kararı verilmediği sürece konunun EUIPO bakımından kapandığını kabul etmek yerinde olacaktır.   

Konu hakkında ilk olarak dile getirilmesi gereken husus, hizmetin ifadesine ilişkin “Müşterilerin malları elverişli bir şekilde görmesi ve satın alması için çeşitli malların bir araya getirilmesi hizmetleri” şeklindeki uzun tabirin dahi, satışa sunulan malların üreticisinin kim olması gerektiğine ve hizmetin markası ile satışa sunulan malların markası arasındaki ilişkiye dair herhangi bir kısıtlama içermemesi veya bunlar arasında karşılıklı bir bağlantının gerekliliğini işaret etmemesidir. EUIPO Temyiz Kurulu kararında da değerlendirme hizmetin çerçevesini çizen Praktiker kararı ekseninde yapılmış ve hizmetin kapsamını yapay ve tartışmalı biçimde kısıtlayan İptal Birimi yorumuna itibar edilmemiştir.

Detaylı hukuki açıklama veya tartışmalara girmeden dahi, konu kanaatimizce son derece açıktır. Örneğin, “Adidas” markası, alışveriş merkezlerinde veya diğer noktalarda, sadece “Adidas” markalı ürünlerin satışa sunulduğu çok sayıda satış noktasının sahibidir; bu satış noktalarında satış danışmanlarının yardımıyla veya firmanın düzenlediği promosyonlar çerçevesinde çok sayıda “Adidas” markalı ürün tüketicilere sunulmaktadır ve bu mağazalarda başka markalı herhangi bir ürüne rastlanması da mümkün değildir. Bu örnekte kanaatimizce, “malların satışa sunumu hizmeti” apaçık biçimde verilmektedir, dolayısıyla bu hizmetin fiili sunumunu tartışmalı argümanlar çerçevesinde yok saymak ve “Adidas”ın verdiği söz konusu hizmetin 35. sınıf kapsamında “malların satışa sunumu hizmeti” olarak değerlendirilemeyeceğini öne sürmek son derece yanlış ve objektiviteden uzak bir değerlendirmedir. “Adidas” örneğinin yanında çok sayıda benzer marka da örnek olarak verilebilir ve hatta kendi ürettikleri kendi markalarını taşıyan ürünleri internet üzerinden satışa sunan binlerce küçük üretici de –Praktiker kararında yer verilen diğer hususları da yerine getirmişlerse- 35. sınıf kapsamındaki malların satışa sunumu hizmetini kanaatimizce vermektedir.

EUIPO Temyiz Kurulu “RITUALS” kararının, aynı tartışmanın ülkemizdeki yansımalarına katkı sağlayacağı umuduyla yazıma son veriyorum.

Önder Erol ÜNSAL

Ekim 2025

unsalonderol@gmail.com

Nicé Sınıflandırması’nda 1 Ocak 2026 Tarihinde Yürürlüğe Girecek Sınıf Değişiklikleri: Mega Sınıftan Transferler, Nedenleri ve Türkiye Açısından Durum



Giriş ve Genel Bilgi

Marka tescilinde malların ve hizmetlerin sınıflandırılması amacıyla kullanılan Nicé Sınıflandırması’nda yapılan değişiklikler 1 Ocak 2026 tarihinde yürürlüğe girecek. Bahsedilen değişiklikler sınıflandırmanın 9. sınıfında yer alan bazı malların farklı sınıflara transfer edilmesine yönelik olduğundan uygulamacılar bakımından özellikle önem taşımaktadır. Bu yazıda söz konusu değişiklikler, Nicé Andlaşması ve Sınıflandırmasına ilişkin bazı hatırlatmalar yapıldıktan sonra okuyucularla paylaşılacaktır.  

Nicé Sınıflandırması, en basit biçimde, münhasıran marka tescili işlemlerinde kullanım için malların ve hizmetlerin sınıflandırılması amacıyla oluşturulan uluslararası bir sistem olarak tanımlanabilir. Nicé Sınıflandırması, 1957 yılında uygulamaya giren Nicé Andlaşması ile oluşturulmuştur ve sınıflandırmanın Uzmanlar Komitesinin teklifleri çerçevesinde belirli aralıklarla güncellenmektedir. Türkiye 1996 yılından bu yana Andlaşmanın tarafıdır ve taraf olmadan önce de sınıflandırmayı kullanmaya başlamıştır.

Nicé Sınıflandırması 2025 yılı itibarıyla 45 sınıftan oluşmaktadır. Bu sınıflardan 34 adedi mallara, kalan 11 sınıf ise hizmetlere aittir. Sınıf sayısının artırılması, yani mevcut sınıfların gelecekte yeni sınıflara bölünerek yeni sınıfların oluşturulması ve sınıfların altında bulunan malların ve hizmetlerin farklı sınıflara aktarılması, Andlaşma kapsamında öngörülen prosedürler çerçevesinde mümkündür. Bu tip değişiklikler, Sınıflandırmanın Uzmanlar Komitesinin teklifleri çerçevesinde gündeme alınmakta, tartışılmakta ve karara bağlanmaktadır. Uzmanlar Komitesi, esasen Andlaşma üyesi ülkelerin oy hakkına sahip temsilcilerinden oluşmaktadır. Andlaşmaya üye olmayan ülkelerin temsilcileri ve marka alanında profesyonel çalışmalar sürdüren uluslararası dernek ve kuruluşların temsilcileri de davet edildikleri sürece Komite çalışmalarına gözlemci olarak katılabilmektedir.

Uluslararası sınıflandırmayı kuran Nicé Andlaşması’nın ikinci maddesi, sınıflandırmanın hukuki etkisini ve kullanımını düzenlemektedir. Anılan maddenin birinci fıkrasında, Andlaşmada doğrudan düzenlenen kurallar dışında, Andlaşmanın etkisinin taraf her ülke tarafından ona tanınan etki olacağı ve Andlaşmanın taraf ülkeleri herhangi bir markaya sağlanan koruma kapsamının değerlendirilmesi açısından bağlamayacağı belirtilmektedir. Açıklamalardan anlaşılacağı üzere Nicé Andlaşması malların ve hizmetlerin benzerliği konusunda ofislerin yapacağı değerlendirmeyi etkileyebilecek herhangi bir hüküm içermemektedir. Tersine, Andlaşmada sınıflandırmanın etkisinin taraf her ülke tarafından ona tanınan etki olacağı belirtilmiş, ofisler sınıflandırmayı esas veya yardımcı sistem olarak kullanmakta serbest bırakılmış ve ofislere sadece yapacakları yayınlarda ve düzenledikleri belgelerde sınıf numarasını belirtme zorunluluğu getirilmiştir.

Nicé Sınıflandırması’nda sınıflar dışında alt sınıflar, gruplar veya alt gruplar yoktur. Alt sınıf, grup veya alt gruplar, Andlaşma tarafı ülkelerin bir kısmı tarafından uygulamaya konulan iç düzenlemeler niteliğindedir. Türkiye’de kullanılan ve mal ve hizmet sınıflandırması tebliğ ile oluşturulan gruplandırma (alt grup) sistemi Türkiye’ye özgüdür ve bu tip düzenlemelerin Andlaşma tarafı diğer ülkeler bakımından bağlayıcılığı yoktur.

Nicé Sınıflandırması’nın 13. Baskısındaki Sınıf Değişiklikleri ve Nedenleri

Nicé Sınıflandırması Uzmanlar Komitesi’nin gündeminde uzun yıllardır, genişleyen içeriği bağlamında “Mega Sınıf” olarak da adlandırılan 9. sınıfa yönelik tartışmalar bulunmaktadır. 9. sınıfın genişleyen içeriği, kapsamında birbirleriyle bağlantısı bulunmayan malların yer alması ve teknolojik gelişmeler sonucunda sınıfın içeriğinin daha da genişleyeceğinin tahmin edilmesi bu tartışmaların nedenini oluşturmaktadır.

Marka alanında faaliyet gösteren en büyük uluslararası profesyonel dernek olan Uluslararası Marka Birliği (INTA) de, gözlemci olarak katıldığı Uzmanlar Komitesi toplantılarında dikkati 9. sınıf üzerinde yoğunlaştırmış ve bu sınıfa ilişkin acil çözünler oluşturulmasını talep etmiştir. Mega Sınıfa yönelik başlıca INTA önerileri aşağıda özetlenebilir (Bkz. bu bağlantı):

  1. 9. sınıfın altında alt sınıflar oluşturmak. Bu öneriye ilişkin pratik ve uygulamaya ilişkin çekinceler olduğu da belirtilmiştir.
  2. 9. sınıftaki bazı malları, mevcut farklı sınıflara transfer etmek. Bu önerinin mevcut sınıf sayısını koruyacağı, buna ilaveten 9. sınıftaki şişkinliği ortadan kaldırabileceği belirtilmiştir.
  3. Yeni sınıf veya sınıfların oluşturulması yoluyla 9. sınıftaki şişkinliğin giderilmesi. Geçmişte 42. sınıftaki şişkinliğin, 43., 44. ve 45. sınıfların oluşturulması yoluyla giderilmesi örnek olarak verilmiş ve bu önerinin sorunun uzun vadede giderilmesine yönelik bir çözüm olduğunun altı çizilmiştir.
  4. Son öneri, fiziki malların sanal versiyonlarının, fiziki malla aynı sınıfta sınıflandırılmasına ilişkin özel bir öneridir. Bu öneriyi zihinde canlandırırken, malların sanal versiyonlarının 9. sınıfta yer aldığı göz önüne alınmalıdır.

INTA görüşünde mevcut koşullar altında en uygulanabilir çözümün b- başlığında yer verdiğimiz, 9. sınıftaki bazı malları mevcut farklı sınıflara transfer etmek olduğu da belirtilmiştir.

Uzmanlar Komitesi, INTA önerilerini 2024 yılında Nicé Andlaşması üyesi ülke ofislerine anket şeklinde göndermiştir. Anket sonuçlarında önerilerden herhangi birisi tamamen desteklenmese de, b- başlığında yer verdiğimiz, 9. sınıftaki bazı malları mevcut farklı sınıflara transfer etmek en uygulanabilir çözüm olarak görülmüştür. Bu çerçevede, Uzmanlar Komitesi 9. Sınıftaki bazı malları 7 başlık altında gruplandırmış (solunumla, giyimle, gözlüklerle, yangınla, korunmayla ve taşıtlarla ilgili mallar) ve bu malların mevcut sınıflara transferiyle ilgili bir çalışma başlatmıştır. Çalışmalar sonucu ortaya çıkan önerilerden yalnızca gözlüklerle ve taşıtlarla ilgili malların mevcut farklı sınıflara aktarılması kabul görmüş, diğer mallara ilişkin çalışmalar çoğunluk tarafından kabul edilmemiştir. Bu bağlamda, Andlaşma tarafı ülke temsilcilerinin ve gözlemci üyelerin görüş ve önerileri çerçevesinde tartışmalar sonuçlanmış ve Mega Sınıfa yönelik birinci çözüm paketi 1 Ocak 2026 tarihinden itibaren geçerli olacak şekilde kabul edilmiştir. Bu süreci özetleyen raporun bu bağlantıdan görülmesi mümkündür.

1 Ocak 2026 tarihinde yürürlüğe girecek değişiklikler, 9 sınıftaki bazı malların mevcut farklı sınıflara aktarılması yönündedir. Sınıf değişikliğine konu mallar, eski ve yeni sınıfları aşağıdaki şekildedir:

1- Gözlükler, güneş gözlükleri, kontakt lensler ve bunlara ilişkin taşıma kapları, kılıfları, gözlük ipleri gibi ürünler 9. sınıftan çıkartılmış ve 10. sınıfa transfer edilmiştir.

Buna karşın 9. sınıfta bulunan sanal gerçeklik gözlükleri, büyüteçler gibi mallar, aynı sınıftaki (9. sınıf) yerlerini korumuştur.

2- Can kurtaran taşıtları ve yangın müdahale taşıtları gibi ürünler, örneğin yangın söndürme amaçlı taşıtlar, cankurtaran botları malları, 9. sınıftan çıkartılmış ve 12. sınıfa transfer edilmiştir.

Değişikliklere ilişkin detayların Nicé Sınıflandırması’nın 1 Ocak 2026’da yürürlüğe girecek 13. baskısında görülmesi mümkündür. (Bkz. bağlantı)

Sayılan mallardan, özellikle “gözlükler, güneş gözlükleri” malları, günlük hayatta yaygın kullanımı bulunan, çok sayıda üreticisi ve kullanıcısı olan, giyim, kişisel aksesuar sektörleriyle de doğrudan bağlantılı ve aynı zamanda çok sayıda firma tarafından halihazırda tescil ettirilmiş, koruması devam eden mallar olduğundan; bu malların 10. sınıfa transferinin birçok ulusal ofis, hak sahibi ve marka vekili bakımından önemli bir uygulama ve strateji değişikliği gerektireceği de ortadadır.   

Buna ilaveten, Mega Sınıf olarak adlandırılan 9. sınıfa ilişkin çalışmaların, Uzmanlar Komitesi’nin yeni dönem çalışmalarında da devam edeceğini tahmin ediyorum.

Son olarak, Sınıflandırmanın 13. baskısında yer alan diğer değişikliklere yazının 9. sınıfa yönelik içeriği nedeniyle yer verilmediği belirtilmelidir. Diğer değişiklikleri merak edenlerin yukarıda bağlantısını paylaştığım WIPO sayfasını incelemesi yerinde olacaktır.

Türkiye Açısından Durum

Nicé Sınıflandırması’nda yapılan değişiklikler Türkiye bakımından da bağlayıcıdır. Dolayısıyla, Türk Patent ve Marka Kurumunun sınıflandırmada yapılan değişiklikleri, 1 Ocak 2026 tarihinden geçerli olacak şekilde Sınıflandırma Tebliğ Eki Listeye yansıtması gerekmektedir.

Bu yansıtma yapılırken tercih edilecek yöntem ise özellikle önemlidir. Olası iki yoldan birisi, sınıf değişikliğine uğrayan mallar için yeni sınıflarında yeni alt gruplar oluşturmaktır. İkinci olası yol ise sınıf değişikliğine konu malları, yeni sınıflarında mevcut alt gruplardan birisinin içerisine entegre etmektir. Bu yollardan ikincisinin inceleme ve yorumlama bakımından kaos yaratacağı kolaylıkla tahmin edilebilir, dolayısıyla ilk yolun yani, yeni sınıflarda yeni alt gruplar teşkil etme yönteminin daha pratik olacağını düşünüyorum. Özellikle, 10. sınıfa transfer olan “gözlükler, güneş gözlükler” mallarıyla doğrudan ilintili malların halihazırda 10. sınıfta bulunmaması göz önüne alındığında bu yöntemin daha kolay uygulanır ve tercih edilir olacağını tahmin ediyorum.

Türk Patent ve Marka Kurumunun yazı boyunca bahsedilen değişiklikleri Sınıflandırma Tebliği Eki Listeye, 1 Ocak 2026 tarihinden önce yansıtmak ve kullanıcı gruplarını bilgilendirmek için hazırlıklarına başladığını düşünüyorum.

Önder Erol ÜNSAL

Ağustos 2025

unsalonderol@gmail.com

ABD’nin Coğrafi İşaret Koruması Alanında Avrupa Birliği’ne Karşı Duruşu Özel 301 Raporu’nda Somutlaştı



Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Ticaret Temsilcisi Ofisi (US Trade Representative), 2025 yılı “Özel 301 Raporu”nu (Special 301 Report) 29 Nisan 2025 tarihinde yayımladı. Özel 301 Raporu, ABD’nin dünyadaki ticaret ortaklarında fikri hakların korunması ve uygulanması durumunu yıllık olarak gözden geçiren, koruma ve uygulama alanında sorunlu ülkeleri izleme listelerine alan, fikri haklar alanındaki diğer önemli konuları ABD perspektifinden değerlendiren ve her yıl yayımlanan bir çalışmadır. Rapor, ABD’li fikri hak sahipleri için yeterli ve etkin koruma sağlamayan yabancı ülkeler, bunlara ait fikri haklar mevzuatı, politikaları ve uygulamaları hakkında verileri toplu ve sistematik biçimde sunarak, ABD hükümet politikalarında kullanım amacına hizmet etmektedir. 2025 yılı Özel 301 Raporu’na ilaveten, önceki yıllara ait raporların bu bağlantıdan görülmesi mümkündür.

Türkiye, Özel 301 Raporu’nda uzun yıllardır ABD’nin izleme listesindedir ve 2025 yılı raporunda Türkiye bölümü 83. sayfada yer almaktadır. Bununla birlikte bu yazı, raporun Türkiye bölümünün aktarılması/değerlendirilmesi amaçlı olmadığından, bu husustaki değerlendirmeler ayrı bir yazıya bırakılmıştır. 


Bu yazının odağını, raporda ayrı bir bölümde düzenlenen ABD’nin Avrupa Birliği’nin (AB) Coğrafi İşaret koruması strateji ve politikalarına yönelik eleştirisi oluşturmaktadır. Fikri haklar alanında, ABD’nin başını çektiği yeni dünya ülkelerinin (Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda vd.), coğrafi işaret korumasını ön plana çıkartan ve öncelikli politikalardan birisi olarak belirleyen eski dünya ülkelerine (Fransa, İtalya başta AB üye ülkelerinin çoğunluğu, Asya-Afrika ülkelerinin çoğunluğu, Türkiye de bu ülkeler arasında sayılabilir) karşı mücadelesi uzun yıllardır bilinen bir durumdur. Her ne kadar 2025 yılı raporu, coğrafi işaretler konusunda 2016 yılından bu yana çıkan raporlarla çok benzer ifadeleri içerse de, bir diğer deyişle ABD politikaları açısından malumun tekrarı olsa da, bu yazının odağını 2025 yılı Özel 301 Raporu’nun coğrafi işaretler bölümü oluşturacaktır.

2025 yılı Özel 301 Raporu’nun Coğrafi İşaretler başlıklı bölümü, raporun 27-29. sayfalarında yer almaktadır.

Bölümün başlangıcında, ABD’nin konuya verdiği özel önem gerekçelendirilmektedir. Buna göre; AB, AB üyesi ülkeler ve konu hakkında benzer yaklaşımları benimseyen diğer ülkelerin coğrafi işaretlere ilişkin politikaları, ABD’nin dış pazarlara erişimini veya pazar payını artırmasını engelleme potansiyeline sahiptir. Bu durum özellikle, ABD menşeili girişimcilerin sahibi olduğu markaların korunması ve bu markaların dış pazarlara girişinin engellenmesi noktalarında ABD açısından endişe verici boyutlardadır.  Tescil tarihi, ilgili coğrafi işaretin korunmasından önceki tarihlere dayanan ve sadece ABD’de değil, AB üyesi ülkeler dahil, dünyanın birçok ülkesinde korunan ABD menşeili bazı markalar, AB’nin coğrafi işaret tescili sistemi ve politikaları nedeniyle koruma güçlerini kaybetmektedir. Özellikle, tescil tarihi itibarıyla, sonradan koruma altına coğrafi işarete kıyasla öncelik hakkına sahip olan ABD markalarının varlığı durumunda, eğer önceki tarihli markayla sonraki tarihli coğrafi işaret arasında karıştırılma olasılığı ortaya çıkacaksa, bu tip coğrafi işaretlerin korunmasına/tesciline imkan sağlanması suretiyle hem tüketicilerin yanıltılmasına neden olunacaktır hem de markalara sağlanan korumanın temellerini zayıflatılacaktır.

Raporda ABD’nin kaygılarını dile getirdiği ikinci husus ise; AB’nin coğrafi işaret tescil sistemi ve stratejisinin, ABD ve dünyadaki birçok ülkede ürün ismi olarak kabul edilen terimlere coğrafi işaret koruması sağlamasıdır. Bu yolla, AB pazarında sadece sınırlı sayıda AB menşeili üretici bu tip isimleri kullanabilmekte ve bununla da kalmayarak sadece “coğrafi işareti anımsattığı” gerekçesiyle, birçok terimin pazarda kullanılmasını engellenmektedir.  

Raporda, AB’nin ikircikli politikasına örnek mahiyetinde, Yunanistan adına coğrafi işaret olarak tescilli “feta” ismi verilmiştir. AB üyesi olan Danimarka ve Fransa’da “feta” peyniri üretilmekte ve “feta” teriminin ürün isim olarak kullanılması suretiyle bu ürünler AB dışına ihraç edilmektedir.   

Raporda yer verilen diğer örnekler ise “danbo” ve “havarti” peynirleridir. AB, bu iki peynir ismine de, sırasıyla 2017 ve 2019 yıllarında coğrafi işaret koruması sağlamış durumdadır. Buna karşın rapora göre, bu iki isim de Codex Alimentarius çerçevesindeki uluslararası standarda göre daha önceden (havarti için 2007 yılında) uluslararası standarda bağlanmıştır ve o tarihten bu yana aynı isimle dünyanın birçok ülkesinde bu peynirler üretilmekte ve pazarlanmaktadır. Hal böyleyken, AB’nin bu isimleri coğrafi işaret olarak tescil ederek Codex standartlarını hiçe sayması, Dünya Ticaret Örgütü üyesi bazı ülkeler tarafından sorgulanmaktadır. ABD dahil bazı ülkeler, bu peynir türlerinin AB’de coğrafi işaret olarak tescil edilmesine karşı AB nezdinde itiraz etmişler ve DTÖ nezdinde girişimlerde bulunmuşlardır, fakat AB itirazlara karşın bu isimlere coğrafi işaret koruması sağlamış ve ilgili taraflara tatmin edici açıklamalarda bulunmamıştır.   

AB’nin konu hakkındaki stratejisi, coğrafi işaret tescil sistemleriyle de sınırlı değildir, stratejinin bir diğer boyutunu AB üyesi olmayan ülkelerle yapılan ticaret anlaşması müzakereleri oluşturmaktadır. Bu müzakerelerde AB tarafı, karşısındaki devleti “fontina, gorgonzola, parmesan, asiago, feta” gibi belirli ürün isimlerinin, AB’nin bazı bölgelerinde üretilenler hariç olmak üzere, ürünler üzerinde kullanılmasını engellemesi konusunda sıkıştırmaktadır. Burada kritik olan husus, bu terimlerin dünya genelinde birçok ülkede üretilen ürünlerin genel adı olmasıdır. Dolayısıyla, ABD’li üreticiler, aslında ürün ismi olan bu terimleri sadece AB üyesi ülkelerde değil, AB ile ticaret anlaşması imzalayan diğer ülkelerde de kullanma hakkını kaybedebilmektedir. Böyle durumlarda, ürünler üzerinde ürün tipini tarif eden terimler kullanılamamakta veya bir ihtimal “fontina benzeri”, “gorgonzola stili”, “asiago türü” gibi ifadelerin kullanılması halindeyse, gereksiz masrafların çıkmasının yanısıra tüketici tercihi azalmakta ve AB dışı ürünlere yönelik talep düşmektedir.

AB’nin coğrafi işaret koruması sistemi ve stratejisi, ABD’nin AB ile gıda ve tarım ürünleri ticaretinde verdiği ciddi dış açığı etkileyen unsurlardan birisidir. Peynir ürünü örnek olarak seçildiğinde, ABD’ye ihraç edilen AB menşeili çoğu peynirin coğrafi işaretle korunduğu görülmektedir ve AB 2024 yılında ABD’ye 1,4 milyar Amerikan dolarından fazla tutara karşılık gelen peynir ihraç etmiştir. Buna karşın ABD’nin AB’ye peynir ithali geçtiğimiz yıl sadece 6,3 milyon Amerikan dolarına karşılık gelmektedir. Bu durum, AB coğrafi işaretlerinin, marka tescili yoluyla da olsa (sertifika markaları kastediliyor olsa gerek) ABD’de etkili biçimde korunduğunu göstermektedir. Dış ticaret açığının gösterdiği üzere, ABD’li üreticilerin AB piyasasına aynı düzeyde girişi ise mümkün olmamaktadır.

AB coğrafi işaret koruma sisteminin bu tip endişe verici yönlerine rağmen, AB tehlikeli sistemini kendi bölgesinde ve dünyanın diğer bölgelerinde genişletme eğilimindedir. AB kendi sınırları dahilinde, coğrafi işaret korumasını tarım dışı ürünlere de yaymıştır. Buna ilaveten, coğrafi işaret başvurusu incelemesi sürecinin çoğunluğunun ilgilenen AB üyesi devletlere devri ve tescil sürecindeki itiraz sürelerinin dikkat çekici düzeyde düşürülmesi gibi değişiklikler konusunda da ABD tarafı endişe duymaktadır. Son olarak, yukarıda da bahsedilen AB dışı ülkelerle yürütülen ticaret müzakerelerinde AB’nin takip ettiği yol ve müzakerelerin olumlu sonuçlanması halinde, tarafların coğrafi işaret listelerinin otomatik biçimde koruma elde etmesi hususları şeffaflıktan yoksundur.

ABD açısından önemli bir diğer husus da, AB’nin coğrafi işaret politikalarını Dünya Fikri Mülkiyet Teşkilatı (WIPO) nezdinde de etkin biçimde sürdürmeye çalışmasıdır. AB’nin etkin çabalarıyla kabul edilen ve kabul süreci WIPO’nun uzun yıllardır devam eden uzlaşı temelli karar alma süreçlerinin tersine işleyen Lizbon Anlaşması Cenevre Metni’ne AB 2020 yılında taraf olmuştur.

Özel 301 Raporu’nun Coğrafi İşaretler bölümünün son kısmını AB’nin agresif coğrafi işaret politikalarına karşı ABD’nin takip edeceği yol ve hedefler oluşturmaktadır. Buna göre; AB’nin coğrafi işaret politikalarını agresif biçimde sürdürmesine karşılık olarak ABD, ürünlerin genel ismini taşıyan veya piyasaya daha önceki tarihli marka tescilleriyle sürülen ABD menşeili ürünlerin üreticilerinin yabancı piyasaya girişlerini desteklemek ve korumak için yoğun girişimlerini sürdürmeye devam edecektir. Bu amaca ulaşmak için ikili ticaret anlaşmalarının yanısıra, Asya- Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC), WIPO ve DTÖ gibi uluslararası forumlar kullanılacaktır. Buna ilaveten, AB’nin yürürlükte olan veya müzakereleri devam eden ticaret anlaşmalarındaki (Arjantin, Avustralya, Brezilya, Kanada, Şili, Çin, Ekvador, Endonezya, Japonya, Kenya, Kore, Malezya, Meksika, Moldova, Yeni Zelanda, Paraguay, Filipinler, Singapur, Tayvan, Tayland, Uruguay, Vietnam’la olanlar ve diğerleri) coğrafi işaret hükümlerine yönelik olarak ABD’nin endişeleri taraflara bildirilecektir. ABD’nin bu alandaki amaçları aşağıdakileri içermektedir:

  • Coğrafi işaret korumasının sağlanmasının önceki hakları ihlal etmemesini sağlamak (Örneğin, bir ABD firmasının bir yer ismini ihtiva eden tescilli bir markanın sahibi olduğu durum).
  • Coğrafi işaret korumasının, ilgili tarafların genel isimleri (örneğin feta, parmesan) kullanma hakkına son vermemesini sağlamak.
  • Tescili talep edilen veya koruma altına alınmış coğrafi işaretler hakkında ilgili kişilerin bilgi sahibi olmasını, bunların tesciline karşı itiraz etme veya tescil edilmişlerse iptalini talep etme haklarının bulunmasını sağlamak.
  • Birden çok terimden oluşan bir coğrafi işaret tescil edilirken yapılan bildirimin (duyurunun), coğrafi işaretin genel addan oluşan kısımlarını belirtmesini sağlamak.
  • Şaraplar ve sert içkiler için sağlanan coğrafi işaret korumasının diğer ürünlere yayılmasına karşı çıkmak.  

2025 yılı Özel 301 Raporu, coğrafi işaretler başlığında bazı güncellemeler dışında, 2016 yılından bu yana hazırlanmış önceki raporlarla neredeyse aynı ifadeleri ve politikaları içermektedir. Bununla birlikte, coğrafi işaret bölümünün diğer bölümlerden farkı, AB’nin hedef tahtasının tam ortasına oturulması, coğrafi işaretler alanındaki AB politikalarının ABD açısından yol açtığı sorunların açık biçimde dile getirilmesi ve AB politikalarına karşı uluslararası boyutta da sürdürülecek ABD politikalarının ve hedeflerinin ilan edilmesidir.

Raporlar ilgili bölüm bakımından yıllardır neredeyse aynı olsa da, dönemsel olarak karşımıza çıkan önemli bir fark bulunmaktadır: ABD’de 2. Trump dönemi başlamıştır ve dönemin ayırt edici noktalarından birisi Trump’ın Çin ve AB karşıtı sert ticaret politikalarıdır. Trump’ın ABD ticari menfaatlerini birincil öncelik olarak işaret eden söylemleri, coğrafi işaretler alanında AB’ye karşı daha agresif politikaların belirlenmesini yanında getirecek mi sorusunun yanıtını vermek için şu an erken olsa da, raporda yazanların aksiyona dökülmüş hali, sorunun yanıtını belki de fazla gecikmeden görmemizi sağlayacak.

Türkiye bakımından ise, bu aşamada söylenecek fazla bir şey yok gibi gözükmektedir. Türkiye, coğrafi işaretler konusunda söylem düzeyinde AB’ye yakın gözükse de, ülkemizdeki coğrafi işaret politikasının bilinen kısmı, sadece başvuru–tescil sayısının artırılmasına yönelik çalışmalardan oluşmaktadır. Dolayısıyla, Türkiye’nin olası uluslararası tartışmalarda alacağı pozisyonu da gelecek günler gösterecektir.    

Önder Erol ÜNSAL

Mayıs 2025

unsalonderol@gmail.com

Neden 26 Nisan Tarihi Seçildi? Dünya Fikri Mülkiyet Günümüz Kutlu Olsun!




Yarın 26 Nisan Dünya Fikri Mülkiyet Günü ve gün dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de de çeşitli etkinliklerle kutlanıyor.

Bu yazıda camiamız için özel bir gün olan Dünya Fikri Mülkiyet Günü’nün tarihçesinden ve neden 26 Nisan’da kutlandığından bahsedeceğiz.

1999 yılının Ağustos ayında Dünya Fikri Mülkiyet Teşkilatı (WIPO)’nın yıllık genel kurulu öncesinde, Çin Halk Cumhuriyeti Fikri Mülkiyet Ofisi, WIPO Genel Müdürüne aşağıdaki yazılı teklifi gönderir.


Öneride; 21. yüzyılda fikri mülkiyetin sosyal ve ekonomik kalkınmayı destekleyen en önemli faktörlerden birisi olacağı, fikri hakların gerek gelişmiş gerekse de gelişmekte olan ülkeler bakımından önemi gibi hususlardan bahsedilerek ve fikri haklar konusunda toplumun farkındalığının yükseltilmesi gerekliliğinin altı çizilerek, 26 Nisan gününün WIPO tarafından “Dünya Fikri Mülkiyet Günü” olarak kabul edilmesi ve her yıl anılan tarihte kutlanması önerilmektedir.

26 Nisan gününün seçilmesinin nedeni, WIPO’nun resmi anlamda kuruluşunu simgeleyen Dünya Fikri Mülkiyet Örgütünü Kuran Sözleşme’nin 26 Nisan 1970 tarihinde yürürlüğe girmesidir.

Çin Halk Cumhuriyeti’nin önerisi 1999 yılı WIPO Genel Kurulunun gündemine alınır ve teklif kabul edilir.

2000 yılından itibaren de 26 Nisan günü tüm dünyada Dünya Fikri Mülkiyet Günü olarak kutlanmaya başlanır.

Dünya Fikri Mülkiyet Günü 2001 yılından itibaren her yıl farklı bir temayla kutlanmaktadır. Bu temaları listeleyelim (https://www.wipo.int/web/ipday/archives):

2001 – Geleceği Bugün Yaratmak (Creating the Future Today)

2002 – Yaratıcılığı Cesaretlendirmek (Encouraging Creativity)

2003 – Fikri Hakları İşiniz Yapın (Make Intellectual Property Your Business)

2004 – Yaratıcılığı Cesaretlendirmek (Encouraging Creativity)

2005 – Düşün, Hayal Et, Yarat (Think, Imagine, Create)

2006 – Bir Fikirle Başlar (It Starts with an Idea)

2007 – Yaratıcılığı Cesaretlendirmek (Encouraging Creativity)

2008 – İnovasyonu Kutlamak ve Fikri Haklar İçin Saygıyı Teşvik Etmek (Celebrating innovation and promoting respect for intellectual property)

2009 – Yeşil İnovasyon (Green Innovation)

2010 – İnovasyon – Dünyayı Bağlamak (Innovation – Linking the World)

2011 – Geleceği Tasarlamak (Designing the Future)

2012 – Vizyon Sahibi Mucitler (Visionary Innovators)

2013 – Yaratıcılık – Yeni Nesil (Creativity – The Next Generation)

2014 – Sinema Filmleri Bir Küresel Tutku (Movies – a Global Passion)

2015 – Yerinden Kalk, Ayağa Kalk. Müzik İçin (Get Up, Stand Up. For Music.)

2016 – Dijital Yaratıcılık: Kültürü Yeniden Hayal Etmek (Digital Creativity: Culture Reimagined.)

2017 – İnovasyon – Yaşamı Geliştirmek (Innovation – Improving Lives)

2018 – Değişimi Güçlendirmek: İnovasyon ve Yaratıcılıkta Kadınlar (Powering Change: Women in Innovation and Creativity)

2019 – Altına Uzanmak: Fikri Haklar ve Spor (Reach for Gold: IP and Sports)

2020 – Yeşil Bir Gelecek İçin Yenilik Yap (Innovate for a Green Future)

2021 – Fikri Haklar ve KOBİ’ler: Fikirlerinizi Pazara Taşımak (IP & SMEs: Taking your ideas to market)

2022 – Fikri Haklar ve Gençlik: Daha İyi Bir Gelecek İçin İnovasyon (IP and Youth: Innovating for a Better Future)

2023 – Kadınlar ve Fikri Haklar: İnovasyon ve Yaratıcılığı Hızlandırmak (Women and IP: Accelerating innovation and creativity)

2024 – Fikri Haklar ve Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri: Ortak Geleceğimizi İnovasyon ve Yaratıcılıkla İnşa Etmek (IP and the SDGs: Building our common future with innovation and creativity)

2025 – Fikri Haklar ve Müzik: Fikri Hakların Temposunu Hissedin (IP and Music: Feel the Beat of IP)


WIPO internet sayfasında Dünya Fikri Mülkiyet Günü için özel bir sayfa yer almaktadır:

https://www.wipo.int/en/web/ipday/2025/index


Dünya Fikri Mülkiyet Gününün kısa tarihçesini aktardığımız yazının, 26 Nisan simgesel tarihinin neden seçildiği ve günün ana teması hakkında okuyucularımıza fikir verdiğini umuyoruz.

Dünya Fikri Mülkiyet Günümüz kutlu olsun!



Önder Erol ÜNSAL

Nisan 2025

unsalonderol@gmail.com

MARKA YÖNETMELİĞİNE EKLENEN “BENZER MAL VEYA HİZMETLER YÖNÜNDEN İPTAL KARARI VERİLEMEZ” İFADESİ HAKKINDA GÖRÜŞ ve DEĞERLENDİRME



Tescilli markaların idari yolla iptali uygulaması hakkında uzun süredir sabırsızlıkla beklenen Yönetmelik değişiklikleri 15 Mart 2025 tarihinde yürürlüğe girdi. Yönetmelik’le getirilen bazı düzenlemeler, kamuoyuna ilan edilen ve görüşe açılan taslak yönetmelikten önemli farklılıklar içerdiğinden uygulamanın nasıl gerçekleşeceğine ilişkin merak daha da artmıştır. Özellikle, emanet hesabına ödenecek ücret uygulaması yurtdışında da bilinen örneğinin olmaması nedeniyle şaşkınlıkla karşılanmıştır.

Bu yazının konusu olan bir diğer önemli değişiklik, başlangıç itibarıyla gölgede kalmış olsa da, uygulamanın esasını etkileyeceğinden derinlemesine tartışılmayı hak etmektedir. Konuyu kendi algıladığım haliyle yazarak, düzenlemeyi gündeme ilk getirenlerden birisi olmak istedim.


15 Mart 2025 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Yönetmelik değişikliklerinden birisi İptal Talebi başlıklı 30/A maddesinin onuncu fıkrasıdır:

“(10) Kanunun 26 ncı maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamında sunulan iptal taleplerinde markanın talep tarihinde Türkiye’de en az beş yıldır tescilli olması şartıyla, marka sahibinden, markasını iptal talebine konu mal veya hizmetler bakımından Türkiye’de ciddi biçimde kullanmakta olduğuna ya da kullanmamaya dair haklı sebepleri olduğuna ilişkin delil sunması talep edilir. İptal talebinde bulunulacağı düşünülerek kullanım gerçekleşmişse talebin Kuruma sunulmasından önceki üç ay içinde gerçekleşen kullanım dikkate alınmaz. Marka sahibi tarafından süresi içinde delil sunulmaması veya iptali istenen mal veya hizmetlerde markanın ciddi biçimde kullanıldığını gösterir nitelikte bulunmaması halinde Kurum iptal talebini kabul eder. Benzer mal veya hizmetler yönünden iptal kararı verilemez.

Koyu karakterlerle yazarak dikkati üzerine toplamaya çalıştığım Benzer mal veya hizmetler yönünden iptal kararı verilemez. ifadesi görüşe açılan Yönetmelik taslağında yer almayan, karşımıza ilk kez yürürlüğe giren Yönetmelik’te çıkan bir cümledir. İptal taleplerinin değerlendirilmesinde esasa dair incelemeyi de etkileyecek içerikteki bu ifadeyle kastedilenin ne olduğu uygulayıcılar arasında tartışılmakta ve Türk Patent ve Marka Kurumunun (Kurum) bu hükmü ne şekilde değerlendirip uygulayacağı merakla beklenmektedir.

Benzer mal veya hizmetler yönünden iptal kararı verilemez. ifadesi hakkında söylenecek ilk söz, belirtilen ifadenin farklı biçimlerde algılanmaya açık olduğudur. (ki yazı içerisinde de olası anlamlardan ikisi üzerinden değerlendirme yapılacaktır.)  

Alan profesyonelleri açısından, Benzer mal veya hizmetler yönünden iptal kararı verilemez. ifadesinin ne anlama geldiği hususunda belirsizlik söz konusudur. Yapılan tartışmalar, ifadenin olası iki anlamının veya amacının bulunabileceği üzerine yoğunlaşmıştır. Olası iki anlam/amaçtan birisi (i) Malumun açıkça ilan edilmesi, diğeri ise (ii) İncelemenin esasına dair yeni bir düzenleme getirilmesidir.


Birinci yoruma göre, bir iptal başvurusu mevcuttur ve bu talebin konusu markanın kapsadığı malların veya hizmetlerin sadece bir bölümüne yönelik kısmi bir iptal talebidir. Marka sahibi, markasının kısmi iptal talebine konu mal veya hizmetler bakımından ciddi kullanımını ispatlayamamış durumdadır. Bu tip bir durumda, kısmi iptal talebine konu mal veya hizmetlerle benzer olsalar da kısmi iptal talebinin kapsamında yer almayan mal veya hizmetler bakımından iptal talebi verilemeyecektir.

Bir örnekle açıklamak gerekirse, tescilli markanın kapsamında “spor formaları” ve “futbol ayakkabıları” malları yer almaktadır. İptal talebi yalnızca “spor formaları” mallarına yöneliktir ve marka sahibi bu mallar bakımından markasının ciddi kullanımını ispatlayamamıştır. Durum böyleyken, “spor formaları” ile “futbol ayakkabıları” malları birbirlerine benzer olsa da, kısmi iptal talebinin kapsamında yer almayan “futbol ayakkabıları” malları bakımından iptal kararı verilemeyecektir. Yönetmelik ile getirilen Benzer mal veya hizmetler yönünden iptal kararı verilemez. ifadesi de bu durumu net biçimde ortaya koyma amacına yöneliktir.

Eğer, Benzer mal veya hizmetler yönünden iptal kararı verilemez. ifadesinin Yönetmelik’e eklenmesi ile amaçlanan durum bu ise, malumun ilanından başka bir sonuç çıkarılması mümkün değildir ve eklenen ifade açıklayıcı olmaktan ziyade kafa karıştırıcıdır.

Durum böyleyse, bu amacı daha net biçimde ortaya koyacak aşağıdakine benzer bir ifadenin Yönetmelik’e ayrı bir fıkra olarak eklenmesi daha yerinde olacaktır:

“(Fıkra no) İptal talebinin konusu olmayan mallar ve/veya hizmetler bakımından iptal kararı verilemez.”      


Bu madde altında açıklamalara geçmeden önce okurlarımızın dikkatini ilk olarak, Türkiye’de mal ve hizmetlerin benzerliği incelemesinde yıllardır esas alınan kategorilere çekmek istiyoruz: (i) Mal ve/veya hizmetler aynı olabilir, (ii) Mal ve/veya hizmetler aynı tür olabilir, (iii) Mal ve/veya hizmetler benzer olabilir, (iv) Mal ve/veya hizmetler benzemez olabilir.

Aşağıdaki açıklamalar, inceleme konusu markaların aynı olduğu varsayımı çerçevesinde okunmalıdır:

  • Mal ve/veya hizmetlerin benzer olmadığı (iv) numaralı durumda, SMK 5/1-(ç) bendi veya 6/1 maddeleri uyarınca sonraki tarihli marka başvurusu hakkında ret kararı verilmesi mümkün değildir. (Tanınmışlık gerekçesi (6/5 fıkrası) ve diğer bazı nispi ret gerekçeleri bu durumun dışındadır, ancak belirtilen hallerin yazının bağlamıyla ilintisi bulunmamaktadır.)
  • Mal ve/veya hizmetlerin aynı veya aynı tür olduğu (i) ve (ii) numaralı durumlarda, sonraki tarihli marka başvurusu kural olarak resen SMK 5/1-(ç) bendi kapsamında reddedilecektir. Başvuru hatayla ilan edilmişse de yayıma itiraz üzerine aynı bent veya 6/1 fıkrası kapsamında reddedilebilir.
  • Mal ve/veya hizmetlerin benzer olduğu (iii) numaralı durum SMK 5/1-(ç) bendi kapsamında resen incelemenin konusu değildir. SMK 6/1 fıkrası kapsamında yayıma itiraz edilmesi halinde sonraki tarihli başvuru reddedilecektir.

Bu açıklamalara ilaveten:

  • Mal ve hizmetlerin aynı olması hali açıktır ve ek bir açıklama gerektirmemektedir.
  • Aynı tür mal ve hizmetin belirlenmesinde Kurum tarafından yayımlanan Mal ve Hizmet Tebliğinde sınıfların altında yer alan gruplar esas alınmaktadır ve kural olarak aynı sınıfın aynı alt grubu kapsamına giren mal ve hizmetlerin birbirleriyle aynı tür olduğu kabul edilmektedir. İstisna durumlar hariç olmak üzere, temel kural aynı sınıfın farklı gruplarında yer alan mal veya hizmetlerin birbirleriyle aynı tür olmadığıdır.    
  • Benzer mal ve hizmetlerin tespiti hakkında temel ilkeler mevcuttur, ancak Kurum Kılavuzunda yapılan bazı örneklendirmeler dışında kural koyucu listeler mevcut değildir. Farklı sınıflarda veya aynı sınıfın farklı alt gruplarında yer alan malların ve/veya hizmetlerin benzer bulunması da mümkündür.

Tüm bu genel bilgiler ışığında, yazımızın konusunu oluşturan Benzer mal veya hizmetler yönünden iptal kararı verilemez. ifadesinin olası ikinci yorumuna dönüyoruz.

Olası ikinci yoruma göre, tartışma konusu ifade ile söylenmek istenen; iptal talebinin konusu bir mal veya hizmet bakımından ciddi kullanımın varlığının ispatlandığı bir durumda, kullanımı ispatlanmış mal veya hizmetle benzer olan diğer mal veya hizmetler bakımından da iptal kararı verilemeyeceğidir.

Bir örnekle açıklamamız gerekirse; tescil tarihinin üzerinden beş yıldan uzun süre geçmiş bir markanın kapsamında; “Sınıf 29: Reçeller. Sınıf 30: Bal.” malları bulunmaktadır. İptal talebi üzerine gerçekleştirilen incelemede Kurum, marka sahibince sunulan delillerle “Sınıf 30: Bal” malları bakımından ciddi kullanımın ispatladığını tespit eder, buna karşın “Sınıf 29: Reçeller” malları bakımından marka sahibi ciddi kullanımını ispatlayamaz. Kurum inceleme sonucunda; farklı sınıflarda yer alsalar da, marka inceleme kılavuzunda “reçeller” ve “bal” mallarının benzer mallar olarak değerlendirilmesi ve Benzer mal veya hizmetler yönünden iptal kararı verilemez. hükmü çerçevesinde, “bal” malının ciddi kullanımının ispatlanması nedeniyle, ciddi kullanımı bulunmayan “reçeller” malı bakımından da tescilli markayı iptal etmez.

Bir önceki paragrafta verilen örnek farklı sınıflardaki benzer mallara ilişkindir, birçok durumda aynı sınıfın farklı alt gruplarında bulunmaları bağlamında aynı tür olmayan, ancak birbirlerine benzer çok sayıda mal ya da hizmet de bu durumun örneklerini teşkil edebilecektir.

Eğer, Benzer mal veya hizmetler yönünden iptal kararı verilemez. ifadesinin Yönetmelik’e eklenmesi ile amaçlanan bu madde kapsamında açıklamaya çalıştığımız durum ise, iptal incelemesinde aynı sınıfın farklı alt gruplarındaki veya farklı sınıflardaki mallar ve/veya hizmetler arasındaki benzerliğin iptal taleplerinde de inceleneceği sonucu ortaya çıkmaktadır. Bu durum, mal ve hizmet benzerliği incelemesinin bir versiyonunun idari iptal incelemesinde yapılacağı anlamına gelmektedir ki, bu beklenmedik ve tartışmaya açık bir yaklaşımdır.

Çok muhtemelen aynı grubun içerisindeki farklı mallar bakımından kullanılacak yaklaşımı gösterebilmek için kullanılmış tartışma konusu ifade, Kanun ve uygulamanın yerleşik dilinin terk edilmesi (aynı – aynı tür – benzer mal/hizmet terimleri arasındaki ayrımın göz ardı edilmesi) gibi nedenlerle, yanlış bir yola sapılması olasılığını da barındırmaktadır. Gene bir örnekle açıklayacak olursak:

Aynı sınıfın (25), aynı grubunda (25.1) yer alan “ceketler” ve “gömlekler” birbirleriyle aynı olmasalar da Türk uygulaması çerçevesinde “aynı tür” mallardır. Kullanımın ceketler için ispatlandığı, ancak gömlekler için ispatlanamadığı bir durumda; aynı alt grupta yer alan aynı tür mallardan birisinin kullanımının ispatlanmış olması nedeniyle, aynı alt gruptaki diğer mallar bakımından iptal kararı verilemeyeceği yönündeki olası uygulama bir mantığa oturtulabilir. (ki, bu yorumun yerindeliği de tartışılabilir.)

Buna karşın ilgili hükme yönelik olarak; iptal talebine konu bir malın ciddi kullanımının ispatlanması halinde, o malla aynı sınıfın farklı alt gruplarında veya farklı sınıflarda yer alsa da benzer olan mallar veya hizmetler bakımından iptal kararı verilemeyeceği yönündeki yorum, iptal uygulamasını belirsiz ve ucu açık hale getirmektedir. Buna ilaveten, bu yorum biçimi Kanunun yerleşik diline terstir ve iptal uygulamasını malların ve hizmetlerin benzerliği incelemesiyle birlikte yapmayı gerektirmektedir, bunun otomatik sonucu da iş yükünü bir kat daha artıracak bir uygulamayı ortaya çıkartmaktır. 

Eğer, Benzer mal veya hizmetler yönünden iptal kararı verilemez. ifadesinin Yönetmelik’e eklenmesi ile amaçlanan durum, bu madde kapsamında açıklamaya çalıştığımız yorum ise, en azından aşağıdakine benzer anlaşılır bir ifadenin Yönetmelik’e ayrı bir fıkra olarak eklenmesi daha yerinde olacaktır:

“(Fıkra no) İptal talebinin konusu bir mal veya hizmetin ciddi kullanımının ispatlanması halinde, o mal veya hizmetle -aynı veya farklı sınıflarda yer almasına bakılmaksızın- benzer olan mal ve/veya hizmetler bakımından iptal kararı verilemez.”      

(Yazarın notu: Bu öneri sadece tartışma konusu ifadenin ikinci yorum biçimi kapsamında daha anlaşılır hale getirilmesine yöneliktir. Yazı içerisinde ifade ettiğim üzere bu yorum biçimine katılmam mümkün değildir.)


Yukarıda yer verdiğim, birbirleriyle tamamen ilgisiz iki farklı yorum biçiminden de anlaşılacağı üzere, idari iptal Yönetmelik değişikliği ile getirilen Benzer mal veya hizmetler yönünden iptal kararı verilemez. ifadesinin ne anlama geldiğinin açıklığa kavuşturulması yerinde olacaktır.

Yazı içinde yer alan birinci yorum biçimi, malumun ilanının ötesinde bir anlama gelmemektedir ve Benzer mal veya hizmetler yönünden iptal kararı verilemez. ifadesini gereksiz bir ekleme haline getirmektedir.

Buna karşın yazı içerisinde yer alan ikinci yorum biçimi, iptal incelemesinin esasını olumsuz yönde etkileyebilecek ve Kurum açısından ilave iş yükü yaratabilecek niteliktedir. Kanun ve uygulamada yerini bulmuş aynı, aynı tür, benzer mal ve hizmet ayrım ve terminolojisini gözeten bir olası bir revizyon, hatta tartışma konusu ifadedeki “benzer” teriminin yerine “aynı veya aynı tür” teriminin kullanımı, hükmü daha makul hale getirebilecektir.

Benzer mal veya hizmetler yönünden iptal kararı verilemez. ifadesinin Yönetmelik’e eklenmesi ile amaçlananın yazıdaki ikinci yorum biçimi olmadığını umarak ve ifadenin anlamının/amacının açıklanması beklentisini dile getirerek yazımı sonuçlandırıyorum.

Önder Erol ÜNSAL

unsalonderol@gmail.com

Nisan 2025

“FİKRİ HAKLAR ve MÜZİK” 2025 YILI DÜNYA FİKRİ MÜLKİYET GÜNÜ TEMASI OLACAK!



26 Nisan günü, 2000 yılından bu yana her yıl Dünya Fikri Mülkiyet Günü olarak kutlanmaktadır. Dünya Fikri Mülkiyet Teşkilatı (WIPO) tarafından her yıl ayrı olarak belirlenen bir tema çerçevesinde kutlanan bu özel günde, Türkiye dahil WIPO üyesi ülkelerde çok sayıda etkinlik düzenlenmektedir.

Dünya Fikri Mülkiyet Gününün tarihçesini, neden 26 Nisan tarihinin seçildiğini ve yıllara göre seçilen özel temaları aktardığım “Neden 26 Nisan? Dünya Fikri Mülkiyet Günümüz Kutlu Olsun!” başlıklı yazımı bu bağlantıdan okuyarak, Dünya Fikri Mülkiyet Gününe ilişkin detaylı bilgi edinebilirsiniz.

WIPO, 2025 yılının Dünya Fikri Mülkiyet Günü temasını “Fikri Haklar ve Müzik: Fikri Hakların Temposunu Hissedin” (IP and Music: Feel the Beat of IP) olarak belirlemiştir. Bu da demek oluyor ki, bu yıl fikri hakların müzikle kesişim noktasında çok sayıda etkinlik ve çalışmayla karşılaşacağız. WIPO, 2025 yılındaki Dünya Fikri Mülkiyet Gününün içerik çalışmalarına şimdiden başlamıştır, bu çalışmalara ilişkin bilgi ve materyal, WIPO’nun bu bağlantıdan erişebileceğiniz özel sayfasında görülebilir.


Fikri hakların müzikle kesişimi denilince akla ilk ve otomatik olarak telif hakları ihtilafları gelmektedir. Biraz daha düşününce müzik gruplarının, şarkıcıların ve hatta şarkıların adlarının marka olarak tescil edilmesinden kaynaklanan marka hak sahipliği ihtilafları ve devamında patentle korunan müzik enstrümanlarına, müzik teknolojisine dair cihazlara veya görsel özellikleri tasarımla korunan enstrümanlara veya diğer müzik ürünlerine ilişkin hususlar da akıllara gelebilmektedir.

IPR Gezgini’nin 10 yıldan uzun tarihi süresince, müzik sanatçılarının fikri haklar ihtilaflarına ilişkin onlarca yazı yayımladığımızı sanıyorum. 2025 yılının, yukarıda bahsettiğimiz nedenle, fikri hakların müzikle ilişkisine dair önemli bir yıl olması itibarıyla, bu yıl hem Fikri Haklar – Müzik kesişim noktalarında yeni yazılar yayımlayacak hem de bu konuda geçmiş yıllarda yayımlanmış yazılarımızdan bazılarının güncellenmiş versiyonlarına yer vereceğiz.


“Fikri haklar ve müzik ilişkisi konusunda aklına gelen en isyankar ihtilaf hangisidir?” sorusuna, kendi adıma vereceğim yanıt gayet net: George Harrison’un telif hakları özelinde Amerika Birleşik Devletleri (ABD) yargısını eleştirmek amacıyla yazdığı ve şarkı için çektiği videoda ABD yargısıyla kafa bulduğu “This Song” şarkısı ve buna ait klip.


Bu konuyu ilk olarak 2019 yılında kısa süreyle çıkarttığımız IPR Gezgini Bülteni için yazmış ve sonrasında sitede de yayımlamıştım. Şu an okumakta olduğunuz yazı, 2019 yılındaki yazımın küçük revizyonlara uğramış ve adapte edilmiş halidir.   

George Harrison (1943-2001), The Beatles üyelerinden biriydi malumunuz. Harrison, Beatles’ın dağılmasından sonra kariyerine solo olarak devam etti ve birçok esere daha imza attı. Ayrıca, kişisel alana ufak bir adım atarsak, en sevdiğin Beatles üyesi kimdir sorusuna benim vereceğim yanıt, ne John Lennon ne de Paul McCartney olacaktır, yanıt benim için açık olarak George Harrison’dır.

Beatles’ın dağılmasının ardından solo kariyerine devam eden Harrison’un şarkılarından “My Sweet Lord” (1970) , The Chiffons grubunun 1963 yılında yaptığı “He’s So Fine” isimli şarkıyla benzerlik ve dolayısıyla telif hakkı ihlali gerekçesiyle dava konusu olur.

George Harrison, New York’ta görülen davada bir hafta boyunca hakimi, telif hakkı ihlalinin söz konusu olmadığına ikna etmeye çalışır, ancak başarısız olur ve davayı kaybeder.

Davayı kaybeden ve süreçte çok yıpranan Harrison, 1976 yılında “This Song” parçasını yazar. “This Song” şarkısı aşağıdaki şekilde başlamaktadır:

“This song has nothing tricky about it (Bu şarkının hileli bir tarafı yoktur)

This song ain’t black or white and as far as I know (Bu şarkı siyah veya beyaz değildir ve bildiğim kadarıyla)

Don’t infringe on anyone’s copyright, so… (Kimsenin telif hakkına tecavüz etmemektedir, böylece…)……..”

Harrison’un şarkı için yaptığı video ise, bir mahkeme salonunda duruşma esnasında geçmektedir ve videoda hakim, jüriler, avukatlar, polisler, katipler ve izleyiciler yer almaktadır. Harrison video boyunca, davayı tiye alır ve duruşma en sonunda herkesin dans ettiği bir partiye dönüşür. 


Diyebiliriz ki, “My Sweet Lord” telif hakkı ihlali davasını kaybetmesi, George Harrison’un “This Song”u yazmasına ve bu komik videoyu yapmasına neden olmuştur.

“This Song” şarkısının videosu izlemek isteyen okurlarımız için aşağıdadır:


Benzerlik iddiasına konu “My Sweet Lord” ve “He’s So Fine” şarkılarını da aşağıdaki bağlantılardan dinleyebilir ve karşılaştırabilirsiniz.


2025 yılı Dünya Fikri Mülkiyet Günü’nün “Fikri Haklar ve Müzik” temasına biz de girişimizi bu yazıyla yapmış oluyoruz. Yıl boyunca, fikri hakların müzikle kesişimi noktalarındaki yeni yazılarda ve olası etkinliklerde görüşmek dileğiyle!

Önder Erol ÜNSAL

Ocak 2025

unsalonderol@gmail.com

WIPO TASARIM KANUNU ANDLAŞMASI KABUL EDİLDİ ve İMZAYA AÇILDI



Geride bırakmakta olduğumuz 2024 yılının, Dünya Fikri Mülkiyet Teşkilatının (WIPO) sonuçlandırıp imzaya açtığı uluslararası andlaşmalar bakımından hayli başarılı geçtiği söylenebilir. Mayıs 2024’te kabul edilen “Fikri Mülkiyet, Genetik Kaynaklar ve Bağlantılı Geleneksel Bilgi Hakkında WIPO Andlaşması”(WIPO Treaty on Intellectual Property, Genetic Resources and Associated Traditional Knowledge), 22 Kasım 2024 tarihinde kabul edilen “Riyad Tasarım Kanunu Andlaşması” (Riyadh Design Law Treaty) takip etti.

“Fikri Mülkiyet, Genetik Kaynaklar ve Bağlantılı Geleneksel Bilgi Hakkında WIPO Andlaşması” hakkında detaylı bilgiyi Mayıs 2024’te IPR Gezgini’nde yayımlanan yazımda vermiştim, bu yazı ise “Riyad Tasarım Kanunu Andlaşması” hakkında bilgi verme amaçlıdır.


11-22 Kasım 2024 tarihleri arasında Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da düzenlenen WIPO Diplomatik Konferansı, üzerinde yaklaşık 20 yıldır çalışılan “Tasarım Kanunu Andlaşması”nın kabul edilmesi gündemiyle toplanmıştı. Diplomatik Konferans başarıyla sonuçlandı ve “Tasarım Kanunu Andlaşması” kabul edilerek imzaya açıldı. Diplomatik Konferans’a ev sahipliği yapan Riyad şehrini onurlandırmak için de andlaşmaya resmi olarak “Riyad Tasarım Kanunu Andlaşması” adı verildi. İngilizce resmi adı “Riyadh Design Law Treaty” olan andlaşmanın, kabule dek geçen süreçte yaygın kullanılan kısaltması ise “DLT” şeklindedir.

DLT’den bahsetmeden önce okurlarımıza genel bir fikir vermek için, fikri haklar alanında WIPO tarafından idare edilen uluslararası andlaşmaların kaba tasnifini yapmak yerinde olacaktır:

A- Sınai mülkiyet haklarının uluslararası tescilini/korumasını düzenleyen WIPO andlaşmaları: Madrid Protokolü, Lahey Andlaşması, Patent İşbirliği Andlaşması, Lizbon Andlaşması gibi.

B- Sınıflandırma alanındaki WIPO andlaşmaları: Nis Andlaşması, Viyana Andlaşması, Strazburg Andlaşması, Locarno Andlaşması gibi.

C- Fikri hakların korumasını düzenleyen WIPO andlaşmaları:

(i) Genel koruma şartlarını düzenleyen WIPO andlaşmaları: Paris Sözleşmesi, Bern Sözleşmesi, WIPO Telif Hakları Sözleşmesi gibi.

(ii) Sınai mülkiyet haklarının korunmasında şekli şartları ve talep edilebilecek dokümanları standart hale getirmeyi amaçlayan WIPO andlaşmaları: Marka Kanunu Andlaşması, Marka Kanunu Hakkında Singapur Anlaşması, Patent Kanunu Andlaşması ve son olarak Riyad Tasarım Kanunu Andlaşması.

Üçüncü kategorinin ikinci alt başlığını oluşturan andlaşmaların en yenisi “Riyad Tasarım Kanunu Andlaşması” olmuştur. Bu alandaki diğer anlaşmaların ikisi marka alanında, birisi ise patent alanındadır. Türkiye bu andlaşmalardan yalnızca Marka Kanunu Andlaşması’na (TLT) 2005 yılından bu yana taraftır ve andlaşmayı uygulamaktadır. Gene marka alanında düzenlemeler içeren Singapur Andlaşması, Türkiye tarafından 2006 yılında imzalanmıştır, ancak onay ve katılım prosedürleri tamamlanmadığı için ülkemiz belirtilen andlaşmanın tarafı ve uygulayıcısı değildir. Benzer şekilde Patent Kanunu Andlaşması (PLT) de 2000 yılında ülkemiz tarafından imzalanmıştır, ancak Türkiye bu andlaşmaya ilişkin olarak da onay ve katılım süreçlerini tamamlamadığından, bu andlaşmanın da tarafı ve uygulayıcısı değildir.



Türkiye’nin, Riyad Tasarım Kanunu Andlaşması Diplomatik Konferansı’na katıldığı konferans dokümanlarından görülmektedir. Katılım sağlanmış olmakla birlikte, Andlaşma metni Türkiye tarafından Diplomatik Konferans’ın sonunda imzalanmamıştır. Dolayısıyla, ülkemizin andlaşmaya katılım niyetinin olup olmadığı şu an için bilinmemektedir. Uluslararası andlaşmaların imzalanması genellikle andlaşmalara katılım niyeti olarak yorumlanabilse de, son yıllarda sınai mülkiyetle ilgili uluslararası andlaşmalarda Türkiye’nin farklı bir tutum takındığı da söylenebilir. Şöyle ki; imzalanmalarının üzerinden PLT bakımından 25 yıl, Singapur Andlaşması bakımından ise 19 yıl geçmiş olmasına rağmen, bu andlaşmaların onay ve katılım süreçleri Türkiye tarafından tamamlanmamıştır. Süreçlerin hangi nedenle sürdürülmediği konusunda herhangi bir açıklama da bulunmamaktadır. Hak sahipleri açısından avantajlı hükümler getiren ve bürokrasiyi olabildiğince azaltan bu andlaşmalara katılım süreçlerinin alanda çalışan sivil toplum kuruluşlarınca takip edilmesi ve en azından bir açıklama yapılmasının sağlanması kanaatimce yerinde olacaktır.

Konumuza yani Riyad Tasarım Kanunu Andlaşması’na (bundan sonra DLT olarak anılacaktır) dönecek olursak, DLT aynı kategoride bulunan diğer uluslararası andlaşmalarla (TLT, Singapur And., PLT) benzer amaçlarla oluşturulmuştur. Bu amaç; andlaşmaya taraf olacak ülkelerin sınai mülkiyet ofislerinin, tasarımların tescili amacıyla yapılan başvurularda ve ilgili diğer işlemlerde isteyebilecekleri belgeleri ve şekli incelemedeki şartları standart hale getirerek ve bürokrasiyi mümkün olduğunca minimalize ederek, tasarım haklarının korunmasını hak sahipleri bakımından daha kolay hale getirmektir.

Bu amaca yönelik olarak düzenlenen DLT 34 maddeden oluşmaktadır, maddeler 1-23 andlaşmanın esasa ilişkin hükümlerini oluştururken, maddeler 24-34 andlaşmanın idaresi, revizyonu, taraf olma, çekinceler gibi andlaşmanın yürütülmesine ilişkin hükümleri içermektedir. Buna ilaveten, DLT’nin 18 maddeden oluşan bir yönetmeliği ve andlaşmanın eki olan bir ilke kararı metni (resolution) mevcuttur.

DLT’nin andlaşma metni ve yönetmelik kapsamında temel olarak düzenlediği hususlar aşağıdaki şekilde özetlenebilir:

  • Tasarım başvurusunda taraf ülke ofislerince istenebilecek belge ve bilgilerin sayılması ve standart hale getirilmesi.
  • Başvurusu yapılan tasarımın gösterimine ilişkin çeşitli şartların düzenlenmesi.
  • Çoklu tasarımlara belirli şartlar dahilinde izin verilmesi.
  • Başvuru tarihinin belirlenmesine ilişkin şartların standart hale getirilmesi.
  • Hoşgörü süresinin taraf ülkeler bakımından 12 ay olarak düzenlenmesi.
  • Süre limitlerinin geçirilmesi halinde telafi yöntemlerinin belirlenmesi.
  • Tasarım yenilemesine ilişkin süreçlerin basitleştirilmesi.
  • Tasarımlar için elektronik başvuru ve elektronik rüçhan belgesi takas sistemlerinin oluşturulmasının benimsenmesi.
  • Yayım erteleme süresinin taraf ülkeler için en az altı ay olacak şekilde düzenlenmesi.

DLT’yi detaylı olarak incelemek isteyen okurlarımız için Andlaşma, Yönetmelik ve İlke Kararı Metnine erişimi sağlayacak bağlantıyı paylaşıyoruz. Andlaşma hükümlerinin tek tek açıklanması bu yazının amacını aştığından düzenlemelerin detaylarını merak eden okuyucularımızın bu metinleri incelemeleri yerinde olacaktır.

Ülkemizin Riyad Tasarım Kanunu Andlaşması’nı kısa sürede imzalamasını, ancak bununla da yetinmeyerek, hem DLT hem Singapur Andlaşması hem de PLT’ye ilişkin onay ve katılım süreçlerini tamamlayarak hak sahiplerinin lehine düzenlemeler içeren bu andlaşmaların uygulamasına başlamasını dileyerek yazımı sonlandırıyorum.

Önder Erol ÜNSAL

Aralık 2024

unsalonderol@gmail.com

35. SINIF TİCARİ YÖNETİM HİZMETLERİNİN ÜÇÜNCÜ KİŞİLERE DEĞİL ŞİRKET İÇİNE YÖNELİK OLMASI HALİNDE MARKANIN CİDDİ KULLANIMI: ABAD GENEL MAHKEMESİ TERTIANUM KARARI



GİRİŞ

Marka tescil başvurularının kapsamında hizmetler, özellikle de 35. sınıfa dahil “Reklamcılık, pazarlama, iş yönetimi hizmetleri” gibi hizmetler yer alınca, hizmetlerin kapsamını doğru tespit edebilmek ve açıklayabilmek kimi zaman güç olmaktadır.

Giyim alanında faaliyet gösteren, örneğin tişört ve pantolon üreten ve bu tip ürünlerin satışa sunumu hizmetini de veren bir firma, marka başvurusu kapsamında çoğunlukla 25. ve 35. sınıflara dahil mal ve hizmetlere yer vermek istemektedir. 35. sınıfın başvuruda bulunmasının nedeni, ilgili sınıfta bulunan satışa sunum hizmetlerinin korunmasını sağlamak olmakla birlikte, çoğunlukla başvuru kapsamında 35. sınıftaki tüm hizmetlere yer verilmesi artık Türkiye’nin bir gerçeği haline gelmiştir. Dolayısıyla, başvuru ve sonrasında tescilin kapsamında 35. sınıftaki “Reklamcılık, pazarlama, iş yönetimi hizmetleri” de çoğunlukla bulunmaktadır.

Bu tip durumlarda; yayıma itirazda kullanımın ispatı talepleriyle karşılaşan veya marka iptal süreçlerinde markalarının kullanımın ispatlamaları gereken hak sahipleri, konu 35. sınıftaki “Reklamcılık, pazarlama, iş yönetimi hizmetleri” olunca, markanın kullanımını ispatlamak için üretim faaliyetleri kapsamındaki tişört ve pantolonlara ilişkin kendi reklamlarını, bu ürünlerin pazarlanması için yaptıkları kampanyaları ve şirketlerinin yönetimine ilişkin iç faaliyetlerini markanın kullanımını gösterebilecek kanıtlar olarak sunmaktadır.

Oysa ki Nicé sınıflandırması anlamında; “reklamcılık hizmetleri” ile kastedilen bir firmanın kendi ürünlerinin reklamını yapması değil, üçüncü kişilerin kullanımına yönelik olarak reklam ajansı hizmetlerinin sağlanmasıdır; benzer şekilde “pazarlama hizmetleri” de bir firmanın kendi ürünlerini pazarlaması değil, üçüncü kişiler için pazarlama hizmetlerinin gerçekleştirilmesidir; “iş yönetimi hizmetleri” de bir firmanın yöneticilerinin kendi içlerinde şirketin yönetsel faaliyetlerini gerçekleştirmesi değil, üçüncü kişilere yönelik olarak iş yönetimi konusunda profesyonel destek hizmetlerinin sağlanmasıdır.

Bu hususun anlaşılması aslında pek zor olmamakla birlikte, konu belirli aralıklarla sürekli olarak gündeme gelmektedir.

Konunun daha net şekilde anlaşılmasına yardımcı olmak amacıyla, Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) Genel Mahkemesi’nin benzer bir tartışmayı değerlendirdiği 4 Eylül 2024 tarihli “TERTIANUM” kararı bu yazıda ele alınacaktır.

İHTİLAFIN EUIPO SÜRECİ

35. sınıfa dahil “İş idaresi hizmetleri, ticari danışmanlık ve yönetim hizmetleri, personel danışmanlığı hizmetleri, reklamcılık ve pazarlama hizmetleri”ni de kapsayan aşağıdaki markanın tescili amacıyla 2016 yılında Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi’ne (EUIPO) başvuru yapılır.


Başvurunun ilanına karşı 35. sınıfa dahil “İşletmelerin iş ve ticari yönetimi hizmetleri, yani sağlık ve bakım sektöründeki kuruluşların, özellikle huzurevlerinin yönetimi hizmetleri”ni de kapsayan 1995 yılından bu yana tescilli (yenilenmiş) aşağıdaki markanın sahibince itiraz edilir.


Başvuru sahibi, yayıma itiraz gerekçesi markanın kullanımının ispat edilmesini talep eder ve yayıma itiraz sahibi kanıtlarını sunar.

EUIPO İtiraz Birimi, kanıtları incelemesinin neticesinde, itiraz gerekçesi markanın kapsadığı hizmetler bakımından ciddi kullanımının ispatlanamadığına karar verir ve itirazı reddeder. İtiraz Birimine göre, sunulan kanıtlar itiraz gerekçesi markanın huzurevi hizmetleri için genel anlamda (in general terms) kullanıldığını göstermektedir, ancak bu kullanım tescilli olan Sınıf 35’teki hizmetlerin, yani “İşletmelerin iş ve ticari yönetimi hizmetleri, yani sağlık ve bakım sektöründeki kuruluşların, özellikle huzurevlerinin yönetimi hizmetleri”nin kapsamına girmemektedir.

Bu noktada, kısa bir açıklama yaparak, “Huzurevi hizmetleri”nin Nicé sınıflandırmasının 43. sınıfında yer aldığı belirtilmelidir.  


Yayıma itiraz sahibi bu karara karşı itiraz eder ve EUIPO Temyiz Kurulu bu itirazı Ekim 2021’de takip eden gerekçeyle reddeder:

Temyiz Kuruluna göre, meselenin özü itiraz sahibince sunulan dokümanların tescilli marka kapsamındaki hizmetler bakımından markanın ciddi kullanımını gösterip göstermediğidir. Tartışma “huzurevi hizmetleri” etrafında dönmektedir, ancak tescilli markanın kapsamında bulunan hizmetler “huzurevi hizmetleri” değil, “Sınıf 35: İşletmelerin iş ve ticari yönetimi hizmetleri, yani sağlık ve bakım sektöründeki kuruluşların, özellikle huzurevlerinin yönetimi hizmetleri”dir. Kurula göre, tescilli markanın kapsamında bulunan hizmetler, gerçek anlamları (literal meaning) dikkate alınarak değerlendirilmelidir. Gerçek anlam dikkate alınarak yapılan inceleme ise, sunulan kanıtların tescil kapsamındaki hizmetlere ilişkin olmadığını, farklı hizmetlerin kullanımına yönelik olduğunu göstermektedir.

Belirtilen nedenle, Temyiz Kurulu itirazı reddeder ve yayıma itiraz sahibi ihtilafı ABAD Genel Mahkemesi’nin önüne taşır.

GENEL MAHKEME İNCELEMESİ ve KARARI

ABAD Genel Mahkemesi ihtilaf hakkında 4 Eylül 2024 tarihinde T-73/23 sayılı kararı verir.

Yazının devamında Genel Mahkeme kararı, tescil kapsamındaki hizmetlerin kapsamının değerlendirilmesi esasında okuyucularımıza aktarılacaktır.    

Davacının mahkeme önündeki iddiası; EUIPO Temyiz Kurulunun tescilli markanın kullanımına dair sunulan kanıtları yanlış yorumladığı, sunulan kanıtların tescilli markanın kapsamında bulunan hizmetlere ilişkin olmadığı yönündeki tespitin hatalı olduğu, dolayısıyla ulaşılan sonucun da yanlış olduğudur.

Genel Mahkeme, mevzuat ve içtihada yönelik genel bir girişin ardından, incelenen ihtilaftaki ana meseleyi tanımlamıştır:

Tescilli markanın fiili kullanımı huzurevlerinde sağlanan, burada yerleşik kişilere yönelik hizmetlerdir, dolayısıyla bu hizmetlerin son kullanıcının faydasına yönelik hizmetler olduğu kabul edilmelidir. Buna karşılık tescilli markanın kapsamında “Sınıf 35: İşletmelerin iş ve ticari yönetimi hizmetleri, yani sağlık ve bakım sektöründeki kuruluşların, özellikle huzurevlerinin yönetimi hizmetleri” yer almaktadır. İhtilafın çözümü için yanıtlanması gereken soru ise; huzurevlerinin son kullanıcılara, yani orada kalanlara yönelik olarak işletilmesinden ibaret fiili kullanım biçiminin, yukarıda belirtilen 35. sınıfa dahil hizmetlerin ciddi kullanımı olarak kabul edilip edilemeyeceğidir.  

Davacının argümanlarından birisini, hizmetlerin İngilizceye yanlış biçimde çevrilmesi ve dolayısıyla yanlış biçimde değerlendirilmesi iddiası oluşturmaktadır. Bu argüman Mahkeme tarafından kabul edilmemiştir ve yazıda bu yöndeki değerlendirmenin üzerinde durulmayacaktır.

Genel Mahkeme ihtilafın esasına yönelik değerlendirmesinde, öncelikle bir markanın tescil edildiği mal ve hizmetlerin kapsamı yorumlanırken, listede yer alan her terimin bağımsız biçimde, alışılmış ve sıradan anlamı çerçevesinde dikkate alınması gerektiğini belirtmiştir. Buna göre de ilk olarak “Sınıf 35: İşletmelerin iş ve ticari yönetimi hizmetleri” teriminin gerçek-kelime anlamı incelenmiştir.

Davacıya göre, bu terim yorumlanırken kapsamlı biçimde yaklaşılmalı ve marka sahibinin başvuru anındaki niyeti de dikkate alınmalıdır. Dolayısıyla, davacıya göre “işletmelerin yönetimi” ifadesi marka sahibinin kendi işletmesinin yönetimine dair hizmetleri de kapsamaktadır.

EUIPO Temyiz Kuruluna göre ise belirtilen ifadenin gerçek anlamı, marka sahibinin başka işletmelere, işletmelerinin yönetimi konusunda danışmanlık yapması, asistanlık sağlamasıyla ilgili hizmetlerdir.

Genel Mahkeme bu noktada, Temyiz Kurulunun yaklaşımını yerinde bulmuş ve davacının ifadenin kendi işletmesinin yönetimine dair hizmetleri de kapsadığı yönündeki argümanını kabul etmemiştir.

Davacının bir diğer iddiası, Temyiz Kurulunun tespitlerini kendi tescil başvurusunun yapıldığı tarihte geçerli olan Nicé sınıflandırmasının 6. baskısına dayandırması, ancak bu baskının açıklayıcı notlarında 35. sınıftaki hizmetlerin üçüncü kişilere yönelik olduğuna dair açık bir ifadenin bulunmamasıdır.  

Genel Mahkeme, Nicé sınıflandırmasının 6. baskısının açıklayıcı notlarını gözden geçirmiş ve bu notlarda 35. sınıfa ilişkin olarak takip eden açıklamanın yapıldığını tespit etmiştir: “Bu sınıf temelde kişiler veya kuruluşlarca esasen aşağıdaki amaçlara yönelik olarak verilen hizmetleri kapsar: (1) Ticari bir işletmenin çalışması veya yönetimine destek sağlamak, (2) Ticari veya sinai bir işletmenin ticari ilişkilerinin veya işlevlerinin yönetimine dair destek sağlamak, …..”.

Nicé sınıflandırmasının 6. baskısının açıklayıcı notları açıkça göstermektedir ki, 35. sınıfa dahil tartışma konusu hizmetlerin genel niteliği ve doğası, bir profesyonel bir işletme tarafından diğer işletmelere sağlanan o işletmelerin ticari yönetimi ve faaliyetlerine destek (yardım) amacıdır. Bu çerçevede, davacının belirtilen hizmetlerin son kullanıcıya yönelik olduğu yönündeki argümanı da kabul edilmemiştir.

Davacının bir diğer argümanı ilgili hizmetlere başvuruda yer verilirken “Üçüncü kişiler için” ifadesinin kullanılmamış olması nedeniyle, hizmetlerin marka sahibinin kendi firmasına yönelik hizmetleri de kapsadığıdır.

Genel Mahkeme, Temyiz Kurulu yaklaşımını takip ederek bu iddiayı da kabul etmemiştir. Şöyle ki; birincisi 35. sınıftaki hizmetlerin doğası ve amacı yukarıda belirtildiği üzere bellidir ve bunların üçüncü kişilere yönelik olduğunu ayrıca belirtmeye gerek yoktur. İkincisi, markanın ciddi kullanımına yönelik içtihat, markanın kullanımının dışarıya yönelik olması gerektiğini göstermektedir. Bir işletmenin kendi huzurevini idare etmesi kendisine yönelik bir hizmettir. Bu tip bir şirket içi faaliyetin ilgili pazardan pay kazanma amacıyla tasarlanmamış, içe yönelik kullanım olarak kabul edilmesi gerekmektedir. Bu durumda da ilgili faaliyetler markanın ciddi kullanımının ispatlanmasında dikkate alınmayacaktır.   

Davacı son olarak, marka başvurusunun yapıldığı andaki niyetinin dikkate alınması gerekliliğini öne sürmüştür. Buna göre, marka sahibi 1995 yılında markasını tescil ettirirken de yaşlılar için kendi huzurevlerinin işletilmesi ile iştigal etmekteydi ve 20 yıl boyunca markasının kendisini koruduğu varsayımıyla hareket etmiştir. Dolayısıyla, hizmetlerin kapsamının farklı şekillerde de algılanması mümkünken, en absürt sonuca yol açan yorumun tercih edilmemesi gerekmektedir.

Genel Mahkeme bu yöndeki argümanı da, ciddi kullanımın ispatlanması için sunulan kanıtların şirketin iç kullanımına yönelik değil, ticari olarak dışarıya yönelik olması gerekliliği ve Nicé sınıflandırmasının 35. sınıfa ilişkin genel açıklamalarını gerekçe göstererek kabul etmemiştir.

Sonuç olarak Genel Mahkeme; EUIPO Temyiz Kurulunun “Sınıf 35: İşletmelerin iş ve ticari yönetimi hizmetleri, yani sağlık ve bakım sektöründeki kuruluşların, özellikle huzurevlerinin yönetimi hizmetleri”nin yalnızca diğer işletmelere verilen yönetim desteği hizmetleri olabileceği, bu hizmetlerin huzurevlerince orada kalan kişilere yönelik verilen hizmetler olarak yorumlanamayacağı şeklindeki değerlendirmesini onamış ve davayı reddetmiştir.

DEĞERLENDİRME

Yazının başında belirttiğimiz gibi, 35. sınıfa dahil “reklamcılık, pazarlama ve ticari yönetim  hizmetleri” başta olmak üzere, bazı hizmetlerin kapsamının tespit edilmesi veya açıklanması noktasında Türkiye’de de kimi zaman sorunlarla karşılaşılmaktadır. Bahsedilen sorunları engelleyebilmek ve hizmetlerin kapsamını doğru tespit edebilmek adına takip edilmesi gereken başlıca yöntemlerden birisi, bu tip hizmetlerin üçüncü kişilere yönelik olarak verilen profesyonel destek hizmetleri olduğunu en baştan içselleştirmek ve açıklamaktır.

Bu hususa ilaveten, markanın ciddi kullanımına dair genel kabul gören ilkelerin dikkate alınması da zihinlerin netleşmesine yardımcı olacaktır: “Marka mevzuatında “ciddi biçimde kullanma” kavramına ilişkin açık bir düzenleme yer almamasına rağmen, söz konusu kavramla; markadan işlevlerine uygun bir tarzda yarar elde edecek, yani üzerinde kullanıldığı malın veya hizmetin piyasada tanınmasını ve diğer işletmelerin mal veya hizmetlerinden ayrılmasını sağlayacak şekilde ve yoğunlukta piyasada veya piyasaya hitap eden, piyasayı etkileyen yerlerde kullanılması kastedilmektedir.” (Türk Patent ve Marka Kurumu Kullanım İspatı Kılavuzu, s.26) ve “Ciddi kullanım, kullanımı gerçekleştiren işletmenin kendi içindeki kullanımı değil, markanın kapsamında yer alan malların veya hizmetlerin piyasadaki kullanımını (ticari etki oluşturacak kullanımı) gerektirir.” (Türk Patent ve Marka Kurumu Kullanım İspatı Kılavuzu, s.26).

Avrupa Birliği ve Türkiye’de genel kabul gören bu ilkeler çerçevesinde, markanın ciddi kullanımının; tescil sahibi işletmenin kendi içine dönük kullanımı değil, üçüncü kişilere yönelik ticari etki yaratması amaçlanan/beklenen kullanım olması gerektiği açıktır. Yukarıda yer verilen ilkeleri hatırlamak, bu yazının konusu ihtilaf dahil, kimi zaman karşılaştığımız kafa karışıklığı yaratan durumların ortadan kalkmasını sağlayacaktır.

Önder Erol ÜNSAL

Aralık 2024

unsalonderol@gmail.com

TESCİLLİ BİR MARKANIN JENERİK HALE GELMESİNE YÖNELİK DEĞERLENDİRME NASIL YAPILMALIDIR: EUIPO TEMYİZ KURULU “SHAVETTE” KARARI



GİRİŞ

Tescilli bir markanın iptal edilmesine ilişkin gerekçe ve süreçler, Türkiye’de özellikle son birkaç yıldır yoğun biçimde gündemdedir. Ocak 2024’te yürürlüğe giren, çok sayıda talebin konusu olan, ancak fiili uygulamasına dair kararları henüz göremediğimiz idari iptal müessesesi konunun ülkemizdeki popülerliğinin ana nedenidir.

Tescilli markaların iptaline dair gerekçeler Sınai Mülkiyet Kanunu’nun 26. maddesinin birinci fıkrasında yer almaktadır ve bu gerekçelerden birisi de fıkranın (b) bendinde düzenlenmiş: “Marka sahibinin fiillerinin veya gerekli önlemleri almamasının sonucu olarak markanın, tescilli olduğu mal veya hizmetler için yaygın bir ad hâline gelmesi.” halidir.  

Bu durum literatür ve buna ilaveten günlük dilde kısaca “markanın jenerik hale gelmesi” olarak adlandırılmaktadır. Jenerik hale gelmiş markalar hakkında konuya gerçekten ışık tutabilecek ciddi çalışmaların sayısı ülkemizde son derece kısıtlıdır; buna karşın çok sayıda kişi jenerik hale gelmiş markaları kendince örneklendirmektedir. Bunun sonucu olarak da, aralarında düzey farkı gözetilmeksizin birçok basılı çalışma, sunum ve sosyal medya paylaşımında, marka sahibince fiili kullanımı ve tescilli koruması devam eden, üçüncü kişilere karşı etkili biçimde korunan, hakkında jenerikleşme nedeniyle iptal kararı verilmemiş çok sayıda marka jenerik marka olarak ilan edilmektedir. Bu durumun başlıca mağdurları ise; gerçekte jenerik hale geldiklerinin söylenmesi mümkün olmayan, sadece halkın bir kısmının diline yerleşmiş yanlış kullanıma konu olan, ancak ve ancak ileride jenerikleşme tehlikesiyle karşı karşıya olabilecekleri iddia edilebilecek, örneğin Selpak, Nescafe, Hilti gibi markalar ve bunların sahipleri olmaktadır.

Tescilli bir markanın, teknik ifadeyle “marka sahibinin fiillerinin veya gerekli önlemleri almamasının sonucu olarak markanın, tescilli olduğu mal veya hizmetler için yaygın bir ad hâline gelmesi” veya popüler ifadeyle “jenerik hale gelmesi”nin ispatlanması, bunu gösterir delillerin yetkili makamca incelenmesi ve bu yönde karar verilmesiyle mümkündür. Bu yöndeki inceleme ise delillerin ciddi biçimde incelenmesini gerektiren bir süreç çerçevesinde gerçekleştirilmelidir.

İHTİLAFIN ÖZETİ ve EUIPO TEMYİZ KURULU KARARINA DEK SÜREÇ

Okumakta olduğunuz yazı, Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi’nde (EUIPO) tescilli bir markanın jenerik hale geldiği iddiasıyla iptal edilmesi talebine ilişkin bir EUIPO Temyiz Kurulu kararını aktarmaktadır. 3 Ekim 2024 tarihli karar çok yakın tarihli olması nedeniyle de konu hakkında Avrupa Birliği yaklaşımının daha iyi anlaşılmasını mümkün kılacaktır.  

Kararın alınmasına dek gelişen süreçler aşağıdaki şekildedir:

“Dovo Stahlwaren GmbH” ünvanlı bir Alman firması (kısaca “marka sahibi”), 2014 yılında yaptığı bir başvurunun sonucunda “Shavette” kelime markasını “Sınıf 8: Elektrikli veya elektrikli olmayan tıraş bıçakları ve bunların parçaları, tıraş bıçakları için çantalar ve kılıflar. Sınıf 21: Tıraş fırçaları; tıraş bıçakları ve fırçaları için kaplar.” malları için tescil ettirir.

2018 yılında Belçika’da yerleşik “Sinelco International, BV” (kısaca “iptal talebi sahibi”), “Shavette” markasının, marka sahibinin Belçika, Hollanda, Lüksemburg, Fransa, Almanya, İspanya, İtalya ve Birleşik Krallık’taki fiilleri ve bu ülkelerde gerekli tedbirleri almaması nedeniyle ticarette yaygın bir ad haline geldiğini öne sürmüş ve tescilli markanın iptal edilmesini talep etmiştir.

İptal talebi sahibi iddialarını ispatlamak için çok sayıda kanıtı talebiyle birlikte sunmuştur.

Marka sahibi de sunduğu kanıtlarla talebin yerinde olmadığını iddia etmiştir. Her iki taraf da EUIPO İptal birimi kararı öncesinde birkaç kez daha karşılıklı olarak iddialarını destekleyecek kanıtları sunmuşlardır.

EUIPO İptal Birimi, incelemeyi taraflar arasında aynı markanın hükümsüzlüğü talebiyle yürütülen süreç tamamlanana dek askıda tutmuş ve iptal incelemesini Eylül 2023’te gerçekleştirmiştir.

İnceleme sonucunda EUIPO İptal Birimi, talep sahibinin iddialarını ispatlayamaması gerekçesiyle iptal talebini reddetmiştir. İptal talebi sahibi bu karara karşı itiraz etmiş ve ihtilaf EUIPO Temyiz Kurulu’nun önüne taşınmıştır.

EUIPO TEMYİZ KURULU KARARI VE GEREKÇELERİ

EUIPO Temyiz Kurulu, 3 Ekim 2024 tarihli kararıyla uzun süren ihtilafı sonuçlandırmıştır.

Marka iptal halleri Birlik Marka Tüzüğü madde 58’de düzenlenmiştir ve madde 58(1)(b) tescilli bir markanın, marka sahibinin fiilleri veya gerekli tedbirleri almamasının sonucu olarak tescil edildiği mal veya hizmetler bakımından ticarette yaygın isim haline gelmesi halinde, talep üzerine iptal edileceği hükmünü içermektedir.

Bu tip bir durumda tescilli markanın, bir işletmenin mallarının veya hizmetlerinin diğerlerininkinden ayırt edilmesini sağlama şeklinde ortaya çıkan kaynak gösterme işlevinin ortadan kalktığı ortadadır. Belirtilen durumun, AB Marka Tüzüğü madde 7’de yer alan mutlak ret nedenlerinde düzenlenmiş halden farkı, madde 7’deki ret gerekçesinin başvurunun yapıldığı anda, yani başlangıçta var olması, buna karşın madde 58(1)(b)’deki iptal halinin markanın başvurusunun yapılmasından sonra ortaya çıkmasıdır.

Madde 58(1)(b)’deki iptal halinde, yani markanın jenerik hale gelmesi halindeki iptal durumunda, tescil edilmiş markanın yaygın kullanımı nedeniyle, marka kapsadığı mal veya hizmetler bakımından bunların genel adı (common name) haline gelmekte ve ilgili mal veya hizmetler bakımından ayırt edicilik vasfını yitirmektedir.

Hükmün uygulanabilmesi için iki ana şart bulunmaktadır:

  • Tescilli markanın kapsadığı mal veya hizmetler bakımından genel kullanılan ad haline gelmesi,
  • Bu durumun marka sahibinin fiillerinden ve gerekli tedbirleri almamasından kaynaklanması.

İptal talebi sahibi, iptal talebini tescil kapsamındaki tüm mallara yöneltmiş olsa da, iddiaları incelendiğinde; “Shavette” ibaresinin elle kullanılan, değiştirilebilir bıçak içeren, erkeklerin yüzlerinin ıslak biçimde tıraş edilmesini sağlayan bir tıraş bıçağının, daha da özelleştirirsek bir tür usturanın genel adı haline geldiğinin öne sürüldüğü anlaşılmaktadır. Bu çerçevede, iptal talebine ilişkin olarak iddia ve deliller, usturalar olarak adlandırılabilecek tıraş bıçakları dışındaki malları desteklememektedir.

Temyiz Kurulu sonrasında kamunun ilgili kısmını tespit etmiştir. Kurula göre, ustura kullanacak beceriye sahip erkekler ve berberler, buna ilaveten tıraş malzemeleri ürün grubunun satıcı ve dağıtıcıları kamunun ilgili kesimlerini oluşturmaktadır.

Temyiz Kurulunun devamında incelediği husus ihtilafın özünü oluşturmaktadır: İptal talebi sahibi, markanın jenerik isim haline dönüştüğünü ve bu durumun marka sahibinin fiillerinden veya gerekli tedbirleri almamasından kaynaklandığını ispatlayabilmiş midir?

Bu noktada ilk olarak “marka sahibinin gerekli tedbirleri almaması” kavramı üzerinde durulmuştur. Açıklamaya geçmeden önce; kavrama ilişkin olarak AB Marka Tüzüğü madde 58(1)(b)’de kullanılan terimin “inactivity” olduğu, bunun çevirisinin kanaatimizce “eylemsizlik” olması gerektiği belirtilmelidir. (Article 58(1)(b) if, in consequence of acts or inactivity of the proprietor, the trade mark has become the common name in the trade for a product or service in respect of which it is registered)

AB mevzuatından aktarım olan ulusal mevzuatımızda ise “eylemsizlik” kelimesinin değil, “gerekli önlemleri almama” tabirinin tercih edildiği görülmektedir. (Madde 26(1)(b) Marka sahibinin fiillerinin veya gerekli önlemleri almamasının sonucu olarak markanın, tescilli olduğu mal veya hizmetler için yaygın bir ad hâline gelmesi.)

Ulusal mevzuatımızla uyumu sağlamak adına, bu yazıda “gerekli önlemleri almama” tabirini kullanıyoruz.

“Gerekli önlemleri almama” kavramı; marka sahibinin, üçüncü kişilerin kendi markasıyla karıştırılma olasılığına yol açabilecek işaretlerini engelleme hakkını kullanmaması olarak düşünülebilse de, buna indirgenemez. Bu kavram genel olarak, markanın ayırt edici karakterinin korunması konusunda marka sahibinin yeteri derecede tedbirli olmamasına dair tüm eksiklikleri kapsayabilir. Marka sahibinin satıcıları, markanın tescilli olduğu ürünlere yönelik daha fazla kullanıma teşvik etmemesi de bu kapsamda düşünülebilir. Bununla birlikte, her bağımsız ihtilafta, marka sahibinin hangi önlemleri almasının uygun ve makul olduğu ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Reklamlar, etiketlere uyarı yerleştirilmesi veya sözlük editörlerini ilgili kelimenin tescilli bir marka olduğuna dair kayıtlara sözlüklerde yer verme konusunda ikna etmek de alınabilecek önlemler arasında düşünülebilir.

İncelenen ihtilafta sunulan kanıtlar; marka sahibinin ilgili sektörde faaliyetlerine 1906 yılında başladığını, uzun bir tarihçeye sahip olduğunu, “Shavette” markasının AB tesciline dayanak olan markayı Almanya’da 1984 yılında tescil ettirdiğini, uluslararası marka tescilini 1985 yılında gerçekleştirdiğini göstermektedir.

“Shavette” ibaresinin anlamına ilişkin kayıtlara Duden, Pons, Cambridge English Dictionary, Encliconet, Grand Larousse Encyclopédique, Encyclopedia Britannica, Brockhaus gibi ünlü ve bilinen sözlüklerde rastlanılmamıştır. İptal talebi sahibinin sözlük veya benzeri platformlara ilişkin sunabildiği kanıt; Wikipedia ve çevrimiçi Shavelibrary.com platformlarında “Shavette” ibaresine ilişkin yer alan kayıtlar ve bu kayıtların markanın genel bir ad olarak kullanımını göstermesidir.    

Buna karşın Temyiz Kuruluna göre, Wikipedia internette oluşturan kollektif bir ansiklopedidir ve içeriği her an ve kimi durumlarda ziyaretçilerce dahi değiştirilebilir niteliktedir. Belirtilen husus içtihatta da yer almaktadır ve Wikipedia’da yer alan bilginin kesin olduğu kabul edilemeyeceği gibi, ispat teşkil etme gücü de düşüktür. Aynı durum, bir Wiki platformunu kullanan Shavelibrary.com için de geçerlidir.

Bu tespitler çerçevesinde Kurula göre; “Shavette” markasının rakipler, satıcılar veya distribütörlerce tanımlayıcı biçimde kullanımına marka sahibinin göz yumduğu iddiası yerinde olsaydı, “Shavette” ibaresinin uzun süreli tarihi de dikkate alındığında, tabir bir tür ustura şeklinde bir açıklamayla Avrupa Birliği’nde bilinen, resmi bir sözlükte yerini almış olurdu.  

Ayrıca, kanıtların incelenmesi iptal talebi sahibinin;

  • Shavette ibaresinin marka sahibinin kendisince jenerik kullanımını göstermek,
  • Marka sahibinin, kendi dağıtıcıları dahil başkalarının Shavette ibaresinin tanımlayıcı ve jenerik biçimde kullanımına karşı gerekli adımları atmadığını ispatlayabilmek,

için yalnızca internet kaynaklı kanıtlara dayandığını göstermektedir.

Temyiz Kurulu, marka sahibinin kendisinin Shavette ibaresini jenerik biçimde kullandığı iddiasını, iptal talebi sahibinin sunduğu kanıtlar çerçevesinde incelemiş ve yöndeki iddiaları kararın ilgili bölümlerinde yapılan tespitler çerçevesinde yerinde bulmamıştır.

Takiben, markanın tanımlayıcı ve jenerik kullanımına karşı yeterli adımları atmama iddiası değerlendirilmiştir.

Bu yöndeki incelemeye geçmeden önce; marka sahibinin yüksek düzeyde özelleştirilmiş ürünleri piyasaya süren, mali imkanları sınırlı ve internetteki tüm kullanımlara karşı aksiyon alması beklenemeyecek geleneksel küçük bir firma olduğu yönündeki argümanı dikkate alınmıştır. Buna karşın, iptal talebi sahibi bu argümanın konuyla ilgisinin olmadığını öne sürmektedir.

İptal talebi sahibi, kendisini tarif ettiği şekliyle, saç ve güzellik ürünlerinin üretimi konusunda uluslararası pazardaki lider firmalardandır ve ustura tipi ürünlerin de satıcısıdır. Bu kimliğiyle aynı pazardaki marka sahibinin varlığından ve faaliyetlerinden haberdardır. Buna ilaveten, iptal talebi sahibinin distribütörlerinden bir firma 2017 yılında marka sahibiyle bir ihtilafa dahil olmuş ve marka sahibinin tescilli markasına dayanarak elde ettiği bir ihtarnameyle “Shavette” markasını tıraş bıçağı ambalajlarından kaldırmak zorunda kalmıştır.

Bunlara ilaveten, usturaların nitelikleri ve tehlikeli yapıları gereği, kitle üretimine konu olmayan niş ürünler olduğu da belirtilmelidir. Dolayısıyla, usturaların bu alanda tecrübe sahibi küçük ve uzmanlaşmış işletmelerce üretilmesi makuldür ve bu tip işletmelerin internetteki her kullanıma karşı aksiyon almak için yeterli kaynaklara sahip olması beklenemez.

Ayrıca, tescilli bir AB markası sahibine yüklenen ispat sorumluluğu makul ölçütlerde olmalıdır. Bu yükümlülük, AB hukukunun temel ilkelerinin, adil yönetim ilkesinin parçası olduğu gibi, AB Temel Haklar Şartı’nca da koruma altına alınmıştır. Tescilli bir markanın jenerik hale gelmesi nedeniyle iptal edilmesi yönündeki talep, ilgili marka tescilinin devamına karşı bir somut bir saldırıdır ve her marka sahibinin karşılaştığı genel ve somut bir risk değildir. Bu çerçevede, kaynakları sınırları bir işletmenin usturalara ilişkin olarak internetteki her bir jenerik kullanımı takip etmesi ve buna karşı aksiyon alması beklenseydi, bu durum ayrımcılığın konusu olurdu. Bu tip bir beklenti, AB markası sahibine adil olmayan bir yük bindirilmesi anlamına gelecek ve rakiplerin bunu kötüye kullanması mümkün olacaktır. Bir markayı korumak için o markanın jenerik hale gelmesini engelleyecek makul çaba beklenebilir, ancak hiçbir tarafın uygun olmayan her kullanımı bulması ve onu takip etmesi beklenemez.

Bu hususlara ilaveten, iptal talebi sahibinin, marka sahibinin distribütörü olarak belirttiği üç online satıcının “Shavette” ibaresini jenerik biçimde kullandığı yönündeki iddia da incelenmiştir. İnceleme çerçevesinde, bu üç satıcı marka sahibinin distribütörü değil, internet tacirleridir, dolayısıyla marka sahibinin bu işletmeler üzerinde kontrolünün bulunduğunun kabul edilmesi mümkün değildir.

EUIPO Temyiz Kurulu, marka sahibince sunulan kanıtları da incelemiştir. Bu kanıtlar, marka sahibinin markasını tecavüze karşı korumak için 2016 yılından bu yana sekizi Almanya’da olmak üzere, dokuz ihtilafta aksiyon aldığını da göstermektedir.

Ayrıca, bir marka başvurusunun incelenmesi süreçleri ile bir markanın tescil edildikten sonra marka sahibinin fiilleri veya gerekli önlemleri almaması nedenleriyle yaygın ad haline gelmesi durumları birbiriyle karşılaştırılmaz iki ayrı haldir. Dolayısıyla, bazı ülkelerin “Shavette” marka başvurusunu reddetmesi, bu ret kararlarının gerekçesinin marka sahibinin fiilleri veya gerekli tedbirleri almaması olduğunu gösteremez.

EUIPO Temyiz Kurulu sayılan tüm nedenlerle, aşağıdaki sonuca ulaşmıştır:

Bir markanın madde 58(1)(b) hükmü çerçevesinde iptal edilmesinin birinci şartı, ilgili mal ve hizmetler bakımından markanın ayırt edici karakterini yitirmesi veya genel ad haline gelmesi durumunun, tescilli marka sahibinin fiillerinden veya gerekli önlemleri almamasından kaynaklanmasıdır. İncelenen ihtilafta, iptal talebi sahibinin sunduğu deliller bütün olarak böyle bir durumun marka sahibinin fiillerinden veya gerekli önlemleri almamasından kaynaklandığı göstermemektedir. Bu koşul gerçekleşmediği için, iptal talebine konu markanın ilgili mallar bakımından ticarette genel bir ad haline gelmesine ilişkin sunulan kanıtların ispata yeterliliği incelenmeksizin, iptal talebinin reddedilmesi gerekmiştir.

Sonuç olarak EUIPO Temyiz Kurulu; “Shavette” markasının, marka sahibinin fiilleri ve gerekli önlemleri almaması nedenleriyle ticarette genel bir ad haline gelmesi iddiasıyla yapılan iptal talebini reddetmiştir. Karara karşı Adalet Divanı Genel Mahkemesi nezdinde dava açılıp açılmadığını konusunda şu an için bilgimiz bulunmamakla birlikte, olası davaya ilişkin kararın da aydınlatıcı ve ilgi çekici olacağından eminiz.

DEĞERLENDİRME

EUIPO Temyiz Kurulu kararından kendi adımıza çıkartmamız gereken ders, tescilli markanın kapsadığı mal veya hizmetler bakımından genel ad haline dönüşmesi, bir diğer deyişle jenerik hale gelmesi konusunda verilen örneklerde çok dikkatli olunması gerektiğidir.

Yazının giriş bölümünde belirttiğimiz üzere, her konuda bir örnek verme gayretiyle, birçok basılı eser veya dijital paylaşımda aslında jenerik hale gelmemiş, tescilli biçimde koruması devam eden ve hatta marka sahiplerince yaygın ve etkili biçimde korunan birçok marka jenerik marka olarak ilan edilmektedir. Bu durum hatalı olduğu gibi, bilginin yanlış biçimde aktarılması anlamına da gelmektedir. Mahkeme kararlarına yansımış, itibarlı sözlük veya kaynaklarda ürün adı olarak belirtilmiş ve üzerinde neredeyse uzlaşıya varılmış haller söz konusu olmadıkça; bir markayı sadece halkın bir bölümünün yanlış adlandırmayı kullanması, yerel ağza yerleşmişlik, sanayi ustalarının kısa yoldan markayı ürün adı olarak anması gibi gerekçelerle jenerik marka olarak tanımlamak, kavramları doğru şekilde kullanmamızı ve bilgiyi doğru biçimde aktarmamızı da engellemektedir.

Son olarak; tescilli bir markanın, kapsadığı mal veya hizmetler bakımından genel ad haline gelmesine ilişkin yargı kararı sayısı, Türkiye’de bildiğimiz kadarıyla yüksek değildir. İdari iptal sürecinde benzeri örneklerle karşılaşıp karşılaşmayacağımızı ise gelecek günler gösterecektir.     

Önder Erol ÜNSAL

Aralık 2024

unsalonderol@gmail.com

“Fikri Mülkiyet, Genetik Kaynaklar ve Bağlantılı Geleneksel Bilgi Hakkında WIPO Andlaşması” Kabul Edildi



13-24 Mayıs 2024 tarihleri arasında Dünya Fikri Mülkiyet Teşkilatı (WIPO)’nın Cenevre’deki merkezinde düzenlenen Diplomatik Konferans, fikri haklar alanında yeni bir uluslararası andlaşmanın kabul edilmesiyle sona erdi.

Türkçe resmi adı henüz duyurulmuş olmasa da, İngilizce adı “WIPO Treaty on Intellectual Property, Genetic Resources and Associated Traditional Knowledge” olan bu andlaşmayı yazı boyunca “Fikri Mülkiyet, Genetik Kaynaklar ve Bağlantılı Geleneksel Bilgi Hakkında WIPO Andlaşması” olarak anacağız.

Genetik Kaynaklar ve Geleneksel Bilginin fikri haklarla kesişimi alanındaki ilk uluslararası andlaşma olan “Fikri Mülkiyet, Genetik Kaynaklar ve Bağlantılı Geleneksel Bilgi Hakkında WIPO Andlaşması”, bu yönüyle dikkat çekicidir ve özellikle patent başvurularında, eğer varsa, genetik kaynakların ve geleneksel bilginin kökeninin açıklanması yükümlülüğünü getirmesi yönündeki hükümleriyle önem arz etmektedir.

Andlaşma hakkında uluslararası görüşmeler 2001 yılında başlamış ve 20 yılı aşkın süre boyunca andlaşmanın kabul edilebilmesi için çaba verilmiştir.

Giriş bölümüne ilaveten on yedi maddeden oluşan ve nispeten kısa sayılabilecek andlaşmanın, İngilizce tam metninin bu bağlantıdan görülmesi mümkündür.


Andlaşmanın birinci maddesinde, andlaşmanın amacı “(a) Genetik kaynaklara ve genetik kaynaklarla bağlantılı geleneksel bilgiye ilişkin olarak patent sisteminin etkinliğinin, şeffaflığının ve kalitesinin artırılması ve (b) Genetik kaynaklara ve genetik kaynaklarla bağlantılı geleneksel bilgiye ilişkin olarak yeni veya buluş niteliğinde olmayan patentlerin hatalı biçimde korunmasının engellenmesi” olarak tanımlanmıştır.

Andlaşmanın ikinci maddesinde tanımlar yer alırken, andlaşmanın can alıcı maddelerinin üçüncü ila altıncı maddeler olduğu görülmektedir.

Üçüncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendi, patent başvurusuyla korunması talep edilen buluşun genetik kaynaklara dayanması halinde, taraf ülkelerin başvuru sahiplerine genetik kaynağın menşei ülkesini açıklama zorunluluğu getireceğini düzenlemektedir. Aynı fıkranın (b) bendi ise, (a) bendinde belirtilen ülkenin bilinmemesi halinde açıklama yükümlülüğünün genetik kaynağın kökenine (source of the genetic resources)[1] ilişkin olacağını belirtmektedir.

Üçüncü maddenin birinci fıkrasının (b) bendi, patent başvurusunda korunması talep edilen buluşun genetik kaynaklarla bağlantılı geleneksel bilgiye dayanması halinde, taraf ülkelerin başvuru sahiplerine genetik kaynaklarla bağlantılı geleneksel bilgiyi sağlayan yerli topluluğu veya yerel halkı açıklama zorunluluğu getireceğini düzenlemektedir. Aynı fıkranın (b) bendi ise, (a) bendinde belirtilen bilginin bilinmemesi halinde açıklama yükümlülüğünün genetik kaynaklarla bağlantılı geleneksel bilginin kökenine (source of the traditional knowledge associated with genetic resources)[2] ilişkin olacağını belirtmektedir.

Üçüncü maddenin diğer fıkraları, açıklanacak bilgiye ilişkin olarak andlaşma tarafı ülkelerin yükümlülüklerini düzenlemektedir ve beşinci fıkra ilgili ülke ofislerinin açıklamanın doğruluğunu onaylamakla (kontrol etmekle) yükümlü olmadığını düzenlemektedir. Bu noktada andlaşma boyunca Ofis tabiriyle anılan otoritelerin, andlaşma tarafı ülkelerde patent korunmasından sorumlu olan kamu otoriteleri olduğu da belirtilmelidir.

Andlaşmanın dördüncü maddesi, andlaşma hükümlerinin taraf ülkeler bakımından geçmişe yürümeyeceğini özellikle belirtmektedir. Buna göre, andlaşmanın ilgili taraf ülke bakımından yürürlüğe girmesinden önceki tarihlerde yapılmış patent başvuruları, andlaşma hükümlerinden etkilenmeyecektir.

Yaptırımları ve telafi yöntemlerini düzenleyen beşinci madde; her taraf devletin, üçüncü maddede belirtilen bilgi açıklama yükümlülüğünün sağlanmaması halinde uygun, etkili ve ölçülü idari ve yasal tedbirleri alabileceğini belirtmektedir. Buna karşın ikinci fıkraya göre, açıklama yükümlülüğün yerine getirilmemesine ilişkin yaptırımların uygulanmasından önce ilgili eksikliğin giderilmesi için imkan verilecektir. Bu fıkranın istisnası olan hal ise, beşinci madde mükerrer ikinci fıkrada (Article 5.2 (bis) yer almaktadır. Beşinci maddenin dördüncü fıkrasına göre, açıklama yükümlülüğünün yerine getirilmemesi, patent haklarının iptali, hükümsüzlüğü veya uygulanamaz kabul edilmesi için tek başına gerekçe teşkil etmeyecektir. Beşinci fıkraya göre ise, açıklama yükümlülüğüne ilişkin olarak hile içeren niyet tespit edilirse, her taraf devlet kendi ulusal mevzuatı uyarınca koruma sonrası yaptırımları kabul edebilecektir.

Andlaşmanın altıncı maddesi, genetik kaynaklara ve genetik kaynaklarla bağlantılı gelenek bilgiye ilişkin olarak taraf ülkelerin veritabanları kurabileceğini düzenlemektedir. Bu maddenin ikinci fıkrasına göre, bu tip veritabanları patent başvurularının araştırılması ve incelenmesi için Ofislere açık olacaktır.

Andlaşmanın kalan maddeleri, andlaşmanın yürürlüğe girişi, onaylanması, idaresi, revizyonu, taraf ülkelerin oluşturacağı birlik ve diğer idari konularla ilgilidir.

Diplomatik Konferans sonucunda andlaşma imzaya açılmıştır ve andlaşmayı imzalayan 15 ülkenin andlaşmaya taraf olma prosedürlerini tamamlamasının ardından “Fikri Mülkiyet, Genetik Kaynaklar ve Bağlantılı Geleneksel Bilgi Hakkında WIPO Andlaşması” yürürlüğe girecektir.


6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu (SMK) madde 90(4)’e bakıldığında, ulusal mevzuatımızın genetik kaynağa ve genetik kaynakla bağlantılı geleneksel bilgiye ilişkin açıklama yükümlülüğünü düzenlediği görülmektedir: “(4) Buluş, genetik kaynağa veya genetik kaynakla bağlantılı geleneksel bilgiye dayanıyorsa bu kaynağın nereden alındığına ilişkin açıklamaya, patent başvurusunda yer verilir.”

Uluslararası andlaşmanın diğer hükümlerine yönelik olarak, SMK’nın uyum düzeyi ise elbette daha detaylı ve teknik bir inceleme gerektirecektir.

Diplomatik Konferans’a ilişkin belgeler incelendiğinde, Türkiye’nin konferansa kalabalık bir delegasyonla katıldığı görülmektedir. Bu durum da konuya verilen önemin göstergesi olması anlamında önemlidir.

Türkiye’nin “Fikri Mülkiyet, Genetik Kaynaklar ve Bağlantılı Geleneksel Bilgi Hakkında WIPO Andlaşması”na katılım niyeti veya böyle bir niyet varsa öngörülen takvim hakkında şu an için bilgimiz bulunmamaktadır. Bununla birlikte; patent başvuruları/koruması yoluyla gerçekleştirilen biyokorsanlığın önüne geçme çabalarının uluslararası düzeydeki yansıması olan bu andlaşmanın ülkemizde de kamuoyunda karşılık bulacağını tahmin ediyoruz.

Önder Erol ÜNSAL

Mayıs 2024

unsalonderol@gmail.com


DİPNOTLAR

[1] Andlaşmanın ikinci maddesinde yer alan tanımlara göre: “Source of genetic resources” refers to any source from which the applicant has obtained the genetic resources, such as a research center, gene bank, Indigenous Peoples and local communities, the Multilateral System of the International Treaty on Plant Genetic Resources for Food and Agriculture (ITPGRFA), or any other ex situ collection or depository of genetic resources.

[2] Andlaşmanın ikinci maddesinde yer alan tanımlara göre: “Source of traditional knowledge associated with genetic resources” means any source from which the applicant has obtained the traditional knowledge associated with genetic resources, such as scientific literature, publicly accessible databases, patent applications and patent publications. 

KÖTÜ NİYETLE YAPILMIŞ MARKA BAŞVURULARININ DEĞERLENDİRİLMESİNE İLİŞKİN YOL HARİTASI AVRUPA BİRLİĞİ’NDE BELİRLENDİ



Kötü niyetle yapılmış marka başvurularının değerlendirilmesi, Türk Patent ve Marka Kurumu ve Türk yargısı dahil, sınai mülkiyet haklarının tescili işlemlerini yürüten dünya genelindeki ofis ve yargı mercilerinin güçlük geçtiği, marka hukukunun en subjektif alanlarından birisini oluşturmaktadır.

Türk marka mevzuatında, kötü niyetli marka başvurularının yayıma itiraz üzerine reddedileceği düzenlemesi bulunmaktadır (Sınai Mülkiyet Kanunu – madde 6/9) ve bu hüküm aynı zamanda tescil edilmiş markaların hükümsüzlüğü için de bir gerekçedir. Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO)’nun inceleme sistemini düzenleyen Avrupa Birliği Marka Tüzüğü’nde ise kötü niyetli yapılmış marka tescil başvuruları sonucu elde edilmiş marka tescillerinin hükümsüz kılınabileceği yönünde düzenleme bulunmaktadır (2017/1001 sayılı AB Marka Tüzüğü – madde 59(1)(b)). Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkelerin ulusal marka mevzuatlarına bu yazıda ayrı ayrı değinilmeyecek olsa da, kötü niyetli marka başvuruları kimi AB üyesi ülkelerde başvuruların incelenmesi aşamasında reddedilebilmekteyken, kimi AB üyesi ülkelerde kötü niyetli elde edilmiş marka tescilleri ancak tescil sonrasında başvurunun kötü niyetle yapılmış olması gerekçesiyle hükümsüz kılınabilmektedir. AB Marka Direktifine göre, AB üyesi ülkelerin sınai mülkiyet ofisleri, marka hükümsüzlük nedenlerini de idari yollarla incelemek zorunda olduğundan her iki durumda da AB’de sınai mülkiyet ofisleri kötü niyetle yapılmış marka başvurularına ve bu şekilde elde edilmiş marka tescillerine yönelik inceleme ve değerlendirmede bulunmak durumundadır.

Belirttiğimiz nedenlere ilaveten, kötü niyetin tespitinin içsel zorluğu da dikkate alındığında, EUIPO ve AB üyesi ülkelerin sınai mülkiyet ofislerinin, kötü niyetli yapılmış marka tescil başvurularının veya bu başvurular sonucu elde edilmiş kötü niyetli tescillerin değerlendirilmesine ve tespitine ilişkin ortak kriterler çerçevesinde hareket etmesini sağlamak ve mümkün olduğunda objektif standartları getirmek bir zorunluluk haline gelmiştir. Bunu sağlayabilmek için kullanılabilecek en doğru yöntem ise EUIPO ve AB üyesi ülkelerin önceden defalarca yaptıkları Yakınlaştırma Programlarının (Convergence Programmes) bir yenisini yapmak olmuştur.

Avrupa Birliği üyesi ülkelerin marka mevzuatının ana çerçevesi ilgili AB Direktifi’nce çizilse ve kanunlar neredeyse aynı olsa da, mevzuatın uygulanmasında ulusal ofislerin birbirinden farklılaşan değerlendirmeleri ile sıklıkla karşılaşılmaktadır. EUIPO ve AB üyesi ülkelerin ulusal marka ofisleri arasındaki uygulama farklılıklarını asgari düzeye çekmek amacıyla, EUIPO ve üye ülkeler tarafından Yakınlaştırma (Convergence) Programları yürütülmekte ve uzlaşılan genel ilkelerin Ortak Bildirge (Common Communication) ismiyle kamuoyuna duyurulması da sağlanarak, sorunlu konularda AB üyesi ülkelerin marka ofislerinin bundan sonra takip edecekleri genel ilkeler belirlenmektedir.

2011 yılında başlayan Yakınlaştırma Programları yoluyla 2015 yılına dek 7 program tamamlanmış ve aynı sayıda ortak uygulama yürürlüğe girmiştir. 2015 yılında gerçekleştirilen AB marka reformu sonucunda 2015/2436 sayılı yeni AB Marka Direktifi ve 2017/1001 sayılı yeni AB Marka Tüzüğü kabul edilmiş ve bu iki yeni metnin içeriğinde EUIPO’ya AB üyesi ülkelerin ofisleriyle birlikte uygulamaları uyumlaştırma program ve araçlarını oluşturma görevi verilmiştir. Bu gelişmeler sonucunda da 5 yeni yakınlaştırma programı tamamlanmış ve bunlara ilişkin ortak uygulamalar geliştirilmiştir.

Bu yazıda sizlere aktarılacak CP 13 sayılı “Kötü Niyetle Yapılmış Marka Başvuruları” başlıklı on üçüncü yakınlaştırma programının çalışmaları 2021 yılında başlamış ve çalışmalar 22 Mart 2024 yılında sonuçlandırılarak ortak uygulama ilan edilmiştir. Ortak uygulama metni hazırlanırken EUIPO ve üye ülke ofislerinin temsilcilerinin görüşlerinin yanısıra konuyla ilgili sivil toplum örgütlerinin ve hak sahiplerinin de görüşleri alınmış, bu grupların temsilcileri de çalışma grubuna alınmış ve dolayısıyla, sadece bürokratik bakış açısıyla sınırlı bir çalışma yapılmamıştır.

Ortak uygulama metninin ve uygulama hakkında bilginin https://tmdn.org/#/news/2563653 bağlantısından görülmesi mümkündür.

Ortak uygulamanın yürürlüğe konulması için EUIPO ve AB üyesi ülke ofislerine 22 Mart 2024 tarihinden başlayan 3 aylık geçiş süresi verilmiştir. EUIPO başta bazı ofisler üç aylık sürenin dolmasını beklemeden uygulamayı halihazırda yürürlüğe koymuş durumdadır.

2015/2436 sayılı AB Marka Direktifi maddeler 4(2) ve 5(4)(c)’ye göre; AB üyesi ülkeler kötü niyetle tescil edilmiş markaların hükümsüzlüğüne yönelik hükme ulusal mevzuatlarında yer vermek zorundadır, bunun yanısıra kötü niyetle yapılmış marka tescil başvurularının mutlak ve/veya nispi ret gerekçelerine göre reddedilmesine yönelik hükümlere de ulusal mevzuatlarında yer verebilirler. Aynı Direktif madde 45’e göre ise, AB üyesi ülkeler, markaların hükümsüzlüğü için idari yolları ulusal ofisleri nezdinde oluşturmak zorundadır. Tüm bu hükümler birlikte değerlendirildiğinde, AB üyesi ülkelerin ulusal marka ofislerinin marka tescillerinin hükümsüzlük nedeni ve/veya marka başvurularının ret nedeni olarak başvurusu kötü niyetle yapılmış markaları incelemek durumunda olduğu ortadadır.

Kötü niyetin değerlendirilmesine yönelik olarak ulusal ofislerin birbirleriyle veya EUIPO’yla mevcut uygulama farklılıkları dikkate alındığında, bu hususa yönelik olarak ortak uygulama ilkelerinin belirlenmesi zorunluluk haline gelmiş ve dolayısıyla, CP 13 sayılı ortak uygulama metni hazırlanmıştır.

Ortak uygulama metni kapsamında düzenlenen temel hususlar aşağıda yer almaktadır:

  • Marka başvurularında kötü niyet kavramı hakkında ortak bir anlayış oluşturmak.
  • Kötü niyetin değerlendirilmesine yönelik olarak, terminoloji dahil olmak üzere çeşitli hususlar üzerinde ortak bir anlayış oluşturmak.
  • Marka başvurularında kötü niyetin değerlendirilmesine yönelik olarak genel faktörler üzerinde anlaşma sağlamak.

Ortak uygulama metni kapsamına girmeyen ana hususlar ise aşağıdaki şekildedir:

  • Kötü niyetin incelemesinin hangi inceleme aşamasında (resen inceleme, yayıma itiraz üzerine inceleme veya hükümsüzlük) yapılması gerektiğinin tespiti; şöyle ki bu hususta AB Marka Direktifi’nin çizdiği çerçeveyi, üye ülkeler ulusal mevzuatlarına kendi ihtiyaçları doğrultusunda yansıtabilir.
  • Markaların veya malların hizmetlerin benzerliği, karıştırılma ihtimali, tanınmışlık, ayırt edici gücün yüksekliği veya hakkın ciddi kullanımı gibi hallerin tek tek incelenerek, kötü niyetin bu durumlara yönelik değerlendirilmesine yönelik tespitler yapılması.
  • Ticari vekil veya temsilcinin yaptığı başvuruların değerlendirilmesi, AB Marka Direktifi madde 5(3)(b) uyarınca ayrı bir ret veya hükümsüzlük nedeni olduğundan, çalışma kapsamına alınmamıştır.
  • Sessiz kalma yoluyla hak kaybı ve Paris Sözleşmesi uyarınca tanınmış markalar.
  • Herhangi bir üye ülkenin kendi ulusal mevzuatından kaynaklı sınırlamalar.
  • Kötü niyeti kanıtlayabilecek delillerin sınırlı biçimde veya tavsiye niteliğinde bir liste olarak sayılması.

Marka başvurularında kötü niyet kavramı, ilgili AB mevzuatında tanımlanmamış, sınırları çizilmemiş veya tarif edilmemiştir. Dolayısıyla, kavrama ve kapsamına ilişkin rehber AB marka içtihadı olacaktır.

Metin içerisinde tek tek ayrı referanslar verilemeyecek olsa da, Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) ve EUIPO’nun kötü niyetle yapılmış marka tescil başvuruları hakkında vermiş olduğu çok sayıda karar IPR Gezgini’nde önceden farklı yazarlarca okuyucularımıza aktarılmıştır. Belirtilen yazıların IPR Gezgini’nde Kötü Niyetle Yapılmış Marka Tescil Başvuruları kategorisinden okunması mümkündür.

ABAD’a göre, kötü niyet AB mevzuatının otonom bir kavramıdır ve AB genelinde tek tip biçimde yorumlanmalıdır. AB marka içtihadına ve kötü niyet teriminin dildeki anlamı göre, kötü niyetin varlığı için marka başvurusu sahibinde dürüstçe olmayan bir niyet veya başka türlü fesatça bir motivasyon şeklinde kendisini gösteren subjektif bir güdü bulunmalıdır. Bu tip bir güdünün tespit edilebilmesi için ilgili, istikrarlı ve objektif kriterler gereklidir. Dolayısıyla, kötü niyet kavramı, etik davranış ilkelerinden veya dürüst ticaret/iş pratiklerinden ayrılan eylemleri içermektedir ve belirtilen standartlara aykırı her vakanın kendi objektif şartlarının değerlendirilmesi yoluyla tespit edilebilir.

Buna ilaveten, marka başvurularında kötü niyet kavramı, marka hukukunun kendi özel bağlamı çerçevesinde değerlendirilmelidir. Dolayısıyla, değerlendirmede marka kanunlarının amaçları da dikkate alınmalıdır. Bu amaçlar ana hatlarıyla; (i) Bilgisel bir bağlantı sağlayarak tüketicilere korumak ve onlara alternatif mal veya hizmetler arasında düşünmelerini ve seçim yapmalarını sağlayacak bir araç oluşturmak, (ii) Bir markanın kalitesine, özelliklerine ve malların/hizmetlerinin diğer yönlerine ilişkin yatırımlarını teşvik etmek ve ödüllendirmek, şeklinde özetlenebilir.

Sayılanların ışığında, dürüstçe olmayan bir niyetin yokluğunda kötü niyetin varlığından söz edilemez ve başvuru sahibinin bu yöndeki subjektif motivasyonunun objektif biçimde belirlenmesi gerekmektedir. Kötü niyet iddiasının ise her vakanın kendi dinamikleri çerçevesinde sahip olduğu tüm faktörlerin genel biçimde değerlendirilmesi suretiyle analiz edilmesi gerekir.

Marka başvurusu sahibinin dürüstçe olmayan niyeti, kötü niyetin varlığının olmazsa olmaz şartıdır. Yazının ilerleyen kısımlarında bu durum içtihat çerçevesinde örneklendirilecektir. Bu aşamada başvuru sahibinin dürüstçe olmayan niyetinin varlığına ilişkin temel iki durumu sayacak olursak:

(i) Marka başvurusunun dürüst ticari pratiklerine uygun olmayan biçimde, özel bir üçüncü tarafın çıkarlarına zarar vermek niyetiyle ve ticarete adil biçimde katılma niyeti olmaksızın yapılması.

(ii) Marka başvurusunun özel bir üçüncü taraf hedef alınmasa da, markanın işlevlerine, özellikle de ayırt edicilik işlevine uygun olmayan münhasır haklar elde etme amacıyla yapılması.

Marka başvurularında kötü niyetin tespiti ve değerlendirilmesinin daha sağlıklı ve standart biçimde yapılabilmesi için, kötü niyetin yöneldiği hedefe ilişkin olarak ikili bir ayrım yapılması yerinde olacaktır:

(i) Özel Bir Üçüncü Tarafın Haklarının Hedef Alınması:

Bu durumda, kötü niyetli başvurunun sahibi, spesifik bir üçüncü tarafın haklarının suistimal edilmesini hedef almaktadır. Bir diğer deyişle, marka başvurusu, dürüst ticari pratiklerine uygun olmayan biçimde, özel bir üçüncü tarafın çıkarlarına zarar vermek niyetiyle ve ticarete adil biçimde katılma niyeti olmaksızın yapılmıştır.

Belirtilen halin kendisini gösterdiği temel karakteristikler, objektif ve subjektif hallerin kombinasyonu şeklinde ortaya çıkacaktır. Başvuru sahibinin üçüncü tarafın var olan haklarını bilerek veya bildiği varsayımıyla, üçüncü tarafın onayı olmaksızın başvuru yapması ve başvurusunda, subjektif faktör olarak, üçüncü tarafın önceki haklarından kaynaklanan sahipliğini adil olmayan biçimde kendine mal etme niyetinin bulunması, bu tip durumların ana karakteridir. 

(ii) Marka Sisteminin Suistimali:

Marka sisteminin suistimali ana başlığı altına girebilecek durumlarda, özel bir üçüncü taraf hedef alınmamaktadır. Buna karşın, marka kanunlarının amacına uygun olmayan ve sistemi suistimal eden başvuruların korunması yerinde değildir. 

Bu durumun kendisini gösterdiği temel karakteristikler, ilk durum da olduğu gibi, objektif ve subjektif hallerin kombinasyonu şeklinde ortaya çıkacaktır. Objektif hal esas olarak, marka mevzuatının saydığı şekli gereklilikler yerine getirilmiş olsa da, mevzuatın amacına uygunluk söz konusu değildir. Subjektif unsur ise, mevzuattan bir avantaj sağlama niyetinin olması, ancak bu avantajı elde etmek için ilgili şartların yapay biçimde gerçekleştirilmesidir.

Yazının ilerleyen bölümlerinde bu duruma ilişkin senaryolardan bahsedilecek ve konunun daha net biçimde algılanması sağlanacaktır.

AB marka içtihadında, aksi kanıtlanana dek başvuru sahibinin iyi niyetli olduğunun kabul edileceği esastır. Dolayısıyla, marka başvurusunun kötü niyetle yapıldığını gösteren objektif kanıtları sunma yükümlülüğü iddia sahibine aittir. Buna karşın, iddia sahibinin ortaya koyduğu objektif hallerin, iyi niyetin varlığı kabulünü çürüttüğü hallerde, başvuru sahibinin gerekli açıklamaları yapması gerekecektir. 

Başvuru sahibinin iddialara karşı sessiz kalması, dürüstçe olmayan niyetin varlığının göstergesi olarak kabul edilemez. Ana yaklaşım bu şekilde olsa da, iddia sahibinin iyi niyeti çürüten objektif kanıtlarına karşı başvuru sahibinin sessiz kalması halinde, kötü niyetin varlığı sonucuna ulaşılacaktır.

İnceleme konusu ortak uygulama metninde, kötü niyetin varlığını gösteren/gösterebilecek delillerin listesi veya neler olabileceği özel olarak belirtilmemiş ve delillerin her vakaya göre değişebileceği belirtilmiştir. Bununla birlikte bağlayıcı bir tavsiye olmasa da, CP 12 sayılı Marka İtiraz Süreçlerinde Kanıtlar başlıklı ortak uygulama metnine referansta bulunulmuş ve bu metnin bir referans noktası olarak kullanılabileceği belirtilmiştir.

Daha önce de bahsedildiği üzere, kötü niyetin varlığından bahsedilmek için marka başvurusu sahibinde bu yönde subjektif bir motivasyon gereklidir. Dolayısıyla, araştırılması gereken başvuru sahibinin, marka tescil başvurusunun yapıldığı andaki niyeti olacaktır. Madrid Protokolü kapsamında yapılan başvurular içinse bu zaman, EUIPO’nun veya ilgili AB üyesi ülke için uluslararası başvurunun yapıldığı tarih olarak kabul edilmelidir.

Başvuru tarihin değerlendirmenin yapılacağı tarih olarak kabul edilmesi nedeniyle, markanın sonradan başka bir tarafa devredilmiş olması gibi haller, başvuru tarihindeki kötü niyetin varlığını ortadan kaldırmayacaktır. Dolayısıyla, bu tip bir durumda, markanın ilk sahibinin marka başvurusunun yapıldığı anda kötü niyetli olup olmadığı değerlendirilecek, markanın yeni (sonraki) sahibinin niyeti incelemeye esas teşkil etmeyecektir.

Durumun öyle gerektirdiği hallerde, değerlendirmeye yapacak makamlar, başvuru tarihinden önceki veya sonraki tarihlerde gerçekleşen hususları veya ortaya çıkan kanıtları da dikkate alabileceklerdir; şöyle ki bu tip hal veya kanıtlar, başvuru sahibinin başvurunun yapıldığı andaki niyetinin tespit edilebilmesine yardımcı olabilirler.

Kötü niyet incelemesinde, marka başvurusunun, başvuru tarihinde kötü niyetin var olup olmadığı araştırılacağından, kural olarak marka başvurunu yapan kişinin niyeti incelenmelidir.

Bununla birlikte, başvuru sahibinin, başvurunun yapılmasından çıkarı olabilecek herhangi bir üçüncü gerçek/tüzel kişiyle olası bağlantısı da dikkate alınabilir. Aksi hallerde, kötü niyete ilişkin hükümlerin uygulanmasını engellemek çok kolay olacaktır.

Olası bağlantının tespit edilebileceği gerçek/tüzel kişiler durumuna örnek olarak; aynı şirket grubu içerisindeki farklı tüzel kişiler, başvuru sahibiyle başvurunun onun adına yapılması için anlaşmış gerçek/tüzel kişiler veya başvuru sahibinin çalışanı olduğu bir tüzel kişi gibi haller verilebilir.

Belirtilen veya başka biçimdeki bağlantıların ortaya çıkabileceği kabulüyle, bu tip bağlantılar için vaka bazında değerlendirme yapılması gerekebilecektir. 

“Her somut olayın şartlarına göre değerlendirme yapılması” kötü niyet değerlendirmelerini belli kriterlere bağlamayı zorlaştıran ana unsurdur. CP 13 ortak uygulama metninde, bu kriterler her somut olayda olması gereken zorunlu bir unsur ve zorunlu olmayan ancak kötü niyet iddialarını destekleyici etkisi olan unsurlar olarak ikiye ayrılmış ve açıklanmıştır.

Zorunlu olan ve olmayan unsurlar değerlendirilirken ortak uygulamanın gelişebilmesi ve yeknesak kararların da ortaya konabilmesi için söz konusu kriterler listelenmiştir. Bu kriterler, EUIPO ve ABAD tarafından oluşturulmuş içtihatlar doğrultusunda ortaya çıkmıştır. Yapılan değerlendirmelerin sonucunda zorunlu unsur başvuru sahibinin dürüstlük kuralına aykırı hareket etmesi olarak kabul edilmiştir. Belirlenen diğer unsurların her somut olayda varlığının aranmayacağı ya da varlıkları halinde direkt olarak kötü niyete bir karine oluşturmayacakları vurgulanmıştır.

Listelemede ilk olarak zorunlu unsur ele alınmış ve aslında her somut olayın kendi şartları olduğu düşünüldüğünde tek bir zorunlu unsurun varlığının kabulü yerinde olmuştur. Bu bakımdan her somut olayda aranması gereken zorunlu unsur “dürüstlük kuralına aykırı bir şekilde hareket edilmesi” olarak belirtilmiştir.

Ayrı bir parantez ile değinmemiz gerekmektedir ki marka hukuku bakımından kötü niyet kavramının çıkış noktası bir Medeni Hukuk kavramı olan dürüstlük kuralıdır. Dolayısıyla hukukun genel ve emredici kurallarından biri olarak kabul edilen bu kuralın kötü niyetin zorunlu bir unsuru olan tanımlanmış olduğu görülmektedir. Sadece Türk Hukukunda değil Kıta Avrupası ve Anglosakson hukuku bakımından da kötü niyet kavramının temel taşını dürüstlük kuralı oluşturmaktadır.

Sınai Mülkiyet Hakları bakımından da başvuru sahibinin dürüst olmayan niyetinin kötü niyete bir temel oluşturacağı, zorunlu olmayan unsurlar bakımından her somut olay farklılık taşısa da dürüst olmayan bir niyet ile hareket edilmesinin tutarlı ve objektif kriter olarak dikkate alınabileceği belirtilmiştir. Ancak dürüstlük kuralına aykırı olan hareketlerin birbirinden farklı görünümleri olduğu ve söz konusu niyetin de somut olaydan olaya göre değişebileceği unutulmamalıdır.

Bu husus dikkate alınarak, metinde başvuru sahibinin dürüst olmayan hareketi ile hedeflediği amaçları; üçüncü kişilerin haklarını kötüye kullanma niyeti ve marka sisteminin kötüye kullanılması olarak iki ana grupta toplamıştır.

(i) Üçüncü Kişilerin Haklarının Kötüye Kullanılması

Günümüzde, en sık karşılaşılan kötü niyet örnekleri bu grup altında toplanmıştır. Bu gruba giren dürüstlük kuralına aykırı hareketler; var olan bir markanın itibarından haksız olarak yararlanmak, üçüncü kişilerin var olan hakkını gasp etmek ve tanınmış bir markanın itibarından yararlanarak bu markanın serisi gibi bir algı oluşturmak ve önceki marka sahibi ile arasında bir bağlantı varmış izlenimi yaratmaktır.

(ii) Marka Sisteminin Kötüye Kullanılması

İlk kriter kötü niyetli hareketlerin daha basit örneklerini oluştururken, bu gruba giren durumlar daha ileri ve kompleks halleri kapsamaktadır. Bu haller; gerçek hak sahibinin ileride yapacağı bir marka başvurusunu engellemek ve bu durumdan ekonomik fayda elde etmek, dürüst bir ticari mantık olmaksızın marka sahibinin portföyünü genişletmek ve dolayısıyla hakkın korunmasını güçleştirmek, kullanmama sebebiyle iptalden kaçınmak amacıyla yeni başvurular yapmak ve kullanım sunmamak için ön görülmüş olan beş yıllık sürenin uzatılması için dürüstlük kuralına aykırı hareket etmek olarak sayılmıştır.

Görüleceği üzere dürüstlük kuralına aykırı hareket etmek her ne kadar tek bir unsur olarak sayılmış olsa da dürüstlük kuralına aykırı niyetin birden fazla görünümü olduğu ve günümüzde sık sık karşılaşılan durumları işaret ettiği açıktır.

Kabul edilmiş olan bu zorunlu unsurla birlikte kötü niyetin yine bir Medeni Hukuk düzenlemesi olan iyi niyet kapsamından çıkarılması, bir diğer deyiş ile iyi niyetli olmama şeklinde açıklanmaması[1], dürüstlük kuralı çerçevesinde değerlendirme yapılacak olması[2] yapılacak olan hukuki değerlendirmeleri de yeknesak hale getirecektir.

Tüm bunlara ek olarak, özellikle Türkiye’de 2024 yılı itibarıyla gündemin ön planında olan kullanmama sebebiyle iptal hususunun önüne geçmek ve aynı şekilde kullanım ispatı sunmaktan kaçınmak için yapılan göstermelik yeni marka başvurularının başvuru sahiplerinin kötü niyeti sebebiyle reddedilmesinin önü açılmıştır.

Zorunlu olmayan unsurların ise her somut olayda aranmayacağı ve kötü niyetin bir ön koşulu olarak kabul edilmeyeceği ancak varlıkları halinde tamamlayıcı olarak kötü niyete ilişkin değerlendirmeye etki edeceği kabul edilmiştir. Aynı zamanda bu tamamlayıcı unsurlardan birinin ya da birden fazlasının var olması direkt olarak kötü niyetin varlığına işaret etmeyeceği gibi bu unsurların bazılarının ya da çoğunun bulunmuyor olması da başvuru sahibinin kötü niyetle hareket ettiğine dair bulguyu ortadan kaldırmayacaktır.

ABAD içtihatlarına göre başvuru sahibi, üçüncü bir kişinin önceki tarihli kullanımlarını biliyorsa ya da bilebilecek durumda ise, bu durum başvuru sahibinin kötü niyetli olduğunun bir göstergesi olabilir. Başvuru sahibinin bu bilgiye sahip olduğuna ilişkin durumu işaret edecek bazı haller sınırlı sayıda olmayacak şekilde sayılmıştır:

  • Önceki hakkın sahibi olan üçüncü kişinin ilgili sektörde uzun yıllardır aynı/benzer mal ve hizmetler için hakkını kullandığına dair genel bir kabul varsa ve bu kullanım uzun yıllardır devam ediyorsa.
  • Tarafların birbiriyle ticari/ticari olmayan bir ilişkisi varsa.
  • Taraflar aynı pazarda varlıklarını sürdürüyorlarsa, ürünlerin menşei aynı ülke ise.
  • İhtilaflı markanın tescilinden kısa bir süre sonra başvuru sahibi davacı veya distribütörüne dava açmış ise.
  • Önceki hakkın yüksek itibara sahip ise, diğer bir deyiş ile ilgili tüketiciler nezdinde tanınmışlığı mevcut ise.
  • İtiraz edilmiş olan marka ile önceki hakkın konusu marka aynı ya da yüksek derecede benzer ise.

Bu noktada bahsi geçen uzun süreli kullanımın da AB pazarı ile sınırlı olmadığının yanı sıra üçüncü kişinin AB üyesi bir ülkeden olup olmamasının herhangi bir öneminin olmadığı vurgulanmıştır. ABAD Genel Mahkemesi’nin yakın tarihli T-172/23 sayılı HEPSİBURADA kararında da söz konusu kötü niyet kriterine yer vermiş ve önceki hak sahibinin AB üyesi olmayan bir ülkeden dahi olsa başvuru sahibi tarafından bilindiği/bilinebilecek durumda olabileceği kabul edilmiştir[3].

Bu kriter bakımından üçüncü kişinin sahip olduğu yasal korumanın derecesi başvuru sahibinin başvuruyu yaptığı sırada kötü niyetli olarak hareket edip etmediği hakkında bir izlenim oluşturmaktadır. Dolayısıyla, yasal korumanın kapsamını ilk olarak tescilin oluşturduğunu kabul edebiliriz. Benzer şekilde kullanım yoluyla elde edilmiş bir ayırt edicilik, önceki markanın içsel olarak sahip olduğu ayırt edicilik, tanınmışlık, önceki markanın halen devam eden ünü, üçüncü kişinin adının, takma adının veya logosunun ünü gibi hususlar da dikkate alınarak yasal korumanın derecesi belirlenmektedir. Buna ilaveten, yasal korumanın kullanımdan ayrı düşünülemeyeceği göz ardı edilmemelidir. Genellikle başvuru sahiplerinin önceki markanın itibarından kaynaklanan tanınmışlığı kullanarak bundan fayda sağlamaya çalıştığı parazit davranış senaryolarıyla uygulamada karşılaşılmaktadır. Söz konusu senaryoya uygun en iyi örnek ise; GIE PSA Peugeot Citroen tarafından SIMCA ibareli markanın kötü niyet sebebiyle hükümsüzlüğü talepli davada karşımıza çıkmaktadır. Söz konusu davada, SIMCA ibaresini tescil ettiren kişinin, SIMCA markasının tarihi bir marka olarak iyi bilinen bir marka olduğunu bilerek ve markanın itibarından kaynaklanan tanınmışlığı kullanarak, aynı markayı 12. sınıfta tescil ettirmesinin, daha önceki haklarla bir ilişki yaratmak ve motorlu taşıtlar pazarında devam eden/kalıntı itibardan yararlanmak gerekçeleriyle kötü niyetli olduğuna karar verilmiştir[4].

Fakat bu noktada söz konusu unsurların zorunlu unsurlar olmadığı unutulmamalıdır. Dolayısıyla, yasal korumanın derecesini belirleyen tescilin mutlak şart olmadığının ve tescilsiz kullanımların da kötü niyet bakımından bir öngörü oluşturabileceğinin unutulmaması gerekmektedir. Tescilsiz kullanım kararı, her ne kadar bir iş stratejisi olsa da, tescil her zaman üçüncü kişilerin geniş bir yasal koruma sağlamaya yönelik menfaatini işaret ederken, tescilsiz kullanım başvuru sahibinin amacını meşru gösterebilecek ve önceki hak sahibi üçüncü kişilerin aleyhine bir durum oluşturabilecektir.

Markalar arasında benzerliğin bulunmaması halinde önceki hak ile sonraki başvuru arasındaki illiyet bağı ortadan kalkacağından başvuru sahibinin kötü niyetinden söz etmek -genel anlamda- yerinde olmayacaktır.

Fakat, odaklanılması gereken husus, yapılacak olan benzerlik incelemesinin karıştırılma olasılığı incelemesinde gerçekleştirilecek incelemeden daha detaylı bir şekilde gerçekleşmesine gerek olmadığıdır. Markalar arasındaki benzerlik zayıf dahi olsa söz konusu haklar arasında bir bağlantı veya ilinti bulmak yeterli kabul edilmektedir. Yukarıda değinilmiş olan farklı kötü niyet senaryolarından biri olan, aynı hak sahibi tarafından gerçekleştirilen yeni başvurular bakımından, yapılacak kötü niyet değerlendirilmesinde söz konusu başvuruların birbirine benzerliğinin hangi amaca hizmet ettiği, farklılaşmanın derecesi gibi hususların ayrıca dikkate alınması gerekmektedir. Çünkü AB marka mevzuatının ana metinleri olan AB Marka Direktifi ve Tüzüğü, bir marka başvurusunun yeniden yapılmasını yasaklamamıştır. Kötü niyet değerlendirmelerinde yeknesaklığı hedeflemiş olan ortak uygulama metninde kullanım ispatından veya kullanmama sebebiyle iptalden kaçınmak amacıyla yapılacak olan yineleme başvurularının kimi hallerde dürüstlük kuralına aykırı hareket olarak kabul edilebileceği belirtilmiştir. Bu amaçla yapılan bir değerlendirmede, yeni başvuru ile eski başvuru arasındaki benzerlik ve farklılıklara farklı bir bakış açısıyla odaklanılmalı, daha önce tescil edilmiş bir markanın sahibinin, yeni pazarlama stratejisi, gelişen iş ihtiyaçları ve/veya tüketicilerin taleplerindeki değişiklikler ile daha önce tescil edilmiş markasının/markalarının modernize edilmiş/güncellenmiş bir versiyonunu ve/veya güncellenmiş bir mal ve/veya hizmet listesine sahip olması ihtiyacı sebebiyle yeni başvuru yapabileceği göz ardı edilmemelidir. Bu noktada ABAD Genel Mahkemesi tarafından verilmiş olan en önemli karar Pelikan kararıdır. Söz konusu kararda Mahkeme tarafından marka sahibinin kötü niyetli olmadığına karar verilmiş, yapılan yeni başvurular bir iş stratejisinin sebebi olarak markayı yöneten ailenin her bir yeni neslini temsilen logoda farklılıklara gittiği nitelendirilmiştir[5].

Mal ve hizmetlere ilişkin incelemeler ise iki farklı senaryoda karşımıza çıkar ve bunlar dürüstlük kuralına ilişkin yapılan ikili ayrım ile aynıdır.

İlk durum üçüncü tarafa ait bir hakkın kötüye kullanılması söz konusu olduğunda ortaya çıkmaktadır. Bu noktada, mal ve hizmetlerin aynı ya da benzer olmasının herhangi bir önemi bulunmamaktadır. Çünkü tamamen farklı/benzer olmayan mal ve hizmetler için yapılan aynı/benzer başvurular da, üçüncü kişilerin sahip oldukları haklara zarar verebilir[6].

İkinci durumda, yani marka sisteminin kötüye kullanılması söz konusu olduğunda, mal ve hizmetler bakımından bir değerlendirme yapılması gerekmektedir. Bu husus ise genellikle yineleme başvuruları senaryosunda gündeme gelmektedir. Konuyla ilgili EUIPO Temyiz Kurulu tarafından verilmiş olan Hamilton kararında da başvuru sahibi tarafından yapılan yeni başvuruların kötü niyet değerlendirmesine tabi tutulduğu görülmüş ve mal ve hizmetlerin kapsamının genişletilmesinin tek başına bir kötü niyet oluşturmayacağı, markanın belirtilen mal ve hizmetler için henüz kullanılmıyor olmasının, kendilerine sunulan beş  yıllık süre içerisinde kullanılmayacağı anlamına gelmeyeceği ve bu sürenin aslında yeterli yatırımı yapmak ve geleceğe dair planlama yapmak açısından başvuru sahibine sunulmuş bir hak olduğu belirtilmiştir[7].

Buna ilaveten altı çizilmesi gereken bir diğer husus da, ABAD tarafından verilen C-371/18 sayılı SKY kararı bağlamında kötü niyet gerekesiyle kısmi ret/hükümsüzlük kararlarının verilmesinin de mümkün olmasıdır.

Karıştırılma ihtimali kavramı, kötü niyet incelemesi yapılırken dikkat edilen bir diğer unsur olarak vurgulanmıştır; ancak, ortak uygulama metni çerçevesinde karıştırılma olasılığının varlığı, kötü niyetin tespiti için bir ön koşul olarak değerlendirilmemektedir.

Başvuru sahibinin kötü niyetli olarak hareket ettiğine ilişkin emarelere, başvuru sahibi ile iddia sahibi arasında marka başvurusundan önce doğrudan veya dolaylı bir ilişkinin varlığı örnek gösterilebilmektedir. Burada adı geçen ilişkinin geniş yorumlanması gerektiğinden bahsedilerek taraflar arasındaki her türlü ilişkinin bu kapsama girebileceği belirtilmiştir.

Bu husus irdelenirken göz önünde bulundurulması gereken faktörler arasında; iddia sahibinin şirketinde mevcut veya geçmişte belirli pozisyonlarda bulunulması nedeniyle ortaya çıkan sadakat ve bütünlük gibi karşılıklılık içeren görevler veya yükümlülükler dahil olmak üzere, taraflar arasındaki ön sözleşme, sözleşme veya sözleşme sonrası bir ilişkinin varlığı yer almaktadır.

İddia sahibi ve başvuru sahibi arasında var olan önceki ilişkinin kötü niyetin göstergelerinden birisi olarak değerlendirilebileceği durumlar, AB içtihadında yer alan örnek davalar ışığında metinde aşağıdaki şekilde sayılmıştır:

  • Taraflar arasındaki resmi olmayan müzakerelerin veya yine taraflar arasında doğrudan kurulan ilişkilerin (örneğin, taraflar arasında iletişim kurulması) varlığı.
  • Belirli malların ithalatı ve satışı ile anlaşmazlık konusu markanın bu amaçla kullanılmasını içeren sözlü olarak kurulmuş ilişkinin varlığı.
  • Taraflar arasında bir dağıtım sözleşmesinin varlığı veya başvuru sahibinin dağıtım sözleşmesinin taraflarından birinin yöneticisi gibi hareket etmesi.[8]
  • Başarısız bir lisans sahibi de dahil olmak üzere herhangi bir lisans sözleşmesinin varlığı.
  • Başvuru sahibinin, iddia sahibinin hisse sermayesinde önemli bir paya sahip olması[9], yönetim kurulunda bulunması, çalışanı olması.
  • Başvuru sahibinin iddia sahibine ait imajı, lakabı, kelime ve şekil markalarını belirli ürünlerin pazarlamasını teşvik etmek amacıyla kullanma yetkisini içeren bir anlaşmanın varlığı.

Yukarıda sayılan örnekler sınırlayıcı olmamakla birlikte, her vakanın kendi şartları özelinde değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu konuda Türk hukukunda verilmiş olan “LIFECHEK PLUS”, “LIFECHEK” markaları ile “LIFECHEK” markaları hakkında görülen davada “davacının kötü niyet iddiası konusunda ise davalının davacı ile Astra firması arasındaki önceki ilişkisi ve davacı markalarından haberdar olduğunu ikrar ettiği, bu itibarla davacının 2012 yılından beri tescilli markalarının varlığından haber olmasına karşın,…” kararında davalının, davacının satışa sunum hizmetlerindeki faaliyetlerini engelleme amacını taşıdığı, bu anlamda hakkın kötüye kullanılmasından bahsedilebileceği gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.[10]

Kötü niyet değerlendirmesi yapılırken, başvuru sahibinin kötü niyetli olduğu sonucuna varılabilmesi için taraflar arasındaki ilişkinin doğası ve sözleşmenin türünün tek başına bir önemi yoktur. Bu hususlar incelenerek kötü niyetin varlığına doğrudan karar verilememekle birlikte kötü niyetin varlığının tespitinde asıl önemli olan taraflar arasındaki önceki tarihli bir ilişkinin varlığıdır.

Kötü niyetin varlığına yönelik bütüncül incelemede, anlaşmazlık konusu markayı oluşturan kelimenin veya logo/grafik gösterimin oluşturulduğu kaynak veya koşulların[11] yanı sıra, markanın önceki tarihli kullanımı (“tarihsel kullanım dahil olmak üzere”), özellikle rekabet halinde olan işletmelerce kullanımı gibi hususlar da dikkate alınmalıdır.

Başvuru sahibinin marka başvurusunu yaptığı andaki niyeti hakkında yapılacak olan analizde, aşağıdaki hususlar bilgi sağlayabilecektir:

  • Anlaşmazlık konusu markada yer alan kelimenin/logonun geliştirilmesini/yaratılmasını kimin gerçekleştirdiği ve yaratılmasının ardındaki nedenler.
  • Anlaşmazlık konusu markanın, başvuru sahibinin başka bir hakkından, örneğin bir işletmenin ticari unvanından kaynaklanıp kaynaklanmadığı ve bu hakkın nasıl kullanıldığı.

İçtihatta kötü niyetli bir başvurunun öncülü olarak, başvuru sahibinin üçüncü bir tarafın aynı veya benzer bir işareti kullandığını bilmesi veya bilmek zorunda olmasının kabul edileceği belirtilmiştir. Lindt davasına göre, bu gereklilik sadece üçüncü tarafın işaretini AB sınırlarında kullanımına ilişkindir. Tsoutsanis, ABAD’ın bu yaklaşımını Lindt davasında kötü niyetin sadece AB içindeki önceki kullanımına dayandırmasından kaynaklanmış olabileceğini belirtmiştir. [12] Bununla birlikte, AB sınırları dışına uzanan daha geniş bir yaklaşım benimsendiği belirtilen son tarihli kararlar da bulunmaktadır. [13]

Ortak uygulama metni bu hususta, tarihsel kullanımı da kapsayacak şekilde, ihtilaflı olan anlaşmazlık konusu markanın kullanımına ilişkin olarak AB pazarıyla kalınmayıp, AB üyesi olmayan başka bir ülkede gerçekleştirilen önceki kullanımın da dikkate alınabileceğini belirtmiştir.

Kötü niyetin değerlendirilmesinde, ihtilaflı markanın tesciline yol açan olayların kronolojisi de bir faktör teşkil edebilmektedir. [14] Bu bağlamda, somut olayda kötü niyet değerlendirilmesi yapılırken gerçekleşen olaylar dizisinin de incelenmesi ve kronolojik olarak analiz edilmesi gerekmektedir[15]. Metinde, bu analizin, üye devletlerin Fikri Mülkiyet Ofisleri de dahil olmak üzere ilgili makamların, başvuru sahibinin anlaşmazlık konusu markanın başvurusunu yapma sebeplerini anlamalarına yardımcı olabileceği belirtilmiştir.

AB içtihadından çıkarılan aşağıdaki olaylar bu faktör kapsamında değerlendirilebilecektir:

  • İhtilaf konusu markanın başvurusu öncesinde veya sırasında, başvuru sahibi ile iddia sahibi arasında herhangi bir anlaşmazlık olup olmadığı.
  • İhtilaf konusu markanın başvurusu sırasında taraflar arasındaki iş ilişkisinin durumu (iş ilişkisinin sona erip ermediği veya bozulup bozulmadığı).
  • Taraflar arasındaki ilişkinin sona erdiği durumlarda, iş ilişkisinin sona ermesi ile anlaşmazlık konusu markanın başvurusunun yapılması arasında geçen süre.
  • İhtilaf konusu markanın başvurusundan önceki dönemde, iddia sahibinin mali durumu ve itibar düzeyi gibi durumlar da dahil olmak üzere, iddia sahibinin piyasadaki konumunun değişip değişmediği.
  • İhtilaf konusu markanın başvurusunun zamanlaması.

Ayrıca anlaşmazlık konusu markanın tesciline kadar (veya tescilinden hemen sonra meydana gelen) olayların kronolojisinin analizinin, başvuru sahibinin, iddia sahibinin daha önce aynı/benzer bir hakkı kullandığını bilip bilmediği veya bilmesi gerekip gerekmediği gibi diğer faktörler hakkında da bilgi sağlayabildiği unutulmamalıdır.

Ortak uygulama metninde, ihtilafa konu markanın tescilinin arkasında iş stratejisi de dahil olmak üzere dürüst bir ticari mantığın bulunmamasının da kötü niyetin varlığına bir gösterge teşkil edebileceği belirtilmiştir. [16] EUIPO tarafından verilmiş güncel bir kararda (04.04.2024 tarihli – C 54 505 sayılı karar), ihtilaf konusu markanın, markanın temel işlevlerini yerine getirmediği ve iptal edilmesi için göz önünde bulundurulması gereken unsurlar arasında “başvuru sahibinin ticari stratejisinde mantık bulunmaması” faktörü sayılmıştır.

Marka işlevini, özellikle de kaynak gösterme temel işlevini yerine getirmeyen ve;

(i) Dürüst bir ticari mantık olmaksızın yalnızca başvuru sahibinin daha önceki diğer haklarının koruma kapsamını artırmayı ve/veya,

(ii) Dürüst bir ticari mantık olmaksızın üçüncü tarafların gelecekte (tanımlanan malların ve/veya hizmetlerin tamamı veya bir kısmı ile ilgili olarak) aynı/benzer mallar ve/veya hizmetler için aynı/benzer hakları tescil ettirmesini veya kullanmasını engellemeyi amaçlayan başvuruların kötü niyetle yapılmış sayılacağının kabul edilebileceği de belirtilmiştir. [17]

Üye devletlerin Fikri Mülkiyet Ofisleri de dahil olarak bu konudaki ilgili makamların karşılaşması muhtemel bazı durumlar vardır. Bu durumlardan biri, bir başvuru sahibinin yalnızca başvuruyu yaptığı sırada pazarladığı mal ve/veya hizmet kategorileri için değil, aynı zamanda gelecekte pazarlamayı planladığı veya düşündüğü diğer mal/hizmet kategorileri için de marka tescili talep etmiş olmasıdır. Bu durum meşrudur ve tescil için uzun bir mal ve/veya hizmet listesi sunulması, başvurunun kötü niyetle yapıldığı anlamına gelmeyecektir. Bununla birlikte, marka tescil başvurusunda belirli mal ve hizmetlere pratiği, ilgili mal ve hizmetlere yapay (göstermelik) biçimde yer veriliyorsa ve bunun ardında dürüst bir ticari mantık bulunmuyorsa, kötü niyetin göstergesi olarak kabul edilebilir.

ABAD Genel Mahkemesi’nin T-663/19 sayılı MONOPOLY kararı, yineleme başvuruları sonucunda tescil edilmiş markaların sadece bu nedenle iptal edilmeyeceğini ve bu markaların başvuru anında kötü niyetle yapılıp yapılmadığı yönünde inceleneceğini de gösteren bir karardır. Kararda marka sahibinin bu markanın tescili için başvuruda bulunurken izlediği amaçlar ve ticari mantığa ilişkin makul açıklamalar sunması gerektiğine yer verilmiştir. [18]

ABAD Genel Mahkemesi’nin T-335/14 sayılı DoggiS (fig.) kararında; başvuru sahibince sunulan delillerin, davacılara ait markalarla aynı hizmetleri ve bu hizmetlerin sağlanması için vazgeçilmez olan malları kapsayan daha önceki markalarla neredeyse aynı olan bir marka için neden başvuruda bulunulduğuna dair herhangi bir açıklama getirmediği dile getirilmiş ve buna ek olarak, başvuru sahibinin, bu eylemini haklı çıkaracak herhangi bir ticari mantığın varlığına dahi dayanmadığı belirtilmiştir. Başvuru sahibinin, anlaşmazlık konusu marka için başvuruda bulunduğu sırada davacılara ait önceki markaların varlığından haberdar olmadığı yönünde argümanlar sunması da kötü niyetin var olmadığını ispatlamaya yetmemiştir.

Yukarıda verilen örnekler, marka başvurusunun arkasında herhangi bir ticari bir mantık olmadığı gösteren kararlara ilişkindir. Ancak, daha önce de belirtildiği üzere durum ve koşullar her olay özelinde değerlendirilmekte olup, ihtilaf konusu markanın başvurusunun yapılmasının arkasında dürüst bir ticari mantık olduğunu gösteren örnek davalar da bulunmaktadır.

Marka başvurusu sahibinin kötü niyetli olduğuna dair iddiaların nesnel ve tutarlı olan delillerle desteklenmesi gerekmektedir. Yukarıda bahsedildiği üzere mal ve hizmet listesinin uzunluğu kötü niyet için gösterge oluşturmamaktadır. T-33/11 sayılı Bigab kararında, başvuru sahibinin yalnızca başvuruyu yaptığı sırada ticaretini yaptığı mal ve hizmetler için değil, aynı zamanda piyasaya süreceği diğer mal ve hizmetler için de markanın tescilini istemesinin makul olduğu belirtilmiştir.[19] Aynı kararda ilaveten, başvuru tarihinden önce markanın kullanıldığı üye devlet sayısının artmasının, başvuru sahibinin markasını AB markası olarak tescil ettirmek amaçlı başvurusu için makul bir neden olduğu, bunun dürüst bir ticari mantığı gösterdiği belirtilmiştir.

Ortak uygulama metnine, başvuru sahibi tarafından iddia sahibinden talep edeceği maddi tazminat da kötü niyetin değerlendirilmesinde ilgili bir faktör olabilecektir. Bu durumun mantığı, başvuru sahibinin önceki hakkın varlığını bildiğine ve bu nedenle de tazminat talep ettiği hususunu gösterir kanıtların varlığına dayanmaktadır. Ancak belirtilmesi gereken husus şudur ki, marka başvurusunun, spekülatif biçimde maddi kazanç elde etmek ve deyim yerindeyse önceki hak sahibinin maddi kaynaklarından yararlanarak kolay kazanç elde etmek amacıyla yapıldığının bariz olduğu durumlarda, bu tip haller kötü niyetin varlığına yönelik gösterge teşkil edebilecektir.

Başvuru sahibinin davranışlarının/eylemlerinin bir örüntüye sahip olması, marka başvurularında kötü niyetin değerlendirilmesinde dikkate alınması gereken ilgili bir faktör olabilmektedir.

Bu tip durumlara örnek olarak; başvuru sahibinin ‘NEYMAR’ markasının tescili için başvuruda bulunduğu gün, aynı zamanda başka bir ünlü futbolcunun adını içeren başka bir markanın tescili için de başvuruda bulunmuş olması veya başvuru sahibinin hukuka aykırı bir başvuru stratejisi oluşturmuş olması (örneğin, başvuru sahibinin kendisine AB markalarını engelleme amaçlı rüçhan hakkı sağlamak için tescil ücretini ödemeden zincirleme ulusal başvurular yapması veya benzer pratiği kullanım zorunluluğunun ortadan kalkacağı beş yıllık tescil süresinin dolmasına yakın tarihlerde uygulaması) veya başvuru sahibinin, belirli bir itibara sahip olan bazı üçüncü taraf markalarını bu markaların sahiplerinin rızası ve/veya onlarla imzalanmış bir lisans anlaşması bulunmaksızın tescil ettirmek için başvuruda bulunmuş olması verilebilir.

Başvuru sahibinin davranış/eylem örüntüsünün kötü niyetin göstergesi olarak kabul edilebileceği hallere ilişkin bir diğer örnek ise; başvuru sahibinin veya ona bağlı gerçek/tüzel kişilerin, karşı tarafı ve hatta incelemeden sorumlu otoriteleri aşırı yük altına sokarak (örneğin çok fazla sayıda marka iptal talebi yapılması) marka sistemini kötüye kullanması olabilecektir.

22 Mart 2024 tarihinde yürürlüğe giren CP 13 sayılı “Kötü Niyetle Yapılmış Marka Başvuruları” başlıklı AB ortak uygulama metni, bu yazıda okuyucularımıza detayları ve arka planıyla aktarılmıştır.

Ortak uygulama metni, EUIPO ve AB üyesi ülkelerin marka inceleme ofislerinin 22 Haziran 2024 tarihi itibarıyla uygulamaya sokmakla yükümlü olduğu ilke ve değerlendirmeleri içermektedir. Kötü niyetli marka başvurularının reddedilebileceği veya tescil edilmiş olmaları halinde hükümsüz kılınabileceği haller hakkında yol gösterici nitelikteki metnin, Türkiye için de marka vekilleri, ofis bünyesindeki uygulayıcılar ve diğer ilgililer bakımından yol göstereceği olduğu kanaatindeyiz.

Cansu ÇATMA BİLEN

cansucatma1@gmail.com

Başak Ayşe ORTAK

basakortak006@gmail.com

Önder Erol ÜNSAL

unsalonderol@gmail.com

Mayıs 2024


DİPNOTLAR

[1] Aksi görüş için bkz. Yargıtay 11. HD, T. 12.06.2017, E. 2016/618 K. 2017/3606, www.kazanci.com.tr,

Erişim Tarihi 04.04.2024.

[2] Yargıtay 11. HD, T. 13.03.2017, E. 2015/13241 K. 2017/1472, www.kazanci.com.tr, Erişim Tarihi 04.04.2024.; Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, T. 16.07.2008, E. 2008/11- 501 K. 2008/507, www.kazanci.com.tr, Erişim Tarihi 04.04.2024.

[3] https://iprgezgini.org/2024/03/21/abad-genel-mahkemesi-hepsiburada-karari-turkiyede-taninmis-bir-markanin-ucuncu-kisilerce-avrupa-birliginde-izinsiz-tescili-de-kotu-niyet-kapsaminda-degerlendirileb/

[4] 12/04/2012, R 645/2011-1, SIMCA EU-T-327/12.

[5] 13/12/2012, T-136/11, PELİKAN, EU:T:2012/689, § 49. Aksi yönde verilmiş olan bir karar için bkz. 21/04/2021, T-663/19, MONOPOLY, EU:T:2021/211, § 75. 

[6] 19/10/2022, T-466/21, Lio (fig.) / El Lio (fig.) et al., EU:T:2022/644, § 39-41.  

[7] 20/10/2020 R 351/2020-4, “HAMILTON § 49.

[8] Judgment Of The General Court (Tenth Chamber) 17 March 2021 Case T‑853/19

[9] EUIPO Cancellation Division C 56 528 kararında başvuru sahibi ile EUTM No 15 090 831 Code Red’in önceki sahibi arasındaki ilişkiye açıklık getiren ve şirketlerde %100 hisseye sahip olduğunu teyit eden beyanı sonrasında kötü niyetin varlığına karar verilmiştir.

[10] Yargıtay Kararı-11. HD., E. 2020/6772 K. 2022/1943 T. 15.3.2022 (https://www.lexpera.com.tr/ictihat/yargitay/yargitay-11-hukuk-dairesi-esas-no-2020-6772-karar-no-2022-1943-11-hukuk-dairesi-e-2020-6772-k-2022)

[11] 12/09/2019, C-104/18 P, STYLO & KOTON (fig.), EU:C:2019:724, § 46

[12] Intellectuele Eigendom en Reclamerecht (IER), Vol. 6, pp. 566-568, 2010

(file:///C:/Users/user/Downloads/SSRN-id2003557.pdf)

[13] GC 28 January 2016, T-335/14, José-Manuel Davó Lledó v. Office for Harmonisation in the Internal Market (Trade Marks and Designs) (OHIM) (hereinafter José-Manuel Davó Lledó v. OHIM (DOGGIS)); GC, 29 September 2021, T-592/20, Univers Agro EOOD v. European Union Intellectual Property Office (EUIPO) (hereinafter Univers Agro EOOD v. EUIPO (AGATE)).

[14] In the context of this overall analysis, account may also be taken of the origin of the contested sign and its use since its creation,the commercial logic underlying the filing of the EUTM application, and the chronology of events leading up to that fling (28/01/2016, T-674/13, GUGLER, EU:T:2016:44, § 76

[15] EUIPO Cancellation Division C 54 505 kararında, ihtilafta karşılaşılan olayların kronolojisinin, anlaşmazlık konusu markanın başvurusunun yapılmasının ardında dürüst bir ticari mantık olmadığını gösterdiği belirtilmiştir.

Başka örnek davalar: 14/02/2012, T-33/11, BIGAB, EU:T:2012:77, § 21; 08/05/2014, T-327/12, Simca, EU:T:2014:240, § 39; 26/02/2015, T-257/11, COLOURBLIND, EU:T:2015:115, § 68

[16] 14/02/2012, T-33/11, BIGAB, EU:T:2012:77, § 21; 08/05/2014, T-327/12, Simca, EU:T:2014:240, § 39; 26/02/2015, T-257/11, COLOURBLIND, EU:T:2015:115, § 68

[17] EUIPO Decision on Cancellation No C 54 505

[18] https://iprgezgini.org/2021/07/08/bir-tekrar-markasi-olarak-monopoly-abad-genel-mahkemesi-tarafindan-kotu-niyetli-kabul-edildi/

[19] https://ankarabarosu.org.tr/serve/file/76e8fe44-8d04-11ed-b1e7-000c29c9dfce/fmr2021-1.pdf

Neden 26 Nisan? Dünya Fikri Mülkiyet Günümüz Kutlu Olsun!



Bu yazı, yazarın 26 Nisan 2019 tarihinde yayımlanmış aynı başlığa sahip yazısının güncelleştirilmiş halidir.


Bugün 26 Nisan Dünya Fikri Mülkiyet Günü ve gün dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de de çeşitli etkinliklerle kutlanıyor.

Bu yazıda camiamız için özel bir gün olan Dünya Fikri Mülkiyet Günü’nün tarihçesinden ve neden 26 Nisan’da kutlandığından bahsedeceğiz.

1999 yılının Ağustos ayında Dünya Fikri Mülkiyet Teşkilatı (WIPO)’nın yıllık genel kurulu öncesinde, Çin Halk Cumhuriyeti Fikri Mülkiyet Ofisi, WIPO Genel Müdürüne aşağıdaki yazılı teklifi gönderir.


Öneride; 21. yüzyılda fikri mülkiyetin sosyal ve ekonomik kalkınmayı destekleyen en önemli faktörlerden birisi olacağı, fikri hakların gerek gelişmiş gerekse de gelişmekte olan ülkeler bakımından önemi gibi hususlardan bahsedilerek ve fikri haklar konusunda toplumun farkındalığının yükseltilmesi gerekliliğinin altı çizilerek, 26 Nisan gününün WIPO tarafından “Dünya Fikri Mülkiyet Günü” olarak kabul edilmesi ve her yıl anılan tarihte kutlanması önerilmektedir.

26 Nisan gününün seçilmesinin nedeni, WIPO’nun resmi anlamda kuruluşunu simgeleyen Dünya Fikri Mülkiyet Örgütünü Kuran Sözleşme’nin 26 Nisan 1970 tarihinde yürürlüğe girmesidir.

Çin Halk Cumhuriyeti’nin önerisi 1999 yılı WIPO Genel Kurulunun gündemine alınır ve teklif kabul edilir.

2000 yılından itibaren de 26 Nisan günü tüm dünyada Dünya Fikri Mülkiyet Günü olarak kutlanmaya başlanır.

Dünya Fikri Mülkiyet Günü 2001 yılından itibaren her yıl farklı bir temayla kutlanmaktadır. Bu temaları listeleyelim (https://www.wipo.int/web/ipday/archives):

2001 – Geleceği Bugün Yaratmak (Creating the Future Today)

2002 – Yaratıcılığı Cesaretlendirmek (Encouraging Creativity)

2003 – Fikri Mülkiyeti İşiniz Yapın (Make Intellectual Property Your Business)

2004 – Yaratıcılığı Cesaretlendirmek (Encouraging Creativity)

2005 – Düşün, Hayal Et, Yarat (Think, Imagine, Create)

2006 – Bir Fikirle Başlar (It Starts with an Idea)

2007 – Yaratıcılığı Cesaretlendirmek (Encouraging Creativity)

2008 – İnovasyonu Kutlamak ve Fikri Mülkiyet İçin Saygıyı Teşvik Etmek (Celebrating innovation and promoting respect for intellectual property)

2009 – Yeşil İnovasyon (Green Innovation)

2010 – İnovasyon – Dünyayı Bağlamak (Innovation – Linking the World)

2011 – Geleceği Tasarlamak (Designing the Future)

2012 – Vizyon Sahibi Mucitler (Visionary Innovators)

2013 – Yaratıcılık – Yeni Nesil (Creativity – The Next Generation)

2014 – Sinema Filmleri Bir Küresel Tutku (Movies – a Global Passion)

2015 – Yerinden Kalk, Ayağa Kalk. Müzik İçin (Get Up, Stand Up. For Music.)

2016 – Dijital Yaratıcılık: Kültürü Yeniden Hayal Etmek (Digital Creativity: Culture Reimagined.)

2017 – İnovasyon – Yaşamı Geliştirmek (Innovation – Improving Lives)

2018 – Değişimi Güçlendirmek: İnovasyon ve Yaratıcılıkta Kadınlar (Powering Change: Women in Innovation and Creativity)

2019 – Altına Uzanmak: Fikri Mülkiyet ve Spor (Reach for Gold: IP and Sports)

2020 – Yeşil Bir Gelecek İçin Yenilik Yap (Innovate for a Green Future)

2021 – Fikri Mülkiyet ve KOBİ’ler: Fikirlerinizi Pazara Taşımak (IP & SMEs: Taking your ideas to market)

2022 – Fikri Mülkiyet ve Gençlik: Daha İyi Bir Gelecek İçin İnovasyon (IP and Youth: Innovating for a Better Future)

2023 – Kadınlar ve Fikri Mülkiyet: İnovasyon ve Yaratıcılığı Hızlandırmak (Women and IP: Accelerating innovation and creativity)

2024 – Fikri Mülkiyet ve Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri: Ortak Geleceğimizi İnovasyon ve Yaratıcılıkla İnşa Etmek (IP and the SDGs: Building our common future with innovation and creativity)


WIPO internet sayfasında Dünya Fikri Günü için özel bir sayfa yer almaktadır:

https://www.wipo.int/web/ipday/2024-sdgs/index

Sayfa içeriğinde bu özel gün için dünya genelindeki etkinlikleri gösteren özel bir sekme de bulunmaktadır:

https://www.wipo.int/ip-outreach/en/ipday/2024/events-calendar.html

Sekmede 2024 yılında Türkiye’de düzenlenen bazı etkinliklere de yer verilmiştir. (Etkinliğin eklenmesi için organizatörler WIPO’ya etkinlik hakkında bildirim yapmalıdır.)


Dünya Fikri Mülkiyet Gününün kısa tarihçesini aktardığımız yazının, 26 Nisan simgesel tarihinin neden seçildiği ve günün ana teması hakkında okuyucularımıza fikir verdiğini umuyoruz.

Dünya Fikri Mülkiyet Günümüz kutlu olsun!

Önder Erol ÜNSAL

Nisan 2024

unsalonderol@gmail.com

Marka İdari İptalinde Madrid Protokolü Tescilleri Bakımından Marka Sahibine Bildirim Endişesi ve Yönetmelik Mükerrer 23. Madde Çerçevesinde Çözüm


Giriş

Türk Patent ve Marka Kurumu (Kurum), uzun süredir merakla beklenen İdari İptal müessesesinin uygulaması hakkındaki Yönetmelik Taslağını 20 Ekim 2023 tarihinde kamuoyuyla paylaştı ve görüşlerini bildirmeleri için ilgililere 3 Kasım 2023 tarihinde sona eren süre limiti verdi.

10 Ocak 2017 tarihinde yürürlüğe giren Sınai Mülkiyet Kanunu’nun (SMK) 26. ve 192. maddeleri, tescilli markaların iptali yetkisini Kanunun yürürlüğe giriş tarihinden 7 yıl sonra başlayacak şekilde Kurum’a veriyordu. Öncesinde (ve yetki Kurum’a geçene dek) münhasıran Mahkemelere ait olan bu yetkinin, kısaca İdari İptal olarak anılan bir düzenlemeyle Kurum’a geçecek olması, uygulamanın ne şekilde gerçekleşeceği ve süreçlerin belirlenmesi hakkında büyük merak uyandırmıştı. Kurum’un 10 Ocak 2017 tarihinden 20 Ekim 2023 tarihine dek geçen yaklaşık 6 yıl 10 aylık süre boyunca konu hakkında hiçbir resmi açıklamama yapmaması, düşündürücü olduğu kadar, merakı da endişeye çevirmiştir. Hükmün yürürlüğe girişine sadece 2,5 ay kala kamuya sunulan ve hakkında önceden paydaşlarla herhangi bir görüş alışverişi/tartışma yapılmamış Yönetmelik Taslağına görüş sunulması için ilgililere yalnızca 15 günlük süre verilmesi de, belirsizlikler yönünden merak ve endişeyi artırmıştır. 


Sorun ve Madrid Protokolü Uygulama Yönetmeliği Mükerrer 23. Madde Bağlamında Çözümü

Yönetmelik Taslağına ilişkin olarak ortaya çıkan soru işaretlerinden birisi; Madrid Protokolü yoluyla Türkiye’ye yapılan ve dolayısıyla Kurum sicilinde kayıtlı marka vekili bulunmayan uluslararası marka tescillerine yönelik olarak iptal talebinde bulunulması halinde, bu iptal taleplerinin marka sahibine ne şekilde bildirileceğine ilişkindir. Şöyle ki, markasını Türkiye’de Madrid Protokolü yoluyla, yetkili bir Türk marka vekilinin aracılığı olmaksızın tescil ettiren marka sahiplerinin, markaları hakkındaki iptal taleplerinden haberdar olmamaları halinde, savunmalarını yapmaları mümkün olmayacaktır ve bu da savunma hakkının ihlali anlamına gelecektir. 

Bu yazı, belirtilen soruyu, Madrid Protokolü Yönetmeliği hükümleri eşliğinde yanıtlamaya ve endişeleri bir ölçüde ortadan kaldırmaya yöneliktir.

https://www.wipo.int/wipolex/en/text/588448 bağlantısından erişilebilecek Madrid Protokolü Uygulama Yönetmeliği’nin mükerrer 23. maddesi (Rule 23bis) “Belirlenmiş Akit Taraf Ofislerinin Uluslararası Büro Aracılığıyla Gönderilen Bildirimleri” başlığını taşımaktadır. (Madrid Protokolü Uygulama Yönetmeliğinin güncel halinin Kurum tarafından yayımlanmış resmi bir çevirisi bulunmadığından, bu yazıda yapılacak çevirilerin yazara ait olduğunun ve resmi bir niteliğinin bulunmadığının altının çizilmesi de yerinde olacaktır.)

Yönetmelik’in mükerrer 23. maddesinin İngilizce metninin aşağıda görülmesi mümkündür:


Mükerrer 23. maddenin birinci paragrafı “Bu Yönetmelik Kapsamında Düzenlenmemiş Bildirimler” başlığını taşımaktadır ve içeriği kabaca aşağıdaki şekildedir: “Belirlenmiş bir akit tarafın kanunu, bir uluslararası tescille ilgili bir bildirimin Ofisçe (ilgili akit tarafın marka tescilinden sorumlu Ofisince [y.n.]), doğrudan marka sahibine bildirimine imkan vermiyorsa, ilgili Ofis, Uluslararası Büro’dan (WIPO Uluslararası Bürosu’ndan [y.n.]) söz konusu bildirimi, kendi adına (ilgili ofis adına [y.n.]) marka sahibine iletmesini talep edebilir.”

Madrid Protokolü Uygulama Kılavuzunun 1156. paragrafında ise, Yönetmelik mükerrer 23. madde aşağıdaki şekilde, marka iptali talebinin varlığı örneğiyle açıklanmıştır:

“Belirlenmiş bir akit taraf Ofisi, marka sahibi veya vekiline, Uluslararası Büro aracılığıyla Yönetmelik’te yer alan yükümlülüklerinin dışında kalan bildirimleri gönderebilir. Bu tip durumlar, söz konusu ülkede adresi veya yerel vekili bulunmayan marka sahiplerine, ilgili ülke Ofisinin doğrudan bildirim yapmasına ilgili ülke mevzuatının izin vermemesi halleridir. Bu tip bir bildirim, örneğin, marka sahibini, markasına karşı ilgili ülkede iptal talebinin yapıldığı yönünde bilgilendirmek ve marka sahibine haklarını savunması için bir süre limiti vermek yönünde olabilir.”


Mükerrer 23. maddenin ikinci ve üçüncü paragrafları, birinci paragraf kapsamında yapılacak bildirimlerin şeklini ve marka sahibine iletimini düzenlemektedir. Buna göre, Ofislerce mükerrer 23. madde uyarınca yapılacak bildirimin formatı Uluslararası Büro tarafından oluşturulacaktır. Bu format çerçevesinde yapılacak bildirimler ilgili Ofisçe, Uluslararası Büro’ya gönderilecek, Uluslararası Büro aldığı bildirimleri esasa ve içeriğe yönelik bir inceleme yapmaksızın ve Uluslararası Sicil’de herhangi bir kayıt gerçekleştirmeksizin marka sahibine bildirecektir.

Madrid Protokolü Uygulama Yönetmeliğinin mükerrer 23. maddesi oldukça açık biçimde, Protokol yoluyla Türkiye’ye yönlendirilmiş ve sonrasında Kurum tarafından tescil edilmiş markalara karşı idari iptal işlemlerinin başlatılması halinde, Kurum tarafından marka sahibine veya vekiline WIPO Uluslararası Bürosu aracılığıyla bildirim yapılmasına imkan vermektedir. Dolayısıyla, idari iptal müessesesinin beklendiği gibi 10 Ocak 2024 tarihinde uygulama girmesi halinde, Madrid Protokolü yoluyla Türkiye’de tescil edilmiş markalara karşı başlatılan iptal süreçlerinin marka sahibine bildiriminde kullanılabilecek yöntem Madrid Sisteminin yapısında mevcuttur, yeni bir yöntem arayışına veya tartışmasına girilmesi gereksizdir ve bunların sonucu olarak marka sahibine savunma hakkı tanınamamasına yönelik endişeler yersizdir. Elbette ki, bu endişelerin yersiz olmasının ön şartı, Kurum’un Madrid Protokolü yoluyla Türkiye’de tescil edilmiş markalara karşı başlatılan iptal süreçlerinin marka sahibine bildirimi için Madrid Protokolü Uygulama Yönetmeliğinin mükerrer 23. maddesinde belirtilen bildirim yöntemini kullanmasıdır. Eğer bu yöntem kullanılacaksa, bu hususun Kurum tarafından, vakit kaybedilmeksizin paydaşlara da bildirilmesi kanaatimizce yerinde olacaktır, bu yolla idari iptal müessesesine yönelik mevcut endişe ve belirsizliklerden birisi ortadan kaldırılmış olacaktır.

Tüm bunlara ilaveten, mükerrer 23. madde, Kurum tarafından halihazırda, gene Protokol kapsamında tanımlanmamış bir prosedür olan Yayıma İtirazlara Karşı Görüş Sunulması amacına yönelik olarak kullanılmaktadır, dolayısıyla belirtilen hüküm çerçevesinde kurulmuş yöntem Kurum’un yabancı olduğu bir bildirim şekli değildir. Türkiye’ye başvurusu Madrid Protokolü yoluyla yapılmış ve Kurum sicilinde kayıtlı bir marka vekili bulunmayan uluslararası marka başvurularının yayımına karşı itiraz edilmesi halinde, Kurum bu itirazları, mükerrer 23. maddede tanımlanan yöntemi kullanarak WIPO Uluslararası Bürosu aracılığıyla uluslararası markanın sahibine bildirmekte ve itiraza karşı görüş sunulmasını talep etmektedir.

Sonuç

Madrid Protokolü Uygulama Yönetmeliğinin mükerrer 23. maddesinin varlığı, bu maddede tanımlanmış yöntemin Kurum tarafından kullanılması halinde, yazı boyunca açıklanmış nedenlerle idari iptal müessesesine yönelik mevcut endişelerden birisini ortadan kaldıracaktır.

Bu çerçevede, kanaatimizce idari iptale yönelik tartışmaların eksenini Kurum’un iptal taleplerinin esasına yönelik incelemesine ve iptalin sicile kaydı süreçlerine kaydırmak, bu inceleme ve kaydın daha sağlıklı biçimde yapılmasına yönelik iletişim kanallarını oluşturmak daha yerinde olacaktır.

Tüm bu hususlara ilaveten; 10 Ocak 2017 tarihinden bu yana yaklaşık 6 yıl 10 aylık süre geçmiş ve idari iptal müessesesinin yürürlüğe girişine yaklaşık 2 ay kalmışken, uygulamanın yürürlüğe girişinin ertelenmesinin halen tartışılıyor ve hatta öneriliyor olması kanaatimizce hiç yerinde değildir. Yaklaşık 7 yıl boyunca yapılmayanların, uygulamanın yürürlüğe girişinin 1 yıl süreyle ertelenmesi halinde gerçekleşeceğini ummak, kanaatimizce iyimser bir beklenti olmanın ötesine geçmeyecektir. Eğer ki, uygulamanın yürürlüğe girişi ertelenirse –ki bu SMK’da değişiklik gerektirmektedir-, sonraki tartışmaların idari iptal müessesesinin hiç yürürlüğe girmemesi yönünde olacağını tahmin etmek için de müneccim olmaya gerek bulunmamaktadır.

Önder Erol ÜNSAL

Kasım 2023

unsalonderol@gmail.com

MADRİD PROTOKOLÜ’NDE ESAS TESCİLE BAĞIMLILIK İLKESİ VE DÖNÜŞTÜRME PROSEDÜRÜ


GİRİŞ

Markaların Uluslararası Tescili Amacıyla Madrid Protokolü’nün en önemli yapı taşlarından olan “Esas Tescile veya Esas Başvuruya Bağımlılık İlkesi” ve “Dönüştürme” prosedürü hakkında, 2012 yılında yazdığım iki ayrı yazıda gerekli güncellemeleri/değişiklikleri yaparak ve devamında çalışmaları birleştirerek oluşturduğum bu yazının, gerek Protokol uygulamalarında çalışanlar, gerekse de Marka Vekilliği Sınavına hazırlananlar için faydalı olacağını düşünüyorum.   

Markaların Uluslararası Tescili amacıyla Madrid Protokolü (yazının devamında kısaca “Madrid Protokolü” veya “Protokol” olarak anılacaktır), Eylül 2023 itibarıyla, Türkiye dahil 130 ülkenin taraf olduğu, yurtdışında marka tescil işlemlerini kolaylaştırma amacını bir uluslararası andlaşmadır.

Protokolün başvuru sahiplerine getirdiği temel zorunluluklardan ilki, başvuruyu menşe ofis olarak adlandırılan ve başvuru sahibinin uyrukluk, ikametgah veya ticari-sınai faaliyet bağlarından birisiyle bağlı olduğu ulusal bir sınai mülkiyet ofisi aracılığıyla Dünya Fikri Mülkiyet Teşkilatı’na (WIPO) göndermektir. Uluslararası başvurunun gönderilmesi, başvuru sahibinin menşe ofiste tescilli bir markaya veya marka başvurusuna sahip olması şartına bağlıdır.

Esas tescil veya esas başvuru olarak adlandırdığımız ve bundan sonra sadece “esas tescil” olarak anacağımız bu marka ile uluslararası başvuru aynı olmalı ve uluslararası başvurunun kapsadığı mallar / hizmetler mutlak surette esas tescilin mal / hizmet listesi kapsamında yer almalıdır (listelerin aynı olması zorunlu değildir, ancak uluslararası başvurunun kapsadığı mallar / hizmetler mutlak surette esas tescilin kapsamında bulunmalıdır).

ULUSLARARASI TESCİLİN ESAS TESCİLE BAĞIMLILIĞI İLKESİ

Protokol kapsamında yer alan en kritik düzenlemelerden birisi, WIPO’daki şekli inceleme ve sınıflandırma incelemesinin ardından başvuru sahibince seçilen ulusal ofislere bir başvuru olarak iletilen uluslararası tescilin, menşe ofisteki esas tescile uluslararası tescil tarihinden itibaren 5 yıl süreyle bağımlı olmasıdır.

Bu yazıda ilk olarak, Protokolün 6ncı maddesinin (2), (3) ve (4) numaralı paragraflarında düzenlenen uluslararası tescilin esas tescile bağımlılığı hususu Protokol hükümleri kapsamında açıklanacak, bağımlılık konusunda genellikle yanlış anlaşılan noktalar belirtilecek ve bağımlılığın sonucu olarak uluslararası tescilin iptali gerekiyorsa buna ilişkin yöntem ortaya konulacaktır.

Uluslararası tescilin esas tescile bağımlılığı ile kastedilen; esas tescilin herhangi bir nedenle (ret, iptal, geri çekme, tescil için gerekli işlemleri yerine getirmeme, sınırlandırma, yenilememe, feragat, hükümsüzlük, vb.) kısmen veya tamamen geçerliliğini yitirmesi ve bu durumun kesinleşmesi halinde, belirtilen hususun WIPO Uluslararası Bürosuna iletilmesi yoluyla, uluslararası tescilin uluslararası sicilde ve seçilen ülkelerde paralel biçimde kısmen veya tamamen iptal edilmesinin sağlanmasıdır. Bu işlemin sonucunda WIPO Uluslararası Bürosunda yapılan kayıt ve bu kaydın uluslararası tescilin geçerli olduğu ulusal ofislere bildirilmesi işlemi ise “esas başvuru veya tescilin geçerliliğinin sona ermesi (ceasing of effect of the basic application or registration)” kavramıyla anılmaktadır.

Uluslararası tescilin menşe ofisteki esas tescile bağımlılığı, yukarıda belirtildiği üzere tescil kapsamında bulunan malların / hizmetlerin tamamı veya bir kısmı bakımından etki doğurabilir. Bir diğer deyişle, esas tescil bağımlılık süresi içerisinde menşe ofiste etkisini kısmen yitirirse (örneğin, kısmi hükümsüzlük kararı sonucu bazı mallar / hizmetler bakımından gerçekleşen iptal), WIPO Uluslararası Bürosuna bildirim yalnızca bu mallar / hizmetler bakımından yapılmalıdır. Bunun sonucu olarak, uluslararası marka, WIPO Uluslararası Sicilinde yalnızca belirtilen mallar / hizmetler bakımından iptal edilecek ve bu husus uluslararası tescilin geçerli olduğu ülke ofislerine bildirilerek kısmi iptalin o ülkelerde de gerçekleştirilmesi sağlanacaktır. Buna karşın, menşe ofisteki esas tescil geçerliliğini kapsadığı tüm mallar / hizmetler bakımından yitirirse, yukarıda belirtilen işlemler uluslararası tescilin tamamı bakımından yapılacak, uluslararası tescil uluslararası sicilden silinecek ve paralel işlem uluslararası tescilin geçerli olduğu ülkelerde de yapılacaktır.

Uluslararası tescilin esas tescile bağımlı olduğu 5 yıllık süre uluslararası tescil tarihinden itibaren başlayacaktır (bkz. Protokol madde 6(2)). Dolayısıyla, süre hesaplanırken dikkate alınacak asıl tarih uluslararası tescil tarihidir ve bunun dışındaki tarihlerin herhangi bir belirleyici rolü bulunmamaktadır.

Uluslararası tescil tarihinden başlayan 5 yıllık bağımlılık süresi bittiği anda itibaren ise, uluslararası tescil esas tescilden bağımsız hale gelmektedir. Dolayısıyla, bağımlılık süresinin sona ermesinin ardından esas tescil bakımından gerçekleşecek ret, iptal, geri çekme, tescil için gerekli işlemleri yerine getirmeme, sınırlandırma, yenilememe, feragat, hükümsüzlük vb. işlemlerin uluslararası tescil bakımından etkisi olmayacaktır. Bu durumun istisnası aşağıda belirtilecek haller olacaktır.  

Menşe ofisin, uluslararası tescilin dayandığı esas tescil hakkında 5 yıllık bağımlılık süresi içerisinde başlamış olan bir işlemi veya davayı (örneğin, hükümsüzlük davası) WIPO Uluslararası Bürosuna bildirmiş olması durumunda, bu prosedür veya dava 5 yıllık sürenin dolmasının ardından sonuçlanmış olsa da, menşe ofisin bu işlemin veya davanın sonucunu WIPO’ya bildirerek uluslararası tescilin kısmen veya tamamen iptalini sağlama yetkisi bulunmaktadır. Belirtildiği üzere, bunun için şart olan husus, esas tescilin markanın kısmen veya tamamen hükmünü yitirmesini sağlayabilecek nitelikte bir işlemin veya davanın başlatılmış olduğunun, 5 yıllık bağımlılık süresi içerisinde WIPO Uluslararası Bürosuna iletilmiş olmasıdır (bkz. Protokol madde 6(3)). Bu yönde ve süresi içerisinde bir bildirimin gönderilmemiş olması halinde, 5 yıllık bağımlılık süresi dolduktan sonra uluslararası markanın esas tescilin akıbeti nedeniyle etkisini kaybetmesi veya iptal edilmesi mümkün olmayacaktır. 5 yıllık bağımlılık süresi henüz dolmamış markalar bakımından ise önceden bu yönde bir işlemin veya davanın başladığını gösterir bir bildirimin gönderilmesi gerekliliği bulunmamaktadır.

Uluslararası tescilin menşe ofisteki esas tescile bağımlılığı, markanın devri veya unvan-nevi değişikliği, lisans gibi marka sahibinin veya kullanım yetkisine sahip kişilerin kimliğiyle ilgili hususları kapsamamaktadır. Bağımlılık süresi içerisinde esas tescilin devredilmesi durumunda, uluslararası tescil için de aynı işlemin yapılması gibi bir zorunluluk bulunmamaktadır ve aynı husus unvan-nevi değişikliği, lisans işlemleri için de geçerlidir.

Bununla birlikte, esas tescilin sahibi ile uluslararası markanın sahibinin farklılaşmış olması, 5 yıllık bağımlılık süresi içerisindeki bağımlılığın mutlak niteliğini ortadan kaldırmamaktadır. Markaların sahibi farklılaşmış olsa da, 5 yıllık süre içerisinde uluslararası tescil esas tescile bağımlıdır ve yazının önceki kısımlarında belirtilen hallerin ortaya çıkması durumunda, uluslararası tescilin iptali gerçekleşecektir.

Menşe ofis, esas tescilin kapsamında yazı içeriğinde belirtilen nitelikte değişikliklerin ortaya çıkması durumunda, bağımlılık ilkesi çerçevesinde WIPO Uluslararası Bürosuna gerekli bildirimi yapmak zorundadır. Ancak, menşe ofisin kesinleşmiş kararları bildirmesi gerekmektedir. Bir diğer deyişle, bağımlılık süresi içerisinde esas tescilin hükümsüz kılınması yönünde bir mahkeme kararı alınmış olsa da, eğer bu karar kesinleşmiş nitelikte değilse, Ofis karar kesinleşinceye kadar bu kararı WIPO Uluslararası Bürosuna bildirmekle yükümlü değildir. Aynı husus, uluslararası tescilin menşe ofis tarafından incelenen bir esas başvuruya dayanması halinde de geçerlidir. Bu tip durumlarda, WIPO’ya bildirim için esas başvurunun reddedilmesine ilişkin kararın kesinleşmesinin beklenmesi (Türkiye bakımından Türk Patent ve Marka Kurumu YİDK kararı ve bu karara karşı dava açılmışsa o davaya ilişkin kesinleşmiş mahkeme kararı) gerekmektedir.

Menşe ofisin, Protokol madde 6(4)’te ve Yönetmelikte belirtilen şekli şartlara ve içeriğe uygun talebi göndermesi halinde WIPO Uluslararası Bürosu gerekli kaydı uluslararası sicilde gerçekleştirecek, uluslararası markayı tamamen veya kısmen iptal edecek ve bu yöndeki bildirimi aynı işlemi yapmaları amacıyla uluslararası tescil kapsamında bulunan ulusal ofislere gönderecektir. WIPO Uluslararası Bürosunun iptal işlemini yapması için menşe ülkedeki işleme esas kararı incelemesine veya yorumlamasına ihtiyaç bulunmamaktadır (ki bu kararların WIPO’ya gönderilmesi de gerekli değildir), menşe ofisin şekli şartlara uygun bildirimi yapması yeterlidir.

DÖNÜŞTÜRME (TRANSFORMATION) İŞLEMİ

Menşe ofisteki esas tescile bağımlılık ilkesi çerçevesinde uluslararası markası kısmen veya tamamen iptal edilen marka sahiplerine Protokol kapsamında tanınmış telafi yöntemi ise dönüştürme (transformation) işlemidir. Dönüştürme işlemi en kısa haliyle; iptal edilen bir uluslararası markayı, uluslararası markanın başvuru tarihini koruyacak ve tüm işlemleri ilgili ülkenin ulusal mevzuatına göre yapılacak ulusal bir marka başvurusuna dönüştürmek olarak tanımlanabilir.

Bağımlılık ilkesi, Madrid Protokolünün kilit ilkelerinden birisi olmakla birlikte, uluslararası markanın seçilen ülkelerdeki akıbetinin menşe ülkedeki ret veya hükümsüzlük gerekçelerine veya üçüncü kişilerce başlatılan işlemlere sıkıca bağlanması nedeniyle eleştirilmektedir. Bu eleştirilerin sonucu olarak bağımlılık ilkesinin akıbetini Protokol tarafı ülkelerin ilke hakkında gelecekte benimseyecekleri tutum gösterecektir.

Madrid Protokolü kapsamında düzenlenmiş “dönüştürme (transformation)” işlemi, uluslararası tescilin, menşe ofisteki esas tescile 5 yıl süreyle bağımlılığından ortaya çıkabilecek problemlerin telafi edilebilmesi amacına yönelik bir işlemdir.

Dönüştürme işlemi, Protokolün beşinci mükerrer 9. maddesi (Article 9quinquies) kapsamında düzenlenmiştir.  Madde, bir uluslararası tescilin ulusal veya bölgesel başvurulara dönüştürülmesi başlığını taşımaktadır. Başlıkta bölgesel teriminin kullanılmasının nedeni, Protokol tarafı ülkelerin bazıları adına tescil işlemi yapan bölgesel tescil ofislerinin (Benelüks Marka Ofisi, EUIPO vd.) varlığı ve bunların yaptıkları tescil işlemlerinin bölgesel tescil olarak adlandırılmasıdır. Bununla birlikte, yazı boyunca ifadeleri gereğinden fazla uzun tutmamak için, ulusal veya bölgesel başvuruya dönüştürme ifadesi yerine, sadece ulusal başvuruya dönüştürme terimi kullanılacaktır.

Uluslararası tescilin ulusal başvuruya dönüştürülmesi için ilk şart, bir uluslararası tescilin, menşe ofisin talebi üzerine Protokol madde 6(4) çerçevesinde, kapsadığı malların ve/veya hizmetlerin tamamı veya bir kısmı bakımından iptal edilmesidir.

Uluslararası tescilin, madde 6(4)’te sayılan hallerde menşe ofisin talebi üzerine iptal edilmesi durumu dışında kalan iptal (veya aynı sonucu doğuran diğer işlemler) hallerinde, dönüştürme işleminin yapılması mümkün değildir. Bir diğer deyişle, dönüştürme işleminin, bağımlılık süresi içerisinde menşe ofis tarafından Uluslararası Büroya bildirilen ve iptal sonucunu ortaya çıkaran işlemler bakımından yapılması mümkündür. Uluslararası tescilin, tescil sahibinin talebi üzerine uluslararası sicilden kısmen veya tamamen silinmesinin sonucunda -bu işlem bağımlılık süresi içerisinde gerçekleşse de- ulusal başvuruya dönüştürme işleminin gerçekleştirilmesi mümkün değildir. (bkz. Madrid Protokolü Hakkında WIPO Kılavuzu Paragraf 817: “Transformation is not available where the holder has voluntarily canceled the international registration.”) Buna göre, bir uluslararası tescil sahibinin, markasını kendi talebiyle iptal (cancellation), sınırlandırma (limitation), vb. işlemler çerçevesinde, uluslararası sicilde, bazı ülkeler için tamamen veya kısmen iptal edip veya sınırlandırıp, sonradan bu mallar veya hizmetler bakımından aynı ülkeler için dönüştürme talebinde bulunması mümkün olmayacaktır.

Bir uluslararası tescil, menşe ofisin talebi üzerine Protokol madde 6(4) çerçevesinde, kapsadığı malların ve/veya hizmetlerin tamamı veya bir kısmı bakımından iptal edildikten sonra, uluslararası tescil sahibinin markasını ulusal markaya dönüştürmesi imkanı ortaya çıkmaktadır. Bu ön koşulun yerine gelmesi halinde, dönüştürme işleminin aşağıdaki maddeler çerçevesinde yapılması mümkündür:

1- Uluslararası sicilde gerçekleşmiş iptal işlemi tarihinden itibaren başlayacak üç ay içerisinde, uluslararası tescilin sahibi, aynı markanın tescili için ilgili ulusal ofise bir marka tescil başvurusu yapmalıdır.

2- Belirtilen marka tescil başvurusu doğrudan ulusal ofise yapılmalı ve ulusal ofisin doğrudan kendisine yapılan başvurular için öngördüğü şartlar gözetilmelidir. Bir diğer deyişle Madrid Protokolü ve Uluslararası Büronun aracılığı ortadan kalkmıştır. Ulusal ofis yurtdışından yapılan başvurular için vekil zorunluluğu öngörmüşse, başvuru vekil aracılığıyla yapılmalı ve ulusal başvuru ücretleri ödenmelidir. (Bununla birlikte, ulusal ofislerin kendi mevzuatları dahilinde, dönüştürme işlemine konu ulusal başvurulara ilişkin özel şekli başvuru şartları uygulayabileceği de belirtilmelidir. Örneğin, bu başvuru için halihazırda uluslararası başvuru ücreti ödenmiş olduğundan, daha düşük ücret, vb.)

3- Ulusal başvuruda yer alan marka dönüştürme işlemine konu uluslararası markayla aynı olmalıdır).

4- İptal edilen uluslararası markanın sahibi ile dönüştürme talebine konu ulusal başvurunun sahibi aynı olmalıdır.

5- Dönüştürme talebine konu ulusal başvurunun kapsadığı mallar ve/veya hizmetler iptal edilen uluslararası markanın (ilgili ülke bakımından geçerli mal / hizmet listesi) kapsamında yer almalıdır. Mal / hizmet listelerinin aynı olması şart değildir, uluslararası tescil kapsamındaki malların / hizmetlerin, ulusal başvuru kapsamındaki malları / hizmetleri kapsaması yeterlidir.

Yukarıda sayılan şartların herhangi birisinin yerine getirilmemesi halinde dönüştürme talebi kabul edilmeyecektir.

Belirtilen şartları yerine getiren bir ulusal başvurunun yapılması durumunda ise, ulusal ofis, başvuruyu, uluslararası tescil tarihinde yapılmış bir başvuru olarak kaydetmek yükümlülüğündedir. Eğer uluslararası tescil, ilgili ülkeye sonraki belirleme (subsequent designation) işlemi çerçevesinde sonradan yönlendirilmiş bir marka niteliğindeyse, uluslararası tescil tarihinin yerini, sonraki belirleme tarihi alacaktır. Uluslararası tescilin rüçhan hakkı mevcutsa, bu hak dönüştürme işleminin konusu ulusal başvuru bakımından da kaydedilecektir.

Kabul edilen dönüştürme talepleri bakımından, başvuru sahiplerinin sağladığı tek fayda, dönüştürme işlemine konu ulusal başvurunun, uluslararası tescilin tarihinden (veya sonraki belirleme tarihinden) yararlanmasıdır. Onun dışında izlenecek tüm prosedür, ulusal ofise yapılan yeni bir başvurunun kaydına ve incelenmesine ilişkin tüm şekli ve esasa ilişkin şartlarla aynı olacaktır. Başvuruya ilişkin yazışmaların tamamı ilgili ulusal mevzuatın öngördüğü biçimde başvuru sahibi veya vekiliyle yapılacak ve Uluslararası Büronun aracılığı tamamen ortadan kalkacaktır; ayrıca uluslararası tesciller bakımından geçerli olan 12-18 aylık ret bildirim süresi limitleri dönüştürülmüş ulusal başvurular bakımından geçerli olmayacaktır.

Dönüştürme işlemlerine uygulamada sıklıkla rastlanılmamakla birlikte, bu işlem uluslararası tescilin 5 yıl süreyle menşe ofisteki esas tescile veya başvuruya bağımlılığı hükmünden kaynaklanabilecek hak kayıplarının, başvuru tarihinin korunması anlamında telafisini teşkil etmektedir. Dolayısıyla, dönüştürme işlemini, şekli şartlar bakımından çok sayıda koşul öngörse de, bağımlılık ilkesinin telafisini sağlaması anlamında, Madrid Protokolünün kullanıcı dostu yönlerinden birisi olarak değerlendirmek yerinde olacaktır.

SON SÖZ

Madrid Protokolü’nün kilit taşlarından olan Esas Tescile Bağımlılık İlkesini ve bağımlılık ilkesinden kaynaklanabilecek hak kayıplarının bir ölçüde telafi edilmesi amacını taşıyan Dönüştürme İşlemini detaylarıyla aktardığımız yazının, konuyu ayrıntılarıyla öğrenmek isteyen okuyuculara faydalı olduğunu düşünüyorum.

Yazının sonunda; Bağımlılık İlkesinin Protokol kullanıcısı bazı grupların eleştirisiyle karşılaştığını, esas tescile bağımlılık şartının tamamen kaldırılması veya daha kabul gören haliyle 5 yıllık bağımlılık süresinin 3 yıla indirilmesi yönündeki önerilerin WIPO nezdinde yoğun biçimde tartışıldığını da belirtmek gerekmektedir. Bu tartışmaların içinde bulunduğumuz gün itibarıyla son halinin bu dokümandan görülmesi mümkündür. Bahsettiğimiz eleştirilerin temel nedeni, uluslararası markanın seçilen ülkelerdeki akıbetinin, menşe ülkedeki ret veya hükümsüzlük gerekçelerine veya üçüncü kişilerce başlatılan işlemlere sıkıca bağlanmasıdır. Eleştirilerin sonucu olarak bağımlılık ilkesinin akıbetini, Protokol tarafı ülkelerin WIPO’da yürütülen Madrid Sistemi Çalışma Grubunda benimseyecekleri tutum gösterecektir.

Önder Erol ÜNSAL

Eylül 2023

unsalonderol@gmail.com

NOKTALAMA İŞARETLERİNİN GÜCÜ: MAL ve HİZMET LİSTELERİNİN OLUŞTURULMASI İÇİN EUIPO ve WIPO KILAVUZLARI IŞIĞINDA BİR DEĞERLENDİRME


GENEL AÇIKLAMA

Marka tescil başvurularının mal ve hizmet listelerinin oluşturulmasında başlıca üç aşamanın bulunduğunu söyleyebiliriz:

  • Tescili talep edilecek mal ve hizmetlerin doğru şekilde belirlenmesi.
  • Belirlenen mal ve hizmetlerin ait oldukları Nicé sınıflarının doğru şekilde tespit edilmesi ve bu terimlerin başvuru formunda açık, net terimlerle ifade edilmesi.
  • Başvuru formunda yer verilen mal ve hizmetlerin noktalama işaretleri de dahil olmak dilbilgisel ve anlamsal açılardan doğru biçimde yazılması.

Bu yazının konusunu, mal ve hizmetlerin, noktalama işaretleri de dahil olmak üzere başvuru formuna dilbilgisel ve anlamsal açıdan doğru şekilde yansıtılması olarak tanımladığımız üçüncü aşama oluşturmaktadır.

Türk Patent ve Marka Kurumuna (Kurum) yapılan başvurularda genellikle önemsenmeyen üçüncü aşama hakkında Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO) ve Dünya Fikri Mülkiyet Teşkilatı (WIPO) özel düzenlemeler getirmiş ve bunlara kılavuzlarında yer vermiştir. Dolayısıyla, ele alacağımız konu, yazı boyunca bu kurumların düzenlemeleri esas alınarak okuyuculara aktarılacaktır.

WIPO, Madrid Protokolü kapsamında kendisine iletilen uluslararası marka başvurularını mal ve hizmetlerin sınıflandırmasını da içeren şekli incelemeye tabii tutmaktadır. Bu incelemenin, WIPO’nun Uluslararası Marka Biriminde ne şekilde yapılacağını düzenleyen 25 sayfalık bir inceleme kılavuzu WIPO internet sayfasında görülebilir. Bu bağlantıdan erişebilecek kılavuzun 20 ila 25. sayfaları, markanın kapsadığı mal ve hizmet listelerinin biçimlendirilmesine ilişkindir ve noktalama işaretlerinin, kısaltmaların, büyük/küçük harflerin doğru kullanım biçimi başta olmak üzere çok sayıda açıklamayı, örneklerle birlikte içermektedir.

EUIPO’nun bu bağlantıdan görülebilecek, marka inceleme kılavuzunda da, mal ve hizmet listesinin oluşturulması başlığında (sayfa 273 ve devamı) detaylı açıklamalar yer almaktadır ve yer verilen bilgilerin bir bölümünü noktalama işaretlerinin ve kısaltmaların kullanımı konuları oluşturmaktadır.

Her iki kılavuzu da esas alarak, yazının bağlamında en önemli konu olarak gördüğümüz, marka başvurularının mal ve hizmet listelerinde noktalama işaretlerinin doğru biçimde kullanımı meselesinden başlamak yerinde olacaktır.

MAL ve HİZMET LİSTELERİNDE NOKTALAMA İŞARETLERİNİN DOĞRU KULLANIMI

Konunun önemini EUIPO kılavuzundan ödünç aldığımız ifadeyle belirtirsek: “Bir mal ve hizmet listesinde noktalama işaretlerinin doğru kullanımı çok önemlidir – hatta kullanılan kelimeler kadar önemlidir.” (The use of correct punctuation is very important in a list of goods and services — almost as important as the words.)  

WIPO ve EUIPO kılavuzlarında yer alan açıklamalar; mal / hizmet listeleri oluşturulurken kullanılan noktalama işaretlerinin, koruma konusunun belirlenmesi de dahil olmak üzere özel öneme sahip olduğunu, işaretlerin yanlış kullanımının tescili talep edilen mal ya da hizmetin yanlış biçimde belirlenmesi veya sınıf numarasının değişmesi sonucuna yol açabileceğini net şekilde göstermektedir.

NOKTALI VİRGÜL ve VİRGÜL İŞARETLERİ

Mal ve hizmet listelerinde en sık karşımıza çıkan iki noktalama işareti, noktalı virgül (;) ve virgüldür (,). Bu iki işaretin kullanım amaçları ve mal ve hizmetlerinin içeriği bakımından işaret ettikleri ayrım da birbirlerinden çok farklıdır.

Noktalı virgül (;) işareti, marka tescil başvurularının mal ve hizmet listelerinde yer alan terimler arasında açık bir ayrım yapma amacına hizmet etmektedir. WIPO kılavuzunda belirtildiği üzere, noktalı virgül işareti, birçok ulusal ofis tarafından geçmişten bu yana aynı sınıf içerisinde yer alan birbirlerinden farklı/bağımsız mal ve hizmetler arasında açık bir ayrım yapmak amacıyla kullanılmaktadır. Virgül işaretinin kullanımının ise bu ayrımı gerçekleştirmesi mümkün değildir.

Virgül (,) işareti; geniş kapsamlı bir ifadenin parçası olan, genellikle o geniş kapsamlı ifadeyi takip eden mal veya hizmetleri birbirinden ayırmak amacıyla kullanılmalıdır.

WIPO kılavuzunda yer alan örneklerden birisini kullanarak, konuyu daha açık hale getirebiliriz. Aşağıdaki örnek, noktalı virgül veya virgül kullanımına göre, mal listesinin kapsamının ve sınıf numarasının/sayısının ne şekilde değişebileceğini göstermektedir:

“Sınıf 1: Gıda takviyelerinin üretiminde kullanılan proteinler; vitaminler.” şeklinde düzenlenmiş bir mal listesinde, “vitaminler” malı, noktalı virgül işaretinin kullanımı suretiyle kendisinden önce gelen “gıda takviyelerinin üretiminde kullanılan proteinler” ifadesinden ayrıştırılmış ve bağımsız bir mal niteliğine büründürülmüştür. Bu bağlamda “vitaminler” malı, sınıflandırmanın 5. sınıfında yer aldığından, uygunsuzluk mektubu yazılacak, “vitaminler” malının 5. sınıfa dahil olduğu belirtilecek ve gerekli hallerde ek sınıf ücreti talep edilecektir.

Oysa, aynı başvurunun mal listesi virgül işareti kullanılarak “Sınıf 1: Gıda takviyelerinin üretiminde kullanılan proteinler, vitaminler.” şeklinde düzenlenmiş olsaydı, vitaminlerin nihai bir ürün olmadığı, gıda takviyelerinin üretiminde kullanım amaçlı maddelerden biri olduğu anlaşılacak ve mal listesinin tamamı sorunsuz biçimde 1. sınıfta sınıflandırılabilecekti.

Bir diğer örneği EUIPO kılavuzundan aktararak, konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayabiliriz:

“Sınıf 9: Tarım makineleri; tekstil makineleri için kullanım amaçlı bilgisayar yazılımları.” şeklinde düzenlenmiş bir mal listesinde “tarım makineleri” noktalı virgül işareti ile ayrıldığı sürece, bu makineler sınıflandırmanın 7. sınıfında yer aldığından, uygunsuzluk mektubu gönderilerek, ilgili malın 7. sınıfta yer aldığı bildirilecek ve gerekli hallerde ek sınıf ücreti talep edilecektir. Oysaki, mal listesi “Sınıf 9: Tarım makineleri, tekstil makineleri için kullanım amaçlı bilgisayar yazılımları.” şeklinde sunulmuş olsaydı, tescili talep edilen ürünün tarım ve tekstil makineleri için bilgisayar yazılımları olduğu anlaşılacak ve başvuru herhangi bir sorun olmadan 9. sınıfta işlem görmeye devam edecekti.

NOKTA İŞARETİ

Nokta (.) işaretinin mal ve hizmetlerinde kullanımına ilişkin ilke, WIPO kılavuzunda aşağıdaki şekilde belirlenmiştir: “Nokta işareti sadece, bir sınıfa ait mal/hizmet listesi bittiğinde, listenin sonunda kullanılacak ve bu yolla o sınıfa ait listenin sona erdiği gösterilecektir.”

İncelediğimiz konu bağlamında, Türkiye’deki problemlerin en önemlilerinden birisi, 35. sınıfta yer alan “Müşterilerin malları elverişli biçimde görüp satın alması için xxx, yyy, zzz mallarının bir araya getirilmesi hizmetleri.” için başvuru yapılması ve kimi durumlarda aynı markalara dayanılarak Madrid Protokolü kapsamında uluslararası marka talep edilmesi halinde ortaya çıkmaktadır.

Maalesef ki, Kurumun elektronik başvuru sistemi, 35. sınıftaki anılan hizmetler için tescil talep edilmesinde seçilecek malları, Tebliğ kapsamında mallara ilişkin ifadeleri ve noktalama işaretlerini aynen kullanarak 35. sınıfın içeriğine aktarmaktadır.  

Bu durumda da, örneğin “Sınıf 35: Müşterilerin malları elverişli biçimde görüp satın alması için Pastacılık ve fırıncılık mamulleri, tatlılar: Ekmek, simit, poğaça, pide, sandviç, katmer, börek, yaş pasta, baklava, kadayıf, şerbetli tatlılar, puding, muhallebi, kazandibi, sütlaç, keşkül. Bal, arı sütü, propolis. Yiyecekler için çeşni/lezzet vericiler, vanilya, baharatlar, domates sosları dahil olmak üzere soslar. Mayalar, kabartma tozları. mallarının bir araya getirilmesi hizmetleri.” şeklinde, orta yerinde nokta işaretleri ve büyük harfler defalarca kullanılmış; görsel olarak çirkin olduğu kadar, gramer bakımından yanlış, anlamsal ve terminolojik olarak da hatalı listelerden on binlercesi marka sicilinde yerini almaktadır.

Elbette ki, bu listeler esas alınarak WIPO nezdinde uluslararası tescil talep edildiğinde, uygunsuzluk mektubu almamak veya gelen uygunsuzluk mektuplarının gereğini yerine getirebilmek için listenin orta yerinde bulunan nokta işaretleri, uluslararası başvuru formu doldurulurken başvuru sahibi vekilince veya Kurumdan gelen uyarı üzerine gene vekil tarafından virgüle dönüştürülmekte, gene listenin orta yerinde duran büyük harfler küçük harflerle değiştirilmektedir. Bu yolla WIPO Uluslararası Sicili kendi görsel ve anlamsal bütünlüğünü ve doğruluğunu korumaya devam etmekte, ancak Türk marka sicilindeki görsel açıdan çirkin içerikte ve tüm gramatik, anlamsal yanlışlıklarda değişiklik olmamaktadır. 35. sınıftan bağımsız olarak aynı durum, aynı sınıf içerisindeki malların birbirleriyle nokta işaretiyle ayrıldığı listeler bakımından da ortaya çıkmakta ve Türkiye’de birbirlerinden nokta işaretiyle ayrılmış mal grupları, WIPO nezdindeki uluslararası markalarda birbirlerinden noktalı virgülle ayrılmış hale dönüştürülmektedir.

BÜYÜK – KÜÇÜK HARF KULLANIMI

WIPO kılavuzuna göre, bir mal ve hizmet listesinde büyük harf, yalnızca bir sınıfın başlangıcındaki ilk harf bakımından kullanılacaktır. Sınıfın içerisindeki diğer mallar, ilk harfleri dahil olmak üzere küçük harfle yazılacaktır. Bu durumun istisnası sadece kısaltmalar, özel isimler ve yer isimleri olacaktır. Eğer bir mal/hizmet listesinde belirtilen haller dışında büyük harfler kullandıysa, WIPO bunların tamamını küçük harflere dönüştürecektir.

Türkiye’ye dönecek olursak, eğer son dönemlerde bir değişiklik olmadıysa, tamamı büyük harflerle yazılı mal / hizmet listeleriyle sıklıkla karşılaşılmaktadır. Bu durum, Kuruma elektronik yolla iletilen başvuruların, başvuru sahibinin düzenlediği haliyle Sicile aktarıldığını, o şekilde ilan edilip korunduğunu ve Kurumun büyük-küçük harf değişikliğini yapmadığını göstermektedir. Bahsedilen görünümün görsel açıdan çirkinliği konusunda kanaatimizce tartışma bulunmamaktadır.

KISALTMALAR

EUIPO ve WIPO kılavuzlarının her ikisi de toplumun geneli tarafından bilindiği kabul edilen kısaltmalara mal ve hizmet listelerinde yer verilebileceğini belirtmektedir. Toplumun genelinin bildiği kabul edilen kısaltmalara; TV, DVD, CD, GPS gibi örnekler verilebilir. Buna karşın, incelemeyi yapan uzman mal / hizmet listesinde kullanılmış herhangi bir kısaltmanın toplumca genel olarak bilinmediği yönünde kanaate ulaşırsa, bu kısaltmanın karşılık geldiği malın açık haline kısaltmanın yanında köşeli parantez işareti içerisinde yer verilmesi zorunludur.

EUIPO kılavuzunda yer alan örneğe göre; “Sınıf 9: EPROM cards” şeklinde bir başvuru alınırsa, bu terimin “Class 9: Erasable programmable read-only memory cards.” veya “Class 9: EPROM [erasable programmable read-only memory] cards.” şeklinde düzeltilmesi ve işlemlerin bu şekilde devam etmesi gerekecektir.

TEKİL – ÇOĞUL YAZIM

WIPO kılavuzu mal ve hizmetlerin tekil veya çoğul yazımı konusunu da kapsamaktadır. Kılavuza göre, mallar çoğunlukla çoğul halleriyle listelerde yer almaktadır ve gramatik olarak doğru olduğu sürece çoğul kullanım yerindedir. Ancak, örneğin İngilizcede esasen tekil olarak kullanılan “water” gibi mallar bakımından tekil kullanım yerinde olacaktır.

Hizmetler bakımından da tescili talep edilen hizmetin adının gramatik kullanım biçimine göre tekil veya çoğul yazım biçimi değişebilecektir. Örneğin: Telecommunications veya Transport kullanımlarının uygun olması, ancak birinde tekil diğerinde çoğul kullanımı gibi.

Türkiye’de hizmetlerinin tamamının sonunda “….. hizmetleri” ifadesi kullanıldığından hizmetler bakımından sorun yaşanmayacağı ortadadır. Mallar bakımından ise genellikle çoğul kullanımına aşina olduğumuz gibi, bunun dilbilgisel açıdan doğru olduğu sürece, daha yerinde olduğu kanaatindeyiz. Kurum listesinde de genellikle malların çoğul halinin kullanımı o nedenle kanaatimizce yerindedir.  

SONUÇ ve TEMENNİ

Yazının başında belirttiğim gibi, marka başvurularında mal ve hizmet listelerinin oluşturulmasındaki en önemli aşamalardan birisi, doğru noktalama işaretlerinin kullanımı suretiyle, listelerin daha doğru ve amaca uygun biçimde oluşturulmasıdır.

Konu hakkındaki EUIPO ve WIPO açıklamalarına da yer vererek ve kimi hallerde Türkiye’deki durumu da aktararak şekillendirdiğim yazının, daha doğru uygulamaların oluşturulması ve daha güzel görünümlü bir marka sicilinin ortaya çıkarılması amaçlarına hizmet etmesini umuyorum.   

Önder Erol ÜNSAL

Eylül 2023

unsalonderol@gmail.com

MADRİD PROTOKOLÜ’NDE ESAS TESCİL İLE ULUSLARARASI MARKANIN AYNI OLMASI ŞARTI NE ŞEKİLDE ESNETİLİYOR? 2022 YILI MADRİD SİSTEMİ KILAVUZU IŞIĞINDA BİR DEĞERLENDİRME


Madrid Protokolü’nün Türkiye’de yürürlüğe girdiği 1 Ocak 1999 tarihinden 4-5 ay kadar önce, o dönemdeki adıyla Türk Patent Enstitüsü’nde konuyla ilgili çalışmaları sürdürecek birkaç kişilik bir ekip kurulmuştu. Henüz bir yıllık hizmeti bile olmayan bir marka uzman yardımcısı olarak ben de bu ekibin üyelerinden birisiydim ve dolayısıyla Madrid Protokolü uygulamalarının Türkiye’de ne şekilde başladığına ve ilgili birimde fiilen 6 yıl çalıştığım süre boyunca ne şekilde sürdüğüne ilişkin detaylı bilgiye sahibim.

Özetleyecek olursam:

İlk günden itibaren yoğun başvuru ve bilgi talebi akışıyla başlayan ve işlem yoğunluğu her geçen gün daha da artan bir uygulamanın sistemini Türkiye’de sınırlı teknik olanaklarla, kısıtlı destekle ve sadece birkaç kişiyle kurabilmek kolay değildi. Gerçek bir sorumluluk duygusu ve devletin/kurumun yüzünü kara çıkartmama idealizmiyle bunu yapabilmeyi başardık ve Türkiye, uzun bir süre boyunca Dünya Fikri Mülkiyet Teşkilatı (WIPO) tarafından Madrid Protokolü’nün uygulayıcıları arasında örnek ofis olarak gösterildi. Bunu birlikte başardığımız çalışma arkadaşlarımla o günler hakkında konuştuğumuzda yüzümüzde halen bir gülümseme beliriyor. Kim bilir belki bir gün, o döneme ilişkin hatıralarımızı çoğu zaman gülerek ve kimi zaman da bazı konularda karşılaştığımız bariyerleri de anlatarak paylaşacağımız bir kanal oluştururuz.


1999 yılından bu yana geçen süre boyunca Madrid Protokolü metninde bazı değişiklikler oldu, Protokol’ün yönetmeliği önemli revizyonlar geçirdi ve tüm bunlara ilaveten WIPO ofislere ve kullanıcılara yönelik uygulama rehberinin kapsamını iyice genişletti.

Son güncellemesi 2022 yılında yapılan Madrid Sistemi Hakkında Kılavuz (Guide to the Madrid System) yaklaşık 250 sayfadan oluşan ve kullanıcılara ve ulusal ofis çalışanlarına Madrid Sistemi hakkında en detaylı bilgileri vermeye amaçlayan bir metindir. Kılavuzun 2021 yılı metni yaklaşık 140 sayfadan oluşuyorken, 2022 yılı metninin yaklaşık 250 sayfadan oluşması, kılavuzda ne tip değişiklikler/eklemeler yapıldığı hususunda -konuyu iyi bildiğini düşünenler dahil olmak üzere- tüm sistem kullanıcıların kılavuzu dikkatli şekilde yeniden gözden geçirmesini gerektirmektedir.

Konuyu iyi bildiğini düşünenler dahil tüm sistem kullanıcıları tabiri, elbette ki kendimin de kılavuzu yeniden gözden geçirmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Kılavuza kabaca göz atarken dikkatimi çeken önemli hususlardan birisi yeni kılavuzda, uluslararası başvurusu yapılacak markayla, o markanın menşe ofiste dayandığı esas tescil/başvurudaki marka arasındaki “aynılık” kriterine yönelik yeni WIPO yorumu oldu.

Madrid Protokolü kanalıyla, menşe ofiste tescilli veya başvuru halinde bulunan bir markaya dayanarak uluslararası marka tescili edebilmek için, uluslararası başvuruya konu markayla, menşe ofiste tescilli/başvuru halinde bulunan marka (esas tescil/başvuru) arasında belirli açılardan aynılık bulunmalıdır:

  1. Esas tescil/başvurunun sahibi ile uluslararası marka talebinin sahibi aynı olmalıdır.
  2. Esas tescil/başvuru ile uluslararası marka talebine konu marka aynı olmalıdır.     
  3. Uluslararası marka talebine konu mal/hizmetler, esas tescil/başvurunun kapsadığı malların/hizmetlerin kapsamında bulunmalıdır. Bir diğer deyişle, uluslararası marka talebinin kapsadığı mal/hizmetler, esas tescil/başvurunun kapsadığı mallardan/hizmetlerden daha dar olabilir, ama daha geniş olamaz.

Bu şartlardan ikincisi olan, esas tescil/başvuru ile uluslararası tescil talebine konu markanın aynı olması şartı, aslında şartların en basiti ve en kolaylıkla açıklanmakta olanıydı; çünkü iki markanın birbiriyle aynı olması, bunların yazım biçimi, font, renk gibi her tür görsel özellik bakımından aynı olması olarak açıklanıyordu.

Aynılık şartı, WIPO’nun 2021 yılı Madrid Sistemi Kılavuzunda ek bir açıklama yapılmaksızın, markaların aynı (identical) olması gerektiği şeklinde açıklanmıştı:


2022 yılı Madrid Sistemi Kılavuzunda ise WIPO esas tescil/başvuru ile uluslararası marka talebine konu marka arasındaki aynılık şartını esnetecek tavsiyelerde bulunmuştur.

Detaylara geçmeden önce, öncelikle “aynı olmalıdır” anlamına gelen “must be identical to” ifadesinin terk edildiği ve bunun yerine, 2022 yılı kılavuzunun 61. sayfasında “uyumlu olmalıdır/örtüşmelidir” anlamlarına gelen “must correspond to” ifadesinin tercih edildiği belirtilmelidir.


2022 yılı Madrid Sistemi Kılavuzunun 180-181. sayfalarında konu hakkında daha detaylı açıklama ve tavsiyelerle karşılaşılmaktadır. 

Kılavuzda WIPO, ilk olarak “uyumlu olma/örtüşme” anlamlarına gelen “correspondence” kelimesinin içini doldurmakta ve uyumlu olma/örtüşmenin gerçekleşip gerçekleşmediğine menşe ofislerin karar vereceğini belirtmektedir. Bu haliyle, Kılavuzda bu konu hakkında yer alan açıklama ve yorumlar, WIPO’nun değerlendirmeleridir, ancak karar verme yetkisi menşe ofislerde olacaktır.


Kılavuzun yukarıda yer verilen 929. paragrafında; uluslararası tescil talebine konu marka ile esas tescil/başvurunun uyumlu olup olmadığı/örtüşüp örtüşmediği değerlendirilirken Ofislerin daha esnek bir tavır benimseyebileceği belirtilmiştir. Kılavuza göre, menşe ofisler, esas tescil/başvuru ile uluslararası tescil talebine konu markayı karşılaştırırken markaları büyüteç altına koyup birebir karşılaştırma yapmak zorunluluğunda değillerdir. Uluslararası tescil talebine konu markanın görselinin, ulusal sicilde kayıtlı markadan daha net/temiz bir kopya olması veya markaların bütünsel izlenimi aynıyken minör farklılıklar içermesi gibi hallerde menşe ofisler daha esnek bir yaklaşım takip ederek, uyumlu olma halinin gerçekleştiğini kabul edebileceklerdir.  

Kılavuzda WIPO, ofislerin uyumluluk şartının aşağıdaki hallerde gerçekleştiğini kabul edebileceklerini belirtmiştir:


Bu durumda, 2022 yılı Madrid Sistemi Kılavuzunda yer alan yoruma göre menşe ofisler, esas tescil/başvuru ile uluslararası tescil talebine konu markanın kelime unsurları veya içerdikleri şekiller aynı iken; markaların yaygın kullanılan yazım fontları, koyu karakterlerle yazım, harfler arasındaki boşluk, büyük-küçük harfle yazım, karakterlerin yazım ölçüsü, ® işaretinin kullanımı, daha net-açık görsel kullanımı açılarından farklılık göstermesi gibi halleri minör farklılık olarak kabul edilebileceklerdir. Minör farklılıklar, WIPO’nun değerlendirmesine göre, esas tescil/başvuru ile uluslararası tescil talebine konu markanın uyumlu olması/örtüşmesi halini ortadan kaldırmayacağından, bu tip farklılıkları içeren görseller kullanılarak, ilgili esas tescil veya başvuruya dayanılarak uluslararası marka tescil talebi yapılabilecektir.

Yukarıda da belirttiğimiz üzere, WIPO kılavuzda bu hususu değerlendirme yetkisinin menşe ofislerde olduğunun altını çizmiştir, dolayısıyla hangi hallerin, ne dereceye kadar uyumlu olma/örtüşme şartını sağladığının sınırlarını ilgili menşe ofisler çizecektir. Bu noktada da, Türkiye açısından değerlendirmenin Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından yapılacağını belirtmek gerekmektedir.

Okuyucular bu konunun neden önemli olduğunu merak ediyor olabilirler. Çok basit birkaç örnekle merakı gidebiliriz:

Örneğin, Kurum sicilinde 1985 yılına ait halen geçerli bir markanız mevcut ve ona dayanarak Madrid Protokolü yoluyla yurtdışında marka tescili talep edeceksiniz. 1985 yılında marka başvurunuzu yaparken o dönemin baskı kalitesi nedeniyle yeteri derecede net olmayan bir görsel sicilde tescil edilmiş durumda veya geçmişte küçük harflerle tescil ettirdiğiniz bir markayı artık büyük harflerle kullanıyorsunuz ve markayı yurtdışında da öyle tescil ettirmek istiyorsunuz veya geçmiş tescilinizde yer alan ® işaretine yurtdışı tescilinizde yer vermek istemiyorsunuz.

Bu gibi hallerde, esas tescil/başvuru ile uluslararası tescil talebine konu markanın aynı olması şartı, tavizsiz – en sert haliyle uygulandığında, menşe ofisin size vereceği yanıt, markalar aynı değil, Türkiye’de yeni bir başvuru yapın ve ardından ona dayanarak Madrid Protokolü kapsamında uluslararası tescil talep edin yönünde olacaktır. Bu durumda, değişen şartlar ve uygulamalar nedeniyle olası yeni itirazlar, olası yeni ret nedenleri ile karşılaşılması hali ortaya çıkabilecektir ve her durumda menşe ofisteki tescili elde etmek neredeyse bir yıl sürecektir. Bu tip durumlar ise marka sahiplerinin menfaatlerine aykırı bürokratik zorlamalar niteliğine bürünebilecektir.

WIPO, tam da bu nedenlerle, esas tescil/başvuru ile uluslararası tescil talebine konu markanın birebir aynı olması zorunluluğu yerine, markaların uyumlu olması/örtüşmesi terminolojisini getirmiş ve menşe ofislerin uyumlu/olma örtüşme halini esnek biçimde değerlendirebileceği bilgisini 2022 yılı Madrid Sistemi Kılavuzunda vermiştir. Hal böyleyken, Türkiye’de yorumun ne şekilde yapılacağını da gelecek günler bizlere gösterecektir.

Önder Erol ÜNSAL

Ağustos 2023

unsalonderol@gmail.com

MARKA VEKİLLİĞİ SINAVI SORULARININ KONU DAĞILIMINA İLİŞKİN BİR TASNİF DENEMESİ – 2017, 2019,2021 YILLARI SINAV SORULARI ÖZELİNDE –


2023 yılının son çeyreğinde yapılması beklenen Marka ve Patent Vekilliği Sınavı için hazırlıklar ve eğitimler, bu yılın ilkbahar aylarından itibaren başlamıştır. Bu yıl yapılacak sınava katılımın geçen yıllardan çok daha yüksek olması sürpriz olmayacaktır.

Gelecek günlerde katılacağım bir etkinlik için hazırlık yaparken Marka ve Patent Vekilliği Sınavlarında çıkmış çoktan seçmeli soruların, ana konu başlıklarına dağılımını hazırlamak fikri kafamda belirdi. Sınavlara hazırlık için çok sayıda eğitim, kitap, kurs mevcut olsa da, şu ana kadar soruların -kabaca da olsa- tasnifine dair bir çalışmayla karşılaşmamış olmam fikir hakkındaki hevesimi artırdı.

Patent konusu uzmanlık alanımda bulunmadığı için, benzer bir çalışmayı patent konusunda yapmayı başka kişilere bırakarak, marka konusunda kaba tasnifimi okuyucularla paylaşmak istiyorum.


Tasnifin kapsamı, Sınai Mülkiyet Kanunu’nun (SMK) yürürlüğe girişinden sonra yapılan 2017, 2019, 2021 yılları Marka Vekilliği Genel Yeterlik Sınavlarıyla sınırlıdır. Dolayısıyla, SMK öncesi dönem sınavlarında sorulmuş sorular tasnifte yer almayacaktır. Tasnife ilişkin bir diğer sınırlama, bu yıl sınavın tekrar çoktan seçmeli sorulardan oluşacak tek aşamaya indirilmesi nedeniyle, geçmiş üç sınavın ilk aşamasını oluşturan çoktan seçmeli soruların esas alınmış olmasıdır. Son sınırlama ise, tasnifin yalnızca marka sorularına yönelik olması, Marka Vekilliği sınavına girecek adayların çözmekle yükümlü olduğu tasarım, coğrafi işaret ve genel hukuk bilgisi sorularına yönelik başlık bazlı bir tasnif yapılmamış olmasıdır.


12 Mayıs 2023 tarihinde değiştirilen “PATENT VEKİLLİĞİ VE MARKA VEKİLLİĞİ SINAV, SİCİL VE DİSİPLİN YÖNETMELİĞİ”nin “Sınav şekli, konuları ve değerlendirilmesi” başlıklı dokuzuncu maddesine göre:

“MADDE 9 – (1) (Değişik:RG-12/5/2023-32188) Sınav çoktan seçmeli test olarak yapılır.

(2) Sınav, aşağıda belirtilen konuları ve ağırlık puanlarını içerir:

a) Sınai mülkiyet ile ilgili ulusal ve uluslararası mevzuat ve uygulamaların sınav içindeki ağırlığı %80’dir.

b) Medeni Hukukun başlangıç hükümleri ve kişiler hukuku hükümlerinden, Borçlar Hukukunun vekâlet sözleşmesi hükümlerinden, Ticari İşletme Hukukunun tacir, ticaret sicili, ticaret unvanı ve işletme adı, haksız rekabet hükümlerinden oluşan soruların sınav içindeki ağırlığı %20’dir.

(3) Sınav, yüz tam puan üzerinden değerlendirilir ve en az yetmiş puan alan aday sınavda başarılı kabul edilir.”

Sadece Marka Vekilliği sınavına girecek adaylar esas alınacak olursa, bu adaylar geçtiğimiz üç sınavda, yani 2017, 2019,2021 yılı sınavlarında, toplam 60 soru çözmekle yükümlü olmuşlardır. Bu soruların %80’ini (yani 48 soruyu), yukarıda (a) bendinde belirtilen “Sınai mülkiyet ile ilgili ulusal ve uluslararası mevzuat ve uygulamalarla ilgili sorular”; %20’sini (yani 12 soruyu) ise kısaca Genel Hukuk soruları olarak kategorize edeceğimiz, yukarıda (b) bendinde belirtilen “Medeni Hukukun başlangıç hükümleri ve kişiler hukuku hükümlerinden, Borçlar Hukukunun vekâlet sözleşmesi hükümlerinden, Ticari İşletme Hukukunun tacir, ticaret sicili, ticaret unvanı ve işletme adı, haksız rekabet hükümlerinden oluşan sorular” teşkil etmiştir.

Yönetmelik’te soru sayısına ilişkin bir düzenleme/sınırlama yer almadığından, gelecek sınavlarda soru sayısının değişmesi olasılığı her zaman mevcuttur.


İlk olarak hem Patent Vekilliği sınavı hem de Marka Vekilliği sınavı adaylarının ortak olarak çözmekle yükümlü olduğu Tasarım, Genel Hukuk ve Vekillik Yönetmeliği-Genel Sınai Mülkiyet sorularına bakacak olursak; 2017, 2019 ve 2021 yılı sınavlarının tümünde Tasarım konusundan 6 soru, Genel Hukuk konularından ise 12 soru çıkmıştır. Buna ilaveten, Vekillik Disiplin-Sicil konuları ile olarak 2017, 2019 yıllarında 1, 2021 yılında 2 soru sorulmuştur. Genel Sınai Mülkiyet olarak adlandırabileceğimiz konuda 2017, 2019 yıllarında 1 soru sorulmuşken, 2021 yılı sınavında bu konudan soruya yer verilmemiştir.

Marka Vekilliği sınavına girecek adayların karşılaşacağı Coğrafi İşaret konulu soruların sayısı da 2017, 2019, 2021 sınavlarında değişmemiş ve Coğrafi İşaret konusunda her üç sınavda da 5 soru sorulmuştur.

Bu noktada Marka sorularına gelmeden, şu ana dek bahsettiğimiz konulardaki toplam soru sayısının 2017, 2019, 2021 sınavlarında 25 olduğunu, toplam soru sayısından bu sayı çıkartıldığında, marka konusunda her üç sınavda da 35 soru sorulduğunu belirtmek yerinde olacaktır.


Yazının devamında 2017, 2019, 2021 sınavlarında marka konusunda sorulmuş 35 sorunun ana başlıklara tasnifi yapılacaktır.

Soruları detaylıca inceledikten sonra, tasnifi aşağıdaki ana başlıklara göre yapmanın yerinde olacağı kanaatine vardım:

Ana Başlık A- Marka tanımı, Garanti Markaları, Ortak Markalar

Ana Başlık B- Muvafakatname

Ana Başlık C- Başvuru şartları, Şekli İnceleme, Sınıflandırma, Başvuru tarihinin belirlenmesi, Rüçhan, Başvuruya ilişkin eksiklikler gibi esasa dair incelemeye dek geçen süreç

Ana Başlık D- Başvuru / Tescil sonrası işlemler, Devir, Yenileme, Düzeltme, Değişiklikler, Bölünme ve bunlar gibi diğer işlemler

Ana Başlık E- Mutlak Ret Nedenleri, Kullanım sonucu kazanılmış ayırt edicilik

Ana Başlık F- Nispi Ret Nedenleri, Kullanımın ispatı, Markanın kullanımı

Ana Başlık G- Yayıma itiraz, Karara itiraz, Üçüncü kişi görüşleri, YİDK işlemleri, İtirazın geri çekilmesi, Uzlaşma gibi konulardaki prosedürler, şartlar, süreler

Ana Başlık H- Markanın Hükümsüzlüğü, Markanın İptali, Marka Hakkına Tecavüz, Marka hakkının sona ermesi halleri, bunlara ilişkin prosedürler, şartlar

Ana Başlık I- Madrid Protokolü kapsamında uluslararası marka tescili, bu konudaki Kurum ve WIPO işlemleri, şartlar, prosedürler

Ana başlıklar bu şekilde belirlenmekle birlikte, her 3 sınavdaki bazı sorularda birden fazla konunun birlikte değerlendirilmesi suretiyle doğru yanıtın tespit edilebildiği görülmüştür. Bu durum, bazı sorularda karşılaştığımız karmaşık-uzun dil ve anlatım da göz önüne alındığında net bir tasnifi imkansız hale getirmektedir. Bu nedenle, aynı anda birden fazla ana başlık kapsamına giren hususların değerlendirileceği sorular, ana tema belirlenerek tek bir ana başlık kapsamına sokulmuştur.

Belirtilen değerlendirmeler çerçevesinde 2017, 2019, 2021 yılları Marka Vekilliği sınavı Marka Soruları için yapılan kaba tasnif aşağıda yer almaktadır:


Tasnif yorumlanacak olursa; belirlenen ana başlıklar esas alındığında, son üç sınavda ilgili ana başlıklar kapsamına giren soru sayıları genel olarak denge göstermekte ve büyük bir sapma görülmemektedir.

Önemle belirtmek gerekir ki, Kurum 2023 yılı sorularını hazırlarken farklı bir dağılımı esas alarak, soru sayılarını belirli konularda artırabilir ya da azaltabilir. Dolayısıyla, yaptığımız tasnif sadece geçmiş üç sınava ilişkin bir gözlem olarak değerlendirilmeli ve gelecek sınav(lar) için kesin bir gösterge olarak yorumlanmamalıdır.

Önder Erol ÜNSAL

Temmuz 2023

unsalonderol@gmail.com

Masum Beyaz Tavşan, Yaramaz Beyaz Tavşana Karşı: EUIPO Temyiz Kurulu Tavşan Şekillerinin Benzerliği ve Tanınmış Markanın İtibarına Zarar Verilmesi Hususlarını Değerlendirdi


Çizgi karakterler biçiminde betimlenmiş iki beyaz tavşan şeklinin benzerliği ve tanınmış markanın itibarına zarar verilmesi iddiaları çerçevesinde verilmiş bir Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO) Temyiz Kurulu kararı bu yazının konusunu oluşturmaktadır.

Kararın konusu markalara, iddialara ve Temyiz Kurulu değerlendirmesine geçmeden önce EUIPO önündeki ihtilafı; çocuklar için ürünleri içeren masum bir beyaz tavşanla, yetişkinler için cinsel ürünleri içeren yaramaz bir beyaz tavşanın mücadelesi olarak da özetleyebileceğimizin altını çiziyoruz. Bu nedenle de öncelikle beyaz tavşan sembolünü kısaca irdelemek, sembolün anlamını Alice öncesi ve sonrası olarak ikiye ayırmak istiyoruz. Alice kim mi? Elbette Alice Harikalar Diyarı’ndaki Alice!    


Beyaz tavşanlar, birçok farklı kültürde tarihsel olarak masumiyeti, saflığı, doğurganlığı, üretkenlik ve yeni başlangıçları simgeler. Folklor ve çoğu çocuk hikayesinde karşımıza sempatik karakterler olarak çıkar. Birçok din ve farklı mitolojilerde de -beyaz olsun olmasın- tavşanlar, şans, yeniden doğum, üretkenlik, şefkat, tevazu, kuvvetli sezgi, nezaket, doğurganlık sembolleri olarak karşımızda belirir. Bu konularda kolaylıkla erişilebilir birçok internet kaynağı bulunduğundan ayrıca kaynak belirtmiyorum; Google’da “rabbit symbolism” yazıp terimi aratın yeter. Gerçi tavşanların bazı yaramaz ve şımarık halleri de, eskiden bu yana karşımıza çıkar; “Tavşan ve Kaplumbağa” hikayesinde olduğu gibi. Sonuç olarak, tavşanların, özellikle de beyaz tavşanların, birçok kültürde geçmişten bu yana masumiyet, saflık başta olmak üzere, olumlu sembolik anlamlar taşıdığı açıktır.

Lewis Carroll’un 1865 tarihli ünlü Alice Harikalar Diyarı’nda romanından başlayarak ise, beyaz tavşanlar yeni simgesel anlamlar kazanmış ve bu anlamlar popüler kültürde de geniş karşılık bulmuştur.


Romanın başını hatırlayalım; Alice bir beyaz tavşanı takip eder, devamında bir tavşan deliğine düşer ve bu yolla Harikalar Dünyası’na ulaşarak bambaşka bir dünyadaki maceralarına atılır. Alice’in beyaz tavşanı takip ederek Harikalar Diyarı’na ulaşmasıyla birlikte, beyaz tavşanın simgeledikleri arasına maceraya atılış, bilinmeyi keşfetme arzusu, hayallerin peşinden koşma da eklenir.


Klasik mertebesinde olan Alice Harikalar Diyarı’nın beyaz tavşanı, sonradan birçok esere de ilham teşkil etmiş ve/veya onlarda referans olarak kullanılmıştır. Çok sevdiğim iki referansı anmakla yetineceğim:

1999 tarihinde ilki çekilen Matrix üçlemesinin ilk filminde, “Beyaz tavşanı takip et (Follow the white rabbit)” mesajını aniden bilgisayarının ekranında gören Neo, hemen sonrasında evinin kapısında, omuzunda beyaz tavşan dövmesi olan bir kadınla karşılaşır. Beyaz tavşan dövmesini görmesinin ardından kadın ve arkadaşlarının teklifini kabul eden Neo, onları takip ederek bir bara gider ve barda onu bekleyen Trinity ile tanışır. Filmin devamında Morpheus, Neo’ya “Mavi hap mı kırmızı hap mı?” sorusunu sorar ve “Kırmızı hapı alırsan harikalar diyarında kalırsın ve sana tavşan deliğinin ne kadar derine gittiğini gösteririm.” der. Yani Neo’nun Matrix evrenindeki maceraları güçlü beyaz tavşan ve Alice Harikalar Diyarı’nda göndermeleriyle başlar.




Jefferson Airplane grubunun Rock müziğin kilometre taşlarından birisini teşkil eden efsanevi White Rabbit şarkısı da sadece ismiyle değil, sözleriyle de Alice’in takip ettiği beyaz tavşana güçlü göndermeler içerir. “… And if you go chasing rabbits / And you know you’re going to fall / Tell ’em a hookah smoking caterpillar / Has given you the call / He called Alice / When she was just small…” (Şarkının sözlerinin diğer göndermeleri konusunda sessiz kalıyorum.)


Dayanamadım, sevdiğim şarkılardan son bir referans daha!

Gwen Stefani’nin “What you waiting for?” şarkısının videosunda maceralar, bir oyuncak beyaz tavşandan gelen Tik Tak’larla başlar ve Gwen Stefani video boyunca Alice Harikalar Diyarı’ndaki farklı karakterlerin görünümlerine bürünür.


Hatırlayanlar bir daha, bilmeyenler ise ilk kez izleyebilir.



Buraya dek beyaz tavşanın önceleri saflık, masumiyet simgesi olmasından başlayan ve Alice Harikalar Diyarı’nda romanından sonra -en azından bazılarımız için- farklılaşan simgesel karşılıklarını örneklendirmeye çalıştık. Bu yazı kapsamında aktaracağımız EUIPO Temyiz Kurulu kararı da, gene beyaz tavşanlar üzerine kurulu, iki ayrı beyaz tavşan şeklinin benzerlikleri ekseninden ilerliyor ve de ayrıca, tavşanlardan birisinin çocuklara hitap eden saflık, masumiyetle özdeşleşmiş bir çizgi karakter olmasından hareket ederek, yetişkinler için cinsel amaçlı uyarıcı aletler için tescili talep edilen diğer yaramaz tavşanın, önceki markanın itibarına zarar verip vermeyeceğini irdeliyor.

İhtilafın konusu tavşan karakterlerini aşağıda bir arada görebilirsiniz.

Tavşanlardan solda yer alanı reddedilmesi talep edilen başvurudur. Başvuru, markanın 10. sınıfa dahil “Esasen yetişkinler için cinsel amaçlı tahrik aletlerinden oluşan, cinsel amaçlı tahrik setleri” ve 25. sınıfa dahil “Giysiler, yani tişörtler, iç çamaşırları ve şapkalar” için tescili talebiyle yapılmıştır.

Başvurunun ilanına karşı tavşanlardan sağda yer alanın sahibince itiraz edilmiştir. İtirazın gerekçesi EUIPO nezdinde tescilli aşağıdaki marka başta olmak üzere, bu markanın farklı varyasyonlarıyla karıştırılma ihtimali ve tanınmışlıktır.

İtiraz gerekçesi marka, Hollanda vatandaşı “Dick Bruma” tarafından 1955 yılında yaratılan ve dünya genelinde üne kavuşmuş “Miffy” isimli bir çizgi karakterin kafasının görünümüdür.

Miffy’nin bütünsel görünümü ise aşağıdaki şekildedir:

Hollanda’da “Nijntje” ismiyle bilinen, ancak telaffuz zorluğu nedeniyle dünyanın kalan kısmında “Miffy” olarak adlandırılan bu çizgi karakter, çizgi romanlar, çizgi filmler ve oyuncaklarla birçok ülkede tüketicilerle buluşmuştur. Tahmin edeceğiniz üzere, hedef kitle esasen çocuklardır, “Miffy” çocuklar için masumiyetin, güvenirliğin simgesidir ve çizgi karakterin hiçbir macerasında şiddet unsurları bulunmamaktadır. Bu haliyle, “Miffy” beyaz tavşanların geçmişten gelen masumiyet ve saflık imajıyla tamamen örtüşen bir karakterdir.

Yazıda uzun uzadıya listelemeyeceğim, ancak itiraz sahibi markasının yani “Miffy” karakterinin görünümünün tanınmışlığını ispatlamak için EUIPO’ya oldukça fazla sayıda delil sunar.

İtiraz sahibinin markalarının kapsamında, başvurunun 10. sınıfına dahil mallarla aynı veya benzer mallar bulunmasa da, markalar 25. sınıfa dahil mallar bakımından aynı ve benzer malları kapsamaktadır.

Yayıma itirazı inceleyen EUIPO İtiraz Birimi, itiraz gerekçesi marka ile başvuruyu görsel açıdan ortalama derecede benzer, kavramsal açıdansa yüksek derecede benzer bulur. Kavramsal açından benzerliğin nedeni, markaların her ikisinin de tavşan çizgi karakterinden oluşmasıdır. Görsel açıdan benzerlik ise, her iki markanın çizgi karakter biçiminde, yuvarlak ve oval şekilde tasarlanmış tavşan kafalarında oluşmasıdır; çizimler arasında farklılıklar bulunsa da, bu farklılıklara rağmen markalar görsel açıdan ortalama derecede benzerdir.  

25. sınıfa dahil mallar her iki markanın kapsamında da bulunmaktadır ve aynıdır. 10. sınıfa dahil mallarla benzer mal veya hizmetler ize itiraz gerekçesi markanın kapsamında bulunmamaktadır.

Belirtilen nedenlerle, EUIPO İtiraz Birimi, karıştırılma ihtimali gerekçeli itirazı, 25. sınıfa dahil mallar bakımından kabul eder, ancak 10. sınıfa dahil mallar bakımından reddeder.

Tanınmışlık gerekçeli itiraz ise sunulan onca delile rağmen, bu delillerin markanın tanınmışlığını ispatlamadığı gerekçesiyle reddedilir.

İtiraz sahibi bu kararla tatmin olmaz ve başvurunun kalan mallar bakımından da reddedilmesi talebiyle ihtilafı EUIPO Temyiz Kurulu’nun önüne taşır. İtiraz esasen tanınmışlık gerekçesine dayanmakta ve 10. sınıfa dahil mallar bakımından da başvurunun reddedilmesi istemiyle sonlandırılmaktadır.

EUIPO Temyiz Kurulu, 10 Ocak 2023 tarihli kararıyla itirazı sonuçlandırır. Bu bağlantıdan erişilebilecek kararın aktarımı yazının kalan kısmını oluşturacaktır.

İtiraz sahibi, “Miffy” karakterinin çiziminden oluşan markasının tanınmışlığını göstermek için gene çok sayıda delile dayanmıştır. Bu delillerin itiraz gerekçesi markanın tanınmışlığını gösterdiği iddia edilmekte ve başvurunun tescilinin tanınmış markanın itibarının zedelenmesine yol açacağı belirtilmektedir. Şöyle ki, başvuru kapsamında kalan mallar 10. sınıfa dahil “Esasen yetişkinler için cinsel amaçlı tahrik aletleri”dir. Buna karşın itiraz gerekçesi tanınmış marka çocuklara hitap eden bir çizgi karakterdir. İki marka arasında benzerlikleri nedeniyle bağlantı kuran bir çocuğun, ebeveynlerine ait cinsel amaçlı bir alet üzerinde bu markayı görmesi ve mutlulukla elinde o aletle ortaya çıkması/oynaması tahayyül edilemez bir durumdur. İtiraz sahibi tanınmış markasının hiçbir şekilde itiraza konu markayla ilişkilendirilmesini, markalar arasında bağlantı kurulmasını istememektedir. Bu tip argümanlardan hareket eden itiraz sahibi, başvurunun tanınmış markanın itibarına zarar vereceğini öne sürmekte ve başvurunun bu gerekçeyle reddedilmesini talep etmektedir.

Başvuru sahibi itiraza verdiği yanıtta temel olarak, itiraz gerekçesi markanın tanınmışlığının ispatlanamadığı ve çocuk kitapları için kullanılan itiraz gerekçesi markayla, kendi başvurusunu kapsadığı mallar arasında bağlantı kurulamayacağı gerekçelerine dayanmaktadır.

EUIPO Temyiz Kurulu, itiraz ve savunma gerekçeleri kapsamında itirazı inceler ve aşağıdaki neticeye ulaşır:

Markalar arasında benzerlik bulunduğu yönündeki EUIPO İtiraz Birimi kararı yerindedir. Temyiz Kurulu’nun buna ekleyebileceği tek husus, görsel benzerliğin ortalama düzeyde değil, ortalama düzeyin üzerinde olduğudur. Bunun nedeni, markaların yüksek düzeyde benzer ana hatlara sahip olması ve her ikisinin de çok minimalist tarzda betimlenmiş olmasıdır.

Temyiz Kurulu kararın devamında tanınmışlık iddiasını sunulan belgeler çerçevesinde inceler. “Miffy” karakterinin görünümünün yaklaşık 70 yıl önce yaratılmış olması, çocuklara yönelik bir karakter olarak yüksek düzeyde bilinir olması, büyük ticari başarıya ulaşması, kesintisiz ve aynı biçimde kullanılması, 50’den fazla dile çevrilmesi, 35 civarı ülkede lisanslamaya konu olması, minimalizm alanında ikon olması, bir müzesinin bulunması, çocukların ve ebeveynlerinin gönlünde yer etmesi başta olmak üzere ve burada daha yer verilemeyecek ek gerekçelerle itiraz gerekçesi markanın tanınmışlığının sunulan belgelerle gösterildiği kabul edilir. (Bu noktada şaşırtıcı olan husus, sunulan bunca delile rağmen markanın tanınmışlığının EUIPO’da ilk derecede kabul edilmemiş olmasıdır, ancak aynı tip yaklaşıma (yani sunulan delillerin genellikle ne kullanımı ne de tanınmışlığı ispatlamadığı yönündeki ulusal ofis kararlarına) aşina olan bizler bakımından durum alışılmıştır.)  

Temyiz Kurulu sonraki aşamada, tanınmış itiraz gerekçesi marka ile başvuru arasında tanınmışlık nedeniyle ne tip bir bağlantı kurulabileceğini, itiraz sahibinin temel argümanı olan ”tanınmış markanın itibarının zarar görmesi” iddiası bakımından inceler.  

Bu çerçevede; (i) markalar arasında görsel olarak ortalamanın üzerinde, kavramsal olaraksa yüksek düzeyde benzerlik bulunmaktadır, (ii) başvuru kapsamında kalan 10. sınıfa dahil “yetişkinler için cinsel amaçlı tahrik aletleri” ile itiraz gerekçesi markanın  kapsamında bulunan mallar benzer değildir, (iii) başvuru ve itiraz sahibinin malları genel anlamda aynı tüketici grubuna (çocukları veya tanıdıklarının çocukları için itiraz sahibinin ürünlerini satın alan yetişkinler ve başvuru sahibinin ürünlerini alacak yetişkinler genel anlamda aynı tüketici grubudur) hitap etmektedir, (iv) itiraz sahibinin markası çocuklar için kitaplar, giysiler, oyuncaklar mallarından kaynaklanan tanınmışlığa sahiptir.

Tanınmış markanın itibarının zarar görmesi durumu ise, itiraza konu markanın kullanımının, tanınmış (itibara sahip) markanın kamu nezdinde kazandığı imaj veya prestijin değerinin düşürülmesi olasılığı halinde ortaya çıkacaktır.

Bütün bunların sonucunda, EUIPO Temyiz Kurulu; itiraza konu markanın “yetişkinler için cinsel amaçlı tahrik aletleri” için kullanımı halinde, çocuklara yönelik ürünler için tanınmışlığa (itibara sahip) itiraz gerekçesi markanın kamu nezdinde kazandığı imaj veya prestijinin değerinin düşürülmesi olasılığının ortaya çıkacağı kanaatine ulaşmıştır. Belirtilen nedenle itiraz kabul edilmiş ve başvuru 10. sınıfa dahil “yetişkinler için cinsel amaçlı tahrik aletleri” için de reddedilmiştir.

Kanaatimizce, kararın önemi, tanınmış markanın itibarına zarar verilmesi kavramını, birbirleriyle herhangi bir şekilde benzer olmayan mallar bakımından açıklığa kavuşturmasından kaynaklanmaktadır. İtiraz sahibi, bu gerekçeyi güçlü argümanlarla ortaya koymuş ve EUIPO Temyiz Kurul da çocuklara yönelik ürünler için kullanılan ve üne kavuşmuş bir markanın itibarına, benzer bir markanın cinsel amaçlı ürünler için kullanımı halinde zarar verilebileceğini tespit etmiştir. Temyiz Kurulu’nun kararı kanaatimizce de oldukça yerindedir.

Beyaz tavşanın geçmişten gelen masumiyet, saflık kimliği, beyaz tavşana sonradan eklemlenmeye çalışılan imaja baskın gelmiştir diyerek yazıyı kendi açımızdan sonuçlandırabiliriz.

Önder Erol ÜNSAL

unsalonderol@gmail.com

Nisan 2023

Son Not: Geçtiğimiz günlerde katıldığım bir toplantıda, bir süredir görmediğim bazı arkadaşlarım, eskisi gibi hikayeleştirerek veya konuyu renklendirerek yazmaya tekrar ne zaman başlayacağımı sordular. Bu soru/istek, doğrusu benim de sevdiğim/özlediğim, ancak yaşadığımız coğrafyanın dertleri çerçevesinde ilham/enerji eksikliği hissederek bir süredir beceremediğim tarza tekrar dönmeye çalışmam için bana motivasyon oldu. Bu yazıyı beni bu konuda -deyim yerindeyse- fişekleyen arkadaşlarımdan Ayşe İrem Akdeniz’e armağan ediyorum.

TÜRK COĞRAFİ İŞARETLERİNİN AVRUPA BİRLİĞİ’NDE TESCİLİNDE YENİ DÖNEM: GÖRÜŞLER ve “RİZE ÇAYI” İKİ UCU KESKİN BIÇAĞA DÖNÜŞEBİLİR Mİ?


Türk Patent ve Marka Kurumunun (“Kurum”) internet sitesinde “Uluslararası Coğrafi İşaret Seferberliği” başlığıyla 15 Ocak 2023 tarihinde yapılan duyuru, Türk coğrafi işaretlerinin Avrupa Birliği’nde (“AB”) korunmasına yönelik hedefler açısından bir milat noktası teşkil etmektedir.

Duyuruya göre, 10 Türk coğrafi işaretinin AB’de tescil edilmesi için Kurum tarafından Avrupa Komisyonu’na tescil başvurusu yapılmıştır. Buna ilaveten duyuruda, AB Tüzüğü gereği coğrafi işaret başvurularının, üretici grupları adına ulusal düzeyde tescili gerçekleştirilen kuruluşlar tarafından doğrudan yapılabildiği gibi, Kurum aracılığıyla da gerçekleştirilebildiği belirtilmiş ve Kurumun daha önce üretici grupları tarafından yapılan başvurulara teknik destek sağlarken, bu kez üretici gruplarıyla yakın iş birliği ve koordinasyon içerisinde gerekli tüm hazırlıkları tamamladığı bilgisi verilmiştir.

Sanıyoruz ki bu yolla güdülen amaçlar, AB’de tescil sürecinde üretici gruplarının yaşayabileceği olası sorunları Kurumun yetişmiş işgücü ve nispeten kuvvetli kaynakları yoluyla bertaraf etmek ve Türk coğrafi işaretleri için AB’de daha kolay tescil yolunu açmaktır. Duyurunun son cümlesini oluşturan “Başvuruların nitelikli hazırlanması ve AB tarafından talep edilen düzeltmelerin hızlı şekilde tamamlanması tescil sürecinin daha kısa sürede sonuçlanmasını sağlıyor.” ifadesinden de önceden AB Komisyonu’na gönderilen başvurularda bu tip problemlerin bulunduğu mesajının verildiğini çıkartıyoruz.

Duyuruda yer alan bilgilerden, halihazırda AB’de tescil edilmiş 8 Türk coğrafi işaretinin bulunduğunu (Antep Baklavası, Aydın İnciri, Aydın Kestanesi, Bayramiç Beyazı, Giresun Tombul Fındığı, Malatya Kayısısı, Milas Zeytinyağı ve Taşköprü Sarımsağı) ve 5 Ocak tarihinde yapılan yeni 10 başvuruyla birlikte AB’de işlemleri devam eden başvuru sayısının 42’ye yükseldiğini de anlıyoruz. 

5 Ocak 2023 tarihinde Kurum aracılığıyla AB Komisyonu’na başvurusu yapılan 10 Türk coğrafi işareti ise aşağıda listelenmiştir: “Ayaş Domatesi, Bingöl Balı, Bursa Şeftalisi, Ezine Peyniri, Hüyük Çileği, Isparta Gülyağı, Kilis Zeytinyağı, Manisa Mesir Macunu, Rize Çayı, Urla Sakız Enginarı.”


Bu noktadan itibaren yazının konusunu teşkil eden bu önemli ve yeni gelişme hakkındaki kişisel görüşlerimizi aktarmaya gayret edeceğiz:

1- İlk olarak, başvurusu yapılan ve stratejik açıdan öncelikli olarak seçildikleri kolayca anlaşılan bu 10 coğrafi işaret arasında, Türkiye’de dahi hiçbir ekonomik değeri olmayan (ve hatta neden coğrafi işaret olarak tescil edildikleri bile anlaşılmayan) tuhaf yöresel yemek tariflerinin bulunmamasını memnuniyetle karşılıyoruz.

2- İkinci olarak başvuruların Kurum aracılığıyla hazırlanması ve yapılmasının ardında yatan motivasyonu duyuruda kullanılan ifadelerden (“Başvuruların nitelikli hazırlanması ve AB tarafından talep edilen düzeltmelerin hızlı şekilde tamamlanması tescil sürecinin daha kısa sürede sonuçlanmasını sağlıyor.”) kolaylıkla anlamakla birlikte; fikri haklar ekosistemindeki alan profesyonellerine biçilen rol dikkate alındığında, Kurumun (devletin) başvuruların hazırlanması ve gönderilmesi rollerini üstlenmesinin kalıcı bir prosedür olarak mı öngörüldüğünü merak ediyoruz. Bu tip kalıcı prosedürlerin alan profesyonellerinin sistem içerisindeki etkinliğini azaltması ve rollerini bastırması potansiyeli mevcut olduğundan, bu hamleyle belki de eş zamanlı olarak ilgili alanda çalışan alan profesyonellerinin eksik oldukları düşünülen yetkinliklerle donatılacakları eğitimlerin verilmesinin de yerinde olacağını düşünüyoruz. Devletin her rolü üstlendiği kalıcı prosedürlerin ekosistemin sağlıklı işleyişini orta-uzun vadede olumlu yönde etkileyeceğini düşünmüyoruz.

3- Altını çizmek istediğimiz üçüncü ve son noktaysa, 5 Ocak 2023 tarihinde AB Komisyonu’na başvurusu yapılan 10 coğrafi işaret arasında yer alan “Rize Çayı” ile ilgilidir.

“Rize Çayı”, Türkiye’de hem marka hem de coğrafi işaret olarak tescilli özel bir örnektir.

“Rize Çayı” marka olarak 1985 yılında 89392 sayıyla “Çay” malı için tescil edilmiştir. Marka halihazırda “ÇAY İŞLETMELERİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ ÇAYKUR” adına tescillidir ve yenilemeler çerçevesinde şu an için 2025 yılına dek hükmünü devam ettirecektir.


Diğer yandan aynı “Rize Çayı” ibaresinin coğrafi işaret olarak tescili için 2017 yılında yapılan başvuru 2021 yılında sonuçlanmış ve anılan ibare coğrafi işaret olarak C2017/110 sayıyla tescil edilmiştir. Coğrafi işareti tescil ettiren “T.C. RİZE TİCARET BORSASI”dır. Buna ilaveten, tescil sürecinde herhangi bir ret kararı veya itirazla karşılaşılmadığı Türk Patent ve Marka Kurumu çevrimiçi kayıtlarından görülmektedir. (Coğrafi işaret kayıtları çevrimiçi olarak marka veritabanında tutulduğundan aşağıda yer alan ekran görüntülerinde markayla ilgili tabirler bulunmaktadır, bu hususun okurların kafasını karıştırmamasını umuyoruz.)


Bu bağlamda, “Rize Çayı” ibaresinin, “çaylar” için marka olarak “ÇAY İŞLETMELERİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ ÇAYKUR” adına tescil edildiği; buna karşın aynı ibareyi “T.C. RİZE TİCARET BORSASI”nın coğrafi işaret olarak tescil ettirdiği görülmektedir.

Bu ilginç durumun, 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu hükümleri doğrultusunda mümkün olup olmadığı irdelendiğinde karşımıza, Kanunun coğrafi işaretler kitabının “Markalarla İlişki” başlıklı 48. maddesi çıkmaktadır:

“Markalarla ilişki
MADDE 48- (1) Coğrafi işaretin tescilinden sonra 44 üncü maddede belirtilen biçimlerde veya tescile konu coğrafi işaretle ilgili mal veya hizmetler için kullanılmak üzere yapılan marka başvurusu reddedilir, tescil edilmiş ise dava yoluyla hükümsüz kılınabilir.
(2) Coğrafi işaretle aynı veya benzer bir marka, coğrafi işaretin korunmasından önce iyiniyetle tescil edilmiş veya bu markanın kullanım hakkı iyiniyetle kazanılmışsa, coğrafi işaretin hak sahibine verdiği yetkiler, marka başvurusunun tesciline ve iyiniyetli kullanımına zarar vermez.
(3) Tescilli bir markanın sahip olduğu itibar, ün ve kullanım süresi de göz önünde bulundurularak bu marka ile aynı veya benzer olması sebebiyle markanın varlığına zarar verici veya gerçek kaynağı konusunda yanıltıcı olacak nitelikteki adların coğrafi işaret veya geleneksel ürün adı olarak tesciline, önceki tarihli hak sahibinin itirazı üzerine izin verilmez.”


SMK madde 48/2 hükmü incelendiğinde, coğrafi işaretle aynı veya benzer bir markanın önceden iyi niyetle tescil edilmiş olması halinde, coğrafi işaretin hak sahibine verdiği yetkilerin iyi niyetle önceden tescil edilmiş markanın kullanımına zarar vermeyeceği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla, önceki tarihli “Rize Çayı” markasının iyi niyetle tescil edildiği varsayımıyla, aynı ibarenin sonradan coğrafi işaret olarak tescil edilmesi nedeniyle, önceki tarihli marka tescilinin otomatikman hükümsüz kılınması veya iptal edilmesi gibi bir hal oluşmayacağı görülmektedir.

Diğer yandan madde 48/3’te yer verilen coğrafi işaretin, önceki tarihli aynı veya benzer markanın sahibince yapılacak itiraz üzerine reddedilmesi hali de, “Rize Çayı” örneğinde, marka sahibinin coğrafi işaret başvurusuna itiraz etmemesi nedeniyle ortaya çıkmamıştır.

Sonuç olarak, halihazırda “Rize Çayı” ibaresi çaylar için hem tescilli bir markadır, hem de Rize bölgesinde üretilen çayların coğrafini kaynağını gösterecek bir coğrafi işarettir.


Tescilli markanın sahibi “ÇAY İŞLETMELERİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ ÇAYKUR”un sermayesinin tamamı devlete ait bir İktisadi Devlet Teşekkülü olması, buna ilaveten coğrafi işaret olarak tescil ettirenin “RİZE TİCARET BORSASI” olması, kanaatimizce şu an için bir sorunun ortaya çıkmasını engelliyor gibi gözükmektedir. (Çay İşletmeleri Genel Müdürlüğü (ÇAYKUR) 233 Sayılı KHK. hükümlerine tabi, sermayesinin tamamı devlete ait, tüzel kişiliğe sahip, faaliyetlerinde özerk ve sorumluluğu sermayesiyle sınırlı bir İktisadi Devlet Teşekkülü (İDT) olup, Tarım ve Orman Bakanlığının ilgili kuruluşudur. bkz.: https://www.caykur.gov.tr/Pages/Kurumsal/KurumHakkinda.aspx)

“Rize Çayı” ibaresini Avrupa Birliği’nde coğrafi işaret olarak tescil ettirecek taraf konusunda net bir bilgimiz olmasa da, bu tarafın Türkiye’deki coğrafi işaretin sahibi olan “RİZE TİCARET BORSASI” olduğunu tahmin ediyoruz.

Bu noktada aklımıza gelen soruları sormadan edemiyoruz, çünkü konu coğrafi işaretlerin kamusal menfaat boyutu bakımından önem arz etmektedir:

İktisadi Devlet Teşekkülleri, Türkiye’de özelleştirme tartışmalarının merkezinde yer almaktadır ve Google’da yapılacak bir araştırma özelleştirme rivayetlerinin dönem dönem “Rize Çayı” markasının sahibi ÇAYKUR için de gerçekleştiğini göstermektedir.

“Rize Çayı” ibaresinin “çaylar” için coğrafi kaynak belirttiği ve aslında marka olarak tescil edilemeyeceği açıktır, ancak bu işaret 1985 yılında her nasılsa marka olarak tescil edilmiştir. Olası bir özelleştirme veya, oraya dek gitmeksizin, olası bir marka devri halinde, Türkiye’de aynı ibareyi coğrafi işaret olarak tescil ettirenle ihtilaf ortaya çıkabilecek midir veya varsayımsal olarak markayı yabancı bir şirketin devralması halinde, aslında bir Türk coğrafi işareti olan “Rize Çayı” ibaresi üzerinde yabancı bir şirketin markaya dayalı tekelci hakları mı ortaya çıkacaktır?

Mülga 556 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’de yer almasına rağmen SMK’ya aktarılmayan “Markanın devri, mal veya hizmetlerin coğrafi kaynağı, kalitesi veya markanın kendisi ile ilgili olarak halkı yanılgıya düşürebilecek nitelikte ise, yeni marka sahibi halkı yanılgıya düşürmeyecek şekilde mal veya hizmetlerde marka tescilinin sınırlı bir hale getirilmesini kabul etmediği takdirde devir işlemi Enstitü tarafından yapılmaz.” hükmü yukarıda belirtilen tipte bir devirden kaynaklanabilecek sorunları halledebilecek mahiyette olsa da, artık bu içerikte bir hüküm bulunmadığından böyle bir çözümden bahsedilmesi de mümkün olmayacaktır.

“Rize Çayı” markası, Türkiye’deki marka sahibi tarafından yurtdışında da marka olarak tescil ettirilirse, Avrupa Birliği’ndeki coğrafi işaretle, yurtdışında tescilli aynı markanın çatışması ortaya çıkabilecek midir? Kim bilir, belki Avrupa Birliği Adalet Divanı bu kez tarafları Türkiye’den olan bir ihtilaf için yorum kararı verecektir, onu yazmak da IPR Gezgini’nde bizlere düşebilir.

Kaldı ki, “Rize Çayı” markası olmasa da “Rize Turist Çayı” markası, “ÇAY İŞLETMELERİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ ÇAYKUR” adına Madrid Protokolü aracılığıyla (uluslararası tescil no: 1567421) yurtdışında Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi dahil çok sayıda taraf ülkede halihazırda tescil edilmiştir.


Şu an için söz konusu olmayan, ama aynı işaretin hem marka hem de coğrafi işaret olarak tescil edilmiş olması nedeniyle gelecekte ortaya çıkması muhtemel sorunlar hakkında, biraz da Şeytanın Avukatı rolüne bürünerek yazdığımız yazıyı burada noktalıyoruz.

Temennimiz uluslararası pazar yaratma potansiyeline sahip Türk coğrafi işaretlerinin tescil macerasının yurtdışında da başarıyla sonuçlanmasıdır.


Son Not: Türk coğrafi işaretlerinin yurtdışında tescilindeki yeni dönem ve politikanın başlığı olarak seçilen “Uluslararası Coğrafi İşaret Seferberliği” ifadesindeki “Seferberlik” teriminin sözlük anlamı “1. isim Bir ülkenin silahlı kuvvetlerini savaşa hazır duruma getiren, ülkenin ekonomisini, yönetimini savaş gereklerine uyacak duruma sokan hazırlık ve önlemlerin tümü. 2. isim Bu durumun ilan edildiği veya savaşın sürdüğü dönem.”dir. Bu haliyle askeri – savaş haline ait bir terim olarak düşünebileceğimiz seferberlik sözcüğünün, bu girişimin başlığında yer almasını kişisel olarak garipsediğimi de ifade etmek isterim.

Önder Erol ÜNSAL

Ocak 2023

unsalonderol@gmail.com

METAVERSE, MARKA VE TELİF HAKLARI


Bu yazı ilk olarak İstanbul Barosu Bilişim Hukuku Komisyonu Yapay Zeka Çalışma Grubunun “Metaverse” konulu 2022 yılı ara raporunda yayımlanmıştır. (Bkz. https://www.istanbulbarosu.org.tr/files/komisyonlar/yzcg/metaverse.pdf)


GİRİŞ

Metaverse evrenlerinde sürdürülecek sanal yaşamlara ilişkin haberler fazlalaştıkça, bu yeni yaşam biçiminin ne tip hukuki problemlere yol açacağına ilişkin tartışma ve görüşlerin sayısı da artmaktadır. Metaverse evrenlerinde fikri hakların olası ihlallere karşı nasıl korunabileceğine ilişkin çeşitli tartışmalar da bu tespitin bir boyutunu teşkil etmektedir. Bu bölümde, marka ve telif hakları boyutlarına öncelikle eğilerek, fikri hakların Metaverse’te korunması yollarına ve olası ihlallere karşı alınabilecek tedbirlere ilişkin görüşlerimizi aktaracağız.

A)   Metaverse Platformlarında Markalar

Metaverse evrenlerinde avatarlar yoluyla sürdürebilecek sanal yaşamlarda karşılaşılacak öğelerden birisi de gerçek hayattaki markaların sanal yansımaları olacaktır. 2021 yılının son çeyreğinden başlayarak öncelikle dünya devi markalar Metaverse evrenlerinde kullanımlarına başlamışlar ve bu kullanım biçimleri diğer firmalar için de tetikleyici olmuştur. Birçok büyük firma için, Metaverse’te kendi markalarıyla yer alma niyetinin önemli bir hedef olarak ortaya çıktığını belirtmek, içinde bulunduğumuz günlerde yanlış bir tespit olmayacaktır.

Metaverse evrenlerinde fikri hakların nasıl korunabileceğine ve olası ihlal biçimlerine geçmeden önce, hak sahiplerinin Metaverse’te markalarıyla neden yer almak istediklerini açıklamak yerinde olacaktır:[1]

  • Metaverse’te oluşturulacak ve markayı taşıyacak ürünler/mekanlar aracılığıyla tüketici davranışlarına, eğilimlerine ve özelliklerine ilişkin bilgiler toplanabilir ve yeni tüketicilere ulaşılabilir.
  • Metaverse yeni bir reklam platformu işlevi görecektir.
  • Metaverse’te oluşturulacak satış noktalarında sanal ürünlerin (veya gerçek ürünlerin) satışı yapılabilir.
  • Metaverse kullanıcılarına sunulacak sanal oyun, deneyim vb. faaliyetlerle marka – tüketici ilişkisi kuvvetlendirilebilir.
  • Metaverse’te yer alarak kitlelere yenilikçilik mesajı verilebilir.

Yukarıda belirtilen olumlu özellikler çerçevesinde birçok küresel marka, 2021 yılı sonlarından başlayarak Metaverse’te markalarıyla boy göstermeye başlamıştır. Birkaç örnek verecek olursak[2]:

Hyundai, Metaverse platformlarından birisi olan Roblox’ta Hyundai Mobility Adventure (Hareketlilik Macerası) isimli sanal bir deneyim başlatmıştır. Genç tüketicilere hitap eden bu deneyimde kullanıcılar, Hyundai’nin alanında buluşmakta, Hyundai ürünlerini ve mobil çözümlerini tanımakta, denemekte ve kullanıcıların avatarlarının Hyundai ürünleriyle özelleştirilmesine izin verilmektedir.

Gucci ise yine Roblox’ta Garden Archetypes isimli üç boyutlu sanal bir deneyimi kendi markasına uyarlatmış ve Gucci Garden adında interaktif sanal bir sergi başlatmıştır. Kullanıcıların avatarları bu sergiye üzerlerinde bir şey bulunmayan vitrin mankenleri gibi katılmakta ve sergide denedikleri/giydikleri ürünlerle avatarlarını Gucci ürünleriyle kişiselleştirmektedir.

Coca-Cola ise en büyük Metaverse platformlarından birisi olan Decentraland’de kendi ikonik ürünlerini NFT biçiminde sanal giyilebilir malzemeler olarak satan bir alan oluşturmuştur.  

1.     Markaların Metaverse’te Korunması

aa.  Metaverse Platformlarında Kullanım Amaçlı Markalarda Mal ve Hizmetlerin Sınıflandırılması

Bir önceki başlık altında verilen örneklerle sınırlı olmayan biçimlerde birçok marka Metaverse’te yerini almaya başlamakta veya en azından bunu hedeflemektedir. Doğal olarak ortaya çıkan ilk soru bu markaların ne şekilde korunabileceğidir.

Etkin marka korumasının ilk adımı markaların tescil edilmesi olduğundan, Metaverse’te kullanım amaçlı markaların mal ve hizmet listelerinin amaca yönelik olarak oluşturulması birincil aşama olarak ortadadır.

Metaverse’te kullanım amaçlı markaların mal ve hizmet listeleri oluşturulurken, ilk olarak yanıtlanması gereken sorular; başvuru sahibinin ne tip hizmetler sağladığı veya hangi alanda üretimde bulunduğu ve bu alanların Metaverse ile kesişiminin hangi noktada ortaya çıkacağıdır.

bb. Sanal Malların Sınıflandırılması

Metaverse’te kullanıcıların karşı karşıya olacağı ürünler, gerçek olmayan sanal ürünler (virtual products) olacaktır. Sanal ürünler, çevrimiçi topluluklarda veya oyunlarda kullanım için satın alınan fiziksel olmayan nesneler olarak tanımlanabilir ve bu ürünler esasen bilgisayar programlarıdır.[3] Sanal ürünler; Metaverse’teki sanal kimliklerin görünümünün diğer sanal kimliklerden farklılaştırılması, bunlara kişisel özellikler kazandırılması, zevklerin veya hobilerin gösterilmesi, sanal kimliğin güçlendirilmesi veya daha çekici hale getirilmesi gibi amaçlarla kullanılmaktadır.

Sanal ürünleri ve bağlantılı hizmetleri içeren marka tescil başvuruları dünyada ve Türkiye’de yapılmaya başlanmıştır. Bu tip tescil başvurularında doğru mal ve hizmetlere yer verilmesi ve mal ve hizmetlerin düzgün biçimde tanımlanması önem arz etmektedir.

Türk Patent ve Marka Kurumu, Metaverse’te kullanım amaçlı markaların kapsayacağı malların veya bağlantılı hizmetlerin sınıflandırılması konusunda, bu yazının hazırlandığı Nisan 2022 tarihi itibarıyla bir yönlendirme yapmamıştır. Dolayısıyla, doğru yönlendirme için yabancı ofis uygulamalarının ve online veri tabanlarının incelenmesi gerekmektedir.

İlk olarak belirtilmesi gereken, gerçek hayatta giysi ve ayakkabı üreten ve pazarlayan bir firmanın markasının tescil edileceği ana alan Nicé sınıflandırmasının 25. sınıfı iken, aynı firmanın markasını Metaverse’te kullanım amacıyla “sanal giysiler ve ayakkabılar” için tescil ettirmek istediğinde sınıflandırmanın 9. sınıfında bu malları içeren yeni bir başvuru yapmasının gerekeceğidir. Şöyle ki, sanal ürünler esasen bilgisayar programları olduğundan ve bilgisayar programları Nicé sınıflandırmasının 9. sınıfında yer aldığından, sanal kelimesinin ardından gelen ürünün ne olduğuna bakılmaksızın, tüm sanal ürünler sınıflandırmanın 9. sınıfında değerlendirilmektedir.

Bu nedenle, esasen çok farklı sektörlerde faaliyet gösteren firmalar dahi, Metaverse’te kullanım için markalarını öncelikle 9. sınıfta tescil ettirmeyi tercih edecektir. Dolayısıyla, ilgili sınıflarda markalarını önceden tescil ettirmemiş, ancak Metaverse nedeniyle bu sınıflarda markalarını tescil ettirmesi gerekecek firmalar, markalarının bu sınıflarda tescile uygunluğunu araştırmalı ve detaylı bir ön inceleme yapmalı veya yaptırmalıdır.

Metaverse’te kullanım amaçlı marka tescil başvurularını inceleme anlamında öncü Ofis rolü üstlenen Amerika Birleşik Devletleri Patent ve Marka Ofisi (USPTO), kabul gören mal ve hizmet tanımlarını ilan ettiği Marka ID Rehberinde (Trademark ID Manual), sanal ürünlerin aşağıdaki şekilde tanımlanmaları halinde, 9. sınıfta sınıflandırabilir mal ve hizmetler olduğunu belirtmektedir:

“İndirilebilir sanal ürünler, yani çevrimiçi sanal dünyalarda kullanım için (mal adı belirtin, örneğin: sanal giysiler, sanal ayakkabılar) mallarını karakterize eden bilgisayar programları.”[4]

Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO) halihazırda çevrimiçi sınıflandırma aracında[5] kabul edilebilir resmi bir tabire yer vermemiş olsa da EUIPO çevrimiçi sicilinde[6] yapılan araştırma USPTO’nun 9. sınıfta kabul ettiği tanımlamanın aynen kabul edildiğini göstermektedir. Aynı durum Dünya Fikri Mülkiyet Teşkilatı (WIPO) çevrimiçi sicilinde de görülmektedir[7].

cc.   Bağlantılı Hizmetlerin Sınıflandırılması

Metaverse’te markalar yalnızca sanal ürünleri kullanıcılara sağlamakla kalmayacak, aynı zamanda bu sanal ürünlere ilişkin hizmetler de verebilecektir. Bu hizmetlerin başlıca ikisi ise kanaatimizce aşağıdakiler olacaktır:

  • Sanal ürünlerin sanal pazarlarda satışa sunulmasına yönelik hizmetler.
  • Sanal ürünler yoluyla sağlanacak eğlence hizmetleri ve benzeri diğer hizmetler.

Metaverse’te sağlanacak başlıca hizmetlerden birisinin sanal pazar yerlerinde sanal ürünlerin satışa sunumu olacağı düşünüldüğünde, Metaverse’te markasıyla sanal mağazacılık hizmetleri verecek markalar için 35. sınıfın tescil edilmesi önceliklerden birisi olacaktır.

Sanal ürünlerin sanal pazarlarda satışa sunulmasına yönelik hizmetlerin sınıflandırılmasına ilişkin olarak ilgili hizmetin Nicé sınıflandırmasının 35. sınıfında yer aldığı açıktır. Hizmetleri tanımlarken kullanılması gereken başlıca tabir ise USPTO veri tabanına[8] göre aşağıdaki biçimdedir: “Çevrimiçi sanal dünyalarda kullanım için (mal adı belirterek, örneğin: sanal giysilere, sanal ayakkabılara yönelik) perakende mağazacılık hizmetleri.” Anılan hizmetler bakımından EUIPO ve WIPO bakımından da aynı tabiri içeren başvurular 35. sınıfta kabul edilebilir bir tanımlama olarak görülmektedir.

Metaverse kullanıcılarının sanal evrenlerde karşılaşmayı umdukları başlıca hususlar eğlenmek ve iyi zaman geçirmektir. Bu bağlamda sanal deneyimler yoluyla yaşanacak eğlence, sanal dünyalardan beklenilen başlıca karşılıktır.

Dolayısıyla, Nicé sınıflandırmasının 41. sınıfında yer alan “eğlence hizmetleri” ve bunun varyasyonları Metaverse’te tescil edilecek markaların birçoğunda yer alması beklenen ana hizmet kalemlerinden birisi olacaktır. 

Bu hizmeti tescil ettirirken kullanılabilecek tabirlerden birisi USPTO tarafından 41. sınıfta kabul edilen[9]; “Eğlence hizmetleri, yani eğlence amacıyla yaratılan sanal ortamlarda indirilemeyen sanal ürünlerin (mal ismi belirtin, örneğin: giysilerin, evcil hayvanların, mobilyaların) çevrimiçi biçimde sağlanması hizmetleri”dir. 

Belirttiğimiz tüm nedenlerle, Metaverse’te yer almak ve/veya Metaverse’te markasını korumak isteyen işletmelerin öncelikle 9.,35. ve 41. sınıflarda yer alan yukarıda belirttiğimiz mal ve hizmetleri tescil ettirmeleri gerektiği düşünülmektedir.

Yazılım firmaları veya sanal ürünlere ilişkin yazılımları kendileri sağlamak isteyen işletmeler için durum daha farklı olabilecektir ve yazılım geliştirilmesi ile ilgili olan 42. sınıfa dahil hizmetler için de başvuru yapılması önerilebilecektir. 

2.     Sınıflandırmayla İlgili ve Bağlantılı Sorular ve Olası Sorunlar

Önde gelen yurtdışı ofislerin uygulamaları yukarıda biçimde ortaya konulduktan sonra Metaverse’te kullanım amaçlı markaların kapsaması gereken mal ve hizmetler ve bunların belirtim biçimleri hakkında ortaya çıkan soru ve olası sorunları da belirtmek yerinde olacaktır:

  • Türk Patent ve Marka Kurumu, Metaverse’te kullanım amacıyla tescil edilmek istenen mal ve hizmetler için “kabul edilebilir mal ve hizmet ifade biçimlerini sınıf numaralarını da belirtir biçimde” yayımlayacak mıdır? Yoksa bu tanımlamalar kişiye göre değişebilecek deneme – yanılma yöntemiyle mi tespit edilecektir?
  • 9. sınıfta yer alan tüm sanal ürünler, Türk Patent ve Marka Kurumunca 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanununun 5/1-(ç) bendi kapsamında yapılan incelemede aynı tür mallar olarak mı kabul edilecektir? Bir diğer deyişle, sanal ürünlerin tamamı bir bilgisayar programı olmaları nedeniyle aynı tür ürünler midir, yoksa malların niteliğine, amacına bakılarak aralarında birbirleriyle aynı tür veya benzer olmayan mallar olduğu da düşünülecek midir? Örneğin; “indirilebilir sanal mallar, yani çevrimiçi sanal dünyalarda kullanım için arabaları karakterize eden bilgisayar programları” ile “indirilebilir sanal mallar, yani çevrimiçi sanal dünyalarda kullanım için kozmetikleri karakterize eden bilgisayar programları” malları birbirleriyle aynı tür mallar olarak mı kabul edilecektir? Yoksa, aynı tür sanal ürünlerin tespiti için 9. sınıfta yer alan sanal ürünleri kendi içinde alt gruplara ayıran bir sistem mi öngörülecektir?

3.     Metaverse Platformlarında Tescilli Markaların Yetkisiz Kullanımı ve Hak İhlalleri

Gerçek hayattaki marka hakkı ihlallerinin çok benzerleri Metaverse platformlarında da ortaya çıkabilecektir. Metaverse’te marka hakkı ihlaline ilişkin Türkiye’de veya dünyada şu an için sonuçlanmış bilinen bir davaya veya Mahkeme/Ofis kararına bu yazının hazırlandığı tarih itibarıyla ulaşılamamıştır. Dolayısıyla, değerlendirmemizi olasılıklar üzerinden yapmamız gerekmektedir:

  • Tescilli bir markanın üzerinde izinsiz biçimde kullanıldığı sanal ürünler bakımından marka hakkına tecavüz incelemesine ilişkin belirsizlikler mevcuttur. Bu tip kullanım biçimlerinin marka hakkına tecavüz teşkil edip etmeyeceği değerlendirilirken yapılacak karıştırılma olasılığı incelemesine ilişkin önemli bir belirsizlik de “bir ürünün fiziki/somut hali ile sanal hali birbirine benzer mallar olarak görülecek midir?” sorusunun yanıtıdır.Örneğin, ayakkabılar ile sanal ayakkabılar birbirine benzer mallar olarak değerlendirilecek midir sorusunun yanıtı Türkiye’de ve dünyada şu an için belli değildir.
  • Özellikle 3 boyutlu şekil markalarının veya tescilli tasarımların varyasyonlarının izinsiz biçimde NFT veya sanal ürün olarak satışa sunulması içerikli hak ihlalleri. (ABD’de görülmekte olan MetaBirkins davası, detaylar için dipnottaki yazı incelenebilir[10].)
  • Metaverse’te sanal pazar yerlerinde markalı sanal ürünlerin yetkisiz kullanımından kaynaklı hak ihlalleri.
  • Tescilli ve tanınmış markaların izinsiz biçimde Metaverse’te kullanıcı/hesap sahibi adı olarak kullanılmasından ve bu kimliklerle sanal ürünlerin pazarlanmasından doğabilecek hak ihlalleri.

Halihazırda Metaverse platformları esasen ABD’de kurulu olduğu için yukarıda belirttiğimiz sorunların bir kısmının, Metaverse platformlarının, eğer varsa, ilan ettikleri kullanıcı kuralları çerçevesinde çözülmesi beklenebilir.

Bu olasılığın kabulü halinde ortaya başka sorular çıkmaktadır:

  • Yetkisiz / izinsiz kullanım durumunda Metaverse platformlarına şikâyetin veya bu şikâyetin kabul edilebilmesinin ön koşulu olarak ilgili markanın mutlak surette ABD’de tescilli olması mı gerekecektir?
  • Şikâyeti sonuçlandırmak için ilgili Metaverse platformunun kullanıcı kurallarının yeterli olmadığı veya sonuçsuz kaldığı hallerde uyuşmazlıklar ABD yargısında mı çözülecektir?
  • Dolayısıyla, markasını Metaverse’te kullanım amacıyla tescil ettirmek isteyen bir hak sahibi için yapılacak yönlendirme sadece veya esasen Türkiye’de tescil başvurusu şeklinde değil, ABD’de de markanın ilgili sınıflarda tescil ettirilmesi biçiminde mi olmalıdır?

4.     Tedbir veya Sonradan Kullanım Amaçlı Marka Tescilleri

Küresel firmaların Metaverse’te kullanım amacıyla tescil ettirdikleri markalar ve bunlara yönelik yaygın haberler Metaverse’te kullanım amacıyla markaların tescil ettirilmesi akımını ve buna yönelik pazarlama faaliyetlerini başlatmıştır.

Türkiye’de halihazırda Metaverse platformlarında markalarını kullanmaya başlayan firmaların sayısı ve kullanım alanları tam olarak bilinmemektedir.

Buna karşılık şu anda aktif kullanım bulunmasa bile gelecekte kullanım amaçlı ve yetkisiz kullanımlara engel olma stratejisi çerçevesinde sanal ürünlerin, sanal ürünlere yönelik satışa sunum hizmetlerinin ve sanal ürünler aracılığıyla eğlence hizmetlerinin artan hızla tescil edileceği düşünülmektedir.

6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu kapsamında markanın kullanılması yükümlülüğünün tescil tarihinden sonraki beş yıl içerisinde gerçekleştirilmesi gerektiğinden, tedbir amaçlı veya önleyici marka tescillerinin mevzuata aykırı bir yönü bulunmamaktadır. Dolayısıyla, halihazırda ve çok kısa süre içerisinde Metaverse’te kullanılmayacak olsa da birkaç yıl içerisinde kullanım amacıyla yapılacak ve ondan önceki tarihlerde başkalarının aynı veya benzer markayı tescil ettirmesine engel teşkil edebilecek önleyici marka tescillerinin yapılması da beklenmektedir.

B)   Metaverse Platformlarında Telif Hakkı

Metaverse platformları, yeni ve hızla gelişen bir alan olarak kullanıcılarına sunduğu sınırsız fırsatla birlikte, bu merkeziyetsiz ve sınırsız yapı telif hakkı sahipleri açısından pek çok belirsizlik ve riski de akla getirmektedir. Bu bakımdan ilerleyen dönemde, söz konusu platformlarda meydana getirilecek veya sunulacak fikir ve sanat eserleri bakımından tartışmalara konu olacak uyuşmazlıkların ortaya çıkacağını öngörmek zor olmayacaktır.

Metaverse’de telif hakkının kapsamı, hukuki işlemlere konu edilmesi ve ihlali şeklinde üç başlıkta incelenecek bu yazıda mevcut yasal düzenlemeler ve tartışmalar çerçevesinde olası sorunlar ve çözüm yolları ortaya konmaya çalışılacaktır.

Bu noktada öncelikle, Metaverse platformlarında yer alan içeriklerin “eser” niteliği tartışılmalıdır.

1.     Metaverse Platformlarında Fikir ve Sanat Eserleri

Metaverse ortamında yaratılan ve sunulan içerikler bakımından, fiziki dünyada eser sayılma şartlarını sağlayan ve telif hakkına konu olan fikir ürünlerinin Metaverse’teki dijital yansımalarının da eser sayılması ve telif korumasından yararlanması önünde bir engel bulunmamaktadır. Nitekim, eserlerin internet ortamına aktarılmaya ve sunulmaya ilk başlandığı dönemde doktrinde ortaya çıkan tartışmalar sonucu, eserlerin dijital ortamda yer almasının esere ilişkin telif haklarını etkilemeyeceği ve eser sahibinin mali ve manevi haklarını internet ortamında meydana gelen hak ihlallerinde de kullanabileceği ifade edilmiştir[11]. Gerçekten de dijitalleşme ile eserin sunulduğu ortamın değişmesi, eser kavramının esasında herhangi bir değişiklik meydana getirmemekte, yalnızca eserin ifade ediliş şeklinde teknik anlamda bir yeniliği ifade etmektedir[12].

Bu çerçevede Metaverse’te sunulan; eser niteliğini haiz metinler, yazılımlar, fotoğraflar, grafik çalışmalar, müzik eserleri, sahne eserleri, telif hakkının konusunu oluşturabilir. Kullanıcıya sanal deneyim yaratma amacıyla son zamanlarda sıklıkla gündeme gelen sanal konserler, müze ve sergiler, moda defileleri, sanal deneyim alanları ve sanal mağazalar ve benzeri konseptlerin içerdikleri unsurlar bakımından marka ve tasarım hakları ile beraber telif hakkını da gündeme getirebilecek karma içerikler olduğu söylenebilir. Bir başka ifade ile, bu tür içerikler, görsel ve işitsel unsurlar ile yazılım unsurları barındırması sebebiyle içerdiği tüm hak kategorileri bakımından kümülatif bir korumaya konu olabilir.

Bu noktada, bu yazının esas konusunu oluşturmamakla beraber, non-fungible tokens (NFT) kavramının da telif hukuku ile bağlantısından kısaca bahsetmek konunun bütünlüğü açısından önem arz etmektedir. Zira NFT’ler, dijital sanat eserlerini temsil etme ve eserin orijinalini kriptolama işlemi ile koruma altına alma bakımından efektif bir araçtır[13]. Eser sahibi, eseri meydana getirmesi ile ipso iure elde ettiği mali ve manevi haklar çerçevesinde orijinal esere dayalı olarak NFT yaratma konusunda da münhasır bir hakka sahiptir. Bir başka ifadeyle, eserin eser sahibi dışında üçüncü kişi tarafından NFT haline getirmesi, telif haklarının ihlalini gündeme getirecektir[14].

Bir eserin, eser sahibi tarafından NFT haline getirilmesi veya NFT aracı olmaksızın Metaverse platformlarına aktarılması, FSEK 22. maddede düzenlenen ve “bir eserin aslını veya kopyalarını, herhangi bir şekil veya yöntemle, tamamen veya kısmen, doğrudan veya dolaylı, geçici veya sürekli olarak çoğaltma hakkı”[15] şeklinde tanımlanan eser sahibinin mali haklarından  çoğaltma hakkı ve FSEK 25. maddede düzenlenen “Bir eserin aslını veya çoğaltılmış nüshalarını, radyo-televizyon, uydu ve kablo gibi telli veya telsiz yayın yapan kuruluşlar vasıtasıyla veya dijital iletim de dahil olmak üzere işaret, ses ve/veya görüntü nakline yarayan araçlarla yayınlanması ve yayınlanan eserlerin bu kuruluşların yayınlarından alınarak başka yayın kuruluşları tarafından yeniden yayınlanması”[16] olarak tanımlanan umuma iletim hakkı kapsamında değerlendirilebilir.

Zira çoğaltma hakkı, eserin nesneleştirmesini sağlayan teknik bir işlem olarak ifade edilip, işaretin, sesin ya da görüntünün taşınmasına yarayan bir araca (ekran, bilgisayar, internet) kaydedilmesi de dahil her türlü dijital depolama çoğaltma sayılmıştır[17]. Umuma iletim hakkında da dijital iletim hakkının kapsamına dahil edilerek eserin internet ortamında yer almasının bir iletim türü olduğu kabul edilmiştir[18]. Dolayısıyla bu hakların eserin Metaverse’te sunulmasında gündeme geleceği söylenebilir.

2.     Metaverse’te Telif Hakkına İlişkin Devir ve Lisans Sözleşmeleri ve Olası Sorunlar

Metaverse’te fikir ve sanat eserlerine ilişkin devir ve lisans sözleşmelerinin kapsamı ile olası ihlallerin takibi ve tespiti başlı başına bir tartışma konusudur.

Eser üzerinde devre veya lisansa konu hakların Metaverse platformlarında kullanılmasının da sözleşmelerde düzenlenmesi mümkün olup belki de teknolojinin geldiği son noktada gereklidir. Ancak devir ve lisans sözleşmelerinin özellikle yer ve içerik bakımından sınırlandırılmasında, sanal platformun yapısı ve işleyişi nedeniyle ortaya çıkabilecek sorunlara değinilmelidir.

Metaverse, tanımlanabilir sınırlar olmaksızın platformdan platforma geçiş potansiyeline sahip bir sanal ortamdır. Bu özelliği sebebiyle doğası gereği devir veya lisansa konu hakkı Metaverse özelinde belirli bir bölge ile sınırlamak mümkün olmayabileceği gibi, sözleşmelerin platform bazında sınırları, alt platformları veya diğer bölgeleri tanımlayacak ve kapsama alacak şekilde adapte edilmesi gerekecektir[19].

Bir diğer problem, devir ve lisans ücretlerinin hesaplanmasında ortaya çıkabilecektir[20]. Devir ve lisans sözleşmelerinde, hakkın devri veya kullanımına izin verilmesi karşısında devir veya lisans alanın, kanunen zorunlu olmamakla beraber, genellikle bir bedel ödeme borcu bulunmaktadır. Bu kapsamda özellikle lisans sözleşmelerinde lisans bedeli sabit bir bedel dışında, eser örneklerinin sayısına, satış miktarına, temsil sayısı ve süresi gibi kriterlere göre kararlaştırıldığı görülmektedir[21]. Ancak Metaverse’te özellikle temsil ve görüntülenme sayısı bakımından takip zorluğunun ortaya çıkması muhtemeldir. Bu durumda Metaverse platformlarının özelliklerine uygun izleme (monitoring) yöntemlerinin geliştirilmesi kaçınılmazdır.

Halihazırda yapılmış devir ve lisans sözleşmeleri açısından da sözleşmelerin Metaverse platformlarında lisanslı içeriğin kullanımını düzenlememiş olması muhtemel olduğundan, sözleşmelere konu hakların bu ortamda kullanabilmesi için sözleşme hükümlerinde değişikliğe gidilmesi gerekebilecektir[22].

Metaverse platformlarında kullanıma konu edilen telif hakkı açısından, sözleşmelerde içerik bakımından kapsam ve sınırların açıkça belirlenmesi gerekecektir. Örneğin devre veya lisansa konu hakların sözleşme konusu eserin NFT’ye dönüştürülmesini veya NFT eser açısından, bu hakların NFT aracılığıyla gerçekleştirilen hukuki işlemleri kapsayıp kapsamayacağı kararlaştırılmalıdır. Bu konuda ayrıca vurgulamak gerekir ki, eseri temsil eden NFT’nin devri, tek başına o eserden doğan telif haklarının devri anlamına gelmez[23]. Eser sahibinin esere bağlı mali hakları ile manevi haklarının kullanımının devri için kanunun öngördüğü koşullar çerçevesinde ayrıca bir lisans sözleşmesi düzenlenmelidir[24]. Bununla beraber, markaların pratikte şimdiden farklı yaklaşımlar sergilediği görülmektedir.

Örneğin, “World of Women” isimli, her biri farklı kadın sanatçı tarafından yaratılan 10,000 adet benzersiz sanat eserinden oluşan NFT koleksiyonuna ilişkin standart sözleşmesinde NFT alıcısının, NFT’ye bağlı esere ilişkin tüm kullanım, temsil, çoğaltma ve uyarlama haklarını münhasır olarak devraldığı düzenlenmiştir[25]. Benzer yaklaşım, son günlerde büyük ses getiren “Bored Ape Yacht Club” isimli NFT koleksiyonuna ilişkin sözleşmede de yer almıştır[26]. Bu derece geniş koleksiyonlarda lisans veya devralanın kullanımın sınırlarını ihlal edip etmediğinin takip ve tespit zorluğu karşısında hakların tümden devrinin tercih edilmiş olması da mümkündür. Buna karşın örneğin Adidas, “Into the Metaverse” isimli koleksiyonda NFT’ye bağlı eserin hak sahipliğini koruyarak NFT alıcılarına eserin yalnızca belirli amaçlar için sergileme hakkını içeren sınırlı, geri alınabilir ve münhasır olmayan bir lisans tanımıştır[27].

Özetle, henüz regüle edilmemiş bu alanda, olası ihlallerden kaçınmak için sözleşmelere kapsayıcı ve açık hükümler konulması önem arz etmektedir. Sözleşmelerin geleneksel yaklaşımın dışında Metaverse platformlarının özelliklerine göre yeniden şekillenmesi ise kaçınılmaz olup, akıllı sözleşmelerin de sözleşme hükümlerinin uygulanması noktasında sağlayacağı avantajlar nedeniyle daha sık gündeme geleceğini öngörmek zor olmayacaktır. Akıllı sözleşmelerin niteliği ve uygulanabilirliğinin mahkemeler tarafından yerleşik hukuk ilkeleri bağlamında nasıl değerlendirileceği ise ayrı bir merak konusudur.

3.     Telif Hakkının İhlali ve Olası Sorunlar

Metaverse’te telif haklarının ihlali eserin, hak sahibinin izni olmaksızın platforma yüklenmesi, platformdan platforma aktarılması ve elektronik yolla dağıtılması, yukarıda açıklandığı gibi NFT’ye dönüştürülerek satılması veya devir ve lisans sözleşmelerine aykırılık şeklinde ortaya çıkabilir. Daha önce de bahsedildiği üzere, bu noktada en büyük problem, Metaverse’ün merkeziyetsiz yapısı nedeniyle ihlalin, ihlal edenin ve sorumluluğun yöneltileceği tarafın tespitinin zorluğudur.

Metaverse platformlarında kullanıcıların telif hakkı ihlali teşkil eden içeriği yüklemesi, kullanıcının sorumluluğunu gündeme getirecektir[28]. Ancak pratikte kullanıcıların kimlik tespitinin neredeyse imkânsız olduğu düşünüldüğünde, ihlalin resmi dava yoluyla takibi önünde büyük bir engel bulunmaktadır. Bununla beraber, kullanıcının sorumluluğu dışında Metaverse sağlayıcılarının sorumluluğunun doğması, bu tarz sanal platformların doğası gereği mümkün görünmemektedir. Dolayısıyla, Metaverse platformlarında da sosyal medya yer sağlayıcılarının sorumlulukları çerçevesinde gündeme gelen uyar-kaldır prosedürünün devam edeceği öngörülebilir. Platformların kendi içinde oluşturduğu kullanıcı kuralları ve ihlal mekanizmaları ile dava dışı uyuşmazlık çözüm yolları, yukarıda bahsedilen çekinceler sebebiyle en efektif ve hızlı hukuki çareler olarak görünmektedir.

Ancak hak sahiplerinin, her durumda etkin bir koruma sağlayabilmek için söz konusu platformlarda meydana gelen ihlalleri tespit etmesi ve aksiyon almak için takip ve izleme yöntemlerine yatırımlar yapması gerekecektir[29]. Benzer şekilde platform sağlayıcılarının da ihlal teşkil eden içeriklerin kaldırılması için belirli ihlal bildirimlerine ilişkin mekanizmalar geliştirmesi gerekecektir. İhlal teşkil eden içeriğin platformdan platforma ve kullanıcıdan kullanıcıya takip edilemez şekilde el değiştirme ihtimalinin uyar kaldır yöntemini etkisiz kılabileceği de belirtilmelidir.

Bu çözüm yollarının yetersiz kaldığı ve ihlallerin yargıya taşındığı noktada, taraf tespitinin zorluğu ile birlikte yargılama alanı açısından da belirsizlik bulunmaktadır. Bahsi geçen olası sorunlarla beraber, fikri haklara ilişkin ulusal mevzuat ve uygulamaların farklılığının Metaverse’te hak ihlallerine yansımaları da konuyla ilgili yargı kararları verildikçe netleşecek konulardandır.

SONUÇ

Metaverse platformlarında kullanım amaçlı marka tescil başvurularının ülkemizde de artan bir hızla yapılacağı kanaatimizce açıktır. Bunun başlıca nedeni de Metaverse platformlarında marka hakkı ihlallerini ve yetkisiz kullanımları engelleme amacı olacaktır.

Türk Patent ve Marka Kurumu’nun Metaverse’te kullanım amaçlı marka başvurularında yer alacak terimlere yönelik olarak kabul edilecek veya edilmeyecek mal / hizmet tanımlarını belirlemesi, bu terimlerin aynı tür mal veya hizmetin tespitinde ne şekilde değerlendirileceğinin ilan edilmesi ve karıştırılma olasılığı değerlendirmesine malların fiziki halleri ile sanal hallerinin benzer mallar olarak görülüp görülmeyeceğinin tespit edilmesi gibi beklentilere karşılık vermesi önemli öncelikler olarak karşımıza çıkmaktadır.

Metaverse’te telif hakkının kapsamı, hukuki işlemlere konu edilmesi ve ihlali de beraberinde pek çok tartışma getiren bir konu haline gelmiştir. Eser sahiplerinin mali ve manevi haklarını Metaverse platformlarında da kullanabileceği konusunda şu an için tartışma bulunmasa da telif haklarının kapsamı, uygulanması ve ihlali bakımından Metaverse pek çok belirsizlik barındırmaktadır. Bu kapsamda ilerleyen dönemde var olan düzenlemelerin ve geleneksel yaklaşımların bu sanal ortamın ihtiyaçlarını karşılayacak ve süjelerin menfaatlerini dengeleyecek şekilde gözden geçirilmesi gerektiği şüphesizdir.

Gelecek yıllarda, önce ABD’den, devamında muhtemelen Avrupa Birliği’nden ve ulusal mahkemelerimizden gelecek yargı kararları Metaverse’te marka, telif hakları ve diğer fikri haklara ilişkin ihlallerin ne şekilde değerlendirilmesi gerektiğine ışık tutacaktır.

Betül ÖZBEK

betulozbek9@gmail.com

Önder Erol ÜNSAL

unsalonderol@gmail.com

Kasım 2022


DİPNOTLAR

[1] Maghan McDowell, “How to trademark the metaverse”, Erişim Adresi: https://www.voguebusiness.com/technology/how-to-trademark-the-metaverse , Erişim Tarihi: 18/02/2022.

[2] Sig Ueland, “12 Examples of Brands in the Metaverse” Erişim Adresi: https://www.practicalecommerce.com/12-examples-of-brands-in-the-metaverse,Erişim Tarihi: 07.04.2022.

[3] Susan Wu, “Virtual Goods: the next big business model”, Erişim Adresi: https://techcrunch.com/2007/06/20/virtual-goods-the-next-big-business-model/, Erişim Tarihi: 15/03/2022.

[4] A.B.D. Patent ve Marka Ofisi web sitesi, “Trademark ID Manual”, Erişim Adresi: https://idm-tmng.uspto.gov/id-master-list-public.html. “Downloadable virtual goods, namely, computer programs featuring {specify nature, type, e.g., articles of clothing} for use in online virtual worlds.”, Erişim Tarihi: 01/02/2022.

[5] Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi web sitesi, Sınıflandırma Aracı, Erişim Adresi: https://euipo.europa.eu/ec2/, Erişim Tarihi: 01/02/2022.

[6] Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi web sitesi, Çevrimiçi Marka Sicili, Erişim Adresi: https://euipo.europa.eu/eSearch/, Erişim Tarihi: 01/02/2022.

[7] Dünya Fikri Mülkiyet Teşkilatı web sitesi, Çevrimiçi Uluslararası Marka Sicili, Erişim Adresi: https://www3.wipo.int/madrid/monitor/en/, Erişim Tarihi: 01/02/2022.

[8] A.B.D. Patent ve Marka Ofisi web sitesi, “Trademark ID Manual”, Erişim Adresi: https://idm-tmng.uspto.gov/id-master-list-public.html .Retail store services featuring virtual goods, namely, {specify type, e.g., clothing} for use in online virtual worlds.”, Erişim Tarihi: 01/02/2022.

[9] A.B.D. Patent ve Marka Ofisi web sitesi, “Trademark ID Manual”, Erişim Adresi: https://idm-tmng.uspto.gov/id-master-list-public.html. “Entertainment services, namely, providing on-line, non-downloadable virtual {indicate goods, e.g., clothing, pets, furniture, etc.} for use in virtual environments created for entertainment purposes.”, Erişim Tarihi: 01/02/2022.

[10] Önder Erol Ünsal, “NFT İle Marka Hakları Birkin Çantaları İçin Çatışıyor: Hermès V. Metabirkins”, Erişim Adresi: https://iprgezgini.org/2021/12/30/nft-ile-marka-haklari-birkin-cantalari-icin-catisiyor-hermes-v-metabirkins/ , Erişim Tarihi: 07.04.2022.

[11] Ünal Tekinalp, Fikri Mülkiyet Hukuku, 4. Baskı, İstanbul, Arıkan Yayıncılık, 2005, s. 122-123.

[12] Tekin Memiş, İnternet Ortamında Müzik Sunumu, Seçkin Yayıncılık, 2002, s.35 (Aktaran: Ahunur Açıkgöz, İnternetten İndirilen Dijital Eserlerde Yayma Hakkının Tükenmesi İlkesi, On İki Levha Yayıncılık, 2021, s.20.)

[13] Lynne Lewis ve diğerleri. “Non-fungible tokens (NFTs) and copyright law”, Intellectual Property &Technology Law Journal, Sayı: 8, 2021, s.18.

[14] Konuyla ilgili karşıt görüşler de bulunmakta olup, bu görüşler uyarınca NFT eserin kendisi değil, eserle ilgili üretilmiş bir meta veri dizisi olduğundan eserin reprodüksiyonu veya uyarlaması olarak kabul edilemez. Bu sebeple eser sahibinin esere bağlı bir NFT’nin yaratılmasını önleme hakkına sahip olup olmadığının açık olmadığı ifade edilmiştir. Ancak bu görüşe açıklamalarımız çerçevesinde katılmamaktayız. Andrew Guadamuz, “What Do You Actually Own When You Buy An NFT?”, World Economic Forum, Erişim adresi: https://www.weforum.org/agenda/2022/02/non-fungible-tokens-nfts-and-copyright/ , Erişim Tarihi: 07.04.2022.

[15] 5.12.1951 tarih ve 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu.

[16] 5.12.1951 tarih ve 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu.

[17] Tekinalp, s. 173.

[18] Tekinalp, s. 181.

[19] Hunton AndrewsKurth, “IP in the Metaverse: An Overview for Retailers in a New Landscape”, Erişim adresi: https://www.lexology.com/library/detail.aspx?g=de9a247d-b90b-4fd7-bb7e-22d8fbe3d709, Erişim Tarihi: 06.04.2022.

[20] Ibid.

[21] Cibrail Uğur, Fikir ve Sanat Eserlerine İlişkin Lisans Sözleşmesi, Adalet Yayınevi, 1. Baskı, 2020, s. 195.

[22] Ben Knowles ve diğerleri, “NFTs: Gold Mine Or Minefield?”, Erişim Adresi: https://www.clydeco.com/en/insights/2022/03/nfts-gold-mine-or-minefield , Erişim Tarihi: 07.04.2022.

[23] Lewis, s.19.

[24] ibid.

[25] Melanie J. Howard ve Anthony Traina, “Brands and NFTs: Licensing and Contracting Considerations”, Erişim Adresi: https://www.lexology.com/library/detail.aspx?g=1684031b-23cf-46af-98c1-a91f40350798 , Erişim Tarihi: 07.04.2022.

[26] Ibid.

[27] Ibid.

[28] Anthony Lupo ve diğerleri, “Protecting and Enforcing IP Rights in the Metaverse”, Erişim Adresi: https://www.afslaw.com/perspectives/alerts/protecting-and-enforcing-ip-rights-the-metaverse , Erişim Tarihi: 24.04.2022.

[29] Hunton Andrews Kurth.


KAYNAKÇA

Kitap ve Makaleler:

AÇIKGÖZ, Ahunur. İnternetten İndirilen Dijital Eserlerde Yayma Hakkının Tükenmesi İlkesi, On İki Levha Yayıncılık, 2021.

LEWIS, Lynne ve diğerleri. “Non-Fungible Tokens (NFTs) And Copyright Law”, Intellectual Property &Technology Law Journal, Sayı: 8, 2021.

MEMİŞ, Tekin. İnternet Ortamında Müzik Sunumu, Seçkin Yayıncılık, 2002.

TEKİNALP, Ünal. Fikri Mülkiyet Hukuku, 4. Baskı, İstanbul, Arıkan Yayıncılık, 2005.

UĞUR, Cibrail. Fikir ve Sanat Eserlerine İlişkin Lisans Sözleşmesi, Adalet Yayınevi, 1. Baskı, 2020.

İnternet Kaynakları:

EUIPO, “TM Class” Erişim Adresi: https://euipo.europa.eu/ec2/ , Erişim Tarihi: 07.04.2022.

EUIPO, “e-Search”, Erişim Adresi: https://euipo.europa.eu/eSearch/, Erişim Tarihi: 07.04.2022.

GUADAMUZ, Andrew. “What Do You Actually Own When You Buy An NFT?”, World Economic Forum, Erişim Adresi: https://www.weforum.org/agenda/2022/02/non-fungible-tokens-nfts-and-copyright/, Erişim Tarihi: 07.04.2022.

HOWARD, Melanie J.; TRAINA, Anthony. “Brands and NFTs: Licensing and Contracting Considerations”, Erişim Adresi: https://www.lexology.com/library/detail.aspx?g=1684031b-23cf-46af-98c1-a91f40350798 , Erişim Tarihi: 07.04.2022.

KNOWLES, Ben; WILLIAMS, Chris; STEWART, Alexander. “NFTs: Gold Mine Or Minefield?”, Erişim Adresi: https://www.clydeco.com/en/insights/2022/03/nfts-gold-mine-or-minefield , Erişim Tarihi: 07.04.2022.

KURTH, Hunton Andrews. “IP in the Metaverse: An Overview for Retailers in a New Landscape”, Erişim Adresi: https://www.lexology.com/library/detail.aspx?g=de9a247d-b90b-4fd7-bb7e-22d8fbe3d709, Erişim Tarihi: 06.04.2022.

LUPO, Anthony V.; WILLIAMS, James; JASNOW, Dan. “Protecting and Enforcing IP Rights in the Metaverse”, Erişim Adresi: https://www.afslaw.com/perspectives/alerts/protecting-and-enforcing-ip-rights-the-metaverse , Erişim Tarihi: 24.04.2022.

MCDOWELL, Maghan. “How to trademark the metaverse”, Erişim Adresi: https://www.voguebusiness.com/technology/how-to-trademark-the-metaverse , Erişim Tarihi: 18/02/2022.

UELAND, Sig. “12 Examples of Brands in the Metaverse” Erişim Adresi: https://www.practicalecommerce.com/12-examples-of-brands-in-the-metaverse,Erişim Tarihi: 07.04.2022.

USPTO, “Trademark ID Manual”, Erişim Adresi: https://idm-tmng.uspto.gov/id-master-list-public.html, Erişim Tarihi: 07.04.2022.

ÜNSAL, Önder Erol. “NFT ile Marka Hakları Birkin Çantaları İçin Çatışıyor: Hermès V. Metabirkins”, Erişim Adresi: https://iprgezgini.org/2021/12/30/nft-ile-marka-haklari-birkin-cantalari-icin-catisiyor-hermes-v-metabirkins/, Erişim Tarihi: 07.04.2022.

WIPO, “Madrid Monitor” Erişim Adresi: https://www3.wipo.int/madrid/monitor/en/, Erişim Tarihi: 07.04.2022.

WU, Susan. “Virtual Goods: the next big business model”, Erişim Adresi: https://techcrunch.com/2007/06/20/virtual-goods-the-next-big-business-model/, Erişim Tarihi: 15/03/2022.

AVRUPA BİRLİĞİ’NİN “FİKRİ MÜLKİYET HAKLARI YOĞUN ENDÜSTRİLER VE EKONOMİK PERFORMANSLARI” HAKKINDAKİ RAPORU

Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi EUIPO; Avrupa Fikri Mülkiyet Hakları İhlalleri Gözlemevi (European Observatory on Infringements of Intellectual Property Rights) aracılığıyla ve Avrupa Patent Ofisi EPO iş birliğinde hazırladığı “AB’de Fikri Mülkiyet Hakları Yoğun Endüstriler ve Ekonomik Performansları” hakkındaki 2022 yılı analiz raporunu, 11 Ekim 2022 tarihinde yayımladı. Rapor, iklim değişikliğini azaltma teknolojilerini (climate change mitigation technologies -CCMT) konu alan patent ile yeşil marka başvuruları hakkında ilk kez yapılan analizleri de içermesi nedeniyle bir hayli önemli. EUIPO’ya yapılan ve “yeşil markalar” olarak adlandırılan markalara; 1996-2020 yılları arasındaki marka başvurularının mal ve hizmetlerine yönelik analiz içeren çalışmaya da atıfta bulunduğumuz ve 21 Temmuz 2022 tarihinde IPR Gezgini’nde yayımladığımız “Avrupa Birliği’nin Sürdürülebilir ve Döngüsel Tekstil Ürünleri Stratejisi” başlıklı yazımızda kısaca değinmiştik.  

2017-2019 dönemini kapsayan 2022 yılı raporu; 2013 (2008-2010 arası), 2016 (2011-2013 arası) ve 2019 (2014-2016 arası) yılı raporlarıyla benzer bir metodoloji içinde hazırlanmış olup marka, tasarım, patent, telif, coğrafi işaret ve bitki çeşitlerine ilişkin haklara ait çeşitli ekonomik göstergeleri içeriyor.

Raporun metodolojisi, her bir fikri mülkiyet hakkı için ayrıntılı biçimde açıklanıyor. Hepsine yazımızda yer vermek mümkün değil ancak, gerek kapsamının diğer fikri mülkiyet haklarına nazaran biraz farklı olması gerekse alanında veri toplamanın ve işlemenin çok kolay olmaması nedenleriyle, sadece coğrafi işaretlere ilişkin metodolojiyi aşağıda özetliyoruz.

Coğrafi işaret yoğun endüstrilerin tanımlanması metodolojisi, önceki üç çalışma ile benzer olup 2017 yılı için güncellenmiş ürün satış bilgileri kullanılmıştır. Metodoloji tasarlanırken temel olarak iki karakteristik özellik dikkate alınmıştır.

  • Doğası gereği coğrafi işaretlerin tek sahibi yoktur ve tescil başvurusu genellikle ilgili üretici birliği tarafından yapılır. Bu durum, ekonomik verilerle ilişkilendirilebilecek hak sahipliği bakımından mukayese edilebilirliği güçleştirir. Bu açıdan telif haklarına benzediğinden, Dünya Fikri Mülkiyet Teşkilatı WIPO’nun, telif hakları için kullandığı yöntemler uygulanabilir niteliktedir.
  • Bu çalışmada kullanılan NACE (AB’nin, ekonomik faaliyetleri istatistiki sınıflandırma sistemi) sınıflandırmasının oranı, coğrafi işaretli ürünler bakımından AB üyesi ülkelerde birbirinden önemli ölçüde farklılaşmakta. Bu durum, aynı endüstrinin bir ülkede coğrafi işaret yoğun olmasına rağmen diğer bir ülkede yoğun olmadığı anlamına geldiğinden ve neticede, 2022 raporundaki diğer fikri mülkiyet haklarına ilişkin yaklaşımlarla tezat oluşturduğundan, coğrafi işaretlerle ilgili yaklaşım ülke bazında yapılmıştır.      

Ayrıca, coğrafi işaret endüstrileri genellikle dikey olarak entegredir. Örneğin AB için en önemli coğrafi işaret sektörü olan şarapların üretimi; belirli bir alanda yetiştirilen ve işlenen üzümlere dayanıyor, yani üzüm yetiştiriciliği ve şarap üreticiliği olmak üzere iki alana yayılan bir istihdam şekli mevcut. Bu durum, girdi-çıktı tablolarının dolaylı istihdamı hesaplamak için uygun olmadığı anlamına geliyor. Dolayısıyla tarımsal istihdam istatistiklerinde boşlukların bulunması nedeniyle, coğrafi işaret yoğun endüstrilerin istihdama katkısının hesaplanamadığı ifade edilmekte.

AB’nin coğrafi işaretli ürünlerine ilişkin verileri esasen, AB Komisyonunun Tarım Genel Müdürlüğü DG Agri tarafından sağlanmış ve EUROSTAT’ın malların uluslararası ticareti ile ilgili COMEXT veri tabanından elde edilen verilerle birleştirilmiş.

Rapordaki ilgi çekici bilgilerin bazıları, özetle aşağıdaki gibidir.

  • Raporun önsözü; inovasyonun, AB ve AB üyesi ülkelerce benimsenen büyüme stratejisinin temel bileşeni olduğunu; daha fazla istihdam ile daha rekabetçi bir ekonomi yaratma amacına hizmet eden birçok faktörün bulunduğunu ancak etkin bir fikri mülkiyet sisteminin, amacı gerçekleştirmede ilk sırada yer aldığını vurguluyor. Raporda ayrıca, Brexit sonrası artık AB üyesi olmayan Birleşik Krallık ile Avrupa Serbest Ticaret Birliği olan EFTA ülkelerinden İzlanda, Norveç ve İsviçre’ye ait bazı veriler de mevcut.
  • 2019 yılı raporunda 353 olarak belirtilen fikri mülkiyet hakları yoğun olan sektör sayısı, 357’ye yükselmiş. Bu endüstrilerden 229’u (%64’ü) birden fazla fikri mülkiyet hakkı açısından yoğun.
  • 2022 yılı raporuna göre, fikri mülkiyet yoğun sektörlerin AB ekonomisine katkısı her açıdan 2008-2010 döneminden bu yana en yüksek seviyede. 81 milyondan fazla iş imkânı yarattığı; yüksek sayıda fikri mülkiyet hakkına sahip şirketlerin, neredeyse her 10 işten 4’ünü oluşturduğu ve diğer sektörlere göre %41 daha yüksek maaşlar ödediği; bu endüstrilerin, AB’nin gayri safi yurtiçi hasılasının (GSYİH) %47,1’lik dilimine sahip olarak 6,4 trilyon Euro değerinde olduğu ifade ediliyor.
  • AB’nin GSYİH’sının %14’ünden fazlasına sahip olan fikri mülkiyet hakları yoğun endüstriler, küresel ekonomide AB için bir rekabet avantajı oluşturuyor.
  • AB iç ticaretinin %75’inden fazlasını oluşturan fikri mülkiyet yoğun endüstriler, AB tek pazarının belkemiği olarak kabul ediliyor. AB ülkelerinde yaklaşık 7 milyon iş, diğer AB üyesi ülkelerdeki şirketler tarafından yaratıldığından ve bazı ülkelerde, fikri mülkiyet hakları yoğun sektörlerde bu tür işlerin payı %30’u aştığından, sınır ötesi iş yaratmada da önemli bir itici güç.
  • Almanya, Fransa, İtalya ve Hollanda, yeni fikri mülkiyet haklarının oluşturulmasında lider konumda.
  • Sürdürülebilir inovasyonda aktif olan fikri mülkiyet hakları yoğun endüstriler arasında, iklim değişikliğini azaltma teknolojileri içeren patentler ile yeşil markaların geliştirilmesiyle uğraşan sektörler de büyüyerek istihdamın %9,3’ünü ve GSYİH’nın %14’ünü oluşturmuş durumda. Avrupa patent başvurularının yaklaşık %10’u, sera gazı emisyonunu azaltmayı ya da önlemeyi amaçlıyor.
  • Fikri mülkiyet hakları yoğun endüstrilerin istihdam seviyesine olan katkısı İzlanda’da AB ile aynı iken Norveç, İsviçre ve Birleşik Krallık’ta AB’nin altında. GSYİH seviyesine olan katkı ise Norveç’te AB’nin üzerinde ancak diğer üç ülkede AB’nin altında kalıyor. 
  • AB’nin coğrafi işaretli ürünlerinin yaklaşık %90’ı Fransa, Almanya, İtalya, Portekiz ve İspanya tarafından üretiliyor ve AB’nin yiyecek içecek sektörü satışlarının %7,1’ini oluşturuyor. 
  • AB’nin coğrafi işaretli ürünlerinin 2017 yılı satış verilerine göre, 26.819 milyon Euro’luk üretim değeri ile Fransa ilk sırada. Fransa’nın tarımsal gıda ürünleri %15’lik, şarapları %72’lik, distile alkollü içecekleri %13’lük, gıda ve içecek sektöründeki coğrafi işaretleri %14,9’luk ve AB içi ve dışı toplam ticaretindeki coğrafi işaretleri ise %43’lük değere sahip. AB iç ve dış ticaretindeki coğrafi işaretli ürünler, AB düzeyinde toplam %39’luk paya sahip. Verilerin yer aldığı tabloda, bazı ülkelere ait bazı verilerin, gizlilik nedeniyle yayımlanmadığı belirtiliyor.
  • NACE tanımlamasına göre; “telif hakkıyla korunan eserler hariç fikri mülkiyet ve benzeri ürünlerin kiralanması”, her 1000 çalışan bakımında yapılan istihdam açısından patent, marka, tasarım ve bitki çeşitlerine ilişkin haklar yoğun sektörlerin her dördünde de ilk sırada. Telif hakları yoğun endüstrilerin ilk sırası gazete basımına ait. Coğrafi işaret yoğun endüstriler ise mandıraların işletilmesi ve peynir üretimi; alkollerin damıtılması ve harmanlanması; üzüm yetiştiriciliğinin bir kısmı da dahil olmak üzere şarap üretimi ile bira üretimi şeklinde sıralanıyor.

EUIPO ve EPO iş birliğinde hazırlanmış olan raporun, politika önerisinde bulunmak amacıyla tasarlanmadığı ancak politika yapıcılara yol gösterici niteliği bulunduğu belirtiliyor. Konuya ilgi duyan IPR Gezgini okurlarına faydalı olması dileğiyle.

Gonca Ilıcalı

Ekim 2022

Kaynaklar:

TAHMİN EDİLEBİLİR KARARLAR HEDEFİNE GİDEN YOLDA MARKA İNCELEME KILAVUZLARI – DÜNYADAN ÖRNEKLER, EUIPO İLE TÜRK KILAVUZUNUN KARŞILAŞTIRMASI



Giriş

Marka tescil başvurusu sahipleri ve marka vekillerinin bir marka tescil otoritesinden (bundan sonra “Ofis” olarak anılacaktır) en önemli beklentileri, ofisin başvuru, inceleme ve tescil süreçlerinde öngörülebilir / tahmin edilebilir kararlar vermesi ve/veya çerçevesi çizilmiş işlem süreçlerine sahip olmasıdır. Ofislerin dünya genelinde kamu kurumu olmaları, dolayısıyla kamu adına faaliyet göstermeleri süreçleri tarafsız şekilde yürütme ve objektif biçimde karar verme yönündeki beklentileri daha da artırmaktadır.

Ofislerin bir kısmı bu beklentileri karşılarken kullanıcı memnuniyetini yükseltmek ve ofis nezdinde işlem yapanların karşılaşacakları olası eksiklik, yanıt ve kararları önceden tahmin edilebilir hale getirmek için inceleme kılavuzları (bundan sonra “kılavuz” olarak anılacaktır) yayımlamaktadır. Bu kılavuzların genel özelliği; ofis içi uygulamalar hakkında bilgi veren, ofisin hangi durumda ne tip kararlar vereceğini açıklayan, mevzuatın ofisler tarafından yorumlanış biçimini aktaran metinler olmalarıdır. Bu haliyle kılavuzlar, genel olarak ofis dışı kurumları veya yargıyı bağlayan metinler değildir, ancak ofisler bakımından kendilerini kısıtlayıcı ve bağlayıcı nitelikleri bulunmaktadır. Bazı ofisler belirli birimlerini kılavuzla bağlı sayarken, bazı birimlerini bağlayıcılığın dışında tutmuştur, yazı içerisinde bu durum Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi özelinde irdelenecektir.

Başvuru aşamasından başlayarak, şekli inceleme, sınıflandırma, mal ve hizmet listelerinin düzenlenmesi, resen inceleme, yayıma itiraz üzerine inceleme, karara itiraz süreçleri, uluslararası marka başvurularının incelenmesi, markanın kullanımı, ofisin o yönde yetkisi varsa hükümsüzlük / iptal işlemleri, yenileme ve tescil sonrası işlemler gibi alanlarda prosedürel veya esasa ilişkin uygulamalar ve karşılaşılabilecek olası kararlar hakkında bilgi içeren kılavuzlar, çağdaş bir ofisin mutlak surette kullanıcılara sunması gereken dokümanlardır.

Marka alanındaki kılavuzların en kapsamlı ve gelişmişleri Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO) ve A.B.D. Patent ve Marka Ofisi (USPTO) tarafından düzenlemiş kılavuzlardır. İlgilenen okurlar bahsedilen kılavuzlara EUIPO marka kılavuzu, USPTO marka kılavuzu bağlantılarından erişebilir. 

Bu yazıda, esasen EUIPO marka kılavuzunun amacı, kapsamı, oluşturulma / güncellenme yöntemi gibi hususlar hakkında bilgi verilecek, bu kılavuz model alınarak hazırlanan Türk Patent ve Marka Kurumu marka kılavuzu ile karşılaştırmalar yapılacak ve marka karar kılavuzlarının uygulamadaki önemi ve Türk kılavuzunun eksiklikleri gibi hususlarda değerlendirmeler yapılacaktır. Son olarak ise, oldukça kısa biçimde USPTO Marka Kılavuzu ve Dünya Fikri Mülkiyet Teşkilatı’nın (WIPO) Uluslararası Marka Tescil Sistemi Kılavuzundan bahsedilecektir.

EUIPO Marka Kılavuzu

Yazının bu bölümünde, EUIPO marka kılavuzunun başında yer alan kılavuzun kapsamı, amacı, güncellenme yöntemi kısımları kısaca aktarılacaktır.

Yukarıda erişim bağlantısı paylaşılmış EUIPO marka kılavuzu, Giriş bölümünü takip eden altı ana bölümden müteşekkildir:

  1. Genel Kurallar: Kılavuzun bu bölümü, karara itiraz süreçleri hariç olmak üzere, marka ve tasarım konularında EUIPO tarafından yapılan tüm işlemlerde ortak olan hükümleri içerir.
  2. İnceleme: Kılavuzun bu bölümü, marka başvurusundan yayına kadar olan inceleme prosedürleri ve mutlak ret nedenleri incelemesini içermektedir. Bu aşamada EUIPO başvuruyu, başvuru tarihinin tespitine, sınıflandırmaya, rüçhan bilgilerine, ortak veya garanti markası olup olmadığına ve mutlak ret nedenlerine göre inceler.
  3. Yayıma İtiraz: Kılavuzun bu bölümü, üçüncü kişilerin önceki tarihli haklarına dayanarak bir marka başvurusunun reddini talep etmek için EUIPO nezdinde yaptıkları yayıma itirazların incelenme süreci, nispi ret nedenleri, kullanımın ispatı müessesesi hakkında bilgi içermektedir. Ofisin itiraz bölümü, önce yayıma itirazın incelenebilirliğini değerlendirir. İtiraz incelenebilir bulunursa, taraflardan görüş sunmaları beklenir ve devamında itiraz incelenir.
  4. İptal: Kılavuzun bu bölümü, tescilli bir Avrupa Birliği markanın iptali veya hükümsüzlüğü talebinin incelenme süreci ve iptal veya hükümsüzlük gerekçeleri hakkında bilgi içerir.
  5. Sicil İşlemleri: Kılavuzun bu bölümü, EUIPO nezdinde yapılan unvan değişiklikleri, adres değişiklikleri, yenileme, lisans, devir, bölünme, geri çekme gibi işlemler hakkında bilgi verir.
  6. Uluslararası Markalar: Kılavuzun bu bölümü, Madrid Protokolü aracılığı ile EUIPO’ya başvurusu yapılan markaların incelenme süreçleri hakkında bilgi aktarır.

EUIPO marka kılavuzunun kapsamı dışında tutulan karara itiraz süreçleri, bu itirazları inceleyen EUIPO Temyiz Kurulu’nun İşlem Kuralları (Rules of Procedure Before the Boards of Appeal) düzenlemesinde yer almaktadır.

EUIPO marka kılavuzu, ofis kararlarının tutarlılığını, tahmin edilebilirliğini ve kalitesini geliştirmek amacıyla hazırlanmıştır. Kılavuz; Avrupa Birliği Adalet Divanı kararları sonucu ortaya çıkan ilkeleri, EUIPO Temyiz Kurulu’nun içtihadını, ofisin ilgili birimlerinin kararlarını ve Avrupa Birliği üyesi ülkelerle yürütülen uyumlaştırma programlarının sonuçlarını bir araya getirecek şekilde tasarlanmıştır. İçtihat geliştikçe kılavuz da gelişecektir ve buna yönelik olarak kılavuzun düzenli biçimde yıllık olarak güncellenmesi hedeflenmektedir.

Marka kılavuzu çeşitli işlemlerden sorumlu EUIPO çalışanları, sistemin kullanıcıları ve profesyonel danışmanlar için hazırlanmış ve pratik kullanım sağlaması amaçlanan ana bir referans noktasıdır. En sık karşılaşılan senaryolarda ofisin uygulamalarını yansıtacak şekilde hazırlanmıştır ve vakaların özelliklerine göre uygulanması gereken genel talimatları içerir. Bu çerçevede, EUIPO marka kılavuzu yasal düzenleme niteliğinde bir metin değildir, idari bir kararla kabul edilmiş ve EUIPO’nun kendisini bağlı saydığı idari kurallar mahiyetinde bir düzenlemedir.

Kılavuz başvuru aşamasından tescile kadar geçen süreçleri, mutlak ve nispi ret nedenlerinin değerlendirilmesini, yayıma itirazların incelenmesi süreci de dahil olmak üzere kapsar. Yukarıda da bahsedildiği üzere, EUIPO Temyiz Kurulu’nca incelenecek olan karara itirazlara ilişkin süreçler, marka kılavuzunun kapsamı dışındadır.

Kılavuz, AB mahkemelerinin ve EUIPO Temyiz Kurulu’nun güncel kararlarını içermesi ve en doğru şekilde referans sağlaması için her yıl, bir önceki yılın içtihatlarına ve operasyonel ihtiyaçlara bakılarak güncellenir. Güncelleme süreci dört aşamadan oluşur:

  1. EUIPO tarafından “bilgi çemberi” olarak adlandırılan ve EUIPO bünyesindeki birimlerin temsilcilerinden oluşan birimce taslak bir metin oluşturulur. Taslak üretme aşaması analiz, taslak oluşturma ve tartışma bölümlerinden oluşur. Analiz aşamasında, önceki yılda verilmiş kararların eğilimleri çıkarılır, sonuçları incelenir ve kullanıcılar ile paydaşların önceki yıllardaki yorumları dikkate alınır. Akabinde bir taslak oluşturulur ve son olarak taslak bilgi çemberince tartışılır.
  2. Taslak oluşturulduktan sonra paydaşlara, ulusal ofislere, kullanıcıları temsil eden derneklere gönderilir. Taslak en az üç ay boyunca incelenir, varsa yorum ve öneriler bildirilir. Ardından bilgi çemberi yorumları inceleyerek kabul veya reddeder ve alınan yorumların sonucunu içeren bir listeyi her yıl ofisin web sitesinde yayımlar.
  3. Sonraki aşama olarak taslak, ofis dillerine çeviri için gönderilir. Çeviriler paydaşlara ve kullanıcı derneklere dağıtılır ve geri bildirim alınır. Akabinde metin EUIPO Yönetim Kurulu’na sunulur ve EUIPO Başkanı’nca kabul edilir. 5 dilde (İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca ve İspanyolca) hazırlanan güncellenmiş kılavuzların her yılın ilk çeyreğinde yayımlanması hedeflenir. Online bir sistem sayesinde kılavuza AB’nin diğer dillerinde de erişim mümkündür. Farklı dillerdeki versiyonlar arasında bir tutarsızlık olması durumunda, İngilizce olan kılavuz geçerli olarak kabul edilir.
  4. Bazı durumlarda, örneğin Adalet Divanı’nın verdiği bir karar ofis uygulamasına hemen etki edecek ise, ofis kılavuz ilkelerini hızlı bir şekilde güncelleyebilir. Ancak bu gibi durumlar istisnaidir.

Halihazırda yürürlükte olan kılavuz metni 22 Mart 2022’de güncellenmiş ve 31 Mart 2022’de yürürlüğe girmiş versiyondur.

EUIPO Marka Kılavuzunun Bağlayıcılığı

EUIPO marka kılavuzunun, EUIPO’nun resen inceleme, yayıma itiraz birimi, iptal birimleri dahil tüm operasyon birimleri açısından bağlayıcı olduğu açıktır. Buna karşın idari bir düzenleme niteliğindeki EUIPO marka kılavuzunun AB mahkemeleri açısından bağlayıcılığı söz konusu değildir, buna ilaveten AB üyesi ülkelerin ulusal ofisleri, kendileri aksi yönde bağlayıcı bir usul benimsemedikleri sürece EUIPO kılavuzuyla bağlı değildir.

Bu bağlamda, EUIPO karar kılavuzunun bağlayıcılığı açısından tartışmalı kalan tek kurum veya makam EUIPO Temyiz Kurulu olarak ortaya çıkmaktadır.

EUIPO’nun bir parçası olan, ancak üyeleri EUIPO tarafından değil AB Komisyonu tarafından seçilen Temyiz Kurulu, EUIPO’nun diğer birim veya departmanlarından farklı ve nispeten özerk bir pozisyondadır.

EUIPO Temyiz Kurulu yakın tarihli bir kararında; “… (i) Temyiz Kurulu üyeleri bağımsızdır ve kararlarında talimatnamelerle bağlı değildir, (ii) Karar kılavuzları, Ofisin uygulamayı taahhüt ettiği kurallar bütünüdür ve Ofis kendisini onlarla bağlı kılmaktadır, ancak ön kabul olarak bu kuralların mevzuatla uyumlu olması gerekir, dolayısıyla AB mevzuatının hükümleri yorumlanırken kılavuzların bağlayıcı metin olarak etkisi bulunmamaktadır.” ifadelerini kullanarak, EUIPO karar kılavuzunun kendisi açısından bağlayıcı olmadığını altını çizmiştir. (İlgili karar hakkında Önder E. Ünsal tarafından yazılmış yazı bu bağlantıdan okunabilir.)

Avrupa Birliği Adalet Divanı 2012 yılında verdiği C-53/11 sayılı kararda EUIPO karar kılavuzunun EUIPO Temyiz Kurulu’nu bağlayıcılığı konusunu özel olarak tartışmış, karar kılavuzunun EUIPO Temyiz Kurulu açısından bağlayıcı olmadığını belirtmiş ve Adalet Divanı Genel Mahkemesinin aksi yöndeki kararını iptal etmiştir. Belirtilen karar hakkında 2013 yılında bu makalenin yazarlarından Önder E. Ünsal tarafından kaleme alınmış yazıdan yapacağımız aşağıdaki alıntı okurların kararı daha iyi anlamasını sağlayacaktır. Alıntı okunurken 2013 yılında kurumun OHIM kısaltmasını kullandığı ve Topluluk Marka Tüzüğü, Topluluk Markası terimlerinin geçerli olduğu dikkate alınmalıdır.

“Davada öne sürülen argüman çerçevesinde OHIM’e göre, OHIM Marka İnceleme Kılavuzu, uzmanlar ve diğer OHIM birimlerince alınan kararlarda dayanak olarak kullanılan OHIM personeli talimatnamesi niteliğindedir. Buna karşın, OHIM uzmanları ve birimleri tarafından verilen kararların Topluluk Marka Tüzüğü ve Yönetmeliği ile uyumunu (tutarlığını) kontrol etmekle yükümlü olan OHIM Temyiz Kurulunun, bu kılavuzları uygulama zorunluluğu bulunmamaktadır. Bunun ötesinde, OHIM Temyiz Kurulunun kararları sınırları çizilmiş yetkiler çerçevesinde alınır ve bu kararlar takdir yetkisinin kullanılması olarak değerlendirilemez. Buna bağlı olarak, OHIM Temyiz Kurulunun kararlarının hukuka uygunluğu, OHIM’in önceki karar verme pratiği çerçevesinde değil, yalnızca, Avrupa Birliği Mahkemeleri tarafından yorumlandığı haliyle Topluluk Marka Tüzüğü ve buna ilişkin Yönetmelik çerçevesinde değerlendirilmelidir. İncelenen vakada, OHIM’e göre, tartışma konusu yönetmelik maddesi, idari talimatnamelere göre değil, Topluluk Marka Tüzüğü ve buna ilişkin Yönetmelikte yer alan hükümler çerçevesinde değerlendirilmelidir.

Buna karşılık, “Nike International Ltd”e göre, OHIM kararlarda tutarlılık ihtiyacı doğrultusunda, az ya da çok bağlayıcılığı bulunan, uygulama kılavuzlarını kabul etmiştir ve Topluluk Marka Tüzüğü ve buna ilişkin Yönetmeliği, OHIM Uygulama Kılavuzunda belirtilen ilkeler çerçevesinde uygulamalıdır.

Adalet Divanı, yukarıda yer verilen argümanları değerlendirdikten sonra, konuyu takip eden biçimde yorumlamıştır:

İncelenen davada, Adalet Divanı Genel Mahkemesi, OHIM Temyiz Kurulunun OHIM İnceleme Kılavuzunu uygulaması gerektiğini belirtmiş olmakla birlikte, OHIM tarafından öne sürüldüğü üzere, bir işaretin Topluluk Markası olarak tescil edilmesiyle ilgili olarak OHIM Temyiz Kurulunun kararları, sınırları çizilmiş yetkiler çerçevesinde alınır, bu kararlar takdir yetkisinin kullanılması olarak değerlendirilmez ve buna bağlı olarak, OHIM Temyiz Kurulunun kararlarının hukuka uygunluğu, yalnızca, Avrupa Birliği Mahkemeleri tarafından yorumlandığı haliyle Topluluk Marka Tüzüğü çerçevesinde değerlendirilmelidir.

Bu çerçevede, Avrupa Birliği Adalet Divanı, OHIM’in iddialarını, Topluluk Marka Tüzüğü ve buna ilişkin Yönetmelik hükümleri çerçevesinde değerlendirmiş ve Adalet Divanı Genel Mahkemesinin kararını yerinde bulmamıştır.”

Bu çerçevede, EUIPO karar kılavuzu, yukarıda paylaşılan 2022 yılına ait bir Temyiz Kurulu kararında bahsedildiği ve gene yukarıda paylaşılan Adalet Divanı kararında görüleceği üzere, EUIPO Temyiz Kurulu bakımından şu anda bağlayıcı değildir. Kanaatimizce yerindeliği tartışmaya çok açık olan bu husus hakkında gelecek yıllar belki de farklı bir değerlendirme getirecektir. 

Türk Patent ve Marka Kurumu Marka İnceleme Kılavuzları

Türk Patent ve Marka Kurumu (Kurum) internet sitesinin “marka” ana sekmesinde (https://www.turkpatent.gov.tr/marka) kılavuz ismini taşıyan üç farklı doküman bulunmaktadır: Marka İnceleme Kılavuzu-2021, Marka Başvuru Kılavuzu-2022, Marka Kullanım İspatı Kılavuzu.

Anılan dokümanlardan “Marka Başvuru Kılavuzu-2022” esas itibarıyla bir uygulama kılavuzu değil, genel işlem tanımlarının yapıldığı bilgilendirme metnidir. Dolayısıyla, bu metnin bu yazı kapsamında yer verilen diğer örnekler gibi ofis uygulamalarını, süreçlerini detaylı biçimde aktaran ve yönlendirme yapan bir metin olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Ve hatta Kurum’un uygulama kılavuzu olmayan bu metnin isminden “kılavuz” kelimesini çıkartıp, metnin ismini “Marka Genel Bilgilendirme Kitapçığı” olarak değiştirmesi kanaatimizce yerinde olacaktır.    

Marka İnceleme Kılavuzu-2021, Marka Kullanım İspatı Kılavuzu metinleri ise kapsamlı ve geniş uygulama kılavuzlarıdır. Dolayısıyla, bu metinlerin yurtdışındaki muadilleri ile karşılaştırılmaları mümkündür.

Başvuru sahipleri ve vekillerinin en yoğun olarak kullandığı kılavuz olan Marka İnceleme Kılavuzu’nun kamuya açık ilk versiyonu 2015 yılında yayımlanmıştır. Avrupa Birliği desteği ile yürütülen bir projenin meyvesi olarak ortaya çıkan kapsamlı metin, tamamen kurum uzmanlarınca hazırlanmış ve oluşturulması esnasında ulusal ve Avrupa Birliği yargısı kararları, EUIPO ve Kurum kararları ve EUIPO kılavuzu esas alınmıştır. Kılavuz aşağıda daha detaylıca bahsedileceği üzere 2017 yılında Sınai Mülkiyet Kanunu’nun yürürlüğe girmesinin ardından revizyona alınmıştır. Kılavuzun 2015 yılı ve tamamlanabildiği kadarıyla 2021 yılı versiyonları, kanaatimizce içerikleri bakımından Kurum’un övgüyü hak eden kapsamlı çalışmalarıdır. Marka Kullanım İspatı Kılavuzu da içeriği itibarıyla aynı konumdadır. Ancak, bu övgüler metinlerin kusursuz veya eksiksiz olduğu anlamına gelmediği gibi, eleştirilmesi gereken noktalar da mevcuttur ve takip eden satırlarda Kurum kılavuzunun eksiklikleri ve geliştirilmesi gereken yönleri dile getirilecektir. Yazının bu kısmının önceki bölümlerde aktarılan EUIPO marka kılavuzunun özellikleri ile karşılaştırmalı olarak okunması yerinde olacaktır.      

Marka İnceleme Kılavuzu-2021 metninin “Önsöz” kısmında kılavuzun amacı ve kapsamı belirtilmiştir.

Buna göre Kılavuzun amacı; “Bu kılavuzun amacı, 6769 Sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nun marka tescilinde mutlak ret nedenleri başlıklı 5’inci maddesinde sayılan bentler ile marka tescilinde nispi ret gerekçeleri başlıklı 6’ncı maddesinin birinci fıkrasında düzenlenen karıştırılma ihtimali değerlendirmesine ilişkin inceleme ilkelerinin belirlenmesidir. Bu kriterin temel amacı mutlak ret gerekçeleri ile nispi ret gerekçelerinden karıştırılma ihtimali incelemesinde Kurumun karar uyumunu mümkün olan en yüksek düzeye çıkarmaktır.”

Kılavuzun kapsamı ise; “Bu kriterde yer alan ret gerekçeleri (6769 s. SMK’nın 5’inci maddesi ile 6769 s. SMK’nın 6’ncı maddesinin 1’inci fıkrası) için getirilen ilkeler çerçevesinde 2015 tarihli İnceleme Kılavuzu geçerliliğini yitirmiştir. Bu kriterde düzenlenmeyen başlıklar açısından ise 2015 tarihli İnceleme Kılavuzu geçerliliğini korumaktadır.” olarak belirlenmiştir. Buna göre, Kılavuzun şu anki kapsamı yalnızca Sınai Mülkiyet Kanunu’nun 5. maddesinde yer alan mutlak ret nedenleri ve 6. maddesinin birinci fıkrasında yer alan karıştırılma olasılığı gerekçeli ret nedenidir.

6. maddede yer alan diğer nispi ret nedenlerine ilişkin olarak SMK yürürlüğe girdikten sonra henüz kılavuz hazırlanmadığından, bu fıkralar hakkında 2015 tarihli geçmiş dönem kılavuzunun geçerli olduğu önsözde belirtilmiştir. Ancak, 2015 yılı kılavuzu Kurum sitesinden kaldırılmış olduğundan, Kurum hali hazırda 6(2) ila 6(9) sayılı nispi ret nedenleri bakımından uygulamasını kamuya duyurmamış veya en azından duyurmaktan vazgeçmiş haldedir. İlgili hükümler bakımından eski kılavuzun geçerli olduğunu duyurup, geçerli olduğu söylenen kılavuzu yayından kaldırmak ise “ilginç” bir yaklaşımdır.

Kılavuz yukarıda belirtildiği üzere 6(2) ila 6(9) sayılı nispi ret nedenleri bakımından henüz tamamlanmamıştır, bunların tamamlanmasına yönelik olarak önsözde takip eden ifade kullanılmıştır: “Belirlenen çalışma takvimi çerçevesinde inceleme kılavuzunda yer almayan başlıkların da güncelleme çalışmaları devam etmektedir.”

2017 yılında SMK’nın yürürlüğe girmesinin ardından karar kılavuzunun SMK hükümleri, yeni kararlar ve güncel ihtiyaçlar çerçevesinde güncellenmesi gerekliliği ortaya çıkmıştır. Bu doğrultuda ilk olarak bağımsız ve ayrı bir kılavuz olarak “Kullanımın İspatı Kılavuzu” hazırlanmıştır. Bununla birlikte, Marka İnceleme Kılavuzunun, Ocak 2017-Temmuz 2022 arasında geçen 5 yılı aşkın sürede halen tamamlanmaması ve 6. maddeye ilişkin sekiz önemli fıkraya ilişkin düzenlemelerin henüz kamuya sunulmaması, düşündürücü olduğu kadar, kurumsal boyutta kullanıcı çevrelerinin eleştirilerini çeken önemli bir eksikliktir. Hele ki yeni kılavuzun birçok noktada geçmiş dönem kılavuzunun sistematiğini ve yaklaşımını takip ettiği ortadayken, eksikliklere ilişkin kısımların tamamlanarak kısa sürede kamuya sunulması beklenti olarak ortaya çıkmaktadır.           

Kılavuzunun güncellenme sıklığı ve yöntemi hakkında kılavuzun önsöz kısmında bilgi yer almamaktadır. EUIPO marka kılavuzunun giriş kısmında kılavuzun yıllık biçimde güncelleneceği, bunun yöntemi ve EUIPO dışı paydaşların görüşlerinin alınacağı ve değerlendirileceği belirtilmişken, Türk Patent ve Marka Kurumu kılavuzunun oluşturulması veya güncellenmesi aşamalarında, mesleki dernekler dahil olmak üzere kurum dışı paydaşların görüş verme, öneri sunma gibi hakları bulunmamaktadır. Dolayısıyla, Türkiye’de marka inceleme kılavuzu Kurum’un tek başına ve görüş almadan oluşturduğu bir metin niteliğindedir. Bu durumun, ideal hal olan ve EUIPO’da karşımıza çıkan açıklık ve şeffaflık ilkeleriyle bağdaşmadığı ortadadır.     

Kılavuzun bağlayıcılığı hakkında Marka İnceleme Kılavuzunda herhangi bir ifade bulunmamaktadır. Bununla birlikte Kullanımın İspatı Kılavuzunda; “Ulusal ve uluslararası örnekler esas alınarak hazırlanmış olan çalışma genel bir kılavuz niteliğinde olup yasal veya bağlayıcı bir metin değildir. Taraflar ve Kurum, gerektiğinde 6769 sayılı SMK’ya, SMK’nın Uygulanmasına Dair Yönetmeliğe ve yetkili mahkemelerin SMK’nın ilgili maddelerine ilişkin yaptığı yorumlara başvurarak işlem süreçlerini yürütür.” ifadesi yer almaktadır.

Buna göre, Kullanım İspatı Kılavuzu, Kurum tarafından hazırlanıp ilan edilmiştir, ancak bu kılavuz Kurum açısından bağlayıcı değildir. Bu durumda Kurum’un kendisini bağlı saymadığı kılavuzun varlık nedeni dahi tartışmaya açık hale gelmektedir. Biraz sarkastik bir dille ifade edecek olursak, önceki bölümlerde açıklandığı üzere EUIPO’da tartışmalar kılavuzun EUIPO’nun diğer organları kadar Temyiz Kurulu’nu da bağlayıp bağlamadığı üzerinden gerçekleşirken, Türkiye iddialı bir adım atmış ve kılavuzun onu hazırlayan Kurum’u dahi bağlamadığını ifade ederek, çıtayı hayli yükseğe taşımıştır.

Kanaatimizce, Türkiye’de marka inceleme kılavuzunun Kurum’un karar organlarını (veya bunlardan hangilerini) bağlayıcılığının kılavuzun giriş kısmında açık biçimde ifade edilmesi ve de gelişen ulusal ve uluslararası içtihat, mahkeme kararları ve ilkesel Yeniden İnceleme ve Değerlendirme Kurulu kararları doğrultusunda, paydaşların ve mesleki örgütlerin de görüşleri alınarak, kılavuzun bir yıldan uzun olmayan aralıklarla güncellenmesinin sağlanması yerinde olacaktır. Tabii ki bunun için öncelikle Türk sınai mülkiyet camiasının yıllardır özlemini çektiği kılavuzun güncel ve tam metninin ortaya çıkması gerekmektedir.

Son olarak ise; Türk kılavuzunun EUIPO kılavuzunun altı bölümünden yalnızca Mutlak Ret Nedenleri ve Yayıma İtiraz İncelemesi kısımlarının esasa ilişkin inceleme bölümüne yönelik düzenlemeleri içerdiği, Türkiye’deki marka incelemesinin diğer aşamalarının ve uluslararası marka işlemlerinin şu an için herhangi bir kılavuzla düzenlenmemiş olduğunun altı çizilmelidir. Bu hususu ilerleyen yıllarda giderilmesi gereken bir eksiklik olarak tespit etmek şu an için yeterli olacaktır.

USPTO Marka Kılavuzu

USPTO marka kılavuzunun resmi adı Marka İnceleme Prosedürleri Rehberi (Trademark Manual of Examining Procuder (TMEP))’dir. Düzenli olarak güncellenen kılavuzun son versiyonu Temmuz 2022’de yayımlanmıştır.

Kılavuz; USPTO uzmanlarına, başvuru sahiplerine ve başvuru sahiplerini temsil eden vekillere marka başvurularının incelenmesine ilişkin uygulamalar ve prosedürler hakkında bilgi sağlamak için oluşturulmuştur. Kılavuzun hitap ettiği ana kesim, ofisin marka inceleme uzmanlarıdır. Kılavuz, başvuruların incelenmesi esnasında uzmanların uymaları gereken veya yetkili kılındıkları prosedürleri ana hatlarıyla belirtir ve buna ilaveten uzmanlar için bilgi ve yorum niteliğinde materyalleri içerir. Marka inceleme uzmanları yürürlükte ve marka başvuruları açısından uygulanabilir olan yasalara, Ticaret Bakanlığı Fikri Mülkiyet Müsteşarı ve USPTO Başkanı tarafından çıkartılacak marka uygulama yönetmeliklerine, kararlara, genelge ve talimatlara bağlı olarak karar verir. Marka karar kılavuzu kanuni güç ve etkiye sahip değildir ve ofisin iç yönetiminin parçası olarak hazırlanmıştır. Bu açıdan USPTO marka kılavuzunun detaylıca hazırlanmış bir yol gösterici olduğunu söyleyebiliriz.

WIPO Madrid Sistemi Kılavuzu

WIPO’nun Madrid Protokolü kapsamında yapılan uluslararası marka başvurularının incelenmesine ilişkin kılavuzunun son versiyonu 31 Mart 2022 tarihinde yayımlanmıştır. Madrid Marka Kılavuzu’na bu bağlantıdan erişilebilir.

Kılavuz, markasını Madrid sistemi aracılığı ile korumak isteyen marka sahiplerine bilgi ve tavsiyeler vermek ve aynı zamanda sisteme üye olan ülkelerin tescil otoritelerini rol, sorumluluk ve görevleri hakkında bilgilendirmek amacıyla hazırlanmıştır. Bu kapsamda kılavuz dört ana bölümden oluşur:

Bölüm I: Bu bölüm başvuru sahipleri, marka sahipleri veya vekilleri, üye ülkelerin tescil otoritesi yetkilileri için faydalı bilgiler içeren bir giriş niteliğindedir. Madrid sistemine ve sistemin tarihçesine genel bir giriş yapar, sistemin faydaları ve iletişim yöntemleri, zaman sınırları ve dil rejimi gibi konularda bilgi verir.  

Bölüm II: Bu bölüm başvuru ve marka sahipleri açısından, Madrid sisteminin tüm yönleri ve uluslararası tescilin yaşam döngüsü hakkında bilgiler sağlar. Başvuru ve ülke ekleme prosedürü, belirlenen ülkelerin ofisleri tarafından verilen kararlar, markanın yaşadığı süre boyunca karşılaşabileceği devir, yenileme, dönüştürme vb. gibi işlemler hakkında bilgiler içerir.

Bölüm III: Bu bölüm hem menşe ofis hem de başvurulan/seçilen ofisler açısından, başvuru süreci ve koruma kapsamına dair kararlar hakkında bilgi sağlar.

Bölüm IV: Bu bölüm ise, sisteme üye olmak isteyen devletlerin veya devletlerarası kuruluşların nasıl üye olacakları hakkında detaylı bilgiler sağlar.

WIPO’nun Madrid birimi bu metne ilaveten kendi iç süreçlerinde kullanım amaçlı ve uzmanlarına yönelik olan bir kılavuza sahiptir; ancak bu kılavuz kamuya açık değildir ve sadece ofis içi kullanım amaçlıdır. Belirtilen iç rehber, uzmanlara sınıflandırma araçlarının ne şekilde kullanılacağı, ofisin sıkça karşılaştığı bazı terimlerin sınıflandırmasına yönelik politika, şekli inceleme prosedürleri hakkında detaylı bilgi vermektedir.

Sonuç

Marka tescil otoritelerinin kullanıcılarına ve genel olarak kamuya daha kaliteli ve şeffaf hizmet verebilmesini sağlayan temel araçlardan birisi günümüzde uygulama kılavuzlarıdır.

Marka uygulama kılavuzlarını sadece esasa ilişkin incelemenin çerçevesini çizen metinler olarak düşünmek yanlıştır. Başvurunun yapıldığı andan başlayan her tür ofis işleminin; şekli inceleme aşaması, uluslararası marka süreçleri ve yenileme, devir vb. süreçleri de dahil olmak üzere, kılavuzlarla çerçevesinin çizilmesi ideal durumdur. Sistem kullanıcıları bir an için düşünecek olurlarsa, en büyük belirsizlikleri yaşadıkları ve kurum çalışanlarıyla görüşerek soru yöneltme ihtiyacı hissettikleri alanların, kılavuzlarla düzenlenmemiş alanlar olduğunun ayırdına varacaklardır. 

Bu tespitten hareketle hazırladığımız yazıda, en gelişmiş ofisler olarak kabul edilebilecek EUIPO ve USPTO’nun marka inceleme kılavuzlarının çerçevesini çizmeye ve Türk marka kılavuzuyla kıyaslamalar yaparak bu alandaki eksikliklerimizi ortaya koymaya çalıştık.

Gelecek yıllarda Türkiye’de daha kapsamlı ve kullanıcı gruplarının tüm ihtiyaçlarına hizmet eden marka inceleme kılavuzlarına sahip olmak ve bunların hazırlanması aşamasında mesleki dernek ve örgütlerin de görüşlerini sunabildiklerini görmek temennileriyle yazımızı noktalıyoruz. 

Sinem GÖZÜBÜYÜK

sinem_yavas@hotmail.com

Önder Erol ÜNSAL

unsalonderol@gmail.com

Temmuz 2022

ANAYASA MAHKEMESİ İKİ SİYASİ PARTİNİN AMBLEMLERİNDE YER ALAN GÜVERCİN ŞEKİLLERİNİN BENZERLİĞİNİ DEĞERLENDİRDİ – KARIŞTIRILMA OLASILIĞI İNCELEMESİ İLE DENEYSEL BİR EŞLEŞTİRME


IPR Gezgini’nin Instagram hesabında 1 Nisan 2022 tarihinde yaptığım aşağıdaki paylaşımda, dikkat çekici bulduğum bir haberi paylaşmış, kişisel görüşümü belirtmiş ve Anayasa Mahkemesi’nin bir nevi karıştırılma ihtimali incelemesi anlamına gelecek kararını merakla beklediğimi ifade etmiştim.


Anayasa Mahkemesi’nin merakla beklediğim kararı 17 Haziran 2022 tarihli Resmi Gazete’de yayımlandı. Mahkemenin 21 Nisan 2022 tarihli, 2022/2 (Değişik İşler) esas ve 2022/1 karar sayılı kararına okuyucularımız bu bağlantıdan erişebilir.

Kararı aktarmaya geçmeden önce ilk olarak ihtilafı hatırlatmak yerinde olacaktır.

Yeni kurulan Türkiye’nin Sesi Partisi (SES) aşağıdaki parti amblemini kullanmaya başlar:

Bu amblemde yer alan güvercin çiziminin, renk ve çizim olarak kendi partilerinin aşağıda yer verilen amblemindeki güvercin şekline çok benzediğini düşünen Demokratik Sol Parti (DSP) yetkilileri, SES Partisi’nden ilgili amblemin kullanımının durdurulmasını ister.

Partiler karşılıklı açıklamalar yapar ve nihayetinde SES Partisi amblemin kullanımının durdurulmasını talebini kabul etmez. (bkz. 1, 2)

SES Partisi’nin amblemini değiştirmemesi üzerine DSP konuyu yargıya taşır ve Parti Genel Sekreteri, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 96. maddesine aykırılık gerekçesiyle Türkiye’nin Sesi Partisi ambleminin hükümsüzlüğüne ve siyasi parti sicilinden terkinine karar verilmesini talep eder.

Siyasal Partiler Kanunu’nun 96. maddesi “Anayasa Mahkemesince temelli kapatılan veya siyasi parti siciline kayıtlı bulunan siyasi partilerin isimleri, amblemleri, rumuzları, rozetleri ve benzeri işaretleri aynen veya iltibasa mahal verecek şekilde başka bir siyasi partice kullanılmayacağı gibi, daha önce kurulmuş Türk devletlerine ait topluma mal olmuş bayrak, amblem ve flamalar da siyasi partilerce kullanılmaz.” hükmünü içermektedir. Bu çerçevede, DSP’nin talebinin temel gerekçesi, sonradan kurulan Türkiye’nin Sesi Partisi’nin ambleminin DSP amblemi ile iltibas yaratacak şekilde benzer olmasıdır.

Anılan Kanunun ilgili bir diğer hükmü ise 104. maddenin üçüncü fıkrasıdır: “Tüzüklerinde Anayasa Mahkemesince temelli kapatılan veya siyasi parti siciline kayıtlı bulunan siyasi partilerin isimleri, amblemleri ve rumuzlarını aynen veya iltibasa mahal verecek şekilde kabul eden veya kullanan siyasi parti aleyhine Anayasa Mahkemesine, Cumhuriyet Başsavcılığınca resen veya ilgili siyasi parti tarafından doğrudan yazı ile başvurulur. Anayasa Mahkemesi başvuru tarihinden itibaren en geç otuz gün içinde isim, amblem ve rumuzlarla ilgili olarak siyasi parti siciline kayıt önceliğine göre yapacağı incelemede bu Kanunun 96 ncı maddesinin birinci fıkrasına aykırılık görürse, aykırılık teşkil eden isim, amblem ve rumuzların hükümsüzlüğüne ve siyasi parti sicilinden terkinine karar verir.”


Demokratik Sol Parti’nin talebini inceleyen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı mütalaasını verir ve mütalaasında; “… her iki amblemdeki güvercin figürlerinin büyüklüklerinin birbiriyle benzer ve renklerinin beyaz olduğunu, kanatlarının açık ve aynı yöne uçar vaziyette bulunduğunu belirterek Türkiye’nin Sesi Partisi ambleminin Demokratik Sol Parti amblemiyle iltibasa mahal verecek şekilde benzerlik gösterdiğini, her iki siyasi partinin birbiri ile karıştırılmasına elverişli olduğunu ve bu nedenle Türkiye’nin Sesi Partisi ambleminin hükümsüzlüğüne ve siyasi parti sicilinden terkini talebinin kabulüne karar verilmesi gerektiğini” ileri sürer.

SES Partisi’nin savunması ise; “… ilk bakışta fark edilebilen değişik özelliklerin bulunması hâlinde sırf aynı simgenin amblemde yer almasının iltibasa yol açacağından söz etmenin siyasi partilerin serbestçe faaliyet göstereceklerine ilişkin Anayasa ilkelerinin ve bunun uzantısı olan amblem seçme hakkının gereksiz ve ölçüsüz kısıtlanmasına yol açacağı, kendi Partileri ile Demokratik Sol Parti amblemlerinde yer alan güvercin figürlerinin kanat yapıları ve kuyruk şekillerinin farklı olduğu, dahası Partilerinin amblemindeki güvercin figürünün zeytin dalı taşıdığı, ayrıca Partileri ile Demokratik Sol Parti arasında herhangi bir tarihî veya siyasi miras açısından karışıklık doğuracak bir yakınlık bulunmadığı, dolayısıyla da Partilerinin ambleminin hükümsüzlüğü ve siyasi parti sicilinden terkini talebinin reddine karar verilmesi gerektiği” argümanları üzerine kuruludur.

Anayasa Mahkemesi, DSP’nin talebini 21 Nisan 2022 tarihli, 2022/2 (Değişik İşler) esas ve 2022/1 karar sayılı kararı sonuçlandırır ve talebi oy çokluğu ile kabul ederek, Türkiye’nin Sesi Partisi tarafından kullanılmakta olan amblemin 2820 sayılı Kanun’un 96. maddesine aykırı olduğu anlaşıldığından, anılan Partinin ambleminin hükümsüzlüğüne ve siyasi parti sicilinden terkini talebinin kabulüne karar verir.


Anayasa Mahkemesi’nin kararında sıklıkla “iltibas” kavramından, şekillerin benzerliğinden bahsedilmesi ve bu bağlamda yapılan analizin markalar arasındaki karıştırılma olasılığı analizine yakınlaşması dikkat çekicidir. Bu bağlamda, Anayasa Mahkemesi kararının önemli kısımlarının aktarılması yerinde olacaktır:

“6. Anılan düzenlemelere göre (2820 sayılı Kanunun 96(1) ve 104(3) maddeleri, Y.N.) bir partinin siyasi parti siciline kayıtlı başka bir partinin amblemini aynen veya iltibasa yol açacak şekilde kullanması yasaklanmıştır. Siyasi parti siciline kayıtlı bir partinin ambleminde yer alan bir şekil veya figürün diğer bir parti tarafından karışıklığa yol açmaması şartıyla kullanılmasında ise herhangi bir engel bulunmamaktadır.

7. Siyasi partilerin seçmenlere vereceği mesajları daha anlaşılabilir kılması ve hitap ettikleri seçmen kitlesinin önem atfettiği değerlerin sahiplenildiğinin ifade edilmesi bakımından hedeflediği idealleri yansıtan ve özetleyen şekil veya figürleri amblemlerinde kullanmaları son derece doğaldır. Ancak partiler, bu şekil veya figürleri siyasi parti siciline daha önceden kayıtlı olan partilerin amblemleriyle iltibasa mahal vermeyecek şekilde kullanmalıdır. Bir partinin kullanacağı amblemin başka bir parti izlenimi vermemesi, yanılgı veya yanlış anlamalara sebep olmaması gerekir. Siyasi partilerin isim ve rumuzları gibi amblemleri de açık olmalı ve kişilerin bir siyasi partiyi başka bir siyasi parti ile karıştırmalarına yol açmamalıdır.

8. Talepte bulunan Demokratik Sol Partinin amblemi incelendiğinde amblemde dikdörtgen mavi zemin üzerinde her iki kanadı da açık bir güvercin figürünün yer aldığı, bu figürün beyaz dikdörtgen ile çevrelendiği görülmektedir. Türkiye’nin Sesi Partisi tarafından kullanılan amblemde ise lacivert zemin üzerinde ağzında zeytin dalı bulunan ve her iki kanadı da açık bir güvercin figürü yer almaktadır. Her ne kadar Türkiye’nin Sesi Partisi’nin ambleminde diğerinden farklı olarak güvercin figürü ağzında yeşil bir zeytin dalı taşımakta ise de amblemin baskın figürünün güvercin olduğu, her iki parti ambleminde de güvercin figürünün yaklaşık olarak aynı büyüklükte, aynı renkte ve aynı yöne uçar hâlde kanatları açık bir şekilde yer aldığı gözetildiğinde amblemlerin seçmenin yanılmasına sebep olabileceği değerlendirilmiştir.

9. Bu tespitler çerçevesinde Demokratik Sol Parti ile Türkiye’nin Sesi Partisi tarafından kullanılan amblemler birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’nin Sesi Partisi tarafından kullanılmakta olan amblemin Demokratik Sol Parti tarafından kullanılan amblemle iltibas yaratacak şekilde benzer olduğu, Demokratik Sol Parti ambleminden duraksamaya neden olmayacak şekilde ayırt edilmesinin mümkün olmadığı sonucuna varılmıştır.

10. Açıklanan nedenlerle Türkiye’nin Sesi Partisi tarafından kullanılmakta olan amblemin 2820 sayılı Kanun’un 96. maddesine aykırı olduğu anlaşıldığından anılan Partinin ambleminin hükümsüzlüğü ve siyasi parti sicilinden terkini talebinin kabulü gerekir.”


Bu noktada deneysel bir yaklaşımla, Anayasa Mahkemesi’nin siyasi parti amblemlerinin benzerliğine ilişkin analizini, karıştırılma olasılığı analizinin temel ilkeleri çerçevesinde inceleyecek olursak:

İşaretlerin Benzerliği: Anayasa Mahkemesi kararının 8. paragrafında işaretleri hangi nedenle benzer bulduğunu (her iki parti ambleminde de güvercin figürünün yaklaşık olarak aynı büyüklükte, aynı renkte ve aynı yöne uçar hâlde kanatları açık bir şekilde yer aldığı) açıklamıştır.

Baskın Unsur: Anayasa Mahkemesi kararının 8. paragrafında yeni kurulan partinin amblemindeki baskın unsuru “amblemin baskın figürünün güvercin olduğu” ifadesiyle tespit etmiştir.

Kamunun İlgili Kesimi: Kararın 7. maddesinde Anayasa Mahkemesi analizini toplumun hangi kesimi açısından yapıldığını belirtmiş ve “Siyasi partilerin seçmenlere vereceği mesajları daha anlaşılabilir kılması ve hitap ettikleri seçmen kitlesinin önem atfettiği değerlerin sahiplenildiğinin ifade edilmesi bakımından hedeflediği idealleri yansıtan ve özetleyen şekil veya figürleri amblemlerinde kullanmaları son derece doğaldır.” ifadesi kapsamında oldukça heterojen bir grup teşkil edebilecek ilgili siyasi partilerin seçmen kitlesini işaret etmiştir. Bunun marka incelemesi dilindeki karşılığı da hiç şüphesiz ortalama düzeyde dikkate sahip ortalama tüketicilerdir.

Tanınmışlık: Kararda önceki tarihli parti ambleminin toplum nezdindeki bilinirliğinden ve geçmiş yıllardan kaynaklanan ününden bahsedilmemiş ve bu bağlamda tanınmışlığa ilişkin bir değerlendirme yapılmamıştır.

Ayırt Edici Güç: Kararda önceki tarihli parti ambleminin özgünlüğünden kaynaklı olarak ayırt edici gücünün yüksekliği gibi bir husustan bahsedilmemiştir.

Malların ve/veya Hizmetlerin Benzerliği: İhtilafın niteliği elbette ki bu yönde bir değerlendirmeyi gerektirmemektedir.

Karıştırılma Olasılığının Varlığı: Anayasa Mahkemesi; kararının 9. paragrafında, karar boyunca saydığı gerekçe ve tespitler çerçevesinde, iltibas yaratacak derecede benzerliğin varlığını tespit etmiş ve SES Partisi ambleminin DSP ambleminden duraksamaya neden olmayacak şekilde ayırt edilmesinin mümkün olmadığını ifade etmiştir: “Bu tespitler çerçevesinde Demokratik Sol Parti ile Türkiye’nin Sesi Partisi tarafından kullanılan amblemler birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’nin Sesi Partisi tarafından kullanılmakta olan amblemin Demokratik Sol Parti tarafından kullanılan amblemle iltibas yaratacak şekilde benzer olduğu, Demokratik Sol Parti ambleminden duraksamaya neden olmayacak şekilde ayırt edilmesinin mümkün olmadığı sonucuna varılmıştır.”


Anayasa Mahkemesi kararını oy çokluğu ile almıştır. On beş Mahkeme üyesinden dördü karşı oy vererek, çoğunluktan ayrılmıştır. Dört karşı oy sırayla aşağıdaki gerekçelere dayanmaktadır:

1- “… Hükümsüzlüğü ve terkini talep edilen amblemin talepte bulunan partinin ambleminden birçok yönden farklı olduğu açıktır. Her şeyden evvel, güvercin figürleri ve zemin renkleri aynı olmadığı gibi, talepte bulunan partinin ambleminde yer alan beyaz dikdörtgen çerçevenin diğer partinin ambleminde olmadığı anlaşılmaktadır. Daha önemlisi, iltibasa meydan verdiğine hükmedilen amblemde, diğerinden farklı olarak, ağzında yeşil zeytin dalı olan bir güvercin figürüne yer verilmektedir. Bu zeytin dalının rengi ve büyüklüğü de dikkate alındığında iki figürün kolaylıkla ayırt edilebilir mahiyette olduğu, dolayısıyla iltibasa neden olacak şekilde benzer olmadığı görülmektedir…”

2- “… Talepte bulunan Demokratik Sol Partinin amblemi incelendiğinde amblemde dikdörtgen mavi zemin üzerinde her iki kanadı da açık bir güvercin figürünün yer aldığı, bu figürün beyaz dikdörtgen ile çevrelendiği görülmektedir. Türkiye’nin Sesi Partisi tarafından kullanılan amblemde ise lacivert zemin üzerinde ağzında zeytin dalı bulunan ve her iki kanadı da açık bir güvercin figürü yer almaktadır. Her iki amblemdeki güvercin figürlerinin büyüklükleri de yaklaşık olarak aynıdır. Ancak Türkiye’nin Sesi Partisinin ambleminde yer alan güvercin figürü diğerinden farklı olarak ağzında yeşil bir zeytin dalı taşımaktadır. Zeytin dalının büyüklüğü ve rengi amblemin tamamı gözetildiğinde ilk bakışta fark edilecek ve dikkat çekecek durumdadır. Bu yönüyle amblemdeki güvercin figürünün ağzında taşıdığı zeytin dalı, güvercin figürlerinin aynı yöne bakıp bakmamasından veya kanatlarının açık olup olmamasından daha ayırt edici bir niteliğe sahiptir.

Bu tespitler çerçevesinde Demokratik Sol Parti ile Türkiye’nin Sesi Partisi tarafından kullanılan amblemler birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’nin Sesi Partisi tarafından kullanılmakta olan amblemin Demokratik Sol Parti tarafından kullanılan amblemle iltibas yaratacak şekilde benzer olmadığı, Demokratik Sol Parti ambleminden duraksamaya neden olmayacak şekilde ayırt edilmesinin mümkün olduğu sonucuna varılmıştır…”

3- “Türkiye’nin Sesi Partisinin amblemine karşı itirazda bulunan Demokratik Sol Partinin amblemine baktığımızda amblemde dikdörtgen mavi zemin üzerinde her iki kanadı da açık bir güvercin figürünün yer aldığı, bu figürün beyaz dikdörtgen ile çevrelendiği görülmektedir. Türkiye’nin Sesi Partisi tarafından kullanılan amblemde ise lacivert zemin üzerinde ağzında zeytin dalı bulunan ve her iki kanadı da açık bir güvercin figürü yer almaktadır. Her iki amblemdeki güvercin figürlerinin büyüklükleri de yaklaşık olarak aynıdır. Ancak Türkiye’nin Sesi Partisinin ambleminde yer alan güvercin figürü diğerinden farklı olarak ağzında yeşil bir zeytin dalı taşımaktadır. Zeytin dalının büyüklüğü ve rengi amblemin tamamı gözetildiğinde ilk bakışta fark edilecek ve dikkat çekecek bir durum taşımaktadır. Ek olarak Türkiye’nin Sesi Partisinin amblemi daha koyu bir mavi üzerinde bulunmaktadır ve partinin tam adı da kısaltmanın altında yazılmıştır. Bütün bunlar itirazda bulunan Demokratik Sol Partinin amblemi ile Türkiye’nin Sesi Partisinin amblemini farklılaştırmaktadır.

Seçmenler çeşitli nedenlerle parti adlarını, kısaltmalarını ve amblemlerini karıştırabilir. Sırf isim ve kısaltma benzerliğinden dolayı Anayasanın tanıdığı en temel haklardan olan siyasi parti kurma ve siyasi faaliyette bulunma hakkı kısıtlanmamalıdır. Bir siyasi partinin kendisini en iyi ifade ettiğini düşündüğü ismi, kısaltmayı ve amblemi terk etmeye zorlanması ifade ve örgütlenme özgürlüğü ve demokrasi esaslarıyla bağdaşmayan ölçüsüz bir müdahale anlamına gelmektedir.”

4- Gerekçeler 2 numaralı görüşle temel olarak aynıdır.


Çoğunluk görüşü ve karşı oylar birlikte okunduğunda, hiyerarşik olarak Türkiye’nin en yetkin hukuk insanları arasında bulundukları kabul edilmesi gereken Anayasa Mahkemesi üyelerinin dahi, işaretlerin benzerliği konusunda birbirlerinden ayrıştıkları görülmektedir. Bu husus bile tek başına, markaların karıştırılma olasılığı incelemesinin çoğunlukla öznel bakışın önem kazandığı, nesnelliğin nispeten zor sağlanabileceği bir alan olduğunu göstermektedir.

İhtilaf hakkında, daha önce sosyal medyada belirttiğim kendi görüşümü tekrarlayacak olursam; beyaz güvercin sembolünün evrensel olarak barışı simgeleyen, bu yönüyle dünya genelinde ve Türkiye’de yaygın olarak kullanılan bir siyasal sembol olmasından, dolayısıyla siyasal partilerce sembol olarak seçiminin gayet kabul edilebilir gerekçeleri bulunmasından, evrensel olarak barışı simgeleyen beyaz güvercin şeklini kullanan siyasi örgütlerin güvercin sembolünün başkalarınca kullanımını da makul karşılaması gerektiğinden ve her iki siyasal partinin amblemlerindeki güvercin şekillerinin kolaylıkla ayırt edilebilir biçimde stilize edilmiş olmalarından hareket ederek, amblemleri karıştırılabilecek veya iltibasa yol açabilecek derecede benzer olarak değerlendirmemiştim ve halen de aynı görüşteyim.

Bizim açımızdan ilgi çekici bu tip ihtilafların Anayasa Mahkemesi’ne daha sık ulaşması temennisiyle yazımı noktalıyorum. Okuyucuların amblemlerin benzerliği konusunda hakkında ne düşündüğünü de merak ediyorum doğrusu!

Önder Erol ÜNSAL

Temmuz 2022

unsalonderol@gmail.com

MARKA YAYIMA İTİRAZ GEREKÇELERİNİN YORUM YOLUYLA GENİŞLETİLMESİ MÜMKÜN MÜDÜR? EUIPO TEMYİZ KURULU SON NOKTAYI KOYDU


Marka başvuru, tescil işlemlerinin yanısıra itiraz işlemlerinin de çevrimiçi yollarla yapılmaya başlanması başvuru sahiplerine, vekillere ve ofislere büyük kolaylıklar sağlamıştır. Kolaylıklara eşlik eden beklenmedik olumsuz bir etki ise, işleri çabuk ve kolayca halletme refleksinin yanında gelen ve çoğunlukla formları okumamakla da ilgili olan, eksik veya yanlış kutucuk tıklama hataları ve bunlardan kaynaklanan problemlerdir.

Bu yazının konusu olan EUIPO Temyiz Kurulu kararı, karar içeriğinde açıkça yazmasa da kanaatimizce yanlış kutucuğa tıklama eyleminin sonucudur ve ödenecek bedel yayıma itiraz sahibi bakımından acı verici olmuştur.

Bakalım çıkaracağımız dersler var mı?


Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO) Temyiz Kurulu tarafından 1 Nisan 2022 tarihinde verilen “Hacker Space” kararı, EUIPO’nun itiraz gerekçesi mevzuat maddelerini veya daha genel bir ifadeyle itiraz gerekçelerini değerlendirirken yapabileceği yorumun sınırlarını çizmiştir. Son söyleyeceğimi en baştan belirtmem gerekirse Temyiz Kurulunun çizdiği sınır son derece belirgindir ve esnetilmeye hiç uygun değildir.

“Hacker Space” başvurusunun 29.,32. ve 33. sınıflarda tescil edilmesiyle amacıyla Çekya vatandaşı “Jana Vandelikova” tarafından yapılan başvuruya karşı, Almanya’da kurulu “Hacker Pschorr Brau Gmbh” tarafından yapılan itiraz, EUIPO ve Almanya’da önceden tescil edilmiş “Hackerbrau”, “Hacker”, “Hacker Pschorr” markalarına dayanmaktadır.

Yayıma itiraz sahibi, itiraz ederken EUIPO’nun çevrimiçi uygulamasını kullanmış ve uygulamada itiraz dayanağı tüm markalar için Birlik Marka Tüzüğünün 8(1)(a) maddesini itiraz gerekçesi olarak tıklamıştır. İtiraz bildiriminde itirazın gerekçelerine ilişkin ilave beyan/açıklama sunulmamıştır.

Yayıma itiraz süresi dolduktan sonra, EUIPO, taraflara bilgi vererek, yayıma itiraz sahibine itiraza ilişkin gerekçelerini detaylandırması ve ek materyal sunması için süre vermiştir. İtiraz sahibi bu süre içerisinde EUIPO’ya bildirim yapmıştır. Bu bildirimde, yayıma itiraz sahibi yalnızca, başvurunun karıştırılma olasılığı gerekçesiyle (Birlik Marka Tüzüğü madde 8(1)(b)) reddedilmesi gerektiğini belirtmiştir.   

Bu noktada Birlik Marka Tüzüğünün 8(1)(a) ve 8(1)(b) maddelerinin ve aralarındaki farklılığın açıklanması gerekmektedir.   

Birlik Marka Tüzüğü madde 8(1)(a); yayıma itiraz edilmesi halinde, önceden tescil edilmiş bir markayla aynı olan ve aynı mal veya hizmetleri kapsayan yeni tarihli marka başvurusunun reddedileceği hükmünü içermektedir. Hepimizin bildiği gibi, Tüzük madde 8(1)(a), önceki ve sonraki tarihli markaların ve kapsadıkları malların / hizmetlerin aynı olması halindeki, yani çifte aynılık (double identity) durumundaki ret halini düzenlemektedir.  

Birlik Marka Tüzüğü madde 8(1)(b) ise; önceki ve sonraki tarihli markaların aynı veya benzer, kapsadıkları malların / hizmetlerin aynı veya benzer olması ve bu nedenlerle kamunun ilgili kesimi nezdinde karıştırılma olasılığının ortaya çıkması halinde yeni tarihli marka başvurusunun reddedileceği hükmünü içermektedir. Bu bağlamda, Tüzük madde 8(1)(b) karıştırılma olasılığı durumundaki ret halini düzenlemektedir.  

İki düzenlemeyi daha detaylı biçimde karşılaştırmayı yazının sonraki kısımlarına bırakarak, başvurunun geçirdiği süreci aktarmaya devam edelim.

Yayıma itiraz sahibinin görüşüne karşı, başvuru sahibi de karşı argümanlarını öne sürer.

Görüşlerinin toplanmasının ardından EUIPO İtiraz Birimi başvuruyu Tüzük madde 8(1)(b)’yi gerekçe göstererek kısmen reddeder.

EUIPO İtiraz Birimi kararında aşağıdaki hususları da özellikle dikkat çekilmiştir:

  • Yayıma itiraz sahibi, çevrimiçi itiraz formunda yalnızca 8(1)(a) maddesini seçmiştir. 8(1)(a) ve 8(1)(b) maddeleri arasında farklılıklar bulunsa da, bu iki madde birbirleriyle ilişkilidir.
  • Bu ilişkinin sonucu olarak, 8(1) maddesi kapsamındaki itirazlarda, eğer 8(1)(a) maddesi tek itiraz gerekçesi olarak gösterilmişse ve Ofis incelemede markalar ve mallar/hizmetler arasındaki aynılığı tespit edememişse, itiraz 8(1)(b) maddesi kapsamında da karıştırılma olasılığı bakımından incelenecektir. Bu husus EUIPO İnceleme Kılavuzunda yer almaktadır (bkz. aşağıdaki ekran görüntüsü). Dolayısıyla, markalar arasında 8(1)(a) maddesi kapsamında çifte aynılık halini tespit edemeyen İtiraz Birimi, incelemeye 8(1)(b) maddesi kapsamında karıştırılma olasılığı bakımından devam etmiş ve markalar arasında karıştırılma olasılığının varlığını tespit ettiğinden itirazı kısmen kabul etmiştir.  

Başvuru sahibi bu karara karşı itiraz eder ve kararın iptalini talep eder. EUIPO Temyiz Kurulu’nun önüne gelen itiraz hakkındaki karar 1 Nisan 2022 tarihinde verilmiş ve İtiraz Biriminin kararı aşağıdaki gerekçelerle iptal edilmiştir. (Markanın kayıtlarını ve Temyiz Kurulu kararını görmek için bu bağlantıyı kullanabilirsiniz.)

AB Marka Tüzüğü madde 2(2)(c)’ye göre, yayıma itiraz sahibi itirazını dayandırdığı mevzuat hükümlerini (Tüzük madde 8(1), 8(3), 8(4), 8(5) veya 8(6)) beyan etmek zorundadır. Bu beyan sonraki işlemlerin çerçevesini çizeceği için sonradan değiştirilemez. Tüzüğün Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik madde 2(4) kapsamında, yayıma itiraz sahibi, itirazının dayanaklarına ilişkin gerekçeli beyanlar sunabilir, ancak bunların sunulması itirazın incelenebilmesinin ön şartı olmadığı gibi, zorunlu da değildir.

Bu bağlamda, yayıma itiraza ilişkin işlemlerin kapsamı tümüyle yayıma itiraz sahibinin elindedir ve yayıma itiraz sahibi belirli bir itiraz gerekçesini seçtiğinde işlemlerin iskeletini de belirlemiş olur. Devamında başvuru sahibi itiraz bildirimini alır, olası riskleri değerlendirir ve uzlaşma süreci de dahil olacak şekilde, ilk stratejisini hazırlar.

Yayıma itiraz gerekçeleri arasına yeni markalar da dahil olmak üzere, itiraz gerekçeleri eklemek yayıma itirazın kapsamını genişletmek anlamına gelecektir ve buna izin verilmesi mümkün değildir.

Bu çerçevede, incelenen itirazın sonuçlandırılabilmesi için yanıtlanması gereken soru, Birlik Marka Tüzüğü madde 8(1)(a)’nın aynı zamanda madde 8(1)(b)’yi kapsar şekilde değerlendirilip değerlendirilemeyeceğidir.

Birlik Marka Tüzüğü madde 8(1)(a) ile madde 8(1)(b)’nin yakından ilişkili olduğu doğru olsa da, iki madde bazı önemli noktalarda birbirinden ayrılır. Madde 8(1)(a)’nın uygulanabilmesi için markaların ve malların / hizmetlerin her ikisinin de aynı olması (çifte aynılık – double identity) şarttır. Buna karşın madde 8(1)(b)’nin uygulanabilmesi için markaların aynı veya benzer olması, malların / hizmetlerin aynı veya benzer ve karıştırılma olasılığının ortaya çıkması gerekir.

Bu çerçevede, Birlik Marka Tüzüğü madde 8(1)(b)’nin madde 8(1)(a)’yı kapsadığı ortadadır; ancak tersinin söylenmesi, yani madde 8(1)(a)’nın madde 8(1)(b)’yi kapsadığının kabul edilmesi mümkün değildir.

Yasa koyucunun kullandığı ifade tarzı açıktır. Yasa koyucu, madde 8(1), yani aynı fıkra (paragraf) içerisinde yer vermiş olsa da, Birlik Marka Tüzüğü madde 8(1)(a) ile madde 8(1)(b)’yi ayırarak iki farklı hukuki norm oluşturmuştur. Bunlardan biri (madde 8(1)(a)) çifte aynılık halini içerirken, diğeri (madde 8(1)(b)) karıştırılma ihtimalinden bahsetmektedir.

Bu bağlamda yoruma da yer yoktur. Adalet Divanı içtihadına göre, bir normun lafzi anlamı açıksa, anlamsal yorum, her zaman olası herhangi bir amaçsal yorumun önünde yer alacaktır. Dolayısıyla, incelenen vakada Temyiz Kurulunun varabileceği tek sonuç, Birlik Marka Tüzüğü madde 8(1)(a)’nın yayıma itiraz sahibi tarafından tek itiraz gerekçesi olarak belirlendiğidir. Bu bağlamda, Ofisin madde 8(1)(b)’nin uygulanabilirliğini inceleme yetkisi bulunmamaktadır.

Yasa koyucu, EUIPO’nun her zaman iki durumu birlikte incelemesini istemiş olsaydı, Kanun buna imkan verecek açıklık ve kesinlikte yazılırdı. Aynı durum EUIPO ve elektronik formları için de geçerlidir. Eğer Ofis, yayıma itiraz sahiplerinin itiraz ederken madde 8(1)(a) ve (b) arasında ayrım yapmasını istememiş olsaydı, çevrimiçi uygulamasına bu maddeler için iki farklı kutucuk koymaz ve formda iki farklı itiraz gerekçesine yer vermezdi.

Buna ilaveten, yayıma itiraz süresi dolduktan sonra sunulan ek beyanlarda madde 8(1)(b)’den bahsedilmesi suretiyle, yayıma itiraz sahibi, itirazın kapsamını genişletmiştir ve bunun kabul edilmesi de mümkün değildir.

EUIPO Marka İnceleme Kılavuzunda; “8(1) maddesi kapsamındaki itirazlarda, eğer 8(1)(a) maddesi tek itiraz gerekçesi olarak gösterilmişse ve Ofis incelemede markalar ve mallar/hizmetler arasındaki aynılığı tespit edememişse, itiraz 8(1)(b) maddesi kapsamında karıştırılma olasılığı bakımından incelenecektir” denilmiş olsa da, (i) Temyiz Kurulu üyeleri bağımsızdır ve kararlarında talimatnamelerle bağlı değildir, (ii) Karar kılavuzları, Ofisin uygulamayı taahhüt ettiği kurallar bütünüdür ve Ofis kendisini onlarla bağlı kılmaktadır, ancak ön kabul olarak bu kuralların mevzuatla uyumlu olması gerekir, dolayısıyla AB mevzuatının hükümleri yorumlanırken kılavuzların bağlayıcı metin olarak etkisi bulunmamaktadır.

Bütün bunların sonucunda, Temyiz Kuruluna göre;

  • İtiraz Birimi inceleme konusu vakada, Birlik Marka Tüzüğü madde 8(1)(b) kapsamında da inceleme yapıp, itirazı kısmen kabul ederek kendisine tanınan yetkinin sınırlarını aşmıştır.
  • İncelenen vakada, markalar arasında aynılık şartı gerçekleşmemiştir ve dolayısıyla Birlik Marka Tüzüğü madde 8(1)(a) kapsamında itirazın kabul edilmesi de mümkün değildir.    
  • Sayılan nedenlerle, İtiraz Biriminin Birlik Marka Tüzüğü madde 8(1)(b) kapsamında yayıma itirazın kısmen kabulü yönündeki kararı iptal edilmiş ve yayıma itirazın bütünüyle reddedilmesine karar verilmiştir.  

Bu yazıda aktarmaya gayret ettiğimiz Temyiz Kurulu kararı birkaç yönüyle önemlidir:

Temyiz Kurulu, EUIPO’nun itiraz gerekçesi mevzuat hükümlerini saptarken amaca yönelik değerlendirme yapamayacağını ve mevzuatın lafzını sıkıca takip etmek zorunda olduğunu açık olarak belirtmiş, tersi yönde düzenlenmiş karar kılavuzunun uygulanmasının da mümkün olmadığını belirtmiştir.

Kurul bunları söylerken, EUIPO karar kılavuzunun, Temyiz Kurulu bakımından bağlayıcı olmadığını ve kanun yorumlanırken kılavuzun esas alınamayacağını da yinelemiştir.


Türkiye’ye dönecek olursak öncelikle hatırlamalıyız ki, 556 sayılı KHK’da şu anda AB Marka Tüzüğünde var olan ayrım mevcuttu, yani çifte aynılık (madde 8/1-a) ve karıştırılma olasılığı madde (8/1-b) iki ayrı bent altında iki ayrı ret gerekçesi olarak düzenlenmişti.

6769 sayılı SMK hazırlanırken, kanaatimizce pratikte hiçbir yararı olmayan bu ayrım terk edilmiş ve çifte aynılık ile karıştırılma ihtimali halleri tek bir fıkra (madde 6/1) altında birlikte ifade edilmiştir: “Madde 6-(1): Tescil başvurusu yapılan bir markanın, tescil edilmiş veya önceki tarihte başvurusu yapılmış marka ile aynılığı ya da benzerliği ve kapsadığı mal veya hizmetlerin aynılığı ya da benzerliği nedeniyle, tescil edilmiş veya önceki tarihte başvurusu yapılmış marka ile halk tarafından ilişkilendirilme ihtimali de dâhil karıştırılma ihtimali varsa itiraz üzerine başvuru reddedilir.”

Bu bağlamda, okurlara aktardığımız kararın 6769 sayılı SMK’nın uygulanması bakımından gerçek bir karşılığı bulunmamaktadır. Buna karşın, elektronik yollarla itirazın geliştiği günlerde yanlış veya eksik itiraz gerekçesi seçiminin yol açtığı sorunlar Türk Patent ve Marka Kurumunun da gündemini işgal etmektedir (Kurum YİDK’nda 15 yıl görev yapmış eski bir kurum uzmanı olarak bunu bilmem veya bu gibi durumlarla fiiliyatta karşılaşmış olmam tabii ki sürpriz değildir). Hal böyleyken benzer durumlarda EUIPO Temyiz Kurulunun olabilecek en katı yorumu benimsemesi, aynı görüşü paylaşmayan benim için sürpriz olmuştur. Türkiye’deki benzer tartışmalara da referans teşkil edebilecek karar hakkında okurların görüşlerini de merak ediyorum.

Önder Erol ÜNSAL

Haziran 2022

unsalonderol@gmail.com

Neden 26 Nisan? Dünya Fikri Mülkiyet Gününüz Kutlu Olsun!

IPday2022-theme-E-1080.jpg

Bu yazı, yazarın 26 Nisan 2019 tarihinde yayımlanmış aynı başlığa sahip yazısının güncelleştirilmiş halidir.


Bugün 26 Nisan Dünya Fikri Mülkiyet Günü ve gün dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de de çeşitli etkinliklerle kutlanıyor.

Bu yazıda camiamız için özel bir gün olan Dünya Fikri Mülkiyet Günü’nün tarihçesinden ve neden 26 Nisan’da kutlandığından bahsedeceğiz.

1999 yılının Ağustos ayında Dünya Fikri Mülkiyet Teşkilatı (WIPO)’nın yıllık genel kurulu öncesinde, Çin Halk Cumhuriyeti Fikri Mülkiyet Ofisi, WIPO Genel Müdürüne aşağıdaki yazılı teklifi gönderir.


Öneride; 21. yüzyılda fikri mülkiyetin sosyal ve ekonomik kalkınmayı destekleyen en önemli faktörlerden birisi olacağı, fikri hakların gerek gelişmiş gerekse de gelişmekte olan ülkeler bakımından önemi gibi hususlardan bahsedilerek ve fikri haklar konusunda toplumun farkındalığının yükseltilmesi gerekliliğinin altı çizilerek, 26 Nisan gününün WIPO tarafından “Dünya Fikri Mülkiyet Günü” olarak kabul edilmesi ve her yıl anılan tarihte kutlanması önerilmektedir.

26 Nisan gününün seçilmesinin nedeni, WIPO’nun resmi anlamda kuruluşunu simgeleyen Dünya Fikri Mülkiyet Örgütünü Kuran Sözleşme’nin 26 Nisan 1970 tarihinde yürürlüğe girmesidir.

Çin Halk Cumhuriyeti’nin önerisi 1999 yılı WIPO Genel Kurulunun gündemine alınır ve teklif kabul edilir.

2000 yılından itibaren de 26 Nisan günü tüm dünyada Dünya Fikri Mülkiyet Günü olarak kutlanmaya başlar.

Dünya Fikri Mülkiyet Günü 2001 yılından itibaren her yıl farklı bir temayla kutlanmaktadır. Bu temaları listeleyelim (https://www.wipo.int/ip-outreach/en/ipday/archive/):

2001 – Geleceği Bugün Yaratmak (Creating the Future Today)

2002 – Yaratıcılığı Cesaretlendirmek (Encouraging Creativity)

2003 – Fikri Mülkiyeti İşiniz Yapın (Make Intellectual Property Your Business)

2004 – Yaratıcılığı Cesaretlendirmek (Encouraging Creativity)

2005 – Düşün, Hayal Et, Yarat (Think, Imagine, Create)

2006 – Bir Fikirle Başlar (It Starts with an Idea)

2007 – Yaratıcılığı Cesaretlendirmek (Encouraging Creativity)

2008 – İnovasyonu Kutlamak ve Fikri Mülkiyet İçin Saygıyı Teşvik Etmek (Celebrating innovation and promoting respect for intellectual property)

2009 – Yeşil İnovasyon (Green Innovation)

2010 – İnovasyon – Dünyayı Bağlamak (Innovation – Linking the World)

2011 – Geleceği Tasarlamak (Designing the Future)

2012 – Vizyon Sahibi Mucitler (Visionary Innovators)

2013 – Yaratıcılık – Yeni Nesil (Creativity – The Next Generation)

2014 – Sinema Filmleri Bir Küresel Tutku (Movies – a Global Passion)

2015 – Yerinden Kalk, Ayağa Kalk. Müzik İçin (Get Up, Stand Up. For Music.)

2016 – Dijital Yaratıcılık: Kültürü Yeniden Hayal Etmek (Digital Creativity: Culture Reimagined.)

2017 – İnovasyon – Yaşamı Geliştirmek (Innovation – Improving Lives)

2018 – Değişimi Güçlendirmek: İnovasyon ve Yaratıcılıkta Kadınlar (Powering Change: Women in Innovation and Creativity)

2019 – Altına Uzanmak: Fikri Mülkiyet ve Spor (Reach for Gold: IP and Sports)

2020 – Yeşil Bir Gelecek İçin Yenilik Yap (Innovate for a Green Future)

2021 – Fikri Mülkiyet ve KOBİ’ler: Fikirlerinizi Pazara Taşımak (IP & SMEs: Taking your ideas to market)

2022 – Fikri Mülkiyet ve Gençlik: Daha İyi Bir Gelecek İçin İnovasyon (IP and Youth: Innovating for a Better Future)

WIPO internet sayfasında Dünya Fikri Günü için özel bir sayfa yer almaktadır:

https://www.wipo.int/ip-outreach/en/ipday/index.html#vote

Sayfa içeriğinde bu özel gün için dünya genelindeki etkinlikleri gösteren özel bir sekme de bulunmaktadır: https://www.wipo.int/ip-outreach/en/ipday/2022/events_calendar.html

Sekmede 2022 yılında Türkiye’de düzenlenen bazı etkinliklere de yer verilmiştir. (Etkinliğin eklenmesi için organizatörler WIPO’ya etkinlik hakkında bildirim yapmalıdır.)

Dünya Fikri Mülkiyet Gününün kısa tarihçesini aktardığımız yazının, 26 Nisan simgesel tarihinin neden seçildiği ve günün ana teması hakkında okuyucularımıza fikir verdiğini umuyoruz.

Dünya Fikri Mülkiyet Gününüz kutlu olsun!


Güncel Not: Ne WIPO ne de Türkiye’de fikri haklar alanında faaliyet gösteren ana kurumlar olan Türk Patent ve Marka Kurumu ile Telif Hakları Genel Müdürlüğü “Patent Haftası” isminde bir hafta ilan etti. Türkiye’de sosyal medyada görmeye başladığımız “Patent Haftası” isimlendirmesi ve kullanımı tamamen bireyseldir ve resmi veya uluslararası bir karşılığı 2022 yılı itibarıyla yoktur.


Önder Erol ÜNSAL

Nisan 2021

unsalonderol@gmail.com

TÜRKİYE İÇİN MADRİD PROTOKOLÜ BAŞVURU ÜCRETLERİNDE SON İNDİRİM, ÜCRETLENDİRME SİSTEMİNİN GENEL YAPISI, TARİHÇESİ, TERCİHLER ve SORULAR



DL-303 Specialized Course on the Madrid System for the International  Registration of Marks


A- 15 Şubat 2022 Tarihli WIPO Bildirimi Doğrultusunda Türkiye İçin Madrid Protokolü Ücretlerinde Yapılacak İndirim

Dünya Fikri Mülkiyet Teşkilatı (WIPO), 15 Şubat 2022 tarihinde yaptığı MADRID/2022/7 sayılı duyuru ile Türkiye için 15 Mart 2022 tarihinden itibaren Madrid Protokolü kapsamında uluslararası marka başvuru, yenileme ve ek sınıf ücretlerinde değişiklik yapılacağını açıkladı. Anılan duyuru bu bağlantıdan görülebilir.

Duyuruya göre, 15 Mart 2022 tarihinden itibaren Türkiye için bir sınıflık uluslararası marka başvurusu ücreti 35 İsviçre Frangı (CHF), bir sınıftan fazla her sınıf için ödenecek ek ücret 7 CHF, Türkiye’de bir uluslararası tescilin yenilenmesi ücreti ise 34 CHF olacaktır. Belirtilen işlemler için önceden talep edilen ücretler sırasıyla 59 CHF, 12 CHF ve 58 CHF olduğundan, bu değişiklikle ücretlerde yaklaşık %40 indirim yapıldığı anlaşılmaktadır.

Yazının devamının daha kolaylıkla anlaşılması için bu yazının hazırlandığı 24 Şubat 2022 tarihinde, 1 İsviçre Frangı’nın yaklaşık 15,25 Türk Lirası olduğu bilgisini veriyorum. Bunu yuvarlayarak 15 TL olarak alıyorum ve yazının devamı boyunca 15 TL karşılığını kullanacağım. Dolayısıyla; Türkiye’nin 15 Mart 2022 tarihinden itibaren -24 Şubat 2022 kuruyla- Madrid Protokolü kapsamında bir sınıflık marka başvurusu için 35 CHF=525 TL, her ek sınıf için 7 CHF=105 TL, marka yenilemesi için 34 CHF=510 TL talep edeceğini okurların hafızalarında tutmalarını rica ediyorum.

15 Şubat 2022 tarihli MADRID/2022/7 sayılı WIPO duyurusu


B- Madrid Protokolü Kapsamında Seçilen Ülkeler İçin Ücretlendirme

B.1- WIPO Standart Tarifesi

Daha anlaşılır olmak için öncelikle, Madrid Protokolü kapsamında yapılan uluslararası marka başvurularında seçilen ülkeler için öngörülmüş ücretlendirme sisteminin açıklanması gerekmektedir.

Madrid Protokolü tarafı ülkeler, kendileri Individual Fee (Bireysel Ücret) sistemine geçmeyi talep etmedikleri sürece, WIPO tarafından belirlenen standart ücretlendirme tarifesine tabiidir. Standart ücretlendirme sistemini tercih eden ülkeleri uluslararası marka başvurularına ekleyen talep sahipleri, bu tarifede yer alıp seçilen her ülke için 100 CHF tutarında Complementary Fee (Tamamlayıcı Ücret) ödemek zorundadır. Ek ve önemli bir not olarak, Complementary Fee’nin hem başvuru hem de tescil aşamasını kapsadığı ve ülkelerin tescil için ayrı bir ücret istemelerinin mümkün olmadığı belirtilmelidir. Bu ücret üç sınıfa kadar olan başvurular içindir. Üç sınıfın üzerindeki her sınıf başına da ek 100 CHF tutarında Supplementary Fee (Ek Ücret) ödenmesi gerekmektedir, ancak Supplementary Fee ülke başına ödenen bir ücret değildir. Bu ücretlere ilaveten WIPO’nun kendi kasasına koyduğu Basic Fee (Esas Ücret) vardır, ancak Basic Fee bu yazının konusuyla ilgili olmadığından ayrıca açıklanmayacaktır.

WIPO; standart ücret sistemine dahil olan ülkelere, her yılın sonunda seçilme sayıları çarpı 100 CHF tutarında ödeme yapmaktadır. Bu ücrete ilaveten, her yenileme için aynı tutarda (100 CHF) ücret ve diğer bazı ücretler de taraf ülkelere sene sonunda WIPO tarafından ödenmektedir.

B.2- Bireysel Ücret (Individual Fee) Sistemi

Madrid Andlaşması ile kurulan standart ücretlendirme sistemine 1996 yılında yürürlüğe giren Madrid Protokolü ile opsiyonel bir yenilik getirilmiştir. Madrid Sistemine dahil ülkeler için seçildikleri her başvuru başına öngörülen standart ücret (1996-2008 yılları arasında 73 CHF, 2008 sonrası 100 CHF), sisteme girme niyetinde olan birçok ülke tarafından yeterli bulunmadığından, Protokol’le Individual Fee (Bireysel Ücret) denilen yeni bir seçenek sunulmuş ve bu yolla sistemin cazibesi artırılmaya çalışılmıştır.

Individual Fee (Bireysel Ücret) seçeneğinde ülkeler WIPO standart tarifesi ile bağlı değildir. Bu seçenek taraf ülkeler tarafından Protokol’e katılım aşamasında veya katılımdan sonra herhangi bir anda yapılacak bir bildirim ile tercih edilebilir. Individiual Fee sistemini seçen ülkeler; başvuru, ek sınıf ücreti ve yenileme ücretlerini belirleyerek, bu ücretleri kendi ulusal para birimleri cinsinden WIPO’ya bildirmekte, WIPO o dönemde geçerli resmi Birleşmiş Milletler döviz kuru üzerinden bu tutarları CHF cinsine çevirmekte ve bu tutarlar ilgili ülkenin Individual Fee ücretleri olarak CHF cinsinden ilan edilmektedir. Individual Fee sisteminde bir sınıftan fazla her ek sınıf için ek ücret istenmesi de mümkündür.

Individual Fee sistemini seçen ülkelerin uluslararası marka başvuruları (tescil aşaması dahil), ek sınıflar veya yenileme için belirledikleri ücretler, kendi ulusal ofislerine doğrudan yapılacak aynı amaçlı talepler için öngörülen ulusal ücretlerden daha yüksek olamaz. Örneğin, Türkiye’nin üç sınıflı uluslararası marka başvuruları için talep edebileceği Individual Fee, Kurum’a doğrudan yapılacak üç sınıflı marka tescil başvurusu ücreti ve buna eklenecek marka tescil ücretinin CHF kurunda karşılığından yüksek olamaz.

Bir örnekle açıklayacak ve bu bağlantıdan görülebilecek 2022 Kurum marka işlem ücretlerini esas alacak olursak;

2022 yılı için Türkiye’de tek sınıflı bir marka başvurusu ve tescil ücreti:

  • 380 TL (marka başvuru ücreti) + 1020 TL (marka tescil ücreti) = 1400 TL‘dir.

2022 yılı için Türkiye’de üç sınıflı bir marka başvurusu ve tescil ücreti ise:

  • 380 TL (marka başvuru ücreti) + 760 TL (iki ek sınıf ücreti) + 1020 TL (marka tescil ücreti) = 2160 TL‘dir.

Dolayısıyla, Madrid Protokolü başvuruları için Individual Fee sistemini seçen Türkiye’nin tek sınıflı bir başvuru için talep edebileceği ücret 1400 TL’nin, üç sınıflı bir başvuru için talep edebileceği ücret ise 2160 TL’nin CHF cinsinden karşılığının üzerinde olamayacaktır.

B.3- Individual Fee Sisteminin Protokol ve WIPO Kılavuzundaki Karşılığı

Individual Fee sistemine ilişkin hüküm Madrid Protokolü’nün 8(7)(a) maddesinde yer almaktadır:

Madrid Protokolü madde 8(7)(a)

İlaveten, WIPO tarafından yayımlanan Madrid Sistemi Rehberinin 2021 yılı baskısının 18. sayfasında (bkz. bu bağlantı), Individual Fee sistemine ve ücret sınırına ilişkin açıklama aşağıdaki şekilde yapılmıştır:


Bu açıklamalar çerçevesinde, Individual Fee sisteminde belirlenecek ücretlerin ulusal yolla yapılacak aynı talepler için istenebilecek ücretlerden yüksek olamayacağı ortadadır. Bununla birlikte, ulusal ücretlerden daha düşük düzeyde Individual Fee belirlenmesi mümkündür.

Düşük ücret belirlenmesi, Madrid Protokolü kapsamında gelecek başvurular için şekli inceleme, sınıflandırma yapılmaması veya bazı ülkelerin başvuruları ilan etmemesi nedenleriyle açıklanabilir. Türkiye uluslararası tescilleri ilgili her hususu kendi Ulusal Marka Bülteninde ilan ettiğinden, ilan masrafının olmaması Türkiye için ücret düşüklüğünün geçerli bir gerekçesi olamayacaktır.

B.4- Individual Fee Tutarının Güncellenmesi

Madrid Protokolü madde 8(7) Individual Fee tutarının sonradan yapılacak beyanlarla değiştirilebileceğini açık olarak belirtmektedir.

Madrid Protokolü madde 8(7) – Türkçesi için bkz. bu yazının bir önceki bölümü

Bu hükmü daha geniş anlamda yorumlama amacını gözeterek bir tarafa bırakıyor ve Uygulama Yönetmeliği hükümlerine öncelikli olarak bakıyoruz.

Madrid Protokolü’ne ilişkin Uygulama Yönetmeliği’nin 35. maddesi (2) numaralı paragrafının (a) ila (d) sayılı alt paragrafları Individual Fee tutarının belirlenmesi ve güncellenmesine dair düzenlemeleri içermektedir. Madrid Protokolü Yönetmeliğinin bu yazının hazırlandığı Şubat 2022’de geçerli olan hali bu bağlantıda görülebilir.

Yönetmelik madde 35(2)(a)’ya göre, Individual Fee sistemini seçen bir ülke ilk olarak, talep ettiği Individual Fee tutarlarını kendi ulusal ofisince kullanılan para biriminin cinsinden WIPO Uluslararası Bürosu’na bildirecektir.

Yönetmelik madde 35(2)(b)’ye göre, takip eden aşamada yukarıda belirtilen tutar Birleşmiş Milletler resmi döviz kuruna göre CHF cinsine çevrilecek ve WIPO Genel Müdürü’nün ilgili ulusal ofisle yapacağı görüşmenin ardından ilgili ülkenin Madrid Protokolü Individual Fee tutarı olarak belirlenecektir.


Yönetmelik madde 35(2)(c) ve (d) ise Individual Fee tutarının döviz kurundaki değişiklikler nedeniyle ilgili ülkenin Marka Ofisi (Ofis) veya WIPO tarafından güncellenmesine ilişkin hükümleri içermektedir.

Yönetmelik madde 35(2)(c) çerçevesinde; birbirini takip eden üç aydan fazla süre boyunca, Birleşmiş Milletler döviz kuruna göre, ilgili ülkenin Individual Fee tutarını belirttiği para birimi ile CHF arasındaki kurda, Individual Fee tutarı hesaplanırken esas alınan bir önceki kura kıyasla en az %5 oranında artış veya azalma meydana geldiyse, ilgili ülkenin Ofisi, WIPO Genel Müdüründen yeni döviz kuru esas alınarak yeni bir Individual Fee tutarı belirlenmesini talep edebilir. WIPO Genel Müdürü bu talebe uygun şekilde işlem yapmak zorundadır.


Yönetmelik madde 35(2)(d) çerçevesinde; birbirini takip eden üç aydan fazla süre boyunca, Birleşmiş Milletler döviz kuruna göre, ilgili ülkenin Individual Fee tutarını belirttiği para birimi ile CHF arasındaki kurda, Individual Fee tutarı hesaplanırken esas alınan bir önceki kura kıyasla en az %10 oranında azalma meydana geldiyse, WIPO Genel Müdürü yeni döviz kurunu esas alarak yeni bir Individual Fee tutarı belirleyecektir.


WIPO Genel Müdürüne, ilgili ülke ofisine danışma veya öncelikli bildirimde bulunma yükümlülüğü getirmeden ücret güncelleme yetkisi veren Yönetmelik madde 35(2)(d) özellikle dikkat çekicidir ve okuyucularımızın yazının devamı boyunca bu durumu göz önünde bulundurması gerekmektedir.

C- Türkiye’nin Madrid Protokolü Kapsamında Ücretlendirme Tarihçesi

Türkiye, Madrid Protokolü’ne katılacağını 1996 yılında bildirmiş ve 1 Ocak 1999 tarihinde Protokol’e taraf ülkelerden birisi olmuştur. Türkiye, katılım aşamasında Individual Fee sistemini tercih etmemiş ve WIPO’nun standart ücret tarifesini uygulayan ülkeler arasında yerini almıştır (Bunun nedenini bilmiyoruz.) . O dönemde WIPO standart ücret tarifesinde seçilen ülkeler için ödenecek ücret 73 CHF tutarındaydı.

1999 yılındaki katılımın ardından Kurum’un ilgili birimi, 73 CHF tutarındaki standart ücretin, Türkiye’ye ulusal yolla yapılacak marka başvuru ve tescil ücretinin altında kaldığını görmüş ve Kurum ulusal başvuru + tescil ücretinin toplamının CHF cinsinden karşılığına göre tayin edilecek Individual Fee sistemine geçilmesini önermiştir. Individual Fee sistemine geçişin ancak Dışişleri Bakanlığınca yapılacak resmi bildirimle mümkün olması ve bürokratik prosedürler nedeniyle Individual Fee sistemine geçiş 2005 yılında mümkün olmuştur.


Türkiye’nin Individual Fee sistemine geçişine ilişkin MADRID/2005/15 sayılı 5 Ekim 2015 tarihli WIPO duyurusu bu bağlantıdan görülebilir.

5 Ekim 2015 tarihli MADRID/2005/15 sayılı WIPO duyurusu

D- Türkiye’nin Madrid Protokolü Kapsamında 17 Yıllık Individual Fee Tarifeleri, Sürekli İndirimler ve Ulusal İşlem Ücretleriyle Karşılaştırma

2005 yılında geçilen Individual Fee sisteminde Türkiye için belirlenen ilk ücretler: Bir sınıflı marka başvurusu için (tescil ücreti de dahil olacak şekilde düşünülmelidir) 491 CHF, her ek sınıf başına 96 CHF ve yenileme için 481 CHF’dir. (Not: İnternetten 2005 yılında 1 CHF’nin ortalama 1,08 TL olduğunu görebiliyoruz.)

Bu noktada, okuyucularımıza yukarıda Yönetmelik hükümleri çerçevesinde belirlenen sistemi bir kez daha hatırlatıyoruz: Individual Fee tutarının belirlenebilmesi için, 2005 yılında Türkiye, kendi tek sınıflık marka başvuru + tescil ücreti, ek sınıf ücreti ve yenileme ücretini Türk Lirası cinsinden WIPO’ya bildirmiştir. WIPO bu ücretleri Birleşmiş Milletler döviz kurunu esas alarak CHF’ye çevirmiş ve Türkiye için belirlenen Individual Fee tutarını ilan etmiştir.

WIPO kayıtlarına göre 2005-2022 yılları arasında Türkiye için uluslararası marka başvuruları, ek sınıflar ve yenileme için talep ettiği Individual Fee tutarlarında 11 kez değişiklik yapılmıştır. Bu değişikliklerin tamamı indirim şeklindedir ve resmi bildirimler/indirim tutarları WIPO internet sitesinde bu bağlantıda görülebilir.

Tek sınıflı uluslararası marka başvurusu (tescil ücreti de dahil olacak şekilde düşünülmelidir) için Ekim 2005’te 491 CHF olarak başlanmış, bu ücret sırayla 424 CHF (Kasım 2006), 353 CHF (Haziran 2009), 323 CHF (Haziran 2011), 248 CHF (Ocak 2012), 207 CHF (Haziran 2014), 178 CHF (Ekim 2015), 143 CHF (Nisan 2017), 125 CHF (Temmuz 2018), 73 CHF (Kasım 2018), 59 CHF (Ocak 2021) ve nihayetinde 35 CHF (Mart 2022) olarak değiştirilmiştir. Ek sınıf ücretleri ve yenileme ücretlerinde yapılan indirimler de yukarıda verdiğimiz bağlantıdaki bildirimlerde görülebilir.

Anılan değişiklik bildirimleri incelendiğinde, Individual Fee tutarında yapılan değişikliklerin tamamının Madrid Protokolü Yönetmeliği madde 35(2)(d) kapsamında yapılan indirimler olduğu görülmektedir. Bu yazının B.4 sayılı başlığında açıklandığı üzere, Yönetmelik madde 35(2)(d) çerçevesinde, birbirini takip eden üç aydan fazla süre boyunca, Birleşmiş Milletler döviz kuruna göre, ilgili ülkenin Individual Fee tutarını belirttiği para birimi ile CHF arasındaki kurda, Individual Fee tutarı hesaplanırken esas alınan bir önceki kura kıyasla en az %10 oranında azalma meydana geldiyse, WIPO Genel Müdürü yeni döviz kurunu esas alarak yeni bir Individual Fee tutarı belirleyecektir.

Dolayısıyla, Türkiye için yapılan indirimlerinin tamamının Türk Lirasının CHF karşısındaki değer kaybından kaynaklanan ve WIPO tarafından Yönetmelik madde 35(2)(d) çerçevesinde yapılan değişiklikler olduğu anlaşılmaktadır.

Örnek: Türkiye için 2014 yılı Individual Fee tutarı indirim bildirimi, diğer tüm bildirimlerde olduğu gibi Yönetmelik madde 35(2)(d) dayanak gösterilmiştir.

Bu değişiklikler sonucunda; 2005 yılında 491 CHF olarak başlayan Madrid Protokolü kapsamında Türkiye için tek sınıflı marka başvurusu ücreti (tescil ücreti de dahil olacak şekilde düşünülmelidir), 2022 yılı 15 Mart tarihi itibarıyla 35 CHF’ye inecektir.

Ancak, aynı dönemde Türk Patent ve Marka Kurumu’na ulusal yolla yapılacak marka başvurusu ve tescil ücreti sabit kalmamış ve artmıştır. Tek sınıflı marka başvurusu + tescil ücreti 2005 yılında 500 TL civarında iken (57,29 + 352,71 + Harç ve KDV), 2022 yılında 1400 TL (380+1020) olmuştur. Bu bağlamda, 2005-2022 yılları arasında Madrid Protokolü kapsamında Türkiye için belirlenmiş Individual Fee yaklaşık 14 kat azalmış, ancak ulusal yolla yapılacak başvurular için öngörülen ücretler yaklaşık üç kat artmıştır.

Aynı dönem boyunca, 2005 yılında WIPO’ya bildirilen ulusal işlem ücretleri tahmin ettiğimiz kadarıyla güncellenmemiştir ve/veya Türkiye, Protokol madde 8(7) kapsamında yeni bir beyanda bulunarak yıllar içerisinde değişen ulusal işlem ücretlerine paralel olarak Individual Fee tutarını değiştirmemiştir. Bu bağlamda da ulusal işlem ücretleri yükselirken; WIPO, Türkiye için CHF cinsindeki Individual Fee tutarlarını 2005 yılı marka işlem ücretlerinin Türk Lirası değeri üzerinden hesaplamaya devam ettiğinden, CHF cinsindeki Individual Fee tutarları geçen yıllar içerisinde sürekli düşerek ulusal işlem ücretlerine kıyasla birkaç kat ucuz hale gelmiştir.


2005 yılı marka ücret tarifesi (Bkz. https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2005/04/20050409-6.htm)


Tüm bunların sonucunda ise, 15 Mart 2022 tarihinde Türkiye için Madrid Protokolü kapsamında tek sınıflı marka başvurusu yapmanın ve bunu tescil ettirmenin maliyeti, aynı tek sınıflı başvuruyu ulusal yolla doğrudan Türk Patent ve Marka Kurumuna tescil ettirmenin maliyetinden yaklaşık 2,6 kat daha ucuza gelecektir.

  • 2022 yılı itibarıyla doğrudan Türk Patent ve Marka Kurumuna yapılacak tek sınıflı marka başvurusu + tescil ücreti maliyeti: 1400 TL (380+1020)
  • 24 Şubat 2022 itibarıyla 1 CHF=15 TL olarak kabul edilerek, 2022 yılında Madrid Protokolü yoluyla Türkiye de seçilerek yapılacak bir marka başvurusunun + tescilinin Türkiye özelindeki maliyeti: 35 CHF*15=525 TL
  • 1400/525=2,6 kat fark

Madrid Protokolü kapsamında Türkiye için 15 Mart 2022 tarihinden itibaren geçerli olacak ek sınıf ücretinin yalnızca 7 CHF olmasının (24 Şubat itibarıyla TL karşılığı=105), buna karşın 2022 Ücret Tebliğinde bu ücretin her ek sınıf başına 380 TL olmasının otomatik sonucu da sınıf sayısı artıkça Madrid Protokolü kapsamındaki ücretlerin daha da ucuz hale gelmesidir.

  • 2022 yılı itibarıyla doğrudan Türk Patent ve Marka Kurumuna yapılacak üç sınıflı marka başvurusu + ek sınıf ücreti + tescil ücreti maliyeti: 2160 TL [380 TL (marka başvuru ücreti) + 760 TL (iki ek sınıf ücreti) + 1020 TL (marka tescil ücreti)]
  • 20 Şubat 2022 itibarıyla 1 CHF=15 TL olarak kabul edilerek, 2022 yılında Madrid Protokolü yoluyla Türkiye de seçilerek yapılacak üç sınıflı marka başvurusunun + tescilinin Türkiye özelindeki maliyeti: 35 CHF + 14 CHF (2 ek sınıf) = 49 CHF*15=735 TL
  • 2160/735=2,9 kat fark

Dolayısıyla, ek sınıf için belirlenen ulusal ücret (380TL) ile Madrid Protokolü için belirlenen ek sınıf ücretinin (7 CHF) arasında -Şubat 2022 CHF/TL döviz kuru itibarıyla- yaklaşık 3,6 kat fark bulunması nedeniyle, marka başvurusundaki sınıf sayısı artıkça, Türkiye’ye Madrid Protokolü kapsamında başvuru yapmanın maliyeti, Türkiye’ye ulusal yolla başvuru yapmanın maliyetine kıyasla daha da uygun hale gelecektir.

E- Madrid Sisteminde WIPO Standart Ücretlerine ve Ülkelerin Talep Ettikleri Ücretlere Genel Bakış

Türkiye bakımından durumu bu şekilde açıkladıktan sonra Madrid Sistemi geneline bir bakış da faydalı olacaktır:

1- WIPO standart ücret tarifesi çerçevesinde Madrid Protokolü’nün yürürlüğe girdiği 1996 yılından 2008 yılı Eylül ayına dek 73 CHF olarak uygulanan Complementary Fee, Eylül 2008 tarihinden sonra 100 CHF’ye yükseltilmiştir. Bu yolla, Individual Fee sistemine girmemiş ülkelerin sistemden kazançları da artırılmıştır.

2- 2022 yılı itibarıyla Individual Fee sisteminde olan ülkelere bakıldığında (bkz. bu bağlantı), başvuru ücreti en düşük olan ülke 59 CHF ile Türkiye’dir ve bu ücret 15 Mart 2022’de 35 CHF’ye inecektir. Sistemde başvuru ücreti 100 CHF’nin altında olan sadece 6 ülke mevcuttur ve bunlardan ücreti Türkiye’ye en yakın ülkeler olan Zambiya ve Yeni Zelanda’nın ücretleri de 65 ve 63 CHF’dir (yani 35 CHF’nin yaklaşık iki katı).

3- Madrid Protokolü tarafı olan ülkelerin Individual Fee talep etmesi halinde bu ücretin kendi ulusal başvuru ve tescil ücretlerinden yüksek olmaması şartı varken, WIPO standart ücreti olan 100 CHF’nin seçilmesi halinde böyle bir zorunluluk bulunmamaktadır. Mevcut durumda 100 CHF tutarındaki standart ücret uygulaması bile, 15 Mart 2022 tarihi itibarıyla Türkiye’nin alacağı 35 CHF tutarındaki Individual Fee’nin yaklaşık üç katı olacaktır. Bu halde, Türkiye bakımından ücretler güncellenmediği sürece Individual Fee sisteminde kalmanın mantığı kendiliğinden sorgulamaya açık hale gelmektedir.

F- WIPO İstatistikleri

Madrid Protokolü kapsamında Türkiye’nin seçilmiş olduğu uluslararası marka başvuruları için WIPO internet sitesindeki istatistikler bölümünde yapılan araştırma, Türkiye’nin ücretlerinin 2006 yılından bu yana sürekli biçimde düşmesine rağmen Madrid Protokolü kapsamında Türkiye’ye yapılan başvuru sayısının yıllardır 10.000-10.500 bandında kaldığını göstermektedir. Hatta Türkiye için ücretlerin 73 CHF’den 491 CHF tutarına çıkartıldığı 2005 yılı sonundan başlayan dönemde dahi başvuru sayısında düşüş olmamış, aksine artış trendi gerçekleşmiştir. Bir diğer deyişle, Türkiye için başvuru yapan uluslararası marka sistemi kullanıcıları, Türkiye’nin ücretlerinde meydana gelen artış veya indirimden ziyade kendi ticari planları doğrultusunda hareket etmektedir.

Madrid Sistemi istatistikleri için https://www.wipo.int/madrid/statistics/?lang=en bağlantısından arama yapılması mümkündür. Aşağıdaki tablo 2005-2022 yılları arasında Madrid Protokolü yoluyla Türkiye’ye yönlendirilen toplam uluslararası tescil başvurusu (sonraki belirlemeler dahil) sayılarını yıllara göre göstermektedir (Görseli üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.).

2005-2021 yılları arasında Türkiye’ye Madrid Protokolü kanalıyla yapılan uluslararası marka başvurusu (sonraki belirlemeler dahil) sayısı. Kaynak: WIPO web sayfası Madrid istatistikleri bölümü – https://www.wipo.int/madrid/statistics/?lang=en

G- Genel Değerlendirme ve Öneri

Türkiye için Madrid Protokolü Yönetmeliği madde 35(2)(d) kapsamında yapılan ve Madrid Protokolü başvuru, ek sınıf ve yenileme ücretleri için 15 Mart 2022 tarihinden itibaren geçerli olacak %40 civarındaki indirim, Türkiye’nin uluslararası marka tescil sisteminde tescil maliyeti en düşük ülke unvanını perçinlemiş ve ülkemizi 110 üyeye sahip ve yaklaşık 126 ülkeyi kapsayan sistem içerisindeki maliyetleri en düşük ikinci ülkeden bile neredeyse %50 ucuz hale getirmiştir.

24 Şubat 2022 tarihli CHF/TL kuru esas alındığında, normal şartlarda Türkiye için Individual Fee tarifesi tek sınıflı başvuru + tescil için 93 CHF (1400 TL karşılığı), ek sınıf ücreti için 25 CHF (380 TL karşılığı), yenileme için 85 CHF (1280 TL karşılığı) olabilecekken, WIPO tarafından yapılan duyuru çerçevesinde bu ücretler 15 Mart 2022 tarihi itibarıyla sırasıyla 35 CHF, 7 CHF, 34 CHF olacaktır.

Bu çerçevede Mart 2022 tarihinde yürürlüğe girecek ücretler esas alındığında, Madrid Protokolü kapsamında yapılacak tek sınıflı bir uluslararası marka başvurusunda Türkiye’nin seçilmesi halinde, Türkiye için ortaya çıkacak başvuru ve tescil maliyeti, Türkiye’de ulusal yolla bir marka başvurusu yapılması halinde ortaya çıkacak başvuru ve tescil maliyetinden yaklaşık 2,6 kat ucuzdur ve marka başvurusundaki sınıf sayısı artıkça Madrid Protokolü’nü kullanmak maliyetleri daha da düşürecektir. Çarpıcı olması maksadıyla örneklendirirsek, bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, Madrid Protokolü’nü kullanarak yurtdışından Türkiye’ye bir marka tescil başvurusu yaptığında, bu kişinin Türkiye seçimi için ödeyeceği ücret, bu vatandaşın doğrudan Türk Patent ve Marka Kurumu’na başvuru yapması halinde ödeyeceği ücretten en az 2,6 kat düşük olacaktır.

Peki bu tuhaf durumu ortadan kaldırmak için ne yapılması gerekmektedir? Madrid Protokolü ve Yönetmeliği hükümleri çerçevesinde bu konudaki kişisel görüşümüz aşağıdaki şekildedir:

Madrid Protokolü Yönetmeliğinin Individual Fee tutarlarının belirlenmesi ve güncellenmesi ile ilgili hükümleri (madde 35(2)) dikkate alındığında, Türkiye ile ilgili ücret değişikliklerinin Türk Lirası’nın değer kaybından kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Yönetmelik madde 35(2)(c) bendi kapsamında Ulusal Ofisçe WIPO’ya yapılacak bildirim yoluyla Individual Fee tutarının güncellenmesi mümkün olsa da, Türk Lirası değer kaybetmeye devam ettiği sürece Individual Fee tutarının madde 35(2)(c) kapsamında yükseltilmesi mümkün olmayacaktır.

Buna karşın, WIPO Uluslararası Bürosu’na 2005 yılında bildirilen ve WIPO’nun ücret hesaplamalarında esas alınan Türk Lirası bazındaki işlem ücretleri değişmiştir ve 2005 yılında tek sınıflı marka başvurusu ve tescili için yaklaşık 500 TL civarında olan ücret, 2022 yılında aynı tip işlem için 1400 TL olmuştur. Aynı durum yenileme ve ek sınıf ücretleri için de geçerlidir. Dolayısıyla, 2005 yılında WIPO’ya Yönetmelik madde 35(2)(a) çerçevesinde yapılan bildirimde TL bazında bildirilen ve Individual Fee tutarlarının CHF bazında belirlenmesine esas teşkil eden ulusal işlem ücretleri yaklaşık 3 kat artmıştır.

WIPO Uluslararası Bürosu, Türkiye için Individual Fee güncellemelerini halen 2005 yılında bildirilen ulusal işlem ücretleri esasında yapmaktadır -anladığımız kadarıyla durum böyledir ve aksini gösteren kanıt sunulması halinde yazı düzeltilecektir- ve değişen döviz kurları çerçevesinde TL bazındaki 2005 yılı ulusal işlem ücretlerini CHF karşılığına dönüştürerek ücretleri güncellemektedir. Bu nedenle de Türkiye’de ulusal işlem ücretlerinde gerçekleşen artış Individual Fee tutarlarına yansımamaktadır. Türk Lirası da yıllar içerisinde önemli düzeyde değer kaybettiğinden, Madrid Protokolü ücretleri ile ulusal işlem ücretleri arasında yukarıdaki paragraflarda açıkladığımız tuhaf durum ortaya çıkmaktadır.

Kanaatimizce takip edilebilecek en akılcı yol, 2005 yılında Türkiye tarafından Yönetmelik madde 35(2)(a) kapsamında WIPO’ya bildirilen ve WIPO’nun Individual Fee tutarlarını CHF cinsinden belirlemesine / güncellemesine esas teşkil eden ulusal işlem ücretlerinin, 2022 ulusal işlem ücretleri esas alınarak WIPO nezdinde güncellenmesidir. Madrid Protokolü Yönetmeliği, tespit edebildiğimiz kadarıyla, madde 35(2)(a) kapsamında bildirilen ulusal ücretlerin ne şekilde güncelleneceğine ilişkin açık bir hüküm içermese de, Madrid Protokolü’nün kendisi madde 8(7)’de Individual Fee tutarının sonraki beyanlarla değiştirilebileceğini belirtmektedir. Dolayısıyla, Protokol madde 8(7) kapsamında yapılacak bir beyanla, Yönetmelik madde 35(2)(a)’da belirtilen ve ulusal ofisçe kendi para biriminden WIPO’ya bildirilen işlem ücretleri güncellenebilecek, bir diğer deyişle 2022 güncel işlem ücretleri Türk Lirası bazında WIPO’ya bildirilebilecektir. WIPO da Individual Fee tutarlarını CHF bazında hesaplayıp ilan ederken, güncel işlem ücretlerini dikkate alacak ve bu yolla Türkiye bakımından şu an karşımızda bulunan ulusal başvuru ücretleri ile Madrid Protokolü başvuru ücretleri arasındaki yaklaşık 2,6 kat oranındaki farklılık kanaatimizce ortadan kaldırılabilecektir.

Madrid Protokolü ücretlendirme sistemini açıklayarak, biraz tarihçeye yer vererek, mümkün olduğunca örneklendirerek ve erişilebilir/somut WIPO dokümanlarına/verilerine dayandırarak hazırladığım yazıyı bu noktada sonlandırıyor ve değerlendirmeyi okuyuculara bırakıyorum.

Önder Erol ÜNSAL

Şubat 2022

unsalonderol@gmail.com

ABAD Genel Mahkemesine Göre Tasarım Mevzuatındaki Bilgilenmiş Kullanıcı Kimdir? (T-192/18 sayılı VW Caddy Kararı)




Bu yazı ilk olarak Fikri Mülkiyet Hakları Koruma Derneği (AIPPI Türkiye)’nin Fikri Gündem dergisinin Şubat 2022 tarihli 22. sayısında yayımlanmıştır. (Bkz.: https://www.aippiturkey.org/fikri-gundem/)



Tasarım mevzuatında yer alan “bilgilenmiş kullanıcı” kavramının aslında kimi işaret ettiği ve bu kavramın marka mevzuatı ve uygulamasında karşımıza çıkan “ortalama tüketici” kavramından hangi yönüyle ayrıldığı hususunda da açıklamalar içeren bir Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) Genel Mahkemesi kararı bu yazıda okuyuculara aktarılacaktır. Yazar, konunun aslen ABAD ve Avrupa perspektifinden aktarılması amacıyla, konuya ilişkin öznel değerlendirmelerden kaçınarak, mahkeme kararını nesnel bir dille açıklama gayretini gösterecektir.

“Volkswagen AG” (bundan sonra “tasarım sahibi”) olarak anılacaktır aşağıdaki görünümden oluşan tasarımı Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi’nde (EUIPO) 2010 yılında tescil ettirir. Tescilli tasarımın uygulanacağı ürünler Locarno Sınıflandırmasının 12.08 sayılı sınıfında yer alan “motorlu taşıtlar”dır.



2015 yılında “Rietze GmbH & Co. KG” (bundan sonra “hükümsüzlük talebi sahibi” olarak anılacaktır) yukarıdaki tasarımın hükümsüz kılınması talebini EUIPO’ya sunar. Hükümsüzlük talebi sahibi, tescilli tasarımın yeni ve ayırt edici olmadığı iddialarına dayanmaktadır.

Hükümsüzlük talebi sahibinin temel argümanları; tescilli tasarımın ticari amaçlı bir taşıt olan VW Caddy’nin görünümü olması, bu aracın tescilli tasarımın sahibince 2011 yılında piyasaya sürülmesi, buna karşın tasarımın kamuya daha önceki tarihte gene tescilli tasarımın sahibince sunulmuş olmasıdır. Hükümsüzlük talebi sahibi bu yöndeki iddialarını kanıtlamak için VW Caddy’nin Life modelinin 2004 yılındaki tasarımının görsellerini, 2003 yılında EUIPO tarafından tescil edilmiş bir tasarımı (önceki tasarım) sunmuştur.

EUIPO İptal Birimi bu iddiaları kabul ederek, tescilli tasarımı ayırt edici nitelikten yoksunluk gerekçesiyle hükümsüz kılmış olsa da, tasarım sahibi bu karara karşı itiraz etmiş ve itirazı inceleyen EUIPO Temyiz Kurulu ayırt edici nitelikten yoksunluk gerekçeli hükümsüzlük kararını kaldırmıştır. Yazının ilerleyen bölümlerinde detaylarıyla aktarılacağı üzere, Temyiz Kuruluna göre hükümsüzlüğü talep edilen tasarım Topluluk Marka Tüzüğü anlamında hem yeni hem de ayırt edicidir.

Hükümsüzlük talebi sahibi Temyiz Kurulu kararının iptal edilmesi istemiyle uyuşmazlığı yargıya taşır. Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) Genel Mahkemesince görülen dava 6 Haziran 2019 tarihinde T-192/18 sayılı karar ile sonuçlandırılır. Kararın tüm metni bu bağlantıdan görülebilir ve yazının devamında belirtilen karar anahatlarıyla okuyuculara aktarılacaktır.

Hükümsüzlük talebi sahibi, Temyiz Kurulu kararının iptalini ve tescilli tasarımın hükümsüzlüğünü dört ana argüman çerçevesinde talep etmektedir:

  1. Temyiz Kurulu, tasarımlar arasındaki farklılıkları sıralamakla yetinmiş, ancak bunların ağırlıklarını belirtmediği gibi, estetik ve teknik özellikler bakımından farklılıkları ayırt etmemiştir.
  2. Temyiz Kurulu, bilgilenmiş kullanıcının dikkat düzeyini gereğinden fazla yüksek tutarak inceleme yapmış ve tasarımlar arasındaki farklılıklara gereğinden fazla önem atfetmiştir.
  3. Temyiz Kurulu, tasarımcının seçenek özgürlüğünü hatalı biçimde değerlendirmiştir.
  4. Temyiz Kurulu, bazı delilleri dikkate almamıştır.

Genel Mahkeme incelemesine “bilgilenmiş kullanıcının dikkat düzeyinin” sorgulandığı ikinci argümandan başlamıştır.

Hükümsüzlük talebi sahibine göre; Temyiz Kurulu tasarımlar arasındaki farklılıkları incelerken, teknik ve estetik özellikler arasındaki niteliksel farklılığı göz önüne almamıştır. Şöyle ki; kararda dile getirilen farklılıklar, motorlu taşıtların normal özellikleri hakkında belirli düzeyde bilgi sahibi olan kişilerce anlaşılamayacaktır ve daha çok teknik özelliklerle ilgilidir. Bunlar da tampon, far, sinyal ve arka bagaj kapağındaki farklılıklardır. Buna ilaveten; hükümsüzlük talebi sahibine göre, bir üreticiye ait bir araba modelinin yıllar içerisinde yeni versiyonları geliştirildiğinde, bilgilenmiş kullanıcılar tasarımdan çok teknik özelliklerdeki gelişmelere (sürüş güvenliği, performans, konfor, vs) konsantre olacaktır. Daha da ötesinde, bir alıcının VW Caddy markalı bir aracı satın alması kararı, aynı aracın önceki yıllardaki serileriyle karşılaştırmaya değil, diğer üreticilerin araçlarıyla karşılaştırmaya dayanmaktadır.

Genel Mahkeme bu iddiaları incelerken ilk olarak “bilgilenmiş kullanıcı” terimini içtihat çerçevesinde açıklamıştır. İçtihada göre; “kullanıcı” statüsü, tasarımın uygulandığı ürünü, ürünün amacına uygun olarak kullanan kişilere karşılık gelmektedir. “Bilgilenmiş” terimi ise bu kişilerin; tasarımcı veya teknik uzman olmasa da, ilgili sektördeki farklı tasarımları bilen, bu tasarımların normalde içerdiği özellikler hakkında belirli düzeyde bilgi sahibi olan ve bu ürünlere ilişkin ilgisinin sonucu olarak, bunları kullanırken nispeten yüksek düzeyde dikkat düzeyi gösteren kişiler olduğunu işaret etmektedir.

“Bilgilenmiş kullanıcı” kavramı, marka hukukunda yer alan “ortalama tüketici” ile “sektör uzmanı” arasında bir yerde bulunur biçimde değerlendirilmelidir. “Ortalama tüketici” özel bir bilgisi olmayan ve ihtilaf konusu markalar arasında doğrudan karşılaştırma yapmayan bir kişiyken, “sektör uzmanı” detaylı teknik uzmanlığa sahip kişidir. Bu çerçevede, “bilgilenmiş kullanıcı” kavramı ortalama düzeyde dikkate sahip olan bir kişi olarak değil, ilgili sektör hakkındaki kişisel deneyimi veya yoğun bilgisi nedeniyle özel düzeyde gözlemci olan kişiler olarak anlaşılmalıdır.

Son olarak, içtihada göre, bilgilenmiş kullanıcının bir özelliği de önceki tarihli tasarım ile incelemeye konu tasarım arasında doğrudan karşılaştırma yapabilmesidir.

İncelenen vakada; EUIPO Temyiz Kurulu, motorlu taşıtların bilgilenmiş kullanıcısını, bu taşıtlara ilgisi olan, onları süren veya kullanan, ilgili dergileri okuyan, ilgili fuarlara, gösterilere, bayilere giden, piyasadaki modeller hakkında bilgi sahibi olan kişiler olarak değerlendirmiştir. Bu kişiler, üreticilerin piyasada bilinen modellerin teknik özelliklerini ve görünümlerini düzenli olarak yenilediklerini farkındadır. Bu kişilerin bildikleri bir diğer husus da, düzenli olarak yapılan bu “makyajın” amacı, araç modellerinin karakteristik tasarım özelliklerini değiştirmeksizin, belirli moda eğilimlerini bu modellere uygulamaktır. Temyiz Kuruluna göre incelenen vakada karşılaşılan farklılıkların hiçbirisi bu şekilde tanımlanmış bilgilenmiş kullanıcılarının dikkatinden kaçmayacaktır.

Genel Mahkeme, hükümsüzlük talebi sahibinin bilgilenmiş kullanıcıların kararda belirtilen tamponlar, farlar, sinyaller, arka bagaj kapağındaki farklılıkları algılamayacağı, bunların teknik detaylar olduğu yönündeki iddiasını haklı bulmamıştır. Her şeyden önce, Temyiz Kurulu sinyallerdeki farklılıklardan bahsetmemiştir ve esasa gelindiğinde tamponlar, farlar, arka bagaj kapağındaki farklılıklar teknik detaylarla değil, görsel özelliklerle ilgilidir. Bu nedenle bilgilenmiş kullanıcı bu farklılıkları algılayabilecektir.

Hükümsüzlük talebi sahibinin, bir üreticiye ait bir araba modelinin yıllar içerisinde yeni versiyonları geliştirildiğinde, bilgilenmiş kullanıcıların tasarımdan çok teknik özelliklerdeki gelişmelere (sürüş güvenliği, performans, konfor, vs) konsantre olacağı yönündeki iddiası da kabul edilmemiştir. Şöyle ki, bu argümanın tasarımların karşılaştırılmasında bilgilenmiş kullanıcının dikkat düzeyine ilişkin Temyiz Kurulu değerlendirmesini etkileyecek bir yönü bulunmamaktadır.

Belirtilen nedenlerle bilgilenmiş kullanıcının dikkat düzeyine ilişkin olarak öne sürülen iddialar haklı bulunmamış ve belirtilen argüman Genel Mahkeme tarafından reddedilmiştir.

Genel Mahkeme kararın devamında tasarımların karşılaştırılmasına ilişkin itirazları değerlendirmiştir.

Hükümsüzlük talebi sahibine göre, Temyiz Kurulu, öncelikle tasarımlar arasındaki benzerliklere konsantre olmalıyken ve bunları doğru analiz ederek, tasarımların neredeyse aynı oldukları sonucuna varmalıyken; tasarımlar arasındaki farklılıkları sıralamakla yetinmiş, ancak bunların ağırlıklarını belirtmediği gibi, estetik ve teknik özellikler bakımından farklılıkları ayırt etmemiştir. Bunun sonucunda vardığı karar da elbette ki hatalı olmuştur.

Temyiz Kurulu incelemesinde, inceleme konusu tasarımın ayırt edici niteliği değerlendirilirken, hükümsüzlüğü talep edilen tasarıma ve önceki tarihli tasarıma ilişkin olarak aşağıdaki görünümler esas alınmıştır:



Bu incelemenin sonucunda Temyiz Kurulu, tasarımlar arasında belirgin farklılıklar bulunduğu sonucuna ulaşmıştır.

Bu farklılıklar kararda uzunca biçimde aktarılmıştır: Kaputta, genel görünümde, farlarda, ön tamponda, arka bagaj kapağında, arka tamponda bulunan farklılıklar. Temyiz Kuruluna göre, bu farklılıkların hiçbirisi bilgilenmiş kullanıcının dikkatinden kaçmayacaktır ve hükümsüzlüğü talep edilen tasarımın genel görünümünün, önceki tarihli tasarımın genel görünümünden farklılaşması sonucuna yol açacaktır. Özellikle, farların farklı biçimi ve konumlandırılması taşıta farklı bir görünüm vermektedir ve bu da bütünsel izlenimi etkilemektedir.

Bu çerçevede ve kararda detaylıca açıklanan nedenlerle hükümsüzlük talebi sahibinin bu yöndeki argümanları da reddedilmiştir. 

Hükümsüzlük talebi sahibinin üçüncü argümanı, Temyiz Kurulunun tasarımcının seçenek özgürlüğünü hatalı biçimde değerlendirdiği yönündedir. Ancak, bu argümanı desteklemek için Temyiz Kurulunun bu konuya ilişkin tespitlerini sorgulayan bir iddia öne sürülmediğinden, hükümsüzlük talebi sahibinin bu yöndeki argümanı da kabul edilmemiştir.

Son olarak, hükümsüzlük talebi sahibi, Temyiz Kurulunun, bazı delilleri dikkate almadığını iddia etmektedir ki, bu yazıda ayrıca belirtilmeyecek nedenlerle, bu yöndeki argüman da reddedilmiştir.

Sonuç olarak Genel Mahkeme, hükümsüzlük talebi sahibinin tüm iddialarını reddederek, tasarımın ayırt edici nitelikte olduğuna hükmetmiş ve EUIPO Temyiz Kurulu kararını onamıştır.

ABAD Genel Mahkemesinin bu yazı boyunca aktardığımız kararı, Tasarım Hukukunda yer bulan bilgilenmiş kullanıcı kavramına ve bu kavramın motorlu taşıtlar ürünleri bakımından değerlendirilmesine yönelik saptamaları bakımından dikkat çekicidir. Tasarım Hukukunda yer alan bilgilenmiş kullanıcı kavramının, Marka Hukukunda yer alan ortalama tüketici kavramından farklarının da altını çizen kararın uygulayıcılar bakımından faydalı olacağını düşünüyoruz.

Önder Erol ÜNSAL

Şubat 2022

unsalonderol@gmail.com

NFT ile MARKA HAKLARI BIRKIN ÇANTALARI İÇİN ÇATIŞIYOR: HERMÈS v. METABIRKINS

MetaBirkins" and bootleg fashion in the metaverse - HIGHXTAR.

2021 yılında hayatımıza hızlı bir giriş yapan NFT (non-fungible token) kavramının ne olduğu, nasıl kullanılacağı, gelecekte hayatımızı hangi biçimde şekillendirebileceği ve en nihayetinde ne tip hukuki sorunlara yol açabileceği konusunda bugüne dek çok sayıda yazı yazıldı ve konu hakkında kısa sürede, soyutlamalar düzeyinde de olsa, bir yazın oluştu.

Gelinen günde NFT’lere ilişkin hukuki sorunlar, bizim ilgi alanımız olan fikri mülkiyet hakları konusunda yavaşça kendini göstermeye başladı. IPR Gezgini’nde geçtiğimiz günlerde NFT’lerin telif hakları boyutunda yol açtığı güncel bir ihtilaf (Quentin Tarantino v. Miramax) sizlere aktarılmıştı. Bu yazıda ise NFT’lerin marka haklarıyla çatışmasına ilişkin güncel bir ihtilaf okuyucularla paylaşılacaktır.

Tekrarlardan kaçınmak ve meselenin özünü en yalın haliyle aktarabilmek amacıyla, bu yazıda NFT kavramına ilişkin tanımlar, açıklamalar yapılmayacaktır; bunları okuyup öğrenmek isteyenlerin IPR Gezgini’nde önceden yayımlanan “NFT ve Telif Hakkı” veya “NFT ve Sanal Mülkiyet” başlıklı yazıları incelemeleri yerinde olacaktır.


NFT’lerin tescilli marka haklarıyla çatışmasına ilişkin ilk ve dikkat çekici ihtilaflardan birisi Aralık 2021 itibarıyla, dünyaca ünlü moda devi “Hermès” ile NFT yaratıcısı “Mason Rothschild” arasında yaşanmaktadır. İnternette NFT alım satımına aracılık eden “OpenSea” isimli satış platformu da ihtilafın tarafların birisidir.

Hermès’in en ünlü ürünlerinden birisi “Birkin” modeli kadın çantalarıdır. İsmini İngiliz aktris/şarkıcı Jane Birkin’den alan çantalar, statü sembolü haline gelmiş, oldukça pahalı (fiyatlar yaklaşık 10.000 Dolar’dan başlamaktadır) ve kimi modelleri için yıllarca süren bekleme listelerine sahip ürünlerdir. Elbette ki, Birkin çantaların taklitleri de bir hayli fazladır ve Hermès bu taklitlerin engellenmesine yönelik büyük çaba harcamaktadır.

Types Of Birkin Bags Online Sale, UP TO 50% OFF

Mason Rothschild, MetaBirkins isimli NFT serisinin yaratıcısıdır ve kendisini sanatçı olarak tanımlamaktadır. MetaBirkins, bir NFT pazarı olan OpenSea’de satışa sunulmuş 100 adet Birkin çanta görünümlü NFT’den oluşan bir koleksiyondur.


MetaBirkins’in ilk NFT satışı yaklaşık 10 Ethereum’a (yaklaşık 40.000 Dolar) yapılmıştır.


Rothschild, bu satışın ardından 6 Aralık 2021 tarihinde Yahoo Finance’e verdiği görüntülü röportajda (röportaj için bkz.: https://news.yahoo.com/nft-artist-metabirkins-project-aims-200930209.html) Birkin çanta temalı NFT’leri yaratmasının nedenini “… benim için Hermes’in Birkin çantalarından daha ikonik bir şey yok. Çantaların gerçek hayatta sahip olduğu illüzyonun aynısını dijital toplulukta yaratıp yaratamayacağıma ilişkin bir deney yapmak istedim.” sözleriyle açıklamaktadır. Rothschild aynı röportajda kendisine ait MetaBirkins koleksiyonunun Opensea’da satışa sunulmasının ardından kendi koleksiyonunu taklit eden NFT’lerin ortaya çıktığını belirterek bu durumdan da şikayet etmekte ve taklit bir ürüne 40.000 Dolar harcanmaması gerektiğini ifade etmektedir. (…Actually, like before my collection dropped, there was a bunch of like counterfeit NFTs that weren’t from my collection. We’re in the process of like verifying mine on OpenSea. But we had like $35,000, $40,000 in volume of people buying fake versions of my MetaBirkin. So, yeah, like counterfeits are definitely there. I’m hoping that these platforms have more of a connection with the artists moving forward, so, you know, they don’t lose out on that kind of hype and people don’t get scammed and end up spending, you know, $40,000 on a fake.)

Rothschild’ın MetaBirkins ismiyle piyasaya girişi, Birkin modeli çantaların NFT’lerini satışa sunması, Yahoo Finance’e röportaj vermesi ve bu röportajda taklitlerden şikayet etmesi(!) gibi hususlar, Hermès’i bu konuda bir açıklama yapmaya ve devamında tedbir almaya yöneltmiştir.

Bir Hermès yetkilisi 10 Aralık tarihinde Financial Times’a yaptığı açıklamada, Hermès’in Mason Rothschild’ı Birkin çantalarını metaverse’de ticarileştirmek konusunda yetkilendirmediğini veya buna onay vermediğini belirterek, Rothschild’in NFT’lerinin Hermès’in fikri mülkiyet ve marka haklarını ihlal ettiğini ve Hermès ürünlerinin metaverse’teki taklitlerine örnek teşkil ettiğini ifade etmiştir. (bkz. https://decrypt.co/88431/birkin-handbag-creator-hermes-calls-metabirkin-nfts-trademark-infringement)

Hermès’e göre, MetaBirkins tüketicileri yanıltacak ve MetaBirkins NFT’leri resmi Hermès ürünleri olmakları halde müşterilerde o yönde bir algıya yol açacaktır. Diğer yandan da olayın maddi bir boyutu vardır, MetaBirkins koleksiyonunun değeri OpenSea’ye göre yaklaşık 936.000 Dolar’dır ve hukuki tedbir almadığı takdirde Hermès bu paradan tek bir Dolar bile alamayacaktır.

Hermès bu açıklamayla yetinmemiş, OpenSea ve Rothschild’a ihtarname göndermiştir. Bu ihtarnameler sonucunda OpenSea’de MetaBirkins satışları durdurulmuştur.

Rothschild, bunun üzerine 23 Aralık 2021 tarihinde Instagram’daki kişisel ve MetaBirkins hesaplarından herkese açık 3 ayrı mektup yayımlar. Mektuplardan biri OpenSea’ye, biri Hermès’e, birisi de genel olarak kullanıcılara yöneliktir. Sırayla okuyalım:

1- OpenSea mektubu:

Rothschild bu mektupta; OpenSea’nin MetaBirkins koleksiyonunu ihtarnameyi aldıktan sonra ve fakat bir yargı kararı olmadan platformdan kaldırmasını ve kendisine bu aksiyon öncesinde bir uyarı gönderilmemesini eleştirmektedir. Buna ilaveten OpenSea’nin sanatçılar ve koleksiyonerler için yenilikçi bir platform olarak oluşturulmuşken ve gelişimi sanat camiasının desteğine bağlıyken, sanatçıların yanında durması gerektiğini de ifade etmektedir.

2- Hermès mektubu:

Rothschild, “atarlı” olarak tarif edebileceğimiz ve fakat Hermès’e işbirliği için göz kırpan mektubunda, kendisinin sanatçı kimliğini ve sanatçının özgürlüğü fikrini ön plana çıkartmakta, Hermès’e de dünyadaki gelişmeleri kaçırmamasını önermektedir.

Satırbaşları:

– İhtarnamenizi aldım. Sanatımdan rahatsızlık duyduysanız üzgünüm, ama bir sanatçı olarak sanatımı yarattığım için özür dilemeyeceğim.

– Farkında olduğunuz gibi Anayasa bana dünyayı yorumlama biçimim temelinde sanat yaratmaya ilişkin her hakkı vermektedir… Bu anlayış çerçevesinde MetaBirkins bir moda – kültür simgesinin oyun içeren bir soyutlamasıdır. Ünlü bir kültürel temas noktasının biçimini, maddeselliğini ve ismini yeniden yorumladım… Amacım her zaman kültüre olumlu katkısı bulunan sanat projeleri yaratmaktır.

– Sanat söz konusu olduğunda, MetaBirkins’lerimi NFT olarak satmak onları fiziksel sanat ürünleri olarak satmak gibidir. Dünyadaki ve sanat kültüründeki gelişmeler hakkında sizi eğitmek benim işim olmamalıdır.

– Hareket halinde olan bir yenilik ve evrim dalgası var, moda alanında bir güç merkezi olarak rolünüz, yaratıcıların ve sanatçıların başını ezmek değil, onları güçlendirmek olmalıdır. Yapacaklarınız, metaverse’de sanatın geleceğinin belirlenmesine yardım edecektir. Bu inanılmaz hareketin parçası olabilirsiniz.

3- Halka sesleniş:

Rothschild son olarak kamuya seslenmektedir:

– … Bana güvendiğiniz ve bu yolculuğun bir parçası olduğunuz için teşekkür ederim.

– Sanat ve NFT alanında önemli bir geçiş anına çok çabuk ulaştık. Burada karşımıza iki seçenek çıkıyor.

– İlki benim Hermès’in tehditleri karşısında geri adım atmam ve MetaBirkins’e son vermem. İkincisi ise benim de takip etmeye meyilli olduğum seçenek, yani bulunduğum noktada direnmem.

– Büyük bir kurumsal şirket olarak Hermès benim kaynaklarımı gölgede bırakıyor, ancak güçlerini kötüye kullanmalarına izin verilemez.

– O halde buradan nereye gidiyoruz? Bu soru sadece ben, siz, NFT yaratıcıları veya onların patronlarından oluşan topluluk için değil. Bu soru yeni ve gelişen alanlarda güçlü oyuncular olmak isteyen platformlar ve şirketler için.

– Hermès’le birlikte tüm seçenekleri incelemeye hazırım. Bununla birlikte, sanat camiasının bir platformla, örneğin OpenSea’yle, bir ilişki kurduğunda ve bu ilişkiyi büyüttüğünde, ilgili platformun da karşılık olarak sanatın ve sanatçıların güçlenebileceği güvenli bir ekosistem yaratacağından emin olmak istiyorum.


Rothschild üç ayrı mektubuyla üç ayrı gruba kendi mesajlarını iletmiş ve kendisine çok açık biçimde, bir sanat özgürlüğü öncüsü rolü biçmiştir.

Benim bulunduğum yerden ise tablo tam anlamıyla öyle gözükmemektedir. Şöyle ki, Rothschild’in bahsettiği Anayasa’da da yer alan ifade / sanatçı özgürlüğü kavramının, fikri mülkiyet haklarıyla çatışma oluşması halindeki konumu, yani bu olaydaki yeri, ilgili olayın kendi koşulları çerçevesinde farklılık gösterebilmektedir. Bu noktada, yazıyı daha da uzatmamak için olası argüman ve savunmaları başka bir yazıya bırakarak duruyoruz.


Hermès ihtarnamesinin ardından şu ana dek bir dava açmamıştır, ancak açacağı olası davanın gidişatının ve kararın tüm fikri mülkiyet camiası tarafından merakla takip edileceği açıktır. Bununla birlikte, NFT karşısında marka hakkı konulu davaların yakın gelecekte karşımıza sıklıkla çıkacağı bugünden kolaylıkla kestirilebilir. Buna ilaveten, tüm dünyada ikon haline gelmiş bir lüks tüketim ürününü, üründen daha pahalıya (incelenen olayda yaklaşık 40.000 Dolar’a) NFT olarak satmak mümkünse, NFT pazarının lüks markalara, lüks tüketim ürünlerine benzerlikleri ön plana çıkartarak gelecekte daha da genişleyeceğini tahmin etmek hiç güç değildir.

Bana öyle geliyor ki, yakın gelecekte, özellikle tanınmış markaların sahiplerine, yeni başvurular yapmaları ve önceden tescilli ettirdikleri markaların mal listelerine ilgili malın sanal veya NFT versiyonunu da eklemelerini önermek gerekecek.

Bakalım dünyada ve Türkiye’de NFT ve marka haklarının çatışması konusunda yakın gelecekte ne gibi ihtilaflar ve davalar göreceğiz. Yakın takipte kalacağız!

Önder Erol ÜNSAL

Aralık 2021

unsalonderol@gmail.com

Marka ve Patent Vekilliği Sınavları Hakkında Birkaç Not ve İzlenim



Marka ve/veya Patent Vekilliği unvanını elde etmek Türkiye’de son yıllarda bir hayli zorlaştı. 2015 yılı öncesinde başvuru kitapçıklarına kısaca göz gezdirerek katılan neredeyse herkesin kazandığı sınavlar, 2015 yılından bu yana % 3- 4 arasında gezinen başarı oranlarıyla iyice göz korkutur hale dönüştü. Bu yazıda, 2015 yılı sonrasında sınavların evrildiği hal, çoğunlukla serbest akış biçiminde bir tarzla değerlendirilecektir.



5000 sayılı Patent ve Marka Vekilliği ile Bazı Düzenlemeler Hakkında Kanun’un 30. maddesine göre; “Sınai mülkiyet hakları ve geleneksel ürün adları ile ilgili danışmanlık yapma ve Kurum nezdinde başvuru sahipleri adına işlem yapma yetkisinde olan gerçek veya tüzel kişiler patent, faydalı model ve entegre devre topoğrafyası konularında patent vekilleri; marka, coğrafi işaret ve geleneksel ürün adları konularında marka vekilleri; tasarım konusunda ise hem patent vekilleri hem de marka vekilleridir.”

Aynı maddenin ikinci fıkrasının (f) bendine göre, gerçek kişilerin patent vekili veya marka vekili olabilmesi için gerekli şartlardan birisi de “Patent vekilliği veya marka vekilliği sınavlarında başarılı olmak”tır. Dördüncü fıkraya göre patent vekilliği ve marka vekilliği sınavları, iki yılda bir Türk Patent ve Marka Kurumu Yönetim Kurulu kararıyla yapılır. Anılan sınavlara ilişkin usul ve esaslar ise Kanuna göre bir Yönetmelik’le düzenlenecektir.

Sınavlara ilişkin düzenlemeleri de içeren Patent Vekilliği ve Marka Vekilliği Sınav, Sicil ve Disiplin Yönetmeliği ise https://www.mevzuat.gov.tr/mevzuat?MevzuatNo=38501&MevzuatTur=7&MevzuatTertip=5 bağlantısından görülebilir.

2015 yılından bu yana sınavlar iki aşamalı olarak düzenlenmektedir. Çoktan seçmeli sorulardan oluşan Genel Yeterlik Sınavının ardından, bu sınavda başarılı olanların katılabileceği açık uçlu sorulardan oluşan Mesleki Yeterlik Sınavı yapılmaktadır. Mesleki Yeterlik Sınavında da başarılı olanlar başarılı oldukları sınavın türüne göre Marka veya Patent Vekilliği unvanını kullanmaya hak kazanmaktadır.

Patent ve Marka Vekilliği Sınavlarının soruları 2015 yılından bu yana Türk Patent ve Marka Kurumu (Kurum) tarafından hazırlanmaktadır ve anılan yıldan bu yana sınav soruları önceki yıllara kıyasla oldukça zorlaşmıştır. 2015 yılı öncesinde çeşitli üniversiteler tarafından hazırlanan sınavlar, gerek soruların özensizliği ve basitliği, gerekse de maddi hatalar nedeniyle iptal edilen soru sayısının fazlalığı gibi gerekçelerle yoğun biçimde eleştirilmiş ve Kurum son kertede sınav sorularını kendisi hazırlamaya başlamıştır.

2015 yılı öncesinde sınavlara biraz hazırlanarak giren neredeyse herkesin başarılı olduğu bir zorluk derecesi söz konusu iken; 2015, 2017, 2019 ve son olarak 2021 yılı sınavları birbirinden zorlu olmuştur ve başarı oranı 2015 yılı öncesine kıyasla dramatik derecede düşmüştür.

Sınav sorularının 2015 yılı öncesine kıyasla nitelikli hale gelmesi neredeyse kimse tarafından eleştirilmese de, başarı oranlarının 2015 yılından bu yana %5’in altında olması ve soruların büründüğü zorluk derecesi özellikle sınavlara girenler tarafından kıyasıya eleştirilmektedir.

Yazının devamında 2015 sonrası dönemdeki sınavlara ilişkin izlenimler maddeler halinde belirtilecektir. Bu noktada, bu satırlarının yazarının 2017 yılında Marka Vekilliği Sınavına girip başarılı olduğu, gerek geçmiş gerekse de güncel dönem soruları hakkında bilgi sahibi olduğu da belirtilmelidir.



A- Genel Yeterlik Sınavında başarı oranı bu denli düşükken Mesleki Yeterlik Sınavına neden ihtiyaç duyulmaktadır?

İki aşamalı sınavların mantığı genel olarak; ilk aşamada genel bilgi düzeyinin ölçülmesi ve yeterli düzeyde genel bilgiye sahip olmayan grubun elenmesinin ardından, ikinci aşamaya kalan adayların teknik/mesleki yeterliği sahip olup olmadığının ölçülmesidir.

2015, 2017, 2019 ve başarı oranını henüz bilmesek de tahmin ettiğimiz kadarıyla 2021 yılı Marka ve Patent Vekilliği Sınavlarında birinci aşama sınavları o denli zor ve başarı oranları öylesine düşüktür ki, ikinci aşama sınavlara neden ihtiyaç duyulduğu sorusu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Sınavlara katılan kişi sayısı Marka veya Patent başlıklarına göre değişmekle birlikte, kabaca 3000-4000 kişi arasından yalnızca 100-200 kişinin birinci aşamayı geçtiği sınavlar açısından, ikinci aşama sınavının varlık nedeni sorgulamaya açık hale gelmektedir.

B- Yeni ve Zor vs Eski ve Kolay

“Kazanılmış hak” veya “dün dündür bugün bugündür” denilebilir ve elbette ki kazanılmış haklara saygı gösterilmesi gerekir; ama hakkaniyet gereği bu meselenin üzerinde ciddi biçimde düşünülmelidir. Şöyle ki, 2015 öncesi dönemde patent veya marka vekilliği unvanını elde etmiş olanların yeni sınav dönemi soruları ile karşılaşması halinde dramatik sonuçların görüleceği çok açıktır.

Türkiye, 2010’lu yıllardan başlayarak sınai mülkiyet hakları başvurularındaki sayıların artışı ile gururlanmakta ve bunu olumlu bir gösterge olarak kullanmaktadır. Bunun karşısında ise 2015 yılından başlayarak vekillik unvanını elde edebilenlerin sayısında büyük bir azalma bulunmaktadır. Bu durum uzun vadede piyasanın bozulmasını ve sektörde çalışıp vekillik unvanını elde edemeyenlerin rekabet gücünün düşmesi sorununu yanında getirebilir mi emin değiliz. Ancak, şunu görebiliyoruz ki, sektörde faaliyet gösteren veya göstermek isteyen bazı firmalar, sadece adlarını ve elektronik imzalarını kullanacakları yetkili vekiller aradıklarını belirterek internette ilan vermeye başlamıştır.

Bir diğer deyişle, sınavların zorluk derecesinin yükseltilmesi daha nitelikli başvuru veya işlem yapılması sonucunu otomatikman sağlamamakta, sektör kendi dinamikleri içerisinde farklı ve daha tehlikeli arayışlar içerisine de girmektedir.

Tehlikeli sulara girmeden burada duruyorum, ancak üzerinde düşünmeye ve çalışmaya değer bir konu öyle değil mi?

C- Sınırlı Mevzuat vs Yeni Soru Üretilmesi İkilemi

2021 yılı Marka Vekilliği Genel Yeterlik Sınavına baktığımızda çok sayıda sorunun Kurum İnceleme Kılavuzu esas alınarak hazırlandığını kolaylıkla görebiliyoruz.

Kurum İnceleme Kılavuzunun, Mahkemeleri bağlamadığı açıkken ve bu tip Kılavuzların sınai mülkiyet ofislerinin Temyiz Kurulları bakımından bağlayıcı olup olmadığı tartışılırken (https://iprgezgini.org/tag/marka-inceleme-kilavuzu/), yanıtları ancak bu Kılavuzlarda bulunabilecek soruların objektif ölçücülüğü kanaatimizce tartışmaya açıktır.

Diğer yandan mevzuatın kapsamı ve sınırları belliyken çoktan seçmeli yeni soru hazırlamanın zorluğu da ortadadır.

Bu noktada, açık uçlu ve uygulamaya yönelik soruların yoğunlaştığı Mesleki Yeterlik Sınavının, yani ikinci basamak sınavının daha belirleyici olduğu bir sınav yöntemi kurgulanması gerekliliği kanaatimizce ortaya çıkmaktadır. Burada asıl ölçümün ikinci basamak sınavında yapılması üzerine kurgulanmış bir sınav sisteminden bahsetmekteyiz. Aksi durum gelecek yıllarda birinci aşama sınavında aynı zorluk derecesinin korunması endişesiyle, yanıtını Kurum veya WIPO uzmanlarının bile bir anda veremeyeceği sorular türetilmesi anlamına gelecektir.

D- Yanıtını kimsenin bilemediği soru iyi ve ölçücü bir soru mudur?

Soru; yabancıların dediği şekliyle self-explanatory yani kendisini açıklıyor.

Sınavlara katılanlar sınav süresi, soruların uzunluğu ve zorluğu gibi hususları sıklıkla şikayet konusu etmektedir. Sektörde 20 küsur yıldır çalışan, devlet, özel sektör ve uluslararası örgüt tecrübesi olan birisi olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki sorular Türkiye standartları ve hakkaniyet çerçevesinde gerçekten oldukça zordur. Soruların zor olması elbette sınavdaki başarı düzeyinin düşüklüğünün tek başına açıklaması olmayacaktır (o zaman daha fazla çalışılsın denebilir). Bununla birlikte; bu tip sorular için verilen sınav süresinin darlığı ile soruların uzunluk ve zorluk derecesinin karşılaştırılması ve sürenin buna göre tayin edilmesi yerinde olacaktır.

E- Gerçekçi Hazırlık Yöntemleri

Birinci aşama soruları, yani Genel Yeterlik Sınavı soruları ise ilan edilmektedir. Bu sınava hazırlık için; sınava hazırlık kitapları ve kurslar bulunmaktadır.

Sınav sorularına kabaca baktığımızda, soruların detaylarda, Kurum Kılavuzunda yoğunlaştığı ve gittikçe zorlaştığı görülmektedir. Buna karşın, piyasada mevcut hangi kursun veya kitabın bu soruların yanıtları hakkında bilgi içerebileceği konusunda gerçekten kuşkumuz mevcuttur. Şöyle ki, marka vekilliği sınavı esas alınırsa, sınav sorularının marka mutlak ve nispi ret nedenlerinin ve uluslararası marka tescilinin detayları konularında yoğunlaştığı bir sınav bakımından, marka mutlak ve nispi ret nedenlerinin ve uluslararası marka tescilinin birkaç saatlik PPT sunumlarıyla aktarıldığı bir kursun veya üçer-beşer sayfayla anlatıldığı bir kitabın, mevcut sınav formatı bakımından amaca hizmet ettiğinin iddia edilmesi imkansızdır. Bu noktada susup, yanıtı sınava hazırlanan ve girenlere bırakmak yerinde olacaktır.

İkinci aşama, yani Mesleki Yeterlik Sınavı soruları kamuya ilan edilmediğinden ve halihazırda 2021 yılında bu sınavlar için hazırlıklar devam ettiğinden, konu hakkında bu aşamada yorum yapmamayı tercih ediyoruz.



Başlıkların ve tartışılması gereken konuların sayısı kesinlikle artırılabilir, ancak yazdıklarımızı bir başlangıç noktası olarak kabul ederek bu aşamada ekleme yapmayacağız.

Buna ilaveten, Aralık ayı sonunda Mesleki Yeterlik Sınavına katılacak tüm adaylara başarılar diliyor ve sonraki yılların sınavlarında yukarıda bahsettiğimiz, kanaatimizce yapısal hale dönüşmüş sorunların giderilmesini umuyoruz.


Tehlikesiz sulara ve birinci dünya sorunlarına dönelim; nerede kalmıştık, yapay zeka eser veya buluş sahibi olabilir mi acaba :))

Önder Erol ÜNSAL

Aralık 2021

unsalonderol@gmail.com

COĞRAFİ YER ADLARININ TANIMLAYICILIĞI – EUIPO TEMYİZ KURULU BÜYÜK KURULU “INMOBILIARIA PORTIXOL” KARARI

Portixol | Neighborhood Guide


Bu yazı ilk olarak Fikri Mülkiyet Hakları Koruma Derneği (AIPPI Türkiye)’nin Fikri Gündem dergisinin Kasım 2021 tarihli 21. sayısında yayımlanmıştır. (Bkz.: https://www.aippiturkey.org/fikri-gundem/)



A- GİRİŞ

Münhasıran coğrafi yer adlarından oluşan veya coğrafi yer adlarını asli ayırt edici unsur olarak marka tescil başvurularının hangi hallerde tanımlayıcı markalar olarak kabul edileceği, marka incelemesinin tartışmalı alanlarından birisini oluşturmaktadır.

Bu yazıda incelenecek olan Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO) Temyiz Kurulu Büyük Kurulu “INMOBILIARIA PORTIXOL” kararında; konu, tescili talep edilen coğrafi yer adının kamunun ilgili kesimince bilinirlik düzeyinin ne olması gerektiği sorusu ekseninde incelenmiş ve EUIPO Temyiz Kurulu uygulamasını birleştirme yönünde bir adım atılmıştır. Yazıda belirtilen karar, arka planı ve gerekçeleri çerçevesinde detaylarıyla aktarılmaya çalışılacaktır. 

B- HÜKÜMSÜZLÜĞÜ TALEP EDİLEN MARKA ve EUIPO İPTAL BİRİMİ İNCELEMESİ

26 Kasım 2013 tarihinde Concominvest SLU tarafından “INMOBILIARIA PORTIXOL” kelime markasının 36. sınıftaki “gayrimenkul (emlakçılık) hizmetleri” bakımından tescili için başvuru yapılmıştır. 11 Nisan 2014 tarihinde bu başvuru tescil edilmiştir.

12 Haziran 2015 tarihine gelindiğinde, Mallorca Mietboerse S.L. tarafından söz konusu markanın tescilli olduğu tüm hizmetler bakımından hükümsüzlüğü talep edilmiştir. Hükümsüzlük talebinin dayandırıldığı sebeplerin başında; “PORTIXOL” ibaresinin İspanya’nın Palma de Mallorca şehrinde bulunan eski bir yerleşim yerinin adı olması ve bu yerin, bu bölgeden taşınmaz satın almak isteyen yabancılar tarafından da oldukça iyi bilinen bir yer olmasından dolayı “gayrimenkul (emlakçılık) hizmetleri” bakımından tanımlayıcı olması ve ayırt ediciliğe sahip olmaması iddiaları gelmektedir.

Hükümsüzlük talebinde söz konusu markanın sadece hizmetin verildiği coğrafi yere atıfta bulunduğu ve kullanılan grafik unsurların da markaya ayırt edicilik kazandırmadığı belirtilmiştir. “Emlakçı” anlamına gelen “INMOBILIARIA” kelimesi ile bir coğrafi yer adı olan “PORTIXOL” kelimesinin bir araya getirilmesiyle oluşturulan “INMOBILIARIA PORTIXOL” ibaresi; hükümsüzlük talebi sahibine göre, aynı hizmetle iştigal eden üçüncü kişilerin kendi işleri kapsamında genel bir ifadeyi kullanmasını engelleyeceğinden, tek bir kişinin tekeline verilemeyecek niteliktedir ve tescil edilmesi hukuka aykırıdır. Ayrıca Mallorca Mietboerse S.L, 15 yılı aşkın süredir bu ibareyi kullanarak hizmet verdiğini ve marka sahibinin bundan haberdar olarak aynı sektörde aynı ibarenin tescilini talep ettiğini bu sebeple, kötü niyetli olduğunu da vurgulamıştır. Talep sahibi, belirtmiş olduğumuz iddiaları kanıtlamak adına birçok delil sunulmuştur.

İptal Birimi tüm iddiaları, sunulan delilleri ve bunlara karşı verilmiş olan cevapları incelemiş ve 17 Aralık 2015 tarihinde bir karar vermiştir. Bu karar sonucunda;

Tanımlayıcılık ve ayırt edicilik bakımından

  • Sunulan deliller ile markayı oluşturan ibarelerden coğrafi yer adı olan “PORTIXOL”’un, halk arasında yaygın olarak bilindiğine dair bir kanı oluşmadığına ve bu yaygın bilinirlik ve kullanımın kanıtlanamadığına karar verilmiştir.
  • Ayrıca tescil kapsamındaki “gayrimenkul (emlakçılık) hizmetleri” ile markanın arasındaki ilişkiyi kanıtlamak amacıyla sunulan delillerin, hizmetler ile marka arasındaki ilintiyi ve ileride tüketiciler bakımından ortaya çıkabilecek olan ilişkilendirmeye dair öngörülebilir bir tehlikenin söz konusu olduğunu ispat edecek yeterlilikte olmadığı belirtilmiştir. “PORTIXOL” ibaresinin de “gayrimenkul (emlakçılık) hizmetleri” ile doğrudan bağlantılı olmadığı ve bu ibareyi gören tüketicilerin aklında “gayrimenkul (emlakçılık) hizmetleri”nin canlanmadığı kanısına varılmıştır.

Her ne kadar “INMOBILIARIA” ibaresi taşıdığı anlam gereği “gayrimenkul (emlakçılık) hizmetleri” bakımından tanımlayıcı olsa da incelemeye konu markanın bütünsel olarak incelenmesi gerektiğinden markanın tanımlayıcı olmadığına ve ayırt edici olduğunun kabulüne karar verilmiştir.

Kötü niyet iddiaları bakımından

Kötü niyetin kabul edilmesi için aranan koşulların oluşmadığı ve Mallorca Mietboerse S.L. tarafından kötü niyetin yeterli deliller ile kanıtlanmadığı görüldüğünden bu iddianın da reddine karar verilmiştir.

Tescilsiz kullanıma dayalı hak sahipliği iddiaları bakımından

Mallorca Mietboerse S.L., tescilsiz kullanımına ve korunmasına ilişkin koşullar hakkında hiçbir bilgi vermediğinden, dayanmış olduğu iddialarını kanıtlayamamıştır. Bu nedenle söz konusu iddia reddedilmiştir.

C- TEMYİZ KURULU BÜYÜK KURULU İNCELEMESİ

16 Şubat 2016 tarihinde Mallorca Mietboerse S.L. aleyhine verilmiş olan karara karşı itiraz etmiştir. Bu aşamada İptal Birimine sunulan deliller tekrar sunulmuş ve markanın tanımlayıcı olduğuna, ayırt edici olmadığına ilişkin iddialar ile kötü niyet iddiası yinelenmiştir. Sunulan tüm bilgi ve belgeler ışığında Temyiz Kurulu inceleme aşamasına geçmiştir.

İtirazın havale edildiği EUIPO 1. Temyiz Kurulu, münhasıran coğrafi yer adlarından oluşan veya bir coğrafi yer adını ayırt edici unsur olarak içeren markaların tanımlayıcılığı hakkında önceden verilmiş birbirleriyle çelişen kararların varlığını tespit ettiğinden ve bu konuda bir uygulama birliğinin bulunmadığını tespit ettiğinden, itiraz hakkında bir karar vermeden itilafı EUIPO Temyiz Kurulu Büyük Kurulu’na iletmiştir.

Bu noktada, Grand Board olarak da anılan EUIPO Temyiz Kurulu Büyük Kurulu’nun, dokuz üyeden oluşan ve Temyiz Kurullarının çözümlemekte güçlük çektiği, önemli bulduğu veya çelişki tespit ettiği meseleleri taşıdığı bir nevi üst kurul olduğu belirtilmelidir. Belirtilen Kurul, bu yazının devamında kısaca “Büyük Kurul” olarak anılacaktır.

Büyük Kurul’un itiraz hakkında, 10 Haziran 2021 tarihinde verdiği, https://euipo.europa.eu/eSearchCLW/#basic/*///number/0368%2F2016 bağlantısından görülebilecek karar, aşağıda ana hatlarıyla özetlenecektir:

İptal Birimi tarafından, “INMOBILIARIA” ibaresinin ayırt edici olmadığı, birçok farklı dilde benzer şekilde kullanımların söz konusu olduğu ve her birinin “gayrimenkul hizmetleri (emlakçılık) ofisi” anlamı taşıdıkları, bu sebeple tanımlayıcı olup, ayırt edici olmadığı yönünde yapılmış olan değerlendirme Büyük Kurulca da onaylanmıştır.

“PORTIXOL” ibaresi ile ilgili olarak yapacağı incelemede ise; bir ibarenin ayırt edici olup olmadığının değerlendirilmesinde dikkat edilmesi gereken kriterler olduğunu vurgulayan Büyük Kurul, Mallorca Mietboerse S.L. tarafından “PORTIXOL” ibaresi bakımından tüketici kitlesinin ‘Portixol’ bölgesinde bir mülk satın almak veya kiralamak isteyen ortalama tüketici olduğuna dikkat çekilmiş olmasına rağmen; hükümsüzlüğü talep edilen markanın bir Avrupa Birliği Markası olması nedeniyle, Avrupa Bölgesindeki ilgili tüm tüketicilerin ortalama tüketici kabul edilmesi gerektiğini belirtmiştir. Bu nedenle, hükümsüzlük talebinde bulunanın iddialarının aksine, mevcut değerlendirmenin, Avrupa Birliği kapsamındaki ilgili tüketici kitlesinin yalnızca küçük bir bölümünü oluşturan “Portixol” bölgesinde yer alan mülklerle ilgilenen tüketicilerle sınırlı tutulamayacağını kabul etmiştir. Ayrıca gayrimenkul sektöründen hizmet alacak olan tüketicilerin tamamının oldukça yüksek düzeyde dikkatli bir tüketici kitlesi olduğunun kabul edilmiş bir gerçek olduğu da vurgulamıştır.

Coğrafi yer adlarının tescil edilebilirliği ile ilgili olarak da iki kriterin altı çizilmiştir:

  1. İlk olarak, coğrafi yer adlarının tescili, ilgili mal veya hizmet kategorisi için halihazırda ünlü veya bilinir olan ve bu nedenle ilgili tüketicilerin zihninde o kategoriyle ilişkilendirilmiş olan coğrafi yer adları bakımından mümkün değildir.
  2. İkinci olarak, ilgili mal veya hizmet kategorisinin coğrafi menşeinin göstergesi olarak herkes tarafından kullanılması olası olan ve bu nedenle herkesin kullanımına açık kalması gereken coğrafi yer adlarının tescili mümkün değildir.

Fakat bu kriterler kapsamına girmeyen, ilgili tüketici kesimi tarafından malların veya hizmetlerin coğrafi kaynağı olarak bilinmeyen ya da ilgili tüketici kesimince hiç bilinmeyen coğrafi yer adlarının tescil edilmesinde bir engel bulunmamaktadır.

Dolayısıyla, hükümsüzlüğü talep edilen “INMOBILIARIA PORTIXOL” markasının tanımlayıcılığına ve ayırt ediciliğine ilişkin değerlendirmede bu ana ilkeler çerçevesinde yapılmalıdır.

Hükümsüzlük talebi sahibi “PORTIXOL” isimli bölgenin bilinir bir turistik lokasyonun adı olduğunu iddia etse de Büyük Kurul, tıpkı İptal Birimi, bu görüşü paylaşmamaktadır. Büyük Kurul’a da göre de incelemede görüşü esas alınması gereken kesim Avrupa Birliği’ndeki genel kamudur ve bu kamunun bu kesimi Palma de Mallorca şehrinin bir bölgesi (köyü) olan “PORTIXOL” ibaresini bilinen bir coğrafi yer adı olarak tanımamaktadır. Palma de Mallorca şehrinin genel tüketici kesimi tarafından bilinmesi veya yerel halkın “PORTIXOL” ibaresini bir coğrafi yer adı olarak bilmesi faktörleri de bu yöndeki tespiti değiştirmeyecektir, çünkü “PORTIXOL” ibaresinin tek başına coğrafi bir yer adı olarak Avrupa Birliği’nin genel tüketicilerince bilindiğini ispatlar kanıtlar sunulmamıştır.

Sunulan deliller ışığında yapılan değerlendirmede; “PORTIXOL” ibaresi ile sunulacak olan hizmetin ilişkinin ve coğrafi yerin tüketiciler arasında bilinirliğinin somut deliller ile kanıtlanmadığı göz önünde bulundurulduğunda tanımlayıcılığa ve ayırt edicilikten yoksunluğa dair iddiaların reddedilmesi gerekmiştir. Kaldı ki, Mallorca Mietboerse S.L. tarafından bir bütün olarak itiraz edilen “INMOBILIARIA PORTIXOL” ibaresi ile “gayrimenkul (emlakçılık) hizmetlerinin” gelecekte de ilişkilendirilme ihtimallerinin olacağına dair yeterli delil sunulmamış, sunulan deliller de başvuru tarihinde “gayrimenkul (emlakçılık) hizmetleri” ile ilgili olarak marka ile hizmetlerin ilişkilendirildiğini kanıtlayamamıştır.

Kötü niyetin somut şartlarının olmadığı görüldüğünden İptal Birimi tarafından verilmiş olan, kötü niyetli iddiasının reddedilmesi yönündeki karar da yerinde bulunmuştur.

Ayrıca eskiye dayalı hak sahipliği iddiasıyla ilgili olarak, hükümsüzlük talebi sahibi yeni bir delil sunmamış ve itirazında ayırt edicilik ve tanımlayıcılık kavramları üzerinde durmuştur. Bu sebeple Büyük Kurul İptal Biriminin bu konuda verdiği kararı da onamıştır.

Büyük Kurul, itirazı reddederken marka sahiplerinin, üçüncü kişilerin dürüstçe ve ticari hayatın olağan akışı içinde markayı kullanımının engellenemeyeceği hususu üzerinde özellikle durmuştur. Bu hususun incelenen vakadaki yansıması üçüncü bir kişinin ticarette “Portixol” kelimesini tanımlayıcı bir şekilde kullanması halidir ve bu kullanımın da dürüstçe ve ticari hayatın olağan akışı içinde gerçekleşmesi gerekmektedir. Büyük Kurul, üçüncü kişilerin belirtilen şekildeki kullanımının marka tescilli olsa da marka sahibince engellenemeyeceğini kararında özellikle belirtmiştir.

Sonuç olarak, Büyük Kurul tescilli markanın hükümsüz kılınmasına dair tüm iddiaları haksız bularak, itirazı reddetmiş ve İptal Birimi’nin kararını onamıştır.

D- SONUÇ

EUIPO Temyiz Kurulu Büyük Kurulu’nun “INMOBILIARIA PORTIXOL” kararı, coğrafi yer adlarından oluşan veya bunları asli ayırt edici unsur olarak içeren markaların değerlendirilmesinde ele alınması gereken faktörlerden birisinin, inceleme konusu coğrafi yer adının, kamunun ilgili kesimince bilinirlik düzeyi olduğunu belirgin biçimde ortaya koymuştur. Bu bağlamda, kamunun ilgili kesimi bir coğrafi yer adını yeteri derecede bilmediği sürece, bu yer adının mal ve hizmetlerle bağlantısı bulunsa dahi, başvurunun tanımlayıcılık gerekçesiyle reddedilmesi (veya tescil edilmişse hükümsüz kılınması) mümkün olmayacaktır.

Cansu ÇATMA BİLEN

cansucatma1@gmail.com

Önder Erol ÜNSAL

unsalonderol@gmail.com

Kasım 2021

KURUM KAMPÜSÜNÜN İNSAN OLMAYAN KADROSUYLA TANIŞMA VAKTİ


Türk Patent ve Marka Kurumunun (Kurum) da içinde bulunduğu kampüsün simge kedisi Mualla’yı geçtiğimiz aylarda bir trafik kazasında kaybettik. Kurum bahçesine, Kuruma, İhtisas Mahkemelerine yolu düşen herkes Mualla’yı bahçede, Kurum girişinde veya mahkeme koridorlarında dolanırken en az bir kez olsun görmüştür.

Mualla aramızdan ayrıldı, ama onun açtığı yol başka dostlarımızın Kurum bahçesinde nispeten rahat bir yaşam sürdürmesine neden oldu. Tabii ki bu yolun açılması çok kolay ve pürüzsüz olmadı. Dostlarımıza biraz olsun yaşam alanı açılmasını isteyenler Mualla için gerçek bir mücadele verdiler. Şanslıydık ki, Kurum Başkanı Prof. Dr. Habip ASAN bu konuda bizlere destek oldu ve Mualla sayesinde aşağıda bazılarının fotoğraflarını görüp hikayelerini okuyacağınız başka diğer dostlarımız da kampüste hayatlarını sürdürebiliyorlar.

Kurumda dostlarımızla ilgilenen bir grup var. Bu yazıyı okuyanlardan sahiplenme veya başka yollarla onlara destek olmak isteyenler çıkarsa, IPR Gezgini bu konuda aracı olmaktan onur duyacak. Bize iprgezgini@gmail.com adresinden ulaşabilirsiniz.

Dostlarımız için büyük çaba gösteren Kurum uzmanlarından Şermin SAATÇİOĞLU SUNAY takip eden satırları paylaşıyor. Keyifle okuyacağınızı umuyoruz.


Mualla… Kurumda her fırsatta bina içine girmesinden, fare formunda minik ödüller getirmesinden bıkan da oldu, onu gördükçe hayvan sevgisini tadan da. Belki başka kardeşlerinin yuvalanmasına bile neden olmuşluğu vardır. Kurum bahçesinde (kimi zaman içerisinde) geçirdiği 2 küsur yıldan sonra bir kaza sonucu aramızdan ayrıldı. Gerçek bir kediydi, bir karakterdi. Varlığıyla, öğrettikleriyle ve onu korumak için verdiğimiz mücadeleyle birçok insanda iz bıraktığını düşünüyorum… Onun ardından bizimle beraber yaşamayı seçen birçok kedimiz oldu, ama hala Kurum girişindeki kapının önünde, ısıtıcının dibinde veya girişteki halıların altında gözlerin onu aradığı kesin…


Ardından gelen kediler demişken, onları da tanıtmakta fayda var zira Kurumun çeşitli yerlerinde karşınıza çıkabilirler. Örneğin kantin kedisi Sakız Hanım. Traşlı karnı ve patisiyle bir gün Kurum girişinde belirdi. Kemikleri sayılacak kadar zayıftı, tahminimizce uzun süre aç kalmıştı… Burada yiyecek olduğunu fark ettikten sonra bir daha hiç ayrılmadı, kendine yaşam alanı olarak da kantini seçti.


Büyük, nam-ı diğer Mahur Bey, de Sakız Hanım’la aynı zamanlarda bahçemize teşrif etti. O da ağzında yaralarıyla… Bir süre tedavi gördü, veteriner hekimler kısırlaştırılmış, bakımlı ve insancıl olmasından ötürü evden kaçtığını veya terk edildiğini düşünüyor. Ama şu an için bütün kedilerin patronu edasıyla dolandığı bahçemizde keyfi yerinde gibi duruyor.


Hophop ve Bitter, Büyük ile aynı zamanlarda geldiler, benzer hikayeleri paylaştıklarını düşünüyoruz zira onlar da bakımlı ve kendilerini sevdirmeye, karınlarını açıp önümüzde yuvarlanmaya bayılıyorlar.


Çolak ise ayrı bir hikaye, aslında Nisan ayında 4-5 aylıkken kırık bacağıyla Kuruma sığındı. Günlerce peşinden koşturdu, ağaçlara çıkarttırdı bizi. Yakalanmadı, ama bacağı kendi kendine kaynadı. Şimdi oldukça sağlıklı güzel bir erkek olarak, bahçedeki tüm yavrulara abilik yapıyor.


Sarılar ailesini temsilen Minicik Hanım ve Suratsız’ın görselini paylaşabiliyoruz, çünkü hepsi buralarda doğup büyüdükleri halde oldukça yabaniler. Minicik Hanım en güzelleri olmakla birlikte, en az 8 sarmanımız daha var.


Gelelim Kimoş ve Kömür‘e… Bu yavrular iki ay kadar önce Kurumun arka bahçesinde belirdi. Aileleri burada değil. Kimoş mesafeli ama sürekli miyavlayarak birşeyler isteyen tavrıyla, Kömür ise sürekli yanında insan istemesiyle dikkat çekmekte. Kömür’ün de diğerleri gibi bir ev geçmişi olduğunu düşünüyoruz, klinikte tedavi gördüğü sırada yuva da aradık ancak bulamadık. Tekrar Kurum bahçesine getirmek durumunda kaldık ama bütün öğle aralarında, çay molalarında insanların kucağına tırmanıyor. Belki bu yazıyı okuyan bir şanslı kişiyle yollarımız kesişir, Kömür de çok istediği insanına kavuşur.


Ufaklık neredeyse 2 yıldır bizimle, bizi terk eden köpeğimiz Kutup gibi yaramaz çıkmadı. Bahçeden hiç ayrılmıyor ve tam bir koruma köpeğine evrildi. Ürkek bakışlarla yaklaşıp biraz güvenince kendini sevdirmeye başlıyor ve mutlu olduğundan eminiz.


Son olarak da ciddi bir trafik kazası geçiren Pamuk‘tan bahsetmek istiyorum… Kurum önünde iki defa üst üste araba çarptığı için haberimiz oldu bu köpekten, belediye ekipleri gelip aldılar ancak ciddi kırıkları olduğu, bu durumun belediyeyi aştığı söylendi bize. Bunun üzerine Pamuk’u barınaktan teslim alıp özel bir klinikte ameliyat ettirdik. Kendini topladı, tedavisi hala sürüyor, bacakları iyileşene kadar klinikte kalmaya devam edecek. Sonrasında da sokakta tekrar benzer bir kaza geçirmesi Pamuk için çok riskli olacağı için ona uygun bir yaşam alanı arayışında olacağız.


Bu kısa yazıda dostlarımızın sadece bir bölümüne yer verdik ve de Mualla’yı andık. Sahiplenmek başta, dostlarımıza destek olmak isteyenler olursa bizlerle temasa geçebilir. Fikri Mülkiyet camiamız sadece kurumlardan, ofislerden ve insanlardan ibaret değil; insan olmayan dostlarımız iş yerlerimizdeki, sokaklardaki ve evlerimizdeki varlıklarıyla, bu camianın da huzurla dönmesini sağlıyorlar. Sizce de öyle değil mi?

Şermin SAATÇİOĞLU SUNAY

saatcioglusermin@gmail.com

Önder Erol ÜNSAL

unsalonderol@gmail.com

Kasım 2021

Avrupa Birliği 2021 Yılı Türkiye İlerleme Raporu’nun Fikri Mülkiyet Hakları Bölümü





Türkiye, Avrupa Birliği (AB)’ne üyelik hedefinden uzaklaştıkça, AB’nin Türkiye hakkında her yıl hazırladığı İlerleme Raporları da ses getirici etkisini nispeten kaybetmektedir. Bununla birlikte, Türkiye’nin hemen her alanda AB tarafından ne şekilde görüldüğünün yıllara göre fotoğrafı olarak da kabul edilebilecek İlerleme Raporları’nın ilgili alanların çalışanları bakımından dikkatlice incelenmesinde ve yıllara göre karşılaştırılmasında fayda bulunmaktadır. AB’nin Türkiye İlerleme Raporları’nın 1998 yılından başlayarak https://www.ab.gov.tr/ilerleme-raporlari_46224.html bağlantısından görülmesi mümkündür.

2021 yılı Türkiye İlerleme Raporu 19 Ekim 2021 tarihinde yayımlanmıştır ve bu rapor da İngilizce olarak https://www.ab.gov.tr/siteimages/birimler/kpb/turkey-report-2021-v2.pdf bağlantısında erişilebilir durumdadır.

İlgi alanımız Fikri Mülkiyet Hakları olduğundan, 2021 raporunun bu konuda çizdiği genel çerçeveyi bu yazı boyunca ana hatlarıyla özetlemeye çalışacağız.

Pandemi nedeniyle yaşamın diğer alanlarda olduğu gibi fikri mülkiyet alanında da Türkiye’de mevzuat ve yeni uygulamalar anlamında fazlaca gelişme olmadığından, raporun fikri mülkiyet hakları kısmı önceki İlerleme Raporlarından önemli düzeyde ayrışmamaktadır.

Raporun fikri mülkiyet kısmını maddeler halinde özetlemeye çalışırsak:

Türkiye fikri mülkiyet mevzuatı (sınai mülkiyet hakları da dahil olacak şekilde geniş anlamda fikri mülkiyet hakları kavramından bahsedilmektedir) bakımından iyi durumdadır, ancak raporlama döneminde mevzuatın geliştirilmesi anlamında bir yenilik olmamıştır. Gümrük çalışanlarına verilen eğitimlere ve hak sahiplerinin kullanabileceği online araçlarda gelişmelere rağmen, Türkiye kaynaklı taklit ürünlerde artış olmuştur.

Türkiye, taklit ve korsan ürünlerin online satışları dahil, fikri mülkiyet hakları ihlalleriyle mücadele etmek için daha etkili hak koruma önlemleri almalıdır, ihtisas mahkemelerinin uzmanlaşması ve arama-el koyma izinlerinin alt derece mahkemelerden elde edilebilmesi prosedürleri geliştirilmelidir. Türkiye bu hususlara ilaveten, kullanılmayan tescilli markaların iptali talepleri ve hızlı ve basitleştirilmiş imha prosedürleri hususları başta olmak üzere, Sınai Mülkiyet Kanunu’nun verimli ve etkili biçimde uygulanabilmesi için fikri mülkiyet haklarının sahipleriyle yapıcı diyaloğu devam ettirmelidir (desteklemelidir). Fikri mülkiyet haklarına ilişkin eksikliklerin daha kolaylıkla analiz edilmesini sağlayacak doğru istatistiki bilgilerin (özellikle de fikri ve sınai mülkiyet hakları hakkındaki yargı kararlarının uygulanması konusunda) toplanması ve işlenmesi sağlanmalıdır.

Telif hakları ve bağlantılı haklar alanında, uzun süredir askıda olan taslak Telif Hakları Kanunu konusunda hiçbir gelişme olmamıştır. Kolluk güçleri ve korsan ürün karşıtı komisyon üyeleri için bazı eğitimler yapılmıştır. AB müktesabatına uyum düzeyi yüksek olsa da, kolektif hak yönetimine ilişkin sistematik bazı hususlar, telif hakları sisteminin bütüncül etkinliğini negatif yönde etkilemektedir. Pandemi nedeniyle sokaklarda korsan ürünlerin satışı azalsa da, bu tip ürünlerin online platformlarda kullanımı artmıştır. Korsan ürünleri pazarlayan tacirler iyi bilinen e-ticaret sitelerinde e-dükkanlar açmaktadır. Tüketicilerin ve üreticilerin ekonomik çıkarlarına, etkin bir telafi olmaksızın tecavüz edilmiştir.

Sınai mülkiyet hakları alanında uzun zamandır beklenen marka ve patent vekilleri hakkında düzenleme kabul edilmiş ve vekillerin denetimi dikkat çekici düzeyde geliştirilmiştir. Raporlama dönemi boyunca markaların etkin koruması daha hızlı ve etkin hale gelmiştir. Türk Patent ve Marka Kurumu online başvuruların kullanımını ve çağrı merkezi hizmetini geliştirmiştir.

Fikri haklar ihtisas mahkemelerinin deneyimli yargıç ve savcıları artık görevde değildir ve ihtisas mahkemelerinin sayısı yeterli değildir. Daha yüksek yaptırımların talep edilmesi mümkün olsa da, ceza mahkemeleri nadiren caydırıcı para cezalarına hükmetmektedir. Taklit malların aranmasına ve bunlara el konulmasına ilişkin talimatların alınmasında güçlükler, özellikle İstanbul’da artmıştır. Etkin koruma otoriteleri, başta kolluk güçleri ve hakimler, fikri hak tecavüzlerine ilişkin etkin önlemler alınması hususunda kaynaklar ve eğitim konusunda eksiklikler yaşamaktadır. Sınai mülkiyet mevzuatı hızlandırılmış imhaya izin verse de, bu yöndeki hükümler halen tam olarak uygulanmamaktadır. Türkiye’de fikri mülkiyet hakları; uzun yargı süreçleri, yetersiz düzeydeki tazminatlar, cezalar hakkında ertelenmiş hükümler ve hak sahipleri tarafından ödenen malların depolanması masrafları nedeniyle kösteklenmeye devam etmektedir. Markalara ilişkin iptal, hükümsüzlük ve itiraz prosedürleri orantısız derecede pahalı ve gereğinden fazla uzundur. Hakimler gerekli düzeyde uzmanlaşmamış olduğunda, yoğun biçimde bilirkişi görüşü almaya devam etmektedir. Bilirkişilerin çıkar çatışması meselesi halen çözülmemiştir.

Türkiye; taklit içeceklerin, parfümlerin, kozmetikleri, ayakkabıların, giysilerin ve kişisel aksesuarların başta gelen üreticilerinden birisi olmaya devam etmektedir. Taklit malların iyi bilinen web sitelerinde satışı ve bunlar hakkında şikayetler artmıştır. 100 civarında marka sahibinin katılımıyla gümrük memurlarına eğitimler verilmiştir. Tam olarak hazırlanmış fikri mülkiyet istatistikleri sağlanamamaktadır. Bunun ötesinde fikri mülkiyet hakkındaki yargı istatistiklerine kamu tarafından erişim mümkün değildir. Fikri mülkiyet yoğun sektörlerin ekonomik faydalarına, taklit ve korsan ürünlerin kamu sağlığına ve tüketici güvenliğine zararları hakkında fikri mülkiyetle ilgili kamu kurumları tarafından yürütülecek bilinçlendirme kampanyalarına ihtiyaç duyulmaktadır.

AB İlerleme Raporu’nun ilgili kısmı, 2021 yılı itibarıyla Türkiye’nin fikri mülkiyet hakları alanında yaşadığı bazı yapısal sorunları özet biçimde ortaya koymaktadır. Raporu bu yazıyla IPR Gezgini okuyucularının da bilgisine sunuyoruz.

Önder Erol ÜNSAL

Ekim 2021

unsalonderol@gmail.com

Kitap Tanıtımı – “SINAİ MÜLKİYET HAKLARI UYGULAMALARI SERİSİ” (Mevzuat; Patent, Faydalı Model ve Entegre Devre Topoğrafyası; Marka; Tasarım; Coğrafi İşaret ve Geleneksel Ürün Adı)



Türk Patent ve Marka Kurumu Başkanı Prof. Dr. Habip ASAN, Kurum uzmanlarından Gülsevi Esra BAL, Gonca ILICALI, Dr. Ayben Işılay ÖZDOĞAN, Erman VATANSEVER ve uzun yıllar Kurum’da uzman olarak görev yapmasının ardından kariyerine özel sektörde devam etmekte olan Önder Erol ÜNSAL tarafından yazılan ve beş ayrı kitaptan oluşan “SINAİ MÜLKİYET HAKLARI UYGULAMALARI SERİSİ” başlıklı eser Eylül 2021’de Lykeion Yayıncılık tarafından yayımlanarak ön satışa sunuldu.

Eserin, beş kitabın tamamından oluşan komple bir set veya birbirlerinden ayrı bağımsız kitaplar olarak satın alımı mümkündür. Serinin indirimli ön satışının bir hafta süreceği notuyla birlikte, aşağıda seri ve kitaplar hakkında detaylı bilgi ve bağlantıları sunuyoruz.



SINAİ MÜLKİYET HAKLARI UYGULAMALARI SERİSİ (KOMPLE SET)

https://lykeion.com.tr/kitaplik/fikri-mulkiyet-hukuku/sinai-mulkiyet-haklari-uygulamalari-serisi-kitap/



MEVZUAT

Serinin “Mevzuat” başlıklı birinci kitabı tüm yazarlar tarafından derlenmiş ve kitapta sınai mülkiyet ile ilgili tüm ulusal ve uluslararası mevzuat bir araya getirilmiştir.

https://lykeion.com.tr/kitaplik/fikri-mulkiyet-hukuku/sinai-mulkiyet-hukuku-ile-ilgili-mevzuat-sinai-mulkiyet-haklari-uygulamalari-serisi-kitap-1/



PATENT, FAYDALI MODEL ve ENTEGRE DEVRE TOPOĞRAFYASI

İkinci kitap: “Patent, Faydalı Model ve Entegre Devre Topoğrafyası” – Prof. Dr. Habip ASAN, Dr. Ayben Işılay ÖZDOĞAN

https://lykeion.com.tr/kitaplik/fikri-mulkiyet-hukuku/patent-faydali-model-ve-entegre-devre-topografyasi-sinai-mulkiyet-haklari-uygulamalari-serisi-kitap-2/

Sınai Mülkiyet Hakları Uygulamaları Serisinin bu kitabı; ekonomik kalkınmanın en önemli göstergelerinden olan patent, faydalı model ve entegre devre topoğrafyası ile ilgilidir. Bu alanlarda yapılacak başvurularda, güçlü bir koruma elde edilebilmesi için iyi bir strateji oluşturulmalı ve başvuru öncesinde detaylı çalışmalar yapılmalıdır.

Kitapta, başvurular için gerekli ön bilgilerden ve başvuru süreçlerinden bahsedilmiştir. Aynı zamanda, salt patent hukukunu içeren kitaplardan farklı olarak pratikte yararlanılabilecek bilgiler de verilmiş ve hâlihazırda var olan başvurulardan örnekler sunulmuştur. Ayrıca kitapta, uluslararası ofis uygulamaları ve mahkeme kararlarını içeren bilimsel örneklere de yer verilmiştir. Bu alanda çalışan, kariyer hedefleyen veya konuya ilgi duyan herkesin yararlanabileceği bir kaynak oluşturulmuştur.



MARKA

Üçüncü kitap: “Marka” – Prof. Dr. Habip ASAN, Önder Erol ÜNSAL, Erman VATANSEVER

https://lykeion.com.tr/kitaplik/fikri-mulkiyet-hukuku/marka-sinai-mulkiyet-haklari-uygulamalari-serisi-kitap-3/

Sınai mülkiyet haklarından başvuru ve tescil sayısı en yüksek olan ve en fazla sayıda ihtilafa konu olan markaya ilişkindir. Marka hakkıyla ilgili gündemin Türkiye’deki yoğunluğu ve dinamizmi, konu hakkında canlı ve gelişen bir literatür oluşmasına sebep olmuştur. Marka alanında yapılan çalışmalar genel olarak incelendiğinde, alanın hukuki ve kavramsal boyutu yoğun olarak tartışılsa da literatürde Türk Patent ve Marka Kurumu ve uluslararası ofis uygulamaları ile ilgili önemli bir eksiklik olduğu düşünülmektedir. Bu kitap, anılan boşluğu doldurma amacıyla kaleme alınmış ve teori ile uygulamanın kesişim noktasında konumlandırılmıştır.

Marka kitabının, marka tescil sürecinin başarılı biçimde yürütülebilmesine katkı sağlamasının yanında, marka hukukuna ilişkin olarak teori kısmını bilip konunun ofis uygulamalarına yansımalarını öğrenmek isteyenler, marka alanındaki uluslararası antlaşmalar ve uygulamalar konusunda bilgilerini derinleştirmek arzusunda olanlar ve konuya ilgi duyan herkes bakımından faydalı olacağı düşünülmektedir.



TASARIM

Dördüncü kitap: “Tasarım” – Prof. Dr. Habip ASAN, Gülsevi Esra BAL

https://lykeion.com.tr/kitaplik/fikri-mulkiyet-hukuku/tasarim-sinai-mulkiyet-haklari-uygulamalari-serisi-kitap-4/

Tasarıma ilişkin kavramlar bile henüz tartışmalıyken, sınai mülkiyet hakkı olarak tasarımların kaynaklarda genellikle hukuki yönden ele alındığı ve farklı alanlardan uygulayıcılara hitap edemediği görülmektedir. Son yıllarda artan başvurular sebebiyle, sağlıklı ve yeterli bir biçimde inceleme yapılabilmesinin yanı sıra, başvuru sahiplerine de yol gösterici kılavuzlara ihtiyaç duyulduğu açıktır. Bu sayede başvuruların eksiksiz ilerlemesi sağlanabilecek ve tescil belgesi süreci de hızlandırılmış olacaktır.

Mevcut ihtiyaçlar ve eksiklikler gözetilerek, mevzuattan başlanarak oluşturulan bu serinin 4. Kitabı olan “Tasarım” cildinde yalnızca tasarım başvurusunda uyulması veya yapılması gerekenler değil, aynı zamanda oluşabilecek hatalara ilişkin olarak öngörüler de paylaşılarak, başvuru sahiplerine rehberlik etmek ve sürecin akıcı bir biçimde ilerlemesi amaçlanmıştır. İşbu çalışma çerçevesinde, mehaz düzenlemelerle ortaya çıkan farklılıklara da değinilmiş ve Kurum uygulamaları çerçevesinde okuyucuya katkı sağlayabilecek öneri ve değerlendirmelerde bulunulmuştur.



COĞRAFİ İŞARET ve GELENEKSEL ÜRÜN ADI

Beşinci kitap: “Coğrafi İşaret ve Geleneksel Ürün Adı” – Prof. Dr. Habip ASAN, Gonca ILICALI

https://lykeion.com.tr/kitaplik/fikri-mulkiyet-hukuku/cografi-isaret-ve-geleneksel-urun-adi-sinai-mulkiyet-haklari-uygulamalari-serisi-kitap-5/

Sınai Mülkiyet Hakları Uygulamaları Serisinin bu kitabı; sınai mülkiyet haklarından olan ve üretimi, belirli bir coğrafi alanla sınırlandırılan ürünleri gösteren coğrafi işaret ile, sınai mülkiyet haklarından olmayan ve üretimi bakımından belirli bir coğrafya ile sınırlandırılmayan ürünleri gösteren geleneksel ürün adı konularına yöneliktir.

Türk Patent ve Marka Kurumuna tescil ettirilmek suretiyle korunan coğrafi işaret ve geleneksel ürün adı; tescil kapsamlarındaki tüm hususlara uygun üretim yapmaları kaydıyla ilgili ürünün tüm üreticilerinin tescilli adı kullanım hakkının bulunması ve bu kapsamda da sadece tescil ettirene münhasır hak olmaması; ayrıca tescile konu ürünlerin üretimlerinin, tescilden sonra denetlenmesine ilişkin yasal zorunluluk bulunması nedenleriyle diğer sınai mülkiyet haklarından farklı yapıya sahiptirler. Dolayısıyla başvurunun hazırlık aşamasında başlayıp tescilden sonra da devam eden sürecin titizlikle takip edilmesi gerekmektedir.

Coğrafi işaret ve geleneksel ürün adı koruması sürecinin başarılı biçimde yürütülebilmesine katkı sağlamak amacıyla yazılan kitabın ana hedefleri; konu hakkında okuryazarlık kazandırılması ve farklı disiplinlerdeki bilgilerden faydalanılarak stratejik hedefler belirlenmesi için yol göstermektir.



Yazarları çalışmalarından dolayı tebrik ediyor, kitap yazarlarından Önder Erol ÜNSAL ve Gonca ILICALI’nın aynı zamanda IPR Gezgini yazarlarından olmalarından dolayı ayrıca memnuniyet duyduğumuzu belirtiyor ve çalışmanın konuyla ilgili tüm kesimlere faydalı olmasını diliyoruz.

IPR Gezgini

Eylül 2021

iprgezgini@gmail.com

“MY NAME IS BOND, JAMES BOND” – JAMES BOND FİLM SERİSİ TEMA MÜZİĞİ, SES MARKASI BAŞVURUSU OLARAK EUIPO TEMYİZ KURULU’NUN ÖNÜNDE

007 : James Bond : Theme - YouTube


İngiliz yazar Ian Fleming tarafından 1953 yılında ilk kitabı yayımlanan James Bond serisi, aynı ismi taşıyan bir İngiliz Gizli Servis ajanının maceraları üzerine kuruludur. Büyük ilgiyle karşılanan kitap serisinin devamı, kitaplardan daha büyük ilgi gören Bond filmleri serisi olmuştur. Serinin televizyon, radyo, çizgi film, bilgisayar oyunu uyarlamaları da yapılmış, ancak en büyük ilgi tartışmasız biçimde sinema filmlerince yaratılmıştır.

Ian Fleming was a THIEF' James Bond idea stolen from Phyllis Bottome |  Books | Entertainment | Express.co.uk

Kısaca “007” olarak da anılan James Bond’u filmlerde kimin canlandıracağı dünya çapında önemle takip edilen bir konu haline de gelmiştir. Sean Connery, Roger Moore, Timothy Dalton, Daniel Craig, Pierce Brosnan gibi ünlü aktörler filmlerde James Bond’u canlandırmıştır.

James Bond Actors Will Not Reunite At The Academy Awards - CINEMABLEND

Buna ilaveten Bond kızları olarak anılan ve bu rol sayesinde oyunculuk kariyerlerinde önemli bir başarı yakalayan aktrisler de, aynı zamanda ünlü bir çapkın da olan Bond’un filmlerdeki sevgililerini oynamıştır. Film serisinin müzikleri de dünya çapında hitler olmuştur; hemen aklınıza gelecek birkaç örnek verelim: Goldeneye – Tina Turner, Skyfall – Adele, A View to a Kill – Duran Duran, You Know My Name – Chris Cornell, Another Way to Die – Alicia Keys, Diamonds are Forever – Shirley Bassey, Live and Let Die – Paul McCartney…  

James Bond serisinin filmleri, kitapları, aktörleri, aktrisleri, müzikleri dahil neredeyse tüm unsurlarıyla dünya popüler kültürünün en önemli kültlerinden birisi olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Ancak, dışarıda bırakılmaması gereken bir diğer önemli unsur daha var kesinlikle: James Bond Tema Müziği.

Muhtemelen tüm okurların aşina olduğu bu tema müziği, 1962 yılında Monty Norman tarafından yazılmış ve John Barry tarafından düzenlenmiştir. Eser sonrasında Norman ve Barry arasında telif haklarına ilişkin bir davanın konusu olsa da, bu yazı belirtilen davayla ilgili değildir. Bu yazıda, James Bond tema müziğinin bir ses markası olarak tescili talebine ilişkin olarak Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO) Temyiz Kurulu’nca 12 Mart 2021 tarihinde verilen karar incelenecektir. İlgilenen okurlarımız kararın tam metnini bu bağlantıdan görebilirler.



Günümüzde, piyasada artan rekabet koşullarında gelişen pazarlama teknikleri sayesinde, teşebbüsler markalarını tüketici nezdinde daha hatırlanır kılmak için geleneksel olmayan marka türlerine daha sık başvurmaktadır. Özellikle, yazımızda ayrıntı ile incelenecek olan ses işaretleri, dinleyicilerin işitsel duyularını harekete geçiren ve işitsel hafızayı tetikleyen karakterleri nedeniyle markayı tüketici nezdinde özdeşleştirmek için etkili bir araç haline gelmiştir.[1]

Şirketler için önemli bir ticari değer halinde gelen bu markaların fikri mülkiyet hukukuna yansıması da kaçınılmaz olmuştur. Geleneksel olmayan markaların tescil edilebilirliği pek çok tartışmanın konusu olsa da, ses markaları da dahil olmak üzere büyük bir kısmının marka olmanın temel fonksiyonu olan “bir  teşebbüse  ait  mal  veya  hizmeti,  diğer teşebbüslere ait mal veya hizmetten ayırt etme” ve sicilde gösterilme kriterlerini taşıdığı koşulda tescil edilebileceği kabul edilmektedir. Ancak bu markaların ayırt edici niteliğinin belirlenmesi konusunda hala bazı tartışmalar mevcuttur.

EUIPO Temyiz Kurulu’nun yazımıza konu ve ses markaları ile ilgili farklı bir bakış açısına yer verdiği kararı, James Bond filminin herkesin aklında canlanan film müziğinin ses markası olarak tescili başvurusu[2] sürecini konu almaktadır.

Tescili talep edilen müzik eseri kesitinin https://euipo.europa.eu/eSearch/#details/trademarks/018168977 bağlantısından dinlenilmesi mümkündür.

Başvuru sahibi, James Bond filmlerinin fikri haklarının yönetimini elinde bulunduran Danjaq LLC, film müziğinden yirmi beş saniyelik bir kesit içeren ses markasının 3., 9., 14., 16., 18., 21., 25., 28., 32., 33., 34. sınıflardaki mallar için Avrupa Birliği (AB)’nde tescili amacıyla EUIPO’ya başvuruda bulunmuştur:

İlgili ses markası başvurusu, AB Marka Tüzüğü (EUTMR)’nün, ayırt edici nitelikten yoksun markaların tescil edilemeyeceğini düzenleyen 7/1-b maddesi nedeniyle tüm sınıflar bakımından reddedilmiştir. Başvuru sahibinin, EUIPO İnceleme Birimi’nin ses markalarına karşı katı bir yaklaşım uyguladığı ve tescil için asgari düzeyde ayırt ediciliğin yeterli olduğu gerekçesi ile gerçekleştirdiği itiraz sonucu Temyiz Kurulu ilgili ret kararını iptal etmiştir.

Bu noktada, marka başvurusunun reddine konu karara esas gerekçeler ve Temyiz Kurulu’nun bu değerlendirmelere yaklaşımını bazı soru başlıkları altında toplamak mümkündür.

1- Ses markaları ayırt edicilik incelemesinde daha katı değerlendirmeye tabi tutulmalı mıdır?

Ses markalarının ayırt edicilik kriterleri incelenmeden önce, EUIPO’nun ortak uygulama kılavuzlarından Nisan 2021 tarihli Common Practice 11: New Types of Marks: Examination of Formal Requirements and Grounds for Refusal çerçevesinde EUIPO’nun ses markalarına yaklaşıma değinilecektir. Somut olaya konu kararda da pek çok kez atıf yapılan bu Kılavuz, karar tarihinde taslak halinde olduğundan Kurul’un kararında bağlı olmadığı vurgulanmıştır. Bununla beraber, Kılavuz geleneksel olmayan markaların tescil edilebilirliğine ilişkin önemli değerlendirmeler içermektedir.

Kılavuzda ses markaları ile ilgili “içerisindeki sesin türü ne olursa olsun, bir veya daha fazla ses içeren herhangi bir işaret” şeklinde doktrinde de ortak olarak kabul edilmiş bir tanımlama yapılmıştır. Bununla beraber, ses markalarının tescili için gereken ayırt edicilik derecesi de tüketici algısı çerçevesinde değerlendirilmiştir. Bu kapsamda seslerin ticarette sıklıkla kullanılan, dolayısıyla tüketiciler tarafından da marka olarak algılanması kolay hale gelmiş işaretler olduğu belirtilmiştir. Gerçekten de, ticarette markalaşma ve pazarlama stratejisinin bir parçası olarak sesler giderek daha fazla kullanıldığından, tüketicilerin bunları ticari menşe işaretleri olarak algılaması daha olasıdır.

Bu husus, ses markaları açısından referans kararlardan olan “Son D’un Jingle Sonore Plim”[3] kararında ortaya konmuştur. Kararda, öncelikle ayırt edicilik kriterlerinin tüm marka kategorilerine eşit şekilde uygulanması gerektiği; ancak bu kriterler uygulanırken tüketicinin farklı marka kategorilerini farklı şekillerde algıladığının da göz ardı edilemeyeceği belirtilmiştir. Bu nedenle, tüketici nezdinde ticari menşe algısı yaratması, kelime veya şekilden oluşan işaretlere oranla daha zor olan marka kategorilerinde ayırt ediciliğin kanıtlanması da ayrı bir gözlem gerektirmektedir. Yine de, ses markalarında özellikle radyo-televizyon yayıncılığı ve bağlantılı medya sektöründe, jingle ve çeşitli melodiler aracılığıyla söz konusu ürün veya hizmetin belirli bir teşebbüsten geldiğini işitsel olarak tanımlamak için sıklıkla kullanıldığı tespit edilmiştir. Bu durum, ses markalarını diğer geleneksel olmayan markalara nazaran ayırt ediciliğin tespitinde daha avantajlı bir noktada konumlandırmaktadır.   

Ayırt ediciliğin belirlenmesi için öngörülen “tüketici nezdinde ticari menşe gösterme” kriteri Kılavuzda farklı ses markaları için değerlendirilmiştir. Bu noktada örneğin; bir veya birden fazla notadan oluşan melodiler ve ilgili sınıflar için kendi içinde ayırt edici kabul edilebilen sözlü bir unsurdan oluşan sesler kural olarak ayırt edici kabul edilmiştir. Buna karşın tescili talep edilen mal veya hizmetlerin karakteristik özelliklerini yansıtan sesler, örneğin sıradan bir elektrik süpürgesi sesi, bu mallar için tüketici tarafından mal veya hizmetin işlevsel niteliği olarak algılanacağından kural olarak ayırt edici kabul edilmemiştir. Benzer şekilde, notaların herhangi bir rezonans olmaksızın birleşiminden oluşan sesler ve ayırt edicilikten yoksun veya tanımlayıcı sözlü unsurların ayırt edici bir ses ögesi olmaksızın telaffuzundan oluşan ses markaları da de ticari bir kaynak algısı yaratmayacağından ayırt edici bulunmamıştır.

Somut olayda, yukarıda örnekseme yoluyla sayılan ses markalarının ayırt edicilikten yoksun kabul edildiği durumlardan herhangi biri bulunmamaktadır. Ancak karara konu ses markasının ayırt edici niteliği değerlendirilirken EUIPO İnceleme Birimi ile Temyiz Kurulu’nun farklı yaklaşımlar sergilediği görülecektir.

2- Ses markalarının ayırt ediciliği mal ve hizmet sınıflarına göre değişir mi?

Bilindiği üzere ayırt edicilik değerlendirmesi başvurusu talep edilen mal ve hizmet sınıflarından bağımsız olarak gerçekleştirilemez. Zira bir sınıf için ayırt edici kabul edilen bir işaret başka bir sınıf için ayırt edici kabul edilmeyebilir. Ses markalarında özellikle, tescili talep edilen mal veya hizmetin karakteristik özelliklerinden oluşan seslerin ilgili sınıf için ayırt edicilikten yoksun olduğu kabul edilmektedir.[4]

EUIPO İnceleme Birimi, ses markası için başvurusu talep edilen 3., 9., 14., 16., 18., 21., 25., 28., 32., 33., 34. sınıfları açısından ayırt edicilik değerlendirmesi yaparken, başvura sahibinin iddialarının aksine, bu ürünlerin tamamının James Bond filmi ile bağlantılı olarak ticarileştirmeye uygun ürünler olmadığını belirtmiştir. Bu duruma örnek olarak, 3. sınıfta yer alan temizlik amaçlı maddeler; 21. sınıfta yer alan ev gereçleri; 32. sınıfta yer alan alkollü içecekler ve 34. sınıfta yer alan tütün ürünleri verilmiştir.

Dolayısıyla, her ne kadar başvuruya konu film müziği tüketicinin bir bölümünde akılda kalıcı olsa da başvuru kapsamında yer alan bazı emtialar açısından doğrudan marka algısı yaratmayacağından bahsedilmiştir. Ancak ret kararında, özellikle televizyon yayıncılığı/eğlence sektörü ile bağlantısı kurulamayan ve ses markası bakımından ticari kaynak göstermeyeceği düşünülen birtakım mallardan bahsedilse de, ses markasının tüm mallar bakımından reddine karar verilmesi yolu tercih edilmiştir. Bu durum, ayırt ediciliğin tescili talep edilen mal ve hizmetler bazında ayrı ayrı değerlendirilmesi gerektiği kuralı karşısında eleştirilebilecektir.

EUIPO Temyiz Kurulu da, yukarıdaki değerlendirmeye ilişkin olarak, kararda başvurunun belirli mallar için neden ayırt edicilikten yoksun olduğunun detaylı olarak açıklanmadığı tespitini yapmıştır. Farklı tüketici çevrelerini de hedefleyen ve farklı amaçlara hizmet eden heterojen mal ve hizmet grupları nedeniyle bu şekilde genel bir değerlendirme yapılması doğru bulunmamıştır.

Bu doğrultuda Temyiz Kurulu, aşağıda 3. soruda açıklanan değerlendirme ile de bağlantılı olarak, başvurunun tescili talep edilen mallarda ticari menşe gösterme niteliğinin olduğuna karar vermiştir. Kurul’a göre tüm filmlerde çeşitli versiyonları ile ve “007” veya “James Bond” gibi ögelerle yer alan James Bond film müziği, yalnız sanatsal değil ticari kaynak gösterme niteliğini de kazanmıştır. Bu nedenle başvurusu talep edilen ve ticari ürünlerden oluşan sınıflar açısından film müziği sesinin ayırt edici olduğu sonucuna varılmıştır. Gerçekten de, modern pazarlama stratejileri incelendiğinde Dünyaca tanınmış özellikle seri filmlere ait kelime, şekil ve ses markalarının ticari alanda yaygın şekilde kullanıldığı ve ayrı bir sektör oluşturulduğu ortadadır.

3- Ses markalarında sesin uzunluğu ayırt edicilik değerlendirmesinde bir kriter olmalı mıdır?

Karara konu ses markası, James Bond film müziğinin ilk 25 saniyesinden oluşmaktadır. Film müziğinin bu kesiti, trampet temposu girişi, yavaş bir sekans ve gitar solosu şeklinde birbiri ile karakteristik şekilde bağlanan üç kısım olarak tanımlanmıştır.

EUIPO İnceleme Birimi, ses markasının tüketicilerin bunu talep edilen malların ticari menşeinin bir göstergesi olarak hemen algılamasını zorlaştıran bir müzikal segment yapısından oluştuğu ve melodinin uzunluğu itibarıyla akılda az kalıcı olduğu sonucuna varmıştır. Ancak yapılan bu değerlendirme de öncekiler gibi detaylı bir gerekçelendirme içermemektedir. Ofisin bu tutumu, ayırt edicilik değerlendirmesindeki ilkelerden olan, tüketicilerin markaların zihinlerinde bıraktıkları genel izlenimle hareket ettikleri yaklaşımı ile çelişki içermektedir. Nitekim bu yaklaşım esas alındığında, tüketicinin bir markanın tüm unsurlarını ve detaylarını aklında tutması beklenemeyeceğinden, marka ile karşılaştığında zihninde derhal bir ticari köken oluşup oluşmadığı önemlidir. Bu durumda, ses markaları için de markanın tüm segmentleri ve notalarının zihinde canlanması beklenmeyip, markanın bir bütün olarak tüketicinin zihninde malların ticari kökenine dair bir algı oluşturması yeterlidir.

EUIPO Temyiz Kurulu, yukarıdaki değerlendirmeye ilişkin isabetli şekilde AB Marka Tüzüğü’nde veya içtihat hukukunda hangi uzunlukta veya nitelikteki işaretlerin ayırt edici kabul edileceğine dair bir test bulunmadığını belirtmiştir. Bu kapsamda herhangi bir ses markasının hangi özellikleri taşırsa akılda kalıcı ve ayırt edici olduğuna dair daha katı bir değerlendirme yapılamayacağı gibi, 25 saniye ve daha uzun pek çok sesin de EUIPO nezdinde marka olarak tescil edildiği vurgulanmıştır. Kurul’a göre ses işaretinin ayırt ediciliğine dair çekince ortaya çıkaran durumlar genellikle iki ekstrem uç, yani rezonans oluşturmayacak kadar kısa sesler ile, bir eserin tümünden oluşan ve yalnız profesyonel müzisyenlerin hatırlayabileceği uzunluktaki seslerdir. Karara konu sesin James Bond film müziğinin ilk 25 saniyesinden ve profesyonel olmayan bir tüketicinin dahi aklında kalabilecek bir melodiden oluştuğu düşünüldüğünde bu iki sınırın arasında yer aldığı söylenebilir. Ayrıca, başvuruya konu melodinin baştan sona hatırlanamayacağı varsayımında dahi, tüketicinin markaların genellikle baş kısmını hatırladığı yaklaşımından hareketle melodinin başında yer alan karakteristik trompet sesi de markanın ayırt edici kabul edilmesi için yeterlidir.

Bu açıklamalar ışığında başvuruya konu ses markası, ilgili tüm sınıflar için ayırt edici kabul edilmiş ve EUIPO İnceleme Birimi’nin ret kararı Temyiz Kurulu’nca iptal edilmiştir.


Seslerin uzunluğunun ayırt edici niteliği üzerindeki etkisi ile ilgili doktrinde farklı görüşler bulunmaktadır. Bazı yazarlar, belirli bir süreden uzun seslerin soyut ayırt ediciliğinin bulunmadığını iddia etmekle beraber, kaç saniyeden uzun seslerin bu tescil engeli ile karşılaşacağına dair ortak bir görüş bulunmamaktadır. Seslerin uzunluğuna ilişkin bir üst veya alt sınıra AB Marka Tüzüğü veya pek çok ulusal mevzuatta da yer verilmemesinin bilinçli bir tercih olması muhtemel görünmektedir. Bizim de katıldığımız görüşe göre, ses markalarının tescil edilebilirliği için süre sınırlamaları getirmek marka hukukunun doğasına ve değişen teknoloji ve ticari hayatın gerekliliklerine uygun düşmeyecektir.[5] Nitekim sesler, tüketicide farklı algılar uyandırabilen işaretler olup, bir ses süre olarak uzun olmasına rağmen basit bir ritim ve az sayıda tınıdan oluştuğu için ilgili tüketici tarafından kolayca algılanabilir ve hatırlanabilirken; karmaşık ve çok sesli yapıda olan süre olarak kısa bir ses de tüketiciler için alışılmamış bir ritimde ve ahenkte ise daha zor hatırlanabilir. Veya tersi bir senaryoda, süre olarak uzun sesler müzisyenlerden oluşan bir tüketici çevresinde çok rahat algılanabilir ve hatırlanabilirken, çok kısa süreli bir ses, ortalama tüketicilerden oluşan bir çevrede tam olarak algılanamayabilir veya daha sonra hatırlanamayabilir. [6]

Seslerin kendine özgü bu yapıları dolayısıyla ayırt edicilik değerlendirmesinde her ses markası özelinde bir değerlendirme yapmak, bu yaklaşım her ne kadar ortak bir kural koymayı zorlaştırsa da, daha etkili olacaktır.   

Özetle, günümüzde medya ve reklamcılık gibi görsel ve işitsel araçları beraber kullanan sektörlerde sesler, geleneksel olarak tanımlanan kelime ve şekil işaretleri ile beraber önem kazanmıştır. Ticari hayatta kazanılan bu özellik, seslerin marka olarak korunması noktasında da kendini göstermiş, ancak bu işaretlerin tüketici nezdinde geleneksel markalara kıyasla algılanma şekli çeşitli tartışmalara yol açmıştır. Seslerin ayırt edici niteliğine ilişkin çeşitli değerlendirmeler pek çok kararda karşımıza çıkmış, yazımızda EUIPO Temyiz Kurulu’nun 25 saniye uzunluktaki James Bond film müziği ile ilgili kararının incelemesine yer verilmiştir. Kararda, ses markalarının günümüz ticari hayatında işletmeler için artan değeri de göz önünde bulundurularak kanaatimizce yerinde bir değerlendirme yapılmıştır. Bu kapsamda nispeten uzun sayılabilecek ancak yüksek oranda tanınmış bir sesin somut olayın özelliklerine göre ilgili tüketici nezdinde tescili talep edilen mal ve hizmetler için ticari kaynak gösterme özelliğini haiz olduğu sonucuna varılmıştır.

Betül ÖZBEK

betulozbek9@gmail.com

Önder Erol ÜNSAL

unsalonderol@gmail.com

Ağustos 2021


DİPNOTLAR

[1] Sound Mark and Intellectual Property, erişim: https://abounaja.com/blogs/sound-mark

[2] http://euipo.europa.eu/eSearch/#details/trademarks/018168977

[3] 13/09/2016 tarihli, T-408/15 sayılı, SON D’UN JINGLE SONORE PLIM kararı.

[4] Karasu, Rauf.” Ses Markaları”. Ankara Barosu FMR Dergisi, 2007, Sayı:2, s.47.

[5] Kılıç, Denis. “Ses Markaları”. Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Hukuk Anabilim Dalı Özel Hukuk Bilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, 2019, s. 107.

[6] Karasu, s. 37.

Telif Hakkı Trolü Nedir ve Nerelerde Bulunur?

Pixabay, CC0, via Wikimedia Commons – https://commons.wikimedia.org/wiki/File:Forbidden-151987.svg


Patent ve marka trolleri konusunu ilk olarak 2013 yılında yazmış, yazıda kavramları tanımlamanın ardından fikri mülkiyet koruması sistemlerini farklı yollarla istismar eden bu kişiler genel nitelikte bilgiler vermeye çalışmıştım. Sekiz yıl önceye ait “Obama A.B.D.’nde Patent Trollerine Karşı – Peki Türkiye’de Marka Trollerine Karşı Ne Yapmalı?” başlıklı yazı konu hakkında detaylı bilgi almak isteyen okuyucularca incelenebilir.

Önceki yazımdan aldığım patent ve marka trolü tanımları ile başlıyorum:

“Patent trolleri en basit anlatımla; ürün üretme veya pazarlama gibi herhangi bir amaçları olmaksızın, sahip oldukları patentleri oldukça agresif ve fırsatçı biçimde, patentlerine tecavüz ettiklerini iddia ettikleri kişi veya kişilere karşı kullanan firmalar için kullanılan küçültücü bir terimdir (bkz. http://en.wikipedia.org/wiki/Patent_troll). Patent trolleri, sahip oldukları patentleri genellikle satın aldıklarından, ilgili patentin araştırma ve geliştirmesinde de pay sahibi değillerdir. Satın alınan patentler de genellikle iflas etmiş firmalardan alınmaktadır. Patent trolleri, patentin kullanıldığı hiçbir ürünü üretme veya pazarlama niyetleri olmaksızın, tüm dünyada ilgili patenti kullanan firmaları takip ederler ve bu firmalara karşı dava açarlar. Trollerin tüm çabası patent hakkının daha etkin korunmasına yöneliktir ve amaçları dava açtıkları firmayı, hukuki süreç süresince agresif biçimde rahatsız ederek, lisans ücretleri veya tazminatlar yoluyla maddi kazanç elde etmektir.”

“Türkiye’de karşılaşılan asıl sıkıntı, patent trollerinden ziyade marka trolleri olarak tanımlanabilecek, markalarını gerçekten kullanma niyeti olmaksızın tescil ettirerek veya başkalarına ait markaların kendi adlarına tescili için başvuruda bulunarak, süreçleri yavaşlatan, itiraz sistemini istismar eden ve bu yollarla sistemi bloke eden marka sahipleri ve onları bu yola yönlendiren temsilcileridir. Marka trolleri, Wikipedia’ya göre takip eden biçimde tanımlanmaktadır: “Markaları kullanma niyeti olmadan tescil ettiren ve o markayı kullanan diğer kişileri dava etmekle tehdit eden şirketleri tanımlamak için kullanılan küçültücü bir terimdir.” (http://en.wikipedia.org/wiki/Trademark_troll)”



Bir kez tescil ve korumayı elde ettikten sonra, marka ve patent trollerinin yaptıkları her eylem, söz konusu hak ortadan kaldırılana dek, hukuk sisteminin içerisinde, en azından “kanuna uygun” olarak kalmaktadır. Hakların gerçek hak sahibine karşı kullanılması, kullanım niyetinin aslında bulunmaması veya açılan davaların aslında haksız menfaatlere hizmet etmesi gibi savunmalar aleyhlerine dava açılan iyi niyetli üçüncü kişiler ve hatta gerçek hak sahipleri tarafından kullanılsa da, bunların ispatlanması zaman almakta ve kimi zaman yüksek maliyetlere mal olmaktadır. Bu haliyle patent trolleri ve Türkiye’de marifetlerine sıkça şahit olduğumuz marka trolleri, fikri mülkiyet koruması sisteminin istismarını çoğunlukla kanuni zırha kuşanarak sürdürmektedir.

Türkiye’nin yeni tanışmakta olduğu, dünyada ise varlığını bir süredir sürdüren “telif hakkı trolleri” (copyright trolls) ise hukuk sisteminin istismarının bir diğer boyutunu oluşturmaktadır.

Gene Wikipedia’ya dönelim ve telif hakkı trolü kavramının en basit tanımını aktaralım:

“Telif hakkı trolü, sahibi olduğu telif haklarını, dava yoluyla para kazanmak amacıyla haksız derecede agresiflikte ve çıkarcı biçimde ve genellikle eserin ücretli dağıtım amacıyla çoğaltılmasına veya lisanslanmasına izin vermeksizin hukuken başkalarına karşı kullanan kişi veya şirketlere verilen isimdir. Bu tip faaliyetler, yaratıcı eserlerin üretiminin teşvik edilmesi yerine, adaletsizlik suretiyle gelir elde edilmesi ve eser yaratımını teşvik ettiği varsayılan telif hakkı kanunlarında yer alan yüksek yasal ceza hükümlerinin beklenmedik sonuçları nedeniyle eleştirilmektedir.” (https://en.wikipedia.org/wiki/Copyright_troll)

Bu tanım bağlamındaki telif hakkı trollüğü son yıllarda sayısı giderek artan biçimde karşımıza çıkmaktadır. Bloomberg Businessweek’te yayımlanan Don’t Sue Me Like That: The Anatomy of a Copyright Troll” başlıklı 28 Haziran 2021 tarihli yazıda, A.B.D.’nden bir örnek bağlamında telif hakkı trollerinin anatomisi ortaya konulmuştur. Yazının devamında Bloomberg Businessweek makalesinden alıntılarla telif hakkı trollerinden birinin hareket tarzı özetlenecektir. Bakalım sizde de yakın tarihlerde Türkiye’de olan popüler telif hakkı tartışmalarına ilişkin bir çağrışım oluşacak mı?

Telif hakkı trolleri, patent veya marka trollerinden farklı olarak karşılarına büyük firmaları almamaktadır. Bir diğer deyişle amaçları marka trollerinde olduğu gibi, adlarına tescil ettirdikleri ve kullanmadıkları markaları gerçek hak sahiplerine veya markaları piyasada fiilen kullananlara öne sürmek değildir. Veyahut patent trollerinde olduğu gibi genellikle başkalarından elde edilen ve kullanılmayan patentleri, dünya çapında bir araştırma yaptıktan sonra, patent korumasının güçlü olduğu ülkelerde, buluşu bir şekilde kullandıklarını düşündükleri kişilere karşı dava yoluyla öne sürmek de değildir.

Telif hakkı trolleri karşılarına genellikle internette yayın yapan nispeten küçük blogları, siteleri, kanalları ve bireyleri almaktadır. Telif hakkı trolleri; internetten yayın yapan görece küçük ve bağımsız platformlara karşı telif hakkı ihlali gerekçeli seri davalar açarak, yani hukuku, dava ve tazminat tehdidini kullanarak oluşturdukları baskı yoluyla, genellikle dava süreçlerinden korkan bu kişileri “hukuka uygun biçimde” sindirerek, talep edilen tazminattan daha düşük miktarlarda para karşılığında davaları geri çekme önerisi sistemiyle çalışmaktadır. Çok sayıda kişiye karşı açılan davalardan çoğunluğunda karşı taraf, mahkemede “sürünmemek” ve olası dava kaybı halinde yüksek miktarda tazminata mahkum olmamak için, talep edilen uzlaşma miktarını ödeyerek davanın geri çekilmesini kabul etmektedir.

Bloomberg Businessweek makalesinde çizilen anatomi de bu tarife tıpatıp uymaktadır:

Larry Philpot isimli bir fotoğrafçı rock müzik yıldızlarının konser fotoğraflarını çekmekte ve bu fotoğrafları insanların kolaylıkla ulaşabileceği Wikimedia Commons isimli platforma yüklemektedir. Wikimedia Commons kendisini “ücretsiz biçimde kullanılabilecek medya dosyaları platformu” olarak tanımlamaktadır. Wikimedia görselleri Creative Commons lisansları ile yayımlanmaktadır ve bu lisanslara uygun şekilde kullanım halinde kullanıcılar görsellerden ücretsiz biçimde yararlanabilmektedir. Buna karşın eser sahiplerinin kendilerine atıf için özel koşullar belirleme hakkı vardır ve Philpot’un atıf koşulları oldukça karışıktır. Buna ilaveten Philpot, Creative Commons lisanslarının eski bir versiyonunu kullanmaktadır ve bu versiyon lisansı yanlış biçimde (yanlış atıf biçimiyle) kullanan kişilerin sonrasında düzeltme yapmasına imkan vermemektedir.

Philpot (veya ekibi) fotoğrafları kullanan kişileri internetten taramaktadır ve Wikipedia Commons’dan alınarak kullanılan görselin atfının eksik veya yanlış olduğunu tespit edildiğinde, kullanıcıya karşı Philpot’un avukatlarınca dava açılmaktadır. Açılan davalarda talep edilen tazminat ise genellikle görsel başına 150.000 Amerikan Dolarıdır.

Karşısında bir anda dava bildirimini, 150.000 dolarlık tazminat talebini gören ve devamında yaptığı atfın yanlış veya eksik olduğu gerçeğiyle de karşılaşan kullanıcı doğal olarak panik yaşamaktadır. Davaya yanıt vermeyenlere karşı gıyaplarında karar alınmaktadır. Yanıt verenlere karşı ise Philpot’un avukatlarının teklifi gelmektedir: “Birkaç bin dolar (teklif bazen 40.000 dolara kadar gidebilmektedir) öderseniz, davayı geri çekebiliriz.”

Yıldırma amacıyla açılan davalarda karşı taraf avukatları aracılığıyla hukuki mücadeleye başlarsa, Philpot ekibi genellikle davayı takip etmemekte, düşürmekte ve diğer kolay hedeflere yönelerek faaliyetlerine devam etmektedir.

Bireysel blog sahiplerine ve site sahiplerine kelimenin tam anlamıyla hukuki bir tuzak kurulmuştur. Her şey kanuna uygundur, ancak Texas Christian University’den hukuk profesörü Chip Stewart’ın ifadeleri durumu gerçek haliyle açıklamaktadır: “Bu tamamen yasal. Sadece şeytanca.”

Philpot, 2014 yılından bu yana en az 153 dava açmıştır ve bunların çoğunluğu uzlaşma ile sonuçlanmıştır. 2020 yılında açtığı dava sayısı 54’tür ve bu davaların bir kısmında birden fazla fotoğrafın kullanımı iddiası bulunmaktadır.

Gerçekten de şeytani bir plan; insanları tuzağa düşürerek, hiçbir silah veya fiziki güç kullanmadan korkutarak, tamamen yasal biçimde para kazanma yolu öyle değil mi?

Telif hakkı trollüğünün Türkiye’de de yansımaları var, trollerin farklı yollarla ve fakat Philpot örneğinde olduğu gibi dava tehdidi – uzlaşma yöntemiyle hareketleri gözlemleniyor. O yöntemleri aktarmayı başka bir yazıya bırakıyorum, çünkü konunun detaylı bir araştırmanın ardından yazılması elbette ki daha yerinde olacaktır.

Gene de yazıyı bitirirken şunu sormadan edemiyorum, fikri mülkiyet korumasının ana amaçlarından birisi üretmeyi / yaratmayı teşvik olarak ortaya konulmuştur ve bu konuda devletçe yoğun tanıtım ve bilgilendirme yapılmaktadır. Hal böyleyken, telif hakkı trollerinin yaptıklarına göz yumularak, halk genel bakış ve anlayışı bakımından, telif hakkı karşıtı hale getirilmektedir. Peki bu yapılan, sadece hukuka uygun olduğu için tepkisiz kalınması gereken bir davranış biçimi midir?

Önder Erol ÜNSAL

Haziran 2021

unsalonderol@gmail.com

NAZİ PARTİSİ SEMBOLÜ İÇEREN BİR MARKA AHLAKA AYKIRI MIDIR? EUIPO TEMYİZ KURULU KARARINI VERDİ



Bir topçu subayının oğlu olarak çocukluğumun en eğlenceli anlarından bazıları topların, silahların, askeri araçların etrafında ve “asker abilerin” peşinde koşturarak geçti. O zamanlar asker abilerin de benim etraflarında olmamdan keyif aldıklarını düşünüyordum; ancak sonradan farkına vardım ki, onların güler yüzü ve ilgisi, benim sevimliliğimden değil, daha çok onların komutanın zevzek çocuğundan kaynaklanabilecek gazaptan korkmalarından kaynaklanıyordu. Hatta şu an iyice eminim ki, asker abiler benim gibileri etraflarında gördüklerinde, Yiğit Özgür’ün klasik haline gelmiş “Geldi yine tipini ….” karikatüründeki anne ve babanın tepkisini veriyorlardı. (Karikatürü bilmeyenler veya hatırlamak isteyenler Google’dan arayabilir.)

Çocukluk anılarımla ne kadar ilgisi var bilmiyorum ama, geçmişten bu yana en meraklı olduğum alanlardan birisi de savaş tarihi, belgeselleri, filmleri ve özellikle de İkinci Dünya Savaşı (bundan sonra “WW2” olarak anılacaktır)’yla ilgili her şey. Bu yazıda aktaracağım karar, WW2 bağlantısı nedeniyle de anında ilgimi çekti ve yazma kararına varmam çok zaman almadı.



WW2’nin savaşın cephelerdeki akışıyla ilgili olmayan ikonik yönlerinden birisi Alman Nazi Partisi’nin propaganda ve görsel iletişim gücüdür. Nazi Partisi aynı zamanda bir propaganda canavarıdır ve Goebbels’in yönettiği propaganda mekanizması aynı zamanda görsel ihtişam, çarpıcı mimari, göz alıcı üniformalar, kıyafetler, simgeler ve sembollerle de süslenmiştir.

İnsanlık düşmanı Nazi Partisi, WW2’nin kaybedilmesiyle birlikte sadece Almanya’nın değil, dünyanın hafızasından tüm sembolleriyle birlikte temizlenmeye çalışılmaktadır. Nazi Partisi’nin sembollerinin kullanımı bazı ülkelerde yasak olsa da, Neo-Nazi gruplar bu sembolleri ısrarla kullanmaya devam etmektedir.

Bütün bunların IPR Gezgini ve yayın alanı ile ilgisi nedir sorusu kafalarda oluşmuş olabilir. Yanıt basit, aşağıya okuyacağınız EUIPO Temyiz Kurulu kararı, Nazi Partisi’nin sembollerinden birisine çok benzer bir şekil unsuru içeren bir marka tescilinin, genel kabul görmüş ahlak ilkelerine aykırılık nedeniyle hükümsüz kılınmasına ve buna karşı yapılan itiraza ilişkindir.



Birleşik Krallık’ta yerleşik Anglofranchise Limited firması (bundan sonra “marka sahibi” olarak anılacaktır) aşağıda yer alan markayı 2013 yılında Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi’nde (EUIPO) tescil ettirir. Markanın kapsamında 14., 18., 25. sınıflara dahil mallar ve 35. sınıfa dahil hizmetler bulunmaktadır.

2018 yılında İtalya’da yerleşik Yuliya Bugrey isimli bir gerçek kişi (bundan sonra “hükümsüzlük talebi sahibi” olarak anılacaktır), tescilli markanın kapsadığı tüm mal ve hizmetler bakımından hükümsüz kılınması talebiyle EUIPO’ya başvuruda bulunur.

Hükümsüzlük talebinin gerekçesi, Birlik Marka Tüzüğü’nün 7(1)(f) bendinde düzenlenmiş kamu düzenine ve genel kabul görmüş ahlak ilkelerine aykırılıktır.

Hükümsüzlük talebi sahibi aşağıdaki ana argümana dayanmaktadır:

Başvurunun şekil unsuru, Avrupa Birliği’ndeki tüketicilerce Nazi Partisi’nin amblemlerinden birisi olan “Parteiadler” olarak algılanacaktır. “Parteiadler” kelimesi “Partinin Kartalı” anlamına gelmektedir ve simge Almanya’nın devlet sembolü olan kartalın Nazi Partisi’ne uyarlanmış halidir.

Nazi Partisi’nce kullanılan Parteiadler simgesini aşağıda görebilirsiniz:

Hükümsüzlük talebi sahibine göre, hükümsüzlük talebinin konusu markadaki şekil unsuru Nazi ideolojisine açıkça referans yapmaktadır ve bu nedenle de kamu düzenine ve genel kabul görmüş ahlak ilkelerine aykırıdır. Dolayısıyla da tescilli markanın hükümsüz kılınması gerekmektedir.

Talep sahibi iddialarını kuvvetlendirmek için çok sayıda kanıt sunmuştur, bu kanıtların bir kısmı medyadan derlenmiştir ve bazı kişi ve kuruluşların da tescilli markada yer alan ve marka sahibince yaygın biçimde kullanılan şekli, Nazi Partisi’yle özdeşleştirdiğini göstermektedir. Buna ilaveten Nazi sembollerinin kullanımını yasaklayan ulusal mevzuatlara da yer verilmiştir.

Bu iddialara, marka sahibi esasen aşağıdaki argümanlar çerçevesinde yanıt vermiştir:

Markada yer alan kartal şekli, Nazi Partisi sembollerinden değil, Roma İmparatorluğu sembollerinden esinlenmiştir. Markada yer alan şekille, Nazi sembolü “Parteiadler” arasında görsel farklılıklar vardır. Hükümsüzlük talebi sahibinin sunduğu kanıtların ispatlayıcı gücü bulunmamaktadır, markada üye ülkelerin ulusal mevzuatlarına aykırı bir unsur yer almamaktadır. Son olarak, marka sahibi ifade özgürlüğü hakkını da dile getirmiştir.

EUIPO İptal Birimi, yukarıda anahatlarıyla sunulan iddia ve savunma çerçevesinde hükümsüzlük talebini incelemiştir:

İptal Birimine göre şekiller bazı farklılıklar içerse de, bu farklılıklar önemsiz düzeydedir ve bütün olarak bakıldığında şekiller neredeyse aynıdır. Kartal şekli birçok kültürde zenginlik, güç gibi kavramları sembolize etse de, inceleme kartalın genel çerçevedeki sembolik anlamı ile ilgili değil, başvurudaki kartal şeklinin özel sembolik anlamı ile ilgilidir. Hükümsüzlük talebi sahibi farklı sitelerden, gazetelerden alınmış çok sayıda makale ve haber sunmuştur, bu içerikler, yazar ve kullanıcıların inceleme konusu markayla, Nazi Partisi arasında bağ kurduğunu göstermektedir. Marka sahibi, ifade özgürlüğü hakkını savunma olarak öne sürmüş olsa da, inceleme konusu şekil argo, kötü anlama sahip bir şekil değil, insanlık tarihinin en karanlık sayfalarından birisini yaşatmış bir ideolojinin simgesi olan bir şekildir. Marka hukukunda ifade özgürlüğünün yeri bulunsa da, ifade özgürlüğünün korunması, markaların korunmasının ana amacı değildir ve 7(1)(f) bendinde düzenlenmiş ret gerekçesi sadece ifade özgürlüğü hakkı öne sürülerek ortadan kaldırılamaz. Buna ilaveten, marka sicilinde tescilin reddedilmesi veya ortadan kaldırılması, bir işaretin piyasada kullanılmasını da engellemez. Bu çerçevede, tescilin kamu düzenine ve yerleşik ahlak ilkelerine aykırılık gerekçesiyle hükümsüz kılınması, ifade özgürlüğünün engellenmesi anlamına gelmeyecektir. Marka sahibi, markanın Birleşik Krallık underground kültürüne referans olarak seçildiğini belirtmiş olsa da, İptal Birimine göre markanın saldırgan veya şok edici amaçla seçilmemiş olması veya underground ve punk kültüre referans içermesi hususları, kamunun ilgili kesiminin markayı olumsuz biçimde algılamasını engellemeyecektir. Hükümsüzlüğü talep edilen markayı taşıyan giysilerin dünyadaki bilinirliği, reklamları ve promosyonunun, markanın kamu düzenine ve genel kabul gören ahlak ilkelerine uygunluğu ile ilgisi de bulunmamaktadır. Bütün bu belirtilenlerin ışığında EUIPO İptal Birimi’ne göre; hükümsüzlüğü talep edilen marka, bütün olarak bakıldığında Nazi Partisi’ne referans içermektedir ve kamunun ilgili kesimince Avrupa Birliği’nin kurucu değerlerine aykırı olarak algılanacak bir şekli barındırmaktadır. Bu bağlamda marka, sadece Nazi Partisi’nce katledilen kurbanlar bakımından değil, Birlik sınırları dahilinde yaşayan markayla karşılaşabilecek ve normal düzeyde hassasiyet ve toleransa sahip herkes bakımından şok edici veya saldırgan niteliktedir. Dolayısıyla, hükümsüzlüğü talep edilen marka, Tüzük madde 7(1)(f) bendi anlamında genel kabul görmüş ahlak değerlerine aykırılık içermektedir ve hükümsüz kılınmalıdır.

EUIPO İptal Birimi’nin hükümsüzlük kararına karşı marka sahibi tarafından itiraz edilir ve itiraz EUIPO Temyiz Kurulu tarafından incelenir. İnceleme sonucunda 23 Nisan 2021 tarihinde verilen karar, aşağıda anahatlarıyla aktarılacaktır.

Marka sahibi, İptal Biriminin hükümsüzlük kararının hukuka uygun olmadığını, hükümsüzlük talebi sahibince sunulan kanıtların objektif olmadığını, internette herkes tarafından yapılabilecek subjektif yorumlara dayandığını, kararın Birlik halkının genel algılayış biçimini göstermekten uzak olduğunu, aksi yöndeki yorumların karara yansıtılmadığını, kartal şeklinin Almanya dahil Birlik ülkelerinde yasaklanmadığını, kararın ifade özgürlüğünün ihlali mahiyetinde olduğunu, BOY markasının kırk yıldan uzun süredir kullanıldığını, WW2’nin bitiminden bu yana 70 yıldan fazla süre geçtiğini, markanın ticari başarısı da dikkate alındığında markanın Nazizm ile özdeşleştirilmeyeceğini, markanın bütün olarak dikkate alınmadığını, “Parteiadler”de bulunan svastika (gamalı haç) şeklinin markada bulunmadığını, bu haliyle markanın Nazi Partisi sembollerini çağrıştırmadığını, İptal Birimi kararının objektif olmadığını, markanın ticari başarısının ve ünlülerce de kullanılmasının Nazizmi çağrıştırmadığının kanıtı olduğunu öne sürmektedir. Marka sahibinin bir diğer önemli iddiası da, İtalya’da aynı markanın başka kişilerce kullanıldığı, bu kullanıma karşı marka sahibinin İtalya’da marka hakkına tecavüz süreçlerini başlattığı, hükümsüzlük talebi sahibinin bu kişilerle bağlantısının açık şekilde gösterildiği yönündedir.

Hükümsüzlük talebi sahibi, bu iddiaların tamamının yerinde olmadığı ve İptal Biriminin hükümsüzlük kararının yerinde olduğu görüşündedir. İlaveten, markanın yaratıcısı Stephane Raynor’un otobiyografik eserinde marka ile Nazi ideolojisi arasındaki ilişkiyi kabul ettiği de belirtilmektedir.

Temyiz Kurulu tarafların argümanları ve İptal Birimi kararının gerekçeleri çerçevesinde itirazı inceler. Temyiz Kurulu’na göre sunulan kanıtlar, kamunun göz ardı edilemeyecek düzeyde bir kısmının markadaki kartal şeklini “Parteiadler” sembolü olarak algılayacağını göstermektedir. Markada, “Parteiadler”de bulunan svastika şeklinin bulunmaması markanın geçerliliğini sürdürebilmesi için yeterli bir gerekçe değildir. Temyiz Kurulu, markanın Avrupa Birliği’nde Nazi Partisi sembolü olarak algılanacağı ve bu yönde İptal Birimince öne sürülen gerekçelerin yerinde olduğu görüşündedir; yazının önceki kısımlarında belirtilen bu gerekçeler, tekrardan kaçınmak amacıyla burada tekrar edilmeyecektir.

Temyiz Kurulu’nun daha detaylı biçimde altını çizdiği husus ise, markanın hükümsüz kılınmasının gerekçesinin “kamu düzenine aykırılık” değil, “genel kabul görmüş ahlak ilkelerine aykırılık” olmasıdır. Kurula göre, marka bazı üye ülkelerde ceza hukuku kapsamına girebilecek şekil unsuru içerse de, hükümsüzlüğün temel gerekçesi kamu ahlakıdır. Nazi savaş suçlarının kurbanı olan kişilerin alt soyları halen bu acıyı yaşamaktadır ve bu kişilerin süregelen acıları dikkate alındığında markanın Birlik’te tescilli kalması düşünülemez. Cinsiyet, ırk, etnik köken, inanç, yaş ve cinsel tercih ayrımcılığı yapılmaması Avrupa Birliği’nin temel değerleridir ve Nazizm sembollerinin bu değerlerle uyuşmadığı açıktır. Bütün bu hususların çerçevesinde, marka kamunun ilgili kesimi bakımından Nazi ideolojisine referans olarak algılanacaktır, Avrupa Birliği’nin temel ilkelerine aykırılık içermektedir ve bu nedenle de markanın hükümsüz kılınması yönündeki karar yerindedir.

EUIPO Temyiz Kurulu belirtilen gerekçelerle markanın hükümsüz kılınması yönündeki kararı onamış ve itirazı reddetmiştir.



Marka sahibinin bu karara karşı yargı yolunu kullanıp kullanmadığından şu anda emin olmamakla birlikte, eğer dava açılırsa, Genel Mahkeme kararını merakla bekleyeceğim.

Kendi adıma kararı alkışlıyorum ve dünyanın Nazizm sembollerinden arınmasını, bu da yeterli değil, ayrımcılığa ilişkin bütün sembollerden temizlenmesini tüm kalbimle arzuluyorum.

Kararı yazarken bir noktada merak ettiğimden, marka Türkiye’de de tescilli mi diye baktım ve Bingo!

Marka şekil unsuruyla birlikte yurtdışındaki sahibi adına Türkiye’de tescilli olduğu gibi, üçüncü kişiler de markanın şekil unsuruyla birlikte kendi adlarına tescili için başvurmuşlar ve bu başvurular itiraz üzerine reddedilmiş. Akla gelen soru ise şu; markada yer alan şeklin Nazi Partisi sembolü olması gerekçesiyle kamu düzenine veya genel ahlaka aykırılık temelli bir hükümsüzlük davası Türkiye’de açılsaydı, mahkemeler ne yönde karar verirdi acaba?

Önder Erol ÜNSAL

Haziran 2021

unsalonderol@gmail.com

COĞRAFİ İŞARET İKİLEMİ: YÖRESEL KALKINMA İÇİN YOLA ÇIKTIK, SONRA BİR BAKTIK SİCİL YÖRESEL YEMEK TARİFLERİ KİTABINA DÖNÜŞMÜŞ





Coğrafi işaret korumasının diğer fikri mülkiyet haklarından ayrıldığı temel noktalardan birisi, temel felsefesinin yeninin değil, gelenekselin korunmasına yönelik olmasıdır.

Bu yazıda, coğrafi işaret korumasının teknik yönlerinden, davalardan, kararlardan veya ilgili mevzuattan bahsedilmeyecektir. Ana argüman; coğrafi işaretlerin etkin korunması ve yaygınlaştırılması yoluyla elde edilecek temel kazanımlara, Türkiye’de mevcut anlayışla varılıp varılamayacağına ilişkin tartışma zamanının geldiğinin altının çizilmesi olacaktır.


Coğrafi işaretler; patentler, tasarımlar, eser sahibinin hakları ve hatta markalar gibi yeniliği veya özgünlüğü değil, tersine gelenekseli odak almaktadır. Kullandığım tabirler detay ve özenden uzak olsa da, durum en kaba haliyle böyle ortaya konulabilir.

Kabaca ve hiç de teknik olmayan şekilde özetleyeyim; bir ürün, coğrafi bir yörenin toprağını, havasını, suyunu veya geleneksel bilgisini emerek zamanla o bölgeyle özdeşleşebilir, oranın geleneksel ürünü haline gelebilir. Bu ürünün doğasının bozulmaması, geleneksel yöntemlerle üretiminin devam edebilmesi, üreticilerinin maddi anlamda korunması, daha fazla kazanç elde etmesini sağlayacak yollar açılması, başkalarının bu ürünü yanlış yöntem veya hammaddelerle üretmesinin önüne geçilebilmesi ve ürünün gelecek kuşaklara da aktarılabilmesi için bir koruma yöntemi gerekir. Bunu sağlayabilecek etkili hukuki yollardan birisi de coğrafi işaret korumasıdır.

Çok sempatik değil mi???

Ve hatta, patent korumasının aslında insan sağlığını ve toplumsal gelişmeyi hiçe saydığının, marka korumasının kapitalizmin vahşi yüzlerinden birisi olduğunun, tasarımın temel ihtiyaçlardan ziyade lükse ve gereksiz tüketime teşvik ettiğinin, telif hakkı korumasının bilgiye erişimi engellediğinin iddia edildiği günlerde; coğrafi işaret öze, doğallığa dönüşün bayrak gemisi konumunda sempatik bir koruma alanı olarak ortaya çıkmaktadır ve herkes bu koruma biçimine sempati ve kocaman bir gülümseme ile yaklaşmaktadır.

Coğrafi işaret koruması yoluyla kırsal-yerel kalkınmanın sağlanacağı, üreticinin daha fazla veya tatmin edici düzeyde gelir edeceği de söylenir ve verilen örnekler de bu konuda gayet ikna edici bulunur.

Yukarıdakiler söylenirken, dünyadan nasıl örnekler veriliyor peki: Rokfor peyniri, Porto şarabı, Basmati pirinci, Parmesan peyniri, Şampanya, Konyak, İskoç Viskisi… Örnekler çoğaltılabilir elbette.

Örneklerin ve rakamların cazibesine kapılmadan bir soru atlanır çoğunlukla:

“Acaba bu ürünler zaten bilindikleri ve çok taklit edildikleri için mi coğrafi işaret başarı öyküsünün konusu olarak lanse ediliyorlar, yoksa coğrafi işaret oldukları için mi daha bilinir hale geldiler?”

Bu satırların yazarı için yanıt tek ve net; başarı öyküsü olarak sunulan örnekler, çoğunlukla (belki her zaman değil, ama çoğunlukla) halihazırda dünya genelinde veya ilgili ülkede çokça bilinen ve bir yöreyle özdeşleşmiş ürünlerin isimleridir. Halihazırda zaten geniş kesimlerce bilinen bu tip ürünler, coğrafi işaret olarak tescil edilerek daha etkin bir korumadan yararlanmakta, geleneksel üreticilerin hakları daha etkin biçimde muhafaza edilmekte ve daha fazla ekonomik kazanç da bunların yanında gelmektedir.

Peki, aslında çok fazla bilinmeyen veya yerel sınırların dışına fazlaca çıkamamış ürünler, sadece üzerlerine “Coğrafi İşaretli Ürün” etiketi yapıştırıldığında anında daha fazla tüketiciyle buluşabilecek midir veya bu etiket yanında itibarı otomatikman getirecek midir?

Bu sorunun yanıtının olumlu yönde olabilmesinin tek yolu, coğrafi işaret korumasına layık görülecek ürünlerin “ciddi” şekilde belirlenmesinden, potansiyellerinin olmasından, gerçekten coğrafya ile bağlantılarının kurulabilmesinden, denetimlerinin ciddi şekilde yapılabilmesinden geçmektedir.

Coğrafi işaretli ürünlerin sayısının mümkün olduğunca artırılması yoluyla korumadan olumlu sonuçlar beklenmesi ise kanaatimizce hayalciliktir. Günümüzde Türkiye’de coğrafi işaret olma niteliği dahi tartışılır çok sayıda ürün ve özellikle de yöresel yemek (tarifi), coğrafi işaret sicilini işgal etmeye başlamıştır ve bu da korumanın gün geçtikçe sıradanlaşması, ciddiyetini ve toplum nezdindeki olumlu imajını kaybetmesi anlamına gelmektedir. Bir diğer deyişle coğrafi işaret sicili, geleneksel yemek tarifleri kitabına dönüşmektedir ve bu durum da kanaatimizce gelecekte coğrafi işaret korumasını bayağılaştırma potansiyelini yanında getirmektedir (belki de halihazırda bu gerçekleşmiştir ve köprüden önce son çıkışı da kaçırmamamız gerekmektedir).

Hiç vakit kaybetmeden örnekleyelim. Bakalım sizler de yazarla aynı fikirde olacak mısınız veya en azından kafanızda bir kuşku oluşacak mı?

İnceleyeceğimiz örnekler, 15/06/2021 tarihinde yayımlanan 2021/103 sayılı Resmi Coğrafi İşaret ve Geleneksel Ürün Adı Bülteni’nde yer alan 6 adet yeni tescil edilmiş coğrafi işarettir. Aşağıda belirtilen tescillerin bültendeki fihrist sayfasını görebilirsiniz:

2021/103 sayılı Bülten’de ilan edilen coğrafi işaret tescillerinden “Aydıntepe Şeker Fasulyesi” hariç olmak üzere, kalan beşi farklı türlerde yemeklerdir: Gaziantep Alaca Çorbası, Gaziantep Kabaklama, Çankırı Tutmaç Çorbası, Gebze Bayram Çöreği ve Çarşamba Kıvratması. Yani; iki çorba, bir çörek, kabaklı bir yemek ve bir hamur işi tatlı (bilmeyenler için, kıvratma bir hamur işi imiş).

Bayburt ilinin Aydıntepe ilçesine özgü bir fasulye türü olduğu belirtilen “Aydıntepe Şeker Fasulyesi”ni, coğrafyayla organik bağı olduğundan ve bir yemek olmadığından aşağıdaki satırların kapsamı dışında tutuyoruz.

Yukarıdaki beş yöresel yemeğin, bültende yer alan açıklamalarını, yemeklerin tarifinin yapıldığı kısımları bir tarafa atarak, coğrafi yöreyle bağlantılarını anlamak gayretiyle okuduğumuzda ise karşımıza şu açıklamalar çıkmaktadır:

1- ÇARŞAMBA KIVRATMASI:

Coğrafi Sınır İçerisinde Gerçekleşmesi Gereken Üretim, İşleme ve Diğer İşlemler:
Çarşamba Kıvratmasının geçmişi eskiye dayanır. Özellikle hamurunun hazırlanması ve oklavaya sarılarak kendine özgü kare şeklinin verilmesine yönelik yerel üretim metodu, ustalık becerisi gerektirir. Bu sebeplerle coğrafi sınır ile ün bağı bulunan Çarşamba Kıvratmasının üretimin tüm aşamaları, belirtilen coğrafi sınırda gerçekleştirilmelidir.

2- GEBZE BAYRAM ÇÖREĞİ:

Coğrafi Sınır İçerisinde Gerçekleşmesi Gereken Üretim, İşleme ve Diğer İşlemler:
Gebze Bayram Çöreğinin geçmişi eskiye dayanır. Üretiminde anason, tarçın, karanfil, damla sakızı, ekşi hamur mayası ve buğday unu ile çavdar unu karışımının kullanılması coğrafi sınıra özgüdür. Ayrıca üretim metodu, özellikle kendine has şeklinin verilmesi bakımından ustalık becerisi gerektirir. Bu sebeplerle coğrafi sınır ile ün bağı bulunan Gebze Bayram Çöreğinin tüm üretim aşamaları, belirtilen coğrafi sınır içerisinde gerçekleştirilmelidir.

3- ÇANKIRI TUTMAÇ ÇORBASI:

Coğrafi Sınır İçerisinde Gerçekleşmesi Gereken Üretim, İşleme ve Diğer İşlemler:
Çankırı Tutmaç Çorbasının geçmişi eskiye dayanır. Sosunda kavrulmuş kıyma kullanılan Çankırı Tutmaç Çorbasının coğrafi sınıra özgü üretim metodu, ustalık becerisi gerektirir. Bu sebeplerle coğrafi sınır ile ün bağı bulunan Çankırı Tutmaç Çorbasının tüm üretim aşamaları, coğrafi sınırda gerçekleşir.

4- GAZİANTEP KABAKLAMA:

Coğrafi Sınır İçerisinde Gerçekleşmesi Gereken Üretim, İşleme ve Diğer İşlemler:
Gaziantep Kabaklamanın / Antep Kabaklamanın geçmişi eskiye dayanır ve ustalık becerisi gerektiren üretim metodu, coğrafi sınıra özgü koşullar bulundurur. Bu sebeple coğrafi sınır ile ün bağı bulunan Gaziantep Kabaklamanın / Antep Kabaklamanın tüm üretim aşamaları, belirtilen coğrafi sınırda gerçekleşir.

5- GAZİANTEP ALACA ÇORBASI:

Coğrafi Sınır İçerisinde Gerçekleşmesi Gereken Üretim, İşleme ve Diğer İşlemler:
Gaziantep / Antep Alaca Çorbasının geçmişi eskiye dayanır ve Gaziantep’in mutfak kültürü içinde önemli bir yere sahiptir. Gaziantep’e özgü üretim metodu, ustalık becerisi gerektirir. Ayrıca üretimde kullanılacak dövme Gaziantep’te yetişen yumuşak buğdaydan elde edilir. Bu sebeplerle Gaziantep / Antep Alaca Çorbasının tüm üretim aşamaları, coğrafi sınırda gerçekleştirilir.

Yemeklerin tamamında coğrafi sınırla ne sıkı bağlantılar mevcut öyle değil mi?

“… geçmişi eskiye dayanır ve ustalık becerisi gerektiren üretim metodu, coğrafi sınıra özgü koşullar bulundurur. Bu sebeple coğrafi sınır ile ün bağı bulunan ………..’in tüm üretim aşamaları, belirtilen coğrafi sınırda gerçekleşir.”

“Özellikle hamurunun hazırlanması ve oklavaya sarılarak kendine özgü kare şeklinin verilmesine yönelik yerel üretim metodu, ustalık becerisi gerektirir.”

“…………’in geçmişi eskiye dayanır ve …..’in mutfak kültürü içinde önemli bir yere sahiptir. ….’e özgü üretim metodu, ustalık becerisi gerektirir.”

Buna göre; yukarıdaki …… kısımlarda gerekli düzenlemeleri yaparak herhangi bir yöresel yemek tarifi ile coğrafyanın bağlantısı kurularak coğrafi işaret tescili elde edilebilir. Çoğunluğumuzun kökenleri Anadolu’nun bir köyüne veya ilçesine dayandığından ve Anadolu’da her il, ilçe veya köyün meşhur bir yemeği de olduğundan, on binlerce coğrafi işaretin tescili de teorik olarak mümkündür.

Soru da bu noktada oluşuyor. Bu tip ürünlerin, özellikle de aslında pek de bilinmeyen yöresel yemeklerin coğrafi işaret olarak tescilinin kime nasıl bir faydası olması beklenmektedir?

Tüm dünyanın tanıdığı ve milyonlarca kişinin satın almak için heveslendiği Rokfor, Şampanya, Parmesan Peyniri gibi ürünleri örnek göstererek coğrafi işaretlerin ekonomik gelişimi de yanında getirebileceği iddia ediliyorsa; kanaatimizce yapılması gereken, coğrafya ile gerçekten organik bağlantısı bulunan ve Türkiye veya yurtdışında pazar yaratması olası ürünler tespit edilerek, bunlar için coğrafi işaret tescili dahil üretim ve tanıtım yatırımı yapılmasıdır. Coğrafi işaret sicilinin yöresel yemeklerle doldurulması yönündeki yaklaşım ve pratik, ileride kaçınılmaz biçimde coğrafi işaret tescilini veya bu koruma biçiminden beklenen ekonomik veya hukuki faydaları bayağılaştıracaktır.

İyi niyetle sürdürüldüğünden şüphemizin olmadığı coğrafi işaret tanıtım ve promosyonu faaliyetlerinin devamında gerçekleşen yöresel yemek esaslı başvuru alışkanlığı, kanaatimizce artık coğrafi işaret korumasına faydadan çok zarar vermektedir. Daha fazla vakit kaybetmeden gerçekçi ve potansiyeli olan hedef ürünler esasında ilerleyen bir coğrafi işaret stratejisinin belirlenmesi ise kanaatimizce bir zorunluluktur.

Önder Erol ÜNSAL

Haziran 2021

unsalonderol@gmail.com

SAATLER İÇİN ŞEKİL MARKALARININ BENZERLİĞİ ABAD GENEL MAHKEMESİ’NİN ÖNÜNDE: LONGINES v POINT TEC (T‑615/19)

Belki biraz iddialı olacak, ama kanaatimce, akıllı telefonların hayatımızın vazgeçilmezleri arasına girmesi, kol saatlerini işlevsel cihazlar olmaktan çok günlük aksesuarlar konumuna indirgemiştir. Geçmişte neredeyse herkesin çekmecesinde birkaç tane kol saati bulunsa da, artık kol saatlerini kullananların sayısı azımsanamayacak derecede azalmıştır ve kullananların çoğunluğu da ihtiyaçtan ziyade alışkanlık veya aksesuar olarak kullanımını sürdürmektedir. Kendi adıma da uzun yıllardır kol saati kullanmadığımı ve kolumun hafiflemesinden hiç şikayetçi olmadığımı belirtmeden geçemeyeceğim.

Kol saatlerinin çoğunluğu, özellikle de tanınmış markaları taşıyanları, kadranları üzerindeki şekil markaları veya stilize yazım tarzlı kelime markalarıyla, diğer saatlerden kolaylıkla ayırt edilmektedir.

Saat kadranları üzerinde nispeten küçük halleriyle yer alan bu yazım biçimlerinin veya şekil markalarının benzerleriyle karıştırılması olasılığı kanaatimizce daha yüksek olacaktır. Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) Genel Mahkemesi’nin 28 Nisan 2021 tarihli T‑615/19 sayılı kararı da saatler ve zaman ölçme cihazları bakımından şekil markalarının benzerliği meselesini incelemiş ve yukarıda bahsettiğimiz konuya bir ölçüde ışık tutmuştur.

Alman menşeili “Point Tec Products Electronic GmbH(başvuru sahibi); “Sınıf 3: Parfümeri, vücut ve güzellik bakımı müstahzarları; sabunlar, saç losyonları. Sınıf 14: Saatler ve zaman ölçme cihazları. Sınıf 25: Giysiler, ayak giysileri, baş giysileri.” mallarını kapsayan aşağıdaki başvurunun tescili talebiyle Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO)’ne başvuruda bulunmuştur:

Image not found

Başvurunun ilanına karşı, muhtemelen çoğumuzun bildiği ünlü saat markası Longines’in sahibi, İsviçre menşeili “Compagnie des montres Longines, Francillon S.A.” (Longines) tarafından itiraz edilmiştir. İtiraz 14. sınıfa dahil “Saatler ve kronometrik cihazlar.” mallarını da kapsayan aşağıdaki Birlik markasına dayanmaktadır:

Image not found

Longines’in itirazı karıştırılma olasılığı ve tanınmışlık gerekçelerine dayanmaktadır.

EUIPO itiraz birimi, işaretlerin benzer olmaması ve tanınmışlık iddiasının ispatlanmamış olması gerekçeleriyle itirazı reddeder. Bunun üzerine Longines, bir kez daha itiraz ederek ihtilafı EUIPO Temyiz Kurulu önüne taşır.

EUIPO Temyiz Kurulu kararında; itiraz gerekçesi markanın ortalama düzeyde ayırt edici güce sahip olduğunu, sunulan kanıtların markanın üne veya güçlendirilmiş ayırt edici karaktere sahip olduğunu göstermediğini, 14. sınıfa dahil mallar bakımından kamunun ilgili kesiminin dikkat düzeyinin “ortalamadan yüksek düzeye” dek çeşitlilik gösterdiğini, bu malların ucuz veya pahalı ürünler olabileceğini, bu bağlamda tüketicilerin genel anlamda halk veya daha profesyonel kesim olabileceğini, inceleme konusu markaların kapsadığı malların 14. sınıf bakımından aynı olduğunu, işaretlerin benzerliği bakımından markaların figüratif markalar olarak değerlendirilmeleri gerektiğini, dolayısıyla işitsel benzerliğin söz konusu olmadığını, buna karşın işaretlerin görsel açıdan düşük düzeyde benzer olduklarını, kavramsal açıdan ise her iki işaretin de stilize kuş kanatları veya hava kuvveti armaları olarak algılanmaları bağlamında ortama düzeyde benzer olduklarını tespit etmiştir. Temyiz Kurul, bu tespitlerin neticesinde karıştırılma olasılığını incelemiş ve markalar arasında 14. sınıfa dahil mallar bakımından karıştırılma olasılığının bulunduğuna hükmetmiştir. Karıştırılma olasılığı gerekçeli itirazı kabul eden ve 14. sınıfa dahil mallar bakımından başvuruyu reddeden Temyiz Kurulu, tanınmışlık gerekçeli itirazı ayrıca değerlendirmeye gerek görmemiş, ancak bu iddiayı incelemiş olsaydı dahi, ilgili hükmün kabul edilmesi için gerekli koşulların oluşmadığını da kararına eklemiştir.

Başvuru sahibi Temyiz Kurulu’nun ret kararını ABAD Genel Mahkemesi’ne taşıyarak kısmi ret kararının iptal edilmesini talep etmiştir.

Başvuru sahibinin temel iddiaları; işaretlerin görsel ve kavramsal açılardan benzer olmadıkları, dolayısıyla markalar arasında karıştırılma ihtimalinin mümkün olmadığı, stilize kanat şeklinin saatler başta, çok sayıda mal veya hizmet için kullanılan yaygın bir şekil olması, aynı ihtilafın Alman Federal Patent Mahkemesi’nde markalar arasında karıştırılma ihtimalinin bulunmadığı kararıyla sonuçlanmış olması, dava konusu kararın EUIPO Temyiz Kurulu’nun önceki kararıyla uyumlu olmamasıdır.

Genel Mahkeme ilk olarak, malların aynı olduğu ve 14. sınıfa dahil mallar bakımından kamunun ilgili kesiminin dikkat düzeyinin ortalamadan yüksek düzeye dek değişebileceği yönündeki tespitleri onamıştır.

İşaretlerin görsel bakımdan karşılaştırılması sonucunda; ortalama düzeyde dikkat düzeyine sahip kamu bakımından işaretlerin bütüncül olarak algılanacağı, parçalara ayrıştırılmayacağı ve tüketicilerin kafasında kalacak genel izlenimin çizgilerle bölünmüş ve stilize açık kanatların ortasına yerleştirilmiş geometrik bir şekil olacağını belirtmiştir. Mahkeme, işaretlerin görsel olarak karşılaştırılması neticesinde, işaretlerin yüksek düzeyde olmasa da benzer işaretler olarak kabul edilmeleri gerektiği kanaatindedir ve aynı doğrultudaki Temyiz Kurulu değerlendirmesi onanmıştır.

Genel Mahkeme sonraki aşamada, işaretlerin kavramsal benzerliği hususunu irdelemiştir. Mahkeme; kuş kanadı veya hava kuvvetleri arması olarak adlandırılabilecek stilize açık kanat şekillerinin her iki markada da ortak olarak yer aldığını tespit etmiş ve bu şekillerin ağırlıklı olarak düz çizgilerden, benzer bağlantı elemanlarından oluşması da göz önüne alındığında işaretlerin kavramsal açıdan ortalama düzeyde benzer oldukları kanaatine ulaşmıştır. Dolayısıyla, Temyiz Kurulu’nun bu yöndeki tespiti de onanmıştır.

Belirtilen tüm hususları, karşılıklı etkileşim teorisi çerçevesinde birlikte değerlendiren Genel Mahkeme, Temyiz Kurulu’nun markalar arasında 14. sınıfa dahil mallar bakımından karıştırılma olasılığının ortaya çıkabileceği yönündeki kararını yerinde bularak onamış ve davayı reddetmiştir. Genel Mahkeme, bunu yaparken Alman Federal Patent Mahkemesi’nin aynı markalara dayalı ihtilafta vardığı, markalar arasında karıştırılma olasılığının ortaya çıkmayacağı yönündeki kararı kendisi açısından bağlayıcı bulmamış ve bunun nedenini; (i) Ulusal mahkemelerin kararlarının Birlik mahkemelerin kararları bakımından bağlayıcı olmaması, (ii) Alman Federal Patent Mahkemesi’nin kararının tüketicilerin profesyonel tüketiciler olduğu kabulüyle verildiği, oysa ki Temyiz Kurulu kararında tüketicilerin ortalama veya profesyonel düzeyde tüketiciler olduğu kabulüne dayandığı ve bu hususa başvuru sahibi tarafından itiraz edilmediği gerekçelerine dayandırmıştır. Genel Mahkeme, buna ilaveten EUIPO’nun ve kendisinin önceki kararlarının da incelene ihtilaf için emsal teşkil etmeyeceği görüşündedir.

Sonuç olarak; inceleme konusu şekil markaları arasında karıştırılma olasılığının bulunduğu yönündeki karar onanmıştır.

Fazla yorum yapmaksızın, EUIPO Temyiz Kurulu ve Genel Mahkeme’nin kararının bu satırların yazarınca da yerinde bulunduğu ifade edilmelidir. Kol saatleri için kullanılabilecek yüzlerce ve hatta binlerce şekil – stilize tasarım mevcutken, dünyaca ünlü Longines saatlerinde yer alan kanatların benzerinin veya en azından onu kuvvetlice anımsatan bir kanat şeklinin marka olarak seçilmesinin pek de savunulabilir bir yönü yok gibi gözüküyor. Siz de aynı fikirde misiniz?

Önder Erol ÜNSAL

Mayıs 2021

unsalonderol@gmail.com

Neden 26 Nisan? Dünya Fikri Mülkiyet Gününüz Kutlu Olsun!

Ve Bu Geceki Kutlamamız


Bu yazı, yazarın 26 Nisan 2019 tarihinde yayımlanmış aynı başlığa sahip yazısının güncelleştirilmiş halidir.


Bugün 26 Nisan Dünya Fikri Mülkiyet Günü ve dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de de çeşitli etkinliklerle kutlanıyor.

Bu yazıda yıllardır kutlanan ve camiamız için özel bir gün olan Dünya Fikri Mülkiyet Günü’nün tarihçesinden, neden 26 Nisan’da kutlandığından bahsedecek ve son olarak IPR Gezgini 26 Nisan etkinliğini sizlere hatırlatacağız.



1999 yılının Ağustos ayında Dünya Fikri Mülkiyet Teşkilatı (WIPO)’nın yıllık genel kurulu öncesinde, Çin Halk Cumhuriyeti Fikri Mülkiyet Ofisi, WIPO Genel Müdürü’ne aşağıdaki yazılı teklifi gönderir.

Öneride; 21. yüzyılda fikri mülkiyetin sosyal ve ekonomik kalkınmayı destekleyen en önemli faktörlerden birisi olacağı, fikri mülkiyet haklarının gerek gelişmiş gerekse de gelişmekte olan ülkeler bakımından önemi gibi hususlardan bahsedilerek ve fikri mülkiyet hakları konusunda toplumun farkındalığının yükseltilmesi gerekliliğinin altı çizilerek, 26 Nisan gününün WIPO tarafından “Dünya Fikri Mülkiyet Günü” olarak kabul edilmesi ve her yıl anılan tarihte kutlanması önerilmektedir.

26 Nisan gününün seçilmesinin nedeni, WIPO’nun resmi anlamda kuruluşunu simgeleyen Dünya Fikri Mülkiyet Örgütünü Kuran Sözleşme’nin 26 Nisan 1970 tarihinde yürürlüğe girmesidir.

Çin Halk Cumhuriyeti’nin önerisi 1999 yılı WIPO Genel Kurulu’nun gündemine alınır ve teklif kabul edilir.

2000 yılından itibaren de 26 Nisan günü tüm dünyada Dünya Fikri Mülkiyet Günü olarak kutlanmaya başlar.

Dünya Fikri Mülkiyet Günü 2001 yılından itibaren her yıl farklı bir temayla kutlanmaktadır. Bu temaları listeleyelim (https://www.wipo.int/ip-outreach/en/ipday/archive/):

2001 – Geleceği Bugün Yaratmak (Creating the Future Today)

2002 – Yaratıcılığı Cesaretlendirmek (Encouraging Creativity)

2003 – Fikri Mülkiyeti İşiniz Yapın (Make Intellectual Property Your Business)

2004 – Yaratıcılığı Cesaretlendirmek (Encouraging Creativity)

2005 – Düşün, Hayal Et, Yarat (Think, Imagine, Create)

2006 – Bir Fikirle Başlar (It Starts with an Idea)

2007 – Yaratıcılığı Cesaretlendirmek (Encouraging Creativity)

2008 – İnovasyonu Kutlamak ve Fikri Mülkiyet İçin Saygıyı Teşvik Etmek (Celebrating innovation and promoting respect for intellectual property)

2009 – Yeşil İnovasyon (Green Innovation)

2010 – İnovasyon – Dünyayı Bağlamak (Innovation – Linking the World)

2011 – Geleceği Tasarlamak (Designing the Future)

2012 – Vizyon Sahibi Mucitler (Visionary Innovators)

2013 – Yaratıcılık – Yeni Nesil (Creativity – The Next Generation)

2014 – Sinema Filmleri Bir Küresel Tutku (Movies – a Global Passion)

2015 – Yerinden Kalk, Ayağa Kalk. Müzik İçin (Get Up, Stand Up. For Music.)

2016 – Dijital Yaratıcılık: Kültürü Yeniden Hayal Etmek (Digital Creativity: Culture Reimagined.)

2017 – İnovasyon – Yaşamı Geliştirmek (Innovation – Improving Lives)

2018 – Değişimi Güçlendirmek: İnovasyon ve Yaratıcılıkta Kadınlar (Powering Change: Women in Innovation and Creativity)

2019 – Altına Uzanmak: Fikri Mülkiyet ve Spor (Reach for Gold: IP and Sports)

2020 – Yeşil Bir Gelecek İçin Yenilik Yap (Innovate for a Green Future)

2021 – Fikri Mülkiyet ve KOBİ’ler: Fikirlerinizi Pazara Taşımak (IP & SMEs: Taking your ideas to market)

WIPO internet sayfasında Dünya Fikri Günü için özel bir sayfa yer almaktadır:
https://www.wipo.int/ip-outreach/en/ipday/

Sayfa içeriğinde bu özel gün için dünya genelindeki etkinlikleri gösteren özel bir sekme de bulunmaktadır. Sekmede 2021 yılında Türkiye’de düzenlenen 3 etkinliğe yer verilmiştir. (Etkinlik organizatörleri haritaya kayıt için WIPO’ya etkinlik hakkında bildirim yapmalıdır.)

Dünya Fikri Mülkiyet Gününün kısa tarihçesini aktardığımız yazının,
26 Nisan simgesel tarihinin neden seçildiği ve günün ana teması hakkında okuyucularımıza fikir verdiğini umuyoruz.



Peki IPR Gezgini 26 Nisan’ı nasıl kutlayacak:

24 Nisan tarihinde anons ettiğimiz etkinliğimizi bir kez de burada tekrarlayalım.



26 Nisan Dünya Fikri Mülkiyet Günü’nü, Clubhouse’daki dördüncü etkinliğimizle kutlayacağız!

Dünya Fikri Mülkiyet Günü 2021 yılında “Fikri Mülkiyet ve KOBİ’ler: Fikirlerinizi Pazara Taşımak” temasıyla kutlanacak. 26 Nisan günü boyunca Türkiye’de de bu temayı işleyen etkinlikler gerçekleştirilecek.

26 Nisan gecesi ise Türkiye’de bize ait ve IPR Gezgini fikri mülkiyet günü etkinliğimizin bu yılın temasıyla aslında ilgisi yok.

Pandemi ve kısıtları hepimizi yeterince bunaltmışken; fikri mülkiyet camiamızı eğlenceli bir etkinlikte buluşturmayı istedik:

26 Nisan Pazartesi gecesi saat 21.00’de hepinizi Clubhouse IPR Gezgini kulübünde “Eğlenceli veya Trajik Fikri Mülkiyet Anıları” buluşmamıza bekliyoruz.

Gece boyunca tamamı sektörde uzun yıllardır bulunan konuklarımız bizlere anılarını aktaracak ve hep birlikte kafalarımızı boşaltacağız (buna ilaveten muhtemelen çok şey de öğreneceğiz).

Buluşma, konuşmacılar dışında katılan herkesin katkısına da açık olacak ve bizimle anısını paylaşmak isteyen herkes söz hakkına sahip olacak.

Kadromuz müthiş, sizlerin de katılımıyla çok güzel bir kutlama yapacağız, bitiş saati olarak geceyarısı dedik, ama doğrusu o saati şu anda biz de kestiremiyoruz.

Etkinlik bağlantımız: https://www.joinclubhouse.com/event/MO69BwYR ve bu buluşmayı veya gelecek etkinliklerimizi atlamamak için Clubhouse’da IPR Gezgini hesabını takibe almayı unutmayın.

Daha da uzatmadan, 26 Nisan Pazartesi gecesi 21.00’de etkinliğimizde görüşmek üzere!

Dünya Fikri Mülkiyet Gününüz kutlu olsun.

Önder Erol ÜNSAL

Nisan 2021

unsalonderol@gmail.com

DÜNYA TİCARET ÖRGÜTÜ’NDE COVID 19 GÜNDEMİ – SALGINLA MÜCADELEDE TRIPS MUAFİYETLERİ İSTEMİ

World Trade Organization - Home page - Global trade

Bu yazı ilk olarak AIPPI Türkiye’nin Fikri Gündem dergisinin Mart 2021 tarihli 20. sayısında yayımlanmıştır.


Covid 19 salgını diğerlerinin yanında fikri mülkiyet alanında da birçok tartışmayı yanında getirmiştir. Özellikle salgının tedavisinde kullanılacak aşıların ve diğer tıbbi ekipmanın geliştirilmesi, dağıtımı ve bunların devamında aşılara erişimde fikri mülkiyet boyutlu tartışmaların artarak devam edeceği de kolaylıkla öngörülebilir.

Bu yazının hazırlandığı Ocak 2021’de farklı yetkili otoriteler tarafından onaylanan birkaç aşı dünyanın çeşitli ülkelerinde uygulanmaya başlamış olsa da, aşı veya diğer tedavi / önlem yöntemlerine ilişkin uluslararası boyuttaki tartışmalar, daha önceden, 2020 yılı içerisinde başlamıştır.

Yazımızda bu tartışmaların Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ)’ne yansıyan fikri mülkiyet haklarıyla ilgili boyutundan bahsedeceğiz.



DTÖ’ndeki tartışmalara geçmeden önce, diğer iki önemli gelişmenin daha altını çizmek yerinde olacaktır.

Bunlardan ilki, Avrupa Birliği Gümrükleri‘nce, Covid 19 bağlantılı ürünlerin sahiplerine yapılan Aralık 2020 tarihli çağrıdır[1]. Avrupa Birliği Gümrükleri bu çağrıda, hak sahiplerinin gümrüklere Covid 19 bağlantılı ürünleri için müdahale talimatlarını acilen iletmelerini ve talimatlarında ürünlerine ilişkin lojistik, paketleme ve fikri mülkiyet hakları bilgilerine yer vermelerini talep etmiştir. Bu yolla gümrük idareleri Covid 19 tedavisine ilişkin ürünlerin taklitlerinin Avrupa Birliği sınırlarından sokulması çabalarıyla daha etkin ve kolay biçimde mücadele edebilecektir.



Aralık 2020’de karşımıza çıkan bir diğer önemli gelişme ise Avrupa Polis Teşkilatı (EUROPOL) tarafından yapılan “Covid 19 salgını sırasında aşı bağlantılı suçlar” başlıklı erken uyarı bildirimidir[2].

EUROPOL bu bildirimde, dünya kamuoyunda Covid 19 aşılarına yönelik büyük bir beklenti ve acil ihtiyaç oluştuğunu, yeni geliştirilen aşıların kullanıma sunulmasıyla birlikte, organize suç örgütlerinin sahte Covid 19 aşısı üretimine ve bunları piyasaya sürmeye başlayabileceklerini belirtmiştir. Meksika’da Ekim 2020’de yakalanan sahte grip aşıları bu yöntemin Covid 19 aşıları için de kullanılabileceğinin göstergesidir. Şu anda çok yoğun biçimde olmasa da Dark Web’de sahte Covid 19 aşılarının sağlanabileceğine ilişkin ilanlar dolaşıma girmiştir ve gerçek aşıların kullanıma daha yaygın biçimde sunulmasıyla eş zamanlı olarak sahte aşıların da artan oranda piyasaya ve dolaşıma sokulacağı tahmin edilmektedir. EUROPOL bu tespitlere ilaveten bazı detaylı bilgilere de yer verdiği erken uyarı bildirimini ilgili ulusal teşkilatları, gümrükleri ve kamuoyunu bilgilendirmek için gecikmeksizin yapmıştır.



Covid 19 salgınının fikri mülkiyet korumasına ilişkin bir diğer boyutunu DTÖ nezdinde süren uluslararası tartışmalar oluşturmaktadır.

Tıbbi teknolojilerin, inovasyonun öncülüğünü yapan ve tartışmasız biçimde bu alanlara diğerlerinden daha çok yatırım yapan ülkeler aşı ve diğer mücadele yöntemlerini dünyanın kalan kısmının önünde götürmektedir. Covid 19 aşılarının geliştirilerek kullanıma sunulması aşamasında ortaya çıkan önemli sorun ise sınırlı arzdır ve dünya nüfusunun aşılanması sürecinde ülkeler arasında ortaya çıkacak dengesizlik kolaylıkla öngörülebilmektedir. Bu bağlamda; Covid 19 aşılarının ve bağlantılı diğer tıbbi müstahzarların fikri mülkiyet korumasını mümkün olduğunca hafifletecek tedbirler DTÖ nezdinde, Ticaretle İlgili Fikri Mülkiyet Hakları Anlaşması (TRIPS)’nın geçici olarak esnetilmesi bağlamında talep edilmiştir. 

Hindistan ve Güney Afrika, 2 Ekim 2020 tarihinde DTÖ TRIPS Konseyi’ne sundukları bir bildirimle, Covid-19’un önlenmesi, sınırlandırılması ve tedavisi için TRIPS Sözleşmesinin belirli hükümlerinden geçici olarak muafiyet tanınmasını talep etmiştir. Bu talep akabinde Kenya, Eswatini, Pakistan, Mozambik, Bolivya, Venezüella, Zimbabve, Moğolistan ve Mısır tarafından da desteklenmiştir. Bildirimin özet içeriği aşağıda yer almaktadır:

“Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Çin’de ortaya çıkan Covid 19 salgınıyla ilgili “Uluslararası Halk Sağlığı Acil Durumu” ilan edildiğini 30.01.2020 tarihinde duyurmasının ardından, 11 Ocak 2020 tarihinde küresel pandemi ilan etti.

DTÖ pandemi nedeniyle küresel ekonomi ve uluslararası ticaretin eşi görülmedik şekilde etkileneceği hem üretim hem de tüketim tarafında ciddi bir daralma olacağı konusunda uyarıda bulundu. Tedarik zincirlerinin azalması, arz talep dengesinde açığın büyümesine neden olacaktır.

Bu küresel acil durum sürecinde Covid 19 ile mücadele için gerekli olan ilaç ve aşılar dahil tüm tıbbi ürünlerin araştırılması, geliştirilmesi ve üretimi için gerekli malzemelerin tedarikinin zamanında sağlanması için patentler, endüstriyel tasarımlar, telif hakkı ve ticari sır niteliğindeki bilgilerin korunması gibi fikri mülkiyet haklarının engel teşkil etmemesi adına DTÖ üyelerinin birlikte çalışması önemlidir.

Ekim 2020 itibarıyla küresel çapta onaylanmış 333,722,075 vaka ve 1,009,270 Covid 19 kaynaklı ölüm raporlanmıştır. Bu sayılar gün geçtikçe artış göstermektedir. Pek çok gelişmiş, gelişmekte olan ve az gelişmiş ülke, büyüyen salgını durdurmak amacıyla ulusal bir acil durum ilan etti ve DSÖ’nün tavsiye ettiği gibi toplum ve ekonomi için önemli sonuçları olan sosyal mesafe önlemlerini uyguladı.

Covid 19 sebebiyle yaşanan bu süreçte, teşhis kitleri, tıbbi maskeler, diğer kişisel koruyucu ekipmanlar, ventilatörler ve aşılar dahil uygun fiyatlı tıbbi ürünlere hızlı erişimin önemi artmıştır.

Salgın, küresel talepte hızlı bir artışa neden oldu, birçok ülke akut kıtlıklarla karşı karşıya kaldı ve salgına etkili bir şekilde yanıt veremedi. Bu ürünlerin kıtlığı başta sağlık çalışanları olmak üzere tüm zaruri görevlerde çalışanların hayatlarını riske atmış ve aslında birçok önlenebilir ölüme yol açmıştır. Ayrıca bu durum salgının uzamasına sebebiyet verebilir. Mevcut küresel kriz ne kadar uzun sürerse, sosyo-ekonomik sarsıntı o kadar büyük olacaktır. Bu da salgını hızla kontrol altına almak için uluslararası işbirliği yapmayı zorunlu ve acil hale getirir.

Covid 19 için yeni tanılar, terapötikler ve aşılar geliştirildikçe, bunların küresel talebi karşılamak için yeterli miktarlarda ve uygun fiyatla nasıl hızlı bir şekilde sunulacağı konusunda önemli endişeler ortaya çıkmıştır.

Artan arz-talep açığını karşılamak için, birkaç ülke tıbbi ürünlerin yerli üretimini başlattı ve / veya Covid 19 hastalarının tedavisi için mevcut tıbbi ürünleri değiştiriyor. Üretimin küresel olarak hızlı bir şekilde artırılması, tıbbi ürünlere ihtiyaç duyan tüm ülkelerin ilgili ürünlere zamanında ulaşabilmesi için hayati bir ihtiyaçtır. Fakat fikri mülkiyet haklarının da uygun fiyatlı tıbbi ürünlerin hastalara zamanında ulaşmasını engellediğini veya engelleyebileceğini belirten çeşitli raporlar bulunmaktadır. Ayrıca bazı DTÖ üyelerinin ulusal patent kanunlarında zorunlu lisans uygulamasını kolaylaştırmakla ilgili acil değişiklikler yaptıkları da bildirilmiştir.

Patent korumasının yanısıra, diğer fikri mülkiyet hakları da engel oluşturabilir. Ayrıca, birçok ülke, özellikle gelişmekte olan ülkeler, TRIPS Anlaşması’nda bulunan esneklikleri kullanırken kurumsal ve yasal zorluklarla karşılaşabilir. Üretim kapasitesi yetersiz olan veya hiç olmayan ülkeler için Madde 31bis’in gereklilikleri ve dolayısıyla farmasötik ürünlerin ithalatı ve ihracatı özellikle zahmetli ve uzun süreçtir.

Sonuç olarak Covid 19’un küresel boyutta hızlı şekilde ele alınması ve acil çözümlerin eş zamanlı olarak yerine getirilebilmesi için teknolojinin ve uzmanlık bilgilerinin paylaşımı önem arz etmektedir.

Bu olağanüstü koşullarda Hindistan ve Güney Afrika temsilcileri olarak, Covid 19’un önlenmesi, sınırlandırılması veya tedavisi için TRIPS Konseyi’nin mümkün olan en kısa sürede Genel Konsey’e TRIPS Anlaşmasının II. Bölümünün 1, 4, 5 ve 7 numaralı bölümlerinin uygulanması ve icra edilmesinden feragat edilmesini tavsiye etmesini talep ediyoruz. Muafiyet, dünya çapında yaygın aşılama yapılıncaya ve dünya nüfusunun çoğunluğu bağışıklık geliştirene kadar devam etmelidir, Bu nedenle muafiyetlerin kabul edildiği tarihten itibaren [x] yıllık bir başlangıç ​​süresi öneriyoruz.

TRIPS Konseyi’nin, Genel Konsey’e ekteki karar metninin kabulünü acilen tavsiye etmesini talep ediyoruz.”

Alınması istenen kararlar:

  1. DTÖ üyelerine; Covid 19’un önlenmesi, sınırlandırılması veya tedavisi kapsamında TRIPS Anlaşmasının II. Kısmının 1, 4, 5 ve 7 numaralı bölümlerinden[3] veya bu bölümlerin etkili hale getirilmesiyle ilgili III. Kısmının[4] uygulanması ve icra edilmesinden (X) yıl süreyle muafiyet tanınmalıdır.
  2. Paragraf 1’deki muafiyet, TRIPS Anlaşmasının 14. maddesi kapsamında İcracıların, Fonogram Yapımcılarının ve Yayın Kuruluşlarının Korunması için geçerli olmayacaktır.
  3. Bu karar, TRIPS Anlaşmasının 66. maddesinin 1. fıkrası kapsamındaki az gelişmiş üye ülkelerin haklarına halel getirmez.
  4. Bu muafiyet, DTÖ Anlaşmasının IX. maddesinin 4. fıkrası hükümlerine uygun olarak, Genel Konsey tarafından verildikten sonra en geç bir yıl içinde ve sonrasında muafiyet sona erene kadar yıllık olarak gözden geçirilecektir.
  5. Üyeler bu kararda yer alan muafiyet hükümlerine uygun olarak alınan önlemlere, GATT 1994’ün XXIII. maddesinin 1 (b) ve 1 (c) alt paragrafları uyarınca veya DTÖ’nün Uyuşmazlık Çözüm Mekanizması yoluyla itiraz edemezler.

Hindistan ve Güney Afrika öncülüğünde gündeme getirilen TRIPS muafiyeti talebi açık olarak TRIPS’in Fikri Haklar ve İlgili Haklar, Tasarımlar, Patentler, Açıklanmamış Bilgilerin Korunması başlıklı bölümlerinin ve/veya bunların hukuken icra edilmesinin Covid 19 salgını boyunca uygulanmaması içeriklidir.  

Bu bildirime karşı Avustralya, Kanada, Şili ve Meksika devletleri, bildirimi kaleme alan ülkeler ve destekçilerine bazı sorular yöneltmiştir.[5]

TRIPS Konseyi 15-16 Ekim 2020 tarihindeki toplantılarında ve devamında Kasım – Aralık 2020 aylarındaki gayriresmi toplantılarda TRIPS muafiyeti hususunu görüşmüş, ancak bir sonuca varılamamıştır.[6]

Konu Aralık 2020’de DTÖ Konseyinde de gündeme getirilmiş ve konu hakkında DTÖ üyeleri arasında henüz bir uzlaşma olmadığı için görüşmelerin devam ettiği belirtilmiştir.

Kanaatimizce Hindistan ve Güney Afrika tarafından gündeme getirilen muafiyet taleplerinin kabul edilmesi büyük sürpriz olacaktır, bununla birlikte fikri mülkiyetin korumasının kamu sağlığı nedeniyle esnetilmesi, tedaviye yaygın erişimin önünde fikri mülkiyetin bariyer teşkil etmesinin engellenmesi talepleri önemli tartışmalardır ve Türkiye tarafından da yakından izlenmelidir.

Gonca ADALI BAŞMAKCI

goncadali@yahoo.com

Önder Erol ÜNSAL

unsalonderol@gmail.com

Nisan 2021


[1] https://euipo.europa.eu/ohimportal/en/web/observatory/ip-enforcement-portal-news-page/-/asset_publisher/Pr33r7NW36eL/content/eu-customs-urgent-call-to-rights-holders-of-covid-19-related-products-to-file-customs-applications-for-action-afas-?inheritRedirect=false&redirect=https%3A%2F%2Feuipo.europa.eu%2Fohimportal%2Fen%2Fweb%2Fobservatory%2Fip-enforcement-portal-news-page%3Fp_p_id%3D101_INSTANCE_Pr33r7NW36eL%26p_p_lifecycle%3D0%26p_p_state%3Dnormal%26p_p_mode%3Dview%26p_p_col_id%3Dcolumn-1%26p_p_col_pos%3D2%26p_p_col_count%3D3

[2] https://www.europol.europa.eu/publications-documents/early-warning-notification-vaccine-related-crime-during-covid-19-pandemic

[3] TRIPS II. Kısım “Fikir Mülkiyeti Haklarının Kullanımı, Kapsamı ve Yararlanılmasına İlişkin Standartlar” başlıklıdır. 1, 4, 5 ve 7 numaralı bölümler sırasıyla Fikri Haklar ve İlgili Haklar, Tasarımlar, Patentler, Açıklanmamış Bilgilerin Korunması başlıklıdır.

[4] TRIPS III. Kısım “Fikri Mülkiyet Haklarının Uygulanması” başlıklıdır.

[5] https://docs.wto.org/dol2fe/Pages/FE_Search/FE_S_S009-DP.aspx?language=E&CatalogueIdList=270209,270165,270173,270168,269875,269476,269346,269188,268935,268754&CurrentCatalogueIdIndex=8&FullTextHash=&HasEnglishRecord=True&HasFrenchRecord=True&HasSpanishRecord=True

[6] https://www.keionline.org/34811

2024 Kışı ve Beklenen Fırtına Yaklaşıyor: Marka İdari İptal Süreci Hakkında Sorular ve Sorunlar

Ivan Aivazovsky (1817-1900) – Stormy Sea At Night

Tescilli markaların idari yollarla iptali yönündeki hüküm 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nun 26. maddesiyle Türk marka mevzuatına girmiştir. 26. maddeye göre; markanın tescil tarihinden itibaren beş yıl süreyle ciddi kullanımının bulunmaması, tescil kapsamındaki mal veya hizmetler bakımından jenerik hale gelmesi, kullanımı neticesinde yanıltıcı hale gelmesi gibi hallerde, marka talep üzerine Kurum tarafından iptal edilecektir.

Bununla birlikte, ilgili hükmün yürürlüğe girişi için SMK madde 192/a’da Kanunun yayım tarihinden başlayan yedi yıllık süre öngörülmüştür. SMK Geçici madde 4 uyarınca, yedi yıllık süre dolana dek iptal yetkisi mahkemeler tarafından kullanılacaktır.

Bütün bu düzenlemeler dahilinde, SMK’nın yayımlanma tarihi olan 10 Ocak 2017 tarihinden başlayan yedi yıllık süre 10 Ocak 2024 tarihinde dolunca, tescilli markaların iptali yetkisi Türk Patent ve Marka Kurumu’na geçecektir.



SMK’nın yürürlüğe girmesinden içinde bulunduğumuz 2021 yılında dek dört yıl gayet hızlı şekilde geçmiştir ve idari iptal yetkisinin Kurum tarafından kullanılmaya başlanmasının önünde üç yıldan kısa bir süre kalmıştır.

Tescil tarihinden bu yana geçen beş yıllık süre içerisinde ciddi kullanımı bulunmayan markaların iptal edilmesi yetkisinin 2024 yılı başında Kurum’a geçmesi; Kurum açısından yeni bir uygulama olması, muhtemelen büyük bir iş yükü ortaya çıkartacak olması ve tescilli bir hakkın iptal edilmesi niteliği çerçevesinde önemli bir yetki olması bağlamlarında, uygulamanın başlamasından önce ciddi ve detaylı tartışmaları hak eden bir konudur.

Gelinen günde, SMK’nun yürürlüğe girdiği tarihten bu yana konu hakkında somutlaşmış bir altyapı hazırlığı, incelemenin yapılacağı yapının biçimi – katmanları ve takip edilecek yola ilişkin canlı tartışmalar veya en azından bunlara ilişkin bir yol haritası görülmemektedir. Zamanın ne derecede hızlı geçtiğinin ve konunun öneminin farkında olarak, bu konudaki hazırlık ve tartışmaların bir an önce başlamasını temenni ediyor ve kendi görüşlerimi yazarak farkındalık yaratmayı umuyorum.

İdari İptal Müessesesi Nasıl ve Neden Ortaya Çıktı?

İdari iptal müessesesi, SMK kapsamına öylesine veya bunu da bir deneyelim denilerek konulmuş bir hüküm değildir.

Bilindiği üzere, Türk marka mevzuatı hazırlanırken temel alınan ana metin, Avrupa Birliği (AB) marka mevzuatının temel çerçevesini çizen 2015/2436 sayılı AB Marka Direktifi‘dir.

2015/2436 sayılı Direktif’in giriş bölümünün 38. paragrafında tüm AB üyesi ülkelerin tescilli markaların iptali ve hükümsüzlüğü için bir idari prosedür oluşturmaları gerektiği belirtilmiş ve üye ülkelere bu prosedürlerin hazırlanması için Direktif’in yürürlüğe girişinden başlayacak yedi yıllık geçiş süresi verilmiştir. (38. Furthermore, in order to offer efficient means of revoking trademarks or declaring them invalid, Member States should provide for an administrative procedure for revocation or declaration of invalidity within the longer transposition period of seven years, after the entry into force of this Directive.)

Direktif’in 45. maddesi, idari iptal ve hükümsüzlük süreçleri hakkında detaylı hükümleri içermektedir.

45. maddesinin birinci paragrafına göre; üye ülkeler, tarafların kararları mahkemeye götürme hakları saklı kalmak şartıyla, marka tescil ofislerinde tescilli markaların iptal edilebileceği veya hükümsüz kılınabileceği etkin ve süratli idari süreçleri oluşturacaktır. (1. Without prejudice to the right of the parties to appeal to the courts, Member States shall provide for an efficient and expeditious administrative procedure before their offices for the revocation or declaration of invalidity of a trademark.)

45. maddenin ikinci paragrafı, üye ülkelerin getireceği idari iptal süreçlerinin ciddi kullanımın yokluğu ve markanın yanıltıcı hale gelmesi konularını kapsamasının; idari hükümsüzlük süreçlerinin ise mutlak ret nedenlerine göre hükümsüzlük hallerini ve eskiye dayalı kullanımdan kaynaklı hükümsüzlük halini kapsamasının zorunlu olduğunu belirtmektedir. Bir diğer deyişle, yukarıda sayılan haller için AB üyesi ülkeler, marka tescil ofislerinde idari iptal ve hükümsüzlük süreçlerini oluşturmak zorundadır. Diğer iptal ve hükümsüzlük şartları için idari süreçleri oluşturup oluşturmamak ise üye devletlerin tercihine bırakılmıştır.

Direktif madde 54/1 çerçevesinde, üye ülkelere, ulusal mevzuatlarında gerekli düzenlemeleri yapmak ve idari iptal ve hükümsüzlük süreçlerini oluşturmak için verilen süre ise Direktif’in yayımlandığı tarihten itibaren yedi yıl sonunda dolacaktır. (…Member States shall bring into force the laws, regulations and administrative provisions to comply with Article 45 by 14 January 2023…)

Bu halde, 14 Ocak 2023 tarihi itibarıyla tüm AB üyesi ülkeler, yukarıda açıkladığımız kapsamda ulusal ofislerinde inceleme ve karar organı olarak idari iptal ve hükümsüzlük incelemesiyle yetkili süreç ve birimleri oluşturmak zorundadır.

Üye ülkelerin hiçbirisine bu konuya ilişkin bir istisna tanınmamıştır. Bir diğer deyişle en köklü ve gelişmiş AB ofislerinden olan Almanya, Fransa, İsveç gibi ofisler nasıl idari iptal ve hükümsüzlük sistemi ve inceleme biçimini oluşturacaksa, görece küçük ve belki de kapasiteleri nispeten sınırlı AB üyesi ülkelerin ofisleri de aynı incelemeyi yapmakla yükümlü olacaktır.

Son olarak Direktif madde 45, idari iptal ve hükümsüzlük prosedürlerinin “Ofis (Office)” nezdinde yapılmasını şart olarak koşmuştur. Direktif madde 2’de yapılan tanımlar çerçevesinde “Ofis”in üye ülkenin sınai mülkiyet ofisi olduğu açıktır. (‘office’ means the central industrial property office of the Member State or the Benelux Office for Intellectual Property, entrusted with the registration of trade marks.) Bu bağlamda, AB mevzuatı çerçevesinde, idari iptal müessesesi için sınai mülkiyet ofisi dışında, başkaca bir idari yöntem (başka bir Kurum, özel bir yarı yargısal organ vb.) öngörüldüğü de söylenemez.

Açık olarak anlaşılır ve ortadadır ki, 6769 sayılı SMK madde 26 çerçevesinde getirilen idari iptal mekanizması, AB uyum hedef ve çabalarıyla aynı paraleldedir. Türk sınai mülkiyet sistem ve uygulamalarının ulaştığı hacim ve Ofis kapasitesinin geldiği nokta da dikkate alındığında, idari iptal sistemini Türkiye’nin kuramayacağını ve/veya yürütemeyeceğini iddia etmek ve bundan kaçınmak;

(i) AB’nin en ufak üye ülkesinin yapmak zorunda olduğu bir sistemden kaçınmak, bu bağlamda da, kanaatimizce, Türkiye’nin potansiyelinin üzerini örtmek,

(ii) Uzun zaman alan ve yüksek maliyetli yargı süreçlerinin üstesinden gelmek için Avrupa’da da bir zorunluluk olarak öngörülmüş etkin ve süratli idari yolları tercih etmeyerek, talep sahiplerini maliyet, zaman ve emek bakımından zorda bırakmak,

anlamlarına gelecektir.

2024 Gelmek Üzereyken İdari İptal Hakkında Sorular ve Bilinmezler

İdari iptal müessesesinin SMK’da neden öngörüldüğünü ve kanaatimizce kaçınılmazlığını bu şekilde ortaya koyduktan sonra, 2021 yılında içinde bulunduğumuz günlerde, uygulamanın yaklaştığı varsayımıyla günün fotoğrafını çekmek ve bu fotoğraf bağlamında kafamızdaki temel soruları ortaya koymak gerekmektedir.

Öncelikle günün fotoğrafını çekelim.

Bildiğimiz kadarıyla, gelinen günde Türkiye’de konu hakkında görüşlere açılmış veya gündeme gelmiş ilerleme veya tartışma bulunmamaktadır. Dolayısıyla, mevcut durumun fotoğrafı, bir an için John Locke’u anımsarsak, Tabula Rasa (Boş Kağıt (Levha)) halidir.

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı 1024px-Wachstafel.jpg

O halde kendi görüşlerimiz çerçevesinde, ilk aşamada yanıtlanması gereken soruları ortaya koyalım:

İnceleme Aşamaları

İdari iptal süreçleri; iptal taleplerinin Kurum nezdindeki incelemesi Markalar Dairesi Başkanlığı bünyesinde oluşturulacak İptal Birimi kararları ve sonrasında buna karşı yapılacak itirazların inceleneceği Yeniden İnceleme ve Değerlendirme Kurulu kararları çerçevesinde mi oluşturulacaktır? Yani, Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO) benzeri iki aşamalı bir sistem mi öngörülecektir, yoksa taleplerin doğrudan Yeniden İnceleme ve Değerlendirme Dairesi kararlarıyla inceleneceği bir sistem mi öngörülecektir?

Kendi görüşümüz elbette ki iki aşamalı bir sistemin daha yerinde ve Kurum pratiklerine uygun olacağı yönündedir.

İncelemenin Niteliği

Kullanmama nedeniyle iptal kararlarının incelenmesi içerik bakımından Kurum açısından yeni ve zorlu bir süreç mi olacaktır?

Kanaatimizce, incelemenin içeriği bakımından bu sorunun yanıtı “Hayır” yönündedir.

Kurum halihazırda, kullanımın ispatı taleplerini incelemekte ve markaların ciddi kullanımının bulunup bulunmadığı yönünde kararlar vermektedir. Dolayısıyla, markaların ciddi kullanımının bulunup bulunmadığı incelemesi Kurum’un yaklaşık dört yıldır pratiğini yaptığı bir süreçtir ve kullanmama nedeniyle iptal süreçlerinde, bu gerekçe bakımından yapılacak incelemenin, kullanımın ispatına yönelik incelemeden içerik itibarıyla herhangi bir farkı yoktur.

Bununla birlikte, kullanımın ispatı değerlendirmesinde varılan sonuç, yayıma itirazın incelenip incelenmemesi ile ilgiliyken, idari iptal sürecinin sonucu tescilli bir markanın iptal edilmesine yönelik olacağından, sonuçlar bakımından büyük fark ortaya çıkacaktır. Kısaca, tescil edilmiş bir marka hakkı 2024 yılından itibaren Kurum tarafından iptal edilebilecektir ve bu anlamda Kurum’dan beklenti ve üstlenilen yükümlülükler çok daha ağır olacaktır.

Buna ilaveten, Türkiye özelinde, birçok marka ilgili sınıfta yer alan kullanılan – kullanılmayan neredeyse her mal ve hizmet için tescil edildiğinden, iptal taleplerinin çoğunluğunun markaların tamamen veya kısmen iptali ile sonuçlanacağını öngörmek için de deha olmaya gerek bulunmamaktadır.

İncelemenin Kapsamı

Detaylandırmadan basit bir soruyla geçiyorum, çünkü detaylar sorunun özünü unutmamıza yol açabilir.

Bir marka giysiler için tescilli ve sadece gömlekler için kullanılırken iptal talebi ile karşılaşırsa; ciddi kullanımın varlığı gömlekler için kabul edildiğinde, kısmi iptal talebi verilerek marka gömlekler dışındaki mallar için iptal mi edilecektir, yoksa gömleklerin kullanımı nedeniyle giysiler için kullanımın gerçekleştiği varsayımıyla iptal talebi ret mi edilecektir?

Talep Yoğunluğuna Yönelik Beklenti

Mal ve hizmetlerin listelerinin genişliği de dikkate alındığında, Türkiye’de tescilli olduğu halde hiç veya kısmen kullanılmayan ve dolayısıyla da iptal tehdidine açık tescilli marka sayısı çok fazla, muhtemelen yüzbinlercedir. Bu konuda kimsenin şüphesinin olduğunu sanmıyorum.

Kullanılmayan bu tip markalar, ya resen ret ya da yayıma itiraz süreçlerinde, gerçek kullanım niyeti bulunan kişilerin marka başvurularının önüne engel olarak da çıkmaktadır.

Hal böyleyken, idari iptal yoluyla, talep sahipleri kendi markaları için ret tehdidi oluşturan ve kimi zaman tehdit aracı olarak da kullanılan markaların iptalini yoğunlukla isteyecektir. Bundan hiç şüphe duymuyoruz.

Dolayısıyla, 10 Ocak 2024 tarihinden başlayarak, Kurum kayıtlarında çok kısa sürede binlerce iptal talebiyle karşılaşmak, bence büyük sürpriz olmayacaktır.

Bu nedenle, iptal taleplerinin incelenmesi için istenecek Kurum ücretinin dikkatlice belirlenmesi de kanaatimizce özel önem taşımaktadır. (Çok düşük tutulacak idari iptal inceleme ücreti, bir anda binlerce iptal talebinin alınmasına yol açabilecektir.)

Yineleme Başvuruları ve Kötü Niyet Meselesi

Kullanmama nedeniyle iptal sonucundan ve/veya kullanımın ispatı yükümlülüğünden kaçınmak için çok sayıda yineleme tescili gerçekleştirildiği bilinmektedir. İdari iptal müessesesinin yaklaşması ve yürürlüğe girmesiyle birlikte, bu tip başvuru ve tescillerin sayısının artması da kaçınılmazdır. Bu bağlamda, yineleme markalarının hangi hallerde kötü niyetli kabul edileceğine ilişkin yerleşik bir uygulama ve içtihadın gelecek yıllarda netleşmesi zorunluluk haline gelmiştir.



İdari iptal müessesesi ile ilgili kafalarda çok daha fazla soru işareti olduğundan eminim ve daha da emin olduğum husus, uygulamanın yürürlüğe giriş zamanı yaklaşmışken, artık bir yol haritasının ortaya çıkmasının ve tartışmaların başlamasının kaçınılmaz hale geldiğidir.

Bu amaçla; 2024 kışı gelmeden ve beklenen fırtına henüz kopmadan, ancak dalgalar büyümeye başlamışken, kendi kayığımdan bir işaret fişeği fırlatıyorum. Bakalım fırtınaya ne derecede hazırlıklı yakalanacağız ve dahası fırtınayı açık denizde mi yoksa güvenli bir koyda mı karşılayacağız?

Önder Erol ÜNSAL

Mart 2021

unsalonderol@gmail.com

“SKYLIFE v. SKY” – AVRUPA İLE TÜRKİYE’DE FARKLI SONUÇLANAN BİR MARKA İHTİLAFI –

“Sen kazandın, ama ben haklıydım.”

B. Brecht

Türk Hava Yolları (THY)’nın müşterilerine uçuşlarda sunduğu SKYLIFE dergisini Türkiye’de bilmeyen yoktur. THY’nin yurtdışı uçuş hat ve sayılarının son yıllardaki artışına paralel olarak dergi Türk olmayan kişiler nezdinde de daha bilinir hale gelmiştir.

1983-1989 yılları arasında “Türk Hava Yolları Magazin” ismiyle yayımlanan dergi, Aralık 1989’da “SKYLIFE” adını almıştır ve o tarihten bu yana kesintisiz olarak yayın hayatını sürdürmektedir. Türkçe ve İngilizce iki dilli yayımlanan derginin tüm sayılarını içeren arşivinin İngilizce olarak https://www.skylife.com/en/archive; Türkçe olarak ise https://www.skylife.com/tr/arsiv bağlantısından görülmesi mümkündür.

skylife january ile ilgili görsel sonucu

İçerik olarak gurur ve mutluluk veren “SKYLIFE” dergisinin, THY bakımından bir prestij yayını olduğu da şüphe götürmez. Peki “Skylife” markasının Avrupa Birliği’nde mahkeme kararıyla 27 Ocak 2021 tarihinde kısmen hükümsüz kılındığını biliyor muydunuz?

Yanıtınızın “Hayır” olduğunu tahmin ediyoruz ve de ilgili davayı size aktarıyoruz.

EUIPO Süreci

THY, “Skylife” markasını Madrid Protokolü yoluyla Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO)’nde 2006 yılında tescil ettirir.

Markanın kapsadığı mal ve hizmetler arasında, diğerlerinin yanı sıra, 41. sınıfa dahil “Eğitim ve öğretim hizmetleri; sempozyum, konferans, kongre ve seminer organizasyonu hizmetleri; dergiler, kitaplar, bültenler ve diğer basılı yayınlar için yayıncılık hizmetleri; eğlence hizmetleri; film yapımcılığı, fotoğrafçılık, radyo ve TV programları yapımcılığı, çeviri hizmetleri.” yer almaktadır.

2011 yılında, marka tescil edildikten sonraki beş yıllık süre dolmadan, İngiliz “Sky Ltd” şirketi EUIPO’ya “Skylife” markasının hükümsüz kılınması talebiyle başvuruda bulunur. Hükümsüzlük talebi, özellikle yukarıda sayılan hizmetlere ilişkindir.

Hükümsüzlük talebinin gerekçesi, EUIPO’da 2003 yılından bu yana tescilli olan ve “Sınıf 16: Basılı yayınlar. Sınıf 41: Eğitim, öğretim ve eğlence hizmetleri.”ni kapsayan “Sky” kelime markasıyla karıştırılma ihtimalidir.

Talebi inceleyen EUIPO İptal Birimi, talebi haklı bulur ve “Skylife” markasının “Sınıf 41: Eğitim ve öğretim hizmetleri; sempozyum, konferans, kongre ve seminer organizasyonu hizmetleri; dergiler, kitaplar, bültenler ve diğer basılı yayınlar için yayıncılık hizmetleri; eğlence hizmetleri; film yapımcılığı, fotoğrafçılık, radyo ve TV programları yapımcılığı, çeviri hizmetleri.” bakımından hükümsüzlüğüne karar verir.

THY, bu karar üzerine EUIPO Temyiz Kurulu’na itiraz eder.

EUIPO Temyiz Kurulu Nisan 2018’de itirazı aşağıdaki gerekçelerle reddeder:

  • Önceki tarihli marka tüm Avrupa Birliği’ni kapsayan koruma sağlamaktadır ve karıştırılma ihtimali Birlik’teki İngilizce konuşan halk açısından incelenmiştir.
  • Hükümsüz kılınan eğitim, öğretim, eğlence hizmetleriyle aynı hizmetler hükümsüzlük gerekçesi markada yer almaktadır. Sempozyum, konferans, kongre ve seminer organizasyonu hizmetleriyle önceki tarihli markada yer alan eğitim hizmetleri; film yapımcılığı, fotoğrafçılık, radyo ve TV programları yapımcılığı hizmetleriyle önceki tarihli markada yer alan eğlence hizmetleri; dergiler, kitaplar, bültenler ve diğer basılı yayınlar için yayıncılık hizmetleri önceki tarihli markada yer alan basılı yayınlar malları benzerdir.
  • “Skylife” – “Sky” işaretleri görsel ve işitsel açılardan ortalama derecede benzerlik içermektedir ve “sky” kelimesini ortak olarak içermeleri anlamında kavramsal düzeyde de benzerlik göstermektedir.
  • Mallar ve hizmetler arasındaki kısmi aynılık ve benzerlik ile işaretler arasındaki benzerlik dikkate alındığında, genel anlamda halk ve profesyonellerden oluşan ve bu nedenle dikkat düzeyi ortalamadan yükseğe dek gidebilecek kamunun ilgili kesimi açısından hükümsüzlüğü talep edilen marka ile normal düzeyde ayırt edici güce sahip önceki tarihli marka arasında karıştırılma ihtimali ortaya çıkabilecektir.

Belirtilen hususları dikkate alan Temyiz Kurulu, karıştırılma olasılığının varlığı yönündeki kararı yerinde bulur ve buna ilaveten THY’nin barışçıl biçimde birlikte var olma, özel kullanım biçimleri ve “Skylife” markasının ünü / bilinirliği gerekçeli itirazlarını da reddeder.

Temyiz Kurulu’nun kararına karşı THY tarafından dava açılır ve dava Adalet Divanı Genel Mahkemesi tarafından 27 Ocak 2021 tarihinde T-382/19 sayılı kararla sonuçlandırılır.

Yazının devamında Genel Mahkeme kararı okuyuculara ana hatlarıyla aktarılacaktır.   

Genel Mahkeme Süreci

THY, Temyiz Kurulu kararının iptali ile “Skylife” markasının EUIPO nezdinde tescil edilmesine karar verilmesini talep eder. THY taleplerini şu iddialara dayandırmaktadır:

1- 2017/1001 sayılı Avrupa Birliği Marka Tüzüğü madde 8(1)(b) çerçevesinde markalar arasında karıştırılma olasılığı bulunmamaktadır.

2- Aynı Tüzük madde 94’te yer alan “gerekçeleri belirtme yükümlülüğü” ihlal edilmiştir.

Genel Mahkeme, öncelikle gerekçeleri belirtme yükümlülüğünün ihlaline ilişkin itirazı değerlendirmiştir.

THY, Temyiz Kurulu’nun markalar arasında karıştırılma ihtimali olup olmadığı yönündeki değerlendirmelerini EUIPO İptal Birimi’nin değerlendirmelerine dayandırdığını, itiraz konusu markanın kullanımı ve söz konusu işaretler arasındaki görsel, işitsel ve kavramsal farklılıklar göz önünde bulundurulduğunda, Temyiz Kurulu’nun karıştırılma ihtimali bulunduğuna dair kanaatine ilişkin re’sen gerekçelendirme yapmadığını belirtmektedir.

Genel Mahkeme, bu itirazı 2017/1001 sayılı Tüzüğün 94 (1) maddesi yönünden incelemiş ve Temyiz Kurulu kararının 17 ila 37. paragraflarında, söz konusu markalar arasında karıştırılma ihtimali bulunduğuna ilişkin tespitin altında yatan nedenlerin açıkça ortaya konduğunu ifade etmiştir. Özellikle Temyiz Kurulu’nun markaların hitap ettiği tüketici kesimini tanımladığını, daha sonra markaların kapsadığı mal ve hizmetlerin karşılaştırmasını yaptığını, bu işaretlerin görsel, işitsel ve kavramsal açıdan karşılaştırmasını gerçekleştirdiğini, son olarak önceki aşamalarda ortaya çıkan faktörler ışığında markalar arasında karıştırılma ihtimali bulunup bulunmadığına karar verdiğini belirtmiştir. Bu bağlamda, Temyiz Kurulu’nun, EUIPO İptal Birimi’nin bazı değerlendirmelerini açıkça onaylamış olmasının, söz konusu kararın itirazlar ışığında Temyiz Kurulu’nun değerlendirmelerini yansıtmadığı şeklinde değerlendirilemeyeceğinin altı çizilmiştir.

Bu çerçevede itiraz edilen kararın gerekli yasal standardı karşıladığı ve bu iddianın reddedilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.

Devamında Genel Mahkeme, THY’nin 2017/1001 sayılı Avrupa Birliği Marka Tüzüğü madde 8(1)(b) maddesinin ihlal edildiğine ilişkin iddiasını incelemiştir.

THY; “Skylife” markasının kapsadığı malların uçak yolcularına sunulduğunu ve bu tanım gereği özellikle yüksek düzeyde dikkat gösteren tüketicilere hitap edildiğini, aynı zamanda önceki markada 16. sınıfta yer alan “basılı yayınlar” ile itiraz konusu markada 41. sınıfta yer alan “yayın hizmetleri”nin farklı olduğu dikkate alındığında, markalar arasında karıştırılma ihtimalinin ortadan kalktığını beyan etmiştir.

THY buna ilaveten, uçuşlarında yolcularına basılı yayınlarının diğer iki markası ve tanınmış logosu altında sağlanan ana hava taşımacılığı hizmetinin bir parçası olarak yalnızca ücretsiz sunulduğunu, bu yayınlarının satılmadığını belirtmiştir.

THY, itiraz edilen markayı 1989 yılından bu yana kullandığını eklemektedir; zira bu herhangi bir karışıklık olasılığını ortadan kaldıran barışçıl biçimde var olmanın kanıtıdır ve önceki marka sahibinin itirazlarının zaman aşımına uğradığının kabul edilmesi gerektiğini göstermektedir.

Ayrıca, THY, itiraz edilen markanın figüratif niteliği ve uzunluğu göz önüne alındığında, önceki marka ile yüksek düzeyde bir benzerliğe sahip olmadığını belirtmektedir. Dahası, markada “life” teriminin yer alması, söz konusu işaretleri işitsel ve kavramsal olarak farklı kılmaktadır. Başvuru sahibine göre, önceki tarihli “sky” markası, yalnızca İngilizce konuşan tüketicilerin değil, bir bütün olarak Avrupa Birliği halkının da farklılıkları algılama yeteneği ile birlikte düşünüldüğünde, iki işaret arasındaki karıştırılma ihtimalini ortadan kaldıran zayıf bir ayırt edici karaktere sahiptir.

Bu bağlamda Tüzüğün 8/1 (b) maddesi uyarınca somut olayın incelemesine geçilmiştir.

Tüzüğün 8/1 (b) maddesinin uygulanmasının ön şartı, hem mallar ve hizmetlerin aynı ve benzer olması, hem de markaların aynı ve benzer olmasıdır. (22 Ocak 2009 tarihli Commercy v OHIM – easyGroup IP Licensing (easyHotel) kararı, T ‑ 316/07, EU: T: 2009: 14, paragraf 42 ve belirtilen içtihat)

Karıştırılma ihtimali değerlendirilmesinde somut olayın tüm özellikleri dikkate alınarak karar verilmelidir. (9 Temmuz 2003 tarihli Laboratorios RTB/HABM – Giorgio Beverly Hills [GIORGIO BEVERLY HILLS], T‑162/01 kararı)

Ortalama tüketicilerin algısı dikkate alınarak, bu tüketicilerin markaları bir bütün olarak algıladığı ve markayı oluşturan unsurları teker teker analiz etmediği kabul edilmektedir. (12 Haziran 2007 tarihli OHIM v Shaker, C‑334 /05 P kararı)

Mahkeme, 40/94 sayılı Tüzüğün 8(1)(b) maddesine atıfta bulunarak karıştırılma ihtimalinin varlığında önceki markanın korunduğu yerin tüketicisinin dikkate alınması gerektiği belirtmiştir. Bu bağlamda somut olayda, önceki markanın bir Avrupa Birliği markası olduğu için tüm AB topraklarında korunduğunu, böyle bir durumda önceki tescilli marka açısından tüm AB devletlerinde karıştırılma ihtimalinin varlığının bulunmasına gerek olmadığını ifade etmiştir. AB markalarının üniter karakteri, önceki tarihli bir AB markasının korumasını olumsuz yönde etkileyebilecek bir diğer AB markasına karşı, Avrupa’nın yalnızca bir kısmındaki tüketicilerin algısı esas alınacak olsa bile, önceki tarihli AB markasına itiraz süreçlerinde dayanabileceği anlamına gelir. (16 Ocak 2018 tarihli karar, Sun Media v EUIPO – Meta4 İspanya (METABOX), T ‑ 204/16, EU: T: 2018: 5, paragraf 74)

Genel Mahkeme ilk olarak, önceki markada İngilizce “sky” kelimesinin yer alması faktörünü dikkate alarak, AB’nde İngilizce konuşan halk nezdinde bir karıştırılma ihtimali olup olmadığına odaklanan Temyiz Kurulu’nun incelemesinde bu yönüyle bir hata bulunmadığı kanaatine ulaşmıştır.

Ek olarak, başvuru sahibinin iddialarının aksine, Mahkeme’ye göre, karıştırılma ihtimali değerlendirmesi markanın fiili kullanımı ya da hangi mal ve hizmetlerde kullanılacağı niyetiyle ile ilgili değil, tescili talep edilen markanın kapsadığı mal ve hizmetlerin ifade ediliş biçimi ile ilgilidir, zira tescilin fiili kullanımı kısıtlayan bir etkisi bulunmamaktadır.

Başvuru sahibinin markasını belirli bir şekilde kullanması, ilgili halkın tanımı ve dikkat düzeyi veya bu mallar/hizmetler arasındaki benzerlik gibi bir karıştırılma ihtimalinin varlığının bulunmasının altında yatan değerlendirmelerin amaçları açısından dikkate alındığında, markanın kapsadığı mal ve hizmetleri değiştirecek şekilde bir etkiye sahip değildir. (30 Haziran 2010 tarihli karar, Royal Appliance International v OHIM, C ‑ 448/09 P,  AB: C: 2010: 384, paragraf 71 ve 72)

Bu nedenle Mahkeme başvuru sahibinin markanın hava yoluyla taşıma hizmetlerinde kullanılması nedeniyle karıştırılma ihtimalinin bulunmadığı yönündeki iddialarını yerinde görmemiştir. Ayrıca Mahkeme’ye göre, başvuru sahibinin iddialarının aksine, Temyiz Kurulu’nun “dergiler, kitaplar, gazeteler ve diğer basılı materyallere ilişkin yayın hizmetleri” ile “basılı yayınlar”ın birbirlerini tamamlayıcı nitelikleri çerçevesinde benzer oldukları yönündeki tespiti yerindedir.

Mahkeme, hükümsüz kılınan marka kapsamındaki “Eğlence hizmetleri, film prodüksiyonu, fotoğrafçılık hizmetleri ve radyo ve televizyon programlarının prodüksiyonu” hizmetlerine gelince, bunların önceki marka kapsamındaki “eğlence hizmetleri”ne dahil olduklarına ve sonuç olarak aynı olduklarına karar vermiştir. (15 Eylül 2009 tarihli karar, Royal Appliance International v OHIM – BSH Bosch ve Siemens Hausgeräte (Centrixx), T ‑ 446/07, AB: T: 2009: 327, paragraf 35 ve anılan içtihat)

Markalar arasındaki benzerlik açısından ise hükümsüz kılınan marka EUIPO kayıtlarına göre bir kelime markasıdır. Temyiz Kurulu, bu markayı figüratif marka olarak tanımlasa da, Mahkeme bu farklılığın söz konusu markalar arasındaki benzerlik değerlendirmesini veya mevcut davada karıştırılma olasılığının bulunup bulunmadığını etkilemediği görüşündedir.

Dahası THY, her ne kadar markasında yer alan “life” kelimesi sebebiyle markalar arasında yüksek düzeyde görsel benzerlik bulunmadığını iddia etmişse de, Mahkeme, bu iddianın özünde, Temyiz Kurulu’nun markaların “en azından ortalama derecede” görsel benzerliğe sahip olduğu kanaati ile aynı olduğunun altını çizmiştir. Ayrıca hükümsüz kılınan markanın oldukça net okunması, markada yer alan çerçevenin sıradanlığı ve “i” harfinin üzerindeki noktanın minimal stili göz önüne alındığında söz konusu değerlendirmeden dönülmesini gerektirecek bir husus bulunmadığı ifade edilmiştir.

Temyiz Kurulu’nun söz konusu işaretlerin işitsel olarak ortalama derecede benzediğine ilişkin değerlendirmesini de doğru bulan Mahkeme, bu kanaatini işaretlerde “sky” ibaresinin ortak olarak bulunması ve hükümsüz kılınan markada “life” ibaresinin yer almasının tek başına işitsel benzerliği ortadan kaldırmak için yeterli olmaması nedenlerine dayandırmıştır.

Mahkeme kavramsal açıdan da durumun böyle olduğunu ifade etmiştir. Söz konusu işaretlerde ‘sky’ ibaresi ortakken, “life (yaşam)” kelimesi “sky (gökyüzü)” kelimesini “kuşlar ve hatta bir uçuşun yolcuları gibi canlı varlıkları barındırabilen bir alan” olarak tanımlayabilecek bir kavrama atıf yapmaktadır.

Mahkeme karıştırılma ihtimaline ilişkin genel değerlendirmeyle ilgili olarak; mal ve hizmetlerin aynılığı/benzerliği, işaretler arasındaki görsel, fonetik ve kavramsal benzerlik derecesiyle birleştirildiğinde ve önceki tarihli markanın ayırt ediciliğinin normal düzeyde olduğu göz önüne alındığında, Avrupa Birliği’nin İngilizce konuşan halk nezdinde karıştırma ihtimali oluşturması için yeterli olduğu kanaatine varmıştır.

Mahkeme ‘gökyüzü’ kelimesinin bir alana atıfta bulunmasının, kendi başına, önceki tarihli markanın yukarıda açıklanan mallar ve hizmetler için ayırt edici olmadığı anlamına gelmeyeceğini de belirtmiştir.

İkincisi, karıştırılma ihtimalinin değerlendirilmesi, markaların ne şekilde tescil edilmiş olduklarına bakılarak yapılmalıdır; bu bağlamda markaların ne şekilde kullanıldıkları (tek başlarına veya diğer markalarla birlikte kullanımları gibi) incelemede önem arz etmemektedir. (18 Ekim 2007 tarihli karar, AMS v OHIM – American Medical Systems (AMS Advanced Medical Services), T‑425/03, EU:T:2007:311, paragraf 91). Dolayısıyla, THY’nin iddialarının aksine, önceki tarihli markanın, sahibine ait tanınmış olan veya olmayan başka markalarla birlikte olası kullanımının, somut olay açısından karıştırılma ihtimali değerlendirmesi ile ilgisi bulunmamaktadır.

Mahkeme, belirli bir pazarda iki markanın bir arada var olmasının ilgili kamuoyunda bu markalar arasındaki karıştırılma ihtimalini azaltmaya katkıda bulunabileceğine işaret etmiştir. Karıştırılma ihtimalinin bulunmaması, özellikle söz konusu markaların ilgili piyasada barışçıl biçimde var olması sebebiyle söz konusu olabilir. Böyle bir olasılık, EUIPO önündeki süreçler sırasında, itiraz edilen marka sahibinin, bir arada var olmanın ilgili kamuoyunda karıştırılma ihtimalinin bulunmadığını ve ilgili tüketicinin algısını etkileyebilecek kadar uzun süre markasının fiilen kullanıldığını ispatlayabildiği ölçüde dikkate alınmalıdır.

Mahkeme, THY’nin ne İptal Birimi ne de Temyiz Kurulu nezdindeki incelemeler sırasında birlikte var olma iddialarını destekler deliller sunmadığını belirterek, bu yöndeki iddiayı da haklı bulmamıştır.

Mahkeme tarafından başvuru sahibinin zaman aşımı iddiaları da kabul edilmemiştir. 207/2009 sayılı Tüzüğün 54(1) maddesi gereği marka sahibi, markasının başka bir kişi tarafından kullanılmasına kesintisiz olarak 5 yıl boyunca ses çıkarmazsa, artık hükümsüzlük davası açamaz ve bu kullanımı engelleyemez.

Bu maddeden hareketle, önceki marka ile aynı/benzer olan sonraki markanın kullanılması durumunda, rıza gösterme sonucunda ortaya çıkan zaman aşımı süresinin başlamasından önce dört koşulun yerine getirilmesi gerektiği anlaşılmaktadır. İlk olarak, sonraki marka tescilli olmalıdır. İkinci olarak, tescil başvurusu iyi niyetle yapılmış olmalıdır. Üçüncüsü, sonraki marka, önceki markanın korunduğu bölgede kullanılmalıdır. Dördüncüsü, önceki marka sahibi, tescilden sonra bu markanın kullanıldığından haberdar olmalıdır. (28 Haziran 2012 tarihli karar, I Marchi Italiani ve Basile v OHIM – Osra (B.Antonio Basile 1952) ), T ‑ 133/09, AB: T: 2012: 327, paragraf 31)

Buna karşılık, Temyiz Kurulu’na önünde yapılan itirazda, hükümsüzlük talebi sahibinin ses çıkarmamasına ilişkin olarak THY tarafından herhangi bir iddia öne sürülmediği açıktır. Somut olayda bu husus hakkında dikkate alınabilecek tek şey, THY’na ait Skylife dergisinin 1989’dan beri başvuran tarafından işletilen uçaklarda sunulduğu yönündeki referanstır. Ancak, yukarıda belirtilen dördüncü şarta ilişkin herhangi bir ek açıklama içermeyen bu referans, ses çıkarmama iddiasının EUIPO Temyiz Kurulu önüne getirildiği anlamında yorumlanamaz. Temyiz Kurulu önünde sunulmayan iddiaların, Genel Mahkeme incelemesinde esas alınması mümkün olmadığından, bu yöndeki iddianın Mahkeme tarafından incelenmesi de mümkün değildir.

Yukarıda detaylı olarak açıklanan nedenlerle, Genel Mahkeme, Temyiz Kurulu kararını yerinde bularak davayı reddetmiştir.

Aynı İhtilaf Türkiye’de Nasıl Sonuçlanmıştı?

THY’nın ve dolayısıyla Türkiye’nin prestijli ürün ve hizmetlerinden birisi olan “Skylife” markasının kısmen hükümsüz kılınması yönündeki karar, özellikle de Temyiz Kurulu önünde sunulan THY iddialarının eksikliği ve devamında Mahkeme’ye sunulan iddiaların bazılarının, EUIPO önünde sunulmamış olma gerekçesiyle, Genel Mahkeme tarafından incelenmemesi bağlamında THY açısından üzücü ve düşündürücüdür. Çıkarılması gereken en önemli ders ise kanaatimizce, dava aşamasına daha ciddi hazırlanılmasının, ancak Temyiz Kurulu önünde eksiksiz bir itiraz yapmakla mümkün olduğu gerçeğinin bir kez daha karşımıza çıkmasıdır.

Aynı markanın (Skylife), 41. sınıfa dahil aynı hizmetleri kapsayan başvurusuna karşı, aynı markalar (Sky) gerekçe gösterilerek yapılan itiraz ise Türk Patent ve Marka Kurumu (Kurum) nezdinde, EUIPO ve Genel Mahkeme değerlendirmesinin tam tersi yönde sonuçlanmıştır.   

2005 yılında “Skylife” markasının Türkiye’de tescili amacıyla THY tarafından yapılan başvuruya karşı, aynı taraf “Sky” markalarını gerekçe göstererek itiraz etmiştir. Kurum’a yapılan itiraz karıştırılma olasılığı ve tanınmışlık gerekçelidir. Kurum, “Skylife” – “Sky” markaları arasında, “Skylife” markasının Türkiye’de THY ile özdeşleşmiş olması, eğer Türkiye’de tanınmışlıktan bahsedilecekse bunun “Sky” markalarından ziyade “Skylife” markasına ait olması gibi gerekçeleri de belirterek karıştırılma olasılığı ve tanınmışlık gerekçeli itirazı reddetmiştir. Sonrasında bu karara karşı dava açılmış olsa da, dava, muhtemelen takip edilmediği için, açılmamış sayılmıştır. Bir diğer deyişle Türkiye’deki süreç, karıştırılma olasılığının varlığı açısından, EUIPO ve Genel Mahkeme sürecinin tersi yönde sonuçlanmıştır.

Nihan ÖZKOÇAK

avnihanozkocak@gmail.com

Önder Erol ÜNSAL

unsalonderol@gmail.com

Şubat 2021

BÜTÜN MARKA BAŞVURULARI EŞİTTİR, AMA BAZI MARKA BAŞVURULARI DİĞERLERİNDEN DAHA EŞİTTİR!

EUIPO TEMYİZ KURULU GEORGE ORWELL, 1984 VE ANIMAL FARM BAŞVURULARINI BÜYÜK KURUL’A HAVALE ETTİ

1903 – 1950 yılları arasında yaşamış ünlü İngiliz yazar George Orwell (gerçek adı Eric Arthur Blair), ülkemizde ve dünyada en çok 1984 ve Hayvan Çiftliği (Animal Farm) isimli eserleriyle tanınmaktadır.

Doğumunun 112. Yıl Dönümünde Edebiyatın Dahi Kalemi George Orwell -  onedio.com

Kara ütopya türünün başyapıtlarından ve türün belki de en bilinen eseri olan 1984, günlük hayatımız üzerindeki kontrolün gelişen teknolojiler aracılığıyla artmasına paralel olarak yıllar geçtikçe daha da güncellik kazanmaktadır.

Hayvan Çiftliği ise siyasi hiciv türünün en önemli eserlerinden biri ve dönemi için keskin bir Stalinizm eleştirisidir. 20. yüzyıl siyasi tarihini az buçuk bilen herkes çiftliğin kahramanlarını ve dahası romandaki hayvan türlerini tarih içerisinde kolaylıkla bir kimlik veya kurumla özdeşleştirebilecektir.

Her iki eserin hatırlarda kalan en vurucu (ve de sanırım hiç eskimeyen) sloganlarını belirterek okuyucularımızın hafızalarını da tazeleyelim:

ANIMAL FARM: “Bütün hayvanlar eşittir, ama bazı hayvanlar diğerlerinden daha eşittir.” (All animals are equal, but some animals are more equal than others.)

George Orwell (author), said, 'All animals are equal, but some animals are more  equal than others.' What does that mean? - Quora

1984: “Savaş barıştır, Özgürlük köleliktir, Cahillik güçtür.” (War is Peace, Freedom is Slavery, Ignorance is Strength)

The Meaning of: “War is Peace, Freedom is Slavery, Ignorance is Strength” |  by Hugo | Medium

George Orwell ve eserleri hakkında söylenecek çok şey var ve hiç şüphesiz bunların başında hayranlık geliyor; ancak bunların yeri burası olmadığı gibi, yazının amacı da George Orwell’ı ve eserlerini tanıtmak değil. Dolayısıyla, daha fazla oyalanmadan yazının olaylar kısmına geçiyoruz.



Başvurular ve Kapsamları

The Estate of the Late Sonia Brownell Orwell(bundan sonra “başvuru sahibi” olarak anılacaktır), yani George Orwell’ın 1980’de vefat etmiş eşi Sonia Orwell’in mal varlığını yöneten yapı, 6 Mart 2018 tarihinde “GEORGE ORWELL”, “1984” ve “ANIMAL FARM” kelime markalarını tescil ettirmek için Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO)’ne üç ayrı başvuruda bulunur.

Başvuruların tamamının kapsamında, diğerlerinin yanısıra, 9., 16. ve 41. sınıflara dahil “elektronik, manyetik ve dijital kayıt taşıyıcılar, dijital medya ve kayıtlar, elektronik yayınlar, bilgisayar oyunları, sinema filmleri, ses ve görüntü kayıtları; basılı yayınlar, kitaplar, dergiler, gazeteler, posterler, eğitim ve öğretim malzemeleri, çizimler, resimler; eğlence, eğitim ve kültürel faaliyetler hizmetleri, online eğlence hizmetleri, elektronik medya, video, sinema, TV programları, vs aracılığıyla sağlanan eğitim, eğlence, kültürel etkinlik hizmetleri.” malları  ve hizmetleri bulunmaktadır. “ANIMAL FARM” başvurusunda bunlara ilaveten 28. sınıfa dahil “oyunlar, oyuncaklar, elektronik oyunlar” gibi mallar da bulunmaktadır.

Bu aşamada dikkat çekmek istediğimiz noktalardan birisi, başvuruların yapıldığı Mart 2018’de George Orwell’in ölüm tarihinin üzerinden henüz 70 yıl geçmediği ve eserlerinin Türkiye’de olduğu gibi birçok Avrupa Birliği ülkesinde de halen telif hakkı koruması altında olduğudur. Yazarın ölüm tarihine eklenen 70 yıl, içinde bulunduğumuz 2021 yılında dolmuştur ve Orwell’in eserleri şu anda birçok ülkede kamuya ait hale gelmiş haldedir. Bu husus, marka tescil başvurularının yapılmasının altındaki amaç ve zamanlama konusunda kanaatimizce okurlara fikir verebilecektir.

EUIPO Kararları ve Gerekçeleri

EUIPO Marka Birimi, her üç başvuruyu da yukarıda anahatlarıyla belirtilen mallar ve hizmetler bakımından ayırt edici nitelikten yoksunluk ve tanımlayıcılık gerekçeleriyle kısmen reddeder.

Kısmi ret kararlarının gerekçeleri aşağıdaki şekilde özetlenebilir:

  • GEORGE ORWELL markası bakımından: Yazarların isimleri kitaplar ve filmler bakımından münhasıran tescil edilemez nitelikte olmasa da, George Orwell 1950 yılında ölmüş çok ünlü bir yazardır. Dünya çapında klasikler olarak kabul edilen 1984, Hayvan Çiftliği gibi eserlerinin yanısıra başka romanları ve deneme, anı, politik yorum gibi kitapları da mevcuttur. Tek bir kitapla tanınan (örneğin Anne Frank) bir yazar değil, farklı türlerde eserler vermiş, 20. yüzyılın en önemli edebi figürlerinden birisidir. Bu bağlamda, GEORGE ORWELL ismi kısmi ret kararının konusu mallar ve hizmetler bakımından ilgili tüketicilerde ayırt edici bir marka algısı yaratmayacak, onların GEORGE ORWELL’dan geldiğini veya onunla ilgili olduğunu belirten tanımlayıcı bir işaret olarak algılanacaktır. Tek bir eserle ün kazanan yazarların eserlerine ilişkin kararların (örneğin Anne Frank’ın Günlüğü) incelenen başvuru için emsal teşkil etmesi mümkün değildir; buna karşın “SIBELIUS” kararı (ünlü besteci Sibelius) emsal olarak alınabilir. Telif hakkının varlığı ise, sonsuza dek sürebilecek marka hakkının sağlanması için meşru bir gerekçe değildir.
  • 1984 ve ANIMAL FARM markaları bakımından: Her iki başvuru çok ünlü sanat eserlerinin (romanların) adıdır ve bu nedenle kısmi ret kararının konusu mallar ve hizmetler bakımından kamu tarafından ticari kaynak gösteren markalar olarak değil, eserlerin ismi olarak algılanacaktır. Bazı hikayeler veya bunların isimleri geçen zaman içerisinde o denli bilinir hale gelirler ki, kitabın içeriğinden bağımsız olarak tematik önemleri nedeniyle dile yerleşirler. 1984 ibaresi, kitabı okumamış olanlar tarafından dahi anında belirli kavramlarla ilişkilendirilebilir haldedir ve ötesinde kitaptaki bazı kavramlar günlük dile de girmiştir. EUIPO tarafından tescil edilmiş bazı kitap isimleri olduğu gibi, reddedilmiş olanlar da vardır (THE JUNGLE BOOK, PINOCCHIO). 1984 ve ANIMAL FARM’ın da reddedilecekler kategorisine girdiği düşünülmektedir, bu nedenle tescil edilmiş örneklerin emsal olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Eserlere ilişkin telif hakkının varlığı ise mutlak ret nedenlerine göre yapılan incelemenin mahiyetini etkilemeyecektir. Bu hususlara ilaveten ANIMAL FARM markası 28. sınıfa dahil mallar bakımından “HAYVAN ÇİFTLİĞİ” anlamı itibarıyla da tanımlayıcı görülmüştür.

Kararlara İtirazlar ve Temyiz Kurulu Geçici Kararları

Başvuru sahibi üç kısmi ret kararına karşı itiraz eder ve itirazların tamamı EUIPO 5. Temyiz Kurulu’na havale edilir.

EUIPO 5. Temyiz Kurulu, başvuru sahibine gönderdiği yazışmayla 1984 ve ANIMAL FARM markaları bakımından ek ret gerekçeleri bildirir ve onlara karşı görüş talep eder:

  • 1984 sayısı, Avrupa Birliği’ndeki tüketicilerin önemli kısmı bakımından başvuru kapsamındaki mal ve hizmetlerin içeriğine veya konusuna ilişkin bir yılın bildirimi olarak algılanabilecektir (ilgili yılda gerçekleşmiş bir ekinlik veya olay gibi). Bu bağlamda, 1984 yılında çok önemli veya dikkat çekici bir olayın gerçekleşmesi veya kamunun bu özel olayın farkında olması da gerekli değildir. Dolayısıyla, bir zaman diliminin belirtilmesi (bu vakada 1984) tek başına bile, başvurunun tanımlayıcı olduğu anlamına gelmektedir.
  • “ANIMAL FARM” ifadesi araştırıldığında görülmüştür ki, bu ibare yayınlar, oyunlar, eğlence ve eğitim sektöründe popüler ve iyi bilinen bir konudur. Ana teması veya konusu çiftlikler veya hayvanlar olan çok sayıda oyun veya oyuncak da bulunmaktadır. Dolayısıyla, başvuru kısmi ret kararı kapsamındaki mal ve hizmetlere ilişkin olarak ünlü bir eser adı olmasına ilaveten, iyi bilinen ve klasik bir konuyu da işaret etmektedir ve bu husus tek başına bile, başvurunun tanımlayıcı olduğu anlamına gelmektedir.

Başvuru sahibi ilk kararlara ve ilave gerekçelere itirazlarında esasen aşağıdaki argümanları öne sürmektedir:

  • GEORGE ORWELL markası bakımından: GEORGE ORWELL markası başvuru sahibi tarafından tüketicilerin yazarın orijinal eserlerini kolaylıkla tanımasını sağlayan bir işaret olarak kullanılmakta ve kontrol edilmektedir, bu yolla alıcılar, eserlerin yazardan veya onunla ekonomik olarak bağlantılı işletmelerden geldiğini anlamaktadır. Bu hususu gösteren; ticari belgeler, Orwell Vakfı ve Orwell Ödülleri hakkında bilgi ve George Orwell eserlerinin lisanslı kullanımına ilişkin örnekler itiraz ekinde sunulmuştur. Başvuru, bir besteci ismi olan ve farklı hizmetleri içeren “SIBELIUS” markası hakkındaki kararla değil, “Le Journal de Anne Frank” markasıyla benzerlik göstermektedir ve o karar emsal alınmalıdır. F. SCOTT FITZGERALD, IAN FLEMING, ALBERT CAMUS gibi ünlü yazarların isimleri de marka olarak tescil edilmiştir.  
  • 1984 markası bakımından: Sadece rakamlardan oluşan markalar tescil edilebilir ve yıl belirten çok sayıda marka da EUIPO tarafında tescil edilmiştir. 1984 sayısı kısmi ret konusu mal ve hizmetler bakımından herhangi bir bilgi veya özellik belirtmemektedir. Tüketicilerin çok satan bir kitabın türünü veya niteliğini bilmesi o kitabın adının marka olamayacağı anlamına gelmemektedir. Ki tersi olsaydı nispeten popüler hiçbir kitabın adının marka olarak tescil edilmemesi gerekirdi. Buna ilaveten “PINOCCHIO”, “THE JUNGLE BOOK” gibi basit fabllar ile daha karmaşık öyküler arasında fark vardır. Ayrıca, daha ünlü ve iyi bilinen “LORD OF THE RINGS”, “LE PETIT PRINCE”, “THEN THERE WERE NONE” gibi eser adları marka olarak tescil edilmiştir. Başvuru sahibi, şu ana dek 1984’ün adaptasyonlarını kontrol altında tutmuş ve bu yolla orijinal esere sadakat sağlanmıştır. 1984 sayısı bir kitap türünü veya başvuru kapsamındaki diğer mal ve hizmetlerin türünü değil, başvuru sahibinin kontrolünde sunulan veya kullanılan bir ürünü veya hizmeti işaret etmektedir. Dolayısıyla da marka işlevini yerine getirmektedir. Son olarak başvuru sahibi, 1984’ün yıl belirtmesi nedeniyle ortaya çıkabilecek karşı argümanları bertaraf etmek için “takvimler” malının mal listesinden çıkartılmasını ve reddedilen her sınıfın sonuna “tamamı politik veya sosyal kurgusal eserle ilgilidir” ifadesinin eklenmesini talep etmiştir. İlave bir ret gerekçesi söz konusu olduğundan kullanım sonucu kazanılmış ayırt edicilik hususunu gösterir kanıtlar sunulabileceği de belirtilmiştir.
  • ANIMAL FARM markası bakımından: Esasen 1984 itirazındaki argümanlar tekrarlanmış, 28. sınıfa dahil mallar bakımından da başvurunun tanımlayıcı olmadığı iddia edilmiş ve reddedilen her sınıfın sonuna “hiçbiri oyuncaklar çiftliklerle ilgili değildir” ve “tamamı politik veya sosyal kurgusal eserle ilgilidir” ifadesinin eklenmesini talep edilmiştir. İlave bir ret gerekçesi söz konusu olduğundan kullanım sonucu kazanılmış ayırt edicilik hususunu gösterir kanıtlar sunulabileceği de belirtilmiştir.

Temyiz Kurulu, bu aşamadan sonra üç ret kararına karşı yapılan itirazları incelemeye başlar.

Kurul; inceleme esnasında ünlü kişilerin, ünlü kitapların veya eserlerde yer alan ünlü karakterlerin isimlerinin sinema filmleri, videolar, basılı yayınlar, fotoğraflar, kitaplar, tablolar, oyunlar, oyuncaklar, oyuncak figürler gibi mallar ve eğlence, kültür, eğitim hizmetleri bakımından tescil edilebilirliği konusunda EUIPO ve Temyiz Kurulu tarafından verilmiş çok sayıda çelişkili kararın varlığını tespit eder. Bu kararların bir kısmında ilgili kişi, karakter veya eser isimleri, doğrudan veya ret kararları kaldırılarak tescil edilmiş, bir kısmında ise ayırt edici nitelikten yoksunluk ve tanımlayıcılık gerekçeleriyle reddedilmiştir.   

Bu verilerin ışığında 5. Temyiz Kurulu, her üç itirazı da Büyük Kurul’a havale etmiş ve Büyük Kurul’dan tescil talebine konu “GEORGE ORWELL”, “1984”, “ANIMAL FARM” markalarının kısmi ret kararı kapsamındaki mallar ve hizmetler bakımından ayıt edici ve tanımlayıcı olup olmadıkları hakkında değerlendirme talep etmiştir. (5. Temyiz Kurulu’nun geçici kararları, bu bağlantılardan görülebilir: GEORGE ORWELL, 1984, ANIMAL FARM)

EUIPO Temyiz Kurulu yapısını bilmeyen okurlarımız için, Büyük Kurul’un dokuz üyeden oluşan ve Temyiz Kurullarının çözümlemekte güçlük çektiği, önemli bulduğu veya çelişki tespit ettiği meseleleri taşıdığı bir nevi üst kurul olduğu notunu da paylaşalım.

Büyük Kurul’un “GEORGE ORWELL”, “1984”, “ANIMAL FARM” markaları hakkında vereceği kararları, hem konuya olan özel ilgim hem de yazarın ve ilgili romanların hayranı olarak ben de merakla bekleyeceğim. Kararlardan haberdar olduğumda da vakit geçirmeksizin okuyucularla paylaşacağım.



Türkiye’de Durum ve Uygulama

Son olarak, benzeri konuların Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından nasıl değerlendirildiği meselesine gelelim.

6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nun 5-1/(b) bendi hükmü gereğince herhangi bir ayırt edici niteliğe sahip olmayan işaretler marka olarak tescil edilemezler. Ayrıca kanunun 5/1-(ğ) bendi “… kamuyu ilgilendiren, tarihi ve kültürel değerler bakımından halka mal olmuş diğer işaretler marka olarak tescil edilemez.” hükmünü içermektedir.

Bu hükümlerin Kurum tarafından nasıl değerlendirileceğini düzenleyen Kurum inceleme kılavuzunda, maruf kitap adları konusunda “Maruf bir hikâye veya kitap adı başlığını münhasıran içeren markalar, söz konusu hikâye veya kitabın konusunu teşkil edebilecek mallar veya hizmetler için ayırt edici kabul edilmezler. Buradaki hareket noktası, bu tür hikâye veya kitapların oldukça uzun süreden beri var olmaları ve bilinmeleri sonucunda günlük dile girmiş olmaları ve bu nedenle de söz konusu hikâye ya da kitap adından öte herhangi bir algılamaya neden olma yeterliliklerinin olmamasıdır. Bu şekildeki başvuruların reddedilebilmesi için, söz konusu işaretin ilgili tüketici kesimi tarafından yeterince bilinirliğe sahip bir kitap/hikâye adını ifade etmesi ve başvuru konusu mal veya hizmetlerin de bunların konusunu ifade edebilecek nitelikte mallar veya hizmetler olması (basılı yayınlar, filmler, TV – tiyatro gösterileri gibi) gerekmektedir. Telif hakları korumasına tabi olan kitap/hikâye adları bu kapsamda değerlendirilmeyecektir.” değerlendirmesi yer almaktadır.

Bu değerlendirme kapsamında, Türkiye’de de çok satan kitaplar / klasikler arasında bulunan 1984 ve Hayvan Çiftliği (Animal Farm) markalarının olası başvurularının basılı yayınlar, filmler, TV – tiyatro gösterileri gibi mal ve hizmetler bakımından reddedileceğini öngörmek güç değildir. Ancak, bu değerlendirmenin ön şartı Kurum tarafından belirlendiği haliyle ilgili eserin telif hakkı korumasına konu olmamasıdır. Bu şart kanaatimizce tartışmaya çok açıktır. Bir eserin klasik hale gelmesi veya adının günlük dile girmesi için yayın tarihinin üzerinden zaman geçmesi gerektiği açık olmakla birlikte, bu hususun tespitinin söz konusu eserin telif hakkına konu olup olmaması ile bize göre bağlantısı bulunmamaktadır. 

Ünlü yazar adları konusuna gelince; Kurum uygulama kılavuzunda “Tarihi veya kültürel değerler bakımından halka mal olmuş ünlü Türk büyüklerinin isim ve fotoğraflarıyla, toplumun önemli bir kesimine hitap etmiş ve geniş kitlelerce bilinen sanatçı, yazar isimleri bu kapsamda değerlendirilir… Ancak, yaşayan ünlü sanatçı, sporcu, yazar, oyuncu, ressam gibi kişilerin adları bu kapsamda değerlendirilmez.” değerlendirmesi yer almaktadır.

Aynı kılavuzda yer alan bir başka değerlendirme ise “Bununla birlikte belirtmek gerekir ki, tarihi veya kültürel değer atfedilen kişi isimlerini içeren başvurular için, söz konusu şahsiyet ile ilgili kişi, kurum veya kuruluşun kendisi tarafından yapılan başvurular bu kapsamda değerlendirilmez.” şeklindedir.

Bu durumda karşımıza çıkan tabloya göre, ünlü bir yazarın isminden oluşan başvurunun Kurum tarafından kültürel bir değer olarak kabul edilip reddedilebilmesi için ilgili yazarın ölmüş olması gereklidir. Buna ilaveten, ünlü şahısla ilgili kişi, kurum veya kuruluşlar tarafından yapılan başvurular reddedilmeyecektir.

Ölmüş olma şartı kanaatimizce tartışmaya açıktır. Şöyle ki, bir yazar başarıları ve toplumsal kabul düzeyi çerçevesinde elbette ki hayattayken de kültürel bir değer haline gelmiş olabilir. (Sanatçıların ölümlerinden sonra sıklıkla dile getirilen “Yaşarken değeri bilinmedi” cümlesi burada vaka olarak karşımızdadır, çünkü bir yazar ancak ölmüşse Kurum tarafından kültürel bir değer olarak kabul edilmektedir.). Ünlü şahısla ilgili kişi veya kuruluşlarca yapılacak başvuruların reddedilmemesi yönündeki düzenleme ise bize göre son derece yerindedir.  

Önder Erol ÜNSAL

Ocak 2021

unsalonderol@gmail.com

TASARIMLARIN AYIRT EDİCİLİĞİ ABAD GENEL MAHKEMESİ ÖNÜNDE *(T-352/19)


Bu yazı Temmuz 2020’de hazırlanmış ve ilk olarak Aralık 2020’de Ankara Barosu Fikri Mülkiyet ve Rekabet Hukuku Dergisi’nde yayımlanmıştır.


Avrupa Birliği Adalet Divanı Genel Mahkemesi’nin 12 Mart 2020 tarihli T-352/19[1] sayılı kararının aktarımı bu yazının konusunu oluşturmaktadır. Karar aktarılırken, karar metni Türkçe’ye birebir çevrilmeyecek, kararın arka planındaki süreç ve kararın gerekçelerinin anlatımı yöntemi tercih edilecektir. Bu bağlamda; numaralandırılmış 53 paragraftan oluşan karar, numaralandırılmış paragraflar düzeninde değil, karar metninin akışına sadık kalınmış bir metin örgüsü içerisinde paylaşılacaktır. 

DAVANIN KONUSU:

Birlik tasarımları, Hükümsüzlük süreçleri, Gıda maddeleri ambalajından oluşan tescilli Birlik tasarımları, Önceki tarihli tasarım, Hükümsüzlük nedenleri, Ayırt edici nitelikten yoksunluk, Bütünsel izlenimin farklı olmaması, 6/2002 sayılı Birlik Tüzüğü maddeler 6(1)(b), 25(1)(b).

TARAFLAR:

Davacı: Gamma-A SIA (bir Letonya firması)

Davalı: Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO)

Müdahil: Zivju pārstrādes uzņēmumu serviss SIA (bir Letonya firması)

MAHKEME:

Avrupa Birliği Adalet Divanı Genel Mahkemesi (Beşinci Dairesi)

İHTİLAFIN GEÇMİŞİ:

Davacı Gamma-A SIA, aşağıdaki üç farklı açıdan görünüme sahip Birlik tasarımının tescili için 10 Nisan 2012 tarihinde Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO)’ne başvuruda bulunur ve tescili elde eder.

Tasarım, Locarno Sınıflandırması’nın 9-3 sınıfındaki “Gıda maddeleri için ambalajlar.” ürünlerine uygulanmak için tescil edilmiştir.

Müdahil Zivju pārstrādes uzņēmumu serviss SIA (önceki unvanı Piejūra SIA), 3 Mart 2017 tarihinde yukarıdaki tescilli tasarım 6/2002 sayılı Birlik Tüzüğü’nün 52. maddesi uyarınca hükümsüz kılınması için EUIPO’ya talepte bulunur.

Hükümsüzlük talebinin gerekçeleri; tescilli tasarımın 6/2002 sayılı Birlik Tüzüğü’nün 5. ve 6. maddeleri anlamında yeniliğe ve ayırt ediciliğe sahip olmamasıdır.

Hükümsüzlük talebi sahibi talebini aşağıdaki iddia ve kanıtlar üzerine kurmuştur: “Hükümsüzlüğü talep edilen tasarım; kaldırılabilir şeffaf bir kapağa sahip gıda maddeleri için kullanılacak bir ürünle aynı olması anlamında yeni değildir veya bilgilenmiş tüketici üzerinde aynı bütünsel izlenimi yaratacaktır, önceki tasarım CANPEEL® olarak bilinmektedir ve “O. Kleiner AG” firması tarafından geliştirilmiştir. Önceki tasarımın kamuya daha önce sunulduğunu gösterir bir beyan O. Kleiner’den alınmıştır, bu beyanda tasarımın Düsseldorf’taki Interpack Fuarı’nda 2008 yılında sergilendiği belirtilmektedir, şirketin Aralık 2008 tarihli gazetesinde tasarımın 2008 yılında birkaç ambalaj ödülü kazandığı bilgisi verilmiştir ve 2011 yılında Letonya menşeili bir konserve balık firmasının deneme amaçlı olarak O. Kleiner’den birkaç kutu CANPEEL® ambalajı aldığına yönelik yazışmalar sunulmuştur.” Yukarıda belirtilen şirket gazetesinde yer alan ambalaj şekli aşağıdadır:

EUIPO Hükümsüzlük Birimi 21 Kasım 2017 tarihinde verdiği kararla hükümsüzlük talebini reddeder. Birime göre; inceleme konusu tasarımlar açma halkalarındaki farklılıklar ve ambalaj içinde yer alan birlikte kullanılacakları gıda maddeleri dikkate alındığında aynı değillerdir ve dolayısıyla hükümsüzlüğü talep edilen tasarımın yeni olmadığı yönündeki iddia yerinde değildir. Ayırt edici karaktere yönelik hükümsüzlük iddiası ise; hükümsüzlük talebine konu ambalajın içindeki gıda maddelerinin görünür olması, bu bağlamda tasarımın parçasını oluşturması ve dolayısıyla tasarımlar arasındaki farklılıkların, bilgilenmiş tüketiciler nezdinde farklı bütünsel izlenim oluşturmak için yeterli düzeyde olması nedeniyle kabul edilmemiş ve talebe konu tasarımın ayırt edici karakteri olduğu sonucuna varılmıştır.

Talep sahibi, bu karara karşı aynı gerekçelerle itiraz eder ve itirazı EUIPO Temyiz Kurulu tarafından 25 Mart 2019 tarihinde karara bağlanır.

Temyiz Kurulu, Hükümsüzlük Birimi’nin kararını hükümsüzlük talebine konu tasarımın ayırt edici karakterin bulunmaması nedeniyle bozar. Temyiz Kurulu’na göre; hükümsüzlük talebine konu tasarım bilgilenmiş tüketici üzerinde önceki tarihli tasarımla aynı bütünsel izlenimi yaratacaktır, bunun nedeni tasarımların görünümlerine ilişkin olarak aynı karakteristik özelliklere sahip olmalarıdır. Kurul’a göre, tasarımın uygulanacağı ürünler ambalajlar olduğu için dikkate alınması gereken ambalajların görünümüdür. Buna karşılık, ambalajın veya kapağının şeffaf olması nedeniyle ambalaj içindeki gıdaların görünmesi hususuna bağlı olmaksızın, ambalajların içinde yer alan gıda ürünlerinin görünümlerinin önemi bulunmamaktadır. Bu çerçevede, Temyiz Kurulu, EUIPO Hükümsüzlük Birimi’nin kararını iptal etmiş ve ayırt edici karakterin bulunmaması nedeniyle ihtilaf konusu tasarımı hükümsüz kılmıştır.

Gamma-A SIA, Temyiz Kurulu’nun kararına karşı Adalet Divanı Genel Mahkemesi’nde kararın iptali talebiyle dava açar. Davacı tarafından iptal talebine dayanak olarak tasarımların bilgilenmiş kullanıcı üzerinde aynı genel izlenime yol açmadığı ve tasarımın ayırt edici karakterden yoksun olmadığı iddia edilmektedir.  

Bir tasarımın 6/2002 sayılı Tüzük kapsamında koruma alanı bulabilmesi için tasarımın söz konusu yönetmeliğin 6. maddesinde belirtilen ayırt edici karaktere sahip olması şarttır. 6/2002 sayılı Tüzüğün 6(1)(b) maddesine göre; bir topluluk tasarımının bilgilenmiş kullanıcı üzerinde bıraktığı genel izlenimin söz konusu tasarımın başvuru tarihinden önce kamuya sunulmuş herhangi bir tasarımın bıraktığı genel izlenimden farklı olması gerekmektedir. Ayrıca, 6/2002 sayılı Tüzüğün 6(2) maddesi de bir tasarımın ayırt edici olup olmadığı değerlendirirken tasarımcının, bu tasarımı geliştirirken sahip olduğu seçenek özgürlüğünün dikkate alınması gerektiğini belirtmektedir.

İçtihatlara göre; bir tasarımın ayırt edici kabul edilebilmesi için, tasarımın bilgilenmiş kullanıcı üzerinde yarattığı genel izlenimin önceki bir tasarımla karşılaştırıldığında ufak farklılıklardan ziyade genel görünüm üzerinde belirgin bir farklılık yaratması gerektiği göz önünde bulundurulmalıdır.

Yine, bir tasarımın ayırt edici karakterinin bulunup bulunmadığına ilişkin yapılacak olan değerlendirmede, tasarıma konu edilen ürünün doğası ve özellikle ait olduğu endüstri kolu, tasarımcının tasarımı geliştirmekteki seçenek özgürlüğü, bilgilenmiş kullanıcıyı karşılaştırılan tasarımlardaki farklılıklara karşı daha özenli hale getirebilecek teknoloji doygunluğuna ulaşılıp ulaşılmadığı ve ürünün kullanım şekli dikkate alınmalıdır.

Dolayısıyla, somut uyuşmazlıkta ihtilaf konusu topluluk tasarımının 6/2002 sayılı Tüzük kapsamında ayırt edici karaktere sahip olup olmadığının belirlenmesi gerekmektedir.

Mevcut davaya konu edilen kararda Temyiz Kurulu, ihtilaf konusu tasarıma ilişkin olarak bilgilenmiş kullanıcının dikkate alınacağı sektörün endüstriyel gıda ambalajı sektörü olduğunu ifade etmiştir.

Temyiz Kurulu, ihtilaf konusu tasarımın kullanılması amaçlanan ürünlerin işlevinin gıda maddeleri için ambalajlama olduğunu ve ihtilaf konusu tasarımın bilgilenmiş kullanıcısının, kabı gıda ile dolduran gıda işleme endüstrisinin profesyonelleri, özellikle balık konserveleri ve diğer yandan, içeriğini tüketmek için kabı açan ortalama konserve tüketicisi olduğunu belirtmiştir. Söz konusu kararda Temyiz Kurulu ayrıca ihtilaf konusu tasarımın tasarımcısının geniş bir seçenek özgürlüğüne sahip olduğunu, zira ürünün işlevini sınırlamaksızın farklı şekil ve malzemelerle farklı görünümlere sahip kaplarda yiyeceklerin korunmasının mümkün olduğunu belirtmiştir.

Temyiz Kurulu dava konusu kararda; bilgilenmiş kullanıcı üzerinde ihtilaflı tasarımın ürettiği genel izlenimi değerlendirmesinin ardından, söz konusu tasarımın önceki tasarıma göre bir ‘déjà vu’ izlenimi ürettiği sonucuna varmıştır. Temyiz Kurulunun bu konudaki tespiti uygun bulunmuştur. Gerçekten de ihtilaf konusu ambalaj tasarımının, daha önceki tasarım ile aynı özelliklere sahip olduğu her ikisinin de yarı saydam, tırnaklı şeffaf bir kapağı olan metal konteynırdan oluştuğu görülmektedir.

Söz konusu tasarımlara bakan bilgilenmiş kullanıcı, metal kapların aynı dairesel kesite sahip olduğunu, çap ve yüksekliklerinin aynı olduğunu, renklerin aynı olduğunu -her iki tasarım da tabanda altın, üst kenarda gümüş renktedir- kolaylıkla fark edecektir. Ayrıca, kapak ve tırnak, söz konusu tasarımların fonksiyonel elemanları olmasına rağmen, kapak kabın kenarına yapıştırılmış saydam bir film ve tırnak ise küçük, yarı saydam bir çıkıntıdır. Bu durum aynı zamanda, daha önceki tasarıma ilişkin olarak ihtilaf konusu tasarımın bilgilenmiş kullanıcısı perspektifinden ‘déjà vu’ izlenimi üretilmesine katkıda bulunmaktadır.

Davacı, tasarımın üzerinde kullanılması amaçlanan ürünün ‘gıda maddeleri için ambalaj’ olarak belirtilmesinin, söz konusu ambalaj içeriklerinin görünür olması koşuluyla tasarım koruma kapsamının, ambalajın içeriğini de kapsayacak şekilde genişletilmesini engellemeyeceğini belirtmiştir.

Bu bağlamda, ilk olarak, bir tasarımın üzerinde kullanılması amaçlanan ürünlerin sınıflandırması, tek başına, 6/2002 sayılı Tüzüğün 36(6) maddesi uyarınca, tasarımın sağlayacağı korumanın kapsamını belirlemeye yetmez, ancak tasarımın önceki tarihli bir tasarıma göre ayırt edici karaktere sahip olup olmadığını değerlendirmek amacıyla, bilgilenmiş kullanıcı üzerinde tasarımın oluşturduğu genel izlenimin belirlenmesine katkıda bulunabilir.

6/2002 Sayılı Tüzükte de belirtildiği gibi, bir tasarımın ayırt edici karaktere sahip olup olmadığına ilişkin değerlendirme, tasarımı inceleyen bilgilenmiş bir kullanıcı üzerindeki genel izlenim ile diğer unsurların yanı sıra tasarımın üzerinde kullanılması amaçlanan ürünün doğası da göz önüne alınarak mevcut tasarım grubu tarafından üretilenden açıkça farklı olup olmadığına dayanmalıdır. Ayrıca, tasarımın üzerinde kullanılacağı ürünün tanımlanmasının, tasarımın ayırt edici karakterini değerlendirmek hususunda yardımcı olduğunun vurgulandığı içtihat[2] da mevcuttur.

Bu nedenle, Temyiz Kurulu, ihtilaf konusu tasarımın önceki tasarıma göre ayırt edici olup olmadığını, tasarımların bilgilenmiş kullanıcı üzerinde bıraktıkları genel izlenimi değerlendirirken tasarımın üzerinde kullanılacağı ürün grubunu -huzurdaki davada gıda ürünleri için ambalajlar- dikkate alma hakkına sahiptir. Ayrıca, davacının iddiasının aksine, üzerinde kullanılması amaçlanan ürünün ambalajın içerisinde görünür olması, ihtilaf konusu tasarıma verilen korumayı bu içeriklere göre genişletmemektedir. Gerçekten de ihtilaf konusu tasarıma konu ambalajın içeriğinin görünür olmasına ilişkin söylenebilecek tek şey gıda ambalajının amacına yönelik daha iyi bir görüntü sağlaması olabilir.

Davacının iddiası Temyiz Kurulu kararının, ihtilaf konusu tasarımın içeriğinin gözükmesi hususunu kapsam dışı bırakılması sebebiyle hatalı olduğuna ilişkindir. Bu bağlamda davacıya göre, tasarımlar tarafından ortaya konulan genel izlenimlerin karşılaştırılmasının sadece gerçekte korunan unsurlarla ilgili olması gerektiğine dikkat edilmelidir.

Temyiz Kurulu tarafından verilen kararda haklı olarak vurgulandığı üzere, ihtilaf konusu tasarım koruması, belirli özelliklere ve bileşenlere sahip gıda maddesi ambalajı görünümüne, yani yarı saydam tırnaklı şeffaf bir kapağı olan metal bir kaba ilişkindir. Bu nedenle, kabın içindeki gıda maddeleri, 6/2002 sayılı Tüzüğün 6(1) maddesinde atıfta bulunulan “genel izlenimi” değerlendirme noktasında dikkate alınmamalıdır.

Davacı, tasarımların bilgilenmiş kullanıcılar tarafından birbirinden ayırt edilebileceğini, zira şeffaf kapakların gıda ambalajının içerisinde yer alan gıdayı spesifik olarak düzenlendiği şekliyle gösterdiğini ve bu durumun önceki tasarımdan farklı olarak ihtilaf konusu tasarıma daha çekici bir görünüm kazandırdığını belirtmektedir. Davacı, bilgilenmiş tüketicinin, tasarıma konu kapların içerdiği gıdayı tüketmek için seçim yapacağını, gıda işleme endüstrisi profesyonellerinin bile ihtilaf konusu edilen tasarıma konu kapları boş ve gıdasız görmeyeceğini, sonuç olarak tasarıma konu kapların içerisinde yer alan gıda maddelerinin, bilgilenmiş kullanıcı üzerinde oluşan genel izlenimin ayrılmaz bir parçası olduğunu belirtmiştir.

Belirtmek gerekir ki, yukarıdaki paragraflarda “ortalama konserve tüketicisi” şeklinde ortaya konan bilgilenmiş kullanıcı, markalar arasındaki ayırt edicilik değerlendirilirken kıstas kabul edilen makul derecede bilgilendirilmiş ve makul derecede gözlemci, ihtiyatlı olduğu kabul edilen ‘ortalama tüketiciye’ karşılık gelmemektedir.  

İçtihatlara göre; “bilgilenmiş kullanıcı” markalarda kıstas alınan ortalama tüketici gibi belirli bir bilgiye sahip olması gerekmeyen ve doğrudan bir karşılaştırma yapmayan tüketici gibi tanımlanmamakla beraber sektör uzmanı yahut teknik bilgiye sahip kişi de değildir. Tasarım karşılaştırmasında bakış açısı ortaya konan “bilgilenmiş kullanıcı” bunların ikisi arasında bir yerde durmaktadır. Dolayısıyla, bilgilenmiş kullanıcı kavramı, ortalama düzeyde ilgi gösteren bir kullanıcıya değil, kişisel deneyimi veya sektördeki geniş bilgi birikiminden dolayı özellikle gözlemci olan bir kişi şeklinde anlaşılabilir. Genellikle bilgilenmiş kullanıcı, markadaki ortalama tüketiciden farklı olarak tasarımların doğrudan karşılaştırmasını yapabilir.

“Bilgilenmiş kullanıcı”; tasarımcı yahut teknik bilgiye sahip kişi değil ancak, ilgili sektörde var olan çeşitli tasarımları bilen, bu tasarımların içerdiği özelliklere dair belirli bir bilgisi olan, söz konusu ürünlere olan ilgisinin bir sonucu olarak, mevcut davada olduğu gibi tasarımı kullanırken nispeten yüksek düzeyde dikkat gösteren kişilerdir.

Bilgilenmiş kullanıcı üzerinde bir tasarımın bıraktığı genel izlenim, bu tasarım ile temsil edilen ürünün kullanım şeklini/amacını da içerir.

Buna göre; ihtilaf konusu tasarımın bilgilenmiş kullanıcısı ister konserve tüketicisi ister gıda işleme endüstrisi profesyoneli olsun, tasarımın üzerinde kullanılacağı ürünlerin amacına uygun olarak, yani gıda ürünleri için ambalaj olarak değerlendirme yapacak ve bu ambalaj ile ambalajın içeriğindeki ürün arasında ayrım yapabilecektir.

Bu nedenle, Temyiz Kurulu kararında haklı olarak belirtildiği üzere, tasarımın üzerinde kullanıldığı ürünün ve bu ürünün aranjmanının görünür olması ihtilaf konusu tasarımın bilgilenmiş kullanıcı üzerinde bıraktığı genel izlenime etki etmemektedir.

Davacı, sadece ürünlerin görünür kısımları veya parçalarına ilişkin tasarım koruması elde edilebileceği yönündeki 6/2002 sayılı Tüzüğün ilgili hükümlerine ve ABAD içtihatına[3] atıfla argümanlarını desteklemektedir. Davacı, ihtilaf konusu tasarımda kabın şeffaf kapağı sayesinde içindeki ürünlerin görünür olmasının bilgilenmiş kullanıcı tarafından bu ürünlerin kalitesi ve aranjmanına ilişkin değerlendirmede bulunulmasını sağlayacağını ve bu durumun ürünün satın alınıp alınmamasındaki en önemli etken olacağını belirtmektedir. Bu noktada unutulmamalıdır ki, davacı tarafından atıfta bulunulan hükümler, birleşen parça ve görünür olmayan özelliklerin tasarım koruması kapsamı dışında bırakılmasına ilişkindir. Somut olayda hem ihtilaf konusu tasarımın hem de önceki tasarımın içerdiği ürünler görünür olmasına rağmen, bu ambalajdaki gıda maddeleri tasarımın genel görünümünü etkilememektedir. Nitekim, söz konusu tasarımların spesifik özelliği saydam tırnaklı şeffaf bir kapağı olan metal kap olmasıdır.

Davacı ayrıca, tasarımın korunmasına ilişkin 13 Ekim 1998 tarih ve 98/71/EC sayılı Avrupa Parlamentosu ve Konsey Direktifinin 11. maddesine dayanmaktadır (OJ 1998 L 289, s. 28). Davacı bu madde kapsamında başvuruda kısmen veya tamamen başvuru sahibi tarafından görünür olarak gösterilen özelliklerin tasarım korunması kapsamında bulunduğunu belirterek, ihtilaf konusu tasarımda tasarımın üzerinde kullanacağı ürünün gözüktüğünü ve dolayısıyla bu ürünün de tasarımın bir parçası olarak kabul edilmesi gerektiğini belirtmektedir.

Ancak, davacının bu hükme dayanması da mümkün değildir. Zira 98/71 sayılı Direktif, Üye Devletlerin tasarım yasaları arasındaki farklılıkların giderilmesine katkıda bulunmaktadır ve bu nedenle Üye Devletlerin mevzuatında yer alan tasarım korumasındaki yasal farklılıklar iç pazardaki rekabeti bozmamaktadır. Somut olayda, söz konusu tasarımlar arasında hükümsüzlük için bağımsız zemin oluşturan 6/2002 sayılı Tüzüğün 25(1)(d) maddesi anlamında bir ihtilaf olup olmadığını değerlendirmek gerekli değildir çünkü bir üye ülkenin kendi yasaları kapsamında korunan bir tasarım gündeme getirilmemiştir. Öte yandan, 6/2002 sayılı Tüzük ve içtihatlara göre; bir tasarımın ayırt edici kabul edilebilmesi için, tasarımın bilgilenmiş kullanıcı üzerinde yarattığı genel izlenimin önceki bir tasarımla karşılaştırıldığında ufak farklılıklardan ziyade genel görünüm üzerinde belirgin bir farklılık yaratması gerektiği göz önünde bulundurulmalıdır.

Temyiz Kurulu kararında, somut olaya emsal teşkil etmesi açısından otomobil örnek olarak gösterilmiş ve camları ile tavanı cam olan bir arabanın içindeki yolcular gözükmesine rağmen tasarımın ayırt ediciliği değerlendirilirken bu hususun dikkate alınmayacağı belirtilmiştir. Ancak, davacı bu örneğe itiraz etmiş ve bir arabanın içindeki yolcularla satılmayacağını dolayısıyla otomobil örneğinin somut olaya emsal teşkil etmeyeceğini belirtmiştir. Şüphesiz ki davacının da belirttiği gibi hiçbir otomobil içindeki yolcularla birlikte satışa sunulmamaktadır. Fakat, yukarıda da ayrıntılı olarak yer verildiği gibi, ihtilaf konusu tasarımın bilgilenmiş kullanıcı üzerindeki genel izlenimi değerlendirilirken, ambalajın veya kapağın şeffaf olmasına, içerdiği gıda maddelerinin özelliklerine, kalitesine ve düzenlenmesine bakılmaksızın yalnızca ambalaj tasarımının görünen özellikleri dikkate alınmalıdır.

Davacı, tasarımların yalnızca içinde yer alan ürünler anlamında farklılaşmadığını, onları ayıran diğer unsurların da birlikte değerlendirilmesi neticesinde bilgilenmiş kullanıcı nezdinde farklı algı yaratacağını iddia etmektedir. Davacı bu iddiasını desteklemek için kapağı açma tırnaklarının farklı olduğunu ihtilaf konusu tasarımda söz konusu tırnağın daha küçük ve görünmez olduğunu buna karşılık önceki tasarımda büyük olduğunu, tam anlamıyla şeffaf olmadığını belirtmiştir. Bu noktada belirtmek gerekir ki tasarımcının tasarımı geliştirme özgürlüğü ne kadar kısıtlanırsa tasarımlar arasındaki küçük farklılıklar bilgilenmiş kullanıcı üzerinde farklı bir genel izlenim oluşturmak için o kadar yeterli olabilecektir. Öte yandan, tasarımcının tasarım geliştirmekteki seçenek özgürlüğü ne kadar fazlaysa, söz konusu tasarımlar arasındaki küçük farklılıkların bilgilenmiş bir kullanıcı üzerinde farklı bir genel izlenim yaratmak için yeterli olma olasılığı o kadar düşüktür.[4]

Tasarımcının ihtilaf konusu tasarımı geliştirmekteki seçenek özgürlüğü dikkate alındığında davacının belirttiği tırnak boyutu küçüklüğü yahut şeffaflığı ile ilgili olarak gündeme getirilen farklılık genel görünüme etki etmemektedir ve sonraki tasarımı farklılaştırmaya yetmemektedir.

Yukarıdaki açıklamalardan anlaşılacağı üzere Temyiz Kurulu’nun ihtilaf konusu tasarımın ayırt edici karaktere sahip olmadığına ilişkin olarak verdiği kararda herhangi bir isabetsizlik bulunmamaktadır.

Bu nedenle, davanın tüm talepleri bakımından reddi gerekmektedir.

Gülçen ATASEVER

gulcenatasever@gmail.com

Önder Erol ÜNSAL

unsalonderol@gmail.com

Aralık 2020


[1] Adalet Divanı Genel Mahkemesi’nin kararının İngilizce metni için bkz.: http://curia.europa.eu/juris/document/document.jsf;jsessionid=51A8CF1C8121623AE7EF2CB8E02D7DD3?text=&docid=224390&pageIndex=0&doclang=EN&mode=lst&dir=&occ=first&part=1&cid=7456881

[2] (bkz. 13 Mayıs 2015 tarihli karar, Group Nivelles v OHIM – Easy Sanitairy Solutions (Duş drenaj kanalı), T ‑ 15/13, AB: T: 2015: 281, paragraf 133).

[3] 9 September 2014, Biscuits Poult v OHIM — Banketbakkerij Merba (Biscuit) (T‑494/12, EU:T:2014:757)

[4] bkz. 18 Temmuz 2017 tarihli karar , Chanel – EUIPO – Jing Zhou ve Golden Rose 999 (Süsleme), T ‑ 57/16, AB: T: 2017: 517, paragraf 30

ABAD “BROMPTON BİSİKLETİ” KARARI – BİR TEKNİK SONUCU ELDE ETMEK İÇİN GEREKLİ ÜRÜN BİÇİMLERİNİN TELİF HAKKI KAPSAMINDA KORUNMASI *(C-833/18)

Brompton Bicycle Model Year 21

* Bu yazı Temmuz 2020’de hazırlanmış ve ilk olarak Aralık 2020’de Ankara Barosu Fikri Mülkiyet ve Rekabet Hukuku Dergisi’nde yayımlanmıştır.


Avrupa Birliği Adalet Divanı’nın 11 Haziran 2020 tarihli C-833/18[1] sayılı yorum kararının aktarımı bu yazının konusunu oluşturmaktadır. Karar aktarılırken, karar metni Türkçe’ye birebir çevrilmeyecek, yorum kararının arka planındaki süreç ve yorumun gerekçelerinin anlatımı yöntemi tercih edilecektir. Bu bağlamda; numaralandırılmış 39 paragraftan oluşan karar, numaralandırılmış paragraflar düzeninde değil, karar metninin akışına sadık kalınmış bir metin örgüsü içerisinde paylaşılacaktır. 

KONU:

Yorum kararı, Fikri ve Sınai Mülkiyet, Telif hakları ve bağlantılı haklar, 2001/29 sayılı Direktif, Faydacıl nesneler, Eser kavramı, Eserlerin telif hakkıyla korunması, Bir teknik sonucu elde etmek için gerekli ürün biçimleri, Katlanabilir bisiklet.

TARAFLAR:

  • SI; Brompton Bicycle Ltd
  • Chedech/Get2Get

MAHKEME:

Avrupa Birliği Adalet Divanı (Beşinci Daire)

İLGİLİ MEVZUAT

  • Edebiyat ve Sanat Eserlerinin Korunmasına İlişkin Bern Sözleşmesi
  • WIPO Telif Hakları Anlaşması
  • 2001/29 sayılı Avrupa Birliği Direktifi
  • 6/2002 sayılı Avrupa Birliği birlik Tasarımları Tüzüğü

İHTİLAFIN GEÇMİŞİ

SI tarafından kurulan bir Birleşik Krallık firması olan Brompton Bicycle Ltd, mevcut biçimi 1987 yılında verilmiş katlanabilir bir bisikleti pazarlamaktadır. Kararın kalan kısmında bu bisiklet “Brompton bisikleti” olarak anılacaktır.

Brompton bisikletinin belirgin özelliği üç farklı pozisyon alabilmesidir; “katlanmış pozisyon”, “açık pozisyon” ve “bisikletin zemin üzerinde dengede durduğu pozisyon”. Bisikletin bu özellikleri, inceleme tarihinde süresi dolmuş bir patentle geçmişte korunmaktaydı.

İhtilafın diğer tarafı Get2Get, Brompton bisikletine görsel olarak çok benzeyen ve aynı üç pozisyona katlanabilen bir bisikleti pazarlamaktadır. Kararın kalan kısmında bu bisiklet “Chedech bisikleti” olarak anılacaktır.

SI ve Brompton Bicycle Ltd; Chedech bisikletinin Brompton Bicycle Ltd firmasının telif haklarını ve SI’nın manevi haklarını ihlal ettiğinin tespiti, ihlal teşkil eden faaliyetlerin durdurulması ve ürünün satış noktalarından geri çekilmesi talepleriyle, Belçika’da Liege Şirketler Mahkemesi’nde Get2Get firmasına karşı dava açar.

Get2Get savunmasında, Chedech bisikletinin görünümünü aranan teknik çözümün zorunlu kıldığını ve bahsedilen teknik çözümün bisikletin üçe katlanması olduğunu belirtir. Bu çerçevede, görünüm ancak patent mevzuatı çerçevesinde korunabilecektir, telif hakkı mevzuatı bağlamında korunabilecek bir hak söz konusu değildir.

SI ve Brompton Bicycle Ltd ise; bisikletin katlama esaslı üç pozisyonunun, bisikletin ilk yaratıcısı tarafından oluşturulan biçimler dışındaki şekillerde de gerçekleştirilebileceğini, dolayısıyla Brompton bisikletinin katlanması esaslı biçiminin telif hakkıyla korunabileceğini iddia etmektedir.

Liege Şirketler Mahkemesi, Belçika mevzuatı çerçevesinde, herhangi bir yaratımın belirli bir biçimde ifade edilmesi ve orijinal olması halinde telif hakkıyla korunacağını kabul etmektedir. Bu durumda, bisikletler gibi faydacıl nesneler de belirtilen şartları sağlamaları halinde telif hakkı korumasına konu olacaktır. Bu bağlamda, bir teknik sonucu elde etmek için gerekli olan biçimler telif hakkı koruması dışında bırakılmış olsa da, aynı teknik sonucun başka biçimlerle elde edilebilmesi halinde kuşku ortaya çıkmaktadır.

Avrupa Birliği Adalet Divanı, tasarım konusunda verdiği 8 Mart 2018 tarihli C-395/16 sayılı DOCERAM[2] kararında 6/2002 sayılı Direktifin 8(1) maddesinin, ürünün görünüm özelliklerinin yalnızca teknik işleviyle belirlenip belirlenmediğini tespit etmek için, teknik işlevin o özellikleri belirleyen tek etken olduğunun tespit edilmesi gerektiği ve alternatif tasarımların mevcudiyetinin bu açıdan belirleyici olmadığı anlamına geldiğini belirtmiştir.

Bu bağlamda, Liege mahkemesi, telif hakkı koruması talep edilen ürünün görünümünün belirli bir teknik etkiyi oluşturmak için gerekli olması halinde DOCERAM kararıyla benzer bir yaklaşımın telif hakkı alanında geçerli olup olmayacağını sormaktadır.

Dolayısıyla, Liege Şirketler Mahkemesi yargılamayı durdurarak aşağıdaki sorular hakkında Avrupa Birliği Adalet Divanı’ndan yorum kararı talep etmiştir:

  • Telif hakkı sahiplerine münhasır haklar sağlayan Avrupa Birliği mevzuatı ve özellikle 2001/29 sayılı Direktif’in 2. ila 5. maddeleri, teknik bir sonucu elde etmek için gerekli olan bir biçimin telif hakkı korumasına konu olamayacağı şeklinde mi yorumlanmalıdır?
  • Bir biçimin teknik bir sonucu elde etmek için gerekli olup olmadığı değerlendirilirken aşağıdaki kriterler mi dikkate alınmalıdır?
  • Aynı teknik sonucu elde etmek için olası diğer biçimlerin var olup olmadığı?
  • Söz konusu sonucu elde etmekte biçimin etkisinin bulunup bulunmadığı?
  • Varsayılan tecavüzcünün söz konusu sonucu elde etmekteki niyeti?
  • Aranan teknik sonucu elde etme sürecinde önceden var olan, ancak süresi dolmuş bir patentin bulunup bulunmadığı?   

ADALET DİVANININ DEĞERLENDİRMESİ

Beraber incelenmesi uygun olacak olan bu iki soru için Liege mahkemesi, 2001/29 sayılı Direktifin 2. ila 5. maddeleri çerçevesinde “biçimin, kısmen de olsa, teknik bir sonuç elde etmek için gerekli olduğu ürünlerin telif hakkı korumasından yararlanabileceği şeklinde yorumlanıp yorumlanamayacağını” sorgulamaktadır.

Adalet Divanı incelemesine öncelikle 12 Eylül 2019 tarihli Cofemel kararında detaylıca bahsedilen “eser” kavramını ele alarak başlar.

Bu bağlamda Mahkemenin yerleşik içtihatlarına göre, bir şeyin ‘eser’ olarak kabul edilmesi için özgün olması gerekir. Diğer bir deyişle, yazarın kendi fikri yaratımı ve bu yaratımın bir ifadesi olmalıdır. Böyle bir durumda konu özgür ve yaratıcı seçimlerin bir ifadesi olarak yazarının kişiliğini yansıtacaktır. Bu koşullar hem gerekli hem de yeterlidir. (12 Eylül 2019 tarihli karar, Cofemel, C 683/17, AB: C: 2019: 721, paragraf 30 ve belirtilen içtihat)

Dolayısıyla bir konu yaratıcı özgürlüğe yer bırakmayan teknik hususlar, kurallar ve diğer sınırlamalar belirlenerek ortaya konulduğunda özgün olmayacaktır ve sonucunda telif hakkı için gereken korumayı da elde edemeyecektir. Son olarak, konunun yeterli kesinlik ve nesnellik ile tanımlanabiliyor olması gerekir. (12 Eylül 2019 tarihli karar, Cofemel, C 683/17, AB: C: 2019: 721, paragraf 32 ve belirtilen içtihat)

Mahkeme devamında şu sonuca varır: “Özgünlük koşulunu yerine getiren bir konu teknik hususlar çerçevesinde ortaya konulsa dahi özgür ve yaratıcı seçimlerinin bir ifadesi olarak yazarın kişiliğini o konuya yansıtmasını engellemediği sürece o konu telif hakkı korumasından yararlanmaya uygun olabilir. Bu nedenle, konu sadece teknik fonksiyon tarafından belirlendiğinde, telif hakkından söz edilemeyecektir.  Mahkeme varmış olduğu bu sonucu WIPO Telif Hakkı Antlaşması’nın 2. maddesi ile desteklemiş ve fikirlerin telif hakkı ile korunmadığını, aksi bir durumun fikirlerin tekelleştirilmesine, özellikle de teknik ilerlemenin ve endüstriyel gelişmenin zarar görmesine neden olacağını ayrıca bu bileşenlerin ifadeleri teknik işlevleri tarafından belirlendiğinde, bir fikri uygulamadaki farklı yöntemlerin oldukça sınırlı olması nedeniyle fikrin ve ifadenin birbirinden ayrılamaz hale geleceğini belirtmiştir.

Ulusal mahkeme sorularında bisikletin yeterli kesinlik ve nesnellikle tanımlanabilir olması gerekliliğine değinmediğinden Mahkeme anılan bisikletin bu testi geçtiğini düşünmektedir. Bu nedenle doğrulamanın tek koşulu bisikletin özgün olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.

Mahkeme, Brompton bisikletinin biçiminin belirli bir teknik sonuç elde etmek için oluşturulduğu (bisiklet üç yerden katlanabilir, bunlardan biri zeminde dengede tutulmasına izin verir) düşünülse dahi, hâlâ özgün kalabileceği düşüncesindedir. Fakat bu hususun ulusal mahkeme tarafından tespit edilmesi gerektiğinin de altını çizmiştir.

Mahkeme daha sonra analizin ikinci kısmına geçer, özünde teknik bir sonuca ulaşmak için bir biçimin gerekli olup olmadığını değerlendirirken dikkate alınması gereken kriterler hakkında ulusal mahkemenin sunduğu ikinci soruya yanıt verir.

İlk olarak özellikle birden fazla biçimin aynı teknik sonucu elde edebilse dahi ürünün özgünlüğü açısından belirleyici bir etken olmadığını, ulusal mahkemenin atıfta bulunduğu biçim çeşitliliği teorisini dolaylı olarak reddettiğini belirtmektedir. Ayrıca uyuşmazlık konusu ürünün biçiminin özgün olup olmadığına karar verirken kriter olarak hak ihlalinde bulunduğu iddia edilen kişinin niyetinin önemsiz olduğunu ifade eder ve değerlendirmeye almaz.

Son iki kritere gelince; teknik sonucu elde etme sürecinde süresi dolmuş bir patentin varlığı ve biçimin aynı teknik sonuca ulaşılmasındaki etkisi söz konusu ürünün biçimini seçerken neyin göz önüne alındığını ortaya koymayı mümkün kıldığı sürece dikkate alınmalıdır.

Son olarak Mahkeme, esas davada söz konusu katlanır bisikletin özgün bir yaratım olup olmadığını ve dolayısıyla telif hakkı ile korunup korunmadığını değerlendirmek için ulusal mahkemenin söz konusu ürünün tasarlanması sırasında mevcut olan tüm faktörleri dikkate alması ve bunu yaparken ürünün yaratımı dışındaki ve sonrasında ortaya çıkan faktörlerden bağımsız olarak karar vermesi gerektiğinin altını çizmiştir.

Nihayetinde, Adalet Divanı, 2001/29 sayılı Direktifin 2. ila 5. maddelerinin, biçimi kısmen de olsa, teknik bir sonuç elde etmek için gerekli olan ürünlerin fikri yaratım sonucu ortaya çıkan özgün bir eser olması, bu nedenle yazarı, yaratıcılığını özgün bir şekilde özgür ve yaratıcı seçimler yaparak bu biçimin kişiliğini yansıtacak şekilde ifade etmesi koşuluyla telif hakkı korumasından yararlanabileceği şeklinde yorumlanabileceği kanaatine varmıştır.

Nihan ÖZKOÇAK

avnihanozkocak@gmail.com

Önder Erol ÜNSAL

unsalonderol@gmail.com

Aralık 2020


[1] Adalet Divanı kararının İngilizce metni için bkz.: http://curia.europa.eu/juris/document/document.jsf;jsessionid=FEA23FABCC11D04F98BFDD3DE60B9431?text=&docid=227305&pageIndex=0&doclang=EN&mode=lst&dir=&occ=first&part=1&cid=7605721

[2] Adalet Divanı kararının İngilizce metni için bkz.: http://curia.europa.eu/juris/document/document.jsf?text=&docid=200064&pageIndex=0&doclang=EN&mode=lst&dir=&occ=first&part=1&cid=7631266

TAKİPÇİLERİNİ TOPLA ÇIKIŞTA TWİTTER’A GEL: TÜRKİYE’DE PODCAST İSİM SAVAŞLARI

Çoğunlukla evlerimize kapalı olarak geçirdiğimiz Pandemi günlerinin hayatımıza daha yoğun biçimde kattığı alışkanlıklardan birisi de bilgisayar veya cep telefonları aracılığıyla dinlediğimiz veya izlediğimiz podcastler, YouTube kanalları, online sohbet programları oldu.

Bu tip programların bir kısmının amacı canlı veya kaydedilmiş sohbetler aracılığıyla dinleyenleri güldürmek, kafa dağıtmalarını sağlamak iken, bazıları daha tematik konular çerçevesinde hitap ettiği kitleyi bilgilendirmeyi de amaçlamaktadır.

Geçtiğimiz iki hafta içinde bu alanda faaliyet gösteren iki önemli ismin dahil olduğu iki ayrı tartışma Türkiye’nin gündemlerinden birisini oluşturdu. Her iki tartışma da programların ismi yani markası üzerinde yoğunlaştığından IPR Gezgini’nin radarına takıldı.

Bu yazıda, iki tartışmayı farklı başlıklar altında sizlere özetleyeceğiz ve devamında tartışmaların ortak ruhu bağlamında konuyu kendimizce yorumlayacağız.

Tartışma 1 – Nilay ÖRNEK v. Ferman Akgül & Üsküdar Belediyesi

Gazeteci Nilay Örnek yaklaşık iki yıldır “Nasıl Olunur?” isimli bir podcast yapmaktadır.

Resim

İlki Mart 2019’da yayınlanan podcast serisinin 94. bölümü 11 Aralık 2020 tarihinde yayımlanmıştır. Programın formatı https://nasil-olunur.simplecast.com/ ‘den alıntılayacak olursak, “Nilay Örnek mikrofonu mesleklerini ustalıkla icra ettiğini düşündüğü insanlara yöneltip onlara aynı soruyu soruyor; Nasıl Olunur?” şeklindedir.

Nilay Örnek, “Nasıl Olunur?” podcast serisiyle, Türkiye’de bu alanda önde gelen isimlerden, hatta öncülerden birisi haline gelmiştir ve programın sadık bir dinleyici kitlesi de bulunmaktadır.

Aralık 2020’ye gelindiğinde Üsküdar Belediyesi sosyal medya hesaplarında aşağıdaki duyuruyu yapar (https://twitter.com/hilmiturkmen34/status/1335510090301005829?s=20):

“Anadolu’nun binlerce yıllık yemek kültürünün izini süren önemli bir isim Ömür Akkor. 27 araştırma kitabı var, ünlü de bir şef. Ferman Akgül, güzel işlerle topluma örnek olan isimlere “Nasıl Olunur” diyor bizim için. İlk konuk Ömür Akkor. Bugün 16:00’da canlı yayına bekliyoruz.”

Resim

Programın moderatörü olarak belirtilen Ferman Akgül, ünlü Manga grubunun solistidir.

Kendi podcast serisiyle aynı isme (Nasıl Olunur?) sahip olan ve tanıtım bilgileri çerçevesinde (… güzel işlerle topluma örnek olan isimlere “Nasıl Olunur” diyor) ana temasının da aynı olduğu anlaşılan yeni programdan arkadaşları ve sosyal medya aracılığıyla haberdar olan ve bundan rahatsızlık duyan Nilay Örnek, Üsküdar Belediyesi ve programın moderatörü Ferman Akgül’e ulaşmaya çalışarak, konuyu konuşmak ve dostane uyarılarda bulunmak ister. (https://twitter.com/nilayornek/status/1335565782718230530?s=20)

Süreci detaylarıyla Nilay Örnek’in kaleminden okumak isteyenler, http://nilayornek.com/nasil-olunmaz-bence/ bağlantısını kullanabilir.

Ancak çabaları sonuçsuz kalır ve programın ilk bölümü planlanan günde gerçekleştirilir. (https://twitter.com/hilmiturkmen34/status/1335638914045014019?s=20)

Resim

Nilay Örnek programın yayımlanması, dahası online yayın esnasında durumu protesto eden çok sayıda mesajın silinmesi ve sonrasında yayının yorumlara kapatılması üzerine daha da hayal kırıklığına uğrar. (https://twitter.com/nilayornek/status/1335643239668469762?s=20):

Resim

Nilay Örnek’in çağrılarına bildiğimiz veya gördüğümüz kadarıyla Üsküdar Belediyesi veya Ferman Akgül tarafından yanıt verilmez.

Bunun üzerine Nilay Örnek, “Nasıl Olunur?” markasının kendisi adına tescil edilmesi için Türk Patent ve Marka Kurumu’na marka tescil başvurusunda bulunur. (Başvurunun kendisi tarafından yapıldığı Nilay Örnek tarafından teyit edilmiştir.)

Üsküdar Belediyesi sosyal medya hesaplarından ve bildiğimiz kadarıyla Ferman Akgül tarafından konu hakkında şu ana dek açıklama yapılmamıştır. Dolayısıyla, konunun kendileri tarafından ne şekilde değerlendirildiğini şu an için bilmiyoruz.

Bu aşamada, ilk tartışmaya şimdilik noktayı koyup, diğer tartışmayı aktarmaya geçiyoruz.

Tartışma 2 – Gereği Düşüldü v. FluTV

İlker Canikligil, Türkiye’de online yayıncılığın önde gelen isimlerinden birisidir ve kendisinin kurup sahibi olduğu FluTV kanalıyla internet üzerinden Türkiye için yeni çok sayıda içerik üretmektedir. FluTV, Türkiye için çok önemli sayılabilecek sayıda takipçiye sahiptir ve farklı alanlarda üretilen çok sayıda içerik takipçilere sunulmaktadır.

FluTV, 9 Aralık 2020 tarihinde aşağıdaki duyuruyu sosyal medya kanallarından yapar:

“Gün geçmiyor ki FluTV size yeni yeni sürprizler hazırlamasın! Bugün saat 16.00’da yeni programımız “Gereği Düşünüldü”nün ilk bölümüyle yayındayız! #AvukatOğuzMüftüoğlu @ilkercanikligil”

Resim

Farklı Kaydet isimli bir podcast kanalı bünyesinde yayın yapan ve kendisini “İki avukat kardeş @nobusra ve @furkanmoglu’nun hazırlayıp sunduğu @farklikaydet bünyesinde yer alan hukuk podcasti.” olarak tanımlayan Gereği Düşünüldü duyurulardan haberdar olur ve kendi iddialarına göre FluTV’de “Gereği Düşünüldü” programını yapacak Oğuz Müftüoğlu ile temasa geçerek bu ismin kullanılmaması konusunda uyarıda bulunur. Gereği Düşünüldü’nün sürece yönelik iddiaları, kendi Twitter hesaplarından alındığı haliyle, aşağıdadır: (https://twitter.com/DusunulduGeregi/status/1337112869637402627?s=20)

İlker Canikligil bu açıklamaya aşağıdaki yanıtı verir ve bu yanıt meseleyi takip edenlerin bazıları tarafından küçümseyici bir söylem olarak görülür: (https://twitter.com/ilkercanikligil/status/1337114198254489601?s=20)

Hatta, Farklı Kaydet kanalı yetkilisi olduğu anlaşılan bir kişi Twitter’da topu Nilay Örnek’e de atar, ancak Nilay Örnek topu temkinle karşılar ve durumların farklı olabileceği yönünde bir yanıt vermeyi tercih eder:

Bu arada İlker Canikligil Twitter hesabından, program isimlerinin (markalarının) kendisi için çok da önemli olmadığı mesajını veren bir Tweet gönderir: (https://twitter.com/ilkercanikligil/status/1337161594602721280?s=20)

Türk Patent ve Marka Kurumu web sayfasına bakıldığında ise 10 Aralık 2020 tarihinde iki tane farklı “Gereği Düşünüldü” başvurusunun yapıldığını görüyoruz. Bunlardan ilki anladığımız kadarıyla Gereği Düşünüldü kanalı sahiplerine, diğeri ise Canikligil’e ait olmalı. Bu bağlamda Twitter’daki söyleminin aksine gerçeklik düzleminde İlker Canikligil’in olaya bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinlerin ötesinde bir anlam yüklediği de söylenebilir.

İkinci tartışmayı da bu şekilde özetledikten sonra kendi gözlem ve çıkarımlarımıza geçiyoruz.

Gözlemler, Çıkarımlar ve Tespitler

Türkiye’nin en popüler içerik üreticilerinden iki ismin tarafı olduğu iki ayrı tartışmada, tartışmalardan birinin muhatabı eşit derecede (belki de daha) ünlü bir müzisyen ile birlikte bir Belediye’dir. Diğer tartışmada ise ünlü bir içerik üreticisinin karşısında hitap ettiği kitle ve takipçi sayısı sınırlı ünsüz bir diğer içerik üreticisi bulunmaktadır.

Her iki tartışmayı sosyal medyadan takip ettiğimiz kadarıyla, tartışmanın muhataplarının hitap ettiği kitleler de tartışmanın bir tarafında yer almayı tercih etmişlerdir. Örneğin, Nilay Örnek sosyal medya hesaplarının altı Manga grubu severlerin mesajları ile dolmuş, Nilay Örnek takipçileri ise canlı yayının yorum bölümünde ve Üsküdar Belediyesi hesaplarında sitemlerini belirtmiştir. Diğer tartışmada ise FluTV severler, Gereği Düşünüldü podcasti yayıncılarını tavırlarından dolayı sosyal medya üzerinden eleştirmişlerdir. Gereği Düşünüldü ve taraftarları ise sosyal medya üzerinden kendi haklılıklarını savunmuştur. Okuduklarımın ve söylem biçimlerinin bazıları beni de tahrik etse de, Twitter’ın cezbedici linç etme atmosferine girmeksizin ve aynı zamanda yazının objektifliğini koruma gayreti bağlamında, tartışmanın o kısmına dahil olmayı hiç istemiyorum.

Tartışmalarda göze çarpan birkaç husus özellikle yorumu hak etmektedir:

1- Marka mı Telif Hakkı mı?

İhtilaflar hakkında sosyal medyada yorum yapan birçok kişi “telif hakkı ihlali”nin varlığı veya yokluğu sorusu üzerinden gitmiş olsa da, her iki tartışma da asıl olarak marka hakkının korunması ile ilgilidir ve burada markalar programların isimleridir. “Nasıl Olunur?” veya “Gereği Düşünüldü” gibi ifadelerin telif hakkı bağlamında korunması mevcut meselelerdeki haller bağlamında mümkün değildir. Program formatlarına gelince, bunların temel olarak uzman bir konukla gerçekleştirilen sohbetler olduğu düşünülecek olursa, program formatlarının ilk kez karşılaşılan formatlar olmadığı açıktır. (Bu noktada her programa kendi özgünlüğünü katan sohbetlerin, soru biçimlerinin ve içeriklerin benzerliği, programların akış şekli gibi ek benzerlikler varsa, bunlar da elbette göz önüne alınmalıdır; ancak elimizdeki veriler bağlamında şu an için böyle bir yoruma girmiyoruz.)

Dolayısıyla, ihtilafların programların ismi temelinden kaynaklandığını, aynı program isminin benzer iletim medyası (internet kanalı, podcast) kullanılarak sunulmasından orataya çıktığı söylenebilir. Bu durumda karşımıza çıkacak temel fikri hak koruması biçimi ise markadır.

Zaten, tartışma taraflarından üçünün marka tescili başvurusunda bulunması da, tarafların bu doğru sonuca ulaştığının göstergesidir.

2- Program İsminin Korunması İçin Orijinal Olması mı Gereklidir?

Marka tescili için tescil başvurusuna konu işaretin anlamsız veya orijinal bir kelime olması gerekmez. Dünyanın en önemli markalarından birisi olan Apple, Elma anlamına gelen temel bir sözcüktür, Türkiye’deki pek çok ünlü markayı hafızanıza çağırın, farklı bir sonuca ulaşmayacaksınız.

Temel olan husus, başvuruya konu işaretin tescil talebinin konusu mallar veya hizmetler bakımından ayırt edici olması veya tanımlayıcı (niteleyici) olmamasıdır.

“Nasıl Olunur?” sorusunun çok özgün / anlamsız bir ifade olmadığı açık olsa da, bu ifadenin TV – radyo – podcast yayıncılığı gibi hizmetler bakımından tanımlayıcı olduğunu öne sürmek hayli güç olacaktır. Kaldı ki, bu tip programların isimleri genellikle içeriği biraz da olsun çağrıştırmalıdır ki, hitap ettiği kitle program hakkında biraz fikir sahibi olabilsin. Kanaatimizce, “Nasıl Olunur?” ifadesi anılan hizmetler bakımından tanımlayıcı değildir, en fazla çağrıştırıcı olarak nitelendirilebilir ve çok güçlü bir marka olmasa da ayırt ediciliğe sahiptir. Buna ilaveten ayırt edici olmayan veya tanımlayıcı işaretlerin, kullanım suretiyle ayırt edici nitelik kazanmaları da mümkündür ve Nilay Örnek bu hususu kolaylıkla iddia edebilecektir.

“Gereği Düşünüldü” ifadesi bakımından da durum kanaatimizce farklı değildir. Şöyle ki, “Gereği Düşünüldü” hukuki hizmetler için değil, podcast yayın hizmetleri için kullanılmaktadır ve bu nedenle de anılan hizmetler için ne tanımlayıcıdır ne de ayırt edici nitelikten yoksundur. Hukuk konusunda yayın yapmak isteyen bir kişinin “Gereği Düşünüldü” markasını (program ismini) seçmesi veya kullanması gibi bir zorunluluk da bulunmamaktadır. Tartışılan program ismi “Hukuki Haberler” veya “Hukuk Sohbetleri” olsa böyle bir iddia ortaya atılabilirdi, ancak kanaatimizce “Gereği Düşünüldü” terimi açısından böyle bir argüman çok iddialı olacaktır.

3- Ünlü Bir Yayıncı İstediği Program İsmini Kullanabilir mi?

Yanıt çok basit, elbette ki “Hayır.”

Bir hesabın/kanalın takipçi sayısının az olması, onun haklarının bulunmadığı veya haklarının takipçi sayısı daha fazla olanca serbestçe kullanılabileceği anlamına gelmez. Önemli olan ciddi sayılabilecek kullanımın bulunup bulunmadığıdır ve düzenli biçimde sürdürülen bir yayın söz konusu ise bu kolaylıkla iddia edilebilir.

Kullanım yoksa veya sadece göstermelik ise, aslında benim de kullanımdan kaynaklı hakkım var iddiasını öne sürmek pek anlamlı olmayacaktır.

4- O Zaman Ne Yapmalı?

Bir podcast, YouTube kanalı veya benzer yollarla içerik üretmek istiyorsanız, seçtiğiniz program/kanal ismi için öncelikle arama yapmanız yerinde olacaktır.

Google veya başka bir arama motoru benzer isimli programları çok muhtemelen karşınıza getirecektir ve ihtiyaç duyarsanız bu programın sahibiyle temasa geçebilmeniz için ihtiyaç duyabileceğiniz iletişim kanallarını size gösterecektir.

Çok bilmişler için baştan (gerçi yazının sonuna geldik) söyleyelim: Fikri Mülkiyet Hakları liberalizmde serbest rekabetin sınır taşlarından birisini teşkil etmektedir. Serbest rekabet başkalarının fikri mülkiyet haklarına serbestçe tecavüz edebileceğiniz anlamına gelmemektedir, fikri mülkiyet korumasının en güçlü olduğu ülkeler, günümüzde serbest rekabetin ve liberal teorinin şampiyonluğunu yapan ülkelerdir.

Sonuç

Program isimleri, programları yapanların veya yapımcıların markalarıdır ve bir hizmetin internet üzerinden sağlanması onun isminin serbestçe kullanılabileceği anlamına gelmez.

Markalar tescil edilmedikleri hallerde bile haksız rekabet çerçevesinde korunabilir, ancak tescilin sağladığı koruma çok daha geniş ve kolaylaştırıcıdır.

Podcast veya YouTube kanalınıza / programınıza isim seçerken, aynı isimli başka programların olup olmadığını araştırmanız ve gerekirse izin istemeniz kesinlikle yerinde olacaktır. Aksi durumlarda, ihtilafın diğer tarafı takipçilerini toplayıp (çağırmasına gerek yok, onlar kendileri toplanıyor), sosyal medyada sizinle buluşabilir ve devamı Twitter’da linç olabilir, bu da son günlerin en korkutucu olgusu bana sorarsanız.

Son Söz

Bu tartışmaların hukuki platformlara taşınmadan nezaket ve karşılıklı anlayış çerçevesinde de çözülebileceğine yönelik Nilay Örnek bakışı, benim de bakış açımı yansıtıyor. Objektif şekilde yazmaya çalıştım, ama Nilay Örnek’in aşağıdaki satırlarına harfiyen katıldığımı belirtmeden bitirmeyeceğim.(https://twitter.com/nilayornek/status/1337134178169741313?s=20)

Önder Erol ÜNSAL

Aralık 2020

unsalonderol@gmail.com

UYGULAMA KANUNUN ÜSTÜNDE MİDİR?

MARKA SAHİBİ NUMARASI UYGULAMASINA ELEŞTİREL BAKIŞ VE ÖNERİLER

Türkiye’de önceki tarihli bir markayla aynı veya ayırt edilemeyecek derecede benzer bir başvurunun, aynı veya aynı tür mal veya hizmetler için tescili amacıyla yapılan sonraki tarihli başvuru, önceki tarihli markanın varlığı gerekçe gösterilerek inceleme otoritesi olan Türk Patent ve Marka Kurumu (Kurum) tarafından 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nun 5/1-(ç) bendi uyarınca resen reddedilmektedir.

Bu uygulamanın istisnalarından birisi, önceki ve sonraki tarihli markaların aynı sahip adına kayıtlı olmasıdır. Bir diğer deyişle marka sahiplerinin aynı olması halinde, sonraki tarihli başvuru, önceki tarihli marka nedeniyle reddedilmemektedir.

Kurum, marka sahiplerinin aynı olup olmadığını kendi veritabanında sahipler için atanan yedi basamaklı bir sayı olan “sahip numarasını” esas alarak tespit etmektedir.

Bu yazıda, sahip numarası esas alınarak uygulanan sistemde karşımıza çıkan başlıca aksaklıklar örnekleriyle ortaya konulacak ve sistemin daha kullanıcı dostu hale getirilmesi için önerilerde bulunulacaktır; çünkü halihazırda uygulanan sistem kendi içsel yanlışlıkları nedeniyle istenmeyen ve beklenmedik sonuçlara yol açabilmektedir.



Yukarıda belirtilen amaca ilaveten, daha genel sorular da yöneltilecektir. İlerleyen bölümlerde yapacağımız açıklamalar çerçevesinde okuyucuların zihninde açıklığa kavuşacak soruları baştan yöneltelim ve böylelikle yazının amacının anlaşılmasını sağlayalım:

  • Tüzel kişi başvuru sahibi, önceden tescilli bir markanın da sahibi ise, aynı tüzel kişinin Kurum sicilindeki adreslerinin başvuruda farklı, önceki tarihli markada farklı olması nedeniyle başvurunun reddedilmesi doğru veya hukuka uygun mudur?
  • Bir tüzel kişinin tek bir adresi olması gerektiği, yeni bir başvurudaki adresin farklı olması halinde markaların farklı sahiplere ait markalarmış gibi değerlendirilmesi gerektiği veya adreslerdeki ufak farklılıkların (örneğin posta kodunun varlığı veya yokluğu) tüzel kişileri varsayımsal olarak farklı hale getirdiği yönündeki uygulama hangi hukuki temele dayanmaktadır?
  • Marka sahipleri aynı iken, sahip numarasındaki farklılık gerekçe gösterilerek başvuruların reddedilmesi 6769 sayılı SMK kapsamında mümkün müdür veya sahip numarası farklılığı içerikli bir ret gerekçesi SMK kapsamında bulunmakta mıdır?
  • Bütün bunların sonucunda, sahip numarası sistemi gerekçe gösterilerek, bir başvurunun aynı sahibe ait başka bir marka nedeniyle reddedilmesi yönündeki uygulama, SMK’da düzenlenmemiş bir ret gerekçesinin Kurum uygulaması öne sürülerek Kanuna fiilen eklemlenmesi midir? 

Detaylı açıklamalara geçmeden, yazı boyunca vereceğimiz örneklerin 5/1-(ç) uygulaması özelinden hareket edeceğini, ancak sahip numarası sisteminin uygulama biçiminden kaynaklanan sorunların yayıma itiraz, devir gibi süreçlerde de hak sahibinin mağduriyetine yol açtığı belirtilmelidir. Bu durumlara örnekler de yazının sonunda verilecektir.

GENEL TABLO

Kurumun mevcut uygulamasında aynı sahip numarası altında kayıtlı olmak için aranan şart, sahip gerçek kişi ise sahibin isim ve soyisminin, tüzel kişi ise ticaret unvanının ve buna ilaveten sahibin adresinin birebir aynı olmasıdır.

Gerçek kişinin isminde, tüzel kişinin ticaret unvanında veya adreste farklılıklar olması halinde, aynı sahibe farklı bir sahip numarası tahsis edilmektedir.

Bununla birlikte, Türk marka sahipleri açısından, başvuru esnasında verilen vergi numarası, T.C. kimlik numarası bilgileri, Kurum sahip numarası sisteminde kayıtlı önceki sahip numaralarıyla eşleştirilmektedir ve dolayısıyla, aynı sahip için mükerrer kayıt oluşturulması gibi sorunlar yaşanmamaktadır. Dolayısıyla da, söz konusu olan Türk başvuru sahipleri olduğunda, marka sahip numarasının farklılığı nedeniyle marka sahibinin kendi markaları nedeniyle sorun yaşaması pek olası olmamaktadır.

Ve fakat, söz konusu olan yabancı başvuru sahipleri olduğunda, sahip numarası sisteminde önemli sorunlar yaşanmaktadır. 

Şöyle ki; defalarca tecrübe edilen birçok halde, aynı sahibe Kurum tarafından farklı numaralar tahsis edilmekte, bu hususun apaçık olduğu sayısız örnekte resen veya iletişim yoluyla kaydın düzeltilmesi yolu değil, yeni başvurunun aynı sahibe ait önceki tarihli marka nedeniyle reddedilmesi yolu tercih edilmekte ve talep sahiplerinin (Kurum müşteri kelimesini de kullanmaktadır) işlemleri, aslında çok da gerekli olmayan şekilde, uzatılmaktadır.

Özellikle, Madrid Protokolü kanalıyla vekilsiz olarak Türkiye girişi yapılan uluslararası başvuruların marka sahiplerine, önceden Kurum sahip veritabanında farklı bir sahip numarasıyla kayıtlı olmalarına rağmen yeni numaralar verilmekte ve bu mükerrer kayıtların inceleme aşamasında çeşitli gerekçelerle düzeltilmemesi nedeniyle yanlış ret kararları verilmekte ve sonrasında bu ret kararlarının düzeltilmesi veya kaldırılması gerek Kurum gerekse de başvuru sahibi / vekili açısından emek, zaman ve maddi kayıplara yol açmaktadır.

Birkaç senaryo eşliğinde açıklayacak olursak:

Senaryo 1UNVAN VEYA ADRESTEKİ YAZIM KARAKTERLERİ, NOKTALAMA İŞARETLERİ FARKLILIKLARI:

Yabancı dillerde “İ” ve “ı” karakterleri bulunmamaktadır (küçük “i” ve büyük “I” harfleri mevcuttur) ve bu veya bunun gibi aslında karşılığı aynı olan, büyük – küçük harf farklılıkları nedeniyle marka sahibi numarası farklılaşabilmektedir.

Örneğin; önceki markanın sahibi “LAVIRY AGENTS S.A.” firması Kurum veritabanında bir sahip numarasıyla kayıtlıdır.

Madrid Protokolü kapsamında yapılan yeni başvuruda ticaret unvanı “Laviry Agents S.A.” olarak belirtilir.

Yeni başvurunun sahibi Kurum kayıtlarında birebir eşleşmediği için yeni bir sahip numarası alır.

Aynı durum adreslerde kullanılan harfler bakımından da geçerlidir.

Aşağıda verilen örnekteki 3 farklı sahip numarası Kurum veritabanından 6 Aralık 2020 tarihinde alınmıştır ve büyük – küçük harf farklılıkları nedeniyle aynı sahip için verilen farklı sahip numaralarından bir örneği göstermektedir:

Aynı uygulamanın devamı olarak örneklendirmek gerekirse; Kurum marka araştırma sisteminde marka sahibi esas alınarak yapılan araştırmada, aranan terim “ferrarı veya FERRARI” ise 128 ayrı marka kaydı; aranan terim “ferrari veya FERRARİ” ise yalnızca 3 marka kaydı çıkmaktadır.


Bu durum istisnai bir hal olmadığından, tek çözüm olarak arama yapanlardan dikkat beklemek ciddi bir kamu kurumu refleksi olmayacaktır, çünkü marka araması Kurum online veritabanı aracılığıyla alan profesyoneli olan veya olmayan yüzbinlerce kişi tarafından yapılmaktadır ve kullanıcıların (müşterilerin) en doğru sonuçlara erişimini sağlamak idarenin görev ve sorumluluğudur.

Senaryo 2ADRESTEKİ ÖNEMSİZ FARKLILIKLAR:

Varsayımsal bir örnek üzerinden giderek, daha açık olalım:

Yabancı bir tüzel kişinin bir markası Kurum kayıtlarında 1995 yılından bu yana tescillidir ve bu markada sahibin adresi “Carnabiss Strasse 15, 32257 Düsseldorf – Almanya” olarak kayıtlıdır. Marka sahibi bu markasıyla ayırt edilemeyecek derecede benzer yeni bir markasını tescil ettirmek için Kuruma başvuruda bulunur, şirketin unvanı aynıdır, ancak Avrupa Birliği’nde posta kodu yazım sistemi değiştiğinden 32257’nin başına DE harfleri gelmiştir. Bu markanın başvurusu yerli bir vekil kullanılmadan Madrid Protokolü aracılığıyla yapılır ve adres “Carnabiss Strasse 15, DE-32257 Düsseldorf – Almanya” olarak yazılır.    

Kurum yazılımı veya kayıt personeli bu marka için adresteki farklılık nedeniyle ayrı bir sahip numarası verirler. Bunun ötesi beklenemez, çünkü yazılım veya kayıt personeli karar merci değildir.

Yeni başvuru karar için havale edilir, ayırt edilemeyecek derecede benzer olan ve aynı tür malları içeren iki markanın unvanları aynıdır, adresleri arasındaki tek fark ise Almanya’nın uluslararası kodu olan DE’nin bir adreste bulunup diğer adreste bulunmamasıdır ve tabii ki sahip numaraları da farklıdır.

Bu husus tespit edilmesine rağmen inisiyatif alınmaz, resen birleştirme yapılmaz veya önceki markanın vekiliyle temasa geçilip durum kontrol edilerek, sahiplerin birleştirilmesini talep edilmez, ret kararını verilip, itiraz edin konu YİDK’nda çözülsün denmesi tercih edilir. Marka sahibi aylarca itirazının Kurul’da incelenmesini bekler. (Bu yöndeki kontrolü yapmayı tercih ederek yapıcı yaklaşımı tercih eden çok sayıdaki Kurum çalışanı elbette ki bunun dışındadır.)

Sorun anlatıldığı zaman alınacak yanıt bellidir; “Sahip numaraları farklı olduğu için o yönde karar verildi, Kurum uygulaması bu yönde, hata söz konusu değil, itiraz edilmeli.”

Peki, şimdi sorular geliyor:

  • 5. maddede sayılı ret gerekçeleri arasında sahip numaralarının farklılığı gibi bir hal bulunmakta mıdır?
  • Kurum sahip numaralarının farklılığı / adreslerin farklılığı şeklindeki ret gerekçesini SMK’nın hangi maddesine dayandırmaktadır?
  • Sahip numarası sistemi Kurumun iç uygulamasıdır ve sahip numarasının farklı olması marka sahibinin de farklı olduğu anlamına gelmez. Eğer öyle bir kabul varsa da Kuruma düşen bunu tetkik ederek ona göre karar vermektir. 
  • Marka sahiplerinin unvanı aynı iken bunların adreslerinin minör farklılıklar içermesi marka sahiplerinin farklı tüzel kişiler olduğu anlamına mı gelmektedir?
  • Kurum her tür iletişim aracına sahipken bu tip durumları başvuru sahiplerine veya vekillerine sorarak, yapıcı bir yaklaşım izlemeyi tercih etmek yerine neden başvuruları reddederek, aylar sürecek itiraz – YİDK süreçlerini işletmeyi tercih etmektedir?

Senaryo 3TİCARET UNVANLARINDA KULLANILAN KISALTMALAR:

Açık olma endişesiyle gene varsayımsal bir örnek üzerinden gidelim:

Yabancı bir tüzel kişi 2000 yılında bir marka tescil ettirmiştir ve bu markadaki unvanı “CLASSIC NUTS LTD.” şeklindedir.

2020 yılında birebir aynı adresle “CLASSIC NUTS LIMITED” unvanıyla bir başvuru yapılır. Bu başvuru önceki markayla ayırt edilemeyecek derecede benzerdir ve aynı tür malları içermektedir.

Kurum yazılımı veya kayıt görevlisi “LTD.” – “LIMITED” farkından dolayı sahiplere farklı numaralar verir ve yukarıda Senaryo 2’de aktardığımız akış aynen devam eder.

Oysa ki; LTD kısaltmasının açılımının LIMITED olduğu açık ve kolaylıkla erişilebilir malum bir bilgidir; aynı durum CORP (CORPORATION), S.A. (SOCIETE ANONYME), S.A.S. (SOCIETE PAR ACTIONS SIMPLIFIEE), SARL (SOCIETE A RESPONSABILITE LIMITEE), S.P.A. (SOCIETA PAR AZIONI), CO (COMPANY), GMBH (GESELLSCHAFT MIT BESCHRANKTER HAFTUNG), AG (AKTINGESELLSCHAFT) gibi yaygın kullanılan ve bilinen ve Kurumun karşısına neredeyse her gün çıkan kısaltmalar için de geçerlidir.

Hal böyleyken ve kısaltmanın karşılığının ne olduğunu saptamak / bilmek Kurum bakımından günlük işin bir parçası olarak malum bir veriyken, marka sahibinin ticaret unvanının açık ve kısaltma hallerine iki ayrı sahip numarası verilmesinin ardından, inceleme esnasında bunların resen birleştirilmemesi veya başvuru sahibi vekili ile temasa geçilip bu yönde işlem yapılmaması ve devamında yeni tarihli başvurunun marka sahibinin kendi markası nedeniyle reddedilmesi kanaatimizce, başlıbaşına kamu otoritesinin haksız kullanımı suretiyle hak sahiplerinin mağdur edilmesidir.   

Senaryo 4“UNVANLARDA FARKLILIK VAR, UNVAN DEĞİŞİKLİĞİ YAPIN”:

Yukarıda verdiğimiz örneklerin devamı niteliğindeki kimi hallerde kısaltmanın açık hale getirilip (veya tam tersi) sahiplerin birleştirilmesi için unvan değişikliği işlemi yapılması talep edilmektedir.

Bu yöndeki talep gerçekleştirilebilir nitelikte değildir, çünkü çoğu halde ortada bir unvan değişikliği bulunmamaktadır. 

“CLASSIC NUTS LIMITED” ile “CLASSIC NUTS LTD.” aynı ticaret unvanıdır, birinde şirketin nevi açık yazılmıştır, diğerinde ise kısaltma halinde yazım söz konusudur. Bu şekilde yazılmış sahiplerin birleştirilmesi için unvan değişikliği yapılması istenmesi mantıklı değildir, çünkü ortada bir unvan değişikliği bulunmamaktadır. Tüm dünyanın açılımını bildiği bir kısaltmanın açık halde yazılıp sahip numaralarının birleştirilmesi yeterli olacakken, gerçekleşmemiş bir işlemin belgesi talep edilerek ve sahip birleştirmesinin ancak bu halde gerçekleşeceği belirtilerek işlemler çıkmaza sürüklenebilmektedir.

Senaryo 5 – UNVAN DEĞİŞİKLİĞİ İÇİN UNVAN DEĞİŞİKLİĞİNİ GÖSTERİR BELGE TALEP EDİLEBİLİR Mİ?:

Türkiye’nin 2005 yılından bu yana tarafı olduğu Marka Kanunu Andlaşması madde 10(4), unvan değişikliği işlemi için unvan değişikliğini gösterir belgenin istenmesini açık şekilde yasaklamaktadır.

(https://www.turkpatent.gov.tr/TURKPATENT/resources/temp/3C2EBCFA-8D1E-4BD1-A344-C0C1E308B39A.pdf)

“(4) [Prohibition of Other Requirements] No Contracting Party may demand that requirements other than those referred to in paragraphs (1) to (3) be complied with in respect of the request referred to in this Article. In particular, the furnishing of any certificate concerning the change may not be required.

(5) [Evidence] Any Contracting Party may require that evidence be furnished to the Office where the Office may reasonably doubt the veracity of any indication contained in the request.”

(https://wipolex.wipo.int/en/text/294358)

Madde 10(5)’te yer alan hüküm ise kanıtın ancak makul nedenle şüpheye düşülmesi kanıt istenebileceğini düzenlemektedir ve istisna hükmüdür.

Buna karşılık SMK Yönetmelik madde 128 hükmü aşağıdaki şekildedir:

Unvan, tür ve adres değişiklikleri

MADDE 128 – (1) Bir sınai mülkiyet hakkı sahibinin unvanının veya türünün değişmesi halinde bu değişikliğin ilgili Sicile kaydedilmesi için aşağıda sayılan belgelerle birlikte Kuruma başvuruda bulunulması gereklidir:

a) Talep formu.

b) Unvan veya tür değişikliğini gösterir Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi bilgisi veya belgesi veyahut yetkili mercilerce onaylanmış belge ile unvan veya tür değişikliğini gösterir belgenin yabancı dilde olması halinde yeminli tercüman tarafından onaylanmış Türkçe tercümesi.”

Bu haliyle SMK Yönetmelik madde 128 (1)(b) hükmü açık biçimde Marka Kanunu Andlaşması’nın ve Türkiye’nin uluslararası yükümlülüklerinin ihlali mahiyetindedir. İstisna hükmünün genel uygulamaya dönüştürülmesi gibi bir halin kabul edilmesi elbette ki mümkün değildir.

Yaptığımız tespit, bu yazının bağlamından, yani marka sahibi numarası sisteminin etkilerinden ve aksaklıklarından daha üst düzeydeki bir sorunu işaret etmektedir ve kanaatimizce ivedilikle düzeltilmelidir.

Senaryo 6SAHİP NUMARASI SİSTEMİNDEN KAYNAKLI SORUNLAR 5/1-(Ç) BENDİ İLE SINIRLI MIDIR?:

Sahip numarası sisteminin yol açtığı ve yukarıda farklı senaryolar eşliğinde detaylıca açıklamadığımız sorunlar, yalnızca 5/1-(ç) incelemesinde değil, sahibin önceki haklarıyla ilgili tüm işlerde ortaya çıkmaktadır.

Örneğin; yayıma itiraz işlemlerinde marka sahibinin yalnızca tek numarasına kayıtlı markaların gerekçe gösterilebilmesi, farklı adresler nedeniyle aynı sahibe ait diğer markaların sanki başka birisine aitlermiş gibi işleme alınmaması ve burada sıralamakla yazıyı daha fazla uzatmayacağımız diğer işlemlerde yaşanan sorunlar mevcuttur.

SONUÇ

Sahip numarası sisteminden kaynaklı sorunları detaylı ve örnekleriyle birlikte ortaya koyduğumuz yazıya, bütün yazdıklarımızın tekrarı mahiyetinde bir sonuç yazmayı tercih etmeyeceğiz.

Sahip numarası sisteminden kaynaklı sorunlar, sorun halletme refleksi ile çalışan yapıcı Kurum çalışanları sayesinde bazı hallerde ortadan kaldırılmaktadır. Buna karşın sistemin kendisi kurulduğu haliyle yapısal, işleyişe ilişkin ve mantıksal sorunlar içermektedir ve marka sahipleri birçok halde unvanları dahi aynıyken kendi önceki markaları nedeniyle beklenmedik sorunlarla karşılaşmaktadır. Dolayısıyla, sahip numarası sisteminin akış, işleyiş ve sorunlu durumlara müdahale anlamında ciddi bir revizyona tabii tutulması kanaatimizce yerinde olacaktır.

Diğer taraftan, SMK Yönetmelik madde 128(1)(b) hükmü, Marka Kanunu Andlaşması’na ve Türkiye’nin uluslararası yükümlülüklerine açık biçimde aykırıdır ve Yönetmelik hükmünün acilen gözden geçirilmesi gerekmektedir.

Önder Erol ÜNSAL

Aralık 2020

unsalonderol@gmail.com

Kötü Niyetle Gerçekleştirilen Marka Tescilleri Bir Kez Daha ABAD Önüne Geldi -TARGET VENTURES Kararı (T-273/19)

Avrupa Birliği Adalet Divanı Genel Mahkemesi 28 Ekim 2020 tarihli T-273/19 sayılı kararında kötü niyetle yapılan marka başvuruları hususunu bir kez daha değerlendirmiştir.

“TARGET VENTURES” kararı olarak anacağımız bu kararda; marka sahibinin marka tescil başvurusunu yaptığı andaki niyeti tespit edilirken, üçüncü kişilerin önceki kullanımlarını bilmesi veya bilmesi gerekliliği hususuna ilişkin önemli saptamalar yapılmıştır. Genel Mahkeme bu saptamalarında, EUIPO Temyiz Kurulu’nun sınırlayıcı yaklaşımını yerinde bulmamış, üçüncü kişilerin önceki kullanımlarını bilme veya bilme gerekliliği hususunu dikkate alınması gereken faktörlerden sadece birisi olarak belirtmiş ve markayı işlevlerine uygun biçimde kullanma niyetinin var olup olmamasını ön plana çıkartmıştır.

Tespitleri bakımından son derece önemli gördüğümüz bu kararı, bu yazı boyunca sizlere aktarmaya çalışacağız. 

İhtilafın Arka Planı

Almanya’da kurulu “TARGET PARTNERS GMBH” girişim sermayesi fonu olarak faaliyet göstermektedir. Firma 2002 yılından bu yana “targetventures.com”, 2009 yılından bu yana ise “targetventures.de” alan adlarının sahibidir, ancak bu alan adları yalnızca firmanın “www.targetpartners.de” alan adlı resmi web sitesine yönlendirmedir ve içerikleri anılan siteyi göstermektedir.

İngiliz Virjin Adaları’nda kurulu “TARGET VENTURES GROUP” da bir girişim sermayesi fonudur. Bu firma “Target Ventures” markasıyla Rus girişim sermayesi pazarında 2012 yılından bu yana, Avrupa Birliği’nde ise ilk olarak 8 Mart 2013 tarihinden başlayarak faaliyette bulunduğunu iddia etmektedir. TARGET VENTURES GROUP, 23 Aralık 2013 – 18 Aralık 2014 tarihleri arasında markasıyla AB’nde beş şirkete finansal ve parasal hizmetler sağladığını, bunun karşılığında kendi yatırımcıları adına bu şirketlerde hisse sahibi olduğunu belirtmektedir. Bu yatırımların alanda faaliyet gösteren uzmanlık internet sitelerinde ve yatırım yapılan işletmelerin web sitelerinde onaylı olarak görülebileceği de iddia edilmiştir. 

Kasım 2014’te her iki firmanın temsilcileri Londra’da finans alanında dünyaca ünlü bir konferansa katılmışlardır; bu konferansa katılan bir start-up temsilcisi, her iki firmanın temsilcilerinin @targetpartners.de, @targetventures.ru eklentileriyle biten e-posta adreslerinin yer aldığı iki e-postayı alıcılar beraber olacak şekilde göndermiştir.

Ocak 2015’te “TARGET PARTNERS GMBH”, Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO)’ne başvuruda bulunarak “TARGET VENTURES” kelime markasının tescilini talep etmiştir. Mayıs 2015’te tescil edilen markanın kapsamında “Sınıf 35: Reklamcılık, iş yönetimi, iş idaresi, ticari danışmanlık, büro işleri hizmetleri. Sınıf 36: Finansal işlemler, ödeme sistemleri ve ödemelerle veya para temini ile ilgili elektronik iletişim sistemleri hariç olmak üzere parasal işlemler hizmetleri.” yer almaktadır.     

Temmuz 2015’te Berlin’de promosyon etkinliği düzenleyen bir müşterisinden firmaları karıştırdığı yönünde bir e-posta aldığını ileri süren “TARGET PARTNERS GMBH”, “TARGET VENTURES GROUP”a ihtarname gönderir.

“TARGET VENTURES GROUP” bunun üzerine EUIPO’ya başvuruda bulunarak “TARGET VENTURES” markasının kötü niyetle tescil edildiğini, bu gerekçeyle hükümsüz kılınmasını talep eder.  

EUIPO Temyiz Kurulu Kararı

EUIPO İptal Birimi ve Temyiz Kurulu hükümsüzlük talebini reddeder.

EUIPO Temyiz Kurulu talebin reddedilmesinde esasen aşağıdaki gerekçelere dayanmaktadır:

  1. Hükümsüzlüğü talep edilen markanın sahibinin, hükümsüzlük talebi sahibinin Avrupa Birliği’nde “TARGET VENTURES” işaretiyle gösterdiği faaliyetler hakkında bilgi sahibi olduğu ispatlanamamıştır. Şöyle ki, hükümsüzlük talebi sahibinin “TARGET VENTURES” işaretiyle AB’nde sağladığı hizmetler yaygın değildir ve yaygın hizmet sağlanmaması halinde, marka sahibinin tescil başvurusunu yaptığı anda, kullanıma konu işaretin ilgili tüketiciler veya rakipler tarafından bilinir veya tanınır hale gelmiş olduğu varsayılamaz.
  2. “TARGET VENTURES” işareti, başvuru tarihinden (Ocak 2015) önce AB’nde kısa süre kullanılmıştır ve yüksek yoğunlukta kullanım veya geniş medya tanıtımı da mevcut değildir. Bu bağlamda, marka sahibinin başvuru tarihinden önce, hükümsüzlük talebi sahibinin ticari faaliyetlerinden haberdar olduğu veya olması gerektiği beklenemez.
  3. Marka sahibinin başvuru tarihinden önce, hükümsüzlük talebi sahibinin ticari faaliyetlerinden haberdar olduğu veya olması gerektiği ispatlanmış olsaydı bile, marka sahibinin markayı kullanım niyetinin bulunmadığı, markayı hükümsüzlük talebi sahibinin Avrupa pazarına girişini engellemek amacıyla tescil ettirdiği ispatlanamamıştır. Tersine, marka sahibi tescil ettirmekte meşru bir ticari faydası bulunduğunu kanıtlarıyla göstermiştir.
  4. Sonuç olarak Temyiz Kurulu’na göre; hükümsüzlük talebinin konusu marka, “TARGET” ayırt edici unsurunu “TARGET PARTNERS” şeklinde kullanan marka sahibinin, tali bir unsur olan “VENTURES” ibaresiyle de birlikte kullanmak istemesi, bu yolla da müşterilerinde oluşabilecek olası karıştırma hallerini engelleme amacını gütmesi nedenleriyle tescil ettirilmiş olabilir ve bu yönüyle de ticari ve meşru bir mantık söz konusudur.

Genel Mahkeme Kararı

“TARGET VENTURES GROUP” bu karara karşı dava açar. Dava, Adalet Divanı Genel Mahkemesi’nce görülür ve 28 Ekim 2020 tarihli T-273/19 sayılı kararla sonuçlandırılır. Yazının devamında Genel Mahkeme kararı okuyuculara aktarılacaktır.

Davacının temel iddiaları iki ayrı kısımdan oluşmaktadır:

  1. Tescil başvurusunun yapıldığı tarihte marka sahibinin, davacının söz konusu işaretle Avrupa Birliği’ndeki ticari faaliyetlerini bilip bilmemesi hususu Temyiz Kurulu’nca yanlış değerlendirilmiştir. Şöyle ki, marka sahibi, davacının ilgili işaretle varlığını / faaliyet gösterdiğini içeren iki e-posta almıştır ve davacı ilgili işareti AB dışında yoğun olarak uzun süredir, AB içinde ise başvuru tarihinden bir yıl önceye dayanacak şekilde girişim sermayesi hizmetleri için kullanmaktadır. Davacının iddiası, “TARGET VENTURES” işaretiyle girişim sermayesi sektöründe büyük bir aktör olarak bilindiğidir.
  2. Davacının ikinci temel iddiası, marka sahibinin tescil ettirdiği markayı hiç kullanmadığı ve kullanım niyetinin bulunmadığıdır. Marka sahibi, başvuru tarihinden 13 yıl önce “targetventures.de” alan adını kaydettirmiş olsa da, bu alan adı gerçekte hiç kullanılmamıştır ve marka sahibinin “www.targetparners.de” sitesine yönlendirme işlevi görmektedir. Bu yönlendirme çok zorlama biçimde “bir miktar kullanım” olarak kabul edilebilir. Marka sahibi, markasını “TARGET PARTNERS” markasının korumasını güçlendirmek ve başkalarının, özellikle de davacının “TARGET VENTURES” markasının kullanımını engellemek için tescil ettirmiştir. Buna ilaveten Temyiz Kurulu olayların kronolojisini de doğru biçimde değerlendirmemiştir. Sonuç olarak, markanın başvurusunun yapıldığı anda marka sahibinin kötü niyetle hareket etmediği sonucuna varan Temyiz Kurulu kararı hatalıdır.

EUIPO ve marka sahibi, davacının iddialarına karşı çıkmaktadır ve özellikle AB markasının tescil edilmesinden önce, marka sahibinin ilgili işareti kullanmasını meşru bir ticari yararın varlığını gösteren bir hal olarak kabul etmektedir. 

Genel Mahkeme, belirtilen iddialar ve karşı argümanlar çerçevesinde incelemesini gerçekleştirir.

AB markaları bakımından kötü niyet bir hükümsüzlük gerekçesidir. Kötü niyet halinin varlığından bahsedebilmek için, AB markasının sahibinin tescil başvurusunu; rekabete adil biçimde katılmak amacıyla değil, üçüncü kişilerin çıkarlarının aleyhine dürüst olmayan biçimde veya özel bir üçüncü kişiyi gözetmeksizin, bir markayı işlevlerine uygun olmayacak şekilde kullanma niyetiyle elde etme amacıyla yapması gerekmektedir.

İncelenen vakada Temyiz Kurulu kötü niyet kavramını çok kısıtlayıcı yorumlamıştır. Oysa ki yukarıda da bahsedildiği üzere, belirli bir üçüncü kişiyi gözetmeksizin, bir markayı işlevlerine, özellikle de kaynak gösterme işlevine, uygun biçimde kullanma niyeti olmaksızın elde etme hali, marka tescil başvurusunun kötü niyetle yapıldığı sonucuna varmak için yeterlidir.

Kötü niyet olarak kategorize etmek için marka sahibinin belirli bir üçüncü kişiyi hedef alması şart olmasa da, bu tip hallerde marka sahibinin üçüncü bir tarafın ihtilaf konusu markayı kullanımı hakkında bilgi sahibi olduğu gösterilmelidir. Bu bağlamda, marka sahibinin bu konuda bilgisi varsa, başvuru kaçınılmaz biçimde bahsedilen üçüncü kişiyi hedef alacaktır.

Bu çerçevede; marka sahibinin, işaretin davacı tarafından önceki kullanımına ilişkin fiili veya varsayılabilecek düzeyde bilgi sahibi olduğunu gösterir kanıtlar sunulmaması tespitinin, hükümsüzlük talebini reddetmek için yeterli olduğunu bildiren Temyiz Kurulu kararı hatalıdır. Marka sahibinin, işaretin üçüncü bir kişi tarafından önceki kullanımını bilmesi veya bilmesi gerekliliği, kötü niyet incelemesinde dikkate alınması gereken hususlardan sadece birisidir. İncelenen vakada, Temyiz Kurulu incelenen vakaya ilişkin diğer halleri dikkate almamıştır.

İnceleme konusu ihtilafta, marka sahibinin tescil başvurusunu yaptığı andaki niyetinin markayı işlevlerine uygun biçimde kullanma sokmak olmadığı objektif, ilgili ve istikrarlı göstergeler çerçevesinde açıktır.

Temyiz Kurulu kararında, “TARGET” ayırt edici unsurunu “TARGET PARTNERS” şeklinde kullanan marka sahibinin, ayırt edici unsuru tali bir unsur olan “VENTURES” ibaresiyle de birlikte kullanmak istemesinin, bu yolla da müşterilerinde oluşabilecek olası karıştırma hallerini engelleme amacını gütmesinin ticari ve meşru bir mantık olabileceği belirtilmiştir.

Ancak, bu durum Genel Mahkeme’ye göre, markanın işlevleri ve özellikle kaynak gösterme işlevi ile bağlantısızdır ve hükümsüzlüğü talep edilen marka tescil edilmeden önce veya tescil edildikten sonra marka sahibi tarafından hizmetleri için kullanılan tek marka olan “TARGET PARTNERS” markasının güçlendirilmesi ve korunması amacına hizmet etmektedir. Marka sahibinin “www.targetventures.de” ve “www.targetventures.com” web sitelerinin sadece ana web sitesi olan “www.targetpartners.de” sitesine yönlendirme amacına hizmet etmesi de, ana markanın güçlendirmesi amacının göstergesidir ve bu husus duruşmada da marka sahibi tarafından dile getirilmiştir.

Belirtilen tüm hususlar ışığında ve marka sahibinin “TARGET VENTURES” ibaresini kullanım biçiminin markanın tescil edilmesinden önce veya sonra değişmemesi de dikkate alınarak, marka sahibinin ihtilaf konusu markayı ticarette adil biçimde kullanmak amacıyla değil, özel bir üçüncü kişiyi hedef alınmasa da, markanın kaynak gösterme işlevi başta olmak üzere, markanın işlevleri arasında yer almayan bir amaca yönelik münhasır haklar elde etme amacıyla tescil ettirdiği anlaşılmaktadır.

Marka sahibinin “TARGET” ayırt edici unsuruna ilave edeceği “VENTURES” gibi tali unsurlarla kullanımını genişletme niyeti anlaşılır olsa da; marka tescil edilmeden önce veya sonra bu yönde hiç kullanım olmaması, duruşmada marka sahibinin tescile yönelik amacını ana markanın güçlendirilmesi olarak beyan etmesi ve marka sahibinin tüketicilerin zihinlerinde yalnızca “TARGET PARTNERS” markasıyla yerleştiğinden emin olması hususları, bu niyetle çelişmektedir.

Temmuz 2015’te Berlin’de promosyon etkinliği düzenleyen bir müşterisinden firmaları karıştırdığı yönünde bir e-posta aldığını bildiren marka sahibi, bu e-postaya verdiği yanıtta kendisinin de “TARGET VENTURES” markasını kullandığı yönünde beyanda bulunmamıştır. Sunulan kanıtlar ve beyanlar açık olarak marka sahibinin “TARGET VENTURES” markasını hiç kullanmadığını, kullandığı markanın “TARGET PARTNERS” olduğunu göstermektedir.

Bu çerçevede Temyiz Kurulu kararı, marka sahibinin tescil başvurusunun yapılmasının altındaki niyetin, kullanımı “TARGET VENTURES” ibaresine genişletmek olabileceği öngörüsüne (ön kabulüne) dayanması bakımından da hatalıdır.

Önceden de belirtildiği üzere; marka sahibinin, işaretin üçüncü bir kişi tarafından önceki kullanımını bilmesi veya bilmesi gerekliliği, kötü niyet incelemesinde dikkate alınması gereken hususlardan sadece birisidir. Bu nedenle inceleme konusu olaydaki vakaların kronolojik olarak incelenmesi de şart değildir. Ancak, incelenen ihtilafta Temyiz Kurulu, bilme veya bilme gerekliliğini bir koşul olarak ortaya koymuştur. Dolayısıyla da, bunu yapmışsa, vakada olayların kronolojik akışını incelemiş olmalıydı. Bu incelemede, davacının markasının ilk olarak Avrupa Birliği sınırları dışındaki kullanımının ve devamında da olayların kronolojisinin incelenmesini gerektirirdi.

Adalet Divanı’nın C-104/18 sayılı Koton kararı çerçevesinde, marka sahibinin üçüncü bir kişinin markayı önceki kullanımı hakkında bilgi sahibi olması için, önceki kullanımın Avrupa Birliği sınırları dahilinde gerçekleşmesi şart değildir. Hatta, C-529/07 sayılı Chocoladefabriken Lindt & Sprüngli kararında belirtildiği üzere kötü niyetli marka başvurusunun varlığından bahsetmek için üçüncü bir kişinin Birlik pazarında önceki kullanımı da şart değildir. Bunların ışığında incelenen vakada, Temyiz Kurulu “TARGET VENTURES” markasının üçüncü kişilerce kullanımından kaynaklanacak bilme veya bilme gerekliliği halini Avrupa Birliği sınırlarına özgüleyerek, incelemeyi eksik biçimde yapmıştır. Buna ilaveten, Temyiz Kurulu incelenen ihtilafta olayların kronolojisini de dikkate almamıştır. Temyiz Kurulu kararı bu yönüyle de hatalıdır.

Bahsedilen tüm nedenlerle, Genel Mahkeme, Temyiz Kurulu kararını iptal etmiştir.

Sonuç

“TARGET VENTURES” kararı ışığında Adalet Divanı’nın kötü niyetli başvuruların tespiti hususunda sınırlayıcı yaklaşımı kabul etmediğini, tek bir faktörün eksikliğinde kötü niyetin ortaya çıkmayacağı yönündeki yaklaşımdan uzakta durduğunu, marka sahibinin kullanım niyetinin olmamasına, yani markanın temel işlevlerine aykırı bir yaklaşıma öncelikle önem verdiğini, inceleme konusu vakalar özelinde detaylı değerlendirme yapılması gerektiğini işaret ettiğini, üçüncü kişilerin önceki kullanımlarının incelenmesi hususunu sadece Avrupa Birliği sınırları ile kısıtlı tutmadığını, olayların kronolojik akışının da dikkate alınması gerekliliğini işaret ettiğini söyleyebiliriz.

“TARGET VENTURES” kararı bu yönleriyle kötü niyetli marka tescili hakkındaki önemli kararlardan birisi olarak içtihatta yerini almıştır ve kanaatimizce ilerleyen zamanlarda atıf yapılan temel kararlardan birisi olarak sıklıkla karşımıza çıkacaktır.

Önder Erol ÜNSAL

Aralık 2020

unsalonderol@gmail.com

“Büsbütün Yabancılar” Adalet Divanı Genel Mahkemesi – Deep Purple Kararı (T‑344/16)

Geçtiğimiz günlerde marka gözlemi esnasında Türkiye’de yeni yayımlanan DEEP PURPLE başvurusunu (2020/83814) fark ettik. Grubun şu andaki üyelerinden Ian Paice, Ian Gillan ve Roger Glover tarafından yapılmış başvuruyu görünce, efsanevi İngiliz müzik grubunun kurucu üyelerinden davulcu Ian Paice ile gene kurucu üyelerden eski gitarist Richard Hugh Blackmore arasında, grubun isminin marka olarak tescili için 2018 yılında Avrupa’da yaşanan ihtilaf aklımıza geldi. Bu nedenle geriye dönüp ilgili Adalet Divanı Genel Mahkemesi kararını sizlere de aktarmak istedik.

Rivayet şudur ki; 1968 yılında kurulan grubun üyeleri provalarını o dönemler gitarist Blackmore’un kulakları ağır işiten babaannesinin evinin bodrum katında yaparmış. Peter De Rose hayranı olan babaanne torununa, 1930’larda çok popüler olan “Deep Purple” adlı besteyi ne zaman çalacaklarını sorar dururmuş. “Grubun adı ne olsun” tartışmalarına da bu durum noktayı koymuş; Blackmore “Deep Purple”ı grup adı olarak önermiş ve öyle de olmuş. Oy çokluğuyla mı kabul edildi, bilemiyoruz tabii.

Ancak gel zaman git zaman gruba birileri katıldı, birileri ayrıldı… derken Blackmore da ilki 1975 (ki o arada gidip Rainbow’u kurdu), ikincisi ise 1993 yılında tamamen olmak üzere grubu terk etti.

Hayatlarına ve müziklerine dair neler anlatsak az gelir, ama konuya da artık girmeliyiz, dedirten bu harika grupta diğer mevcut üyeler ve Ian Paice halen efsaneyi yaşatmaya devam ediyor. Aktaracağımız karara yön veren olay ise şöyle gelişiyor…

Öncesinde göz atmak isterseniz yazı boyunca aktaracağımız karar için aşağıdaki bağlantıyı;

http://curia.europa.eu/juris/document/document.jsf?text=&docid=206484&pageIndex=0&doclang=en&mode=lst&dir=&occ=first&part=1&cid=13374453

Paice ve Blackmore dahil grubun efsane kadrosu, son ayrılıktan önce bir dönem bir araya geldiklerinde (1984) hayatımıza katılan “Perfect Strangers” (Büsbütün Yabancılar) şarkısına kulak vermek isterseniz de aşağıdaki bağlantıyı;

görüntüleyebilirsiniz.

Kısa aradan sonra “Perfect Strangers” arasındaki çekişmeye geri dönersek Genel Mahkeme kararının arka planında gelişen olaylar şu şekildedir:

26 Nisan 2013 tarihinde Richard Hugh Blackmore “DEEP PURPLE” kelime markasının tescili için Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO) nezdinde başvuru gerçekleştiriyor.

Başvuru kapsamında aşağıdaki mal ve hizmetler yer alıyor;

Sınıf 9:  Müzik performanslarının ses / video kayıtları; fonograf kayıtları; indirilebilir ve fiziksel medya sürümleri dahil müzik kayıtları; indirilebilir müzik dosyaları; internetten sağlanan indirilebilir dijital müzikler; MP3ler; mouse altlıkları; bilgisayar ortamında kaydedilmiş ses kayıtları; video kayıtları; bilgisayar donanımı ve donanım yazılımı; indirilebilir elektronik yayınlar; dijital müzik; cep telefonu aksesuarları; Güneş gözlüğü; müzik içeren ses kayıtları; müzik içeren video kayıtları; müzik içeren ses kasetleri; Müzik içeren DVD’ler; müzik içeren kompakt diskler; internetten indirilebilen dijital müzik; indirilebilir MP3 dosyaları, MP3 kayıtları, web yayınları ve müzik içeren podcast’ler; müzik içeren indirilebilir video kayıtları; müzik içeren fonograf kayıtları; müzik içeren önceden kaydedilmiş video kasetleri; sinematografik filmler; Animasyon çizgi filmleri; film şeritleri; filmler; manyetik kayıtlar; optik kayıtlar; elektronik kitaplar ve yayınlar; bilgisayar oyunları; bilgisayar, cep telefonları ve el cihazları için etkileşimli oyunlar için yazılım; medya içeren  veya kayıt, ses ve / veya video ve / veya veri ve / veya bilgi için dijital kayıtlar; dijital oyunlar, cep telefonu oyunları; DVD oyunları; radyo, televizyon, kablo ve uydu kayıtları; elektronik, manyetik veya optik biçimdeki kayıtlar dahil olmak üzere ses, video, veri, etkileşimli yazılım ve multimedya kayıtları; elektronik, manyetik veya optik biçimde yayınlar; önceden kaydedilmiş dijital ses ve video saklama ortamı; kompakt diskler; kompakt disk ROM’lar; mini diskler; dijital ses bantları, kasetler, bilgisayar çipleri ve diskler; dijital video kasetler, kasetler, bilgisayar çipleri ve diskler; bilgisayar yazılımı ve bilgisayar programları; kompakt diskler, kayıtlar, önceden kaydedilmiş ses ve video bantları; bilgisayar programları; bilgisayar oyunları; önceden kaydedilmiş kompakt diskler ve kayıtlar.

Sınıf 25: Giysiler, ayakkabılar, başlıklar; dokuma gömlekler; polo gömlekler; rugby gömlekleri; gömlekler; spor gömlekler; sweatshirtler; tişörtler; beyzbol şapkaları; golf şapkaları; örme şapkalar; duş boneleri; erkek ve kadın ceketleri, paltoları, pantolonları; yağmurluklar; yağmur geçirmez ceketler; sweat ceketler; parça ceketleri; rüzgara dayanıklı ceketler.

Sınıf 41: Eğlence hizmetleri; bir müzik grubunun müzikal performansları; yayıncılık hizmetleri; müzik grubu, rock grubu gibi oluşumlar tarafından meydana getirilen görsel ve işitsel performanslara yönelik eğlence hizmetleri, canlı performanslar; müzik alanında bilgi ve müzikle ilgili yorum ve makaleler sağlamaya yönelik, tümü global bir bilgisayar ağı üzerinden çevrimiçi olarak sunulan, indirilemeyen önceden kaydedilmiş müzik eğlence hizmetleri; canlı müzik konserleri, canlı performans türünde eğlence hizmetleri; müzikle ilgili bilgilerin sağlanmasına yönelik eğlence hizmetleri; canlı gösteri performanslarının sunumu; canlı eğlenceye ilişkin bilgilerin sağlanması; radyo, televizyon, uydu, kablo, telefon, dünya çapında web ve internet yoluyla eğlence sağlanması; ses kayıtlarının ve önceden kaydedilmiş şovların, filmlerin, radyo ve televizyon performanslarının kiralanması; televizyon eğlencesi; ses kaydı, film ve video prodüksiyon ve dağıtım hizmetleri; internetten ve / veya internetteki web siteleri aracılığıyla indirilemeyen dijital müziğin sağlanması; indirilemeyen çevrimiçi elektronik yayınların sağlanması; kitap, dergi ve diğer metinlerin çevrimiçi olarak yayınlanması; hem interaktif hem de interaktif olmayan eğlence hizmetinin sağlanması; ses, video, veri, interaktif yazılım kayıtları alanında prodüksiyon ve dağıtım hizmetleri ve elektronik, manyetik, optik veya başka bir biçimde multimedya sağlanması; çevrimiçi elektronik yayınların sağlanması dahil olmak üzere yayıncılık hizmetleri; müzik yayınlama hizmetleri; eğlence hizmetleriyle ilgili olarak bir bilgisayar veri tabanından veya internetten çevrimiçi olarak sağlanan bilgilerin sunulması; stüdyo hizmetleri, müzik yayın hizmetleri, canlı müzik performanslarının sunumu hizmetleri; müzikal, konser ve film üretimi; müzik üretimi; müzik beste hizmetlerinin sağlanması.

Başvurunun ilan edilmesi üzerine “DEEP PURPLE” adını fiilen kullanmaya devam eden grubun kurucu üyelerinden davulcu Ian Paice, “tescilsiz markasına dayalı haklarını” öne sürerek EUIPO nezdinde itirazda bulunuyor. İtirazına gerekçe gösterdiği tescilsiz marka hakları ise aşağıdaki mal ve hizmetlerle ilişkili ve ilintilidir:

– müzik performanslarının işitsel/görsel kayıtları; müzik kayıtları, indirilebilen dijital müzik kayıtları, DVD’ler, CD’ler, kasetler, video kasetler, programlar;

– eğlence hizmetleri, bir müzik grubu tarafından sunulan müzik performansları, görsel işitsel performanslarla eğlence sunulması; canlı müzik performansları, hem analog hem de dijital formatlarla aktarılan eğlence hizmetleri;

– anahtarlıklar, oyun kartları;

– posterler, bilet koçanları, satış broşürleri, kitaplar, kartlar, fotoğraflar, çıkartmalar, el ilanları, araba çıkartmaları, kartpostallar, tampon çıkartmaları;

– gitar penaları, davul bagetleri;

– düğmeler, tişörtler, kumaş yamaları, rozetler, çubuk iğneler, şapkalar, ipek halılar, deri kol bantları, baş bantları; ve

– topaçlar, resimli oyun kartları, pin top oyunları, oyun kartları.

EUIPO İtiraz Birimi Süreci:

Başvuruya konu tüm mal ve hizmetlere karşı yapılan itiraz esasen “tescilsiz markanın taklit edilme suretiyle kullanılmasını engelleme hakkına sahip olunduğu” iddiasına ve Birleşik Krallık’ta bu hususa yönelik “Passing Off” haksız fiiline dayandırılır.

“Passing off”; teamül hukukunun güçlü olduğu Birleşik Krallık dahil bazı ülkelerde, tescilli olmayan markalardan kaynaklanan hakları, başkalarının benzer kullanımlarına karşı koruma ve buna ilaveten tescilsiz markanın sahibinin itibarını güvencede tutma amacını güden bir haksız fiil teamülüdür.  (Yazının bundan sonraki bölümlerinde yalnızca “Passing Off” olarak anılacaktır.)

Bunun üzerine EUIPO, itirazın dayandırıldığı önceki haklara dair kanıt sunulması gerektiğini bildirir ve 2 Şubat 2014’e dek süre tanır. İtiraz sahibi, 9 Eylül 2013’te Deep Purple grubunun geçmişini anlatan ve kanıt sağlayan diğer belgeleri sunar ve verilen son tarihe dek de başka herhangi bir kanıt sunmaz. Ancak son tarih sonrasında ayrıca detaylı mütalaa ve ek kanıtlar sunar ve İtiraz Birimi tanıdığı süre sonrasında sunulan bu ek dokümanları dikkate almaz. Nihayetinde İtiraz Birimi, itirazı kısmen kabul eder ve Sınıf 41’deki tüm hizmetler ve Sınıf 9’daki bazı mallar için başvuruyu reddeder. Kısmi ret kararı sonrası başvuru kapsamında kalan 9. ve 25. sınıftaki mallar aşağıda sayılmıştır:

mouse altlıkları; cep telefonu aksesuarları; güneş gözlükleri; bilgisayar donanımları; bilgisayar çipleri ve diskler, etkileşimli yazılımlar ve bilgisayar sabit yazılımları; bilgisayar oyunları; bilgisayar, cep telefonları ve el cihazları için etkileşimli oyunlar için yazılım; dijital oyunlar, cep telefonu oyunları; DVD oyunları; bilgisayar yazılımı ve bilgisayar programları.

Giysiler, ayakkabılar, başlıklar; dokuma gömlekler; polo gömlekleri; rugby gömlekleri; gömlekler; spor gömlekler; sweatshirtler; tişörtler; beyzbol şapkaları; golf şapkaları; örme şapkalar; duş boneleri; erkek ve kadın ceketleri, paltoları, pantolonları; yağmurluklar; yağmur geçirmez ceketler; sweat ceketleri; parça ceketleri; rüzgara dayanıklı ceketler.

Bunun üzerine Ian Paice, karara karşı itiraz eder.

Temyiz Kurulu Süreci:

EUIPO Beşinci Temyiz Kurulu, Sınıf 9’da yer alan aşağıdaki mallarla ilgili olarak itirazı reddeder:

bilgisayar donanımları; bilgisayar çipleri ve diskler, etkileşimli yazılımlar ve bilgisayar sabit yazılımları; bilgisayar oyunları; bilgisayar, cep telefonları ve el cihazları için etkileşimli oyunlar için yazılım; dijital oyunlar, cep telefonu oyunları; DVD oyunları; bilgisayar yazılımı ve bilgisayar programları.”

Aşağıda yer alan mallar için ise itirazı kabul eder:

– 9. sınıf: “mouse altlıkları; güneş gözlükleri; cep telefonu aksesuarları”

– 25. sınıf:  “Giysiler, ayakkabılar, başlıklar; dokuma gömlekler; polo gömlekleri; rugby gömlekleri; gömlekler; spor gömlekler; sweatshirtler; tişörtler; beyzbol şapkaları; golf şapkaları; örme şapkalar; duş boneleri; erkek ve kadın ceketleri, paltoları, pantolonları; yağmurluklar; yağmur geçirmez ceketler; sweat ceketler; parça ceketleri; rüzgara dayanıklı ceketler.”

Temyiz Kurulu bu kararı alırken, öncelikle Birleşik Krallık’ta yürürlükte olan yukarıda değindiğimiz “Passing Off” haksız fiilini dikkate almıştır. Temyiz sürecinde anılan fiilin dikkate alınmasında; başvuru sahibi Blackmore’un 1993’te gruptan ayrılması, sonrasında da Ian Paice ve diğer mevcut üyelerin halen Deep Purple adı altında müzikal faaliyetlerine devam etmeleri, bu adın önemli derecede itibar kazandırmış olması ve ilgili ürünler için de tüketicide grubun itibarının ilgi uyandırması hususları etkili olmuştur. Dolayısıyla, tüm bunlar göz önüne alındığında, başvurunun tescilinin “Passing Off” kapsamında kısmen engellenebilmesi mümkün görülmüştür.

Temyiz Kurulu;

–   İlk olarak, sunulan kanıtların, “giyim eşyalarının” ilgili dönem boyunca grup üyeleri için önemli bir gelir akışı sağladığını ve bu malların satışının da turdaki bir rock grubunun işinin önemli bir parçası olduğunu gösterdiğini tespit etmiştir. Bu nedenle de Sınıf 25’teki mallar için markanın tescil edilmesi ve satışı halinde, grubun itibarına zarar gelebileceğinin makul bir şekilde öngörülebilir olduğuna kanaat getirir ve bu durumun da bahsi geçen “Passing Off” ile önlenmesi gerekeceğine karar verir. Ek olarak, Sınıf 9’daki birçok malın yaygın olarak ticari veya kişisel görüntülerle süslendiği bilindiğinden ve bu malların satışında da Deep Purple adına atfedilen itibarın etkili olacağı ve grubun hayranlarının ürünleri bağlılık göstergesi ya da anı olarak satın almak istemesinin alım kararına yön vereceği düşünüldüğünden, “cep telefonu aksesuarları, mouse altlıkları” malları bakımından da yanlış ve yanıltıcı ilişkilendirmenin ortaya çıkabileceği, grubun itibarının bundan zarar görebileceği sonucuna ulaşır. Aynı şekilde “güneş gözlükleri” de “giyim eşyalarıyla” birlikte aksesuar olarak kullanıldığından onların da hatalı ilişkilendirme riski kapsamında değerlendirilebileceğini tespit eder.

–    İkinci olarak, Sınıf 9’daki “bilgisayar donanımı; bilgisayar çipleri ve diskleri, etkileşimli yazılım ve bilgisayar sabit yazılımı ile ilgili olarak; bilgisayar oyunları; bilgisayar, cep telefonları ve el cihazları için etkileşimli oyunlar için yazılım; dijital oyunlar, cep telefonu oyunları; DVD oyunları; bilgisayar yazılımı ve bilgisayar programları” açısından grubun bu öğelerin ticaretini gerçekleştirdiğine dair hiçbir kanıt sunulmadığını tespit eder. Ayrıca, bu ürünlerin genel olarak müzikle veya grup ile bağdaşlaştırılabilecek türden bir mal kategorisine girmediğini ekler.

Özetle, Temyiz Kurulu itirazı yukarıda ikinci kısımda bahsedilen bu mallar için kabul etmez. Buna ilaveten Temyiz Kurulu, itiraz sahibinin son tarihten sonra sunduğu ek kanıtların da kabul edilmesine karar vermiştir.

Genel Mahkeme Süreci:

Başvuru sahibi Blackmore, Temyiz Kurulu kararını Genel Mahkeme’ye taşır ve kararın iptalini talep eder.

Blackmore’un iddiaları aşağıdaki şekildedir:

  1. Yayıma itiraz sahibi tarafından süresi içinde sunulmayan kanıtların kabul edilmesi hatalıdır.
  2. Deep Purple grubunun itibarı aranılan yasal standartlar düzeyinde kanıtlanamamıştır.
  3. Yayıma itiraz sahibinin itibarda pay sahibi olabilme yetkisine ilişkin için yeterli kanıt sunulmamıştır.
  4. Karar, kısmi ret kapsamındaki mallar özelinde de hatalıdır.

Öncelikle belirtilmelidir ki; AB Marka Tüzüğü Madde 8 (4) uyarınca, tescilli olmayan bir ticari markanın sahibi, marka ancak alttaki dört koşulu yerine getiriyorsa bir AB markasının tesciline itiraz edebilir. Kaldı ki bu koşullar kümülatiftir ve biri dahi karşılanmıyor ise itiraz başarılı olamaz:

i- Marka ticari anlamda kullanılıyor olmalıdır.

ii- Markanın sağladığı itibar yerelden daha fazla öneme sahip olmalıdır.

iii- Markanın kullanıldığı Üye Devletlerin yasalarına göre edinilen tescilsiz markaya yönelik haklar, AB ticari markasının başvuru tarihinden önce edinilmiş olmalıdır.

iv- Marka, sahibine sonraki tarihli bir markanın kullanılmasını yasaklama hakkı vermelidir.

Mevcut davada, Birleşik Krallık “Passing Off” teamülü kapsamındaki tescilsiz markanın kullanımı hususunda yayıma itiraz sahibi aşağıdaki üç koşulun yerine getirildiğini kanıtlamalıdır:

  • Sunulan mal veya hizmetlere yüklenen itibarın, ilgili tüketicinin zihninde DEEP PURPLE grubu ile bağdaştırıldığı gösterilmelidir. Bu itibar da mal ve hizmetlerin sunulmaya başladığı tarihte kazanılmış olmalıdır. Ancak Tüzük madde 8 (4)’e göre bu tarih AB markası başvurusunun yapıldığı tarihtir, çünkü davalının tescil edilmemiş ulusal markası üzerinde bu başvurunun dosyalanma tarihinden önce bu haklara sahip olması gereklidir.
  • Aynı veya tamamlayıcı mal ve hizmetlerin, Birleşik Krallık’ta Deep Purple markasıyla sunulduğu ve bu sunumun mal ve hizmetlerin ticari kaynağı hakkında tüketiciler nezdinde yanılgıya neden olduğu gösterilmelidir.
  • Üçüncü olarak, yayıma itiraz sahibinin ticari zarar görme olasılığının yüksek olduğu gösterilmelidir.

Davacının yukarıda dört madde halinde belirtilen iddiaları Genel Mahkeme tarafından incelenmiştir. Mahkemenin değerlendirilmesi 2 numaralı iddiadan başlamıştır ve yazıda aynı sıralama gözetilerek okuyuculara aktarılacaktır:

İtibarın gerekli yasal standarda göre kanıtlanmamış olduğu iddiası (2):

Bu iddia ikiye ayrılmaktadır. İlk kısım, sunulan kanıtlar çerçevesinde itibarın oluştuğu sonucuna varılamayacağı iddiası; ikincisi ise, İtiraz Birimi tarafından tanınan süre sonrasında sunulan ek kanıtların kabul edilmesi suretiyle bu sonuca varılmasının hatalı olduğu iddiasıdır.

Kanıtların geçersiz olduğu iddiasına dayanak olarak davacı tarafından şu hususlar öne sürülmektedir:

–  Markanın başvuru tarihinden önce yayımlanmış bir dizi basın haberi sunulmuştur ve bunlar başvuru sonrası tarihlerde planlanmış olan konserlere dairdir. Oysa ki “tescilsiz marka taklidi yasası” tespite konu itibarın, markanın başvuru tarihinden önce var olduğunu kanıtlanmasını gerektirdiğinden, o döneme yönelik ticareti gösterir kanıt oldukça azdır ve var olanlar da kanıt niteliği taşımamaktadır.

– Kanıt olarak sunulan diğer belge ise Deep Purple grubu tarafından 2003 ve 2013 yılları arasında verilen konserler için bilet satışlarına ilişkin verileri içeren bir tablodur. Ancak bu tablo, hiçbir onaylı, imzalı beyanname ya da satış makbuzu ile desteklenmemiştir. Dahası, bu tabloda yer alan bilet satışı verilerinin büyük çoğunluğu, itibarın oluşması hususuyla ilgili olmayan ve Birleşik Krallık dışında gerçekleştirilen konserlerle ilgilidir.

– 1968’den 2013’e dek 19 adet Deep Purple albüm kapağı içeren diğer kanıtlar için ise, bu belgelerin Birleşik Krallık’ta herhangi bir ticari faaliyete yönelik kanıt oluşturmadığı; çünkü ne satıldığına dair bir gösterge bulunmadığı ve yine satış makbuzu vb eklerle desteklenmediği öne sürülür.

EUIPO ve davalı bu iddialara itiraz etmektedir.

Bunun üzerine öncelikle şu husus vurgulanır; Birleşik Krallık’taki mahkemeler, önceki bazı kararları da dikkate alındığında, bir işletmenin müşterileri olmasına rağmen, itibarının olamayacağını pek varsaymaz. Buna ek olarak, itibar genellikle diğerlerinin yanı sıra ticaret faaliyetler, reklamlar ve tüketici hesaplarının da katkı sağladığı delillerle kanıtlanır. Müşteri kazanmayla sonuçlanan gerçek ticari faaliyetler, genellikle itibar elde edildiğini kanıtlamak için yeterlidir. Ayrıca, Temyiz Kurulu’nun EUIPO’ya sunulan tüm kanıtların genel bir değerlendirmesini yapması gerektiği unutulmamalıdır. Tek tek ele alındığında bu kanıtlardan her biri yetersiz olabilir, ancak bu gerçeklerin doğruluğunu kanıtlamak adına hepsinin bir arada değerlendirilmesi gerekebilir.

İddialar bu hususlar özelinde değerlendirilir ise:

–  İlk olarak, yayım tarihine bakılmaksızın, 2013 yılına ait basın makalelerinin Deep Purple grubunun başvuru tarihinden önceki dönemde Birleşik Krallık’ta aktif ve sürekli bir varlığı olduğunu kanıtladığı tespit edilmelidir. Yani bu makalelerin, yalnızca grubun uzun süreli yokluğundan sonra geri döndüğüne işaret eden kanıtlar olduğu ve yayımlandıkları gazetelerin tiraj rakamları ile desteklenmediği gibi iddialar, bu kanıtları geçersiz hale getirmemektedir; kaldı ki 2003 ve 2013 yılları arasında konser biletlerinin satışını gösteren kanıtlar sunulmuştur ve makalelerin ikisi de ulusal günlük gazetelerde yayınlanmıştır.

–  İkinci olarak, Deep Purple grubunun verdiği konserlerin listesi ile ilgili olarak, markanın tescil başvurusu tarihinden önceki dönemde grubun Birleşik Krallık’taki ticari faaliyetini gösterdiği tespit edilmelidir. Bu listedeki verilerin çoğunluğunu Birleşik Krallık dışında düzenlenen konserler oluştursa da 2003 ile Ekim 2013 arasında o ülkede de çok sayıda konser ve bilet satışı verisini içermektedir. Bu bulguyla birlikte, davacı “bunların ispat niteliğinde olmadıkları” iddiasına herhangi bir kanıt sunamadığından da o husus dikkate alınmamıştır.

– Üçüncü olarak, 1968-2013 yılları arasında piyasaya sürülen 19 albümün listesi dikkate alındığında, markanın başvuru tarihi itibarıyla da grubun ticari faaliyette bulunduğu tespit edilmelidir. Bu noktada, davacının “ilgili albümlerin o ülkede satılmadığı” iddiası da, grubun oradaki şöhreti, basında yer alan ve her biri 100 milyon albümün satışına atıfta bulunan makaleler dikkate alındığında mantıksızdır.

– Dördüncüsü, davacının konserler için faturalar, satış makbuzları, reklamlar sunamaması nedeniyle kanıtların ispat gücünün olmadığı iddiası yerinde değildir, çünkü basında çıkan makaleler, Deep Purple’ın en azından bu bölgede önemli ölçüde popüler olan bir Birleşik Krallık grubu olduğunun bağımsız kanıtıdır. Ayrıca, kanıtların onaylı, imzalı olmadığı için de geçersiz olması gerektiği yönündeki iddia da yine bu gerekçe ile reddedilmelidir.

Özetle, sayılan iddialar reddedilir ve kararda itibarın gerekli yasal standartlar gözetilerek kanıtlanmış olduğuna karar verilir.

Süre içinde sunulmayan kanıtların dikkate alınmasının hatalı olduğu iddiası (1):

EUIPO süreçlerini aktardığımız bölümden hatırlanacağı üzere, yayıma itiraz sahibi bazı delillerini EUIPO İtiraz Birimi tarafından verilen sürenin dolmasının ardından sunmuştur. Davacı, bu delillerin karara dayanak teşkil etmesinin hatalı olduğunu öne sürmektedir.

Öncelikli olarak, Temyiz Kurulu’nun, itiraz birimi tarafından tayin edilen süre içerisinde sunulmayıp sonradan sunulan delilleri, inceleme esnasında dikkate alıp almamaya karar verme yetkisi bulunmaktadır. Buna ilaveten, EUIPO tarafından verilen süre içerisinde delil sunulmuşsa, bunlara ek delil sunabileceği de yerleşik içtihat haline gelmiştir. İncelenen vakada, itiraz sahibi verilen süre içinde delil sunmuştur ve sonrasında da mahkeme önünde geçerliliği tartışılan ek delilleri sunmuştur.

Süresi içinde sunulmayan ek delillerin incelemeye alınıp alınamayacağı değerlendirilirken aşağıda sayılan hususlar dikkate alınmalıdır; (i) sunulan delillerin inceleme konusu talebin sonucu ile gerçekten bağı var mıdır, (ii) bunlar işlemin hangi aşamasında sunulmuştur, (iii) bunların dikkate alınmamasını gerektiren ek koşullar mevcut mudur?

Anılan hususlar incelediğinde Genel Mahkeme; sunulan delillerin inceleme konusu talebin sonucuyla gerçekten ilgili olduğuna karar vermiş ve ayrıca, davacının bunların sunulduğu aşama bağlamında incelenmemelerini gerektiren ek koşulları gösteremediğine karar vermiştir. Bu bağlamda, Temyiz Kurulu’nun süresi içinde sunulmayan ek delilleri incelememesi gerektiği yönündeki iddia kabul edilmemiştir.

Yayıma itiraz sahibinin itibarda pay sahibi olabilme yetkisine ilişkin yetersiz kanıt iddiası (3):

Davacıya göre; yayıma itiraz sahibinin markanın ticari itibarında pay sahibi olabilmesi için sadece sahipliği ileri sürmesi yeterli değildir, DEEP PURPLE markasını kendisinin ayırt edici hale getirdiğini göstermelidir. Bu husus gösterilmediğinden, davacıya göre, Temyiz Kurulu kararı hatalıdır.

Davacı duruşmada, bu iddiasını farklı bir şekilde yeniden formüle etmiş ve sunmuştur.

İddianın kendisini ve duruşmada yeniden formüle edilmesini dikkate alan Genel Mahkeme, iddianın tutarlı ve akılcı biçimde sunulmamasını ve duruşmada yeniden formüle edilerek sınırlandırılmasını dikkate alarak, davacının üçüncü iddiasını da reddetmiştir.

Kısmi ret kapsamındaki mallar özelinde kararın hatalı olduğu iddiası (4):

– Yukarıdakilere ek olarak davacı, Temyiz Kurulu’nun kanıtlarla gerekçelendirilenden daha geniş mal ve hizmet grubu için tescili reddetmekte hatalı olduğunu iddia eder ve bu iddiayı kuvvetlendirmek için ilk sunulan kanıtların yalnızca canlı müzik performanslarıyla ilgili olduğunu belirtir. Ancak, tanınan süre sonrasında sunulan kanıtlarla birlikte kümülatif bir değerlendirme yapıldığından karar bu noktada hatalı değildir. 

– Davacı aynı zamanda, Temyiz Kurulu’nun kazanılan itibar neticesinde Deep Purple grubu ile ilişkilendirileceğini tespit ettiği mal ve hizmetlerin, diğerleri ile çok farklı olduğu ve hepsi için tüketiciler nezdinde hatalı ilişkilendirmeye yol açmayacağını belirtir.  Bu nedenle kararın, rock grupları tarafından ticarete konu edilebilen diğer tüm mal ve hizmetlere yayılmasının yanlış olduğunu iddia eder.

–  Son olarak başvuru sahibi, bir müzik grubunun görüntüsünün veya adının kullanılmasının, halkta o grupla ekonomik bir bağlantı bulunduğu varsayımına yol açmayacağını ileri sürmektedir ve bu varsayımı Yüksek Adalet Mahkemesi (İngiltere & Galler) Lyngstad v Anabas [1977] kararına dayandırır.

EUIPO ve yayıma itiraz sahibi bu argümanların çoğuna itiraz etmektedir.

Öncelikle, “Passing Off” teamülü çerçevesinde, ilgili kamuoyunun mal ve hizmetlerin ticari menşeini karşı tarafa atfetme olasılığının gerçekten olup olmadığının tespit edilmesi gerekir. İtibar, belirli mallar ve hizmetler için kazanıldığında ve aynı adın farklı mal ve hizmetler için kullanılması halinde hatalı ilişkilendirme olasılığının varlığını kanıtlamak daha zor olacaktır. Davalının ortak bir faaliyet alanına girmesi gerekmemekle birlikte, ortak bir faaliyet alanının varlığı da iddia edilen hatalı ilişkilendirmenin analizinde önemli bir rol oynamaktadır.

Temyiz Kurulu, başvuru sahibi ve davalı tarafından sunulan kanıtları dikkate alarak bu husus hakkında da yerinde bir değerlendirme yapmış ve giyim eşyalarının önemli bir gelir akışı oluşturduğunu tespit etmiştir. Ayrıca, grup tarafından satışıyla ilgili kanıt sağlanamamasına rağmen “güneş gözlüklerinin” de giyim eşyaları ile birlikte aksesuar olarak kullanımını; “mouse altlıkları, cep telefonu aksesuarları vb” ürünlerin de ticari veya görsel süslemeleriyle kullanımını dikkate alarak Deep Purple grubuyla ilişkilendirilebileceği ve dolayısıyla hatalı ilişkilendirmeye yol açacağına karar vermiştir.

Yukarıdaki diğer argümanlarına ek olarak Blackmore, müzik grubu ABBA ve şarkıcı Rihanna’nın daha önceki süreçlerde yine “Passing Off” haksız fiiline dayalı ihtiyati tedbir taleplerini gerekçe göstermiştir. Ancak, ABBA lehine verilen karar 1977’den yani mağazacılık kavramının henüz pek gelişmediği bir dönemden kalmadır.  Rihanna’nın, fotoğrafını taşıyan bir tişörtü izni olmadan satan Topshop’a karşı açtığı davaya ilişkin olarak ise, bu davanın iki nedenden ötürü istisnai olarak Rihanna lehine sonuçlandığını söylenebilir. Birincisi, Rihanna’nın daha önce bir tanıtım kampanyası bağlamında Topshop ile yaptığı proje nedeniyle kamu nezdinde ilişkilendirilmiş olmasıdır. İkincisi ise, tişört üzerinde kullanılan görselin Rihanna’nın albümlerinden birinin tanıtımı için kullanılan bir görsele benzer olmasıdır. Bu durumda da mevcut davada, başvuru sahibi Blackmore’un, Deep Purple’ın 1993 yılına dek üyesi olması; bir dönemki Rihanna ve Topshop ilişkisi gibi düşünülebilir ve dolayısıyla bu kararı gerekçe göstermesi yine Blackmore’u haksız kılmaktadır.


Her ne kadar sıkı takipçiler Blackmore’u Deep Purple’ın kurucu üyelerinden biri olarak tanısa da, ayrılığından sonraki dönemlerde Rainbow ve başka projelerle ismi çokça duyuldu ve hatta belki de asıl bu projeleriyle tanındı. DEEP PURPLE markasının kendisi adına tescil edilmesi ve hele ki başvuru kapsamındaki malların kendisi tarafından satışa sunulması gibi bir durumda, ilgili tüketicide kafa karışıklığı yaratması ve ürünlerin özellikle grubu sevenler tarafından talep edilmesi bizce de çok olası olacaktı. Açıkçası Blackmore tarafından DEEP PURPLE markası altında mal veya hizmet sunulmaya başlandığını görseydik, birbirlerinden ayrıyken de müzikseverler için çok güzel işler çıkaran bu büsbütün yabancıların tekrar bir araya geldiğini düşünmekte bir dakika bile tereddüt etmezdik. Grubun diğer üyeleri de halen faaliyetlerine bu isim altında devam ettikleri için, biz yazarlar da Temyiz Kurulu ve Genel Mahkeme kararlarının yerinde olduğunu düşünüyoruz. Sanırız ki Blackmore grubun bir nevi “isim babası” olduğu için dava konusu başvuruyu yapmıştı. Fakat eğer haklar bu çerçevede tahsis edilebilseydi, DEEP PURPLE ismini de sonsuza dek Peter De Rose’a saklamamız gerekebilirdi.

Neredeyse her Rock grubunun bir ayrılık hikayesini olduğunu da aklımızda tutarak “Perfect Strangers”ın son dizeleriyle yazıyı sonlandırıyoruz:

Ve eğer rüzgar eserken konuştuğumu duyarsan (And if you hear me talking on the wind)
Anlaman gerekir (You’ve got to understand)
Biz büsbütün yabancılar olarak kalmalıyız. (We must remain perfect strangers)

Aslı BAŞPINAR

asli.baspinar86@gmail.com

Önder Erol ÜNSAL

unsalonderol@gmail.com

Kasım 2020

“Güçte Bir Dalgalanma Hissediyorum” – STAR WARS Evreni Marka Hukuku ile Karşılaşınca: MILLENNIAL FALCON v MILLENNIUM FALCON İhtilafı

Prenses Leia, “Star Wars: Yeni Bir Umut (1977)” filminde Millennium Falcon’a bakar ve Han Solo’ya: “Bu şeyle mi geldiniz? Düşündüğümden daha cesursunuz![1] der.

Millennium Falcon gemisinin, filmin devamında bu küçümsemeyi boşa çıkartacak üstünlüklerini sergilemesi çok zaman almayacaktır.

Star Wars serisini bilmeyen sanırız yoktur. Serinin kurgusu, karakterleri, müziği ve hikayesine ilaveten, serideki bazı nesneler de (X-Wing Avcı Gemileri, Işın Kılıcı, İmparatorluk TIE Avcı Gemileri, Death Star gibi) ikonik hale gelmiştir. Bu ikonlardan bir diğeri ise “Millennium Falcon” uzay gemisidir.

Han Solo ve Chewbacca tarafından kullanılan Millennium Falcon, Cumhuriyet Donanmasının en hızlı gemisidir, ışık hızının ötesine geçmektedir ve seri boyunca sayısız savaş ve kovalamacadan başarıyla çıkacaktır.

Han Solo, “Star Wars: Yeni Bir Umut (1977)” filminde Millennium Falcon hakkında şunları söyler: “Hızlı gemi? Siz Millennium Falcon’u hiç duymadınız mı? … İmparatorluk gemilerini geride bıraktım. Aklınıza gelen yerel kargo gemilerinden değil, büyük Corellian gemilerinden bahsediyorum… Çok öyle gözükmez, ama yeri geldiğinde ihtiyacın olan her şeye sahiptir. Onda kendim birçok özel değişiklik yaptım.[2]

Star Wars serisinin sadece isminin veya hikayesinin değil; karakterlerinin, yaratılan ırkların, kullanılan kıyafet ve aksesuarların, film müziklerinin ve serideki nesnelerin de ikonik hale geldiğini söylemiştik. Serinin dünya genelindeki hayranları, seriye ait her türü ürüne büyük ilgi göstermektedir ve film serisinin hak sahipleri de elbette ki, neredeyse her karakter ve nesneyi kullanarak farklı sektörlerde lisanslı ürünler üretilmesini ve ticarileşmeyi sağlamaktadır. Eğlence devi Disney’in serinin prodüksiyon, pazarlama, dağıtım ve satış haklarını 2012 yılında satın almasından sonra ticarileşme çok daha yoğun biçimde yaşanmıştır.

Seriyle ilgili markaların benzerlerine karşı korunması ise seriye ilişkin hukuki mücadelenin bir boyutunu oluşturmaktadır. Bu yazıda inceleyeceğimiz ihtilaf belirtilen boyuta ilişkindir.



“Kaptan Acil Durum” takma adıyla da anılan “Ilan Moskowitz” (başvuru sahibi), “MILLENNIAL FALCON” kelime markasını tescil ettirmek için A.B.D. Patent ve Marka Ofisi (USPTO)’ne başvuruda bulunur. Başvurunun kapsamında 41. sınıfa dahil “Müzik gruplarının canlı performansları anlamında eğlence hizmetleri, ses ve müzik kayıtlarının prodüksiyonu hizmetleri” olarak özetlenebilecek hizmetler yer almaktadır.

Başvuruya karşı “Lucasfilm Entertainment Company Ltd. LLC” (itiraz sahibi), 28. sınıfa dahil “Oyuncak araçlar” malları için tescilli “MILLENNIUM FALCON” markasını ve eskiye dayalı kullanımı gerekçe göstererek karıştırılma olasılığı ve tanınmış markanın ününü bulandırarak sulandırma nedenleriyle itiraz eder.

İtiraz USPTO Temyiz Kurulu tarafından incelenir ve 16 Ekim 2020 tarihinde karara bağlanır. Temyiz Kurulu kararının bu bağlantıdan görülmesi mümkündür.

Başvuru ve itiraz sahipleri, itiraza ilişkin olarak çeşitli kanıt ve dokümanlar sunar. İtiraz sahibinin sunduğu kanıtlar arasında başlıcaları; MILLENNIUM FALCON markasının kendisince veya lisans alanlarca kullanımını gösteren dokümanlar, web sitesi çıktıları, haberler, ürün görselleri ve beyanlardır. Başvuru sahibi ise MILLENNIAL FALCON markasını kullanımına ilişkin olarak broşürler, reklamlar, web sitesi çıktıları ve beyanlar sunmuştur.

Tarafların birbirlerinin delillerine itirazları bulunmakla birlikte, yazıda bu tartışmadan bahsedilmeyecektir.

Temyiz Kurulu kararının devamında, başvuru sahibi ve itiraz sahibine ilişkin kısa bilgi verilmiştir.

Buna göre başvuru sahibi, “MILLENNIAL FALCON” markasını kendi sergilediği müzik performansları için Mayıs 2016 tarihinde marka olarak kullanmaya karar veren bir icracıdır. Başvuru sahibinin belirtilen markayla gerçekleştirdiği müzikal performansları; kurumsal kültüre ve özellikle kendi tabiriyle “geçmiş yıllarda bütün Star Wars ayrıcalıklarını yutan” eğlence canavarı Disney’in kültürüne karşı bir parodi ve satirik bir yorumdur. Başvuru sahibi; müzik grubunu bir çeşit korsan gemisi olarak tasarlamıştır, gemide kendisi kaptandır (Kaptan Acil Durum) ve kendisiyle aynı zihniyette müzisyenler tayfaları oluşturmaktadır. Kaptan ve tayfalar, Millennial Kuşak temsilcileridir ve grubun isminin Disney ve Star Wars kurumsal kültürüne karşı millennial kuşağın beyanı olması istenmiştir. Başvuru sahibi, MILLENNIAL FALCON markasını müzik performanslarına ilişkin olarak, başvuruyu yaptıktan sonra 5 Ağustos 2016 tarihinde kullanmaya başlamıştır.  

İtiraz sahibi “Lucasfilm Entertainment Company Ltd. LLC”, 1971 yılında kurulmuştur ve Star Wars filmlerinin sahibidir. İlki 1977 yılında çekilen Star Wars serisi günümüze dek 10 sinema filmiyle devam etmiştir. Kurgusal bir evrende geçen Star Wars serisi Luke Skywalker, Darth Vader, Yoda, Obi-Wan Kenobi, Princess Leia, Han Solo, Chewbacca, R2-D2, Rey, Lando Calrissian gibi ana karakterler ve Millennium Falcon, Death Star, Işın Kılıcı, Güç, Jedi, Sith gibi nesne veya kavramlar üzerine kuruludur.

Film serisi yüz milyonlarca dolar gelir elde etmiş ve Akademi ödülleri dahil olmak üzere birçok ödülün sahibi olmuştur. Film serisinin müzikleri de büyük başarı elde etmiş, filmin soundtrack albümü tarihi, kültürel ve estetik öneminden dolayı 2005 yılında Kongre Kütüphanesine kaydedilmiştir. Millennium Falcon dahil filmin çeşitli unsurlarıyla tanıtımı yapılan Star Wars konserleri de düzenlenmiştir.

İtiraz sahibinin kendisi veya lisans verdikleri, Millennium Falcon gemisinin oyuncaklarını, modellerini, bu geminin ismini veya görünümünü içeren onlarca türde farklı ürün veya hizmeti piyasaya sürmüştür. Bu ürün ve hizmetler arasında; eğlence hizmetleri, tiyatro yapımları, televizyon programları, sinema filmleri, çizgiromanlar, kitaplar, oyuncaklar, oyuncak bebekler, spor malzemeleri, çantalar, kişisel bakım ürünleri, çarşaflar, havlular, giysiler, gıdalar, online oyunlar, bilgisayar oyunları, video oyunları, müzik ve mobil uygulamalar da yer almaktadır.

Bu hususlara ilaveten Millennium Falcon terimi, film serisinin sountrack albümlerinde iki şarkının isminde kullanılmıştır: “The Millennium Falcon / Imperial Cruiser Pursuit” (1997, Star Wars: A New Hope soundtrack albümü; “L3 & Millennium Falcon” (2018, Solo: A Star Wars Story soundtrack albümü).

İtiraz sahibi, kendisinin veya lisans verdiklerinin kullanım biçimlerini gösteren görsellere itirazında yer vermiştir ve bunların bir kısmı Temyiz Kurulu kararında da yer almaktadır.

Temyiz Kurulu yukarıda özetlenen bilgi, iddia, delil ve dokümanların ışığında itirazı incelemiştir.


Markalar arasında karıştırılma ihtimalinin varlığının kabul edilebilmesi için Ofis tarafından göz önünde bulundurulan ve somut olay bakımından sırasıyla inceleyeceğimiz DuPont faktörleri karıştırılma ihtimalinin tespitinde oldukça önemli bir yere sahiptir. Bu inceleme taraflarca sunulan deliller dikkate alınarak yapılmaktadır. Ofis ilk olarak itiraz sahibinin öncelik hakkını incelemiş ve her ne kadar eski tarihli marka “oyuncak arabalar” için tescilli olsa da sunulan deliller doğrultusunda birçok farklı ürün üzerinde “MILLENNIUM FALCON” ibaresinin kullanımını, itiraz sahibinin eski tarihli markasının tescil tarihinden itibaren yoğun bir şekilde olması sebebiyle, kullanım olarak kabul etmiştir.  

Bunun sonucu olarak sırasıyla DuPont faktörleri bakımından incelemeye geçilmiştir.

1- Markalar Arasındaki Benzerlik

İlk DuPont faktörü; markalar arasındaki görsel, işitsel, kavramsal ve ticari izlenim olarak ortaya çıkan benzerlikler ve farklılıklar bakımından yapılacak olan değerlendirmedir. Somut olayda bu değerlendirme eski tarihli MILLENNIUM FALCON ile yeni marka başvurusu MILLENNIAL FALCON arasında yapılmıştır. Her iki markanın da görsel, işitsel, çağrıştırdığı anlam ve ticari izlenim bakımından aynı olduğu kanısına varılmıştır. Çünkü;

  • İki ibare arasındaki tek farklılığın sondaki 2 harf bakımından ortaya çıktığı belirtilmiştir.
  • MILLENNIUM isminin “1000 yıllık bir zaman periyodu” anlamında kullanılmaktayken, MILLENNIAL ibaresinin MILLENNIUM ibaresinin sıfat hali olduğu ve “MILLENNIUM ile ilişkili” anlamına geldiği ve bu sebeple birbirlerini kavramsal olarak çağrıştırdıkları ve ticari izlenim olarak aynı oldukları belirtilmiştir.

Bu çıkarımlar göz önünde bulundurularak Ofis tarafından, başvuru sahibinin parodi iddialarına karşı “önemli olanın başvuru sahibi tarafından amaçlanandan ziyade olası tüketici kitlesinin bakış açısı” olduğu belirtilmiştir. Markaların olası tüketici kitlesi gözünde herhangi bir farklılığa sahip olmamaları ve parodi iddiasının geçerli olması için gereken durumu taşımamaları sebebiyle parodi savunmasının reddedilmesine karar verilmiştir. Sonuç olarak ilk DuPont faktörü bakımından markalar arasındaki benzerliğin karıştırılma ihtimaline sebep olacağı kanısına varılmıştır.

2- Mal ve Hizmetlerin Benzerliği

İkinci DuPont faktörü incelemesi ise başvurularda belirtilen mal ve hizmetlerin benzerliği ya da farklılığı üzerine yapılmıştır.

Bu noktada Ofis özellikle mal ve hizmetler arasında bir karışıklık olasılığı için mal ve hizmetlerin aynı hatta ilişkili olması gerekmediğini belirtmektedir.

Yapılan inceleme sonucunda;

  • Her ne kadar mal ve hizmetler birbiriyle aynı olmasalar d eski tescil sahibinin markasını, filmlerini ve müziklerini tanıtmak amacıyla tescilli olduğu ürünlerden farklı olarak başka ürünler üzerinde lisans yoluyla kullandırdığı görülmüştür.
  • Söz konusu kullanımların, MILLENNIUM FALCON ibaresi dahil olmak üzere, Star Wars evrenine ait birçok karakter ve ögeye eğlence hizmetleri, tiyatro prodüksiyonları, giyim, yiyecek, çevrimiçi oyunlar, bilgisayar oyunları gibi çok geniş bir ürün yelpazesine uzandığı deliller ile kanıtlanmıştır.
  • MILLENNIUM FALCON ibaresi müzik kayıtları ve konserler için doğrudan kullanılmasa da sunulan kanıtlardan yola çıkılarak oldukça ünlü olan Star Wars’ın bir unsuru olan MILLENNIUM FALCON’un kolaylıkla başvuruyla “aynı kaynaktan gelmiş izlenimi yaratarak” ilişkilendirilebilir olduğu kanısına varılmıştır.

Böylece ikinci DuPont faktörü de karıştırılma ihtimali olasılığını desteklemiştir.

3- Ticari Kanalların Benzerliği ve Alıcı Sınıfları

Üçüncü faktöre ilişkin incelemede, benzer ibareleri taşıyan ürünlerin aynı ya da benzer alıcı sınıflarına hitap edip etmediği ve ticaret kanallarının benzer olup olmadığı üzerinde durulmaktadır.

Başvuru sahibi ticaret kanallarının birbirinden son derece farklılaştığını, çünkü MILLENNIAL FALCON’un sıklıkla gece kulüpleri, barlar gibi yetişkinlere hitap eden yerlerde tüketicilere ulaşacağını, itiraz sahibinin MILLENNIUM FALCON ibareli ürünlerinin aksine oyuncak dükkânı gibi Disney tarafından sunulan ürünlerin olduğu yerlerde tüketicilere ulaşmayacağını iddia etmiştir. Ancak yapılan incelemelerde;

  • MILLENNIUM FALCON markasının sadece kapsamındaki oyuncaklar bakımından değerlendirilmemesi gerektiği, çünkü delillerde de görüleceği üzere Star Wars evreninin bir parçası olarak çok geniş bir yelpazede lisanslı ürünler üzerinde kullanıldığı görülmüştür. Kaldı ki başvuru sahibinin yaptığı sınırlamanın kabul edilemeyeceği ve markanın uygun olan tüm ticaret kanallarından olası tüketicilere ulaşabileceğinin kabul edilmesi gerektiği belirtilmiştir.
  • Aynı zamanda başvuru sahibi tarafından belirtilen müzikal hizmetlerin sağlandığı mekanlar, itiraz sahibinin Star Wars müzikallerini gerçekleştirdiği mekanlar ile benzerlik içermektedir ve aynı kanallar aracılığıyla olası tüketicilerine ulaştığı tespit edilmiştir.

Bu tespitler sonucunda üçüncü DuPont faktörü de itiraz sahibinin lehine sonuçlanmıştır.

4- Satın Alma Koşulları ve Müşterilerin Kitlesi

Bu incelemede tüketicilerin satın alma koşulları ile ürünün/hizmetin sunulacağı müşteri kitlelerinin özellikleri bakımından karıştırılma ihtimalinin varlığı incelenmektedir.

Dördüncü faktör bakımından başvuru sahibi MILLENNIAL FALCON grubunun dinleyici kitlesini sofistike bir dinleyici kitlesi olarak tanımlamış ve bu kişilerin MILLENNIUM FALCON ile MILLENNIAL FALCON ibarelerini karıştırmayacak kadar farkındalık sahibi olduklarını ve parodiyi anlayabileceklerini belirtmiştir. Ancak bu iddiasını kanıtlayacak deliller sunmamıştır.

  • Bunun sonucuna Temyiz Kurulu, müşteri kitlesinin bilgili ya da kavram karmaşasından muaf olduğunun bilinemeyeceğini, söz konusu hizmetin kaynağını karıştırabileceklerini belirtmiştir. Kaldı ki bazı durumlarda sofistike müşteri kitlelerinin dahi, markaların benzerliği sonucu karıştırma eğilimi gösterebilecekleri ifade edilmiştir. Bu sebeple yapılacak incelemede “sofistikelik bakımından en az gelişmiş olan müşterilerin” dikkate alınması gerektiği vurgulanmıştır.
  • Üçüncü faktörde tartışıldığı gibi, itiraz sahibinin markasının mal ve hizmetlerinin sadece oyuncak arabalarla sınırlandırılarak, bu ürünlerin hitap ettiği müşterilerle, başvuru sahibinin sunduğu hizmetlerin hitap ettiği yetişkin müşteriler arasındaki farklılık bulunduğunun öne sürülmesi yönündeki iddia bir kez daha reddedilmiştir. Çünkü MILLENNIAL FALCON markasının yetişkin tüketicilere hitap etmesi, onların MILLENNIUM FALCON’un tanınmışlığının farkında olmadığı anlamına gelmeyecektir.  MILLENNIUM FALCON uzay gemisi Star Wars’ın bilinen bir ögesidir ve başvuru sahibinin hizmetinden yararlanan yetişkin tüketiciler de söz konusu terimin farkında olacaktır.

Bunun sonucu olarak satın alma koşulları ve müşteri kitlesi bakımından da karıştırılma ihtimalinin varlığı kabul edilmiştir.

5- İtiraz Sahibinin Markasının Gücü

Beşinci DuPont faktörüne göre, bir markanın tanınmışlığı, ayırt ediciliğine (ilişkin satış/pazarlama, reklam ve kullanım süresi vb.) ilişkin deliller o markanın gücünü ortaya çıkarır ve markanın sağladığı korumanın genişlemesine yardımcı olur. Ancak bu iddiayı kanıtlamak açıkça itiraz sahibinin görevidir.  Bir markanın ticari gücünü ölçebilmek için ise satış hacmine, satılan ürünler ile bağlantılı olan reklam harcamalarına ve markanın kullanım süresi gibi kanıtlara ihtiyaç duyulmaktadır.

  • Ofis ilk olarak MILLENNIUM FALCON ibaresinin hayali bir terim olarak itiraz sahibi tarafından yaratıldığını, bu sebeple de doğası gereği ayırt edici ve güçlü bir ibare olduğunu tespit etmiştir.
  • Star Wars filmlerinin başarısı söz konusu ibarenin bilinirliği için önemli bir delildir. MILLENNIUM FALCON ibaresinin de 1977 yılından bu yana Star Wars evreninde kullanılan ve tanınmış hale gelen bir ibare olduğunun tartışmaya yer bırakmadığı ifade edilmiştir. Aynı zamanda sunulan satış rakamları, gazete haberleri, sayısal veriler ile desteklenerek bu iddiaların kanıtlanmaktadır.

Sonuç olarak beşinci DuPont faktörü de itiraz sahibinin lehine sonuçlanmıştır.

6- Fiili Karıştırılma

Altıncı faktörde markalar arasındaki fiili karıştırılma incelenmektedir. Fiili karışıklığı, “olasılık” kavramından daha ciddi bir karıştırılma durumu olarak yorumlamamız mümkündür. Fiili karışıklık “karıştırılma olasılığı” bakımından ciddi bir kanıt oluşturmaktadır. Söz konusu fiili karışıklık durumunda, karıştırılma durumu tartışmaya gerek duymaksızın ortadadır.

Temyiz Kurulu bu faktöre ilişkin değerlendirmesini yaparken, söz konusu durumun ölçülebilmesi için başvuru sahibinin MILLENNIAL FALCON ibaresini önemli bir süre boyunca, ciddi kullanım sayılacak şekilde, itiraz sahibinin MILLENNIUM FALCON markasıyla aynı pazarda kullanmış olması gerektiğini belirtmiştir.

  • Başvuru sahibinin oldukça az sayıda performans sergilemesi, tek bir şehre bağlı kalması ve katılım sayıları, gişe fişleri, satış rakamları verilerinden hareketle, bu verilerin fiili karıştırmanın varlığının ölçülmesine imkân sağlayabilecek düzeyde olmadığı kararına varılmıştır.

Bu durum göz önünde bulundurulduğunda Temyiz Kurulu altıncı DuPont faktörü bakımından nötr kalmıştır.

7- Kötü Niyet

On üçüncü DuPont faktörü altında ise kötü niyet iddiaları incelenmektedir. Kötü niyet durumu karışıklığın varlığına ilişkin güçlü bir kanıttır ve taklitçinin kafa karışıklığı beklentisi sebebiyle böyle bir yorum yapılmaktadır.

İtiraz sahibi, başvuru sahibinin kötü niyetli olduğunu iddia etmektedir, çünkü başvurunun tarihinin manidar olduğu düşüncesindedir. Başvuru tarihi ile yakın tarihlerde gösterime giren Star Wars’ın yeni filmi Force Awakens’da MILLENNIUM FALCON’un oldukça önemli bir yere sahip olduğu belirtilmiştir.

  • Aynı zamanda başvuru sahibinin Facebook sayfasında Star Wars evrenine ait bir diğer uzay gemisi olan X-WING’in sahne şovu sırasında da kullanıldığı görülmüştür. Başvuru sahibi bu iddialara, dekorun mekân sahibi tarafından konumlandırıldığı ve kendisiyle ilgili olmadığı şeklinde cevap vermiştir.
  • İtiraz sahibi kötü niyete kanıt olarak yine başvuru sahibinin Facebook sayfasında yayınlanan konser afişini sunmuştur. Bu afişte yine Star Wars evreniyle bütünleşmiş iki karakterin resmi ve MILLENNIAL FALCON ibaresinin bir arada kullanıldığı görülmüştür. Başvuru sahibi, buna cevap olarak söz konusu ibarenin parodi nedeniyle bu şekilde kullanıldığını belirtmiştir.

Ancak Temyiz Kurulu, söz konusu delilleri sadece başvuru sahibinin parodi girişiminde başarısız olduğunun bir kanıtı olarak görmüştür.

Bu sebeple de kötü niyet iddiası bakımından nötr kalınmıştır.


Temyiz Kurulu, yazı boyunca sıralanan gerekçeler çerçevesinde, itiraz sahibinin karıştırılma olasılığının varlığı yönündeki iddialarının yerinde olduğu kanaatine ulaşmış ve başvuru sahibinin karıştırılmaya neden olmayacak bir marka seçme yönündeki yükümlülüğünü yerine getirmediği sonucuna varmıştır. Temyiz Kurulu, karıştırılma olasılığı iddiasını kabul ettiğinden, tanınmış markanın sulandırılması yönündeki iddiayı ayrıca incelememiştir.

Star Wars evreninin önemli parçalarından birisi olan MILLENNIUM FALCON, karardan anlaşılacağı üzere zaferlerine yeni birisini daha eklemiştir. Başvuru ile itiraz gerekçesi markanın kapsadığı mallar arasında açık bir benzerlik bulunmadığı halde, MILLENNIUM FALCON’un çok sayıda farklı mal ve hizmet için marka sahibince veya lisanslı kullanımı, bilinirliği, itiraz sahibi ile özdeşleşmesi, başvuru ile itiraz gerekçesi marka arasındaki yüksek derecedeki benzerlik gibi hususlar kazanılan zaferin ana gerekçeleri olmuştur.  

Son bir alıntıyla bitirelim: “Sinema tarihinde uzay gemisi içeren filmlerdeki gemiler arasında MILLENNIUM FALCON hepsinin üstünde yer alır.[3]

Biz yazarlar da aynı fikirdeyiz!

Cansu ÇATMA BİLEN

cansucatma1@gmail.com

Önder Erol ÜNSAL

unsalonderol@gmail.com

Ekim 2020


[1] You came in that thing? You’re braver than I thought.”

[2] “Fast ship? You’ve never heard of the Millennium Falcon?…I’ve outrun Imperial starships. Not the local bulk cruisers mind you, I’m talking about the big Corellian ships now…She may not look like much, but she’s got it where it counts, kid. I’ve made a lot of special modifications myself.”

[3] https://www.inafarawaygalaxy.com/2015/12/quotes-about-millennium-falcom-from.html#:~:text=These%20ships%20might%20come%20marginally,to%20Rey%2C%20it%20will%20do!

Malların Benzerliği Değerlendirmesi ve Toplumsal Tüketim Alışkanlıkları

USPTO Elma Şarabı ile Kahvenin Benzerliğini Değerlendirdi

Gıda ve içecek sektörlerine ait malların ve hizmetlerinin benzerliği değerlendirmesi, inceleme konusu ürünler aynı olsa da, toplumsal tüketim alışkanlıklarına göre değişik coğrafyaların tescil ofislerinde farklılık gösterebilmektedir. Örneğin; Türkiye’de kahvaltıda yaygın biçimde tüketilen zeytinin, bir diğer Türk ana kahvaltı ürünü olan peynirle benzerliği Türkiye’de güçlü biçimde savunulabilecekken, aynı argüman çok muhtemelen diğer birçok ülkede anlamlı olmayacaktır.

Bu yazıda aktaracağımız A.B.D. Patent ve Marka Ofisi (USPTO) Temyiz Kurulu kararı, kanaatimizce Türkiye’de benzer olarak değerlendirilmesi mümkün olmayan mallara ilişkin olduğundan, yukarıda yer verilen iddiamızın somutlaştığı bir örnek olarak değerlendirilebilir.


Cooper Moon Coffee LLC (başvuru sahibi), “BEAN BLOSSOM” kelime markasını 30. sınıfa dahil “Alkollü içecekleri içermeyen kahve” için tescil ettirmek amacıyla USPTO’ya başvuruda bulunur.

BEAN BLOSSOM

USPTO, başvuruyu 33. sınıfa dahil “Elma şarabı (hard cider)” mallarını kapsayan önceden tescilli “BEANBLOSSOM” markasıyla karıştırılma olasılığı gerekçesiyle reddeder.

BEANBLOSSOM

Başvuru sahibi, kararın iptali için itiraz eder ve itiraz USPTO Temyiz Kurulu’nca incelenir. Temyiz Kurulu kararına okuyucularımız bu bağlantıdan erişebilirler.

Başvuru sahibi karara itirazında esasen; markaların aynı ve malların benzer olmadığı iddialarını öne sürmüştür.


Başvuru “BEAN BLOSSOM” ile ret gerekçesi marka “BEANBLOSSOM” Temyiz Kurulu’nca da neredeyse aynı işaretler olarak değerlendirilmiş ve buna ilaveten ret gerekçesi “BEANBLOSSOM” markasının ayırt ediciliği yüksek bir marka olduğu kanaatine varılmıştır.

Kararın devamında, başvuru sahibinin asıl iddiası yani, malların (kahve – elma şarabı) benzer olmadığı yönündeki argüman değerlendirilmiştir.

Temyiz Kurulu’nun bu hususa ilişkin değerlendirilmesi, ilgili içtihatı aktarmakla başlamıştır:

“Bu vakada olduğu gibi neredeyse aynı markalar incelenirken, karıştırılma olasılığı sonucuna varmak için mallar arasında aranacak benzerliğin derecesi azalır. Mallar veya hizmetler birbirleriyle rekabet eder veya doğaları gereği bağlantılı olmasa da aynı markaların kullanımı halinde ticari kaynağın aynı olduğu yönünde bir varsayım ortaya çıkabilir. Neredeyse aynı markalar söz konusu ise karıştırılma olasılığının sonucuna ulaşmak için mallar arasında tutarlı bir ilişkinin varlığı yeterlidir. Malların veya bunların pazarlanması yollarının bir şekilde bağlantılı olması yeterlidir…”

Kurul, sonraki safhada “kahve – elma şarabı” mallarının benzerliği / ilişkisi bakımından detaylı değerlendirmeye geçmiştir.

Başvuru sahibi; karşılaştırma konusu malların doğalarının farklı olduğunu sürmektedir. Kurulun bu iddiaya yönelik tespitleri aşağıdaki gibidir:

Elma şarabı, etanol içeren alkollü bir içecektir ve etanol yatıştırıcı etkiye sahiptir; buna karşın kahve yüksek oranda kafein içermektedir, kafein dünyanın en yaygın kullanıma sahip psikoaktif maddesidir ve uyarıcı işlevine sahiptir. Alkollü içeceklerin kullanımı yasal olarak sadece yetişkinlerle sınırlıdır, buna karşın yüksek kafein içeren kahvelerin sadece yetişkinlerce kullanımı konusunda Amerika Pediatri Akademisi’nin tavsiyesi bulunmaktadır. Her iki içecek de tarihsel ve dini açıdan kısıtlamaların konusu olmuştur. Uyarıcı veya yatıştırıcı maddeler içermeyen diğer içeceklerin tersine, bu tip maddeleri içeren elma şarabı ve kahve arasında belirtilen nedenle bir bağlantı bulunmaktadır ve bu bağlantı karıştırılma olasılığının varlığı bulgusunu desteklemektedir.

Bu hususa ilaveten, USPTO marka sicilinde “kahve – elma şarabı” mallarını bir arada içeren dört adet tescilli markanın varlığı da tespit edilmiştir. Karşılaştırma konusu malları bir arada içeren üçüncü kişi tescillerinin varlığı, inceleme konusu markaların ticari ölçekte bir arada kullanıldığının veya kamunun onlara aşina olduğunun kanıtı olmasa da, değerlendirilen mal veya hizmetlerin tek bir ticari kaynaktan gelebileceğini gösterme amacına hizmet eden belirli ölçüde ispat değeri bulunan bir unsurdur.

Ayrıca, inceleme sırasında kahvenin, elma şarabının bir bileşeni olarak kullanıldığı durumlara da rastlanmıştır.

Başvuru sahibi USPTO sicilinden çeşitli örnekler çerçevesinde, aynılık düzeyindeki markaların sicilde farklı firmalar adına tescilli olduğunu öne sürse de, Temyiz Kurulu sunulan örneklerin “elma şarabı ile biraların” bir arada tesciline ilişkin olduğunu, oysa ki incelenen vakada karşılaştırılan malların “elma şarabı ile kahveler” olduğunu belirterek bu yöndeki argümanı kabul etmemiştir.

Temyiz Kurulu, bu hususlara ilaveten karşılaştırma konusu malların, aynı tüketici grubuna (genel anlamda yetişkinler) hitap ettiğini de belirlemiştir.

Belirtilen tüm gerekçelerin ışığında Temyiz Kurulu; elma şarapları ve kahvenin yatıştırıcı ve sakinleştirici etkileri bağlamında benzer kategoride bulunmaları, her ikisinin de yetişkin tüketicilere hitap etmeleri, kahvenin elma şarabının bir bileşeni olarak kullanılabilmesi, her iki ürünü de içeren önceki tescillerin bulunması ve malların çakışan ticari dağıtım kanallarının ve alıcılarının bulunması nedenleriyle, malların ilişkisinin karıştırılma olasılığının varlığını desteklediği sonucuna ulaşmıştır.

Sayılan tüm nedenlerle; inceleme konusu markalar arasında karıştırılma olasılığının bulunduğu neticesine varılmış ve başvuru hakkındaki ret kararı Temyiz Kurulu’nca onanmıştır.


Başa dönecek olursak; elma şarapları ve kahve mallarının benzer veya ilişkili mallar olarak değerlendirilmesi olasılığı, kanaatimizce Türkiye bakımından mevcut değildir. A.B.D. tüketicileri bakımından USPTO malların bağlantı olduğu neticesine varmış olsa da, farklı coğrafyalardaki tüketici grupları esas alınarak yapılacak incelemelerin tersi yönde sonuçlara varması çok olasıdır. Bu bağlamda, malların veya hizmetlerin benzerliği veya ilişkisi incelenirken, kendi ülkesindeki tüketim alışkanlıklarını esas alarak inceleme yapan bir ülke ofisinin değerlendirmesinin, her durumda diğer ülke tescil otoritelerine ışık tutamayacağını kabul etmek gerekmektedir.

Önder Erol ÜNSAL

Ekim 2020

unsalonderol@gmail.com

“NATURANOVE v NATURALIUM” Kararı – Genel Mahkeme Ayırt Edici Gücü Düşük Markalar Arasında Karıştırılma İhtimalini Bir Kez Daha Değerlendirdi

Avrupa Birliği Adalet Divanı Genel Mahkemesi, 5 Ekim 2020 tarihinde verdiği T–602/19 sayılı kararda, ayırt edici gücü zayıf bir kelime unsurunu ortak olarak yer içeren iki kelime markası arasındaki karıştırılma olasılığı hususunu değerlendirmiştir.

Takipçilerimiz kararın İngilizce metnine burayı tıklayarak erişebilirler.

Sözü fazla uzatmadan kararı aktarmaya geçiyoruz.

Eugene Perma France (başvuru sahibi), “NATURANOVE” kelime markasını Nicé sınıflandırmasının 3. sınıfında bulunan, kısaca “Kozmetikler, saç losyonları, saç spreyleri gibi saç bakım ürünleri, saç boyaları, şampuanlar” olarak özetleyebileceğimiz mallar için tescil ettirmek amacıyla Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO)’ne başvuruda bulunur.

Başvurunun ilan edilmesinin ardından, SPI Investments Group, SL (itiraz sahibi / davacı), “NATURALIUM” kelime markalarını gerekçe göstererek başvuruya karşı itiraz eder. İtiraz gerekçesi markalar, EUIPO’da ve İspanya’da 3. sınıfa dahil “Kozmetikleri ve saç losyonlarını” mallarını da kapsayacak şekilde tescillidir.

EUIPO itiraz birimi, karıştırılma olasılığı gerekçeli itirazı kabul eder ve başvuruyu reddeder. EUIPO Temyiz Kurulu, bu karara karşı başvuru sahibince yapılan itirazı reddeder ve başvuru hakkındaki ret kararını onar.

Temyiz Kurulu kararında; “NATURANOVE – NATURALIUM” kelime markalarının ortak kısmını teşkil eden “NATURA” kelimesinin “doğa” kelimesini çağrıştırdığı ve başvuru kapsamındaki mallar bakımından bu yönüyle ayırt edici gücünün zayıf olduğu belirtilmekle birlikte, markalar görsel ve işitsel açılardan ortalama düzeyde benzer bulunmuş, markaların aynı malları kapsadığı tespit edilmiş ve malların hitap ettiği kamunun geneli açısından, markaların aynı veya bağlantılı işletmelerden geldiği yönünde karıştırılma ihtimalinin ortaya çıkabileceği sonucuna varılmıştır.

Başvuru sahibi ret kararını Genel Mahkeme önüne getirir ve ihtilaf bu kez yargı tarafından ele alınır.

Davacı, “natura” kelimesinin “doğa” kelimesini doğrudan çağrıştırması, bu yönüyle ayırt edici gücünün zayıf olması, markaların kalan kısımlarının, yani “_NOVE” – “_LIUM” ibarelerinin tamamen farklı olması nedenleriyle markaların görsel ve işitsel açılardan benzer olmadığını öne sürmektedir.

Buna karşın EUIPO; Temyiz Kurulu kararının yerinde olduğunu, “natura” kelimesinin ayırt edici gücü zayıf olsa da, doğrudan tanımlayıcı olmadığını, her iki markanın da onar harften oluştuğunu, “natura” kelimesinin markaların başlangıcını teşkil ettiğini, tüketicilerin markaların başlangıç kısmına odaklandıklarını, bu bağlamda markaların görsel ve işitsel açılardan ortalama düzeyde benzerlik içerdiklerini, malların aynı olduğunu, malların aynı ve markaların ortalama düzeyde benzer oldukları incelenen vakada, belirtilen hususların karşılıklı bağımlılık ilkesi çerçevesinde ortak kelime unsurunun ayırt edici gücünün zayıflığını telafi ettiğini ve dolayısıyla markalar arasında karıştırılma olasılığının ortaya çıkacağını iddia etmektedir.

Genel Mahkeme incelemesinde ilk olarak, markaların kapsadığı malların aynı olduğu ve malların ortalama tüketicisinin genel anlamda halk olduğu yönündeki Temyiz Kurulu tespitlerini yerinde bulur.

Kararın devamında ise başvuru ile ret gerekçesi markanın benzerliği hususu irdelenir.

Genel Mahkeme’ye göre; “NATURANOVE” – “NATURALIUM” markalarının her ikisi de “NATURA” kelimesi ile başlasa da ve aynı sayıda (on) harften oluşsa da “NATURA” kelimesini takip eden “_NOVE” ile “_LIUM” ibareleri görsel ve işitsel açılardan kökten biçimde farklıdır. Buna ilaveten Mahkemeye göre; markaların ortak unsurunu teşkil eden “NATURA” ibaresinin ayırt edici gücü, inceleme konusu mallar bakımından zayıf olduğundan, ortak unsurun markaların başında bulunmasına ve markaların aynı sayıda harften oluşmalarına bakılmaksızın, markaların son dört harfinin birbirlerinden son derece farklı olduğu dikkate alınmalı ve markaların sonundaki farklılığın ilgili malların ticari kaynağını tespit etmede önemli rol oynadığı sonucuna varılmalıdır. Dolayısıyla, tersi yöndeki tespitlere dayalı Temyiz Kurulu yaklaşımı yerinde değildir ve markalar Temyiz Kurulu’nun tespit ettiğinin aksine, ortalama düzeyde değil, düşük düzeyde benzerlik içermektedir.

Genel Mahkeme kararın devamında, ret gerekçesi “NATURALIUM” markasının ayırt edici gücünü değerlendirmiştir. Temyiz Kurulu, “NATURA” ibaresinin ayırt edici gücünün zayıflığını kabul etmiş olmakla birlikte, “NATURALIUM” ibaresini bütün olarak normal düzeyde ayırt edici bir marka olarak değerlendirmiştir. Genel Mahkeme ise tersine, “NATURA” ibaresinin markanın başlangıcında yer alması ve kelime markasının bütünü içerisinde %60 oranında ağırlığa sahip olması nedeniyle “NATURALIUM” ibaresini bütün olarak ayırt edici gücü zayıf bir marka olarak kabul etmiş ve aksi yöndeki Temyiz Kurulu tespitini yerinde görmemiştir.

Genel Mahkeme son olarak yukarıda yer verilen tespitlerinin, yani kısaca;

  • “NATURA” kelimesinin ayırt edici gücünün zayıflığı,
  • “NATURANOVE” – “NATURALIUM” ibarelerinin görsel, işitsel, kavramsal açılardan benzerliğinin düşük düzeyde olması,
  • Ret gerekçesi “NATURALIUM” markasının ayırt edici gücünün zayıflığı,

değerlendirmelerinin çerçevesinde, başvuru ile ret gerekçesi markaların kamunun ilgili kesiminin bütüncül algısı çerçevesinde farklı izlenimler oluşturacakları ve markalar arasında karıştırılma ihtimalinin ortaya çıkmayacağı sonucuna ulaşmıştır.

Bu çerçevede, başvuru hakkında verilen ret kararı yerinde bulunmamış ve Temyiz Kurulu kararı iptal edilmiştir.


EUIPO Temyiz Kurulu’nun kararı kanaatimce de yerinde olmadığından, Genel Mahkeme’nin yaklaşımını ve vardığı sonucu haklı bulduğumu söylemeden edemeyeceğim. Kozmetik, gıda, içecek gibi sektörlerde hatta bunlarla sınırlı kalmaksızın ticaretin neredeyse her alanında malların doğallığına vurgu yapan veya bunu çağrıştıran kelimelerin (nature, natur, naturel, doğa, doğal vb.) markalar içerisinde yer alması yadsınamaz bir ticari pratik haline gelmiştir. Bu bağlamda, söz konusu kelimeleri içeren markaları tescil ettirmiş önceki hak sahiplerinin, sonradan yapılan başvurularda aynı kelimelerin kullanımını engelleme yönündeki yaklaşımları ticaretin düzgün işleyişini engelleme çabasının dışında bir anlama gelmemektedir.

Genel Mahkeme kararının 71. paragrafında yer alan “Bir firma ayırt ediciliği düşük bir markayı seçmekte ve onu piyasada kullanmakta serbest olsa da, söz konusu firmanın bunu yaparken, rakiplerinin de aynı veya benzer tanımlayıcı unsuru içeren markaları kullanmaya eşit derecede hakkı olduğunu kabul etmesi gerektiği, EUIPO Temyiz Kurulu kararları ve Mahkeme içtihatlarında açıktır.” değerlendirmesi, ayırt edici gücü düşük markaları seçen firmaların akıllarının bir köşesinde her an bulunmalıdır.

Önder Erol ÜNSAL

Ekim 2020

unsalonderol@gmail.com

Fikri Mülkiyet Danışmanlığı Hizmetleri Hukuki Bir Hizmet midir?

Adalet Divanı Genel Mahkemesi PONTINOVA – PONTI Kararı (T-76/19)

Fikri mülkiyet alanında danışmanlık hizmetlerinin yelpazesi oldukça geniştir. Davalar, tescil ofisleri önündeki itirazlar, başvuru hizmetleri, gözlem hizmetleri, lisanslama işlemleri ve bunlarla sınırlı olmayan farklı türde hizmetler fikri mülkiyet danışmanlık firmaları veya bu alanda faaliyet gösteren hukuk büroları tarafından müşterilerine sağlanmaktadır.

Sektörde faaliyet gösteren birçok firma hizmetlerini özelleştirmiş durumdadır ve kimileri faaliyetlerini hukuk bürosu hizmeti olarak, kimileri gözlem-araştırma bürosu olarak, kimileri yalnızca belirli alanlarda (patent, marka, telif hakkı, vd) hizmet veren firmalar olarak, kimileri ise yalnızca başvuru-idari işlemleri yapan firmalar olarak sınırlandırmıştır. Elbette ki, tüm hizmetleri kendi bünyesinde tek başına veren firmalara da rastlanmaktadır, ancak bunun istisnai bir hizmet biçimi olarak kabul edilmesi gerekmektedir.

Fikri mülkiyet danışmanlığı hizmeti veren firmalar, kendi markalarını tescil ettirmek istediklerinde, başvuruyu Nicé sınıflandırmasının 45. sınıfında yapmaktadır. Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO)’nin TmClass alınan aşağıdaki veriler, fikri mülkiyet alanında eğitim (41. sınıf) ve fikri mülkiyet haklarının finansal değerlemesi (36. sınıf) dışında kalan tüm fikri mülkiyet hizmetlerinin 45. sınıfta yer aldığını göstermektedir. (https://euipo.europa.eu/ec2/search/find?language=en&text=intellectual+property&niceClass=&size=25&page=1&harmonised=true&searchMode=WORDSPREFIX&sortBy=relevance) Buna ilaveten son görselde de görüleceği üzere, EUIPO Taxonomy yapısında fikri mülkiyet danışmanlığı ve onunla bağlantılı 45. sınıftaki tüm hizmetler, hukuki hizmetler genel başlığı altında yer almaktadır. Bir diğer deyişle EUIPO, fikri mülkiyet danışmanlığı ile hizmetleri hukuki hizmetlerin bir parçası olarak değerlendirmektedir ve fikri mülkiyet lisanslama hizmetleri, fikri mülkiyet gözlem hizmetleri, fikri mülkiyet yönetimi hizmetleri, fikri mülkiyet soruşturma hizmetleri, fikri mülkiyet koruma hizmetleri gibi hizmetler de bu ana başlığın bir parçası olarak görülmektedir.

Türk Patent ve Marka Kurumu uygulamasında, Nicé sınıfları aynı tür mal ve hizmetleri içeren gruplara bölünmüştür. Grupların amacı, resen benzerlik incelemesinde dikkate alınacak aynı tür mal ve hizmetleri gruplar altında toplamaktır ve yayıma itiraz üzerine yapılan incelemede dikkate alınan benzer mal ve hizmetler için yapılacak değerlendirmede Ofis bu gruplarla sınırlı bir inceleme yapmamaktadır.

Türk uygulamasında, 2020 yılı itibarıyla, 45. sınıfta yer alan gruplardan birisi de “Hukuki hizmetler (sınai ve fikri mülkiyet hakları konusunda danışmanlık hizmetleri dahil).” şeklindedir. (https://www.turkpatent.gov.tr/TURKPATENT/commonContent/MClassification/) Bir diğer deyişle, Türk Patent ve Marka Kurumu, fikri mülkiyet alanındaki danışmanlık hizmetlerini, hukuki hizmetler genel başlığının içerisinde yer alan ve onunla aynı tür bir hizmet olarak değerlendirmektedir.

Bununla birlikte; fikri mülkiyet danışmanlığı için tescilli olan bir marka nedeniyle hukuki hizmetleri içeren yeni bir başvuru reddedildiğinde (veya tersi durumda), başvuru sahipleri sıklıkla fikri mülkiyet alanındaki hizmetlerle, hukuki hizmetlerin, örneğin avukatlık hizmetlerinin benzer veya aynı tür hizmetler olmadıklarını, hizmetler arasında amaç ve hizmet sağlayıcı bakımından farklılık bulunduğunu öne sürmektedir.

Belirtilen argümanlar genellikle, avukatlık hizmetlerinin, avukatlarca veya hukuk bürolarınca sağlandığı, buna karşın fikri mülkiyet hizmetlerinin ayrı bir uzmanlık alanı olduğu, bu alanda verilen hizmetlerin hukuki hizmetler olmadığı, başvuru yapma ve idare nezdinde koruma sağlanmasını aracılık etme hizmetlerinin hukuki hizmetler olarak değerlendirilemeyeceği, kaldı ki bu hizmetleri verenlerin çoğunlukla avukat veya hukukçu olmadığı gibi argümanlara dayanmaktadır. Bu bağlamda, Türk tescil otoritesinin fikri mülkiyet danışmanlığı hizmetlerini, hukuki hizmetler genel başlığının bir parçası olarak göstermesi sıklıkla eleştirilen ve itiraz dilekçelerinde altı çizilen bir husus olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu yazının konusu karar; aynı meselenin EUIPO ve Avrupa Birliği Adalet Divanı Genel Mahkemesi tarafından nasıl değerlendirildiğini okuyucularımıza aktaracak ve konu hakkındaki tartışmalara AB perspektifiyle bakışı sağlayacaktır.



İsviçre’de kurulu “PONTINOVA AG” 2016 yılında aşağıda görülebilecek markanın tescil edilmesi talebiyle EUIPO’ya başvuruda bulunur. Başvurunun kapsamında “Sınıf 45: Hukuki hizmetler.” bulunmaktadır.

İspanya’da yerleşik “Ponti & Partners, SLP” başvurunun ilanına karşı itiraz eder. İtiraz gerekçesi marka İspanya’da tescilli “ponti” kelime markasıdır ve bu marka “Sınıf 45: Fikri ve sınai mülkiyet danışmanlık hizmetleri” için korunmaktadır.

EUIPO itiraz birimi itirazı kabul eder ve başvuru sahibi ret kararına karşı itiraz eder. İtirazın EUIPO Temyiz Kurulu’nca reddedilmesi üzerine başvuru sahibi karara karşı dava açar ve dava Adalet Divanı Genel Mahkemesi’nce görülür. Genel Mahkeme, davayı 13 Mayıs 2020 tarihli T‑76/19 sayılı kararı ile sonuçlandırır. http://curia.europa.eu/juris/document/document.jsf?text=&docid=226465&pageIndex=0&doclang=EN&mode=lst&dir=&occ=first&part=1&cid=14766758 bağlantısından görülebilecek kararın anahatları ve gerekçeleri bu yazının kalan kısmında aktarılacaktır.

Genel Mahkeme kararına, ilgili içtihatın sayılmasının ardından, kamunun ilgili kesiminin, dikkat düzeyi ortalamanın üzerinde olan şirketler ve bireyler olduğunu tespit ederek başlar.

Devamında, hizmetlerin yani, hukuki hizmetler ile fikri ve sınai mülkiyet danışmanlık hizmetlerinin karşılaştırılmasına, bir diğer deyişle bu hizmetlerin benzerliklerinin incelenmesine geçilir.

EUIPO Temyiz Kurulu kararında, başvuru konusu markada bulunan hukuki hizmetlerin, önceki tarihli markada yer alan fikri ve sınai mülkiyet danışmanlık hizmetlerini kapsadığı dolayısıyla, karşılaştırma konusu hizmetlerin aynı olduğunun kabul edilmesi gerektiği belirtilmiştir.

Başvuru sahibi, bu tespite karşı çıkmaktadır. Başvuru sahibine göre, karşılaştırma konusu hizmetler aynı veya yüksek düzeyde benzer değillerdir. Başvuru sahibi, bu noktada ret gerekçesi markanın tescil edildiği tarihte 42. sınıfta yer alan ve sonradan 45. sınıfa geçen fikri ve sınai mülkiyet hizmetleri ile 45. sınıfta yer alan hukuki hizmetlerin sınıflarının da farklı olduğunu öne sürmektedir. Buna ilaveten, başvuru sahibine göre, fikri mülkiyet danışmanlığı hizmetleri, bir hukuk firmasının verdiği hizmetler arasında yer almamaktadır ve onlardan esasen farklılaşmaktadır. Bir hukuk firmasının sağladığı hizmetler, hukuki tavsiye vermek ve müvekkillerini mahkemeler önünde temsil etmektir ve bu hizmetler ancak ruhsatı olan avukatlar tarafından verilebilir. Bunun tersine, fikri mülkiyet danışmanlığı hizmetleri, bir tür danışmanlık hizmetidir; bu hizmet ekonomi, finans veya hukuk çevreleri gibi, geniş bir alana dağılmış profesyoneller tarafından verilmektedir ve özel bir lisans veya eğitim gerektirmemektedir.

Genel Mahkeme bu iddiaları aşağıdaki şekilde değerlendirmiştir:

Nicé sınıflandırması sadece idari amaçlara hizmet etmektedir ve malların veya hizmetlerin sadece farklı sınıflarda yer almaları nedeniyle, bunların birbirlerine benzer olmadıkları kabul edilemez. Buna ilaveten, ret gerekçesi markanın tescil edildiği tarihte 42. sınıfta yer alan fikri mülkiyet danışmanlığı hizmetleri, şu anda 45. sınıfta yer almaktadır ve dolayısıyla markaların kapsadıkları hizmetlerin aynı sınıfa ait oldukları ortadadır.

Buna ilaveten, içtihata göre önceki tarihli markanın kapsadığı hizmetlerin, başvurudaki daha geniş bir kategorinin içine dahil olması halinde, hizmetlerin aynı olduğunun kabul edilmesi mümkündür.

Ayrıca, fikri ve sınai mülkiyet danışmanlığı hizmetleri, doğası gereği hukuki olan fikri mülkiyet hakları hakkında tavsiyeleri de içermektedir. Söz konusu hizmetler, bu nedenle hukuki hizmetlerin bir parçasıdır ve incelenen başvuru kapsamında bir özelleştirme veya sınırlandırma bulunmadığından, başvuru her tür alandaki hukuki hizmeti içerecek biçimde oldukça geniş biçimde yapılmıştır.

Hukuki danışmanlık hizmetlerinin, müvekkilleri mahkemeler önünde temsil etmek gibi başka hizmetleri de içermesi yukarıdaki tespitlerin yerindeliğini etkilemeyecektir. Buna ilaveten, fikri mülkiyet danışmanlığı hizmetleri, ekonomi, finans veya hukuk çevreleri gibi, geniş bir alana dağılmış profesyoneller tarafından verilse de, bu durum söz konusu hizmetlerin mutlak surette hukuki bir boyutu olmasını değiştirmeyecektir.

Başvuru sahibinin, fikri mülkiyet alanında hukuki hizmet sunmadığı yönündeki argümanının incelemeye herhangi bir etkisi olmayacaktır. Yerleşik içtihatta da belirtildiği üzere, incelemede markayla fiilen pazarlanan hizmetler değil, başvuru kapsamında yer verilmiş hizmetler dikkate alınacaktır.

Sayılan tüm nedenlerle, başvuru sahibinin inceleme konusu hizmetlerin nitelikleriyle itibarıyla aynı olmadıkları yönündeki argümanları yerinde değildir ve Temyiz Kurulu’nun markaların kapsadıkları hizmetlerin aynı olduğu yönündeki tespiti haklıdır.

Genel Mahkeme kararın devamında, karşılaştırma konusu işaretleri, görsel ve işitsel açılardan ortalama düzeyde benzer işaretler olarak değerlendirmiştir. Hizmetlerin aynılığını ve işaretlerin ortalama düzeydeki benzerliğini bir arada dikkate alan Kurul; markalar arasında karıştırılma ihtimalinin ortaya çıkabileceği görüşüne ulaşmıştır. Dolayısıyla, aynı tespitleri içeren Temyiz Kurulu kararı yerinde bulunmuş ve dava reddedilmiştir. (Bu yazının ana amacı, hukuki hizmetler ile fikri mülkiyet danışmalığı hizmetlerinin benzerliği konusundaki tespitleri aktarmak olduğundan, işaretlerin benzerliği konusundaki Genel Mahkeme değerlendirmesine yazıda yer verilmemiştir.)

Karardan açık olarak görüleceği üzere, gerek EUIPO Temyiz Kurulu gerekse de Genel Mahkeme, hukuki hizmetleri, fikri mülkiyet danışmanlığı hizmetlerini de içeren genel bir hizmet kategorisi olarak değerlendirmiş ve bu hizmetlerin birbirlerinden farklı (benzemeyen) hizmetler oldukları yönündeki başvuru sahibi argümanlarını kabul etmemiştir.



Hizmeti sağlayan kişinin niteliğinden bağımsız olarak, hizmetin kendi niteliğini ve hukuki boyutunu dikkate alan Genel Mahkeme yaklaşımı kanaatimizce son derece yerindedir. Bu bağlamda, bünyesinde hiçbir avukat – hukukçu çalıştırmayan ve sadece marka tescil danışmanlığı hizmeti sağlayan bir marka vekilliği firması da esasen hukuki bir hizmet vermektedir ve hizmeti sağlayandan, ziyade hizmetin niteliğini temel alan yorum esas alınmalıdır.

Bu yaklaşım aynı konuda Türkiye’de karşımıza çıkan tartışmalara da ışık tutacak niteliktedir ve varılan sonuç itibarıyla Türk Patent ve Marka Kurumu’nun yaklaşımını da desteklemektedir.

Önder Erol ÜNSAL

Ağustos 2020

unsalonderol@gmail.com

Adalet Divanı Genel Mahkemesi Sözünü Söyledi: Stilize Kelime Unsurları Karıştırılma Olasılığı İncelemesinde Ne Şekilde Değerlendirilmeli?

Marka tescil başvurularının kelime unsurlarının stilize biçimde yazıldığı ve stilize yazım biçimi nedeniyle harflerin kolaylıkla ayrıştırılamadığı hallerde; kelime unsurunun ne şekilde algılanması gerektiği ve/veya algılanacağının tespiti, kimi durumlarda idari incelemenin ve yargı süreçlerinin sorunlu bir alanını oluşturmaktadır.

Türk Patent ve Marka Kurumuna yapılan başvurularda, başvuru sahipleri markanın kelime unsurunu, başvuru formunun ilgili bölümüne (bu bölüme oldukça anlamsız biçimde marka adı denilmektedir ve kanaatimizce bu adlandırma son derece yanlıştır) yazmak zorundadır. Başvuru sahipleri ve/veya vekilleri bu noktada, stilize kelime karakterinin Kurum tarafından da kendi yazdıkları şekilde algılanması yanlış beklentisi içine girmektedir. Bu beklenti hatalıdır, çünkü Kurum ve devamında yargı bakımından asıl olan husus, marka sahibinin markanın kelime unsurunu ne şekilde gördüğü veya başvuru formunda nasıl belirttiği değil, ortalama tüketicilerin kelime unsurunu ne şekilde algılayıp değerlendireceğine ilişkin tespittir.



Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO) ve Avrupa Birliği yargısı bakımından da durum bundan farklı değildir.

Bu yazıda ele alacağımız 8 Temmuz 2020 tarihli T-633/19 sayılı Avrupa Birliği Adalet Divanı Genel Mahkemesi kararı kanaatimizce, okuyucularımızın konuyu AB perspektifinden daha net biçimde anlamasını sağlayacaktır. Karar metninin http://curia.europa.eu/juris/document/document.jsf?text=&docid=228295&pageIndex=0&doclang=EN&mode=lst&dir=&occ=first&part=1&cid=8673162 bağlantısından görülmesi mümkündür.

Çin Halk Cumhuriyeti menşeili “Shenzhen Liouyi International Trading Co. Ltd” firması 2017 yılında aşağıda görebileceğiniz markanın 18. sınıfa dahil bazı mallar için tescil edilmesi talebiyle EUIPO’ya başvuruda bulunur.

Bu başvuruya karşı aşağıda görsellerine yer verilen iki AB markası gerekçe gösterilerek Kosta Rika menşeili “Essential Export SA” firması tarafından itiraz edilir.

EUIPO itiraz birimi ve devamında Temyiz Kurulu, itirazı başvuru ile itiraz gerekçesi markaların benzer bulunmaması ve dolayısıyla markalar arasında karıştırılma olasılığının ortaya çıkmasının mümkün olmaması gerekçesiyle reddeder.

Temyiz Kurulu kararına prosedür ekonomisi çerçevesinde malların aynı olduğu varsayımıyla başlar. Devamında malların ortalama tüketicilere hitap ettiğini tespit eder. Takiben kararın kritik kısmına yani işaretlerin karşılaştırmasına geçilir.

Kurulun ilk tespiti, işaretlerin tamamının görsel olarak baskın unsurlar içermediği yönündedir.

Kurul, başvuru ile itiraz gerekçesi markaları ; başvurunun siyah çizgiler ve kırmızı noktalardan oluşan soyut bir şekil markası veya “ro” ve “ril” veya “ro” ve “rij” kelime unsurlarına eklenmiş şekil unsurları olarak algılanacağı, itiraz gerekçesi markaların ise “totto” kelimesinin stilize yazımı olarak algılanacağı gerekçeleriyle görsel açıdan benzer işaretler olarak değerlendirmez. Kurul, bu tespitler ışığında markaları işitsel olarak da benzer bulmaz ve başvurunun algılanacağı halleri bağlamında anlamının bulunmaması nedeniyle işaretleri kavramsal açıdan da benzer görmez.

İşaretlerin benzer bulunmaması nedeniyle, markalar arasında karıştırılma olasılığının bulunmadığı sonucuna varılır ve itiraz Temyiz Kurulu tarafından reddedilir.

İtiraz sahibi bu karara karşı dava açar ve EUIPO Temyiz Kurulu kararının iptal edilmesini talep eder. Dava, Adalet Divanı Genel Mahkemesi’nce görülür.

Davacıya göre, başvuruya konu işaret , EUIPO’nun değerlendirdiği gibi siyah çizgiler ve kırmızı noktalardan oluşan bir şekil markası değildir, işarette yer alan siyah çizgiler ve kırmızı noktalar “T”, “O”, “T”, “U” harflerini oluşturmaktadır ve dolayısıyla başvuru “TOTU” kelime unsurunu içermektedir. Bu husus, başvuru formunda da teyit edilmektedir, EUIPO’nun eSearch plus ve TMview gibi veritabanlarına da marka “TOTU” olarak girilmiştir ve ayrıca davalı taraf itiraza karşı sunduğu cevap dilekçesinde markanın “TOTU” kelime unsurunu içerdiğini açık olarak belirtmiştir.

Bu tespitler ışığında, davacıya göre karşılaştırılması gereken unsurlar “TOTU” ile “TOTTO” kelime unsurlarıdır ve bunlar da gerek görsel gerekse de işitsel açılardan benzerdir. Bu çerçevede, malların aynı olduğu da dikkate alınarak varılması gereken sonuç karıştırılma olasılığı gerekçeli itirazın kabul edilmesi olmalıyken, tersi yönde sonuç içeren Temyiz Kurulu kararı hatalıdır ve iptal edilmelidir.

Genel Mahkeme kararı, her zaman olduğu gibi, konu hakkındaki içtihatla başlar (o kısma bu yazıda yer verilmeyecektir).

Mahkemeye göre; başvuruda yer alan kırmızı noktalar, farklı renk ve şekilde olmaları nedeniyle, başvurudaki siyah çizgilerden açıkça ayırt edilmektedir ve bu husus kamunun ilgili kesimince kolaylıkla algılanacaktır. Kamunun ilgili kesimi, başvurudaki kırmızı noktaları, siyah unsurlarla birleşerek büyük harflerle “TOTU” kelimesini oluşturacak şekilde algılamaktan çok, siyah unsurları ayrıştıran ve vurgulayan biçimde değerlendirecektir. Böyle bir algı kamunun ilgili kesimi bakımından daha olasıdır, çünkü “TOTU” ibaresinin başvuru kapsamındaki mallar bakımından tüketicinin dikkatini çekecek bir anlamı da bulunmamaktadır. Bu çerçevede, EUIPO tarafından da öne sürüldüğü üzere, kamunun ilgili kesimini, işareti “TOTU” olarak algılamaya davet eden veya buna yardım eden hiçbir unsur markada yer almamaktadır.

Bu tespitlerin ışığında, kamunun ilgili kesiminin işareti “ro” – “ru” ve “rij” – “ril” şeklinde mi yoksa sadece bir şekil olarak mı algılayacağını tartışmaya da ihtiyaç bulunmamaktadır.

Başvuru sahibinin başvuru formunda veya marka tarifnamesinde markanın kelime unsurlarını “TOTU” olarak belirtmesi, kamunun ilgili kesiminin markayı ne şekilde algılayacağını etkileyen bir faktör değildir. Marka tarifnamesi, markanın başvuru sahibi tarafından nasıl algılandığını göstermektedir, amacı ve etkisi kamunun ilgili kesiminin markayı nasıl algılayacağını göstermek değildir. Karıştırılma olasılığı değerlendirmesinde esas olan ise kamunun ilgili kesiminin algısıdır. Başvurunun, EUIPO’nun eSearch plus ve TMview gibi veritabanlarına “TOTU” olarak girilmiş olması da aynı nedenle, kamunun ilgili kesiminin algısını etkileyen bir faktör değildir. Belirtilen veritabanlarında, başvuruyu yapanın başvuruyu nasıl algıladığı belirtilmektedir, kamunun ilgili kesiminin markayı ne şekilde algılayacağı bu veritabanlarında yer alan bilgiden bağımsızdır.

Sonuç olarak, Genel Mahkemeye göre, başvuru kamunun ilgili kesimince “TOTU” kelime markası olarak algılanmayacaktır, davacının bu yöndeki iddiasına bağlı tüm argümanları haksızdır, başvuru ile itiraz gerekçesi markalar benzer değildir ve bu nedenlerle de markalar arasında karıştırılma olasılığı ortaya çıkmayacaktır. Bunun neticesi de olarak da Temyiz Kurulu kararı yerinde görülmüş ve dava reddedilmiştir.



Kanaatimizce inceleme konusu Genel Mahkeme kararından çıkartılacak sonuç; stilize biçimde yazılı kelime markalarında, markanın başvuru formunda veya tarifnamesinde başvuru sahibince ne şekilde belirtilmiş olduğunun inceleme açısından değeri bulunmadığının açık olarak belirtilmesi ve incelemenin kamunun ilgili kesiminin algısı esas alınarak idare ve yargı tarafından tespit edilecek kelime unsuru esasında yapılması gerektiğinin altının çizilmesidir. Tersi yöndeki argümanların idare veya yargı tarafından kabul görmeyeceği de ortadadır.

Önder Erol ÜNSAL

Temmuz 2020

unsalonderol@gmail.com

5. Sınıf Klişesi Tartışmaya Kapalı Değil! Dikkat Düzeyi Yüksek Tüketici mi Yoksa Ortalama Dikkat Düzeyine Sahip Tüketici mi?

Adalet Divanı Genel Mahkemesi NOSTER – FOSTER Kararı (T-550/19)

Markalar arasında karıştırılma olasılığı incelemesi Nicé sınıflandırmasının 5. sınıfında yer alan mallara yönelik olduğunda karşımıza çıkan klişe tespit; “5. sınıfa dahil malların tüketici kesiminin dikkat düzeyi yüksek kişilerden oluştuğu, dolayısıyla karıştırılma olasılığının varlığı sonucuna ulaşabilmek için işaret ve mallar arasında daha yüksek düzeyde -kimi zaman aynılık düzeyinde- benzerlik bulunması gerekliliğidir.”

Bu tespiti klişe olarak adlandırmamızın nedeni, tespite dayanak varsayımın, yani 5. sınıftaki malların tüketici grubunun dikkat düzeyi yüksek kişilerden oluştuğu varsayımının, kanaatimizce 5. sınıfa dahil tüm mallar bakımından doğru olmamasıdır.

Neden mi?

Nicé sınıflandırmasının 5. sınıfının sınıf başlığı “İlaçlar, tıbbi ve veterinerlikle ilgili müstahzarlar; tıbbi amaçlı hijyenik müstahzarlar; tıbbi veya veterinerlik amaçlı diyetetik gıdalar ve maddeler, bebek mamaları; insanlar ve hayvanlar için diyetetik takviyeler; yakılar, pansuman malzemeleri; diş dolgu malzemeleri, diş mumu; dezenfektanlar; haşaratları yok etmek için müstahzarlar; fungisitler, herbisitler.” şeklindedir.

Bu bağlamda, ilgili sınıfın kapsamı çok geniştir; kafamıza göre satın alabileceğimiz diyetetik takviyeler ve vitaminler, herkesin satın alabileceği yara bantları, her kadının kullandığı ve marketlerden alınabilen hijyenik pedler, çocuklu her ailenin temel ihtiyacı olan bebek mamaları, yazın sıklıkla kullandığımız sivrisinek kovucu losyonlar gibi ortalama veya ortalamanın altı dikkate sahip tüketicilere hitap eden malların yanısıra, dikkat düzeyi yüksek alıma konu reçeteli veya reçetesiz ilaçlar, diş dolgu malzemeleri gibi mallar, 5. sınıfta bir arada bulunmaktadır.

Belirttiğimiz tespit, 5. sınıftaki malların tamamının dikkat düzeyi yüksek tüketicilere yönelik olmadığını ve bu sınıftaki malların hem ortalama hem de dikkat düzeyi yüksek tüketicilere hitap ettiğini göstermektedir. Bu çerçevede, sıklıkla duyduğumuz ve itiraz dilekçelerinin yanısıra Kurum – Mahkeme kararlarında da karşımıza sürekli çıkan 5. sınıf klişesinin, aslında gerçeklikle bağlantısının zayıf olduğu ortadadır.

Başvurunun mal listesi, reçeteyle satılan özel kullanıma mahsus ilaçlar veya alıcısı sadece diş hekimleri – klinikleri olan diş dolgu malzemelerinden ibaret olursa, elbette ki 5. sınıfa dahil “bazı” malların ortalamanın üzerinde dikkate sahip tüketicilere yönelik olduğu iddia edilebilir. Ancak, benzeri durum Nicé sınıflandırmasının farklı sınıflarına dahil birçok mal için de geçerlidir; örneğin genel hatlarıyla oyunları, oyuncakları, spor ve jimnastik aletlerini içeren 28. sınıf, ortalama dikkate sahip tüketicilere hitap eden bir sınıf olarak düşünülse de, bu sınıfta yer alan “curling sporu süpürgeleri”nin Türkiye’deki tüketicilerinin, curling sporunun Türkiye’de hiç yaygın olmaması nedeniyle daha bilinçli ve seçici tüketiciler olduğu düşünülebilecektir.

Kısacası, ortalama dikkate sahip tüketiciler ile ortalamanın üstünde dikkat düzeyine sahip tüketiciler arasında ayırım yapılırken esas alınması gereken husus; kanaatimizce malların Nicé sınıfı numaraları değil, malların ve hizmetlerin kendileri ve bunların ne şekilde ifade edildiğidir.



Avrupa Birliği Adalet Divanı Genel Mahkemesi, 25 Haziran 2020 tarihli T-550/19 sayılı kararında, 5. sınıfa dahil “regl bandajları, regl tamponları, hijyenik pedler, hijyenik bezler” malları ile gene 5. sınıfa dahil “farmasötik müstahzarlar ve maddeler” mallarının benzerliğini ele almıştır.

“NOSTER” kelime markasına karşı “FOSTER” kelime markası gerekçe gösterilerek itiraz edilmiş, EUIPO itiraz birimi itirazı reddetmiş, EUIPO Temyiz Kurulu ise itirazı kısmen kabul ederek başvuruyu “regl bandajları, regl tamponları, hijyenik pedler, hijyenik bezler” malları da dahil olmak üzere 5. sınıfa dahil bazı mallar bakımından reddetmiştir. İtiraza gerekçe markanın kapsamında “farmasötik müstahzarlar ve maddeler; solunumla ilgili hastalıkları tedavi etmek için farmasötik ürünler” malları bulunmaktadır. Temyiz Kurulu sayılan mallar arasında düşük derecede benzerlik bulunduğu tespitine ilaveten, “NOSTER” – “FOSTER” işaretleri arasında ortalama düzeyde görsel ve işitsel benzerlik bulunduğuna da hükmederek, karıştırılma olasılığı gerekçeli itirazı anılan mallar da dahil 5. sınıfa dahil bazı mallar bakımından kabul etmiştir.

Başvuru sahibi karara karşı davayı yalnızca “regl bandajları, regl tamponları, hijyenik pedler, hijyenik bezler” malları bakımından açmış ve bu malların ret gerekçesi markanın kapsamında bulunan “farmasötik müstahzarlar ve maddeler; solunumla ilgili hastalıkları tedavi etmek için farmasötik ürünler” malları ile benzer olmadığını, dolayısıyla markalar arasında karıştırılma olasılığının bulunmadığını öne sürmüştür.

Bu yazıda, kararın yalnızca malların benzerliği ile ilgili kısmı okuyuculara aktarılacaktır.

Davacıya göre; “regl bandajları, regl tamponları, hijyenik pedler, hijyenik bezler” malları kadınlar tarafından regl dönemlerinde kullanılmaktadır ve regl bir sağlık problemi olmadığından farmasötik müstahzarlarla (ilaçlarla) tedavi edilmemektedir. Buna karşılık, “farmasötik müstahzarlar ve maddeler” genellikle kimyasal terkiplerdir ve amaçları sağlık sorunlarını çözmektir. Ayrıca; “regl bandajları, regl tamponları, hijyenik pedler, hijyenik bezler” malları genellikle perakende satış noktalarında satışa sunulan günlük tüketici malları iken, “farmasötik müstahzarlar ve maddeler” malları genellikle eczanelerde satılmaktadır. Davacı, belirtilen nedenlerle yukarıda bahsi geçen mallar arasında benzerlik bulunmadığını öne sürmektedir.

Genel Mahkeme, bu iddiaları incelerken ilk olarak, “regl bandajları, regl tamponları, hijyenik pedler, hijyenik bezler” mallarının genel olarak hijyenik ürünler olarak adlandırılabileceğini belirtmiştir.

Mahkeme’ye göre; hijyenik ürünlerin hem süpermarketlerde hem de eczanelerde satıldığı incelemede göz önünde bulundurulmalıdır. Bunun ötesinde, çok sayıda eczane çocuk bezi, diş solüsyonu, diş macunu, diş fırçası, vücut losyonu, hijyenik bezler gibi hijyenik ürünleri satmaktadır. Süpermarketler kapalı olduğunda birçok tüketici hijyenik ürünleri eczanelerden satın almaktadır. Bu bağlamda Temyiz Kurulu’nun eczanelerin sadece ilaç satmadıkları, aynı zamanda hijyenik bezler sattıkları yönündeki tespiti yerindedir. Genel Mahkeme’nin önceki kararlarında da, farmasötik müstahzarlar ile hijyenik bezler arasında çok düşük derecede de olsa benzerlik bulunduğu belirtilmiştir. Bu tespitler ışığında Genel Mahkeme, “regl bandajları, regl tamponları, hijyenik pedler, hijyenik bezler” malları ile “farmasötik müstahzarlar ve maddeler” malları arasında çok düşük derecede de benzerlik bulunduğu yönündeki Temyiz Kurulu tespitini haklı bulmuştur.

Genel Mahkeme kararın devamında, “NOSTER” ile “FOSTER” işaretlerini görsel ve işitsel açılardan ortalama düzeyde benzer işaretler olarak değerlendirmiştir.

Buna ilaveten; inceleme konusu mallar bakımından tüketicilerin ortalama düzeyde dikkate sahip olacakları da belirtilmiştir.

Bu tespitler ışığında markalar arasında davaya konu edilen “regl bandajları, regl tamponları, hijyenik pedler, hijyenik bezler” malları bakımından karıştırılma ihtimalinin ortaya çıkabileceği yönündeki Temyiz Kurulu kararı yerinde bulunmuş, karar onanmış ve dava reddedilmiştir.

Karar; 5. sınıftaki malları kapsayan markalar arasında karıştırılma olasılığının varlığı sonucuna ulaşabilmek için, bu sınıftaki malların tüketicilerinin dikkat düzeyinin yüksekliğini de dikkate alarak, mallar arasında ayniyet, işaretler arasında ise çok güçlü düzeyde bir benzerliğin bulunması gerektiğini düşünen kişilere çok da anlamlı gelmeyebilir. Çünkü, ilk harflerinin farklı olması bağlamında, NOSTER – FOSTER ibareleri üst düzeyde benzer işaretler olarak görülmeyebilir ve “regl bandajları, regl tamponları, hijyenik pedler, hijyenik bezler” malları ile “farmasötik müstahzarlar ve maddeler” mallarının aynı olmadığı da çok açık.

Ancak üzgünüz, hem EUIPO Temyiz Kurulu, hem de Genel Mahkeme, bizim yerleşik klişemizi kabul etmiyor, 5. sınıfa dahil belirtilen mallar arasında çok düşük düzeyde de olsa benzerliğin varlığını kabul ediyor, bu ürünlerin tüketicilerinin malların ifade ediliş tarzı itibarıyla ortalama dikkat düzeyine sahip olduğunu kabul ediyor ve işaretleri de görsel ve işitsel açılardan ortalama düzeyde benzer olarak kabul ediyor.

Yazının başlangıcına dönecek olursak; 5. sınıf kapsamında yer alan malların tamamı dikkat düzeyi yüksek tüketicilere yönelik değildir; 5. sınıfta yer alan kalp ilaçları ile kanser tedavisinde kullanılan ilaçlar ortalamanın üzerinde dikkate sahip tüketicilere hitap edebilir, ancak aynı tespit 5. sınıfta bulunan bebek mamaları ile sivrisinek kovucu losyonlar bakımından geçerli değildir, çünkü sonradan saydığımız malların tüketicileri ortalama dikkat düzeyine sahip kişilerdir. Bu bağlamda da 5. sınıftaki malların -ayrım yapılmaksızın tamamının- ortalamanın üzerinde dikkat düzeyine sahip kişilere hitap ettiği klişesi, mallara göre değerlendirilme yapılmadığı sürece yerinde değildir.

Sonuç olarak; klişelerden arınmak ve malların ve hizmetlerin ortalama tüketici gruplarının tespitine yönelik değerlendirmeyi, sınıf numarası esasında değil, malların veya hizmetlerin kendilerini değerlendirerek yapmak eminim ki, sistemin bütünü bakımından çok daha yararlı olacaktır.

Önder Erol ÜNSAL

Temmuz 2020

unsalonderol@gmail.com

“Windsor Kalesi” Çay, Kahve ve Kurabiye İçin Ayırt Edici Bir Marka mıdır?

Morrissey’in Monarşi Eleştirileri Eşliğinde Bir EUIPO Temyiz Kurulu Kararı

Toplumların tarihi ve kültürel hafızaları bakımından özel önem taşıyan yapıların isimlerinin marka olarak tescil edilmesi talepleriyle gerek ülkemizde gerekse de dünyanın farklı ülkelerinde karşılaşılmaktadır. Bu tip marka tescil başvurularının kabul edilip edilmemesi gerekliliği hususunda ise farklı argümanlar öne sürülmektedir. Bir görüşe göre, bu tip isimler diğer ret gerekçeleri kapsamına girmedikleri sürece tescil edilmelidir, çünkü ticari kaynak gösterme işlevini yerine getirmelerinin önünde bir engel bulunmamaktadır. Bir diğer görüşe göre ise toplumun ortak kültürel değeri mahiyetinde bu tür isimlerin, bir kişinin markası olması ve üzerinde tekelci hakların kurulmasına izin verilmesi mümkün olmamalıdır. Başka bir görüş ise başvurunun kapsadığı mal veya hizmetler esasında ayırt ediciliğinin irdelenmesi gerektiğini savunmaktadır.

Bu yazıda, İngilizler için yukarıda belirttiğimiz kapsama girebilecek bir isim olan “Windsor Castle” ibaresinin yani Türkçe adıyla “Windsor Kalesi (veya Sarayı veya Şatosu)”nin marka olarak tescili talebiyle yapılan bir başvuru hakkında EUIPO Temyiz Kurulu’nca verilen kararı okuyucularımızla paylaşacağım.

Bilmeyenler için ön bilgi: İlk hali 11. yüzyılda inşa edilen “Windsor Kalesi”, İngiliz Kraliyet ailesinin ana rezidanslarından birisidir. Şu dönemdeki İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth, haftasonları başta olmak üzere zamanının bir kısmını bu kraliyet yerleşkesinde geçirmektedir.



Karara geçmeden dünyaca ünlü şarkıcı Morrissey ve İngiliz Kraliyet ailesi hakkındaki birkaç kişisel gözlemimi aktaracağım. Yazının kişisel kısımlarıyla ilgilenmeyenler, bu kısımları atlayarak doğrudan kararın aktarıldığı bölüme geçebilirler.    

Okurlarımızın bir kısmının tanıdığı “Morrissey” aileden İrlanda kökenli, İngiltere vatandaşı bir şarkıcıdır. Politik alandaki muhalif ve özgürlükçü söylemleriyle de tanınan Morrissey açık bir monarşizm karşıtıdır, yönetim biçimi olarak Cumhuriyeti istemektedir ve İngiliz Kraliyet ailesi hakkındaki eleştirilerini dile getirmekten hiçbir zaman kaçınmamaktadır.

Morrissey’in Kraliyet ailesi hakkındaki demeçlerinden birkaç örnek verelim. (https://www.rollingstone.com/music/music-news/morrissey-prince-is-the-royal-that-people-love-165979/, https://web.archive.org/web/20130526222643/http://foreverill.com/interviews/1985/charming.htm, https://en.wikipedia.org/wiki/Morrissey#cite_note-349)

Kraliçe Elizabeth’in tahta çıkışının 60. yılı kutlanırken; “Bu neyin kutlamasıdır? 60 yıllık bir diktatörlüğün. O benim kraliçem değil, ben bir kul değilim.”

Şarkıcı Prince’in ölüm haberlerinin Kraliçe’nin 90. doğumgünü kutlamaları haberlerinin gölgesinde kalması üzerine; “Prince halkın sevdiği asıl soylu kişidir, buna karşın II. Elizabeth, onu isteyip istemedikleri kendilerine hiç sorulmamış kişilere dayatılmıştır.”

Kraliyet ailesi hakkında; “Onlar beleşçiden başka bir şey değiller.”

Genel olarak; “Kraliyetten gerçekten nefret ediyorum. Hep öyleydim. Saçma bir büyülü hikaye. ..Görebildiğim kadarıyla kraliyet ailesi için harcanan para yakılan paradır…Her durumda bu yanlış bir bağlılık. Faşistçe ve çok çok zalimce olduğunu düşünüyorum. ..Kraliçe 6.000 poundluk bir elbise giydiğinde halka verdiği mesaj şudur: “Bana fantastik biçimde doğuştan hükümranlık hediye edildi ve sizler sümüklü köylülersiniz.””

Morrissey’in politik mesajlarını en doğrudan biçimde verdiği şarkıların başında “Irish Blood English Heart” gelmektedir. Şarkının ismini Türkçe’ye “İrlanda kanı, İngiliz yüreği” olarak çevirmek mümkündür. Morrissey şarkıda, İrlanda kökenli birisi olarak İngiliz yüreği taşıdığını, İngiliz olmanın zehirli hissettirmediği ve bayrağın yanında utanmadan, ırkçı veya bölücü olarak nitelendirilmeden durabileceği zamanları özlediğini, İngilizlerden beklentisinin Oliver Cromwell’in ismine tükürmeleri ve onu selamlamaktan hiçbir zaman geri durmayan Kraliyet ailesini eleştirmeleri-suçlamaları olduğunu belirtmektedir. (Oliver Cromwell, İngiliz İç Savaşı’nda monarşistlere karşı savaşan parlamenter güçlerin başıdır, ancak diktatöryel bir yönetim sergilemiştir ve önemlisi Püriten bir Protestan olarak adı, çoğunluğu Katolik olan İrlandalıların üçüncü sınıf insan muamelesi gördükleri bir dönemle özdeşleşmiştir.) 

Bu kadar açıklamanın üzerine benim bayıldığım bir şarkı olan “Irish Blood English Heart”ın tadını çıkartın öncelikle.

İngiliz monarşisi, Avrupa’daki günümüz monarşilerinin hemen tamamında olduğu gibi sembolik düzeydedir, hatta bir nevi turistik materyal işlevi de görmektedir. Kraliyet ailesinin politik etkisi bulunmasa da, kendi adıma Morrissey’in söylemlerine sonuna dek katılıyorum ve saltanat meselesini kökünden halleden Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucularına sonsuz bir minnet duyuyorum.

Safım belli, Morrissey’in yanındayım; Türkiye’de merakla Royal Wedding izleyip, Harry ile William’ın aşk hayatını takip edenlere de hayretle bakıyorum!  



Alman menşeili “Albert Darboven Holding GmbH & KG” firması aşağıda yer alan kelime markasının “Sınıf 16: Kağıttan filtreleme malzemeleri. Sınıf 30: Kahve, çay ve bunların ikameleri, fırıncılık mamulleri, hamur işleri ve kurabiyeler; şeker, doğal tatlandırıcılar.” malları için tescil edilmesi talebiyle Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO)‘ne başvuruda bulunur.

WINDSOR-CASTLE

EUIPO uzmanı başvuruyu ayırt edici nitelikten yoksunluk gerekçesiyle “Sınıf 30: Kahve, çay ve bunların ikameleri, fırıncılık mamulleri, hamur işleri ve kurabiyeler.” malları bakımından reddeder. Uzmana göre “Windsor Castle” ibaresi İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth’in ana ikametgahının adıdır, bu özelliğiyle tüm AB’nde bilinmektedir ve aynı zamanda bir turistik mekan işlevi görmektedir. Çıkartılan mallar, bu önemli turistik merkezden alınan hediyelik eşyalar algısı yaratacaktır ve ticari kaynak gösteren bir marka olarak algılanmayacaktır. Markanın çeşitli AB ülkelerinde tescil edilmiş olmasının EUIPO uygulamaları bakımından bağlayıcılığı yoktur, dahası Birleşik Krallık’ın seçildiği uluslararası tescil bir şekil unsuru da içermektedir ve ötesinde bu başvuru Birleşik Krallık’ta kabul edilmemiştir. Ayrıca reddedilen kahve, çay, kurabiye gibi mallar İngiltere’den alınabilecek tipik hediyelerdir ve bu tip mallar için “Windsor-Castle” ibaresi ticari kaynak gösteren bir marka olmaktan ziyade, İngiltere’deki bir turistik lokasyona referans olarak algılanacaktır. 2009 yılında tescil edilmiş bir AB markası bulunsa da, o yıldan bu yana içtihat gelişmiş ve değişmiştir ve AB markalarının tescil edilebilirliği, ofisin önceki kararlarına göre değil, AB yargısınca çerçevesi çizilen mevzuata göre değerlendirilmelidir. Bu nedenlerle başvuru reddedilen mallar bakımından ayırt edici değildir.

Başvuru sahibi ret kararına karşı itiraz eder ve itiraz EUIPO Temyiz Kurulu’nca 19 Aralık 2019 tarihinde karara bağlanır. Karar metni https://euipo.europa.eu/eSearchCLW/#basic/*///name/windsor-castle bağlantısından görülebilir.

Başvuru sahibi itirazında; “Windsor Kalesi”nde çay, kahve veya gıda üretimi yapılmadığını veya kale ile bu ürünlerin bir bağlantısının bulunmadığını, İngiliz çayına veya kahvesine ilgi duyanların Windsor Kalesi’ne değil, bu ürünleri satan dükkanlara gideceğini, reddedilen malların hediyelik eşyalar olmasının konuyla ilgisi bulunmadığını öne sürmektedir.

Temyiz Kurulu, itirazı incelemeden önce “Windsor Castle” ibaresinin bir çay karışımının adı olması gerekçesiyle, başvurunun ret gerekçeleri arasına Tüzüğün 7(1)(c) maddesinin de eklendiği konusunda başvuru sahibini bilgilendirir.

Başvuru sahibi sunduğu ek görüşte; bu isimli bir çay karışımının bulunmadığını, üç firmanın bu isimli bir karışımı piyasaya sürmesinin ek ret gerekçesini haklı hale getirmediğini, çay karışımlarının isimlerinin genellikle katkı maddelerine ve tada referans yaptığını, piyasaya bu isimle çay karışımı süren kişilerin amacının ürünlerine kraliyetle ilgili, lüks bir imaj verme çabası olduğunu, halkın “Windsor Castle” ibaresini bir çay karışımının adı olarak algılamadığını öne sürer.

Temyiz Kurulu itirazı ilk olarak ayırt edici nitelikten yoksunluk gerekçeli ret nedeni bakımından inceler. Öncelikli olarak ayırt edici nitelikten yoksunluk hakkındaki içtihada yer veren Kurul kararın devamında reddedilen mallar bakımından kamunun ilgili kısmının halkın geneli olduğunu belirtir.

Devamındaki tespitlerde; Windsor Kalesi’nin Britanya monarşisinin ünlü yerleşkesi olduğu, iyi korunan kalenin, saray, müze gibi bölümleri bulunduğu, Avrupa’da tarih turizminin önemli bir rotası olduğu; bu çerçevede AB’ndeki genel halkın “Windsor Castle” ibaresini ve Britanya monarşisi ile ilişkisini bildiği belirtilir.

Kurul’a göre; başvurudaki haliyle “Windsor-Castle” ibaresini görecek ortalama tüketiciler, ret kararı kapsamındaki mallar bakımından ürünlerin adı geçen şatoda satışa sunulan turizm ürünleri olduklarını düşünecek, ibareyi bu mallar bakımından ticari kaynak gösteren ayırt edici bir işaret olarak algılamayacaklardır. Buna ilaveten reddedilen malların, İngiltere’den alınabilecek hediyelik eşyalar arasında bulunduğu ve hediyelik eşyaların genel olarak tarihi değere sahip turistik yerlerde satıldığı da kararda tespit edilmiştir.

Başvuru konusu marka, “Windsor Castle” kelime unsurunun dışında ek bir ayırt edici kelime veya şekil unsuru içermemektedir. Ayrıca, ibarenin İngiliz Kraliyet ailesi sarayı dışında bir çağrışım yapmadığı da ortadadır.

Başvuru sahibinin Windsor Kalesi’nde reddedilen malların üretilmediği, kalenin bu ürünlerle ünlü olmadığı iddiası kabul edilemez, çünkü başvurunun reddedilmesinin gerekçesi bu değildir.

Başvuru sahibi “NEUSCHWANSTEIN” kararını öne sürmüş olsa da, o kararda başvuru sahibi adı geçen şatonun sahibidir, ancak incelenen başvuruda böyle bir durum söz konusu değildir. Dolayısıyla, söz konusu kararın emsal teşkil etmesi mümkün değildir.

Son olarak; başvuru sahibinin öne sürdüğü önceden tescil edilmiş aynı markaların varlığı yönündeki iddiası, başvuru hakkındaki ret kararının yerindeliğini etkilememektedir; şöyle ki, kararların yerindeliği değerlendirilirken kullanılacak ölçüt, önceki Ofis kararları değil, AB yargısı tarafından yorumlandığı haliyle Birlik Marka mevzuatıdır.

Sayılan nedenlerle, Temyiz Kurulu başvuru hakkında ayırt edici nitelikten yoksunluk gerekçesiyle verilen kısmi ret kararını yerinde bulmuştur. Belirtilen ret gerekçesi yerinde görüldüğünden, 7(1)(c) bendi gereğince verilen ret kararının yerindeliği ayrıca incelenmemiş ve itiraz reddedilmiştir.

Tarihi yapıların isimlerini turistik yer adları olmaları ve hediyelik eşyaların bu tip yapılarla özdeşleştirilerek ticari kaynak gösteren markalar olarak algılanmayacakları tespitleri çerçevesinde değerlendiren yaklaşımın okuyucularımıza da ilgi çekici geleceğini düşünüyorum.



Bitirirken bir Morrissey şarkısı daha ekliyorum, bu şarkı kendisinin politize şarkılarından birisi değil.

Önder Erol ÜNSAL

Haziran 2020

unsalonderol@gmail.com

Mitolojik Canavarlar Nelerdir ve Aralarında Karıştırılma İhtimali Var mıdır? – ABAD Genel Mahkemesi Kararı – Siz Ne Düşünürsünüz(II)?

Geçtiğimiz hafta okuyucularımızla, şekilden ibaret iki işaret arasındaki karıştırılma olasılığı değerlendirmesine yönelik bir Adalet Divanı Genel Mahkemesi kararının vakalarını paylaşmış ve kararın ne yönde olabileceği yönündeki görüşlerinizi sormuştum. Görüşünü bizlerle paylaşan Suzan Kılıç Daldal’a teşekkür ederek, yazının ikinci kısmında mahkeme kararını aktarıyorum.

Öncelikle davanın geçmişi:

Johann Graf isimli bir gerçek kişi 2012 yılında aşağıda görseline yer verdiğimiz markayı EUIPO’da tescil ettirir. Markanın kapsamında 43. sınıfa dahil “Yiyecek ve içecek sağlanması hizmetleri; kafeler, oteller ve restoranlar için katering ve yiyecek – içecek sağlanması hizmetleri.” yer almaktadır.

2014 yılında Marriott Worldwide Corp. firması yukarıda belirtilen markanın hükümsüzlüğü için EUIPO’ya talepte bulunur. Hükümsüzlük talebinin gerekçesi aşağıda görseline yer verdiğimiz markayla karıştırılma ihtimali, tanınmışlık, kötü niyet ve aşağıdaki görselin A.B.D.’nde 2010 yılında tescil edilmiş telif hakkıdır. Marriott Worldwide Corp. bu telif hakkının kullanım iznini almış ve Birleşik Krallık mevzuatı uyarınca koruma talep etmiştir. Talep sahibinin tescilli markasının kapsamında 43. sınıfa dahil “Yiyecek ve içecek sağlanması hizmetleri; geçici konaklama hizmetleri; otel hizmetleri; restoran, katering, bar ve lounge hizmetleri; yazlık ve pansiyon konaklama hizmetleri; toplantılar, konferanslar ve sergiler için genel amaçlı mekan sağlanması hizmetleri; özel toplantılar için ziyafet ve sosyal faaliyet imkanlarının sağlanması hizmetleri ve otel konaklaması için rezervasyon hizmetleri.” yer almaktadır.

EUIPO İptal Birimi hükümsüzlük talebini kabul etmez ve talep sahibinin itirazı neticesinde EUIPO Temyiz Kurulu talebi bir kez daha inceler.

Temyiz Kurulu, hükümsüzlük talebini 17 Ocak 2017 tarihli kararı ile aşağıdaki gerekçelerle reddeder:

“Karşılaştırma konusu işaretler görsel ve kavramsal açılardan benzer değildir ve aralarında işitsel karşılaştırma yapılması mümkün değildir. Bu nedenle karıştırılma ihtimali ve tanınmışlık iddialarına dayalı talep haklı değildir. Telif hakkına dayalı talep konusunda talep sahibi telif hakkının varlığını ispatlayamadığı gibi, işaretin Birleşik Krallık mevzuatına göre orijinal bir artistik eser olarak kabul edilebileceği hususunda Kurulun şüphesi bulunmaktadır. Son olarak ise hükümsüzlük talebinin konusu markanın başvurusunun yapıldığı aşamada kötü niyetin varlığı ispatlanamamıştır.”

Talebin Temyiz Kurulu tarafından da reddedilmesi üzerine Marriott Worldwide Corp., ihtilafı yargıya taşır.

Davacının iddiası, Temyiz Kurulunun kararında işaretleri karşılaştırırken hata yaptığı, işaretler arasındaki bütünsel benzerliği göz ardı ettiği ve detaylardaki farklılıklara konsantre olduğudur. Bu bağlamda, işaretleri benzer bulmayan ve bu nedenle karıştırılma olasılığı değerlendirmesini hiç yapmayan Kurul kararı yerinde değildir. Talep sahibine göre, işaretler arasında görsel açıdan yüksek düzeyde benzerlik vardır; her iki işaret de mitolojik yaratıkların siyah-beyaz gösterimidir, her iki yaratık da arka ayaklarının üzerinde benzer biçimde oturmaktadır, kuyrukları yukarı doğru eğimlidir, kanatları aynı biçim ve orandadır. Kavramsal açıdan ise işaretler; kuyruklu, oturan, kanatlı mitolojik yaratık konseptini ortak olarak paylaşmaktadır ve dolayısıyla benzerdir. Ayrıca, davacının markası talep konusu hizmetler bakımından tanımlayıcı da değildir, artırılmış ayırt ediciliği mevcuttur. Bu bağlamda, işaretler arasında görsel ve kavramsal açılardan benzerlik mevcuttur; bu hususu yanlış değerlendiren Temyiz Kurulu kararı yanlıştır.

Davalılardan Johann Graf; kendi markasının bir boğanın başı ve bir aslanın pençelerinden oluşan “Taurophon” isimli bir yaratığın şekli olduğunu; buna karşılık davacı markasının bir “Griffin” (kartal başlı, aslan gövdeli ejderha) olduğunu belirtmektedir. Davalıya göre, tüketiciler karşılaştırma konusu iki yaratığın kafalarına odaklanacaktır ve işaretleri kolaylıkla birbirlerinden ayırt edecektir. İşaretlerin siyah-beyaz yaratık gösterimleri olması tek başına bunların birbirlerine benzer oldukları anlamına gelmeyecektir ve davacının öne sürdüğü detaylardaki benzerlikler, tüketicilerin hiçbir önem atfetmeyeceği ufak detaylardır. Ayrıca, başvuruya konu işaret yeni yaratılmış bir yaratıktır; buna karşın davacının markası halkın çoğunluğu tarafından bilinen mitolojik bir yaratıktır. “Griffin” şekli, davacıyla ilgisi olmayan başka oteller tarafından da kullanılmıştır, dolayısıyla ayırt ediciliği düşüktür ve ayrıca davacı kendi işaretinin bilinirliğini ispatlayamamıştır.

Diğer davalı EUIPO ise Temyiz Kurulu kararının yerinde olduğunu savunmaktadır.

Hükümsüzlük talebini inceleyen Adalet Divanı Genel Mahkemesi, 15 Mart 2018 tarihinde T-151/17 sayılı kararını verir. (http://curia.europa.eu/juris/document/document.jsf?text=&docid=200271&pageIndex=0&doclang=EN&mode=lst&dir=&occ=first&part=1&cid=6071307)

Genel Mahkeme kararında ilk olarak karıştırılma olasılığı hakkındaki içtihattan bahsedilir, hizmetlerin aynı olduğu ve hizmetlerin hitap ettiği kesimin, genel anlamda kamu, yani ortalama tüketiciler olduğu tespit edilir. Devamında ise kararın önemli kısmına, yani işaretlerin benzerliğine geçilir.

Görsel olarak karşılaştırmada dikkat çeken hususlar; şekillerin her ikisinin de hayvan benzeri yaratıkların profilden siyah-beyaz görünümleri olması, her iki yaratığın da sırtları dik, arka ayakları üzerinde oturur biçimde tasvir edilmesi, yaratıkların kanatlarının sırtlarında açık biçimde ve kuyruklarının yukarı doğru eğimli olması ve kanatların, vücudun ve kuyruğun iki işarette de benzer oranlarda olmasıdır. Bu benzerlikler Mahkemeye göre göz ardı edilebilir nitelikte değildir.

Şekillerin başları, ön ayakları bakımından aralarında farklılıklar bulunsa da, bu farklılıklar yukarıda yer verilen benzerlikleri ortadan kaldırmamaktadır.

Ortalama tüketicilerin markaları bütün olarak algılaması ve çeşitli detayları analiz etmemesi yönündeki genel ilke dikkate alındığında; Mahkeme, Temyiz Kurulu’nun işaretler arasında hiçbir benzerlik bulunmadığı yönündeki tespitine katılmamaktadır ve işaretler arasında düşük düzeyde benzerlik bulunduğu görüşüne ulaşmıştır.

İşaretler arasında sesçil benzerlik bulunmadığı açıktır ve bu yöndeki Temyiz Kurulu kararı yerindedir.

Mahkeme son olarak, işaretleri kavramsal benzerlik yönünden değerlendirmiştir. Temyiz Kurulu, işaretlerden birinin kartal ve aslanın birleşiminden oluşan “griffin” isimli bir mitolojik yaratık olmasından, diğerinin ise üç hayvanın birleşiminden oluşan gerçek hayattaki veya mitolojideki herhangi bir hayvana benzemeyen fantezi bir yaratık olmasından hareketle işaretleri kavramsal bakımdan benzer olarak değerlendirmemiştir.

Genel Mahkeme’ye göre, her şeyden önce, her iki işaret birkaç hayvanın birleşiminden oluşan hayal ürünü yaratıklar olmaları anlamında kavramsal benzerlik içermektedir. Dahası, hayvanların başları farklı olsa da, kanatları, gövdeleri ve arka ayakları itibarıyla çok benzer hayvanlar oldukları izlenimi ortaya çıkmaktadır. Kaldı ki, yaratıkların ayakları aslan ayaklarıdır (davacı bunu kendisi beyan etmiştir).

Ayrıca, “griffin” ismindeki mitolojik yaratığın halkın geneli tarafından bilindiğini ve davacı markasının anında o yaratıkla özdeşleştirilecek bir şekil olduğunu ispatlayan kanıtlar bulunmamaktadır.

Tüm bu tespitler ışığında; Temyiz Kurulu’nun işaretlerin kavramsal açıdan benzer olmadıkları yönündeki tespitinin aksine, Mahkeme’ye göre işaretler arasında kavramsal açıdan düşük düzeyde benzerlik bulunmaktadır.

Bu çerçevede, işaretlerin benzer olmadıkları tespitiyle, karıştırılma olasılığı değerlendirmesine girmeksizin hükümsüzlük talebini reddeden Temyiz Kurulu kararı, işaretler arasında görsel ve kavramsal açılardan düşük düzeyde benzerlik bulunması nedeniyle hatalıdır ve karıştırılma olasılığı değerlendirmesinin EUIPO tarafından bu yöndeki tespitler esas alınarak yeniden yapılması gereklidir.

Buna ilaveten, telif hakkı ihlali gerekçeli talep de esasen işaretlerin benzer olmaması nedeniyle reddedildiğinden, bu yöndeki incelemenin de yukarıdaki tespitler ışığında yeniden yapılması gereklidir.

Sonuç olarak; işaretler arasında görsel ve kavramsal açılardan düşük düzeyde benzerlik bulunması nedeniyle, EUIPO Temyiz Kurulu kararı iptal edilmiştir. Sonraki aşamada, hükümsüzlük talebi, Mahkeme tespitleri ışığında EUIPO tarafından yeniden incelenecektir.

İşaretleri oluşturan şekillerin görsel ve kavramsal açılardan karşılaştırmaları bakımından ilginç tespitler içeren Genel Mahkeme kararının, okuyucularımızın dikkatini çekeceğini düşünüyorum.

Önder Erol ÜNSAL

Mayıs 2020

unsalonderol@gmail.com

Mitolojik Canavarlar Nelerdir ve Aralarında Karıştırılma İhtimali Var mıdır? Siz Ne Düşünürsünüz(I)?

Adalet Divanı Genel Mahkemesi’nin, işaretlerin benzerliğine yönelik ilgi çekici değerlendirmelerini içeren bir kararını okuyucularımıza iki yazı halinde sunacağım. İlk yazı vakanın geçmişi, Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO)’nun kararı, tarafların iddiaları ile ilgili olacak ve sizlerin konu hakkındaki değerlendirmesini soracağım. Birkaç gün sonra yayımlayacağım ikinci yazıda ise Genel Mahkeme’nin kararını sizlerle paylaşacağım.

Johann Graf isimli bir gerçek kişi 2012 yılında aşağıda görseline yer verdiğimiz markayı EUIPO’da tescil ettirir. Markanın kapsamında 43. sınıfa dahil “Yiyecek ve içecek sağlanması hizmetleri; kafeler, oteller ve restoranlar için katering ve yiyecek – içecek sağlanması hizmetleri.” yer almaktadır.

2014 yılında Marriott Worldwide Corp. firması yukarıda belirtilen markanın hükümsüzlüğü için EUIPO’ya talepte bulunur. Hükümsüzlük talebinin gerekçesi aşağıda görseline yer verdiğimiz markayla karıştırılma ihtimali, tanınmışlık, kötü niyet ve aşağıdaki görselin A.B.D.’nde 2010 yılında tescil edilmiş telif hakkıdır. Marriott Worldwide Corp. bu telif hakkının kullanım iznini almış ve Birleşik Krallık mevzuatı uyarınca koruma talep etmiştir. Talep sahibinin tescilli markasının kapsamında 43. sınıfa dahil “Yiyecek ve içecek sağlanması hizmetleri; geçici konaklama hizmetleri; otel hizmetleri; restoran, katering, bar ve lounge hizmetleri; yazlık ve pansiyon konaklama hizmetleri; toplantılar, konferanslar ve sergiler için genel amaçlı mekan sağlanması hizmetleri; özel toplantılar için ziyafet ve sosyal faaliyet imkanlarının sağlanması hizmetleri ve otel konaklaması için rezervasyon hizmetleri.” yer almaktadır.

EUIPO İptal Birimi hükümsüzlük talebini kabul etmez ve talep sahibinin itirazı neticesinde EUIPO Temyiz Kurulu talebi bir kez daha inceler.

Temyiz Kurulu, hükümsüzlük talebini 17 Ocak 2017 tarihli kararı ile aşağıdaki gerekçelerle reddeder:

“Karşılaştırma konusu işaretler görsel ve kavramsal açılardan benzer değildir ve aralarında işitsel karşılaştırma yapılması mümkün değildir. Bu nedenle karıştırılma ihtimali ve tanınmışlık iddialarına dayalı talep haklı değildir. Telif hakkına dayalı talep konusunda talep sahibi telif hakkının varlığını ispatlayamadığı gibi, işaretin Birleşik Krallık mevzuatına göre orijinal bir artistik eser olarak kabul edilebileceği hususunda Kurulun şüphesi bulunmaktadır. Son olarak ise hükümsüzlük talebinin konusu markanın başvurusunun yapıldığı aşamada kötü niyetin varlığı ispatlanamamıştır.”

Talebin Temyiz Kurulu tarafından da reddedilmesi üzerine Marriott Worldwide Corp., ihtilafı yargıya taşır.

Davacının iddiası, Temyiz Kurulunun kararında işaretleri karşılaştırırken hata yaptığı, işaretler arasındaki bütünsel benzerliği göz ardı ettiği ve detaylardaki farklılıklara konsantre olduğudur. Bu bağlamda, işaretleri benzer bulmayan ve bu nedenle karıştırılma olasılığı değerlendirmesini hiç yapmayan Kurul kararı yerinde değildir. Talep sahibine göre, işaretler arasında görsel açıdan yüksek düzeyde benzerlik vardır; her iki işaret de mitolojik yaratıkların siyah-beyaz gösterimidir, her iki yaratık da arka ayaklarının üzerinde benzer biçimde oturmaktadır, kuyrukları yukarı doğru eğimlidir, kanatları aynı biçim ve orandadır. Kavramsal açıdan ise işaretler; kuyruklu, oturan, kanatlı mitolojik yaratık konseptini ortak olarak paylaşmaktadır ve dolayısıyla benzerdir. Ayrıca, davacının markası talep konusu hizmetler bakımından tanımlayıcı da değildir, artırılmış ayırt ediciliği mevcuttur. Bu bağlamda, işaretler arasında görsel ve kavramsal açılardan benzerlik mevcuttur; bu hususu yanlış değerlendiren Temyiz Kurulu kararı yanlıştır.

Davalılardan Johann Graf; kendi markasının bir boğanın başı ve bir aslanın pençelerinden oluşan “Taurophon” isimli bir yaratığın şekli olduğunu; buna karşılık davacı markasının bir “Griffin” (kartal başlı, aslan gövdeli ejderha) olduğunu belirtmektedir. Davalıya göre, tüketiciler karşılaştırma konusu iki yaratığın kafalarına odaklanacaktır ve işaretleri kolaylıkla birbirlerinden ayırt edecektir. İşaretlerin siyah-beyaz yaratık gösterimleri olması tek başına bunların birbirlerine benzer oldukları anlamına gelmeyecektir ve davacının öne sürdüğü detaylardaki benzerlikler, tüketicilerin hiçbir önem atfetmeyeceği ufak detaylardır. Ayrıca, başvuruya konu işaret yeni yaratılmış bir yaratıktır; buna karşın davacının markası halkın çoğunluğu tarafından bilinen mitolojik bir yaratıktır. “Griffin” şekli, davacıyla ilgisi olmayan başka oteller tarafından da kullanılmıştır, dolayısıyla ayırt ediciliği düşüktür ve ayrıca davacı kendi işaretinin bilinirliğini ispatlayamamıştır.

Diğer davalı EUIPO ise Temyiz Kurulu kararının yerinde olduğunu savunmaktadır.

Hükümsüzlük talebini inceleyen Adalet Divanı Genel Mahkemesi, 15 Mart 2018 tarihinde kararını verir.

Sizce, Genel Mahkeme kararı işaretlerin görsel ve kavramsal benzerliği açısından ne yönde olmuştur veya bu konuda sizin değerlendirmeniz ne yönde olurdu?

Görüşlerini sitede veya sosyal medyada yorum olarak paylaşan okuyucularımıza şimdiden teşekkür ediyoruz. Genel Mahkemenin kararını birkaç gün içerisinde sizlerle paylaşacağız.

Önder Erol ÜNSAL

Mayıs 2020

unsalonderol@gmail.com

İtalya’da Yeni Bir Marka Türü Doğdu: “Tarihi Markalar”

Geleneksel Olmayan Marka Türü Artık Tarihi Olan Marka mı?

İtalyan Resmi Gazetesi’nde 7 Nisan 2020 tarihinde yayımlanan Genelge, İtalya için yeni bir marka türünün başvuru ve koruma koşullarını ortaya koymuştur. Genelgenin dayanağı 30 Nisan 2019 tarihli “Büyüme Kanun Hükmünde Kararnamesi”dir. (https://www.gazzettaufficiale.it/atto/serie_generale/caricaDettaglioAtto/originario?atto.dataPubblicazioneGazzetta=2020-04-07&atto.codiceRedazionale=20A01963&elenco30giorni=false ; https://uibm.mise.gov.it/attachments/article/2036344/GU%20-%20DM%20MARCHI%20STORICI%20.pdf)

“Tarihi Markalar” (Marchi Storici) isimli bu marka kategorisi hakkında detaylı bilgiyi yazı boyunca vereceğim; ama öncelikli konuyu bizim için daha ilginç kılan Türk etkisinden bahsedeceğim.

“Pernigotti”, İtalya’nın en eski ve ünlü çikolata markalarından birisidir. Wikipedia’ya göre, “İtalyanlar için arabada Ferrari ne ise, çikolatada Pernigotti odur.”

1860 yılında Novi Ligure kasabasında bir aile işletmesi olarak hayata geçen marka, uzun tarihini kalite ve İtalya ile özdeşleşmiş şöhret ile taçlandırmıştır. Marka ve tarihçesi hakkında detaylı bilgiyi https://en.wikipedia.org/wiki/Pernigotti bağlantısından görebilirsiniz.

Marka sahibi şirket 1980’li yıllardan başlayarak idari ve ekonomik sıkıntılar yaşar ve burada detaylarına girilmeyecek nedenlerle şirketi ve markayı 2013 yılında Türk menşeili TOKSÖZ grubuna satar. Dolayısıyla, “Pernigotti” bu tarihten başlayarak Türk sermayesine ait bir marka haline gelir. (http://www.pernigotti.com.tr/)

Tarihi bir İtalyan markasının yabancıların eline geçmesi, elbette ki İtalyan kamuoyunda tepki doğurur ve hikaye burada bitmez.

Maliyetleri düşürmek isteyen TOKSÖZ grubu, 2018 yılında Novi Ligure kasabasındaki ana fabrikayı kapatacağını açıklar. Bu açıklamanın üzerine ortaya çıkan rivayet, üretim tesislerinin İtalya’dan Türkiye’ye taşınacağı yönündedir. Fabrikanın kapatılması 200 kişinin işini kaybetmesine neden olacaktır; dahası tarihi – İtalya ile özdeşleşmiş bir İtalyan markası bundan sonra yabancı bir ülkede ile üretilecektir. Bu durum İtalya’da büyük bir tepki doğurur; belki de aslına bakarsanız, küresel sermayenin sınırlar ötesi hareketlerine karşı duyulan kamuoyu tepkisi, kendisini Pernigotti vakasında yüzeye çıkartır; hatta bu konuda Avrupa Parlamentosu’na soru önergisi de verilir. (https://www.europarl.europa.eu/doceo/document/E-8-2018-006184_EN.html ; https://theconversation.com/chocolate-maker-pernigotti-on-the-brink-how-italys-approach-to-corporate-rescue-is-hurting-the-country-106579; https://www.ansa.it/english/news/lifestyle/food_wine/2018/11/07/mayor-says-no-to-pernigotti-closure_66f03267-5e93-4af9-b534-2a9e55b749ce.html


Tartışmaların ciddiyetinin farkında olan ve İtalya ile özdeşleşmiş İtalyan markalarını korumak isteyen Hükümet, Tarihi Markalar kategorisini ortaya çıkartan Kanun Hükmünde Kararnameyi Nisan 2019’da çıkartır ve 7 Nisan 2020 tarihinde de bu markaların başvuru – sicile kayıt koşullarını açıklayan Genelge İtalyan Resmi Gazetesi’nde yayımlanır.

Düzenlemelerle, “Tarihi Markalar” bir marka kategorisi olarak tanımlanmakta, bu tip markalar için bir sicil öngörülmekte ve bu kategoriye girecek markalar için başvuru şartları düzenlenmektedir.


(İtalyanca bilmediğim ve mevzuatın İngilizce çevirisini bulamadığım için bu aşamadan itibaren hükümleri https://www.natlawreview.com/article/what-italian-historical-trademark ; https://www.ipsoa.it/documents/impresa/marchi-e-brevetti/quotidiano/2019/06/03/historical-marks-italy-tries-to-introduce-an-enhanced-protection ; https://www.mondaq.com/italy/trademark/895128/surprising-new-developments-in-the-italian-trademark-law kaynaklarından derleyerek aktaracağım.)


“Tarihi Markalar” siciline girebilmek için İtalyan Patent ve Marka Ofisi (IPMO)’ne başvuru yapılması gerekmektedir. Sicile kayıt; İtalya’da en az 50 yıldır tescilli ve yenilemesi süresi içinde yapılmış markalar veya İtalya’da en az 50 yıldır kesintisiz biçimde kullanılmakta tescilsiz markalar için öngörülmüştür. Başvuru hakkı yalnızca, sahipleri veya inhisari lisans sahipleri İtalyan olan markalar için mevcuttur. Başvuru için sembolik bir ücretin ödenmesi gerekmektedir ve inceleme IPMO tarafından yapılacaktır. IPMO, bu tip markaların incelenebilmesi için ayrı bir online sicil oluşturacaktır. IPMO’nun inceleme süresi tescilli markalar için 60 gün, tescilsiz markalar için ise 180 gün olacaktır.

Tarihi Markalar için bir koruma süresi veya yenileme prosedürü öngörülmemiştir. Tarihi Markaların sahipleri, ana veya orijinal üretim tesisini kapatma da dahil olmak üzere ticari kriz durumunda, istihdam düzeyini korumak ve üretim faaliyetlerine İtalya’da devam edebilmek için İtalyan Ekonomik Kalkınma Bakanlığı’na bildirimde bulunmak zorunda olacaklardır. Bildirimde bulunulmaması dahilinde para cezası öngörülmüştür.

Dahası, bu sicile markalarını başarıyla kaydettiren marka sahipleri aşağıda görebileceğiniz özel logoyu ticari işlem ve pazarlama faaliyetlerinde kullanma hakkına sahip olacaktır.


İtalya’nın “Tarihi Markalar” kategorisi ile ulusal markaları ve ekonomiyi güçlendirme projesinin başarılı olup olmayacağını ilerleyen günler gösterecektir. Bu tip düzenlemelerin, yatırım yapmak isteyen uluslararası sermayeyi bürokratik engeller anlamında ürkütmesi tahminimizce beklenen bir etki olacaktır; bununla birlikte güdülen amacın İtalya ile özdeşleşmiş markaları İtalyan sermayesinin elinde tutmak olduğu açıkça görüldüğünden, bu etkinin göze alındığı da açıktır.

Bunlara ilaveten, 2018-19 yıllarında bu tartışmalar yapılır ve mevzuat hazırlanırken, Covid-19 salgını henüz ortada yoktu ve İtalyan halkı da henüz Avrupa Birliği’ne küsmemişti, dolayısıyla Covid-19 sonrası günlerde ulusal reflekslerin daha da güçleneceği ve Tarihi Markalar düzenlemesinin halka daha da sempatik geleceği kanaatimizce açıktır.

Mevzuatı tetikleyen etmenin, Pernigotti markasının üretim faaliyetlerinin, yeni sahibi olan bir Türk grubunca İtalya dışına taşınacağı yönündeki rivayet olması, konuyu bizim açımızdan daha ilginç hale getirse de; daha da ilginci ulusal reflekslerin çok güçlü olduğu Türkiye gibi bir ülkede benzer bir düzenlemenin gelecek yıllarda planlanıp planlanmayacağı sorusudur. Bunu da kendi sorum olarak sizlerle paylaşıyor ve yorumlarınızı paylaşmanızdan memnuniyet duyacağımı da ekliyorum.


Son Not: Geleneksel olmayan (yeni) marka türleri tartışmalarından, tarihi markalar tartışmasına mı döneceğiz acaba?


Önder Erol ÜNSAL

Mayıs 2020

unsalonderol@gmail.com

Kelime ve/veya Şekil Unsuru da İçeren Üç Boyutlu Ürün Şekli Markalarının Ayırt Ediciliği Hakkında Avrupa Birliği Ortak Uygulama Metni Yayımlandı

Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO) ve Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkelerin marka tescil otoriteleri, dönemsel olarak “Ortak Uygulama” (Common Practice) metinleri yayımlamaktadır. AB genelinde geçerli olacak ortak uygulama metinlerinden birisi de, 1 Nisan 2020 tarihinde duyurulan CP 9 numaralı “Kelime ve/veya Şekil Unsuru da İçeren Üç Boyutlu Ürün Şekli Markalarının Ayırt Ediciliğinin, Ürün Şeklinin Ayırt Edici Olmaması Halinde Değerlendirilmesi” dokümanıdır.

Ortak uygulama metninin konusu; ayırt edici olmayan bir ürün şeklinin, ambalajının veya kabının, başka bir şekil veya kelime unsuruyla kombinasyonuyla oluşturulan markaların mutlak ret nedenleri kapsamında ayırt ediciliğinin değerlendirilmesidir.

1 Nisan 2020’de yayımlanan ve yayın tarihinden üç ay sonra yürürlüğe girecek metin, uygulamanın konusu markalar bakımından AB üyesi ülke ofisleri ve EUIPO’nun ortak uygulamasını oluşturacaktır.  

Okuyucularımız çok sayıda görsel örnekle zenginleştirilmiş ve anlaşılması kolaylaştırılmış CP9 ortak uygulama metnine https://euipo.europa.eu/tunnel-web/secure/webdav/guest/document_library/News/cp9/CP9_en.pdf bağlantısından erişebilir.

Ortak uygulama metninin temel tespiti; ayırt edici olmayan bir ürün şeklinin, ayırt edici olan başka bir unsur içermesi halinde, işaretin bütün olarak ayırt edici olarak kabul edileceği yönündedir. Bununla birlikte bu husus değerlendirilirken, ayırt edici kelime veya şekil unsurunun işaretteki boyutu, oranı, ayırt edici ürün şekliyle kontrastı, konumu gibi hususlar dikkate alınacak ve karar bu hususlar dikkate alınarak verilecektir.

Ayırt edici kelime veya şekil unsurunun, işaretin bütünü içindeki boyutu veya oranı değerlendirilirken; ürünün gerçek yaşamdaki boyutu değil, ofise sunulan gösterim esas alınacaktır. İşaretin bütün olarak ayırt edici olarak değerlendirilebilmesi için, ayırt edici olduğu kabul edilen unsurun gösterimde açık biçimde görülebilir olması gereklidir. Ayırt edici olan ve olmayan unsurların birbirlerine oranı için özel limitler belirlenmemiştir.

Buna ilaveten, özellikle küçük boyutlu ürünlere ilişkin piyasa alışkanlıkları da incelemede dikkate alınacaktır. Tüketiciler, özellikle küçük boyutlu ürünlerde, nispeten küçük unsurları ayırt etme alışkanlığına sahiptir ve bu tip ürünler için yapılan başvurularda ayırt edici unsurun boyutu açıkça görülebilmesini sağlıyorsa, başvuru bütün olarak ayırt edici olarak kabul edilebilecektir.

Ortak uygulama metni yukarıda yazılanlar dışında; renkler, renklerin kontrastı, ayırt edici unsurun konumu, vb açılardan da uygulamaya yön verici tespitler içermektedir. Metni olduğu gibi çevirmek yerine, incelemeyi bu aşamada okuyucularımıza bırakıyoruz.

AB üyesi ülke ofisleri ve EUIPO tarafından kabul edilen ve istisnasız uygulanacağı anlaşılan CP 9 ortak uygulama metninin, ülkemizde de Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından dikkate alınacağından eminiz. Bu bağlamda, uygulamanın farklı noktalarında yer alan okuyucularımızın CP 9 metnini dikkatli biçimde incelemesi önem arz etmektedir.

Önder Erol ÜNSAL

Mayıs 2020

unsalonderol@gmail.com

“Yol Yürünmeden Bilinmez*” – Kişisel Tarihe Yeni Bir Not ve IPR Gezgini Ne Olacak?

Caspar David Friedrich – Wanderer above the sea of fog (1817)

* “Yola çıkan kişi nereye ulaşabileceğini, ancak yürüyüp, yolu aşıp, vararak bilebilir – yol, yürünmeden, bilinmez…

…………………

belirli bir yol arayan kişi için en büyük
tehlike, o yolu bir yerde durarak, ‘bakarak’ arayabileceğini (hatta, bulabileceğini)
sanmasıdır — çünkü, yollar bulunmaz:
yürünür; yerlerde ise, olsa olsa, durulur
— onlar, bulunur; artık, yürünmez…

yola çıkacak kişinin aşması gereken
ilk ve en önemli engel,
kendi yerleşikliğidir:
kendi yeri
— kendisidir…”

Oruç ARUOBA, Yürüme, Metis Yayınları

29 Aralık 1997 tarihinde 23 yaşında genç bir uzman yardımcısı olarak adımımı attığım Türk Patent ve Marka Kurumu‘ndaki iş yaşantım bugün sona eriyor.

Askerlik ve bir yıllık yurtdışı görevim dışında, bu süre boyunca kesintisiz olarak Kurumda görev yaptım. İlk ve tek işyerim olan Kurumun hayatımdaki yeri ve anlamı benim için çok büyük.

Kurumlar yaşayan organizmalar değil, onları canlı kılan ve ruhunu verenler içindeki kişiler, yani iş arkadaşları. En alt kademeden en üste kimseyle dargın veya küs ayrılmıyorum, tersine birçoğuyla güzel anılarımız var ve bu benim için çok önemli. Burası yeri mi bilmiyorum, ama okuyanlar varsa, tüm iş arkadaşlarıma geçen günlerimiz için buradan bir kez daha teşekkür ediyorum.


İş hayatım boyunca araştıran, sorgulayan, yeni yollar arayan ve yaratan bir çalışan olmaya gayret ettim. Bu çabaların en büyük meyvesi IPR Gezgini oldu. Geldiğimiz nokta site için şu anda tatmin edici olsa da, yenilik ve geliştirme çabalarımız geleceğe yönelik olarak devam edecek.

IPR Gezgini’nde kişisel öykülerimizi yazmıyoruz, ama siteyi kuran ve senelerce yazan bir kişi olarak bugün kendime bir ayrıcalık tanıdım. Bunun bir nedeni var, okuyucularımızdan bazıları ben devletteki görevimden ayrıldıktan sonra siteye ne olacağını, sitenin ne şekilde devam edeceğini (ve hatta devam edip etmeyeceğini) merak ediyor olabilir. Takip eden satırlarda, ortaya çıkan veya çıkabilecek bu tip sorulara kısaca yanıt vereceğim.


Türk Patent ve Marka Kurumu’ndan ayrılıyorum, ama fikri mülkiyet dünyasıyla mesleki ilişkim devam edecek. Bundan sonra Ankara Patent Bürosu‘nda danışman olarak çalışacağım. Bir anlamda artık masanın diğer tarafına geçiyorum.

IPR Gezgini, hepinizin bildiği gibi tamamen bağımsız, finansal destek almayan, reklama yer vermeyen, hiçbir kurum, kuruluş veya şirketle organik bağı bulunmayan, yazarların gönüllü yazdığı, bir grup fikri mülkiyet severin mesleki birikimlerini karşılık beklemeden paylaştıkları bir yapı. Yazarların hepsi mesleki profesyoneller, ama sitedeki yazı ve paylaşımları amatör ruh dediğimiz insanlık haliyle tam anlamıyla kesişiyor. Yazılı kurallarımız az olsa da, yazarlar koda uygun davranıyor ve başarımızın bir nedeni de bu kodu uygulayabilmemiz.

Kısa süre içerisinde yazılı olmayan kurallarımız yazılı hale gelecek ve bunları okuyucularımıza da duyuracağız. Buna yazılara ilişkin kurallar ve sitenin politikası da dahil olacak.

IPR Gezgini önem ve değerini, büyük ölçüde güncel, kaliteli, bağımsız ve tarafsız olmasından alıyor. Bundan sonra da aynı şekilde devam edeceğiz. Yeni işyerim de, IPR Gezgini’nin fikri mülkiyet camiamıza katkısının bu ana ilkeler, yani bağımsızlık ve tarafsızlık çerçevesinde devam etmesini temenni ediyor ve beni bu yönde teşvik ediyor.

Sözün kısası; sitenin kurucusu olarak ben artık devlet için çalışmıyorum, ama bu durum IPR Gezgini’nin çizgisi ve ilkelerinde bir değişiklik olduğu veya olacağı anlamına gelmiyor. Fikri mülkiyet dünyamıza katkılarımız mevcut ve geliştirilecek ilkelerimiz çerçevesinde, bağımsızlık, kalite ve tarafsızlığı esas alarak devam edecek.

Böylelikle kişisel öykümde farklı bir yol seçmemin, IPR Gezgini açısından hiçbir değişikliğe yol açmayacağını açıklayabildiğimi umuyor ve tekrar kişisel boyuta geçiyorum.


Robert Frost‘un “Gidilmeyen Yol (The Road Not Taken)” şiirini ilk kez Ölü Ozanlar Derneği (Peter Weir, 1989) filminde, Mr. Keating (Robin Williams)‘den duymuştum.

Şiirin en çarpıcı bölümü sonu olsa da, bütün olarak da beni çok etkilediğini ve birçok anlamda hayatıma yön verdiğini söylemeyelim. Aşağıda çok bilinen son üç dizeye yer veriyorum, ama bütününü okumanızı da öneririm.

“ormanda yol ikiye ayrıldı, ve ben,

daha az gidilmiş olanı seçtim,

ve bütün farkı yaratan buydu.”

(two roads diverged in a wood, and i–
i took the one less traveled by,
and that has made all the difference.)

Robert Frost – The Road Not taken

Kendi hikayem bakımından, çalışma hayatına dair son seçimim de dahil olmak üzere, çok farklı, kimsenin denemediği, akılalmaz işler yaptım gibi bir iddiam kesinlikle yok. Olsaydı da abartılı bir iddia olarak kalırdı ve gerçekten fark yaratan tercihler yapanlara karşı büyük haksızlık içerirdi, zaten.

Hayatımda şu ana dek yapabildiğim ve yapmaya devam edeceğim husus, kendi konfor alanımın dışına çıkma konusunda hiçbir zaman tereddüt göstermememdir. Bence Robert Frost’un şiirde verdiği asıl mesaj da bu; tercih aşamasında bir yola karar verip, sonradan neden diğer yolu seçmedim diye hayıflanmak yararsızdır, önemli olan daha az yürünmüş olanı seçebilip, bunu bir farka dönüştürebilme yetisine sahip olmaktır.

IPR Gezgini’ni kurmak ve orada belirli ilkeleri gözeterek her konuda yazmak da, hayattaki çoğu seçimim gibi, konfor alanımdan bir çıkıştı ve bu da bir fark yarattı. Kimseye hayat dersi vermek gibi bir amacım yok, ama gene de şunu söyleyebilirim: Neden diğer yoldan yürümedim diyerek gelecekte kendinizi üzmek yerine, gerektiği anda az yürünmüş yolu tercih edin, konfor alanınızın dışına çıkın ve en azından kendiniz için bir fark yaratın. Son tahlilde, zincirlerimizden başka kaybedecek neyimiz var ki!

Yeni yazılarda buluşmak dileğiyle.

Önder Erol ÜNSAL

Mayıs 2020

unsalonderol@gmail.com

Yangını Bu Kez Billy Joel Çıkarttı – Bir Şarkıcı İçin Alışılmadık Bir Telif Hakkı İhlali Davası

Bugünlerde 40’lı-50’li yaş aralığında olanlar, yani benim kuşağım, lise yıllarında muhtemelen bir anket defteri sahibi olmuştur veya en azından arkadaşlarının anket defterini doldurmuştur.

Benim de bir anket defterim vardı, Trabzon Anadolu Lisesi’nde lise 2. sınıfta hazırlamıştım ve -şu an çok pişmanım- üniversite yıllarımda kendimden utanıp defteri yırtıp atmıştım. Hazırladığım ve doldurduğum anket defterlerinin vazgeçilmez iki sorusu vardı: “En sevdiğiniz yabancı şarkıcı veya grup kimdir?” – “En sevdiğiniz Türk şarkıcı veya grup kimdir?” (Hatta bu soruları kendi içlerinde bir kez daha ayırıp kadın ve erkek şarkıcı sorusu da sorabilirdiniz. – Ne kadar çok soru, o kadar havalı anket!) — (O yıllarda kızların yabancı grup yanıtı standarttı: New Kids On The Block; erkeklerse kadın şarkıcı hakkında Samantha Fox ve Sabrina arasında gidip geliyordu. Yorum yok.)

Şu günlerde ise “yabancı” şarkıcı – grup terimi pek kullanılmıyor sanırım. Tüm dünya internet sayesinde evimizin içinde, yerli – yabancı diye bir ayrımdan bahsetmek pek de gerekli değil.

İnternet ve özel TV – Radyo kanalları yokken yabancıyı nasıl biliyorduk veya haberdar oluyorduk: Teşekkürler TRT 2 ve TRT Radyo 3; teşekkürler Erhan Konuk!

Benim kuşağım, Billy Joel ile çok yüksek olasılıkla TRT 2’deki “Erhan Konuk ile Pop Saati” programı sayesinde tanışmıştır. Programın gedikli şarkılarından birisi Billy Joel’in “We Didn’t Start The Fire” şarkısı idi ve muhtemelen bu şarkı sözleri ve videosu ile Pop Saati’yle büyüyen çoğu kişinin hafızasındadır. Şarkının A.B.D. müzik listelerinde bir numaraya yükseldiğini de bu aşamada belirteyim. Hatırla(ya)mayanlara ise YouTube aracılığıyla şarkıyı hatırlatayım.

Billy Joel elbette ki sadece We Didn’t Start The Fire’dan ibaret değildir, hatta bu şarkı onun genel stilinin dışında sayılır. Piano Man, Uptown Girl, The River of Dreams, Joel’in en bilinen şarkıları arasında yer almaktadır.


Billy Joel’in başı günlerde bir telif hakkı ihlali iddiası ile dertte. Bir müzisyenin telif hakkı ihlali konusunda yaşayabileceği sıkıntılar nelerle ilgili olabilir?

Mantıklı tahminler yapmaya çalışalım: Yazdığı bir şarkının melodisi, yazdığı şarkının sözleri, albüm kapağında kullandığı görsel, bir şarkısına çektiği videoda kullandığı kurgu veya diğer materyaller. En olası haller bunlar olabilir, sizce de öyle değil mi?

Hayır! Yanıt bunlardan hiçbirisi değil.


Hikaye ve ihtilaf şöyle:

Billy Joel, New York Long Island’da bir malikanenin sahibidir.

Karısı Alexis ile birlikte bu malikanede büyük bir renovasyon yapmaya karar verirler ve bu amaçla da Berry Hill Development isminde bir firmayla Eylül 2018’de anlaşma yaparlar. Berry Hill firması planlarını ve çizimlerini hazırlar ve Billy Joel ile karısına sunar.

Bu arada renovasyon veya tadilat deyip geçmeyin, yapılacak işlemlerin faturası 1,9 milyon Amerikan Dolarıdır ve önerilen eklemelerle birlikte bu tutar 7,5 milyon Amerikan Dolarına çıkmaktadır.

Billy Joel ve Alexis, hazırlanan planların malikanenin güvenliğine ilişkin önemli yapısal sorunlar içerdiğini belirterek Berry Hill’le olan sözleşmeyi Kasım 2019’da fesheder ve NJ Caine Architecture isimli başka bir firmayla yeni bir anlaşma yapar.

Kıyamet bundan sonra kopar.

Berry Hill, NJ Caine Architecture tarafından başlatılan yeni renovasyonun kendi projelerinin neredeyse aynısı olduğunu iddia ederek iki ayrı dava açar. İlk dava Billy Joel’e karşı açılmamıştır ve iki tadilat firması arasındadır. İkinci dava ise telif hakkı ihlali gerekçelidir ve Billy Joel ile Joel’e ait F. Scott LLC firması dava edilmiştir.

Berry Hill’in iddiası, yeni projede malikanedeki evlerin planlarının, çizimlerin, iç yerleşim planlarının ve yapılacak işlemlerin genel görünümünün kendi projelerinin neredeyse aynısı olduğudur. Berry Hill, devam eden çalışmaların kendi planlarının aynısı olmasına karşın, kendilerinin buna onay, lisans veya izin vermediklerini belirtmekte, buna ilaveten kendileriyle olan sözleşme sona erdirilirken, davalılar tarafından talep edilen değişikliklerin yapılması için, sözleşmede bu yönde hüküm bulunmasına rağmen, kendilerine yeterli süre verilmediğini de iddia etmektedir. Ek olarak, işin kendilerinden alınmasına neden olan raporun tarihinin, işten kovulmalarından 9 gün sonraki bir tarih olduğu da belirtilmektedir. Berry Hill ayrıca, işten kovulduktan sonra davalılara kendi projelerinin kullanılamayacağı hakkında resmi bildirimde bulunduklarını da dava dilekçesinde öne sürmektedir.

Berry Hill tüm bu gelişmeler karşısında, kendilerine ait telif haklarının ihlali mahiyetindeki projenin durdurulması için davalılara Mart 2020’de ihtarname gönderdiklerini, bu ihtarnameye yanıt verilmediğini de belirterek dava açmaktan başka çarelerinin kalmadığını öne sürmüştür.

Berry Hill’in talebi, telif hakkı ihlalinin tespiti ve tecavüzden doğan zararlarının karşılanmasıdır.

Billy Joel ve diğer davalılar cephesinden şu ana dek davaya ilişkin bir yorum gelmemiştir.

Şimdilik bu kadar. Takipte kalacağız ve gelişmelerden okurlarımızı da haberdar edeceğiz.


Son söz: Yazıyı okurken davacı Berry Hill şirketinin ismini birkaç yerde Benny Hill olarak yazdığımı fark ettim ve düzelttim. Pop Saati’nden bahsederken aklım bir diğer 80’li yıllar efsanesi Benny Hill şova gitmiş sanırım. Şunu söyleyebilirim; dünyanın en yüzeysel ve çoğunlukla saçma esprileri olsa da Benny Hill şova güldüğüm kadar, bu yaşıma dek pek az şeye gülmüşümdür. Bu satırları yazarken YouTube’da birkaç Benny Hill videosu izledim ve o saçmalıklara halen gülebildiğimi fark ettim. Bağlantı paylaşmıyorum, Benny Hill’i bilenler bilir, sitenin ciddiyeti sarsılmasın durup dururken.


Önder Erol ÜNSAL

Nisan 2020

unsalonderol@gmail.com

Harry Potter Fikri Mülkiyet Davaları Serisi VIII – Korsan Yayıncılığa Çin’den Yaratıcı Katkılar

1,4 milyar kişinin üzerindeki nüfusu ile Çin Halk Cumhuriyeti dünyanın üretim ve elbette aynı zamanda tüketim merkezi haline gelmiştir. Buna ilaveten Çin’in dünyadaki en önemli taklit ve korsan ürün üreticisi olduğu da bilinmektedir. Hal böyleyken, Harry Potter serisinin Çin’de korsan yayıncıların hedef ürünlerinden birisi haline gelmiş olması kaçınılmazdır.

Serinin korsan baskılarının Çin’de yapılması sürpriz olmasa da, Çin’den Harry Potter serisinin korsan versiyonlarına sıradışı katkılar da gelmiştir. Bunlardan önemli bulduğumuz birkaçını bu yazıda sizlere kısaca aktaracağız.



Serinin dördüncü kitabı 2000 yılında yayınlandıktan sonra beşinci kitabın Rowling tarafından yazılıp piyasaya sürülmesi 2003 yılını bulmuştur. Arada geçen üç yıllık süre serinin tutkunlarına ne kadar uzun gelse de, Çin’de bu sürenin uzunluğu korsan yayıncılar tarafından bir fırsata dönüştürülmüştür. Nasıl mı?

Beşinci kitabın merakla beklendiğinin farkında olan Çinli bir yazar, ülkedeki Potter fanlarının ihtiyaçlarına cevap vermek için serinin beşinci kitabını kendisi kaleme almıştır. İsmi bilinmeyen Çinli yazarın yazdığı kitabın kapak ve içeriğinde Çin’deki resmi yayıncının unvanı, serinin Çin’deki resmi çevirmenlerinin, editörlerinin adları ve Rowling’in fotoğrafı yer almaktadır.

https://cdn3.whatculture.com/images/2015/12/F1rLMc3h.jpg

“Harry Potter ve Leopar, Ejderhanın Üzerine Yürüyor” (Harry Potter and Leopard Walk Up to Dragon) isimli romanda, Harry büyülü bir yağmurun ardından şişko ve kıllı bir cüceye dönüşmüş ve tüm sihir güçlerini kaybetmiştir. Harry bu durumdan kurtulma mücadelesini ve Ejderha kılığındaki şeytani güçlerle savaşı bir arada vermektedir. Kitapta serinin orijinal karakterlerine ilaveten yeni karakterler yaratılmıştır ve hatta Yüzüklerin Efendisi romanının akışına Potter karakterlerinin eklendiği de görülmektedir.

Çin sokaklarında yaklaşık bir paund karşılığında satılmakta olan kitaba karşı mücadeleyi Rowling’in Çin’deki temsilcileri hızlıca başlatmıştır. Yapılan araştırma neticesinde kitabı basanın “Bashu” isimli bir yayınevi olduğu tespit edilmiş, korsan yayıncının 2,500 Amerikan Doları tazminat ödemesi ve kitabı yayından çekmesi karşılığında taraflar anlaşmıştır. İşin komik tarafı, Rowling’in temsilcilerinin satın aldığı kopyanın, korsanın kitabın korsan baskısı olmasıdır. Bir diğer deyişle, Çin’deki diğer korsan yayıncılar, Bashu yayınevinin korsan kitabının korsan baskısını piyasaya sürmekte gecikmemişlerdir ve Rowling’in temsilcileri korsanın korsanı olan baskıyı satın almışlardır.

http://news.bbc.co.uk/2/hi/entertainment/2092661.stm

https://www.wipo.int/wipo_magazine/en/2007/05/article_0005.html



Harry Potter serisinin Çin’deki dikkat çekici korsan versiyonlarından birisi de “Harry Potter ve Büyük Baca” (Harry Potter and The Big Funnel veya Harry Potter and The Filler of Big) ismini taşımaktadır.

Harry Potter And The Filler Of Big- 6 Hilarious Harry Potter Rip ...

Kitapta, Harry Hogwarts’tan mezun olmuş ve Honiton Okulu’na öğretmen olarak atanmıştır. Hikayeye, kuzeni Dudley’in hoşlandığı göbek dansçısı bir kız eklenir, devamında Harry bir yarasa böceği tarafından yaklaşan bir felaket hakkında bilgilendirilir. Okuluna döndüğünde tüm öğrencilerini ahşap sandalyelere dönüşmüş olarak bulur, dört şüpheli vardır: Kötü kalpli bir öğrenci, Hagrid, Voldemort ve Büyük Baca. Ve olaylar gelişir…

https://www.nytimes.com/2007/08/10/opinion/10potter5.html



Çin’den gelen bir diğer muhteşem Potter taklidi ise “Harry Potter ve Çinli Porselen Bebek” (Harry Potter and The Chinese Porcelain Doll) isimlidir. Bu kitapta Harry uluslararası bir komployu engellemek için Çin’e gider. Peki nedir bu komplo?

https://www.mentalfloss.com/blogs/wp-content/uploads/2012/08/harry-potter-porcelain.jpg

Voldemort, Çin’de Yaramaz Köpük isimli bir sirk çalışanının annesini öldürür ve çocuğa kara büyüyü öğreterek onu çırağı yapar. Bu çırak Yandomort adını alır ve devamında Voldemort’un rakibi olur. Voldemort, Yandomort’u yanına çekerek onunla birlikte Harry ve Batı büyücülük dünyasını alt etmeyi planlar. Harry bundan haberdar olur ve Yandomort’u alt edecek Çinli Porselen Bebeği bulmak için Çin’e gitmeye karar verir. Yolculuk sırasında, Çinli sirk çalışanları Long Long ve Xing Xing ile tanışır. Sonradan Yandomort olan Yaramaz Köpüğün geçmiş yıllarda Xing Xing’e sirkte kötülükler yaptığı ortaya çıkar ve olaylar olaylar…

https://www.mentalfloss.com/article/31430/13-brazen-harry-potter-knock-offs-around-world



Gördüğünüz gibi Çin’de Harry Potter  serisine yönelik korsan faaliyetler, kitapların veya filmlerin korsan versiyonları ile sınırlı değildir ve Çinli korsan yayıncılar seriye kendi özgün katkılarını sunmaktan da geri durmamışlardır. Bu halleri, Çin’in korsan literatürüne yaratıcı katkıları olarak anmak sanırım yerinde olacaktır. 

Önder Erol ÜNSAL

Nisan 2020

unsalonderol@gmail.com

Yeşilin Elli Tonu – Renk Markalarında Karıştırılma Olasılığı

“Bu itiraz bir sinema filmi olsaydı, filmin adı ‘Yeşilin Elli Tonu’ olurdu.”

cümlesiyle başlamakta olan bir USPTO Temyiz Kurulu kararı, bugünkü yazımızın konusunu oluşturuyor. Görünen o ki, USPTO Temyiz Kurulu üyeleri de kararlarında, A.B.D.’li yargıçların eğlenceli dilini kullanmayı seviyorlar ve mizahi yetenekleri de bir hayli gelişkin. (Bana sorarsanız, kararlarda eğlenceli bir dil kullanabiliyor olmayı elbette tercih ederdim.)

Sizlere aktaracağımız kararın konusunu “Tıbbi eldivenler.” malı oluşturuyor; bu husus da kararı Corona salgını günlerinde daha da ilginç kılıyor.

Kararın bir diğer önemli yönü ise, “emsal (precedential)” bir karar olması. Bildiğiniz (veya şimdi öğrendiğiniz) üzere USPTO Temyiz Kurulu kararlarının bir kısmı “emsal karar” başlığıyla alınıyor ve sonraki Kurul kararları için emsal teşkil edebilecek içerikte değerlendirmeler içeriyor.

Karar neden emsal niteliğinde diye soracak olursanız, yanıt kolay: “Bu kararda iki renk markasının benzerliği ve aralarındaki karıştırılma olasılığı hususu tartışılıyor. Bu da geleneksel olmayan marka türlerinin anavatanı A.B.D.’nde dahi sıklıkla karşılaşılan bir durum değil.”

Sözü daha fazla uzatmadan karara geçiyoruz.

Medline Industries Inc. (başvuru sahibi) aşağıda görseline yer verdiğimiz markanın 10. sınıfa dahil “Tıbbi muayene eldivenleri” malları için tescil edilmesi talebiyle A.B.D. Patent ve Marka Ofisi (USPTO)’ne başvuruda bulunur. Marka koruması, “Yeşil renk (Pantone 2274C)” için talep edilmektedir.

Başvuru başlangıçta Esas Sicile (Principal Register) tescil talebi içermektedir.

USPTO uzmanı inceleme sonucunda başvuruyu ayırt edici nitelikten yoksunluk ve “Sınıf 10: Tıbbi kullanım için eldivenler ve koruyucu eldivenler.” mallarını kapsayan aşağıda görseline yer verdiğimiz markayla karıştırılma olasılığı gerekçeleriyle reddeder. Ret gerekçesi markada korumanın konusu da “Yeşil renk (Pantone 7488U)”tir.

Başvuru sahibi uzmana gönderdiği mektupla Esas Sicilde tescil talebini Ek Sicilde (Supplemental Register) tescil talebiyle değiştirir ve bunun neticesinde ayırt ediciliğe dayalı ret kararı kaldırılır. Ancak, uzman karıştırılma olasılığına dayalı ret kararını kaldırmaz. Bu yazının konusu Esas Sicil – Ek Sicil ayrımı olmadığından bu detaylara girilmeyecektir; bu ayrımı merak eden okuyucularımızın IPR Gezgini’nde daha önceden yayınlanan “A.B.D. Marka Hukukunda Esas Sicil – Ek Sicil Ayrımı” başlıklı yazısını incelemeleri yerinde olacaktır. (https://iprgezgini.org/2013/12/19/a-b-d-marka-hukukunda-esas-sicil-ve-ek-sicil-ayrimi/)

Bunun üzerine başvuru sahibi ret kararına karşı itiraz eder ve itiraz USPTO Temyiz Kurulu’nca incelenir. 25 Mart 2020 tarihi Kurul kararı emsal bir karar olarak çıkar ve bu yazı söz konusu emsal kararla ilgilidir. (karar metni için bkz. http://ttabvue.uspto.gov/ttabvue/ttabvue-87680078-EXA-14.pdf)

Temyiz Kurulu kararında, aynı malları içerdikleri açık olan, “Yeşil renk (Pantone 2274C)”“Yeşil renk (Pantone 7488U)” şeklinde açıklanmış aşağıdaki iki marka arasındaki karıştırılma olasılığını incelemiştir.

Başvuru sahibi itirazında, markaların benzer olmadığını ve buna ilaveten piyasada yeşil rengin çeşitli tonlarında farklı üçüncü şahıslarca üretilen çok sayıda tıbbi eldiven bulunduğunu belirtir.

Temyiz Kurulu kararında ilk olarak, markaların kapsadıkları malların hukuki olarak aynı olduklarını tespit eder.

Devamında “benzer nitelikteki markaların benzer mallar için piyasadaki kullanımı ve bu kullanımın niteliği” içerikli altıncı DuPont faktörü incelenir. Benzer nitelikteki markaların üçüncü taraflarca kullanımı, içtihat çerçevesinde, tüketicilerin farklı markaları anlık kararlar çerçevesinde birbirlerinden ayırt etmeye yatkın olduklarını gösterebilecek bir faktörüdür.

Başvuru sahibi, farklı firmaların 11 adet yeşil tonlu eldiven görselini itirazına eklemiş olsa da, Kurul bu örneklerde yeşil rengin, başvuruda olduğunun tersine kaynak gösterme işlevine sahip bir işaret olarak kullanılmadığını belirterek, altıncı DuPont faktörüne dayalı itirazı kabul etmez.

Buna karşın “kullanımın etkisine dair kanıt gücüne sahip diğer faktörler” başlıklı onüçüncü DuPont faktörü çerçevesinde yapılan incelemede, gerek ret gerekçesi markanın gerekse de başvurunun Ek Sicilde tescilli / tescil talebine konu ayırt edici gücü zayıf işaretler olması, markalar arasında karıştırılmanın oluşması ihtimalini azaltan bir faktör olarak değerlendirilmiştir.

Takiben markaların benzerliği hususu değerlendirilir.

USPTO uzmanı, farklı tonlarda olsalar da her iki markanın da yeşil eldivenler olarak anılacağını, örneğin yeşil eldiven satın almak isteyen hastane çalışanları bakımından karıştırılmanın ortaya çıkacağını belirtmiştir.

Buna karşın başvuru sahibine göre, ret gerekçesi markanın sahibi yeşil rengin bir tonu için koruma talep etmiş olsa da, uzman korumayı yeşil rengin tüm tonlarını kapsayacak şekilde değerlendirerek hata yapmıştır. Yeşil rengin belirli tonları arasında benzerlik bulunsa da, başvuru sahibine göre, çok farklı olan Pantone 2274C Pantone 7488U tonları arasında böyle bir benzerlik söz konusu değildir.

Temyiz Kurulu, markalarda yer alan Pantone kodlarının talep edilen korumayı belirli hale getirdiği, bu nedenle markaların yeşilin her tonunu kapsayacak şekilde değerlendirilemeyeceği görüşündedir. Bu yöndeki bir yaklaşım yeşil rengin tüm tonlarının tıbbi eldivenler için tescilini potansiyel olarak baştan engellemek anlamına da gelecektir. Buna ilaveten Kurul’a göre, başvuruya konu yeşil rengin tonu ile ret gerekçesi markadaki yeşil renk tonu birbirlerinden görsel olarak oldukça farklıdır ve tüketicilerce benzer olarak değerlendirilmeyeceklerdir.

Yukarıda yer verilen görüşler çerçevesinde Temyiz Kurulu, başvuru ile ret gerekçesi markayı benzer işaretler olarak değerlendirmemiş ve markalar arasında karıştırılma ihtimalinin ortaya çıkmayacağı sonucuna ulaşmıştır. Dolayısıyla, başvuru hakkında ret kararı kaldırılmıştır.

USPTO Temyiz Kurulu’nun incelememize konu kararı; renk markalarının koruma kapsamının belirlenmesinde Pantone renk kodlarının önemini işaret ederek, kapsam belirlenirken sadece bir rengin genel adının değil, rengin tonunun esas alınması gerektiğini göstermektedir. Ancak, karardan anlaşılacağı üzere, incelemenin kapsamı Pantone kodlarının eşleştirilmesinden ibaret değildir; Pantone kodları aynı olmasa da renklerin tonları benzer olabilir ve incelemede bu husus da dikkate alınmalıdır. İnceleme konusu vakada, her iki marka yeşil rengin çok farklı tonlarında olduklarından benzer bulunmamış ve bu nedenle başvuru hakkındaki ret kararı Temyiz Kurulu’nca kaldırılmıştır.

USPTO Temyiz Kurulu’nca emsal karar olarak belirlenen ve incelemede sıklıkla karşımıza çıkmayan renk markalarının karıştırılması olasılığına ilişkin bu kararı, bu yazıyla okuyucularımızın bilgisine sunduk. Faydalı olmasını dileriz.

Önder Erol ÜNSAL

Nisan 2020

unsalonderol@gmail.com

Harry Potter Fikri Mülkiyet Davaları Serisi VI – Rowling’i Ağlatan Dava: Yazar ve Serinin Hayranı Karşı Karşıya

Fantezi romanların başarısını gösteren ölçütlerden birisi, karakterler de dahil olmak üzere oluşturulan kurgu evrenin kendi içindeki bütünlüğü ve tutarlılığıdır. Başarılı bir serinin devamında tutkulu takipçiler gelir ve bu takipçilerin bir kısmı okumakla yetinmeyerek, serinin fanları olarak kendi dışsal katkılarını sunmaya başlar. Bu dışsal katkıların arasında fan kulüpleri, tematik partiler, okuma – izleme buluşmaları, resmi olmayan web siteleri, kıyafet baloları, dergiler ve seri hakkında tematik yazılar (bkz. IPR Gezgini Harry Potter Fikri Mülkiyet Davaları Yazı Serisi) yer alabilir.

Dışsal katkıların en iddialısı, tutkunu olunan seri hakkında bir ansiklopedi hazırlamak ve yayınlamaktır.

Peki serinin yazarı, bu tip bir dışsal katkıya hangi aşamada ne tip bir tepki verebilir ve telif hakları açısından yargı bu katkıyı nasıl değerlendirecektir?

Bu yazıda, Harry Potter evreni hakkında hazırlanan bir ansiklopediye J.K. Rowling ve serinin yayıncılarının verdiği tepkiyi ve açılan davayı sizlere aktaracağız. Aktaracağımız dava, hem ele aldığı konu hem de sonuçları bakımından dikkat çekicidir; sizlerin de ilgisini çekeceğini düşünüyoruz.

Davacı taraf, yazı serimiz boyunca alıştığınız üzere J.K. Rowling ve serinin film yapım, gösterim ve dağıtım haklarını elinde bulunduran Warner Bros firmasıdır. Davalı tarafsa, RDR Books (bundan sonra kısaca RDR olarak anılacaktır.) isimli bir yayıncılık firmasıdır.

Mümkün olduğunca özetleyerek ihtilafı anlatmaya başlayım:

Steven Vander Ark (bundan sonra kısaca Vander Ark olarak anılacaktır.), A.B.D.’nin Michigan eyaletinde yaşayan bir okul kütüphanecisidir.

Vander Ark, Harry Potter serisinin ilk kitabıyla birlikte serinin hayranı olur ve 1999’da serinin ikinci kitabını okurken Harry Potter evreninin detayları ve karakterler hakkında kişisel notlarını almaya başlar. Seri hakkında online bir tartışma grubuna dahil olmasının ardından bu notlar genişler ve büyüler, objeler, mekanlar dahil olmak üzere serinin tüm unsurlarını kapsamaya başlar.

Vander Ark, 2000 yılında çalışmalarını “The Harry Potter Lexicon” isimli bir web sitesine taşır. Seri hakkında online bir ansiklopedi oluşturma amaçlı site maddeler halinde düzenlenmiş bir içeriğe sahiptir ve bir maddeye girildiğinde o maddeye ilişkin konu hakkında detaylı bilgiye ulaşılmaktadır. Buna ilaveten seri fanlarının sanat çalışmaları, yorumlar, makaleler, forumlar ve interaktif içerik de sitede bulunmaktadır. Siteye erişim ücretsizdir ve site masraflarını karşılamak için asgari düzeyde alınan reklam dışında ticari bir gelir bulunmamaktadır. Serinin beşinci kitabının yayınlandığı yıl, sitede dördü editör, sekiz gönüllü çalışmakta ve içeriği düzenlemektir. (bkz. https://www.hp-lexicon.org/)

Lexicon sitesi büyük başarıya ulaşır ve J.K. Rowling ve yayıncıları dahil birçok kişi siteden övgüyle bahseder. Rowling, 2004 yılında site hakkında, dışarıda yazarken kontrol etmem gereken bir husus olduğunda kitapçıya gidip bir kitabımı satın almak yerine, bir internet kafeye gidip Lexicon’a bakıyorum, ifadesini kullanır. Vander Ark, Rowling’in yayıncılarından tebrik mektupları alır, Warner Bros stüdyolarına davet edilir, onların da Lexicon sitesini her gün ziyaret ettiklerini duyar, serinin bilgisayar oyunlarını yapan EA firmasının stüdyosunun duvarlarına boydan boya Lexicon çıktılarının yapıştırılmış olduğunu görür. Çok gurur verici değil mi???

Vander Ark, Rowling’in Harry Potter evreni hakkında bir ansiklopedi yazmak istediğini de bilmektedir ve Rowling’in edebiyat menajeri Christopher Little’la temasa geçerek kendisinin bu iş için biçilmiş kaftan olduğunu yazar, aldığı yanıt “Teşekkürler, Rowling yalnız çalışmayı seviyor.” şeklindedir.

RDR firması 2007 yılında olay örgüsüne dahil olur. RDR, A.B.D.’li bir yayınevidir ve şirket yetkilisi Roger Rapoport, yerel bir gazetede okuduğu haberle Lexicon sitesi ve Vander Ark’tan haberdar olur. Kafasında çakan şimşekle, Vander Ark’la temasa geçer ve Lexicon sitesinde yer alan bilgileri esas alan bir Harry Potter ansiklopedisi yayınlama fikrini Vander Ark’a götürür.

Vander Ark başta telif hakkı ihlali ortaya çıkacağını düşünerek tereddüt eder, çünkü kendisi de zaten daha önce bir online forumda Lexicon’u internet hariç herhangi başka bir platformda yayınlamayacağını, zira piyasaya giriş hakkının kendisinde değil Rowling’de olduğunu beyan etmiştir. Buna karşın Rapoport, yasal durumu araştırdığını ve Lexicon’un kitap olarak yayınlanmasının kanunlara aykırı olmayacağını öne sürerek Vander Ark’ı ikna eder. Hatta sözleşmeye, olası davalarda RDR’nin Vander Ark’ı savunacağı ve zararları karşılayacağı şeklinde atipik bir hüküm konulur.

RDR ve Vander Ark arasındaki anlaşmaya göre, Lexicon’un basılı kitap hali internet sitesinin ansiklopedi kısmıyla sınırlı olacaktır, A-Z maddeleme biçimi kullanılacaktır, içerikte kişilerin, yerlerin, büyülerin, yaratıkların tanıtımı bulunacaktır. Plan, kitabı serinin yedinci ve son kitabından sonra hızlıca yayınlamak ve böylelikle piyasada yedi kitabın tümüne ait bilgileri içeren ilk referans kaynağı olmaktır.

RDR ve Vander Ark’ın anlaşmasının ve planlarının ardından, Rapoport A.B.D. ve yurtdışında projeyi yayıncı firmalara tanıtmaya ve anlaşmalar yapmaya başlar. Ansiklopedi henüz ortada yokken, Rapoport İngiltere, Kanada, Fransa, Avustralya, Yeni Zelanda ve Çin’de sözlü anlaşmalar yapmış ve A.B.D.’den siparişler almaya başlamıştır bile!

Rowling’in edebiyat ajanı olan şirketin bu durumdan haberdar olması fazla zaman almaz; Lexicon’un tanıtım broşürleri ellerine geçer, RDR ve Vander Ark’a derhal kitabın hazırlıklarının durdurulması, telif hakkı ihlalinin söz konusu olduğu içerikli mektuplar gönderilir. Rapoport bu mektuplara hemen yanıt vermez, yabancı yayıncılarla görüşmeleri sürdürür ve onlara telif hakkı ihlali konusunda bir sorun çıkmayacağı yönünde güvence vermeye devam eder.

RDR’nin hazırlıklarının durmaması üzerine davacılar 31 Ekim 2007 tarihinde dava açarlar, davacıların talebi kitabın basımının telif hakkı ihlali nedeniyle engellenmesidir.

Dava kitabın basılmamış müsveddesi esas alınarak görülür. Lexicon müsveddesi yaklaşık 400 sayfadır, 2437 madde içermektedir, başlangıcında içeriğin orijinal kaynaklarını işaret etmekte kullanılacak kısaltmaları içeren birkaç sayfalık bir bölüm bulunmaktadır. Lexicon’da Harry Potter serisindeki tüm karakterler, seride önemli veya önemsiz olmalarına bakılmaksızın tanıtılmaktadır, aynı durum serideki yerler, sihirli objeler, büyüler, gruplar için de geçerlidir. Maddelerde, maddenin konusu kişi, büyü, yer, vd. hakkında kitap serisinde (ve diğer Rowling eserlerinde) yer alan bilgiler bir araya getirilmekte ve hikayedeki rol, diğer kahramanlarla ilişki, maddeyle ilgili olaylar aktarılmaktadır.

Duruşmalar 14 Nisan 2008 tarihinde başlar ve karar 8 Eylül 2008 tarihinde New York Güney Bölge Mahkemesi tarafından verilir. Duruşmaya Rowling bizzat katılır ve ifade verir (yani davanın Rowling için önemini hesap edin). Oldukça uzun olan kararın tüm detaylarının bu yazıda aktarılması mümkün olmadığından, gene özete devam edeceğiz. Kararın tüm metninin https://online.wsj.com/public/resources/documents/potterdecision.pdf bağlantısından görülmesi mümkündür.

Rowling’e göre, Lexicon asgari düzeyde yorum içermektedir, şaka yollu göndermeler ve basit etimolojik ifadeler dışında yalnızca kendi yazdıklarının dönüştürülmüş halidir. Lexicon, Rowling’e göre 17 yıllık çalışmasının toptan biçimde çalınmasıdır, kitap çok az araştırma içermektedir ve baştan savmadır. Rowling ağlamaklı denilebilecek bir ifade verir ve duruşmada duygusal anlar yaşar.

Vander Ark da ifadesinde, çok fazla eleştiri aldığını, niyetinin bu kadar eleştirilmek olmadığını, bu çalışmanın hayatının son dokuz yılının önemli kısmını oluşturduğunu belirtir.

Tarafların her ikisi de edebiyat uzmanlarından veya akademisyenlerden uzman görüşü alır; davanın son duruşmasında Rowling bir kez daha ifade verir: Lexicon’u gene hatalarla dolu, baştan savma olarak nitelendirir, Vander Ark’ın kendine ait bir rehber hazırlamasını engellemeyi hiç istemediğini, ancak bunu düzgün yapması gerektiğini söyler, ona yönelik olarak kitabını yap, ama düzgün yap, lütfen yaptığını değiştir ve benim eserimin çoğunluğunu olduğu gibi aktarma der. Rapoport ise, kendilerine hiçbir zaman değiştirme teklifinin getirilmediğini, tek sorulanın kitabı durduracak mısınız sorusu olduğunu ifade eder.

Davacıların iddiaları esasen Lexicon müsveddesinde yer alan birçok maddenin Rowling’ten alıntı olması, yani kitabın Rowling’in yazdıklarının tekrarı olması, bu alıntıların bazılarında atıfta bulunulmaması iddialarına dayalıdır ve bu tip örnekler kararda da yer almıştır.

8 Eylül 2008 tarihinde dava hakkında karar verilir. Karar oldukça uzun ve detaylı, biz doğrudan sonuca gidiyor ve kısa açıklamalarla yetiniyoruz.

Yargıç Patterson’un kararı, Rowling’in lehinedir. Patterson’a göre; “Lexicon bir referans kaynağı olarak, Rowling’in yaratıcı eserinden çok fazla almıştır (yani uzun ve çok değiştirilmemiş alıntılar içermektedir); Lexicon’la aynı şekilde hareket edecek benzeri olası eserlerin ortaya çıkmasını engellemek ve dolayısıyla orijinal eserlerin sahiplerinin yaratım güdülerini azaltmamak için bu yönde karar alınması gerekmiştir.”

Bununla birlikte, Lexicon’a telif hakkına tecavüz nedeniyle verilen ceza yalnızca 6750 Dolar, yani 9 ayrı eserin hakkını ihlal nedeniyle olabilecek en düşük cezadır. Bunun nedeni, Lexicon’un henüz yayınlanmamış olması ve davacıların herhangi bir zarara uğramamış olmasıdır.

Yargıç Patterson’a göre, orijinal eserlerin tersine Lexicon eğlence veya estetik amaçlara hizmet etmemektedir ve referans amaçlıdır, bu yönleriyle Lexicon dönüştürülmüş (transformative) bir eserdir ve Harry Potter serisinin amaçlarının yerini almamaktadır. Ayrıca Lexicon’un, Rowling’in Harry Potter ansiklopedisi yazma amacını engelleyeceği yönündeki iddia da haklı görülmemiştir: “Harry Potter eserleri hakkında referans kaynaklar yazma piyasası, orijinal eserlerin ticari başarısı ne olursa olsun, münhasıran Rowling’in kullanabileceği ve lisans verebileceği bir alan değildir.”

Kararda, bir referans rehberinin amacını yerine getirmesi için orijinal eseri makul düzeyde kullanması gerektiği de belirtilmiştir. Buna karşın incelenen vakada, davalı orijinal eserden, miktar ve öz olarak adil kullanım ilkesi çerçevesinde değerlendirilemeyecek derecede kopyalama yapmıştır.

Karar; Vander Ark ve RDR’nin aleyhine gözükse de, aslında durum tam olarak da öyle değildir. Şöyleki, kararın davalıların aleyhine çıkmasının nedeni, orijinal eserlerden yapılan alıntıların uzun ve çok olmasıdır; kısaca Lexicon bir Harry Potter referans kitabı olması nedeniyle değil, içeriğindeki alıntıların uzunluğu ve orijinal eserden alınmış çok fazla kullanım bulunması, buna karşın yorumların azlığı gibi nedenlerle telif haklarını ihlal eder mahiyette görülmüştür. Tam da bu nedenle, başlangıçta kararı temyiz eden ve Yüksek Mahkeme’ye kadar gitme niyetinde olan RDR temyiz talebini geri çekmiş ve Lexicon’u daha fazla yoruma yer verecek şekilde güncelleyerek “Lexicon: Harry Potter Kurgusu ve Materyali için Resmi Olmayan Bir Rehber” ismiyle Ocak 2009’da piyasaya sürmüştür.

Lexicon hakkında verilen karar, davalıların arkasında olan ve hukuki destek sağlayan adil kullanım savunucularını sadece Lexicon eseri açısından üzmüştür; çünkü adil kullanım savunucuları aslında bir zafer kazandıkları görüşündedir. Neden mi?

Adil kullanım savunucularına göre; mahkeme kararıyla, edebiyat eserleri hakkında referans rehberleri ve yardımcı kaynaklar hazırlanması hakkının orijinal eserlerin sahibince yasaklanamayacağı kabul edilmiş ve referans rehberlerinin işleme eser (derivative works) olmadıkları kabul edilmiştir. 

Kanaatimizce de karar; edebi eserlere ilişkin referans rehberleri mahiyetindeki eserlerin genel bir konsept olarak, orijinal eserlerin telif haklarının ihlali olmadığını göstermesi anlamında adil kullanım ilkesi açısından bir zaferdir. Bu tip eserler bakımından dikkat edilmesi gerekenin kullanılan dil (orijinal eserle benzer dil, ifade – alıntılama biçimi) ve yapılan alıntı – aktarımların miktarı olduğu da ortaya çıkmıştır. Yargıç Patterson’un da belirttiği gibi, bir referans rehberinin amacını yerine getirmesi için orijinal eseri makul düzeyde kullanması gerekmektedir ve hatta kanaatimizce bu kaçınılmazdır.

Kurgu serileri seven ve bu tip evrenlerin içine daha da girmek isteyenler için resmi olsun ya da olmasın; Yıldız Savaşları, Yüzüklerin Efendisi, Narnia Günlükleri, Taht Oyunları ansiklopedilerini (referans rehberlerini) el altında bulundurmak iyi olacaktır elbette. Aradıklarımızı her seferinde kitap sayfalarını karıştırarak bulmamız ne derece mümkün ki!

Önder Erol ÜNSAL

Nisan 2020

unsalonderol@gmail.com

Corona Günlerinde Yeni Bir Marka Kategorisi – Zombi Markalar

Corona virüs salgınının yol açtığı veya açacağı olası hak kayıplarının engellenmesi amacıyla ülkemizde alınan tedbirlerin en önemlilerinden birisi, 26 Mart 2020 tarihli 31080 sayılı (Mükerrer) Resmi Gazete’de yayımlanan 7226 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’dur. (Bkz. https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2020/03/20200326M1-1.htm)

7226 sayılı Kanunun geçici birinci maddesiyle zorunlu idari başvuru yollarına ilişkin süreler, hak düşürücü süreler de dahil olmak üzere bir hakkın doğumu, kullanımı veya sona ermesine ilişkin tüm süreler 13/03/2020 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere durdurulmuştur.

Türk Patent ve Marka Kurumu, resmi internet sitesinde 27 Mart 2020 tarihinde yaptığı duyuruyla; “Düzenleme, 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanununda belirtilen süreleri de kapsamaktadır. Buna göre sınai mülkiyet mevzuatında yer alan süreli işlemlere ilişkin tüm süreler 13 Mart 2020 itibariyle durmuştur. 13 Mart 2020- 30 Nisan 2020 tarihleri (bu tarihler dahil) arasına denk gelen ve gerçekleştirilmemiş işlemler için hak sahiplerine ve vekillere geriye dönük olarak bu işlemleri yapma hakkı tanınacaktır.” bilgisini vermiştir. (Bkz. https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2020/03/20200326M1-1.htm)

Virüs salgını nedeniyle ortaya çıkabilecek olası hak kayıplarını engelleme amaçlı bu düzenlemeyi ve düzenlemenin 6769 sayılı SMK’nda belirtilen süreleri de kapsadığı yönündeki yorumu kamu menfaatlerini koruma anlamında yerinde ve yararlı bulduğumuzu peşinen belirtiyoruz.

Bununla birlikte, düzenlemenin SMK’na uyarlanması halinde ortaya çıkacak yeni haller hakkında dikkatli ve öngörülü olmak gerektiğini düşünüyoruz. Bu yazıda okuyucularımıza düzenleme sonrası ortaya çıkacak yeni bir marka türünü tanıtacağız. Bu marka türünü de kendi verdiğimiz isimle anacağız: “Zombi markalar”.

Bu noktada, yazı boyunca yer vereceğimiz değerlendirmelerin kişisel değerlendirmeler olduğunun ve kurumsal nitelik taşımadığının altı özellikle ve net olarak çizilmelidir.


Türkçe’ye “zombi” olarak geçen kelimenin kökeni Batı dillerindeki “zombie” sözcüğüdür. “Zombi” kelimesinin en yalın anlamı, “öldükten sonra yeniden dirilen kişi veya yaşayan ölü”dür.

Biz de bu yazıda “zombi marka” kavramını, hükümden düştükten sonra yeniden canlanan veya arafta kalan markaların karşılığı olarak kullanacağız.


Tescilli bir marka veya tescil edilmemiş bir marka başvurusu çeşitli nedenlerle hükümden düşebilir veya işlemden kaldırılabilir. Bu hallerin en sık karşılaşılanları; tescilli bir markanın koruma süresinin bitiminde yenilenmemesi, bir marka başvurusunun tescil ücretinin süresi içerisinde ödenmemesi, resen veya yayıma itiraz üzerine reddedilen bir marka tescil başvurusunun sahibinin ret kararına karşı iki ay içerisinde itiraz etmemesi, kesinleşmiş mahkeme kararı sonrası tescilli bir markanın hükümsüz kılınması veya iptal edilmesidir. Aynı sonuçlara yol açan farklı işlem veya süreçler de mevcuttur.

Türk Patent ve Marka Kurumu, başka başvurular için yaptığı incelemede hükümden düşen bir marka veya marka başvurusu ile karşılaştığında, hükümden düşmüş markayı geçerli bir ret nedeni olarak kabul etmemektedir ve işlemler hükümden düşmüş marka yokmuş gibi sürdürülmektedir.

Herkesin zaten bildiği bu pratiği gene de bir örnekle açıklayalım; bir marka tescil başvurusunu 16 Kasım 2019 tarihinde incelerken, aynı malları kapsayan aynı markayı arama tutanağında tespit ediyorsunuz, ancak bu markanın tescil ücretinin ödenmesi süresinin 1 Kasım 2019 tarihinde dolduğunu ve bu ücretin ödenmediğini görüyorsunuz, dolayısıyla da bu markayı hükümden düşmüş bir başvuru olarak değerlendirerek, incelediğiniz başvuru için bir ret gerekçesi olarak kabul etmiyorsunuz. Çok basit ve herkesin bildiği bir mevzu.

Ama artık işler o kadar basit olmayacak! Çünkü gündemimize “zombi markalar” giriyor.

Yazının başlangıcında belirttiğimiz 7226 sayılı Kanun ve bu Kanun paralelinde Kurum tarafından yapılan duyuru çerçevesinde; “… sınai mülkiyet mevzuatında yer alan süreli işlemlere ilişkin tüm süreler 13 Mart 2020 itibariyle durmuştur. 13 Mart 2020- 30 Nisan 2020 tarihleri (bu tarihler dahil) arasına denk gelen ve gerçekleştirilmemiş işlemler için hak sahiplerine ve vekillere geriye dönük olarak bu işlemleri yapma hakkı tanınacaktır.”

Gene bir örnek çerçevesinde gidelim; marka tescil başvurunuz reddedilmişti, ret kararına karşı itiraz süreniz 14 Mart 2020 tarihinde dolmuştu ve siz karara karşı itiraz etmemiştiniz ve dolayısıyla başvurunuz, hükümden düşmüştü (veya ölmüştü). Normal şartlarda, böyle bir markanın hükümden düştüğü tarihten sonra geçerli bir başvuru (veya yaşayan bir başvuru) olarak kabul edilmesi ve sonraki tarihli bir başvurunun ret gerekçesi olarak kabul edilmesi mümkün değildi. Ancak, şu an geçerli olan ve en az 30 Nisan 2020 tarihine dek geçerli olacak uygulama çerçevesinde kanaatimizce böyle bir durum söz konusu olamayacaktır.

Neden mi? Çünkü, 6769 sayılı Kanun çerçevesinde getirilen düzenleme bağlamında Kurum, sınai mülkiyet mevzuatında yer alan süreli işlemlere ilişkin tüm süreleri 13 Mart 2020 itibarıyla durdurmuştur ve ilaveten 13 Mart 2020- 30 Nisan 2020 tarihleri (bu tarihler dahil) arasına denk gelen ve gerçekleştirilmemiş işlemler için hak sahiplerine ve vekillere geriye dönük olarak bu işlemleri yapma hakkı tanınmıştır.

Bu ne anlama geliyor?

Yukarıda verdiğimiz örnek çerçevesinde, 14 Mart 2020 tarihinde yapmamış olduğunuz karara itirazı, şu anda 7226 sayılı Kanun’da öngörülen süreler esasında yapabilirsiniz ve dolayısıyla hükümden düşmüş (ölmüş) başvurunuzu karara itiraz incelenip, başvuru hakkındaki nihai karar verilene dek canlandırabilirsiniz. Daha da ötesi var, 15 Mart tarihine kadar tescil ücreti ödenmesi gereken bir başvurunuz vardı ve siz tescil ücretini ödemediğiniz için başvurunuz işlemden kaldırılmıştı (ölmüştü), şu anda 7226 sayılı Kanun’da öngörülen süreler esasında bu ücreti ödeyebilirsiniz ve ölmüş başvurunuzu canlandırabilirsiniz. Süre hesapları için IPR Gezgini’nde O. Umut Karaca tarafından yazılan “Sürelerin Durmasına İlişkin Düzenleme Kapsamında Süre Hesabına İlişkin Değerlendirmeler” başlıklı yazıdaki (https://iprgezgini.org/2020/03/27/surelerin-durmasina-iliskin-duzenleme-kapsaminda-sure-hesabina-iliskin-degerlendirmeler/) esasları hatırlatmakla yetiniyoruz.

İşte “zombi marka” kategorisi tam da buna karşılık gelmektedir, hükümden düşmüş veya işlemden kaldırılmış markaların canlanması olasılığı ortaya çıkmıştır ve bu normalde karşılaşılması mümkün bir hal olmadığından, yeni bir marka kategorisi ortaya çıkacaktır.

“Zombi markalar” gerekli işlem yapılıp canlandırılabilir, ancak gerekli işlem yapılmazsa arafta kalacaklardır. Yani haklarında gerekli işlemin yapılıp yapılmayacağı hak sahibinin inisiyatifinde olduğundan, bu markalar için Kanun’da öngörülen minimum süre olan 15 Mayıs 2020 tarihine kadar Kurumun bunları ne canlı ne de ölü olarak kabul etmesi de mümkün değildir. Yani bu tip markalar, kelimenin tam anlamıyla şu an itibarıyla yaşayan ölülerdir.

Yaşayan ölü durumu, sadece marka tescilleri veya başvuruları için değil, hak sahibinin öne sürebileceği diğer talepler için de geçerli olacaktır. Örneğin 16 Mart tarihine dek ileri sürebileceğiniz, ancak kullanmadığınız bir yayıma itiraz hakkınız vardı. 7226 sayılı Kanun ve devamında getirilen uygulama çerçevesinde kanaatimizce bu hakkı, anılan Kanun’da öngörülen süreler dolana dek öne sürebileceksiniz, yani yayıma karşı itiraz hakkınız aslında ortadan kalkmış (ölmüş) olsa da yeniden ortaya çıkacak (canlanacak).

Yukarıda verdiğimiz örnekler, hayatımıza girecek bu markaları neden ayrı bir kategori olarak değerlendirdiğimizi ve hangi nedenle “zombi” ismini seçtiğimizi yeterince açıklamıştır diye düşünüyorum. Kelimenin tam anlamıyla, yaşayan ölüler, yani zombiler şu an itibarıyla marka tescil süreçleri gündemimizi işgal edecektir. Yeni bir salgın bu da öyle değil mi???

Bu ve benzeri haller yukarıda verilen örnek durumlarla sınırlı değildir, çok farklı örnekler ve süreçler bağlamında örneklerin artırılması kanaatimizce mümkün olacaktır. Dahası, 7226 sayılı Kanun çerçevesinde, salgının devam etmesi halinde Cumhurbaşkanı durma süresini altı ayı geçmemek üzere bir kez uzatabilecektir. Kısacası, salgının devam süresine bağlı olarak zombi marka kategorisi daha uzun bir süre için gündemimizde olabilecektir.


Geldiğimiz noktada, şu ana dek yazdıklarımızın kişisel değerlendirmeler olduğunu ve konu hakkındaki bağlayıcı değerlendirmeler için Kurum duyurularının beklenmesi gerektiğini bir kez daha hatırlatıyoruz.

IPR Gezgini içeriğinde geleneksel olmayan marka türleri (ses, pozisyon, koku, tat, vd) hakkında çok yazı yazdım ve bu yazıların neredeyse tamamında yabancı mahkeme ve ofis kararlarını aktardım. Olağanın dışında olması anlamında, geleneksel olmayan bir marka türünü adlandırma şerefine de bugün eriştim ve 7226 sayılı Kanun bağlamında ortaya çıkacak yeniden canlanma hali kapsamına girecek markaları “zombi markalar” olarak adlandırdım.

Corona virüsü salgını nedeniyle gündemimize giren/girecek “zombi markalar”ın ülkemizi ve dünyayı kısa sürede terk etmesini bekleyeceğiz. Tüm okurlarımıza sağlıklı günler dilerim.

Önder Erol ÜNSAL

Mart 2020

unsalonderol@gmail.com

Corona Günlerinde Marka İşlemlerinde Süre Limitleri İçin Uluslararası Şifa: Singapur Andlaşması

Corona virüsü salgınının günlük yaşamımıza etkileri bir yana, dünya genelinde iş yaşamı da salgından büyük oranda etkilenmiştir ve salgının ekonomik etkileri gelecek günlerde kendisini muhtemelen daha güçlü biçimde gösterecektir.

Fikri mülkiyet camiasının bu dönemdeki beklentisi, bağlayıcı süre limitlerinin ilgili kurumlar tarafından ne şekilde belirleneceği ve/veya esnetilip esnetilmeyeceğidir. Süre limitlerinin kaçırılabileceği yönündeki endişenin başlıca nedeni, işlemleri yürüten vekillerin kendi eksiklikleri değil, hak veya talep sahiplerinin talimatlarını iletecek pozisyonda bulunmamalarıdır.

6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu (SMK)’na kısa bir bakış; marka, coğrafi işaret ve tasarım alanlarında, süre limitlerine uyulamaması durumunda hakların yeniden tesisi veya işlemlerin devam ettirilmesi yönünde hükümlerin bulunmadığını göstermektedir. Tersine bu yönde düzenlemeler, patent ve faydalı model alanlarında bulunmaktadır (bkz. SMK madde 107).

Türk Patent ve Marka Kurumu’nun işlem hacminin çoğunluğunu marka ve devamında tasarım işlemlerinin oluşturduğu gerçekliği karşısında, SMK’nda marka ve tasarım alanlarında bu yönde düzenlemelerin bulunmamasının bir eksiklik olduğunun kabul edilmesi gereklidir.

Buna ilaveten, devletin ve/veya yasa koyucunun patent ve faydalı model dışında kalan koruma alanlarında da bir tedbir alması için güçlü bir beklentinin var olduğu sistem aktörleri tarafından dile getirilmektedir.


Bu yazıda sizlere konunun farklı bir boyutunu göstereceğiz (ve muhtemelen keşke demenizi sağlayacağız).

Marka Kanunları Hakkında Singapur Andlaşması (bundan sonra Singapur 2006 olarak anılacaktır), Marka Kanunu Anlaşması’nın (bundan sonra TLT 1994 olarak anılacaktır) eksikliklerini gidermek ve marka başvuru – tescil işlemleri alanında daha yaygın kabul gören bir uluslararası standart sistemi oluşturmak amacıyla kabul edilmiştir. Her iki anlaşma da WIPO tarafından yönetilmektedir ve Türkiye 2005 yılında, TLT 1994’ün tarafı olarak belirtilen anlaşmayı yürürlüğe koymuştur.

Türkiye, Singapur 2006’yı 2006 yılında imzalamıştır, ancak andlaşma Türkiye’de Mart 2020 itibarıyla henüz yürürlükte değildir. Singapur 2006, 2009 yılında 10 ülkenin ulusal onay ve katılım prosedürlerini tamamlayıp, katılım belgelerini WIPO’ya sunmasının ardından yürürlüğe girmiştir ve katılım belgesini sunan 50 civarı ülke ve uluslararası birlik halihazırda anlaşma hükümlerini uygulamaktadır. Aşağıdaki haritada yeşil renk andlaşmayı yürürlüğe sokan, sarı renk ise imzalayan ülkeleri göstermektedir.

https://en.wikipedia.org/wiki/Singapore_Treaty_on_the_Law_of_Trademarks#/media/File:Parties_to_the_Singapore_Treaty_on_the_Law_of_Trademarks.svg

Singapur 2006 hakkında detaylı bilginin ve anlaşmanın TLT 1994’ten farklarının https://iprgezgini.org/2013/12/16/marka-kanunlari-hakkinda-singapur-andlasmasi-andlasmanin-amaci-gecmisi-ve-yapisi/ bağlantısındaki yazımdan görülmesi mümkündür. Yazıda bu detaylara girmeyecek ve Singapur 2006’nın “Süre Limitlerine Uyulamaması Durumunda Telafi Yöntemleri” başlıklı 14. maddesine konsantre olacağız. Singapur Andlaşması ve Yönetmeliği metinleri https://wipolex.wipo.int/en/text/290013 bağlantısından görülebilir.

Singapur Andlaşması’nın “Süre Limitlerine Uyulamaması Durumunda Telafi Yöntemleri” başlıklı 14. maddesinin birinci fıkrası, taraf ülkelerin, ofis nezdinde bir marka başvurusu veya tesciline ilişkin olarak sürdürülen işlemler sırasında, bir süre limitinin dolmasından önce talepte bulunulması halinde, ilgili süre limitini uzatacak tedbirler alabileceklerini düzenlemektedir. Bu fıkranın konusu, bir başvuru veya tescil için henüz dolmamış bir süre limitinin bulunması halidir ve ofisler talep üzerine bu süre limitini uzatabileceklerdir. Bu fıkranın uygulanması için ofislere zorunluluk getirilmemiştir ve bu yönde düzenleme getirip getirmeme hakkı taraf devletlere bırakılmıştır.

Aynı maddenin ikinci fıkrasının konusunu, bir süre limitinin dolmasının ardından uygulanabilecek telafi yöntemleri oluşturmaktadır ve bu fıkrada yer alan telafi yöntemlerinden en az birinin taraf devletlerce uygulanması -birinci fıkradan farklı olarak- ofisler için zorunludur.

İkinci fıkraya göre; bir başvuru, tescilli marka veya ilgili kişinin ofis nezdindeki bir işlem için tayin edilen bir süreye uyamaması halinde, ilgili ofis, kendisine bir talepte bulunulması halinde, anlaşmanın yönetmeliğinde belirlenen süreleri esas alarak, aşağıda belirtilen telafi yöntemlerinden en az birisini sağlayacaktır. Bu telafi yöntemleri; (i) İlgili süre limitinin, anlaşma yönetmeliğinde belirtilen süre için uzatılması, (ii) İlgili başvuru veya tescilin işlemlerinin devamının sağlanması, (iii) Başvuru veya tescilli marka sahibinin veya ilgili kişinin, olaylar karşısında gerekli özeni gösterdiğinin ve bu olayların (halin) belirtilen kişilerin iradesi dışında gerçekleştiğinin (ikinci şart ofisler tarafından uygulanmayabilir) Ofis tarafından tespit edildiği hallerde, hakların yeniden tesisisin sağlanması, seçeneklerinden en az birisi olacaktır. Birinci fıkradan farklı olarak, bu seçeneklerden en az birisinin uygulanması anlaşma tarafı ülkeler için zorunludur.

14. maddenin üçüncü fıkrası, anlaşmanın yönetmeliğinde sayılacak bazı işlemlerin (örneğin Temyiz Kurulu işlemleri, yayıma itirazlar, yenilemeler, vb.) telafi yöntemleri dışında bırakabileceğini düzenlemektedir ve bu yöndeki irade taraf ülkelere ait olacaktır.

Maddenin dördüncü fıkrası telafi işlemleri için ücret talep edilebileceğini, beşinci fıkrası ise bu maddede yazılı olanlar dışında başka şartların yasaklandığını düzenlemektedir.

14. maddenin uygulamasına ilişkin detaylar ise anlaşma yönetmeliğinin 9. maddesinde detaylarıyla yer almaktadır (ancak bu yazıda söz konusu detaylara değinmeyeceğiz).

Sonuç olarak; Corona günlerinde size Singapur Andlaşması’nın düzenlemelerini hatırlatıyorum ve birçok okuyucumuzun hatırlama dışında bu maddeleri ilk kez gördüğünü de tahmin ediyorum.

Yazıyı bitirirken; 2006 yılında imzaladığımız Singapur Andlaşması eğer yürürlükte olsaydı, fikri mülkiyet camiamızın bugün yaşadığı sıkıntılı süreç, beklentiler anlamında nispeten hafif olabilirdi eklemesini yapmak da yerinde olacaktır.

Önder Erol ÜNSAL

Mart 2020

unsalonderol@gmail.com

Bir Desen Şekli Daha Gördüm Sanki!! ABAD Genel Mahkemesi Kararı – Siz Ne Düşünürsünüz? (II)

Birkaç gün önce sizlere geçtiğimiz aylarda verilen bir Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) Genel Mahkemesi kararının konusu ihtilafı aktarmış ve kararın ne yönde olabileceği hakkındaki görüşlerinizi sormuştuk. Son dönemlerde yoğun olarak tartışılan desen (pattern) markaları hakkındaki ihtilafla ilgili görüşlerini bizimle paylaşan okuyucumuz Gökhan Bozkurt‘a çok teşekkür ediyoruz. Bu yazıda Genel Mahkeme’nin söz konusu kararını sizlerle paylaşacağız, ancak öncelikle ihtilafı bir kez daha özetliyoruz.

Aşağıda görseline yer verdiğimiz şeklin tescil edilmesi talebi Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO)’ne iletilir. Başvurunun kapsamında “Sınıf 20: Yataklar, yatak kasaları dahil olmak üzere mobilyalar, şilteler, yastıklar. Sınıf 24: Dokunmuş kumaşlar, diğer sınıflarda yer almayan tekstil ürünleri, yatak örtüleri, çarşaflar. Sınıf 25: Giysiler, ayak giysileri, baş giysileri. Sınıf 35: Yukarıda sayılan malların pazarlanması hizmetleri.” olarak özetlenebilecek mal ve hizmetler bulunmaktadır.

EUIPO ilk inceleme sonucunda, başvuruyu ayırt edici nitelikten yoksunluk gerekçesiyle reddeder. Başvuru sahibi bu karara karşı itiraz eder ve itiraz EUIPO Temyiz Kurulu tarafından incelenir.

Temyiz Kurulu inceleme sonucunda, başvuru hakkındaki ret kararını aşağıdaki gerekçelerle haklı bulur ve itirazı reddeder:

  • Başvuru kapsamındaki mal ve hizmetlerin ortalama tüketicileri, başvuruya konu şekli basit bir geometrik desen (eşit ölçüdeki dört kare bölünmüş bir kare, küçük karelerden üçü gri-mavinin farklı tonlarıyla, dördüncü kare ise beyaz renkle doldurulmuş) olarak algılayacaklardır.
  • Bu tip bir desen başvuru kapsamındaki tekstil ürünlerine, mobilyalara ve giysilere uygulanabilir ve bu haliyle bu ürünlerin kendi görünümünden farklı olmayacaktır.
  • Başvuruya konu desen başvuru kapsamındaki ürünlere uygulandığında, ticari kaynak gösteren bir işaret olmaktan ziyade, ürünlere ilişkin çekici bir detay olarak algılanacaktır, şöyleki ilgili sektörün norm ve geleneklerinden önemli bir ayrılış söz konusu değildir.
  • Başvuruya konu işaret, tekstil sektöründe her yerde bulunabilecek olan damalı desenlerin alışılagelmiş görünümünden farklı, dikkat çekici bir varyasyon içermemektedir.

Başvuru sahibi Temyiz Kurulu’nun itirazı reddetmesi kararına karşı dava açar, başvuru sahibinin dayandığı ana gerekçeler aşağıdaki şekildedir:

  • Başvuru, Temyiz Kurulunun iddia ettiğinin aksine ürünlerin üzerine uygulanacak bir desen değil, bir logodur. Dolayısıyla, ürünlerin üzerine uygulanacak desen tespitine dayalı tüm değerlendirmeler yanlıştır.
  • Başvuru kapsamındaki tüm mal ve hizmetlere yönelik olarak ret kararı verilmesi yerinde değildir, başvuru kapsamındaki tüm mal ve hizmetlerin reddedilmesinin ikna edici gerekçeleri yoktur.
  • Temyiz Kurulu markanın bir desen olduğundan hareketle başvuruyu reddettiyse, başvurunun ne şekilde kullanıldığını sorgulamış olmalıydı, bu yapılmamıştır ve dolayısıyla, bu hususta başvuru sahibine savunma hakkı verilmemiştir.

Dava, 3 Aralık 2019 tarihinde ABAD Genel Mahkemesi tarafından sonuçlandırılır. T-658/18 sayılı kararın http://curia.europa.eu/juris/document/document.jsf;jsessionid=38D215E64E5E8D03B43BCC409D630D97?text=&docid=221241&pageIndex=0&doclang=EN&mode=lst&dir=&occ=first&part=1&cid=7255161 bağlantısından görülmesi mümkündür ve yazının kalan kısmında Genel Mahkeme’nin kararı ana hatlarıyla okuyuculara aktarılacaktır.

Başvuru sahibi, başvuruyu oluşturan şeklin Temyiz Kurulu’nun iddia ettiğinin aksine ürünlerin üzerine uygulanacak bir desen olmadığını, bir logo olduğunu ve dolayısıyla, ürünlerin üzerine uygulanacak desen tespitine dayalı tüm değerlendirmelerin yanlış olduğunu iddia etmektedir. Buna karşın, Temyiz Kurulu’nun doğru biçimde tespit ettiği gibi, marka başvuruları piyasada kullanıldıkları halleriyle değil, başvuruya konu oldukları halleriyle değerlendirilmelidir. Buna ilaveten başvuru sahibi, başvuruyu bir logo veya etiket izlenimini doğurabilecek bir çerçeve şeklinde yapmadığı gibi, markanın ürünler üzerindeki pozisyonunu belirten bir tarifname de sunmamıştır. Dolayısıyla, başvuruya konu işaret, ürünler üzerinde desen olarak kullanım biçimi dahil olmak üzere, işaretin olası tüm kullanım biçimlerini kapsamaktadır.

Genel Mahkeme buna ilaveten, başvuruya konu desenin başvuru kapsamındaki ürünlere uygulandığında, ticari kaynak gösteren bir işaret olmaktan ziyade, ürünlere ilişkin çekici bir detay olarak algılanacağı, damalı desen şeklinin ilgili sektörün norm ve geleneklerinden önemli biçimde ayrılmadığı yönündeki Temyiz Kurulu tespitlerini de yerinde bulmuştur.

Başvuru kapsamında bulunan mallardan “Sınıf 20: Yataklar, yatak kasaları dahil olmak üzere mobilyalar, şilteler, yastıklar. Sınıf 25: Ayak giysileri, baş giysileri.” malları kumaştan yapılabilir veya kumaş parçalar içerebilir ve başvuruya konu desen bunların üzerinde kullanılmış olabilir. “Sınıf 24: Dokunmuş kumaşlar, diğer sınıflarda yer almayan tekstil ürünleri, yatak örtüleri, çarşaflar. Sınıf 25: Giysiler.” malları kumaştan yapılmaktadır ve başvuruya konu desen bu ürünlerin üzerinde de kullanılabilir. 20., 24. ve 25. sınıflara dahil yukarıda sayılan malların pazarlanması hizmetleri ise kumaştan yapılan veya yapılabilen ve üzerlerinde başvuruya konu deseni içerebilecek mallarla ilgilidir. Bu halleriyle anılan mal ve hizmetler, yeteri derecede homojen bir nitelik göstermektedir ve bu mal ve hizmetlerin tamamı için verilen ret kararı yeteri derecede gerekçelidir.

Başvuru sahibine göre; Temyiz Kurulu markanın bir desen olduğundan hareketle başvuruyu reddettiyse, başvurunun ne şekilde kullanıldığını sorgulamış olmalıydı ve bu yapılmadığından başvuru sahibine savunma hakkı verilmemiştir. Genel Mahkeme, başvuru sahibinin bu iddiasını kabul etmemiştir; şöyleki, marka başvuruları piyasada kullanıldıkları halleriyle değil, başvuruya konu oldukları halleriyle değerlendirilmelidir. Başvuru sahibi, başvuruyu kullanım şeklini gösterebilecek şekilde bir gösterim biçimi (sınırları belirli bir logo veya etiket şeklinde gösterim) tercih edebilirdi, ancak bunu başvuruyu sunarken yapmamıştır. Bu bağlamda, başvuru sahibinin başvuru aşamasında kendisinin tercih etmediği bir sınırlandırmayı, EUIPO’nun neden kendisine önermediğini sorgulaması yerinde değildir.

Genel Mahkeme yukarıda özetlediğimiz gerekçelerle, başvuru ve itirazın reddedilmesi kararına karşı açılan davayı reddetmiş ve Temyiz Kurulu kararını onamıştır. Merak eden okuyucularımız kararın daha detaylı gerekçelendirmesini yukarıda yer verdiğimiz bağlantıyı kullanarak görebilir.

Kanaatimizce, kararın en can alıcı noktası, başvurunun bir desen olmadığını, bir logo olduğunu iddia eden başvuru sahibi argümanına karşı ortaya konulan, eğer iddia ve talebiniz o yönde ise, başvuruyu da sınırları belirli bir etiket halinde veya şeklin ürünlerin üzerindeki pozisyonunu gösterir biçimde yapmış olmalıydınız tespitidir. Bir diğer deyişle, başvuru konusu işaretin gösterim biçiminin ve/veya pozisyon markalarının öneminin altı Genel Mahkeme tarafından bir kez daha çizilmiştir.

Önder Erol ÜNSAL

Şubat 2020

unsalonderol@gmail.com

Telif Haklarında Parodi İstisnasının Sınırları A.B.D.’nde Tatlı Bir Kadın Tarafından Çizildi (Campbell v. Acuff-Rose)

A.B.D. Telif Hakkı Kanunu’nun 107. maddesi “adil kullanım (fair use)” ilkesi dahilinde hangi tip kullanımların telif hakkının ihlali sayılmayacağını düzenlemektedir. Anılan maddeye göre telif hakkıyla korunan eserin “eleştiri veya yorum” amacıyla kullanılması, adil kullanım sayılacak haller arasında yer almaktadır. Hükümde, parodi amaçlı kullanımın adil kullanım sayılacağı açıkça belirtilmemiş olmakla birlikte, A.B.D. yargısının kararları çerçevesinde parodi amaçlı kullanım adil kullanım sayılmaktadır. Parodi ve telif hakkı ilişkisine dair en önemli karar, A.B.D. Yüksek Mahkemesi’nin 1994 tarihli Campbell v. Acuff-Rose Music kararıdır; bu yazıda bahsedilen karar okuyuculara ana hatlarıyla aktarılacaktır.

Muhtemelen tüm okurların bildiği (bilmese de Pretty Woman filminden hatırlayacağı) “Oh, Pretty Woman” şarkısı Roy Orbison‘a aittir ve hakları “Acuff-Rose Music” firmasındadır. Bir rap müzik grubu olan “2 Live Crew”, “Oh, Pretty Woman” şarkısının parodisi mahiyetindeki “Pretty Woman” isimli bir şarkı yapar, şarkıyı piyasaya sürmeden önce “Acuff-Rose Music”ten lisans talep eder, ancak kendilerine lisans verilmez. Lisansa ilişkin ret mektubunda, “Oh, Pretty Woman” şarkısının parodisine izin verilmediği de açıkça belirtilmektedir. “2 Live Music” lisansı alamasa da şarkıyı piyasaya çıkartır, şarkı 250.000 civarında satış yapar ve “Acuff-Rose Music” şarkının piyasaya sürülmesinden yaklaşık bir yıl sonra telif hakkı ihlali gerekçesiyle grup aleyhine dava açar.

Merak edenler için Roy Orbison ve 2 Live Crew’un eserlerini aşağıda paylaşıyoruz. 2 Live Crew’a şarkının sözlerinin müstehcen olduğu notunu da ekliyoruz.

İlk derece mahkemesi davayı reddeder ve “2 Live Crew”a ait şarkının parodi mahiyetinde adil kullanım olduğuna, dolayısıyla telif hakkı ihlali teşkil etmediğine karar verir. Kararda; dava konusu şarkı sözlerinin kelimelerle oynanmış bir nevi dejenerasyon olduğu, tahmin edilebilir sözleri şoke edici sözlerle değiştirerek, Roy Orbison’un şarkısının ne derece yavan ve banal olduğunu göstermeyi hedeflediği, bu haliyle bir parodi olduğu belirtilerek, şarkı ticari amaçlı olsa da, adil kullanım kapsamında değerlendirilmesi gerektiği belirtilir.

Temyiz Mahkemesi bu kararı kaldırarak, dava konusu şarkının bir parodi olarak değerlendirilemeyeceğini belirtmiştir. Temyiz Mahkemesi’ne göre, orijinal eserin kalbi alınarak, yeni bir eserin kalbi yapılmıştır ve davalı taraf orijinal eserden miktar olarak gereğinden fazlasını almıştır. Dava konusu eserin bariz ticari amacı da, bu tip bir parodiyi adil kullanım olmaktan çıkartmaktadır.

Karar bir daha itiraza konu olur ve uyuşmazlık son olarak A.B.D. Yüksek Mahkemesi önüne gelir. Yüksek Mahkeme’nin 7 Mart 1994 tarihinde verdiği karar, A.B.D.’nde telif hakkı alanında parodi istisnasının çerçevesi çizen karar olması nedeniyle oldukça önemlidir.

Yüksek Mahkeme kararına mahkemenin 1845 yılına ait şu çarpıtıcı tespitiyle başlar: “Aslında edebiyat, bilim ve sanatta somut anlamda tamamen yeni ve bütünüyle orijinal yoktur veya varsa bile çok azdır. Edebi, bilimsel veya sanatla ilgili her kitap zorunlu olarak, bilinen veya önceden kullanılmış eserlerden ödünç almalıdır veya onları kullanmalıdır.”

Kararın ilerleyen bölümlerinde Telif Hakkı Kanunu’nun 107. maddesinde yer alan adil kullanım ilkesi irdelenir. Madde; eleştiri, yorum, habercilik, eğitim, burs veya araştırma amaçlı kullanım biçimlerinin aşağıdaki faktörler çerçevesinde değerlendirilerek adil kullanım sayılabileceğini ve telif hakkı ihlali teşkil etmeyebileceğini belirtmektedir: (i) Kullanımın ticari niteliğinin bulunması veya kar amacı gütmeyen eğitsel amaçlı olması dahil olmak üzere, kullanımın amacı ve niteliği; (ii) Telif hakkıyla korunan eserin niteliği; (iii) Telif hakkıyla korunan eser bütün olarak değerlendirildiğinde, kullanıma konu parçanın miktarı ve oranı; (iv) Kullanımın telif hakkıyla korunan eserin potansiyel piyasasına veya değerine etkisi.

Bu faktörler, adil kullanım istisnasına konu olabilecek her vakada birlikte değerlendirilmeli ve telif hakkı ihlali bulunup bulunmadığı yönündeki sonuca bütünsel değerlendirme neticesinde varılmalıdır.

Yüksek Mahkeme, önüne gelen davayı yukarıda sayılan faktörlerin tümü bakımından değerlendirir ve oybirliği ile “2 Live Crew” şarkısının parodi mahiyetinde adil kullanım teşkil ettiği ve telif hakkı ihlali oluşturmadığı sonucuna ulaşır.

Yüksek Mahkeme’ye göre, “Parodi amacına ulaşmak için orijinali taklit etmek zorundadır ve dolayısıyla, kurbanının hayalgücünün yaratıcılığını kullanmalıdır; buna karşın satir (hiciv) kendi ayakları üzerinde durmaktadır ve ödünç alma eylemindeki haklılığını ortaya koymalıdır.”

Bu noktada, Yüksek Mahkeme’nin parodi ve satir arasına kalın bir çizgi koyduğunu ve parodiyi adil kullanım kapsamında değerlendirirken, satir için aynı değerlendirmede bulunmadığını görüyoruz.

Mahkeme kararının devamında parodinin toplum normları bakımından uygun olmamasının veya yakışıksız olmasının, adil kullanım ilkesinin değerlendirilmesi bakımından önemli olmadığını belirtmektedir.

Yüksek Mahkeme’ye göre; Temyiz Mahkemesi, parodinin doğası gereği orijinali dönüştürmek zorunda olmasına bakmaksızın haksız biçimde ilk faktöre ağırlık vermiştir. “Eğer, ticari nitelik, adil kullanımın varlığı karşısında varsayımsal bir engel oluşturacaksa, bu varsayım Kongre’nin izin verme niyetinde olduğu neredeyse tüm kullanım biçimlerini yutacaktır.” Yüksek Mahkeme’nin bu tespiti, adil kullanım halinin ortaya çıkmamasını “2 Live Crew” şarkısının ticari niteliğine indirgeyen Temyiz Mahkemesi yaklaşımının eleştirisi ve yanlışlığı mahiyetinde bir tespittir. Ticari nitelik, dikkate alınması gereken faktörlerden sadece birisidir ve yukarıda sayılan faktörlerin her birisi değerlendirilerek adil kullanım ilkesinin varlığı incelenmelidir.

İkinci faktör, yani telif hakkıyla korunan eserin niteliği, bu tip uyuşmazlıkları çözmekte nispeten önemsizdir, çünkü parodinin sanatsal değeri, geçmişteki popüler eserlerden esinlenmekten (onları kopyalamaktan) kaynaklanmaktadır.

Temyiz Mahkemesi kararında, dava konusu eserin Roy Orbison’un şarkısının kalbini aldığını ve alınan miktarın gereğinden fazla olduğunu belirtmiştir. Bu değerlendirme telif hakkıyla korunan eser bütün olarak değerlendirildiğinde, kullanıma konu parçanın miktarı ve oranı biçimindeki üçüncü faktörün yorumlanmasıdır. Yüksek Mahkeme, Orbison şarkısının karakteristik bas riffinin ve ilk dizesinin dava konusu eserde de kullanıldığını ve bu durumun orijinal eserin kalbinin kullanılması anlamına gelebileceğini kabul etmekle birlikte, parodinin amacına ulaşması için orijinal eseri akla getirmesinin gerektiğinin ve dolayısıyla da orijinal eserin kalbine ulaşmasının zaten beklenir hal olduğunun altını çizmektedir. 2 Live Crew eserinin kalan kısmının sözleri ise Roy Orbison’un eserinden belirgin biçimde ayrılmaktadır ve farklı türde ayırt edici bir müzik ortaya çıkmaktadır.

Kullanımın telif hakkıyla korunan eserin potansiyel piyasasına veya değerine etkisi şeklindeki son faktör davaya uygulandığında; Yüksek Mahkeme’ye göre piyasada davacı aleyhine zarar ortaya çıkmayacaktır ve tersi yöndeki Temyiz Mahkemesi tespiti yerinde değildir. Yüksek Mahkeme, parodilerin orijinal eserin yerine geçmesinin nadiren rastlanan bir durum olduğunu, orijinal ve parodi eserlerin farklı piyasalara hitap ettiğini belirtmiştir. İncelenen vakadaki durumda da, parodi eserin varlığı orijinal eserin potansiyel piyasasını etkilemeyecektir.

Yüksek Mahkeme bu tespitler ışığında Temyiz Mahkemesi’nin kararını bozmuş ve kararı iade etmiştir. Sonraki aşamalarda taraflar aralarında anlaşmış ve uyuşmazlık son bulmuştur.

Adil kullanım istisnasının parodi boyutunu değerlendirmek ve dolayısıyla orijinal eserle parodisi arasındaki ayrımı telif hakkı ihlali boyutunda ele almak, kolay bir inceleme değildir. A.B.D. uygulamasında Yüksek Mahkeme’nin çizdiği sınırların ifade özgürlüğü ilkesiyle de ilintisi bulunmaktadır. Campbell v. Acuff-Rose Music kararının arka planda ifade özgürlüğü ilkesiyle birlikte değerlendirilmesi kanaatimizce yerinde olacaktır. Bununla birlikte, parodi ve satir farkını adil kullanım ilkesi boyutunda değerlendiren ayrı bir yazı konunun sınırlarının daha net anlaşılmasını sağlayacaktır. 

https://supreme.justia.com/cases/federal/us/510/569/case.pdf

Önder Erol ÜNSAL

Şubat 2020

unsalonderol@gmail.com

Gene Bir Desen Şekli Gördüm Sanki!! ABAD Genel Mahkemesi Kararı – Siz Ne Düşünürsünüz? (I)

Okuyucularımızın görüş ve yorumlarını merak ettiğimiz bir Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) Genel Mahkemesi kararını sizlerle paylaşıyoruz.

Yazı iki ayrı parçadan oluşacak; ilkinde karara dayanak Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO) kararını sizlere aktaracak ve görüşlerinizi soracağız. İkinci yazıda ise, bu karara karşı açılan dava sonucunda ABAD Genel Mahkemesi tarafından alınan karara yer vereceğiz. Karar son dönemlerde yoğun olarak tartışılan desen (pattern) markaları kapsamına sokulabilir, görüşleriniz merak ettiğimizi tekrarlıyoruz.

Aşağıda görseline yer verdiğimiz şeklin tescil edilmesi talebi EUIPO’ya iletilir. Başvurunun kapsamında “Sınıf 20: Yataklar, yatak kasaları dahil olmak üzere mobilyalar, şilteler, yastıklar. Sınıf 24: Dokunmuş kumaşlar, diğer sınıflarda yer almayan tekstil ürünleri, yatak örtüleri, çarşaflar. Sınıf 25: Giysiler, ayak giysileri, baş giysileri. Sınıf 35: Yukarıda sayılan malların pazarlanması hizmetleri.” olarak özetlenebilecek mal ve hizmetler bulunmaktadır.

EUIPO ilk inceleme sonucunda, başvuruyu ayırt edici nitelikten yoksunluk gerekçesiyle reddeder. Başvuru sahibi bu karara karşı itiraz eder ve itiraz EUIPO Temyiz Kurulu tarafından incelenir.

Temyiz Kurulu inceleme sonucunda, başvuru hakkındaki ret kararını aşağıdaki gerekçelerle haklı bulur ve itirazı reddeder:

  • Başvuru kapsamındaki mal ve hizmetlerin ortalama tüketicileri, başvuruya konu şekli basit bir geometrik desen (eşit ölçüdeki dört kare bölünmüş bir kare, küçük karelerden üçü gri-mavinin farklı tonlarıyla, dördüncü kare ise beyaz renkle doldurulmuş) olarak algılayacaklardır.
  • Bu tip bir desen başvuru kapsamındaki tekstil ürünleri, mobilyalar ve giysilere uygulanabilir ve bu haliyle bu ürünlerin kendi görünümünden farklı olmayacaktır.
  • Başvuruya konu desen başvuru kapsamındaki ürünlere uygulandığında, ticari kaynak gösteren bir işaret olmaktan ziyade, ürünlere ilişkin çekici bir detay olarak algılanacaktır, şöyleki ilgili sektörün norm ve geleneklerinden önemli bir ayrılış söz konusu değildir.
  • Başvuruya konu işaret, tekstil sektöründe her yerde bulunabilecek olan damalı desenlerin alışılagelmiş görünümünden farklı, dikkat çekici bir varyasyon içermemektedir.

Başvuru sahibi Temyiz Kurulu’nun itirazı reddetmesi kararına karşı dava açar, başvuru sahibinin dayandığı ana gerekçeler aşağıdaki şekildedir:

  • Başvuru, Temyiz Kurulunun iddia ettiğinin aksine ürünlerin üzerine uygulanacak bir desen değil, bir logodur. Dolayısıyla, ürünlerin üzerine uygulanacak desen tespitine dayalı tüm değerlendirmeler yanlıştır.
  • Başvuru kapsamındaki tüm mal ve hizmetlere yönelik olarak ret kararı verilmesi yerinde değildir, başvuru kapsamındaki tüm mal ve hizmetlerin reddedilmesinin ikna edici gerekçeleri yoktur.
  • Temyiz Kurulu markanın bir desen olduğundan hareketle başvuruyu reddettiyse, başvurunun ne şekilde kullanıldığını sorgulamış olmalıydı, bu yapılmamıştır ve dolayısıyla, bu hususta başvuru sahibine savunma hakkı verilmemiştir.

Dava, 3 Aralık 2019 tarihinde ABAD Genel Mahkemesi tarafından sonuçlandırılır.

Sizce Genel Mahkemenin kararı ne yönde olmuştur ve ret kararının yerindeliğine ilişkin olarak görüşleriniz nelerdir?

Görüşlerini bizimle paylaşacak okuyucularımıza şimdiden teşekkür ediyoruz. Genel Mahkemenin kararını birkaç gün içinde sizlerle paylaşacağız.

Önder Erol ÜNSAL

Şubat 2020

unsalonderol@gmail.com

Adalet Divanı “Sky v. SkyKick” Yorum Kararını Verdi ve Tescilli Marka Sahipleri Derin Bir Nefes Aldı (C-371/18)

Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) merakla beklenen C-371/18 sayılı “Sky v. SkyKick” yorum kararını 29 Ocak 2020 tarihinde verdi.

Yorum kararına temel olan sorular ve Adalet Divanı Hukuk Sözcüsünün getirdiği yorum, tescilli marka sahiplerinin haklarına ilişkin geleceğe yönelik potansiyel tehlikeler içerdiğinden, ABAD kararının marka sahiplerine derin bir nefes aldırdığını şimdilik söyleyebiliriz.

Yorum kararına dayanak vakayı, Divana yöneltilen soruları ve Hukuk Sözcüsünün yorumunu 23 Ekim 2019 tarihinde IPR Gezgini’nde yazmıştık. O yazıyı temel alarak öncelikle konuyu ve Hukuk Sözcüsünün görüşünü hatırlatacağız ve ardından Divanın kararına geçeceğiz.


Türkiye’de olduğu gibi Avrupa’da da oldukça agresif bir marka koruma politikası izleyen televizyon yayıncısı SKY PLC, bulut teknolojileri alanında faaliyet gösteren bir start-up firması olan SKYKICK INC firmasının “Skykick” markasını kullanarak “Sky” markalarına tecavüz ettiği iddiasıyla dava açar. SKYKICK firması tecavüz iddialarını reddeder ve bununla yetinmeyerek, tecavüz iddiasının gerekçesi “Sky” markalarının tescillerinin geçersiz olduğunu iddia eder. SKYKICK’e göre, “Sky” markalarının mal ve hizmet listelerindeki tabirlerin bir kısmı açıklık ve kesinlik şartlarını yerine getirmemektedir ve bu markaların tescil başvuruları kötü niyetle yapılmıştır.

Bu iddiaları değerlendiren Birleşik Krallık Adalet Yüksek Mahkemesi, bir noktada yargılamayı durdurur ve aşağıda temel noktalarına yer vereceğimiz soruları (soruları kelimesi kelimesine çevirmeyerek, asıl noktalarını belirteceğim), Adalet Divanı’na yönelterek yorum kararı talep eder:

I- Tescilli bir AB markası veya üye bir ülkede tescil edilmiş ulusal bir marka, mal ve hizmet listesinde yer alan tabirlerin açıklık ve kesinlik şartlarını yerine getirmemesi nedeniyle kısmen veya tamamen hükümsüz kılınabilir mi?

II- Eğer birinci soruya olumlu yanıt verilirse, “bilgisayar yazılımı” gibi bir tabir çok genel midir ve açıklık ve kesinlik şartını yerine getirmekte midir?

III- Bir markayı kapsadığı mal ve hizmetleri kullanım niyeti olmaksızın tescil ettirmek kötü niyet teşkil eder mi?

IV- Eğer üçüncü soruya olumlu yanıt verilirse, tescil başvurusunun malların ve hizmetlerin kullanım niyeti olan kısmı için iyi niyetle, kullanım niyeti olmayan kısmı içinse kötü niyetle yaptığı sonucuna varılabilir mi?

V- Bu soru Birleşik Krallık marka mevzuatının bir maddesinin AB Marka Direktifine uygunluğunu sorgulamaktadır. Yer vermiyoruz.

ABAD kararından önce Ekim 2019’da Adalet Divanı Hukuk Sözcüsü Tanchev detaylarına girmeyeceğimiz uzun bir değerlendirmenin ardından sorulara aşağıdaki yanıtları vermiştir:

I- Tescilli bir AB markası veya üye bir ülkede tescil edilmiş ulusal bir marka, mal ve hizmet listesinde yer alan tabirlerin açıklık ve kesinlik şartlarını yerine getirmemesi nedeniyle kısmen veya tamamen hükümsüz kılınamaz. Bununla birlikte, malların ve hizmetlerin açıklık ve kesinlik şartını yerine getirmemeleri, bu tip tescilli markalara sağlanan korumanın kapsamı değerlendirilirken dikkate alınabilir.

II- Bununla birlikte, malların ve hizmetlerin açıklık ve kesinlik şartını yerine getirememesi hali, Direktif’te ve Birlik Marka Tüzüğü’nde yer alan kamu düzenine aykırılık içerikli ret ve hükümsüzlük nedeni kapsamına girebilir, bir markanın “bilgisayar yazılımı” için tescil edilmesi de haksız ve kamu menfaatine aykırıdır . “Bilgisayar yazılımı” gibi bir tabir çok geneldir ve açıklık ve kesinlik şartını yerine getirmemektedir.

III- Bir markayı kapsadığı mal ve hizmetleri kullanım niyeti olmaksızın tescil ettirmek için yapılan başvuru bazı hallerde kötü niyeti gösteren bir husus olabilir, bu hal özellikle başvuru sahibinin tek amacının üçüncü bir tarafın piyasaya girişini engellemek olması ve bu tip istismarcı başvuru stratejisini gösteren delillerin bulunması durumunda oluşacaktır, bunu saptayacak olan da ulusal mahkemelerdir.

IV- Hükümsüzlük halinin tescil kapsamındaki mal ve hizmetlerin yalnızca bir kısmı bakımından ortaya çıkması halinde, yalnızca söz konusu mal ve hizmetler hükümsüz kılınabilir.

V- Bu yanıt Birleşik Krallık marka mevzuatının bir hükmü ile ilgili olduğundan yanıtı belirtmiyoruz.

Tanchev’in yanıtları; özellikle açık ve kesinlik şartını yerine getirmeyen mal ve hizmetlerin kamu düzenine aykırılık gerekçesiyle hükümsüz kılınabileceğinin belirtilmesi, bunun yanısıra “bilgisayar yazılımı” gibi bir tabirin açıklık ve kesinlik şartını yerine getirmediğinin öne sürülmesi (davaya görüş sunan Macaristan, Fransa, Polonya ve Slovakya hükümetleri bu tabirin çok genel olmadığını belirtmişlerdir) ve kullanım niyeti bulunmayan mal ve hizmetler için yapılan tescillerin belirli hallerde kötü niyetli olarak değerlendirilebileceğinin belirtilmesi gibi yönleriyle tartışmalara yol açmış ve Adalet Divanının sorulara getireceği yorum merakla beklenmeye başlamıştır.



ABAD dava hakkındaki yorumunu 29 Ocak 2020 tarihinde yaptı, kararın http://curia.europa.eu/juris/document/document.jsf;jsessionid=09EBAD943C28F8B0AA4A323281B28341?text=&docid=222824&pageIndex=0&doclang=EN&mode=lst&dir=&occ=first&part=1&cid=4048612 bağlantısından görülmesi mümkündür.

ABAD kararında, ilk iki soru birlikte değerlendirilmiş ve ilk iki soruya yönelik olarak aşağıdaki yanıt verilmiştir:

Birlik Marka Direktifi ve Marka Tüzüğünün ilgili maddeleri, tescilli bir AB markası veya üye bir ülkede tescil edilmiş ulusal bir marka, mal ve hizmet listesinde yer alan tabirlerin açıklık ve kesinlik şartlarını yerine getirmemesi nedeniyle kısmen veya tamamen hükümsüz kılınamaz şeklinde yorumlanmalıdır.

Daha açık bir deyişle ABAD’a göre, mal ve hizmet listelerinde yer alan tabirlerin açıklık ve kesinlik şartını yerine getirmemeleri, Direktif veya Tüzük’te sayılan hükümsüzlük nedenleri arasında bulunmamaktadır ve bu nedenle de tesciller bu nedenle hükümsüz kılınamaz.

ABAD yorumu bu noktaya kadar, Hukuk Sözcüsü yorumu ile aynıdır; ancak Hukuk Sözcüsü görüşü yukarıda da belirttiğimiz gibi “malların ve hizmetlerin açıklık ve kesinlik şartını yerine getirememesi hali, Direktif’te ve Birlik Marka Tüzüğü’nde yer alan kamu düzenine aykırılık içerikli ret ve hükümsüzlük nedeni kapsamına girebilir, bir markanın “bilgisayar yazılımı” için tescil edilmesi de haksız ve kamu menfaatine aykırıdır . “Bilgisayar yazılımı” gibi bir tabir çok geneldir ve açıklık ve kesinlik şartını yerine getirmemektedir.” değerlendirmesini içermektedir.

ABAD, bu konuda Hukuk Sözcüsü ile aynı görüşte değildir. ABAD’a göre; kamu düzenine aykırılık içerikli ret gerekçesi, tescil edilmesi talep edilen işaretin özelliklerinden soyutlanarak, malların ve hizmetlerin açıklığı ve kesinliği gibi başvuruya ilişkin özellikler açısından değerlendirilemez. Bu bağlamda, tescili talep edilen mal ve hizmetlerin açıklık ve kesinlik şartını yerine getirmemeleri kamu düzenine aykırı bir durum olarak kabul edilemez.

Bu yorumun tescilli marka sahiplerine derin bir nefes aldırdığı konusunda şüphemiz bulunmamaktadır.

ABAD, ilk soruyu bu şekilde yanıtladıktan sonra, “bilgisayar yazılımı (software)” gibi terimlerin açıklık ve kesinlik şartını yerine getirip getirmediğini ayrıca tartışmamıştır. ABAD yorumu, bu noktada da Hukuk Sözcüsü görüşünden ayrılmaktadır.


ABAD, kararın devamında üçüncü ve dördüncü soruları birlikte değerlendirmiş ve esasen Hukuk sözcüsü ile benzer yorumu getirmiştir.

Birlik Marka Direktifi ve Marka Tüzüğünün ilgili maddeleri, bir markayı kapsadığı mal ve hizmetleri kullanım niyeti olmaksızın tescil ettirmek için yapılan başvuru, başvuru sahibinin üçüncü kişilerin çıkarlarını dürüst teamüllere uygun olmayan biçimde baltalamak veya üçüncü bir kişiyi hedef almaksızın markanın işlevlerine uygun olmayan münhasır haklar elde etmek niyetinde olması halinde, kötü niyetli bir başvuru teşkil eder şeklinde yorumlanmalıdır. Bir markayı esas işlevlerine uygun olarak kullanma niyetinin bulunmaması, tescil başvurusunda yer alan mal ve hizmetlerin sadece bir bölümüne ilişkin ise, tescil başvurusu sadece o mal ve hizmetlere ilişkin olarak kötü niyetli bir başvuru olacaktır.

Divanın üçüncü ve dördüncü sorulara ilişkin yukarıdaki yorumunun EUIPO, ulusal ofisler ve mahkemeler tarafından ne şekilde değerlendirilip uygulanacağını zaman içerisinde göreceğiz. Ancak şu ortadadır ki, kötü niyetli başvuruların tespitine ilişkin kriterler Avrupa Birliği’nde gün geçtikçe netleşmektedir ve bu kriterler kötü niyetin tespitine ilişkin marjı daraltmamakta tersine genişletmektedir.

Divanın beşinci soruya ilişkin yanıtına, tıpkı soruda olduğu gibi, sorunun Birleşik Krallık uygulamasına özgü olması nedeniyle yer vermiyoruz.

Merakla beklenen “Sky v. SkyKick” davasına Adalet Divanının getirdiği yorum, marka sahipleri açısından yıkıcı sonuçlara yol açacak gibi gözükmediğinden, Avrupa Birliği’nde marka sahiplerinin şimdilik derin bir nefes alıp beklemeye geçtiğini düşünmekteyiz.

Önder Erol ÜNSAL

Şubat 2020

unsalonderol@gmail.com

Kurtarıcı Her Zaman Kurtarmaz, Bazen Tabuta Bir Çivi Daha Çakar – Temyiz Kurullarının Resen Ret Yetkisine Bakış: EUIPO Temyiz Kurulu “Global Star Registry” Kararı

Umutlar tam olarak tükendiğinde ortaya çıkan Kurtarıcı, sinema filmlerinin vazgeçilmezidir.

Western filmlerinde Kurtarıcı, kızılderililer nihai ataklarını yaptıkları ve son savunucuları da öldürecekleri anda, uzaktan duyulan borazan sesiyle yetişen Süvari Alayı’dır.

Yüzüklerin Efendisi’nde Kurtarıcı, “Beşinci günün şafağında beni bekleyin. Şafakta doğuya bakın.” sözünü tutarak Rohirrim süvarileriyle birlikte Miğfer Dibi Savaşı’nın kaderini değiştiren Gandalf’tır.

Beklenen Kurtarıcının ortaya çık(a)madığı durumlar da elbette vardır ve gerçek yaşamda daha fazlasıyla karşımızdadır.

General Custer ve komutasındaki 7. Süvari Alayı’nın önemli kısmı, “Little Big Horn” muharebesinde kızılderililer tarafından son askerine kadar öldürülür. Custer, ölmeden önce alayın başka bir bölgeye gönderdiği kısmının son anda yetişip kendilerini kurtaracağını düşünüyordu muhtemelen.

Nazi savaş makinesi, Sovyet Rusya’yı işgalinde ilk tokadı Moskova önlerinde yedikten sonra, 1942 yılında Stalingrad’ı kuşatmıştır. Stalin’in ismini taşıyan bu şehrin alınmasının stratejik bakımdan önemi tartışılsa da, Rusları psikolojik olarak yıkacağı düşünülmektedir. Eh, Stalin de aynısını düşünüyor olacak ki, şehrin son asker ve sivil ölene kadar teslim edilmemesi talimatını vermiştir. Koskoca Alman 6. Ordusu savaşın sonunda imha edilmiş, sağ kalanlar (200.000 kişiden fazla) teslim olmuştur. 6. Ordu soğuk, açlık ve Ruslarla savaşırken son ana dek, General Manstein’ın panzer birliklerinin Rus çemberini kırarak kendilerini kurtaracağını düşünmüştür; ancak Kurtarıcı gelememiştir. (Stalingrad’la ilgili ayrı bir yazı yazacağım, bence tarihteki en dramatik muharebe.)



Bazen yetişen, çoğunlukla ise yetişemeyip hayal kırıklığı Kurtarıcıyı marka incelemesine nasıl bağlayacağız?

Kanaatimizce, Temyiz inceleme birimleri – makamları, marka incelemesinde beklenen Kurtarıcıya karşılık gelmektedir. İnceleme sonucunda verilen kararlara karşı yapılan itirazlar (veya açılan davalar), önceki kararın yerindeliğini inceleyen Kurtarıcı tarafından yapılmaktadır ve itiraz edenin (veya davacının) lehine çıkan kararlar Kurtarıcının kendisinden beklenen vazifeyi yerine getirdiği göstermektedir. İlgili makamın itirazı (davayı) reddetmesi ise, Kurtarıcının kendisinden beklenen işlevi yerine getirememesine denk düşmektedir.

Türküdeki Kara Tren’e benzeyen (Kara tren gecikir belki hiç gelmez) Kurtarıcı, bazen öyle bir şey yapar ki, bunu yapacağına keşke sadece hiç gelmesiydi denilebilir. Marka incelemesinde bunun karşılığı, Temyiz Organının verdiği resen ret kararlarıdır.

Bu yazıda Temyiz Organının verdiği resen ret kararlarına bir örneği, Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO)’nin “GLOBAL STAR REGISTRY” kararı özelinde sizlere aktaracağız. (https://euipo.europa.eu/eSearchCLW/#basic/*///number/586%2F2019)

“NEWBURY HEALTHCAP LIMITED” firması aşağıda görseline yer verilen “GLOBAL STAR REGISTRY” markasının 14.,16. sınıflara dahil bazı mallar ve 35. sınıfa dahil bazı hizmetler bakımından tescil edilmesi talebiyle EUIPO’ya başvuruda bulunur.

Ocak 2019’da EUIPO başvuruyu 16. sınıfa dahil “gökyüzü cisimlerinin, yıldızların isimlerinin ve pozisyonlarının tanıtımı ile ilgili basılı yayınlar, kitaplar, sertifikalar, broşürler” gibi mallar ve 35. sınıfa dahil “yukarıdaki malların postayla, telefonla, internet üzerinden siparişi hizmetleri” gibi hizmetler bakımından reddeder. Ret kararının gerekçesi ayırt edici nitelikten yoksunluk ve tanımlayıcılıktır. “Global Star Registry” ibaresinin Türkçe karşılığı “global yıldız sicili”dir.

Uzmana göre başvuruda yer alan yıldız şekli, yıldız (star) kelimesine vurguyu güçlendiren bir unsurdur ve “Global Star Registry” ibaresinin yaratacağı tek algı “dünya çapında bir yıldız sicili”dir. Başvuru bu anlamı itibarıyla uzmana göre, kısmi ret kararı kapsamındaki mal ve hizmetler bakımından ayırt edici nitelikten yoksun ve doğrudan tanımlayıcıdır.

Başvuru sahibi bu karara karşı itiraz eder ve kısmi ret kararının kaldırılmasını talep eder. Başvuru sahibine göre, başvuru ayırt edici bir slogandır, tek bir işletmeyi işaret eden ayırt edici bir adlandırmadır ve başvuru sahibi sadece kelime unsuru için değil, bütüncül stilize biçim için koruma talep etmektedir.

İtiraz EUIPO Temyiz Kurulu tarafından incelemeye alınır.

Temyiz Kurulu, ilk incelemenin ardından başvuru sahibine bir yazışma gönderir ve başvuruyu yanıltıcılık gerekçesiyle reddetme niyetinde olduğunu bildirir. İlgili ret maddesi, “halkı yanıltıcı mahiyette olan işaretlerin tescil edilemeyeceği” hükmünü içeren Tüzük madde 7(1)(g)’dir.

Temyiz Kuruluna göre, başvurunun verdiği mesaj açık olarak “başvuru sahibinin global bir yıldız sicili tuttuğudur”. Başvuru kapsamındaki tüm mal ve hizmetler bu tip bir yıldız siciline ilişkindir. Kurula göre, başvuru özel müşterilere ödeme karşılığında yıldızlara isim verileceği mesajını iletmektedir. Buna karşın, başvuru sahibinin yıldızlara resmi olarak isim verme yetkisinin bulunmadığı açıktır. Yıldızlara resmi olmayan isimler vermenin ise hiçbir ekonomik değeri yoktur. Özel bir işletme tarafından tutulacak bir yıldız sicili, hiçbir şey için tutulacak sicille eşdeğerdir. “Uluslararası Astronomi Derneği” websitesinde bu alanda özel faaliyet gösteren hiçbir şirketle bağlantısının bulunmadığını ve özel şirketlerce tutulan yıldız sicillerinde yıldızlara verilen isimlerin, yıldızlara veya diğer gökyüzü cisimlerine verilen bilimsel isimlerle hiçbir bağlantı veya ilgisinin bulunmadığını belirtmektedir. Temyiz Kurulu, 1999’da verdiği “International Star Registry” kararının gerekçesine de atıfta bulunmuştur.

Kurul, başvuru sahibine iki aylık süre vermiş ve 7(1)(g) maddesi çerçevesinde verilecek ret kararı hakkındaki görüşlerini sunmasını talep etmiştir.

Başvuru sahibi, bu maddeye dayanılarak verilecek ret kararının yerinde olmayacağını ve fiili bir yanıltıcılığın bulunmadığını iddia etmektedir. Buna ilaveten, 14. ve 16. sınıflarda yıldız ve gök cisimlerine atıf yapılan bölümleri kaldırarak mal listesini sınırlandırdığını ve bu yolla da ret kararının gerekçesinin ortadan kalkacağını belirtmiştir.

EUIPO Temyiz Kurulu, başvuru sahibinin görüşünü de dikkate alarak incelemeye devam etmiştir.

Kurul, ilk olarak Temyiz Kurulu’nun 7. madde (mutlak ret nedenleri) kapsamında ilk inceleme uzmanının öne sürmediği ret gerekçelerini resen öne sürmeye yetkisi bulunduğunu belirtmiştir.

Kurul kararında özet olarak; registry kelimesinin işaret ettiği sicil tutma faaliyetlerinin resmi veya yarı resmi bir faaliyeti işaret ettiğini, global sözcüğünün tüm çapında bir faaliyeti belirttiğini, mal listesinde yer alan sertifika kelimesinin de resmi bir hizmet yönündeki algıyı güçlendirdiğini ve yıldız anlamına gelen star kelimesiyle oluşturulan bütünün, oluşturacağı algının müşterilerin belirledikleri bir yıldız için seçecekleri ismin dünya çapında bir sicile kaydedileceği mesajını verdiğini ifade etmektedir. Oysaki, dünya çapında böyle bir yıldız sicili bulunmadığı gibi, müşterilerin talep ve ücret karşılığında yıldızlara isim verebileceğini öne sürmek yanıltıcıdır. Başvuru sahibinin yıldızlara resmi isim verme gibi bir yetkisi bulunmamaktadır.

Başvuru sahibinin, 14. ve 16. sınıflarda yıldız ve gökcisimlerine atıf yapılan bölümleri kaldırarak mal listesini sınırlandırdığı ve bu yolla da ret kararının gerekçesinin ortadan kalktığı yönündeki iddiası kabul edilemez. Çünkü, başvuru sahibi mal listesini sınırlandırmamakta, tersine belirtilen ifadeleri kaldırmak suretiyle genişletmektedir.

Başvuru sahibi, markanın henüz kullanılmadığını, dolayısıyla yasadışı kullanımdan bahsedilemeyeceğini iddia etse de; burada tartışılan konu kullanımın yasadışı olup olmadığı değil, tüketicileri yanıltıcı mahiyette olup olmayacağıdır. Başvuruda yer alan “registry” kelimesinden hareketle yukarıda yapılan açıklamalar, başvurunun yanıltıcı olduğunu göstermektedir.

Bu çerçevede, başvuru Temyiz Kurulu tarafından 7(1)(g) maddesi kapsamında tüm mal ve hizmetler için yanıltıcılık gerekçesiyle reddedilmelidir ve uzmanın ilk kararında reddetmemiş olduğu 14. sınıfa dahil mallar da ret kararı kapsamına alınmalıdır. Başvuru 7(1)(g) maddesi kapsamında tümüyle reddedildiğinden, 7(b),(c) maddeleri kapsamında verilen kısmi ret kararına karşı yapılan itirazın ayrıca incelenmesi de gerekli değildir.

EUIPO Temyiz Kurulunun yukarıda özetlediğimiz kararı, hem içeriği hem de yöntemi bakımından oldukça ilginçtir ve ülkemizde Yeniden İnceleme ve Değerlendirme Kurulu’nca bazı durumlarda kullanılan resen ret mekanizmasıyla örtüşmektedir. Benzeşen yön, her iki Kurulun da başvuruyu ilgili daireye iade etmek yerine resen inceleyerek yeni ret gerekçelerini uygulamaları ve/veya ret kararının kapsamını genişletmeleridir; farklılaşan yön ise EUIPO Temyiz Kurulu’nun ret niyetini belirten bir ara kararı-mektubu (objection) önceden göndererek, başvuru sahibine görüş bildirmesi için süre vermesidir. Bu yöntemin daha sağlıklı olduğunu söylemek güç değildir.

Elbette, bu tip resen ret hallerinin, EUIPO, Türkiye ya da başka bir ülke fark etmez, Temyiz Kurullarına yüklenen Kurtarıcı misyonuyla örtüşmediği ortadadır.

Kurtarıcıdan ne beklenir kurtarması öyle değil mi? Kurulların resen ret kararı vermesi halinde ise, Kurullar başvurunun tabutuna çok sert birkaç çivi daha çakmaktadır. Pek sık karşılaşılan haller olmasa da, Kurtarıcıya bence dikkat edin.

Önder Erol ÜNSAL

Ocak 2020

unsalonderol@gmail.com

“Bir 35 Vardır Bende, Benden İçeri” – Adalet Divanı Genel Mahkemesi LLOYD Kararı (T-729/18)

Hemen herkesin sevdiği veya uğurlu bulduğu bir sayı vardır. Bazılarının ise uğursuzluk getirdiğine inandığı sayılar mevcuttur.

Marka tescili işlemlerinde inceleyici, vekil, danışman, avukat, araştırmacı veya yargı mensubu olanların ortak bir uğursuz sayısı var mıdır bilmiyorum; ama emin olduğum şudur ki, sadece Türkiye ile sınırlı değil dünyada bu camianın hiç sevmediği ve duymaktan sıkıldığı sayı 35’tir.

Nicé sınıflandırmasının 35. sınıfında yer alan “malların satışı sunumu hizmetleri”ne kısaca 35 veya 35 son diyoruz ve bu 35 son hayatımızı farklı boyutlarıyla yiyip bitiriyor. 35. sınıfın söz konusu yamyamlığı sadece Türkiye için söz konusu değil, çünkü bu harika sayı tüm dünyada marka camiasına her boyutuyla soğuk terler döktürmeye devam ediyor. Hangi şekilde ifade edilmeli, genel mi özel mi olmalı, genel olursa hangi mal ve hizmetlerle benzer, özel olursa hangi mal ve hizmetlerle benzer, özel özele hangi hallerde benzer, içine sadece mallar mı yazılır yoksa hizmetler de yazılabilir mi…Ömür törpüsü gibi bir sayı kısaca.

Bu durumda da “Bir 35 vardır bende, benden içeri” demek gerekiyor sanırım.

35. sınıfla ilgili son gelişmelerden birisi Avrupa Birliği Adalet Divanı Genel Mahkemesi’nin T-729/18 sayılı “LLOYD” kararıdır. (http://curia.europa.eu/juris/document/document.jsf;jsessionid=E8AB49A0874102562A8FF5540FC09864?text=&docid=221771&pageIndex=0&doclang=EN&mode=lst&dir=&occ=first&part=1&cid=1113633)

Kısaca aktaralım.

“Lloyd Shoes GmbH” firması “LLOYD” markasının tescil edilmesi için Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO)’ne başvuruda bulunur. Başvurunun kapsamında; 3. sınıfa dahil parfümler, kozmetikler; 14. sınıfa dahil mücevherat ve saatler; 18. sınıfa dahil çantalar, cüzdanlari deri ve imitasyon deri; 25. sınıfa dahil giysiler, ayak giysileri, baş giysileri ve 35. sınıf kapsamında yukarıda sayılan 14., 18., 25. sınıfa dahil malların satışa sunumu hizmetleri bulunmaktadır.

Başvuru ilan edilir ve ilana karşı “El Corte Inglés SA” firması aşağıda görseline yer verilen “Lloyd’s” markasını gerekçe göstererek itiraz eder. İtiraz gerekçesi markanın kapsamında yukarıda yer verilen başvurunun kapsadığı mallarla aynı mallar 3., 14. ve 18. sınıflar bakımından bulunmaktadır, ancak itiraz gerekçesi marka 25. sınıfa dahil malları ve 35. sınıfa dahil hizmetleri kapsamamaktadır.

Başvurunun ilanına karşı yapılan itiraz EUIPO İtiraz Birimi ve Temyiz Kurulu tarafından incelenir ve EUIPO’nun nihai kararı, başvurunun 35. sınıfa dahil “giysilerin, ayak giysilerinin ve baş giysilerinin satışa sunumu hizmetleri” dışında kalan tüm mal ve hizmetler bakımından reddedilmesi yönünde olur.

Temyiz Kurulu bu kararına gerekçe olarak; “itiraz gerekçesi markanın kapsamında 25. sınıfa dahil malların bulunmamasını” göstermiştir. Bir diğer deyişle, başvurunun kapsamında bulunan 25. sınıfa dahil mallar, itiraz gerekçesi markanın kapsadığı 3.,14.,18. sınıflara dahil mallarla benzer bulunup reddedilmiş olsa da, 35. sınıfta yer alan “giysilerin, ayak giysilerinin ve baş giysilerinin satışa sunumu hizmetleri”, itiraz gerekçesi markanın 25. sınıfa dahil malları kapsamaması nedeniyle reddedilmemiştir. (Biraz karışık oldu, ama yapacak bir şey yok, bir kez daha okuyabilirsiniz.)

“El Corte Inglés SA” firması Temyiz Kurulu’nun bu kararına karşı dava açar ve başvurunun tümüyle reddedilmiş olması gerektiğini öne sürer. Davacıya göre, karıştırılma olasılığı gerekçeli itirazın kısmen reddedilmesi yönündeki karar hatalıdır ve iptal edilmelidir.

Davacı;başvuru kapsamında kalan “giysilerin, ayak giysilerinin ve baş giysilerinin satışa sunumu hizmetleri” ile itiraz gerekçesi markanın kapsadığı mallar arasında tamamlayıcılık ilişkisi bulunmaktadır, aynı satış noktaları söz konusudur ve markaların yüksek düzeydeki benzerliği de dikkate alındığında ortalama tüketiciler bu malların ve hizmetlerin aynı veya bağlantılı ticari kaynaktan geldiklerini düşüneceklerdir ve dolayısıyla karıştırılma ihtimali ortaya çıkacaktır argümanını öne sürmektedir.

Genel Mahkeme; itiraz gerekçesi markanın kapsamında 3.,14. ve 18. sınıfa dahil malların bulunduğunu ve 25. sınıfa dahil malların yer almadığını belirtir ve ardından 25. sınıfa dahil mallarla, 3.,14. ve 18. sınıfa dahil mallar benzer bulunmuş olsa da, bu benzerliğin yanında 35. sınıfa dahil “giysilerin, ayak giysilerinin ve baş giysilerinin satışa sunumu hizmetleri” ile 3.,14. ve 18. sınıfa dahil malların benzer bulunması zorunluluğunu getirmediğini ifade eder.

Mahkemeye göre; 18. sınıfta yer alan “çantalar” gibi mallarla 25. sınıfta yer alan “giysiler, ayak giysileri, baş giysileri” malları arasında tamamlayıcılık gibi işlevsel bir bağlantı bulunsa da, bu durum aynı bağlantının 25. sınıfa dahil malların satışa sunumu hizmetleri bakımından da kurulmasını gerektirmemektedir. 3., 14. ve 18. sınıfa dahil mallar ile 25. sınıfa dahil malların satışa sunumu hizmetleri doğaları, amaçları ve kullanım yöntemleri bakımından farklıdır ve benzer mal ve hizmetler değillerdir.

Davacı taraf; markaların benzerlik düzeyinin yüksekliği de dikkate alınarak karıştırılma olasılığının varlığı sonucuna ulaşılması gerektiğini iddia etse de, bu sonuca ulaşabilmek için mallar ve/veya hizmetler arasında benzerlik bulunması gereklidir; incelenen vakada yukarıda açıklanan gerekçelerle mallar ve hizmetler benzer bulunmamış olduğundan, markaların benzerlik düzeyinin yüksekliği de varılan sonucu değiştirmeyecektir.

Genel Mahkeme açıklanan nedenlerle davacının karıştırılma olasılığının 35. sınıfa dahil “giysilerin, ayak giysilerinin ve baş giysilerinin satışa sunumu hizmetleri” bakımından da ortaya çıkacağı yönündeki argümanını kabul etmemiş, Temyiz Kurulu kararını onamış ve dolayısıyla davayı reddetmiştir.

Kişisel görüşüm; 35. sınıf kapsamındaki malların satışa sunumu hizmetine yönelik itirazlarda, itirazların kabul edilebilmesini ancak ve sadece ilgili malların itiraz gerekçesi markanın kapsamında bulunması şartına bağlayan Temyiz Kurulu ve Genel Mahkeme yaklaşımının fazlasıyla indirgemeci olduğudur. Örneğin; 6. sınıftaki “metalden çiviler” malını kapsayan bir marka gerekçe gösterilerek, 35. sınıftaki “plastik çivilerin satışa sunumu hizmetleri”ne itiraz edilirse (plastik çiviler 20. sınıftadır) ve markalar aynıysa (veya çok benzerse), karıştırılma olasılığının ortaya çıkmayacağını öne sürmek bu denli kolay olmalı mıdır? Bir diğer deyişle, farklı sınıflarda bulunan plastik çiviler ile metalden çiviler birbirlerine benzer mallardır dersek ve metalden çiviler ile metalden çivilerin satışa sunumu hizmetini de benzer ve bağlantılı mal ve hizmetler olarak kabul edeceksek, plastik çivilerin satışa sunumu hizmetleri ile metalden çiviler malları neden ve hangi mantıklı gerekçe ile birbirlerine benzer mal ve hizmetler olmayacaklardır? Sonuç olarak her ikisi de plastikten veya metalden olmalarına bakılmaksızın aynı işlevi görüyorlar, aynı yerlerde satılıyorlar, çoğunlukla yanyana satışa sunuluyorlar, amaçları aynı, görünümleri çok benzer, vb.

Karıştırılma ihtimali son tahlilde, halkın mal veya hizmetlerin aynı veya bağlantılı ticari kaynaklardan geldiğine yönelik inanca kapılması olasılığının incelenmesidir ve malları veya hizmetleri “eşleştirme oyunu” değildir. Bu çerçevede, incelemeyi “eşleştirme oyunu”na indirgeyen mekanik yaklaşım bana pek de yerinde gelmiyor diyerek yazıyı noktalıyorum.

Görüşünü veya yorumunu yazmak isteyen olursa şimdiden teşekkürler.

Önder Erol ÜNSAL

Ocak 2020

unsalonderol@gmail.com

Fikri Mülkiyet Davasız Klasik Ol(a)maz: Casablanca

IPR Gezgini E-Bülteni’nde yayımlanmış yazıların bir kısmına sitede yeniden yer vereceğimizi önceden duyurmuştuk. IPR Gezgini E-Bülteni Kasım ayı sayısında yer almış bu yazı, bülten takipçisi olmayan okurlarımızın da ilgisine sunulmaktadır. E-Bülteni takip için iprgezgini@gmail.com adresine e-posta göndermeniz yeterlidir.



1942 yapımı “Casablanca” filmi Michael Curtiz tarafından yönetilmiştir. Başrol oyuncuları Humphrey Bogart (Rick Blaine), Ingrid Bergman (Ilsa Lund Laszlo), Paul Henreid (Victor Laszlo)‘dir. Casablanca unutulmaz bir aşk ve dram filmi olarak klasikler arasında yerini almıştır ve geçen onca yıla rağmen halen hatırlanmaktadır. Unutmamak gerekli, filmin şarkıları da unutulmaz arasındadır ve filmin en bilinen şarkısı “As Time Goes By”, Rick’in “Play it again, Sam” repliğiyle de hafızalara kazınmıştır. 

Filmin en unutulmaz anıysa, birçoğunuzun bildiği Rick ile Ilsa’nın vedası, yani “We’ll always have Paris” sahnesidir.

Bir dünya klasiğinin hiçbir fikri mülkiyet ihtilafına konu olmaması elbette düşünülemez. O zaman anlatalım…

1941 yılında Murray Burnett ve Joan Allison, “Everybody Comes to Rick’s (Herkes Nick’in Yerine Gelir)” isimli bir oyun yazarlar. Oyun sahneye dahi koyulmadan, oyunun tüm hakları Warner Brothers şirketine 20.000 Dolar karşılığında satılır. 

Yazarlar ve Warner Brothers arasında yapılan anlaşmada, yazarların esere ait her tür ve özellikteki şu anda var olan ve gelecekte ortaya çıkacak haklarını Warner’a verdikleri, devrettikleri, sattıkları, transfer ettikleri belirtilmektedir. Buna ilaveten, alıcının eserin adaptasyonlarını edebiyat, drama, sinema, radyo gibi birçok alanda yapabileceği de sözleşmede yer almaktadır. (“… give, grant, bargain, sell, assign, transfer and set over all now or hereafter existing rights of every kind and character 4whatsoever pertaining to said work, whether or not such rights are now known, recognized or contemplated and the complete and unconditional and unencumbered title in and to said work for all purposes whatsoever.

“2. I further give * * * the absolute and unqualified right to use said work in whole or in part, in whatever manner said purchaser may desire, including (but not limited to) the right to make, and/or cause to be made, literary, dramatic, speaking stage, motion picture, photo play, television, radio, and/or other adaptations of every kind and character, of said work, or any part thereof; and for the purpose of making or causing to be made such adaptations or any of them the purchaser may adapt, arrange, change, novelize * * * add to and subtract from said work, and/or title”)

Warner Brothers, 1942 yılında oyunu Casablanca filmine dönüştürür ve film olağanüstü başarı kazanmakla kalmaz, klasik ve kült bir film haline dönüşür.

Warner, 1955-56 yıllarında on bölümlük bir Casablanca dizisi çeker. Bu diziye karşı oyunun yazarları herhangi bir yasal girişimde bulunmazlar.

1983 yılında ise Warner beş bölümlük yeni bir Casablanca dizisi yapar. Dizinin ilk bölümünün yayınlanmasından yaklaşık 2.5 ay sonra oyunun yazarları, dizideki karakterlerin haklarının kendilerine ait olması ve bu karakterlerin dizide kullanımının hukuka aykırı olması nedenleriyle dava açar.

Yazarların ana iddiaları; Warner Brothers’ın 1942 yılındaki sözleşmeyi ihlal etmesi, davalının aslında eserin sahiplerine (yazarlara) ait olan hakları kötüye kullanması, davalının yetkisiz kullanım nedeniyle haksız biçimde zenginleşmesi, davalının davacılarla haksız biçimde rekabet etmesi, davalının aslında davacılara ait olan hakların gerçek sahibiymiş gibi davranması, davacılara hak ettiklerinin ödenmemesi, davalının yeni dizisinin kötü kalitesi nedeniyle davacıların haklarının değerinin düşmesi olarak özetlenebilir.

Temyiz Mahkemesi’nin kararı davacıların aleyhinedir. Mahkeme, davacıların 1942 yılında yaptıkları sözleşmeyle, orijinal eserden türetilmiş eserler dahil olmak üzere esere ilişkin haklarından vazgeçmiş olmaları nedeniyle davayı reddeder.

Sadece 20.000 Dolar karşılığında Casablanca filminin kaynağı olan oyunlarına ilişkin tüm haklarından vazgeçmiş yazarlar, elbetteki hiç sahnelenmemiş oyunlarından türetilecek filmin bir dünya klasiği haline geleceğini o anda bilemezlerdi. Ne diyelim, kasa her zaman kazanır! 

https://scholar.google.com/scholar_case?case=3872775115869609672&hl=en&as_sdt=6&as_vis=1&oi=scholarr

Önder Erol ÜNSAL

Kasım 2019

unsalonderol@gmail.com

Avrupa Birliği Komisyonu “Fikri Mülkiyet Haklarının Üçüncü Ülkelerde Korunması ve Uygulanması Raporu”

Avrupa Birliği Komisyonu, 8 Ocak 2020 tarihinde “Fikri Mülkiyet Haklarının Üçüncü Ülkelerde Korunması ve Uygulanması Raporu”nu yayımladı.

2006 yılından bu yana iki yılda bir yayımlanan bu raporun amacı, fikri mülkiyet haklarının korunması ve uygulanması alanında en yüksek düzeyde endişe veren üçüncü ülkelerin ortaya konulması ve bu yolla “Öncelikli ülkeler” listesi hazırlanmasıdır. “Öncelikli ülkeler”; fikri mülkiyet korumasının mutlak olarak en problemli olduğu ülkeler anlamına gelmemektedir, anlamı bu alanlardaki eksikliklerin Avrupa Birliği (AB) çıkarlarına en büyük zararı verebileceği ülkelerdir.

Raporun tüm metninin https://trade.ec.europa.eu/doclib/docs/2020/january/tradoc_158561.pdf bağlantısından görülmesi mümkündür. Bu yazıda raporun Türkiye ile ilgili kısımlarına kısaca yer vereceğiz.

Raporun güncellenen “öncelikli ülkeler” listesinde, Türkiye gene ikinci derecede öncelikli ülkeler kategorisinde Hindistan, Endonezya, Rusya ve Ukrayna ile birlikte sayılmıştır. Birinci derecede öncelikli ülke kategorisini tek başına Çin Halk Cumhuriyeti işgal etmektetir.

İkinci kategoride yer alan ülkelerin fikri mülkiyet koruması ve uygulaması alanında ciddi sistematik problemler gösterdiği ve sağladıkları korumanın AB şirketlerine ciddi zararlar verdiği ifade edilmektedir.

Raporda Türkiye özelinde yer verilen tespitler, hakların sağlanması anlamındaki idari boyutla ilgili olmaktan öte, esasen fikri mülkiyet haklarına tecavüz konusundaki yaptırımlar ve cezalarla ilgilidir. Rapora göre alanda uygulanan yaptırım ve cezaların düşük olması nedeniyle, bunların caydırıcılığından bahsedilmesi mümkün değildir.

Aşağıda öncelikle raporun Türkiye kısmına yer veriyoruz ve devamında raporda önde gelen birkaç tespitini Türkçe’ye mealen çeviriyoruz:

2017 yılında yürürlüğe giren Sınai Mülkiyet Kanunu tanınmış markalar ve kötü niyetli markaların hükümsüzlüğü konusunda olumlu gelişmeler sağlamıştır, coğrafi işaretler alanında da AB müktesebatı ile uyumun derecesi artmış ve önceki uygulamaya kıyasla önemli değişiklikler getirilmiştir, tanınmış markaların etkili biçimde korunması daha kolay hale gelmiştir, Türk Patent ve Marka Kurumu çevrimiçi başvuruların kullanım alanını genişletmiş ve özellikle marka alanında çağrı merkezi hizmetlerini geliştirmiştir. Taklit ürünler alanında cezalar, emniyet ve gümrüklerin el koymaları artmıştır. İhtisas mahkemeleri, istikrarlı biçimde uygulanabilen çatı içtihatlarla fikri mülkiyet korumasının kalitesini yükseltmiştir.

Buraya kadar her şey güzel, peki sorunlar neymiş? Özetle sorunlar aşağıdaki hususlarmış:

Patent alanında, Sınai Mülkiyet Kanununun zorunlu lisansların alanını belirsiz hale getirmesi.

Sınai Mülkiyet Kanununun uluslararası tükenme ilkesini kabul etmesi ve bu yolla AB üyesi ülkelerdeki hak sahiplerinin ürünleri üzerindeki hakimiyetlerini kaybetmeleri. Türkiye ile AB arasında Gümrük Birliği bulunduğundan bu hususun ciddi problemlere yol açtığı belirtilmiş.

Marka alanındaki iptal, itiraz ve hükümsüzlük süreçlerinin orantısız derecede uzun ve pahalı olması.

Telif Hakları alanındaki taslak kanunun bazı maddelerinin endişe verici olması (münhasır dağıtım hakkıyla ilgili hükümler ve uluslararası tükenme ilkesinin getirilmesi gibi).

Açıklanmamış test ve diğer bilginin korunması alanında etkili bir sistemin eksikliği.

Türkiye’nin taklit ve korsan ürünler alanında dünya ticaretindeki ilk üç ülke arasında yer alması ve bu ürünlerin AB’ye gönderilmesi.

Türk iç piyasasında taklit ürünlerin ve korsan kitapların fazlalığı.

Emniyet güçlerine hak sahibinin şikayeti olmaksızın, resen müdahale yetkisinin verilmemiş olması. Yargıdaki ceza mercilerinin, taklit ürünlere yönelik olarak nadiren arama ve el koyma talimatı vermeleri ve bu yöndeki taleplerin çoğunlukla meşru olmayan biçimde reddedilmesi. İhtiyati tedbir almanın zor olması ve hükmedilen cezaların caydırıcılıktan uzak olması.

Gümrük mercilerinin, marka sahiplerine el konulan malın taklit olduğunu doğrulayabilmek için yalnızca 3 günlük süre vermeleri, bu sürenin AB’deki 10 günle kıyaslanınca çok kısa olması.

Tecavüzü engellemekten sorumlu, emniyet ve hakimler başta olmak üzere, etkili uygulama makamlarının yeterli kaynağa ve eğitime sahip olmamaları. Korsan ürünlerin (fiziki ürünler ve izinsiz çeviriler) çok yaygın olması.

Peki AB nasıl önlemler almayı planlıyormuş:

Yıllık Çalışma Grubu toplantılarına devam edilecek. Bu yolla fikri mülkiyet alanındaki gelişmeler konusunda, AB ile Türkiye arasında mevzuat, uygulama bilgi akışı sağlanacak, gelişmeye yönelik öneriler alınacak. Taklit ve Tecavüze Karşı Aksiyon Planı çerçevesinde AB’nin Türkiye desteği devam edecek.

AB Komisyonu raporunun çizdiği tablo ve çerçeve bu şekilde; biz aktarmakla yetiniyoruz.

Önder Erol ÜNSAL

Ocak 2020

unsalonderol@gmail.com

Marka İtiraz Süreçlerinde Deliller Nasıl Seçilmeli ve Sunulmalı? – EUIPO CP12 Çalışması Taslağı

Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO); marka ve tasarım tescil ve başvuru inceleme faaliyetlerinin yanında, Avrupa Birliği üyesi ülkelerin marka ve tasarım ofislerinin inceleme, uygulama pratiklerini yakınlaştırma çalışmaları da yürütmektedir.

Bu tip yakınlaştırma faaliyetlerinde kullanılan başlıca yöntem, Ortak Uygulama (Common Practice [CP]) metinlerinin oluşturulması ve kabul edilmeleri halinde yürürlüğe konulmasıdır.

Üzerinde çalışılan ve taslak metni görüşlere açılan son metin CP12 numaralı; “Marka İtiraz Süreçlerinde Deliller: Delillerin Oluşturulması, Yapılandırılması ve Sunumu; Gizli Delillere Yönelik Muamele (Evidence in Trade Mark Appeal Proceedings: filing, structure and presentation of evidence, and the treatment of confidential evidence) çalışmasıdır.

Metin 20 Ocak 2020 tarihine kadar görüşlere açık tutulacaktır. ( The EUIPO welcomes your comments on the draft Common Practice, which should be returned either via email (stating the relevant section or page number) or by completing the Feedback Form and send it to CommonPractices@euipo.europa.eu by Monday, 20 January 2020. )

Metin içinde; sunulacak kanıtların tipleri ve bunların itiraz süreçlerinde kabul edilirliği, delillerin gerçekliği ve güvenilirliği dahil olmak üzere delil sunma yöntemleri ve delil kaynakları, delillerin tarihini belirtme yöntemleri, delil sunum yolları ve yapılandırması, kabul edilir formatlar, boyut ve hacim, delillerin gizliliği gibi konular değerlendirilmiştir. Bununla birlikte, delillerin değerlendirilmesi başta olmak üzere çeşitli hususlar CP12 metninin kapsamı dışında tutulmuştur.

Buna ilaveten, sunulan kanıtların, ulaşılmak istenen hukuki amaçla bağlantısı da kurularak dikkat çekici bir tasnif oluşturulmuştur.

Metin içerisinde elektronik deliller ve internetten elde edilen deliller, tüketici anketleri gibi konularda da kanıt toplama ve sunma yöntemleri ele alınmıştır. Bu husus günümüzde birçok iddianın internet kanıtlarıyla ispatlanmaya çalışıldığı göz önüne alınırsa özel önem arz etmektedir.

Metin henüz taslak halinde olduğundan daha fazla detaya girmiyorum. Görüşlerin toplanmasının ve bunların ışığında CP12 metnine son halinin verilmesinden sonra yapılacak bir değerlendirme elbette daha yerinde olacaktır.

Ve fakat, Türkiye’de gerek Kurum gerekse de Yargı nezdinde sunulan delillerin çoğunlukla karmaşa halinde olması ve amaca yönelik tasnif gibi kolaylaştırıcı unsurların göz ardı edilmesi dikkate alındığında, metnin taslak halinin de vakit geçirilmeksizin incelenmesi kanaatimce isabetli bir tercih olacaktır.

CP12 taslak metni https://www.tmdn.org/network/documents/10181/61504/Draft+CP12+-+Evidence+in+TM+appeal+proceedings/6fb87896-7e7d-48b4-99bb-4b3fb0fed6e4 bağlantısından görülebilir.

Konuyla ilgilenenlerin dikkatine ve bilgisine sunarım.

Önder Erol ÜNSAL

Ocak 2020

unsalonderol@gmail.com

Nicé Sınıflandırmasının Genel Başlıkları ve Açıklayıcı Notlarında 2020 Değişiklikleri Yürürlüğe Girdi

Marka tescilinde malların ve hizmetlerin sınıflandırılması amacıyla kullanılan Nicé Sınıflandırmasında yapılan değişiklikler 1 Ocak 2020 tarihi itibarıyla yürürlüğe girdi.

Nicé Birliği Uzmanlar Komitesi ve WIPO Uluslararası Bürosu tarafından yapılan değişiklikler çerçevesinde oluşturulan sınıflandırmanın 11. baskısındaki 2020 değişiklikleri, esasen çeşitli hizmet sınıflarındaki genel başlıklara (class headings) ve açıklayıcı notlara (explanatory notes) yöneliktir.

Genel başlıklarda yapılan değişiklikler esasen 37., 38., 39., 40., 42. ve 44. sınıflara yöneliktir.

Bu değişikliklerden daha önemlisi açıklayıcı notlarda yapılan ek açıklamalar ve yeniliklerdir.

Genel başlıklar ve açıklayıcı notlardaki değişiklikleri, anılan bölümlerin eski hallerini de görerek incelemek isteyen takipçilerimiz https://www.wipo.int/classifications/nice/en/ITsupport/Version20200101/index.html bağlantısındaki ” List of Classes and List of Classes with Explanatory Notes” başlığı altındaki İngilizce dokümanı inceleyebilirler.

Türkiye’de marka başvuru, inceleme ve danışmanlık süreçlerindeki en önemli problemlerden birisinin sınıflandırmaya yönelik eksik ve yanlış bilgi ve bilgi aktarımı olduğu dikkate alınırsa, konuyla ilgilenenlerin 2020 değişikliklerini, özellikle de açıklayıcı notlardaki yenilikleri dikkatli biçimde değerlendirmeleri kanaatimizce yerinde olacaktır.

Önder Erol ÜNSAL

Ocak 2020

unsalonderol@gmail.com

Bir Telif Hakkı Öncüsü: Charles Dickens

IPR Gezgini E-Bülteni’nde yayımlanmış yazıların bir kısmına sitede yeniden yer vereceğimizi önceden duyurmuştuk. IPR Gezgini E-Bülteni Kasım ayı sayısında yer almış bu yazı, bülten takipçisi olmayan okurlarımızın da ilgisine sunulmaktadır. Bültenin Aralık sayısı, yılbaşı tatilleri de dikkate alınarak 7 Ocak 2020 günü yayımlanacaktır. E-Bülteni takip için iprgezgini@gmail.com adresine e-posta göndermeniz yeterlidir.



Okurlarımız arasında Charles Dickens‘ın herhangi bir eserini okumamış kimse yoktur sanırım. Roman türünü sevmeyenler de çocukluklarında, zorunlu ya da değil, bir Dickens eseri ile karşılaşmışlardır.

Kendimi Dickens hayranı olarak tanımlayabilirim. Hayranlığım ilkokul yıllarında Oliver Twist ile başladı ve devamı da geldi. Çocukluk yıllarımın korkulu rüyaları “Fagin” ve “Bill Sikes” karakterleri (Oliver Twist) benim için ilk anti-kahramanlar olsa da, en sevdiğim Dickens karakteri ve tüm zamanlar kahramanlarımdan biri, “İki Şehrin Hikayesi“ndeki unutulmaz “Sydney Carton” karakteridir.

Londra ve Paris’te geçen “İki Şehrin Hikayesi”, Fransız Devrimi’nin terör döneminde Paris’te son bulur. Sydney Carton, her şeyden çok sevdiği Lucie’nin mutluluğu için, onun idama mahkum edilen kocası Charles Darnay’in yerine geçerek giyotinde ölüme gider. Hikayeyi anlatmayacağım ve detaya girmeyeceğim, ancak Carton karakteri romanda öylesine tasvir edilmiş ve dönüşümü o kadar müthiş şekilde aktarılmıştır ki, insan kendisini onun ebedi bir hayranı olmaktan alamamaktadır. Roman Sydney Carton’un ağzından şu cümleyle biter: “Bu şimdiye dek yaptığım en iyi, en doğru şey ve bu yolun sonu, şimdiye dek hiç bilmediğim kadar güzel, çok güzel bir uyku.”

Daha fazla uzatmayacağım, geldiği yaşta halen İki Şehrin Hikayesi’ni okumayan varsa bence okusun.

Charles Dickens büyük bir romancıdır, evet tartışmasız!! Peki, Dickens’ın döneminin en önemli telif hakkı savunucularından birisi olduğunu ve bunun için A.B.D.’nde büyük bir mücadele verdiğini biliyor muydunuz?

Bilmiyorsanız aktarayım:

Charles Dickens, İngiltere’de yaşar ve eserlerini orada yazar. Bununla birlikte, eserleri onu A.B.D.’nde de büyük bir üne kavuşturur. Ancak, o dönemde A.B.D.’nde yabancı yazarların eserlerinin telif hakkıyla korunmasına ve bu tip eserlerin A.B.D.’nde basılması karşılığında yabancı yazarların gelir elde etmesine yönelik yasal bir düzenleme yoktur. Örneğin, Dickens’ın “A Christmas Carol adlı eserinin kopyası, İngiltere’de yayımlandıktan iki hafta sonra New York sokaklarında çok ucuz bir fiyata satılmaya başlar ve Dickens bundan hiçbir gelir elde edemez. Aynı durum, İngiltere’de hakları korunmayan A.B.D.’li yazarlar (örneğin Edgar Allen Poe) için de geçerlidir. Daha köklü bir gelenekten gelen İngiliz yazarlar eserlerinin A.B.D.’nde izinsiz olarak çoğaltılmasına karşı bir mücadele başlatırlar ve Charles Dickens bu mücadelenin bayrak ismi olur.

A.B.D.’ndeki mücadeleye geçmeden önce Dickens’ın İngiltere’de de yazar haklarının önemli bir savunucusu olduğu belirtilmelidir. Dickens’ın, Nicholas Nickelby adlı eserinde, romanın kahramanı Nicholas, korsan yayıncılık yapan bir kişiyle konuşur ve korsan yayıncılığı sokak hırsızlığına benzetir. Korsan yayıcının yanıtı kısadır: “İnsanlar yaşamalı, bayım. (Men must live, sir.)” (Nicholas’ın konuşması aşağıda yer almaktadır: “You take the uncompleted books of living authors, fresh from their hands, wet from the press, cut, hack and carve them . . . all this without permission, and against his will; and then, to crown the whole proceeding, publish in some mean pamphlet, an unmeaning farrago of garbled extracts from his work, to which your name as author, with the honourable distinction annexed, of having perpetrated a hundred other outrages of the same description. Now, show me the distinction between such pilfering as this, and picking a man’s pocket in the street: unless, indeed, it be that the legislature has a regard for pocket-handkerchiefs, and leaves men’s brains, except when they are knocked out by violence, to take care of themselves.”)

Eserleriyle A.B.D.’nde şöhret sahibi olan Charles Dickens, A.B.D.’ne tura çıkar ve tabir yerindeyse bir rockstar muamelesi görür. Dickens 1842 yılındaki seyahatini eserlerinin (ve diğer İngiliz yazarların eserlerinin) A.B.D.’nde telif hakkıyla korunması için bir fırsat olarak görür ve birçok konuşmasında bu konuda lobi faaliyetinde bulunur: “Baylar, kulaklarınıza iki sözcük fısıldamak için yalvarıyorum, Uluslararası Telif Hakları (Gentlemen . . . I would beg leave to whisper in your ears two words, International Copyrights. I use them in no sordid sense, believe me, and those who know me best, best know that. For myself, I would rather that my children coming after me, trudged in the mud, and knew by the general feeling of society that their father was beloved, and had been of some use, than I would have them ride in their carriages, and know by their banker’s books that he was rich. But I do not see, I confess, why one should be obliged to make the choice, or why fame, besides playing that delightful reveille for which she is so justly celebrated, should not blow out of her trumpet a few notes of a different kind from those with which she has hitherto contented herself.)   

Dickens, A.B.D. seyahatinde İngiliz yazarların Amerika’daki telif hakları konusunda kazanım elde etmek için kendisini parçalasa da başarılı olamaz ve tersine basın özgürlüğünün karşısında bir fırsatçı muamelesi görür. A.B.D.’nde yabancı eserlere yönelik korsan yayıncılık o dönemde anayasal özgürlüklerle ilişkilendirilmektedir ve bu eserlerin yaratıcılarının haklarının korunması veya gelir elde etmeleri gibi bir durum akla dahi getirilmemektedir.

Charles Dickens, A.B.D.’ndeki telif hakkı mücadelesinden başarısız biçimde ve biraz da itibar kaybederek İngiltere’ye geri döner. Ömrünün kalan kısmında da A.B.D.’nde basılan eserlerinden gelir elde edemez.

Dickens, 1870 yılında hayatını kaybeder ve A.B.D.’nde yabancı yazarların eserlerine telif hakkı koruması ancak 1891 yılında gelir.

Charles Dickens’ı hatırlamamıza vesile olan bu yazıyla dikkat çekmek istediğimiz bir diğer nokta, günümüzde uluslararası düzeyde telif hakkı ve genel anlamda fikri mülkiyet korumasının şampiyonu olan ülkelerin, kendi geçmişlerinde farklı ülkelerin vatandaşlarının haklarını korumak konusunda ne derece isteksiz davrandıklarının ve bunu nasıl anayasal özgürlüklerle bağdaştırdıklarıdır.

Üzerinde daha çok okumaya ve çalışmaya değer bir mesele öyle değil mi???

https://www.charlesdickensinfo.com/life/copyright-laws/

https://www.trademarkandcopyrightlawblog.com/2017/01/charles-dickens-and-copyright-law-five-things-you-should-know/

https://creativelawcenter.com/dickens-american-copyright/

Önder Erol ÜNSAL

Kasım 2019

unsalonderol@gmail.com

Ambalaj Kağıdı Desenlerinin Ayırt Ediciliği – EUIPO Temyiz Kurulu Kararı (II)

Birkaç gün önce, aşağıda hatırlatacağımız başvuru hakkında EUIPO tarafından ayırt edici nitelikten yoksunluk gerekçesiyle verilen ret kararına karşı yapılan itiraz hakkındaki görüşlerinizi merak ettiğimizi belirtmiştik. Görüşünü bizimle paylaşan Büşra Altındağ Akın‘a teşekkür ediyoruz.

İlk olarak vakayı hatırlatıyor ve sonrasında ret kararına karşı yapılan itiraz hakkındaki EUIPO Temyiz Kurulu kararının ana hatlarını sizlerle paylaşıyoruz.

Aşağıda görseline yer verdiğimiz marka tescil başvurusu EUIPO’ya yapılır. Başvurunun kapsamında 16. sınıfa dahil kitaplar, boyama kitapları, hediye ambalajları, dekoratif ambalaj kağıtları, kırtasiye ürünleri, kağıtlar, paket kağıtları ve 28. sınıfa dahil küçük oyuncaklar, Noel ağacı süsleri gibi mallar bulunmaktadır.

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı fao.png

EUIPO ilk derece kararı, başvurunun ayırt edici nitelikten yoksunluk ve tanımlayıcılık nedenleriyle reddedilmesi yönündedir. Uzman ret kararında, başvurunun bir “desenden” oluştuğunu, başvuruya konu mallar özelinde desenlerle sıklıkla karşılaşıldığını, başvuruya konu şeklin sektördeki benzer ürünlerden önemli ölçüde farklılaşmadığını, tüketicilerin bu tip desenleri ayırt edici işaretler olarak değil, dekoratif unsurlar olarak algılama eğiliminde olduğunu belirtmektedir. (As regards the distinctiveness of the mark applied for, even if the pattern consists of a variety of geometric shapes, designs and colours, it is not considered sufficiently complex and distinctive. On the contrary, it is perceived as a typical pattern that can be found on a variety of products for decorative purposes. It is common for patterns on a number of goods, in particular on goods as such as decorative paper, bags and boxes, to include a number of colours and designs in order to make them appealing to the consumer and to the recipient of gifts. In the case at hand, it is not considered that the pattern differs significantly from the customs of the sector in order to allow consumers to identify the pattern as originating from a particular company and therefore distinguish it from patterns originating from other companies)

Başvuru sahibi, yukarıda gerekçeleri özetlenen ret kararına karşı itiraz eder. İtiraz, EUIPO Temyiz Kurulu’nun 3 Ekim 2019 tarihli kararıyla sonuçlandırılır.

Başvuru sahibinin itiraz gerekçeleri temel olarak; başvuruya konu desenin sıradışı, hayal ürünü, sektörün normlarından uzaklaşmış, tüketicilerin aklında kalabilir ve dolayısıyla ayırt edici olması, markanın birçok bileşeninin bulunması ve bu bileşenlerin kombinasyonunun basit ve temel düzeyde değil, tersine karmaşık ve hayali olması, 16. sınıfa ilişkin olarak başvuruya konu desenin tüketiciler bakımından malların kaynağını gösterebilecek bir işaret olması, başvuruda yer alan düzenli biçimde tekrar F-A-O harf dizisinin kolaylıkla algılanır ve desenin ayırt ediciliğini artırır mahiyette olması, EUIPO’nun benzer desen şekillerini önceden tescil etmiş olması ve bu pratikten neden farklılaştığını açıklaması gerektiğidir.

Temyiz Kurulu, ret kararının ve itirazın gerekçelerini birlikte değerlendirerek aşağıdaki açıklamalar çerçevesinde başvuru hakkındaki ret kararını iptal eder.

Yerleşik içtihada göre; bir markanın ayırt edici niteliğe sahip olması için özel bir düzeyde dilsel veya artistik yaratıcılık veya hayal gücü içermesi gerekli değildir. Ayırt edici nitelikten bahsedebilmek için işaretin, tüketiciler bakımından talebe konu malların veya hizmetlerin kaynağını işaret edebilmesi ve diğer işletmelerin mallarından veya hizmetlerinden ayırt edilebilmesini sağlaması yeterlidir.

EUIPO uzmanı ret kararında başvuruya konu işaretin ayırt edici sayılabilmek için yeterince karmaşık olmadığını belirtmiştir. Bir diğer deyişle uzman, başvuruya konu işaretin ticari kaynak gösterebilme işlevi bağlamında hatırlanabilmek için çok basit olduğu görüşündedir.

Buna karşın Kurul, basit işaretler nosyonunun düz veya tek tip biçimde renklendirilmiş geometrik şekillere ilişkin olduğu, incelenen başvurunun karmaşıklığındaki işaretler için kullanılamayacağı kanaatindedir. Dolayısıyla, işaretin yeterince karmaşık olmaması, incelenen başvuru için kullanılabilecek bir ret gerekçesi değildir.

Uzmanın bir diğer ret gerekçesi, başvuruya konu işaretin kısmi ret kararı kapsamındaki mallar bakımından dekoratif bir unsur olarak algılanacağı yönündeki tespittir.

Temyiz Kurulu’na göre, dekoratif işlevin bulunması ayırt edicilik fonksiyonunu kendiliğinden dışlamamaktadır. Bir markanın dekoratif işlevi bulunsa da, aynı marka tüketicilerin malları veya hizmetleri, diğer işletmelerin mallarından veya hizmetlerin ayırt etmesini sağlayabiliyorsa, yani aynı zamanda ayırt edicilik işlevine sahipse, bu markanın ayırt edici nitelikten yoksun olduğu söylenemez. Bir diğer deyişle, dekoratif işlevin varlığı tek başına ayırt edici nitelikten yoksunluk sonucuna ulaşabilmek için yeterli değildir.

Uzman ret kararında, Ofisin dekoratif desenleri reddettiği kararları emsal göstermiş olsa da, başvuru sahibi de Ofisçe kabul edilen örnekleri itiraz dilekçesinde sunmuştur.

Temyiz Kurulu’na göre, bu tip markaların tescil edilebilirliği açısından açıkça tanımlanabilir bir pratik bulunmamaktadır. “Desen markası” olarak ifade edilen, yani belirli bir desenin ürün üzerinde tekrar edilmesinden oluşan markaların, kendiliğinden ayırt edici niteliğe sahip olup olmadığının değerlendirilmesi net bir alan değildir ve her vaka kendi şartları çerçevesinde değerlendirilmelidir.

İncelene vakada Kurulun ulaştığı sonuç; başvurunun özel bir düzeyde artistik yaratıcılığı veya hayal gücünü barındırmadığı, ancak bu markayı kısmi ret kararı kapsamındaki mallar bakımından ayırt edici nitelikten yoksun olarak kabul etmenin amacı aşar (ölçüsüz, haddinden fazla) bir yorum olacağıdır.

Belirtilen nedenlerle Temyiz Kurulu, başvurunun ayırt edici nitelikten yoksunluk gerekçesiyle reddedilmesi yönündeki kararı iptal etmiştir.

Temyiz Kurulu kararının işaret ettiği en önemli nokta kanaatimizce, desen markası (pattern marks) olarak tanımlanan marka tipinin ayırt ediciliğinin değerlendirilmesi hususundaki sınırların henüz tam anlamıyla çizil(e)mediği ve dolayısıyla her vakanın (vakalar birbirlerine benzese de) kendi dinamikleri çerçevesinde farklı sonuçlara ulaşmanın mümkün olduğudur. Bu durumun başvuru sahipleri açısından pek de tercih edilir olduğunu düşünmüyoruz.

Önder Erol ÜNSAL

Aralık 2019

unsalonderol@gmail.com

Ambalaj Kağıdı Deseni Sizce Ayırt Edici mi? EUIPO Temyiz Kurulu Kararı (I)

Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO) Temyiz Kurulu, ofisin itiraza konu olan kararlarını, ilgili mevzuat ve Avrupa Birliği Adalet Divanı kararları ışığında yorumlayarak, çoğu halde ofis birimlerinin gelecekteki uygulamalarına şekil vermektedir. Ofis bünyesinde bir Temyiz Kurulu bulunmasının mantığı bu ihtiyaçtan kaynaklanmaktadır.

Aksi durum; ofis bünyesinde bir temyiz biriminin bulunmaması, ilk aşamadaki uzman kararlarının ofisin nihai kararı olması ve bu kararlara karşı yargı yolunun kullanılmasıdır. Tercih edilen yöntem bu değildir ve EUIPO, USPTO, EPO gibi ofisler başta olmak üzere birçok önde gelen fikri mülkiyet ofisi bünyelerinde itirazları esasa yönelik olarak incelemekle yükümlü bir Temyiz Kurulu barındırmaktadır. Bu bağlamda, fikri mülkiyet ofislerinin kendi bünyelerinde var olan Temyiz Kurullarının işlevi, yapılan işlemleri şekli açıdan veya inceleme kılavuzlarına uygunluk anlamında yorumlamak değil; mevzuat ve yargı kararları ışığında, ilk derece birimlerin kararlarının yerindeliğini incelemek ve değerlendirmektir. Türk Patent ve Marka Kurumu bünyesindeki Yeniden İnceleme ve Değerlendirme Kurulu’nun işlevi de bundan farklı değildir.

Farklı ofislerdeki Temyiz Kurullarının yapısını ve birbirlerinden değişkenlik gösteren çalışma yöntemlerini incelemek bu yazının konusu değildir. (İleride yapılacak böyle bir çalışma elbette oldukça ilginç olacaktır.)

Yazıya yukarıdaki biçimde giriş yapılmasının nedeni, tıpkı Türkiye’de olduğu gibi, EUIPO’da da temyiz kurulu kararlarının ofisin ilk derece kararlarından farklılık göstermesinin nedenini bir ölçüde de olsun açıklamaktır. Birçok itiraz dilekçesinde, ilk derece birimlerinin karar veya kararları Temyiz Kurullarının önüne sunularak, bunlara uygun karar talep edilse de, Kurullar ilk derece birimlerinin kararları ile kendilerini çoğu halde bağlı saymamakta ve mevzuat, yargı kararları ve kendi karar silsilelerini birlikte yorumlayarak karar vermektedir.

Bu hususlar bir tarafa konulacak olursa, çoğu fikri mülkiyet ofisi bakımından, Temyiz Kurullarının ilk derece ofis birimleri kararlarını büyük oranda onadığı görülmektedir. EUIPO açısından, Temyiz Kurulu kararlarının, ofisin ilk derece kararlarını onama oranının yıllara göre dağılımı aşağıdadır:

%70-80’ler bandında gezinen onama oranları göz önüne alınınca, EUIPO açısından Ofisin ilk derece birimleri ile Temyiz Kurulu arasında yüksek düzeyde uyum bulunduğunu iddia etmek mümkündür. Ancak, bu kendiliğinden olan bir şey değildir ve büyük bir çaba ve çalışmanın sonucunda gerçekleştiği de kabul edilmelidir.

Uzun girişin ardından sorumuzu yöneltiyor ve sizlerden yorumlarınızı bekliyoruz.

Aşağıda görseline yer verdiğimiz marka tescil başvurusu EUIPO’ya yapılır. Başvurunun kapsamında 16. sınıfa dahil kitaplar, boyama kitapları, hediye ambalajları, dekoratif ambalaj kağıtları, kırtasiye ürünleri, kağıtlar, paket kağıtları ve 28. sınıfa dahil küçük oyuncaklar, Noel ağacı süsleri gibi mallar bulunmaktadır.

EUIPO ilk derece kararı, başvurunun ayırt edici nitelikten yoksunluk ve tanımlayıcılık nedenleriyle reddedilmesi yönündedir. Uzman ret kararında, başvurunun bir “desenden” oluştuğunu, başvuruya konu mallar özelinde desenlerle sıklıkla karşılaşıldığını, başvuruya konu şeklin sektördeki benzer ürünlerden önemli ölçüde farklılaşmadığını, tüketicilerin bu tip desenleri ayırt edici işaretler olarak değil, dekoratif unsurlar olarak algılama eğiliminde olduğunu belirtmektedir. (As regards the distinctiveness of the mark applied for, even if the pattern consists of a variety of geometric shapes, designs and colours, it is not considered sufficiently complex and distinctive. On the contrary, it is perceived as a typical pattern that can be found on a variety of products for decorative purposes. It is common for patterns on a number of goods, in particular on goods as such as decorative paper, bags and boxes, to include a number of colours and designs in order to make them appealing to the consumer and to the recipient of gifts. In the case at hand, it is not considered that the pattern differs significantly from the customs of the sector in order to allow consumers to identify the pattern as originating from a particular company and therefore distinguish it from patterns originating from other companies)

Başvuru sahibi, yukarıda gerekçeleri özetlenen ret kararına karşı itiraz eder ve itiraz EUIPO Temyiz Kurulu tarafından incelenir.

Sizce EUIPO Temyiz Kurulunun kararı ne yönde olmuştur?

Yanıt ve yorumlarınızı görmekten mutlu olacağız ve Temyiz Kurulu kararına ilişkin yazımıza bu haftanın sonuna dek yer vereceğiz.

Şimdiden teşekkürler.

Önder Erol ÜNSAL

Aralık 2019

unsalonderol@gmail.com

Folklorik Türk Marka Terminolojisi

IPR Gezgini E-Bülteni’nde yayımlanmış yazıların bir kısmına sitede yeniden yer vereceğimizi önceden duyurmuştuk. IPR Gezgini E-Bülteni Ekim ayı sayısında yer almış bu yazı, bülten takipçisi olmayan okurlarımızın da ilgisine sunulmaktadır. Yazı iki IPR Gezgini yazarının (Özlem Fütman ve Önder Erol Ünsal) ortak çalışmasıdır. E-Bülteni takip için iprgezgini@gmail.com adresine e-posta göndermeniz yeterlidir.

Her mesleki alanın kendine özgü bir terminolojisi olup, alanın profesyonelleri belki de kendileri dışında kimsenin anlamadığı bu terimleri kullanarak  aralarında özel bir dil geliştirirler.

Yaklaşık 20 küsur yıldır, fikri mülkiyet hakları alanında çalışan bireyler olarak, birimiz kamuda diğerimiz özel teşebbüs ayağında olsak da, mesleki terminolojiye hakim olduğumuzu söyleyebiliriz sanırım. Bununla birlikte, duyduğumuzda ilk başta anlamlandıramadığımız veya “ama öyle bir şey olmaz ki!” dediğimiz bazı terimlerin varlığının/kullanımının kulaklarımızı ve zihnimizi rahatsız ettiğini fark ettik. İşte bu yazıda o noktadan temellendi zaten. Hadi iğneyi kendimize çuvaldızı başkasına batıralım biraz hoşça vakit geçirelim!

Mesleki terimlerin yanlış kullanımı veya anlamsız terimlerin mesleki söyleme hakim olması, kanaatimizce, yapılan işi hem karmaşıklaştırıyor hem hatalı kullanımları yerleştirerek gelişmeyi önlüyor ve hem de -biraz amiyane olacak kusura bakmayın ama- adeta bir sokak jargonunu mesleğin içine entegre ediyor. Halbuki amaç aşağı doğru eğimle gitmek değil, kalite eğrisini yukarı yönlendirmek olmalıdır (diye düşünüyoruz).

Bu yazıda, her duyduğumuzda kulaklarımızı tırmalayan ve fikri mülkiyetin “günlük dili”  haline gelmiş bazı terimleri irdeleyeceğiz. Elbette, bu irdeleme sarkastik düzeyde olacak. Sizler de yanlış kullanılan terimlere örnek vermek isterseniz, kendi örneklerinizi/görüşlerinizi bize yazabilirsiniz.

Bu yazıyı hazırlarken hangi maddeyi kimin yazdığını işaret etmek için başlıkların yanına inisyallerimizi koyduk.

Başvuru Kodu (ÖÜ):

Kurumu bir marka başvurusuyla ilgili olarak aradığınızda, telefondaki kişi size “Başvurunuzun kodu neydi?” sorusunu yöneltebilir.

“Başvuru kodu” denilince aklınıza şifre benzeri karmaşık sayı veya karakterlerden oluşan gizli bir kod gelmesin. Başvuru koduyla kast edilen markanın başvuru numarasıdır. Muhtemelen memuriyetten sıkılan bir Kurum çalışanı, okuduğu casusluk romanlarının da etkisiyle seneler önce “kod” kelimesini mesleğin bir yerine monte edip kullanmaya başlamıştır diye düşünüyorum.

Sınıf Kodu (ÖÜ):

Bu terimi ilk kullanan kişi, muhtemelen, başvuru kodu terimini icat eden Kurum çalışanının oda arkadaşı olmalı bana sorarsınız(!).

“Sınıf kodu” terimi ile söylenilmek istenen malların veya hizmetlerin uluslararası sınıf numarası, bir diğer deyişle “Nicé sınıf numarası” hiç şüpheniz olmasın. Uluslararası anlaşmalarda, mevzuatta ve her tür yazılı metinde “sınıf numarası” olarak geçen bir terim nasıl “sınıf kodu” olarak anılabiliyor orası bir muamma. Kesinlikle, oda arkadaşı gibi, çocukken casus olmak isteyen ancak kazayla memur olan birisinin yaratıcılığının bir neticesi bu kullanım, başka bir olasılık göremiyorum(!).

A: “Başvurunuzdaki sınıf kodları kaçtı?”

B: “3,5,44”

A: “Gizli kodu doğru söylediniz. 007 ve diğer ajanlar içeride sizi bekliyor, lütfen beni takip edin.”

Marka adı (ÖF-ÖÜ):

İşte ikimizin de midesine ağrılar saplayan bir kullanım.

“Marka adı” nedir, birisi bize açıklasın lütfen!!

Marka zaten mal ve hizmetlerin diğerlerinden ayırt edilmesini sağlamak için verilen ve ayırt edici olduğu varsayılan bir addır (ad dışında şekil, vs. de olabilir tabi).

Bu durumda “marka adı”, kelime markaları için “adın adı” mı oluyor?

(ÖF’nin notu ; Marka adı diye bir şey yok ama serbest çağrışımla benim aklıma Kadının Adı Yok , Gülün Adı gibi kitaplar geliyor!!!)

Veya marka bir şekil markası ise, şekilden ibaret tüm markaların adı şekil mi olacak?

(ÖF’nin notu; eveeeeet, Kurum kayıtlarında sadece şekilden ibaret bütün markalar “şekil” diye geçiyor Önder Bey!

Nota yanıt (ÖÜ): Özlem Hanım, parası bol ve şaka yapmak isteyen birisi olsam, “şekil” kelimesini 45 sınıfta tescil ettirmek için Kuruma başvuruda bulunurum, herhalde arama raporu 10.000 sayfa civarında gelir, incelemeyi yapacak uzmanın da halini görmek isterim.)

Marka uygulamasının ana ekranında “marka adı” terimini görmek, mesleki açıdan bence acı verici.

(ÖF’nin notu: Siz orada ekranda, ben genç meslektaşların yazdığı itiraz ve dilekçelerde bu ifadeyi görüp düzeltmekten bunaldım. Marka adı nedir sorusuna aralarından şu ana kadar anlamlı cevap verebilen biri çıkmadı tabi. Bence terminolojiye hakim olmayan gençler için bir noktaya kadar kabul edilebilir bir durum/kafa karışıklığı bu, ancak belli yıllardan sonra kullanmaya devam edilmesi iyiye işaret değil.) 

Ret Yemek (ÖÜ):

Ofiste çalışıyorsunuz, telefon çalıyor, arayan bir marka vekili. Karşılıklı “İyi günler, nasılsınız, vs.” ve “Nasıl yardımcı olabilirim?”

Başvuru kodu …olan bir başvurumuz, 15. sınıf kodunda ret yemiş, biz itiraz ettik, itiraz ne zaman incelenir, onu soracaktım.”

İç ses: Ret yemek nedir, ret yenilen içilen bir şey mi? Kurum size neden bir şey yedirmeye çalışsın?!

Kast edilen açık: Başvurunun ret yemesi tabiri, sayısız vekil tarafından Kurum’un başvuruyu reddetmesi anlamında kullanılıyor. O kadar yaygın ki, söyleyecek söz bulamıyorum. Halbuki, karşımızdakinin iletişim konusunda açık bir devlet kurumu olduğunu unutmasak ve söylemlerimize biraz daha dikkat etsek güzel olmaz mıydı?

Müddet (ÖÜ):

Müddet kelimesinin TDK sözlüğündeki karşılığı “süre”dir. Buna karşılık “müddet” kelimesi, Kurum terminolojisinde ve maalesef online araştırma da dahil olmak üzere Kurum veritabanında “hükümden düşmüş markaları ifade eden genel bir adlandırma” olarak kullanılmaktadır.

Sadece müddet olsa neyse, “müddet olmak” kullanımıyla kulaklarımızı daha da tırmalamaktadır.

“Marka müddet olmuş”; hadi Türkçe’ye çevirelim, yani “Marka süre olmuş”. “Süre olmak” nedir, bir marka nasıl süre olur? Marka hükümden düşmüş, yenilenmemiş, vs demek bu kadar mı zor? Yazarken sinirlerim hopladı gene!  

Hıfız (ÖF):

Henüz bu kelimenin kayıtlarda neye binaen kullanıldığını tam çözebilmiş değilim. Kurum’da bugüne değin konuştuğum hiç kimse de bana tam bir açıklama yapamadı bu konuda. İşte ben asıl buna “gizli kod” derim!

İtiraz Dosyalamak (ÖF):

Yanlış isem beni düzeltin ama bana sanki “itiraz etmek”, “itirazı yapmak” doğru kullanım gibi geliyor. Garip bir şekilde ben bu kullanımın biraz Ankara menşeili düşünüyorum, çünkü özellikle Ankara’da mukim vekillerce yoğun kullanıldığını gözlemliyorum. Aslında, diğerlerinin yanında bu kullanım bana yine de ehven-i şer geliyor, fakat yine de belirtmek istedim.

“Markadaki şekil unsuru mu” yoksa “Markadaki logo mu”? (ÖF):

“Markadaki logo” diye bir kullanıma sıklıkla rastlıyoruz. Ne demek markadaki logo? Sanırım doğrusu “markadaki şekil unsuru” veya “işaretteki şekil unsuru” olacak.

Markalamak (ÖÜ):

Gülmeyin ama, ben bu lafı duyunca aklıma hep “hayvanları damgalama” eylemi geliyor. Ne demek markalamak?

Şu demek(miş); bir işareti marka olarak tescil ettirmek.

Sanırım böyle kullanımlar günlük dilde özel sektörde müşteri ilişkilerini yürüten ve kendisi marka vekili olmayan çalışanlar tarafından yaratılıyor. Tamam onlar hobi olarak yine kullanmaya devam etsinler, ne diyeyim, ama biz sektörün profesyonelleri lütfen bunları kullanmayalım diyorum.

İsmin Patenti Bize Ait-  Markanın Patenti (ÖF):

Bunlar aslında, çoğunlukla alan profesyonellerinin dışında kalan kişilerce kullanılıyor.

En kötüsü gazetecilerin de bu şekilde kullanımlarda bulunması. Ancak yine de küçük bir oranda da olsa mesleğe yeni başlamış ve terminolojiye hakim olmayan vekillerin de bu tarz kullanımları olduğuna şahit oluyoruz.

Özlem FÜTMAN ( ofutman@gmail.com)

Önder Erol ÜNSAL (unsalonderol@gmail.com)

Ekim 2019

Telif Hakkı İhlali Konulu Bir Davanın Duruşmasında Geçen Müzik Videosu Kime Ait Biliyor musunuz?

Dikkatli okurlarımız farkındadır, Eylül 2019’dan başlayarak aylık olarak IPR Gezgini E-Bülteni’ni yayımlamaya başladık. Eylül ve Ekim sayılarının ardından bu ayın sonunda bültenin Kasım sayısı da yayında olacak. E-Bülten için henüz tam olarak istediğimiz takipçi sayısına ulaştığımız söylenemez, dolayısıyla geçmiş bülten içeriklerimizden birkaç yazıyı sitede de yayımlamak yerinde olur diye düşündük.

Bülteni e-postayla almak için iprgezgini@gmail.com adresine bir e-posta göndermeniz yeterli, böylelikle sizi bültenin e-posta dağıtım listesine ekleyebiliriz. Bültenlerimizin geçmiş sayılarını https://iprgezgini.org/?na=v&nk=1-f4f8aa8f65&id=6 ve https://iprgezgini.org/?na=v&nk=2-12b89c8983&id=4 bağlantılarından görebilirsiniz.

Şimdi yazıya geçiyoruz:

Telif hakkı ihlali davasından esinlenilerek yazılan ve videosu bir telif hakkı davası mizanseni olan bir şarkı biliyor musunuz?

Bilmiyorsanız, bu eşi bulunmaz ve hayatınızda yeni bir sayfa açacak(!) bilgiyi sizlerle paylaşayım:

George Harrison (1943-2001), The Beatles üyelerinden biriydi malumunuz. The Beatles’ın dağılmasından sonra kariyerine solo olarak devam etti ve birçok esere daha imza attı.

Hikayeye gelince:

Harrison’un kendi şarkılarından “My Sweet Lord” (1970) , The Chiffons grubunun 1963 yılında yaptığı “He’s So Fine” isimli şarkıyla benzerlik ve dolayısıyla telif hakkı ihlali gerekçesiyle dava konusu olur.

George Harrison, New York’ta görülen davada bir hafta boyunca hakimi, telif hakkı ihlalinin söz konusu olmadığına ikna etmeye çalışır, ancak başarısız olur ve davayı kaybeder.

Davayı kaybeden ve süreçte çok yıpranan Harrison, 1976 yılında “This Song” parçasını yazar. “This Song” şarkısı aşağıdaki şekilde başlamaktadır:

“This song has nothing tricky about it (Bu şarkının hileli bir tarafı yoktur)

This song ain’t black or white and as far as I know (Bu şarkı siyah veya beyaz değildir ve bildiğim kadarıyla)

Don’t infringe on anyone’s copyright, so… (Kimsenin telif hakkına tecavüz etmemektedir, böylece…)……..”

Harrison’un şarkı için yaptığı video ise, bir mahkeme salonunda duruşma esnasında geçmektedir ve videoda hakim, jüriler, avukatlar, polisler, katipler ve izleyiciler yer almaktadır. Harrison video boyunca, davayı tiye alır ve duruşma en sonunda herkesin dans ettiği bir partiye dönüşür. 

Diyebiliriz ki, “My Sweet Lord” telif hakkı ihlali davasını kaybetmesi, George Harrison’un “This Song”u yazmasına ve bu komik videoyu yapmasına neden olmuştur.

“This Song” şarkısının videosu izlemek isteyen okurlarımız için aşağıdadır:

Benzerlik iddiasına konu “My Sweet Lord” ve “He’s So Fine” şarkılarını da aşağıda görebilirsiniz:

Bu eşsiz bilgi gelecekte ne işinize yarar bilemiyorum, ama gene de cebinize koyun: Telif Hakkı İhlali Konulu Bir Şarkı Yapan ve Video Çeken Müzik Yıldızı: “George Harrison”dır.

Önder Erol ÜNSAL

Kasım 2019

unsalonderol@gmail.com

-Muhafazakar Enstitü- Din, Siyaset ve Eğlence Alanlarında Bilgi Sağlama Hizmetleri İçin Doğrudan Tanımlayıcı mıdır? (USPTO Temyiz Kurulu Kararı)

Son yıllarda ülkemizde eğitim sektöründe çeşitlileşme, özel ilgi alanlarına ve küçük gruplara yönelik eğitimlerde artış gözlenmektedir. Kanaatimce bu halin sosyal medya kullanımdaki artış ve sosyal medya aracılığıyla tanıtım – reklamla da doğrudan ilişkisi bulunmaktadır.

Alanlarının gerçek uzmanı olan kişiler, fazlaca sermayeye veya kompleks iş bağlantılarına ihtiyaç duymaksızın, alanlarının ilgililerine sosyal medya aracılığıyla kolaylıkla ulaşabilmekte ve sadece eğitim amacıyla birkaç saatliğine geçici olarak kiraladıkları salon, restoran veya sınıflarda özel amaçlı eğitimlerini gerçekleştirebilmektedir. Entelektüel birikimlerini gelire dönüştüren eğitimciler ve herhangi aracı olmaksızın yetkin isimlerle doğrudan muhatap olarak istedikleri eğitimi alan kullanıcılar, bu durumdan genel anlamıyla oldukça memnundur.

Nispeten yeni sayılabilecek bu iş alanının marka tescil pratiklerine de yansıması bulunmaktadır. Eğitimin verildiği alanı gösteren isimler ile bir eğitim faaliyetini çağrıştıran kurumsal isimlerin birbirleriyle kombine edilmesiyle oluşturulan marka tescil başvurularına son yıllarda sıklıkla rastlanmaktadır. Gerçek hayatta karşıma çıkan örnekleri belirtmeyeceğim, ancak bir fikir oluşması için birkaç örneği kendim türeteyim: “Viski Akademisi”, “Yazılım Enstitüsü”, “Şiir Okulu”, “Denetim Akademisi”, “Natürmort Atölyesi”, vb.

Yukarıda örneklerle sınırlı düşünmemek kaydıyla, bu ve benzeri nitelikteki marka tescil başvurularının, mutlak ret nedenleri kapsamında reddedilip reddedilemeyeceği veya incelemede kullanılacak ölçütlerin neler olması gerektiği de tartışma konusudur. Türk Patent ve Marka Kurumu’nun 2019 yılında güncelleştirerek yeniden yayımladığı Marka İnceleme Kılavuzunda konu hakkında kısa bir bölüm bulunmaktadır:

Bu yazının gayesi, kılavuzdaki değerlendirmeleri tartışmak ve konuya yeni bir boyut kazandırmak değildir. Yazının uzun girişinin nedeni, aşağıda sizlere aktaracağımız USPTO Temyiz Kurulu kararını hangi amaçla seçtiğimizi düzgün biçimde açıklamak ve konunun Türkiye açısından da önemli olduğuna dikkat çekmektedir. Bunu gerçekleştirebildiğimizi düşünerek karara geçiyoruz.

USPTO Temyiz Kurulu’nun 8 Ekim 2019 tarihinde verdiği kararla “Conservative Institute” marka tescil başvurusunun tanımlayıcılık gerekçesiyle reddedilmesi kararını onamıştır. Kurul kararı http://ttabvue.uspto.gov/ttabvue/ttabvue-87658084-EXA-11.pdf bağlantısından görülebilir.

2017 yılında kurulan “Conservative Institute, LLC” firması “Conservative Institute” kelime markasını “Sınıf 35: Siyaset alanında global bir iletişim ağı vasıtasıyla online bilgi sağlama hizmetleri. Sınıf 41: Eğlence alanında global bir iletişim ağı vasıtasıyla online bilgi sağlama hizmetleri. Sınıf 45: Din alanında global bir iletişim ağı vasıtasıyla online bilgi sağlama hizmetleri.” için tescil ettirmek için başvuruda bulunur.

“Conservative Institute” ibaresi Türkçe’ye “Muhafazakar Enstitü” olarak çevrilebilecek bir kelime kombinasyonudur. Başvuru sahibi, muhafazakar hayat ve siyaset anlayışının ilkelerini savunmak amacıyla web sayfasında günlük içerik sunan bir kuruluştur. 2017 yılında kurulmuş organizasyonun www.conservativeinstitute.com alan adlı web sayfasından, kuruluşun ilkeleri ve amacı hakkında bilgi edinilmesi mümkündür.

USPTO, başvuyu tanımlayıcılık gerekçesiyle reddeder ve başvuru sahibi karara karşı itiraz eder. İtiraz, USPTO Temyiz Kurulu’nca incelenerek, aşağıdaki nedenlerle reddedilir.

Yerleşik içtihada göre münhasıran tanımlayıcı markalar, tescil talebine konu mal ve hizmetlerin niteliğini, kalitesini veya bir özelliğini doğrudan bildiren işaretlerdir. Bir işaretin doğrudan tanımlayıcı olması için mal veya hizmetin her özelliğini bildirmesi gerekmez, mal veya hizmetin önemli bir özelliğinin, niteliğinin veya vasfının bildirilmesi yeterlidir.

Başvuruda yer alan kelime unsurlarından “conservative (muhafazakar)”, “geleneksel görüş ve değerleri savunan, değişime karşı çıkma eğiliminde olan, muhafazarlık felsefesinden veya politik akımından gelen”; “institute (enstitü)” ise “bir amacı desteklemek için kurulmuş bir yapı; özellikle teknik konular alanında faaliyet gösteren eğitim kurumu” anlamlarına gelmektedir.

Başvuru hakkında ret kararını veren uzman, başvuru sahibinin web sitesinden topladığı kanıtları da karara ekleyerek, “muhafazakar enstitü” anlamına gelen “conservative institute” ibaresinin başvuru kapsamındaki “Sınıf 35: Siyaset alanında global bir iletişim ağı vasıtasıyla online bilgi sağlama hizmetleri. Sınıf 41: Eğlence alanında global bir iletişim ağı vasıtasıyla online bilgi sağlama hizmetleri. Sınıf 45: Din alanında global bir iletişim ağı vasıtasıyla online bilgi sağlama hizmetleri.” için doğrudan tanımlayıcı olduğu sonucuna ulaşmıştır.

Ayrıca, başvuru sahibinin kendi web sayfasında da belirtildiği üzere, “conservative institute” muhafazakar hayat ve siyaset anlayışının ilkelerini savunmak amacıyla web sayfasında günlük içerik sunan bir kuruluştur.

Temyiz Kurulu; başvurunun anlamı ve başvuru kapsamında bulunan hizmetlerin niteliği dikkate alındığında, tüketicilerin başvuruya konu markanın sunulan hizmetler hakkında doğrudan mesaj ilettiğini anlayacakları görüşündedir. Daha açık ifadeyle başvuru; kapsadığı hizmetler bakımından, yani siyaset, eğlence ve din alanlarında online sağlanan bilgi hizmetleri açısından muhafazakar inançlara ve muhafazakar bakış açısına yer verildiği mesajını tüketicilere doğrudan iletmektedir. Bu bağlamda başvuru hakkında doğrudan tanımlayıcılık gerekçesiyle verilen ret kararı yerinde görülmüştür.

Başvuru sahibi, markasının muhafazakarlığı yüceltmediğini belirtse de, buradaki soru markanın muhafazakarlığı yüceltip yüceltmediği değil, kapsadığı hizmetler bakımından tanımlayıcı olup olmadığıdır ve Kurul da USPTO uzmanı gibi başvurunun kapsadığı hizmetler bakımından açıkça tanımlayıcı olduğu görüşündedir.

Temyiz Kurulu belirtilen nedenlerle başvuru hakkındaki ret kararını onamış ve itirazı reddetmiştir.

Benzeri bir başvuru, ülkemizde ne şekilde değerlendirilirdi sorusunun yanıtı elbette bu yazıda yer almıyor; ancak bu başvuru özelindeki değerlendirmelerin yerindeliği tartışmaya açık olarak da görülebilir. Görüşünü belirtmek isteyen okuyucularımızın yorumlarını duymaktan memnun olacağız.

Önder Erol ÜNSAL

Kasım 2019

unsalonderol@gmail.com

Ayırt Edici Gücü Zayıf Şekil Unsurlarının Benzerliğinin Değerlendirilmesi ve Karıştırılma Olasılığına Etkisi (ABAD Genel Mahkemesi T-149/19)

Karıştırılma olasılığı incelemesinin ana ayaklarından birisi işaretlerin benzerliğine yönelik değerlendirmedir. Karşılaştırma konusu işaretler; kelimeler, şekiller ve bunların kombinasyonları olabilir. Şekillerin benzerliğine yönelik değerlendirme, kelimelerin benzerliğine yönelik değerlendirmeden genelikle daha zordur, bu zorluk karşılaştırılan şekillerin basit veya ayırt edici gücü zayıf şekiller olması halinde daha da belirginleşmektedir. Bu yazının konusunu teşkil eden birkaç gün önce verilmiş Adalet Divanı Genel Mahkemesi kararı, basit veya ayırt edici gücü zayıf şekillerin benzerliğinin incelenmesine yönelik olduğundan dikkat çekicidir.

Société des produits Nestlé SA (başvuru sahibi -davacı), aşağıdaki şekil markasının 29. ve 30. sınıflara dahil çeşitli gıda maddeleri için tescil edilmesi talebiyle Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO)’ne başvuruda bulunur.

Başvurunun ilanına karşı, aynı sınıflara dahil aynı ve benzer malları kapsayan EUIPO’da tescilli aşağıdaki markanın sahibi olan Jumbo Africa, SL (itiraz sahibi, davalı) tarafından karıştırılma olasılığı gerekçesiyle itiraz edilir.

Başvuru sahibi Nestlé, itiraz gerekçesi markanın kullanımının ispatlanmasını talep eder, itiraz sahibi Jumbo kullanımına ilişkin kanıtlarını sunar.

EUIPO itiraz inceleme birimi, markaları benzer bulmaz ve bu nedenle kullanıma ilişkin evraklar hakkında değerlendirme yapmaksızın karıştırılma olasılığı gerekçeli itirazı reddeder.

Jumbo bu karara karşı itiraz eder ve itiraz EUIPO Temyiz Kurulu önüne gelir. Temyiz Kurulu, işaretler arasında ortalama düzeyde görsel ve kavramsal benzerlik bulunduğu görüşüne ulaşır ve hal böyleyken, itiraz birimi malların aynı olduğu değerlendirmede bulunmuş olsaydı karıştırılma olasılığının varlığı sonucuna ulaşırdı diyerek, itirazın kullanımın ispatı ve malların aynılığı – benzerliği yönünden de incelenmesi ve bunların sonucunda karıştırılma olasılığı değerlendirmesinin yapılması için İtiraz İnceleme Birimine geri gönderir.

Nestle, bu karara karşı dava açar ve dava Adalet Divanı Genel Mahkemesi’nin T-149/19 sayılı kararı ile 14 Kasım 2019 tarihinde sonuçlandırılır. Karar metninin http://curia.europa.eu/juris/document/document.jsf?text=&docid=220651&pageIndex=0&doclang=EN&mode=lst&dir=&occ=first&part=1&cid=2287189 bağlantısından görülmesi mümkündür.

Davacı Nestlé’ye göre, işaretler arasında görsel ve kavramsal benzerlik bulunmamaktadır ve itiraz gerekçesi markanın ayırt edici gücü son derece düşüktür. Bu çerçevede, Temyiz Kurulu’nun karıştırılma olasılığının bulunmadığı yönünde karar vermesi gerekirken, tersini yapıp malların benzerliği ve kullanım ispatı yönünden inceleme yapılması için vakayı itiraz birimine geri göndermesi hatalıdır.

Nestlé’nin iddiası, işaretlerde yer alan ve Temyiz Kurulu’nca benzer bulunan insan çizimlerinin kendiliğinden ayırt edici gücünün bulunmadığı ve böylesi durumlarda incelemenin işaretlerdeki diğer ayırt edici unsurlar (stilize biçim, renkler, konturlar, yönler, vs) dikkate alınarak yapılması gerektiğidir; buna ilaveten davacı, işaretler arasında kavramsal benzerliğin de bulunmadığı kanaatindedir.

EUIPO ise, markaların diğer unsurlarının ayırt edici gücünün zayıf olduğunu, her iki markada da insan figürlerinin baskın unsur olduğunu ve baskın unsurların görsel açıdan benzer olduğunu savunmaktadır. EUIPO buna ilaveten işaretlerin kavramsal olarak da benzer olduğu görüşündedir.

Genel Mahkeme’nin değerlendirmesinde yer verilen ilk husus; her iki işaretin baskın unsurunun insan şekilleri olduğudur. Bu şekiller, güçlü ve sağlıklı insanları temsil etmektedir ve her iki markanın kapsamınında da gıda maddelerinin bulunduğu dikkate alınırsa, insan şekilleri tüketicilere kullanılacak gıdaların kullananları güçlü ve sağlıklı yaptığı mesajını vermektedir. Birçok gıda maddesinin bu mesajı verdiği göz önüne alınırsa, bu şekillerin ayırt edici gücünün zayıf olduğu sonucuna varılmalıdır. Bu bağlamda Temyiz Kurulu’nun itiraz gerekçesi markanın ortalama düzeyde ayırt edici güce sahip olduğu yönündeki tespiti hatalıdır.

Mahkeme görsel benzerlik açısından yaptığı incelemede, işaretlerin baskın unsuru konumundaki insan figürleri arasında farklılıklar bulunduğu görüşüne ulaşmıştır. Bu farklılıklardan birisi, markaların birisinde tek ayak üzerinde duran bir insanın resmedilmiş olması, diğerinde insan figürünün bacaklarının alt kısmının görülmemesidir. Buna ilaveten markalardaki diğer şekli unsurlar da benzer değildir.

Bu farklılıkları, insan şekillerinin ayırt edici gücünün zayıflığı ile birlikte dikkate alan Mahkeme, markalar arasında görsel açıdan benzerlik bulunmadığı sonucuna ulaşmış ve markalar arasında ortalama derecede görsel benzerlik yönündeki Temyiz Kurulu kararına katılmamıştır.

Her iki markada yer alan insan şekillerinin sağlıklı – güçlü insan mesajını iletmesini dikkate alan Mahkeme, işaretler arasında ortalama düzeyde kavramsal benzerlik bulunduğu yönündeki Temyiz Kurulu tespitini ise yerinde bulmuştur.

Yukarıda yer verilen değerlendirmelerden sonra Genel Mahkeme, karıştırılma olasılığı incelemesine geçmiştir.

EUIPO, Temyiz Kurulu’nun karıştırılma olasılığının bulunduğu yönünde karara varmadığını, işaretler arasında görsel ve kavramsal benzerlik bulunması nedeniyle, itirazı EUIPO itiraz inceleme birimine iade ettiğini öne sürmektedir. Buna karşın Mahkeme, Temyiz Kurulu kararında mallar aynıysa, markalar arasında karıştırılma olasılığı ortaya çıkacaktır tespitinin bulunduğunu belirterek incelemeye devam etmiştir.

Mahkemeye göre, markalar arasında sadece kıyaslanabilir düzeyde kavramsal benzerlik bulunması, tek başına karıştırılma olasılığının varlığı sonucuna varabilmek için yeterli değildir. Bu husus, önceki tarihli itiraz gerekçesi markanın ayırt edici gücünün zayıflığı ve markalar arasında görsel benzerlik bulunmaması hususuyla birlikte dikkate alındığında, Genel Mahkeme başvuru ile ret gerekçesi marka arasında karıştırılma olasılığının bulunmadığı sonucuna ulaşmış ve aksi yöndeki EUIPO Temyiz Kurulu kararını iptal etmiştir.

Basit ve/veya belirli bir mesajı veren şekillerin benzerliğinin incelenmesinde, şeklin ayırt edici gücünün öncelikle dikkate alınması gerektiği ve ayırt edici gücü zayıf şekiller arasında güçlü düzeyde görsel benzerlik bulunmadığı sürece, kavramsal benzerliğinin varlığının tek başına işaretlerin benzer olduğu sonucuna varılmasını sağlayamayacağı hususlarını netleştiren, Genel Mahkeme kararının takipçilerimize fayda sağlayacağını düşünüyoruz.

Önder Erol ÜNSAL

Kasım 2019

unsalonderol@gmail.com

Telif Hakları Alanında Parodi İstisnasının Çerçevesi – Deckmyn v Vandersteen (ABAD C-201/13)

Avrupa Birliği’nde telif hakkı alanında parodi istisnasının çerçevesi, AB Adalet Divanı’nın 3 Eylül 2014 tarihli C-201/13 sayılı yorum kararı ile çizilmiştir.

Karar metnine http://curia.europa.eu/juris/document/document.jsf;jsessionid=3ECE038F56897739377DA101E3AE2998?text=&docid=157281&pageIndex=0&doclang=EN&mode=lst&dir=&occ=first&part=1&cid=1308141 bağlantısından erişilmesi mümkündür.

2001/29 sayılı AB Direktifi’nin (Bilgi Toplumunda Telif Hakları ve Bağlantılı Hakların Belirli Yönlerinin Uyumlaştırılması Hakkında Direktif), “İstisnalar ve Sınırlamalar” başlıklı 5. maddesinin üçüncü paragrafında birlik üyesi ülkelerin çoğaltma hakkına ve eserlerin kamuya iletimi hakkına belirli istisnalar ve sınırlamalar getirebileceği belirtilmiş ve (k) bendinde karikatür, parodi veya pastiş amaçlı kullanım konusunda üye ülkelerce istisna tanınabileceği belirtilmiştir.

Yazıda sizlere aktaracağımız Adalet Divanı görüşü, bu istisnalardan parodinin çerçevesini çizmektedir.

Yorum kararına konu davanın arka planı özetleyecek olursak:

1990 yılında hayatını kaybeden Willy Vandersteen, “Suske en Wiske” isimli bir çizgi romanın yaratıcısıdır. Çizgi roman, “Spike and Suzy”, “Bob and Bobette” gibi farklı isimlerle farklı ülkelerde de popüler olmuştur. Willy Van der Steen’in mirasçıları Brüksel Temyiz Mahkemesi’ne yansıyan davada, davacı taraf pozisyonundadır.

Davalı taraflar Johan Deckmyn isimli gerçek kişi ve Vrijheidsfonds VZW unvanlı bir dernektir. Johan Deckmyn, “Vlaams Belang” isimli bir siyasal partinin üyesidir ve davalı dernek, bu partiyi finansal açıdan desteklemek amacıyla kurulan kar amacı gütmeyen bir dernektir.

9 Ocak 2011 tarihinde yeni yılı kutlamak amacıyla Belçika’nın Gent şehrinde düzenlenen bir resepsiyonda Bay Deckmyn, editör olarak kendi isminin yer aldığı aşağıdaki kapağa sahip takvimleri dağıtır.

Takvim kapağı “Suske en Wiste” çizgi romanın 1961 yılında yayımlanmış bir sayısının kapağından esinlenilerek hazırlanmıştır. Çizgi romanın kapak görseli aşağıdaki biçimdedir:

Her iki görselde yer alan “De Wilde Weldoener” ibaresi Türkçe’ye “Zorunlu Yardımsever” olarak çevrilebilir.

İlk görselde temsil edilen kişi Gent şehrinin belediye başkanıdır, beyaz bir örtü giymiş bu kişi pervaneli bir mekanizmayla uçarken aşağıya attığı bozuk paralar baş örtülü ve/veya siyahi kişiler tarafından toplanmaktadır (Bu noktada çizimin yabancı düşmanı bir yaklaşım sergilediği de belirtilmelidir.).

Vandersteen’in çiziminde de pervaneli bir mekanizmayla uçan, beyaz bir örtü giyen ve aşağıya demir para atarak bunları toplamaya çalışan insanlar arasında kaosa yol açan bir kişi vardır.

Çizimler ana tema, kullanılan arka plan, izleyici konumundaki bir erkek ve kadın figürü anlamında birbirleriyle çok benzerdir.

Deckmyn takviminin kamuya sunulmasının telif hakkı ihlali oluşturduğu görüşünde olan Vandersteen mirasçıları, kamuya sunumu gerçekleştiren Deckmyn ve dernek aleyhine dava açarlar.

Davalıların savunması, davaya konu çizimin politik bir parodi mahiyetinde olduğu ve telif hakkı korumasının istisnasını teşkil ettiği yönündedir.

Davacılar bu savunmayı kabul etmemektedir; davacılara göre, parodiden bahsedebilmek için bazı şartların yerine getirilmiş olması gereklidir ve bu davada söz konusu şartlar mevcut değildir. Anılan şartlar; belirli bir amacın gerçekleştirilmesi, orijinallik içerme, mizahi karakter taşıma, orijinal eseri saçmalaştırma amacının bulunması ve parodiyi gerçekleştirmek için alınması şart olanlardan fazla sayıda şekli unsurun orijinal eserden alınmamış olmasıdır. Buna ilaveten davaya konu çizimin politik açıdan ayırımcı mesajlar ilettiği de davacılarca belirtilmiştir.

İlk Derece Mahkemesi davayı kabul eder, davalılar kararı temyiz eder ve dava Brüksel Temyiz Mahkemesi’nin önüne gelir. Temyiz Mahkemesi davayı görürken, işlemleri durdurma kararı alır ve aşağıdaki soruların ABAD tarafından yanıtlanmasını talep eder:

1- Parodi kavramı AB mevzuatına göre otonom bir kavram mıdır?

2- Eğer ilk soruya olumlu yönde yanıt verilirse, parodinin aşağıda sayılan şartları karşılaması veya onlara uygun olması gerekir mi?

  • Parodinin kendisinin orijinal bir karakterinin olması (orijinallik),
  • Bu karakterin, orijinal eserin yaratıcısına makul nedenlerle atfedilmeyecek şekilde ortaya konulması,
  • Orijinal esere veya herhangi bir şeye veya kimseye eleştiri yapılmasına bakılmaksızın, mizah veya alaya alma arayışının bulunması,
  • Parodisi yapılan eserin kaynağının belirtilmesi.

3- Bir eserin parodi olarak kabul edilebilmesi için başka herhangi bir şartı karşılaması veya başka özelliklere sahip olması gerekli midir?

Adalet Divanı bu soruları C-201/13 sayılı yorum kararı ile yanıtlamıştır.

Adalet Divanı ilk soruya verdiği yanıtta, parodi kavramının AB hukukun otonom bir kavramı olduğunu belirtmiş ve tek tip biçimde uygulanması gerektiğinin altını çizmiştir. Parodi istisnasının üye ülkelerce uygulanabilecek seçimlik bir istisna olması, kavramın otonom niteliğini etkilememektedir. Bu seçimlik hakkı kullanan üye ülkeler açısından parodi kavramı tek tip biçimde uygulanmalıdır.

Divan kararın devamında ikinci ve üçüncü soruları birlikte değerlendirmiştir:

2001/29 sayılı Direktif parodi kavramının bir tanımını vermemektedir. Dolayısıyla, Divanın bu konudaki standart uygulaması, kavramın anlamını ve kapsamını; kelimenin günlük dildeki anlamı ile vakanın şartlarını ve ilgili hükümlerin amacını birlikte dikkate alarak belirlemek yönündedir.

Parodi kelimesinin bilinen günlük anlamı çerçevesinde, parodinin esas özellikleri; var olan bir eserden belirgin biçimde farklı olmakla birlikte, o eseri çağrıştırmak ve mizahi veya alaycı bir ifade biçimi oluşturmaktır.

Parodinin günlük anlamından veya 2001/29 sayılı Direktif madde 5(3)(k)’dan hareket edilirse parodinin, Belçika Temyiz Mahkemesi’nin sorularında belirlediği koşullar çerçevesinde ortaya çıkacağının kabul edilmesi anlaşılır bir durum olmayacaktır.

Parodi, 2001/29 sayılı Direktif madde 5(3)(k) çerçevesinde bir istisna olarak tanımlanmıştır ve dolayısıyla, parodi kavramı, bu istisnanın korunması, amacının anlaşılması ve istisnanın etkili olmasının sağlanması amaçlarıyla yorumlanmalıdır. 2001/29 sayılı Direktif madde 5(3)(k) çerçevesinde parodinin bir istisna olması, parodi kavramına günlük dildeki anlamından kaynaklanmayan şartlar iliştirilerek, hükmün kapsamının bu şartlara bağlanmasına kadar gitmemelidir.

2001/29 sayılı Direktif’in ana amaçları arasında, ifade özgürlüğünün ve kamu yararının korunması da bulunmaktadır. Parodinin bir fikri uygun biçimde ifade etme yolu olduğu açıktır.

Dahası, 2001/29 sayılı Direktif’in giriş bölümünde, direktifte sayılan istisnaların amacının, eser yaratıcılarının haklarıyla, korunan eserin kullanıcıların hakları arasında adil bir denge sağlamak olduğu da belirtilmiştir. Uygulama aşamasında da Direktif madde 5(3)(k) adil denge ilkesi bağlamında değerlendirilmelidir. Bu ilke vaka bazında değerlendirilirken vakaya ilişkin tüm faktörler dikkate alınmalıdır.

İnceleme konusu vakada, yerden bozuk paraları toplayan insanlar, baş örtüsü takan ve/veya renkli (siyahi) insanlar olarak tasvir edilmiştir; bu çizim ayırımcı bir mesaj vermektedir ve koruma konusu eseri bu mesajla bağdaştırma etkisi taşımaktadır. Durum bu iken; ırk, renk ve etnik köken ayrıştırılmaması ilkesine dikkat çekilmesi ulusal mahkemenin yetkisindedir.

Bu şartlar dahilinde, davacıların telif hakkıyla korunan eserlerinin ayırımcı bir mesajla bağdaştırılmamasını istememeleri yönünde meşru bir beklentileri mevcuttur.

Sonuç olarak ikinci ve üçüncü sorulara verilecek yanıt: 2001/29 sayılı Direktif madde 5(3)(k) hükmü yorumlanırken, parodinin asli özelliklerinin, ilk olarak var olan bir eserden belirgin biçimde farklı olmakla birlikte, o eseri çağrıştırmak ve ikinci olarak ise, mizahi veya alaycı bir ifade biçimi oluşturmak olduğu kabul edilmelidir. Buna karşılık; parodinin kendisinin orijinal bir karakterinin olması, bu karakterin, orijinal eserin yaratıcısına makul nedenlerle atfedilmeyecek şekilde ortaya konulması, parodisi yapılan eserin kaynağının belirtilmesi gibi şartlar anılan hüküm çerçevesinde parodi kavramının oluşmasının koşulları değildir. Buna ilaveten, 2001/29 sayılı Direktif madde 5(3)(k) hükmü bir vakaya uygulanırken, direktifin ikinci ve üçüncü maddelerinde anılan kişilerin hak ve çıkarlarıyla, korunan bir eserin kullanıcısının parodi istisnasına dayandırdığı ifade özgürlüğü arasındaki adil bir denge gözetilmelidir. Yorum kararının konusu davada, çizimin parodi şartlarını yerine getirip getirmediğini, adil denge ilkesi kapsamında korunup korunmayacağını belirlemek ulusal mahkemenin yetkisindedir.

Parodi istisnasının ana hatlarını çizmekle yetinen ABAD yorum kararının öncesinde, Adalet Divanı Hukuk Sözcüsünün verdiği çok daha kapsamlı bir görüş bulunmaktadır. Konuyla ilgilenen okuyucularımıza hukuk sözcüsünün görüşünü incelemelerini öneriyoruz.

Önder Erol ÜNSAL

Kasım 2019

unsalonderol@gmail.com

“Decide” Yani “Karar Vermek” Öldürmek midir? Uzmanın İkilemi

Bir kamu kurumunda marka veya diğer fikri mülkiyet hakkı başvurularını inceleyen bir uzmanın başlıca görevi nedir?

Yanıt açık: Başvurular veya itirazlar hakkında karar vermek.

Aynı yanıt, yargıya yansımış uyuşmazlıklar hakkında karar veren hakimler için de geçerli elbette: Karar vermek.

Karar vermek fiilinin; İngilizcesi “decide”, Fransızcası “décider”, İspanyolcası “decidir”, İtalyancası “decidere” fiilleridir.

Çok konuşulan Batı dillerinde birbirlerine son derece yakın yazıma sahip bu fiilin atası ise Latince “decidere” fiilidir. Latince’deki bu fiil “de” prepozisyonu ile “caedere” fiilinin bütünleşmesinden ortaya çıkıyor. “de” prepozisyonu İngilizcedeki “off” kelimesiyle eş anlamlı düşünülebilir; “caedere” ise “kesmek, öldürmek” gibi anlamlara geliyor.

Bir diğer deyişle; “decide” yani “karar vermek” fiilinin kelime kökeni, diğer seçenekleri ortadan kaldırarak (keserek, öldürerek) bir sonuca varmak anlamından ve “öldürmek, kesip atmak” eylemlerinden geliyor.

İngilizce hafızamızı zorlayalım: suicide (sui + cide) = kendini öldürmek, homicide (homi + cide) = insan öldürmek. Aynı yöntemle türetilen bazı kavram veya isimlere bakalım: genocide (geno + cide) = soykırım, matricide, patricide, infanticide, pesticide, tyrannicide (anneyi öldürme, babayı öldürme, çocuk öldürme, böcek öldürme, tiranı öldürme). Listeyi daha da uzatmak mümkün.

Vardığımız noktada; Latince kökenli Batı dillerinde karar verme eylemi (to decide), öldürme eylemi ile köken bakımından benzer olarak karşımıza çıkıyor.

Asli görevi başvuru ve itirazları inceleyerek karar vermek olan benim gibi uzmanların günlük meşgalesi ise bu durumda her gün birilerini / bir şeyleri öldürmek oluyor. Ne kadar çok karar, o kadar fazla cinayet; ne kadar hızlı karar, o kadar otomatikleşmiş cinayet. Bir nevi seri katil, ne harika!!!

Daha geniş bir perspektiften bakınca, günlük hayata dair her kararımız da aslında birilerini veya bir şeyleri öldürmek anlamına geliyor. Bu halde de bir karar verirken, yani diğer seçenekleri ortadan kaldırırken hepimiz katil oluyoruz veya karardan negatif etkilenen kişiysek kendimizi kurban konumunda buluyoruz. Kimimiz sadece günlük hayatında yapıyor bu işi, kimimiz ise sadece günlük hayat pratikleri içerisinde değil, aynı zamanda mesleki olarak da bu eylemle iştigal ediyor.

Bütün bu -zihin aydınlatıcı- ama pratikte faydasız düşünce, katıldığım bir seminerde bağlam dışı anlatılan etimolojik tespitlerden ortaya çıktı (Teşekkürler Beliz hocam) ve ben de işimde her gün “decide” eylemi gerçekleştiren bir kişi olarak, kendimi katil olarak değerlendirirken buldum.

Uzmanlık alanım olmayan bir konuda amatörce yazdıklarım için kusura bakmazsınız sanırım?

Önder Erol ÜNSAL

Kasım 2019

unsalonderol@gmail.com

Kelime mi Yoksa Şekil mi Karşılaştırılacak? Yoksa Her İkisi de mi? (Adalet Divanı Genel Mahkemesi T-454/18)

Avrupa Birliği Adalet Divanı Genel Mahkemesi, 10 Ekim 2019 tarihinde kelime unsuru olarak da algılanabilecek şekillerin benzerliğinin değerlendirilmesi hakkında yol gösterici bir karar vermiştir. (T-454/18; http://curia.europa.eu/juris/document/document.jsf?text=&docid=218930&pageIndex=0&doclang=EN&mode=lst&dir=&occ=first&part=1&cid=413598)

Alessandro Biasotto, aşağıdaki işaretin “giysiler ve baş giysileri” olarak özetlenebilecek bir grup mal için tescil edilmesi talebiyle Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi‘ne (EUIPO) başvuruda bulunur.

OOFOS LLC, başvurunun ilanına karşı “ayak giysileri” olarak özetlenebilecek mallar için tescilli aşağıdaki markasıyla karıştırılma ihtimali gerekçesiyle itiraz eder.

EUIPO itiraz birimi, işaretler arasındaki belirgin görsel farklılık ve işaretlerin sesçil ve kavramsal bakımlardan karşılaştırılmalarının mümkün olmamaları gerekçesiyle yayıma itirazı reddeder. Bu karara karşı itiraz edilir.

EUIPO Temyiz Kurulu, farklı bir yaklaşım benimser ve her ikisi de “OO” harflerini içeren markalar arasındaki işitsel aynılık, ortalama düzeydeki görsel benzerlik ve malların yüksek düzeydeki benzerliği nedenleriyle markalar arasında karıştırılma olasılığının bulunduğuna hükmederek itirazı kabul eder.

Bu karara karşı dava açılır ve dava Adalet Divanı Genel Mahkemesi’nin 10 Ekim 2019 tarihli T-454/18 sayılı kararı ile sonuçlandırılır.

Davacı; markaların görsel olarak farklı olmalarının yanısıra, şekillerden oluşan markaların telaffuzunun mümkün olmaması nedeniyle, markalar arasında seçil bakımdan karşılaştırmanın da yapılamayacağını öne sürmektedir. Bu bağlamda davacıya göre, işaretler arasında benzerlik bulunmadığından, karıştırılma olasılığından bahsetmek de mümkün değildir.

Mahkemeye göre, “OO” harfleri her iki markada da görünür ve tanınır haldedir. Davacı, dava dilekçesinde markasının şekil unsurlarından oluştuğunu öne sürse de, başvuru aşamasında markasını “kelime unsurları (OO) içeren bir şekil markası” olarak tanımlamıştır. Aynı şekilde, ret gerekçesi markanın tarifnamesinde marka “ikinci O harfinin ortasında yatay bir çizgi bulunan OO harfleri olarak” açıklanmıştır. Bunların ötesinde Mahkeme’ye göre kamunun ilgili kesimi markaları iki daire şekli biçiminde değil, “OO” harfleri olarak algılayacaktır. Markalardaki diğer şekil unsurları ise dekoratif unsurlar görünümdedir.

Mahkeme, bu tespitlerden hareketle, “OO” harflerinin her iki markada da baskın unsur konumunda bulunduğu ulaşmıştır. Buna ilaveten, “OO” kelime unsuları kısa harf dizileri olsa da, aralarındaki görsel farklılığın derecesi, markaların görsel olarak benzer olmaları halini değiştirecek düzeyde değildir. Mahkeme belirtilen nedenlerle, başvuru ile ret gerekçesi markayı görsel açıdan ortalama düzeyde benzer markalar olarak değerlendirmiştir.

Sesçil benzerlik hususunda, Mahkeme her iki markanın telaffuz edilecek kelime unsurlarının “OO” harfleri olmasından hareketle markaları işitsel açıdan aynı markalar olarak görmüştür.

Markaların kelime unsurlarının (OO) anlamı bulunmadığından, markalar arasında kavramsal benzerlikten bahsedilmesi ise mümkün değildir.

Devamında, markaların kapsadığı “ayak giysileri” ile “giysiler ve baş giysileri” mallarının benzerliği incelenmiştir. Mahkeme bu konuda da, Temyiz Kurulu’nun tespitlerine katılarak anılan malları benzer mallar olarak değerlendirmiştir.

Markaların görsel açıdan ortalama düzeydeki benzerliği, işitsel açıdan aynılığı ve malların benzerliği hususları bir arada dikkate alındığında, markalar arasında karıştırılma olasılığının bulunduğu kanaatine ulaşan Mahkeme, aynı doğrultuda verilen Temyiz Kurulu kararını onamıştır. Dolayısıyla, dava reddedilmiştir.

Malların / hizmetlerin aynı veya benzer olduğu hallerde; aynı zamanda kelime olarak algılanması şekillerden oluşan (veya tam tersi) işaretler arasında, sesçil açıdan aynı karşılığın varlığı ve bu durumun görsel düzeyde ortalama düzeyde benzerlikle desteklenmesi halinde karıştırılma olasılığının varlığından bahsedilmesi kanaatimizce, kararın kritik noktasını oluşturmaktadır. İncelemede sıklıkla karşılaşılan bu tip benzerlik durumlarında, Genel Mahkeme’nin yaklaşımının uygulamacılara yol göstereceği görüşündeyiz.

Önder Erol ÜNSAL

Kasım 2019

unsalonderol@gmail.com

SKY – SKYKICK: ABAD Hukuk Sözcüsü Tanchev Kötü Niyetli Marka Tescil Başvuruları Hakkında Değerlendirmesini Yaptı ve Bombayı Adalet Divanı’nın Kucağına Bıraktı (C-371/18)

Adalet Divanı Hukuk Sözcüsü Evgeni Tanchev, 16 Ekim 2019 tarihinde verdiği Sky – SkyKick görüşüyle, tabir yerindeyse saatli bombayı Adalet Divanı’nın kucağına bıraktı.

Tanchev görüşünü, Birleşik Krallık Adalet Yüksek Mahkemesi’nden gelen C-371/18 sayılı ön yorum talebine ilişkin olarak vermiştir. Talebin konusunu esasen marka tescilleri kapsamında bulunan mal ve hizmetlerin gerçek kullanım niyetinin bulunmamasının kötü niyeti işaret edip etmediği, malların ve hizmetlerin açık ve belirli olmamasının hükümsüzlük nedeni olup olmadığı gibi hususlar oluşturmaktadır.

Adalet Divanı’nın ön yorum talebini nasıl yanıtlayacağı şu anda elbette bilinmemektedir; ancak karar Tanchev’in görüşü yönünde çıkarsa, Avrupa Birliği marka hukuku ve uygulamasını heyecanlı günlerin beklediğini şimdiden söyleyebiliriz. AB uygulamalarını yakından takip eden ve mevzuat ile uygulamalar bakımından yakın benzerlik gösteren Türkiye bakımından da benzer durumun ortaya çıkacağını söylemek ise hayalcilik olmayacaktır.

Hukuk Sözcüsü Tanchev’in görüşü http://curia.europa.eu/juris/document/document.jsf?text=&docid=219223&pageIndex=0&doclang=EN&mode=lst&dir=&occ=first&part=1&cid=6895863 bağlantısından görülebilir. 142 paragraflık görüşün geniş bir özeti bu yazıda yer almayacak, yazı kapsamında yalnızca Birleşik Krallık Adalet Yüksek Mahkemesi’nin sorularına ve Tanchev’in nihai yanıtlarına yer vereceğiz ve tüm AB marka camiası gibi Adalet Divanı’nın vereceği kararı beklemeye başlayacağız.

Öncelikle, görüşe temel olan vakaları kısaca aktaralım:

Türkiye’de olduğu gibi Avrupa’da da oldukça agresif bir marka koruma politikası izleyen televizyon yayıncısı SKY PLC, bulut teknolojileri alanında faaliyet gösteren bir start-up firması olan SKYKICK INC firmasının “Skykick” markasını kullanarak “Sky” markalarına tecavüz ettiği iddiasıyla dava açar. SKYKICK firması tecavüz iddialarını reddeder ve bununla yetinmeyerek, tecavüz iddiasının gerekçesi “Sky” markalarının tescillerinin geçersiz olduğunu iddia eder. SKYKICK’e göre, “Sky” markalarının mal ve hizmet listelerindeki tabirlerin bir kısmı açıklık ve kesinlik şartlarını yerine getirmemektedir ve bu markaların tescil başvuruları kötü niyetle yapılmıştır.

Bu iddiaları değerlendiren Birleşik Krallık Adalet Yüksek Mahkemesi, bir noktada yargılamayı durdurur ve aşağıda temel noktalarına yer vereceğimiz soruları (soruları kelimesi kelimesine çevirmeyerek, asıl noktalarını belirteceğim), Adalet Divanı’na yönelterek ön yorum kararı talep eder:

I- Tescilli bir AB markası veya üye bir ülkede tescil edilmiş ulusal bir marka, mal ve hizmet listesinde yer alan tabirlerin açıklık ve kesinlik şartlarını yerine getirmemesi nedeniyle kısmen veya tamamen hükümsüz kılınabilir mi?

II- Eğer birinci soruya olumlu yanıt verilirse, “bilgisayar yazılımı” gibi bir tabir çok genel midir ve açıklık ve kesinlik şartını yerine getirmekte midir?

III- Bir markayı kapsadığı mal ve hizmetleri kullanım niyeti olmaksızın tescil ettirmek kötü niyet teşkil eder mi?

IV- Eğer üçüncü soruya olumlu yanıt verilirse, tescil başvurusunun malların ve hizmetlerin kullanım niyeti olan kısmı için iyi niyetle, kullanım niyeti olmayan kısmı içinse kötü niyetle yaptığı sonucuna varılabilir mi?

V- Bu soru Birleşik Krallık marka mevzuatının bir maddesinin AB Marka Direktifine uygunluğunu sorgulamaktadır. Yer vermiyoruz.

Hukuk Sözcüsü Tanchev detaylarına girmeyeceğimiz uzun bir değerlendirmenin ardından sorulara aşağıdaki yanıtları vermiştir:

I- Tescilli bir AB markası veya üye bir ülkede tescil edilmiş ulusal bir marka, mal ve hizmet listesinde yer alan tabirlerin açıklık ve kesinlik şartlarını yerine getirmemesi nedeniyle kısmen veya tamamen hükümsüz kılınamaz. Bununla birlikte, malların ve hizmetlerin açıklık ve kesinlik şartını yerine getirmemeleri, bu tip tescilli markalara sağlanan korumanın kapsamı değerlendirilirken dikkate alınabilir.

II- Bununla birlikte, malların ve hizmetlerin açıklık ve kesinlik şartını yerine getirememesi hali, Direktif’te ve Birlik Marka Tüzüğü’nde yer alan kamu düzenine aykırılık içerikli ret ve hükümsüzlük nedeni kapsamına girebilir, bir markanın “bilgisayar yazılımı” için tescil edilmesi de haksız ve kamu menfaatine aykırıdır . “Bilgisayar yazılımı” gibi bir tabir çok geneldir ve açıklık ve kesinlik şartını yerine getirmemektedir.

III- Bir markayı kapsadığı mal ve hizmetleri kullanım niyeti olmaksızın tescil ettirmek için yapılan başvuru bazı hallerde kötü niyeti gösteren bir husus olabilir, bu hal özellikle başvuru sahibinin tek amacının üçüncü bir tarafın piyasaya girişini engellemek olması ve bu tip istismarcı başvuru stratejisini gösteren delillerin bulunması durumunda oluşacaktır, bunu saptayacak olan da ulusal mahkemelerdir.

IV- Hükümsüzlük halinin tescil kapsamındaki mal ve hizmetlerin yalnızca bir kısmı bakımından ortaya çıkması halinde, yalnızca söz konusu mal ve hizmetler hükümsüz kılınabilir.

V- Bu yanıt Birleşik Krallık marka mevzuatının bir hükmü ile ilgili olduğundan yanıtı belirtmiyoruz.

Tanchev’in yanıtlarının, özellikle açık ve kesinlik şartını yerine getirmeyen mal ve hizmetlerin kamu düzenine aykırılık gerekçesiyle reddedilebileceğinin belirtilmesi, bunun yanısıra “bilgisayar yazılımı” gibi bir tabirin açıklık ve kesinlik şartını yerine getirmediğinin öne sürülmesi (davaya görüş sunan Macaristan, Fransa, Polonya ve Slovakya hükümetleri bu tabirin çok genel olmadığını belirtmişlerdir) ve kullanım niyeti bulunmayan mal ve hizmetlerin tescili için yapılan başvuruların belirli hallerde kötü niyetli başvuru olarak değerlendirilebileceğinin belirtilmesi gibi yönleriyle tartışmaya oldukça açık olduğu kanaatindeyiz.

Eğer, Adalet Divanı’nın ön yorum kararı, Hukuk Sözcüsü Tanchev’in yanıtları doğrultusunda olursa (kast ettiğimiz özellikle 2. yanıttır), AB marka camiasını hareketli yeni günlere merhaba diyeceğini şimdiden söyleyebiliriz. En iyisi Adalet Divanı’nın ön yorum kararı için şimdiden gün saymaya başlayalım.

Önder Erol ÜNSAL

Ekim 2019

unsalonderol@gmail.com

Bir Zamanlar Amerika’da: Yasak Maddelerin İnsan Vücuduna Aktarımı Amaçlı Malzemeler Marka Tesciline Konu Olabilir mi? USPTO Temyiz Kurulu Sözünü Söyledi

“Cannabis sativa” bitkisinin, yani çoğunluğumuzun bildiği ismiyle “hint keneviri” bitkisinin yaprakları ve tohumları uyuşturucu ve uyarıcı maddelerin üretiminde kullanılmaktadır. Bu tür maddelerin kullanımı ve bulundurulması dünya genelinde çoğunlukla kanun dışıdır. Bununla birlikte, A.B.D.’nin bazı eyaletlerinde hint keneviri veya marihuananın kullanımı, belirli şartlar dahilinde yasaldır, ancak bu eyaletlerdeki durum, konu federal düzeyde marka tesciline geldiğinde problemlere yol açmaktadır. Cannabis tüketilirken kullanılan malzemelerin, tescilli markaların kapsamında korunmasına ilişkin hususlar, A.B.D. marka hukuku ve uygulamasında yoğun biçimde tartışılmaktadır.

Bu yazıda size tartışmaların önemli eksenlerinden birini göstereceğiz ve federal bir devlet kurumu olan A.B.D. Patent ve Marka Ofisi‘nin (USPTO) konu hakkındaki değerlendirmesi hakkında fikir vermeye gayret edeceğiz.

“Canopy Growth Corporation” (başvuru sahibi), 2014 yılında USPTO’ya “JUJU RX” kelime markasının “dumansız hint keneviri buharlaştırma cihazları, yani tüttürme amaçlı oral buharlaştırıcılar; buharlaşmış hint kenevirini iletme cihazları, yani tüttürme amaçlı buharlaştırıcılar” malları için tescil edilmesi talebiyle başvuruda bulunur. Başvuru sahibi, buna ilaveten aynı malların tescili amacıyla “JUJU HYBRID” başvurusunda da bulunmuştur.

USPTO uzmanı her iki başvuruyu da markaları kanunlara uygun biçimde iyi niyetli kullanım amacının bulunmaması nedeniyle reddeder.

Başvuru sahibi bu kararlara karşı itiraz eder ve itirazlar USPTO Temyiz Kurulu’nca incelenir. Kurul’un itirazlar hakkında verdiği ve bu yazıda sizlere aktarılacak olan kararın http://ttabvue.uspto.gov/ttabvue/ttabvue-86475885-EXA-19.pdf bağlantısından görülmesi mümkündür.

Kurul’un, kullanım niyetine bağlı başvurulardaki önceki içtihadı, “Eğer ki, başvuruya konu mallar, Federal Kontrol Altında Bulunan Mallar Kanunu‘na (CSA) göre kanun dışı ise, bu mallar başvuru sahibince ticarette kullanılamayacağından, başvuru sahibinin malları iyi niyetle kullanımının hukuken imkansız olduğu” yönündedir.

İncelenen vakada, daha öncekilerde olduğu gibi, başvuru sahibi mallarını hint keneviri veya marihuana buharlaştırıcılar olarak tanımlamıştır. CSA’ya göre marihuana bulundurulması kanunsuz olan kontrol altındaki bir maddedir ve böyle bir maddenin insan vücuduna herhangi bir biçimde intikal ettirilmesini sağlayan her tür cihaz, donanım, alet de CSA çerçevesinde satışa sunumu veya ticari kullanımı kanun dışı olan ilaç donanımlarıdır. CSA’da marihuana, “cannabis sativa (hint keneviri) bitkisinin her tür parçası, bu bitkiden elde edilen reçine, bu bitkiden, tohumlarından veya reçinesinden üretilen her tür bileşen, ürün, tuz, türev, karışım” olarak yer almaktadır.

Belirtilen tanımlar ve inceleme konusu vakaya ilişkin kayıtlar dikkate alınınca, başvuru kapsamında hint kenevirine yapılan atıfların, CSA’da yer alan tanım kapsamındaki marihuanaya yapıldığı anlaşılmaktadır. Bu çerçevede, hint keneviri veya marihuanayı insan vücuduna herhangi bir şekilde aktarma amaçlı malzemeler, CSA kapsamında kanun dışı ilaç donanımlarıdır ve başvuru kapsamındaki mallar da bu klasmana girmektedir.

Malların ifade ediliş biçimi, malların amacının marihuanayı veya hint kenevirini insan vücuduna aktarmak olduğunu göstermektedir. Başvuru sahibi de malların amacına yönelik bu tespite itiraz etmemektedir. Başvuru sahibinin iddiası, tescilini talep ettiği malların, devlet tarafından satışına izin verilen ve düzenlenen hint keneviri endüstrisi satıcıları veya işletmecileri için tasarlandığıdır. Bu noktada, bazı A.B.D. eyaletlerinde sağlık amaçlı marihuana ticaretinin yasal olduğu bir kez daha belirtilmelidir.

Buna karşılık USPTO Temyiz Kurulu’na göre, USPTO’ya yapılan başvurular sonucu federal marka tescili elde edilmektedir ve dolayısıyla kanunilik meselesinin, gene bir federal kanun olan CSA’ya göre değerlendirilmesi gerekmektedir.

Başvuru sahibinin bir diğer iddiası, elektronik sigaralar gibi diğer oral buharlaştırıcı cihazların marka olarak tescil edilmesi önünde engel bulunmaması ve paralel değerlendirme yapılması gerekliliğidir. Bu tip mallar CSA kapsamında kanun dışı olmadığından, paralel değerlendirme yapılması Kurul’a göre mümkün değildir.

Başvuru sahibi, üçüncü kişilere ait bazı önceki tescilleri emsal olarak göstererek markasının tescil edilmesini talep etmektedir. Kurul, bu tescillerin bir kısmının CSA’daki yasal kullanım hallerine ilişkin olduğunu, dolayısıyla incelenen vaka için emsal teşkil etmeyeceğini, bunun ötesinde her vakanın kendi halleri çerçevesinde inceleneceğini belirtmiştir. Buna ilaveten bazı önceki tesciller, incelenen başvuruyla benzer özellikler gösterse de, USPTO’nun bu tescillere izin vermiş olmasının, Kurul veya Mahkemeler açısından bağlayıcılık taşımadığının da altı çizilmiştir.

Başvuru sahibi son olarak, Cole Memo isimli federal bir direktifi işaret ederek, başvuru kapsamındaki malların kanuni olduğunu iddia etmiştir. Temyiz Kurulu, bir kanun olan CSA’nın varlığı karşısında Cole Memo direktifinin dikkate alınamayacağını, kaldı ki bu direktifin de 2018 yılında iptal edildiğini belirterek, bu iddiayı da kabul etmemiştir.

Sonuç olarak, Temyiz Kurulu başvuru sahibinin tüm iddialarını reddederek başvurular hakkındaki ret kararlarını, başvuruların kapsamındaki mallara ilişkin kullanım niyetinin kanun dışı olması gerekçesiyle onamıştır.

Karar, Cannabis endüstrisi için sevindirici olmasa da, yoğun tartışmaların yaşandığı bu alanda gelecek günlerin ne getireceğini hep birlikte göreceğiz.

Son Not: Yazıyı yazmaya başladığım andan şu ana dek aklımda Sergio Leone‘nin hayranı olduğum ve onlarca kez izlediğim Bir Zamanlar Amerika’da (Once Upon a Time in America) filmi vardı. Neden mi? Film Noodles (Robert De Niro) bir afyon evinde uyuşturucunun etkisi altındayken başlar ve finalde de Noodles gene afyon evindeyken biter. Yaklaşık 4 saat süren, flashbacklerle dolu ve yoksulluk, dostluk ve ihanet başta gelmek üzere nice kavramı bir arada sorgulatan bu filmi, izleyenler de izlemeyenler de DVD’sini edinip ilk kez veya yeniden görsün. Ve evet, Ennio Morricone‘nin müzikleri en az film kadar güzel, belki de filmin önünde, hatta bana sorarsanız tüm zamanların en iyi soundtrack albümü Bir Zamanlar Amerika’da filmine aittir. Onun da Youtube bağlantısını aşağıya ekleyeyim, tadını çıkarın!

Önder Erol ÜNSAL

Ekim 2019

unsalonderol@gmail.com

Ses Markalarının Ayırt Edici Niteliği EUIPO Temyiz Kurulu’nca İçecekler İçin Değerlendirildi

Ses markası başvurularında sıklıkla karşılaşılan ret nedeni, sicilde gösterim şartının yerine getirilememesi, dolayısıyla başvuruya konu işaretin marka olabilecek işaretler arasına girememesidir.

Sicilde gösterim şartını layıkıyla yerine getirdiği kabul edilen ses markası başvuruları, bu aşamadan sonra mutlak ret nedenleri incelemesine tabi tutulmaktadır. Mutlak ret nedenleri incelemesi aşamasına geçebilen ses markası başvurularının sayısı nispeten az olduğundan, ses markalarının hangi hallerde ayırt edici nitelikten yoksun veya tanımlayıcı olarak kabul edileceği genellikle pek bilinmemekte veya tartışma konusu edilmemektedir.

Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO) Temyiz Kurulu’nun Temmuz 2019’da verdiği yeni bir karar, ses markası başvurularının ayırt ediciliğine ilişkin değerlendirme kriterleri hakkında net bir yaklaşımı ortaya koymaktadır. Bu yazıda EUIPO Temyiz Kurulu‘nun söz konusu kararını sizlerle paylaşacağız.

Almanya’da yerleşik “Ardagh Metal Beverage Holdings GmbH & Co. KG” (başvuru sahibi) http://euipo.europa.eu/trademark/sound/EM500000017912475 bağlantısından dinleyebileceğiniz ses kaydının marka olarak tescil edilmesi talebiyle EUIPO’ya başvuruda bulunur. Tescili talep edilen ses, kısaca gazlı içecek içeren bir kutunun açılma sesi olarak tanımlanabilir.

Başvurunun kapsamında 6., 29., 30., 32. 33. sınıflara dahil mallar bulunmaktadır. Bu mallardan 29., 30., 32. 33. sınıflara dahil olanlar ilgili sınıflardaki içecekler (sütler, kahveler, çaylar, yoğurt bazlı, çikolata bazlı içecekler, meşrubatlar, alkollü içecekler vd), 6. sınıfa dahil olanlar ise metalden içecek kutuları, metalden kaplardır.

EUIPO uzmanı başvuruyu ayırt edici nitelikten yoksunluk gerekçesiyle tüm mallar bakımından reddeder. Ret kararının nedeni, gazlı ya da gazsız içecekler bakımından içecek kutusu açılış sesinin ticari kaynak gösterme vasfına sahip olmaması, 6. sınıftaki malların ise içecek kutularının kendisi olmasıdır. Uzmana göre, ticaret alanındaki rakiplerin ürünlerinin hafif düzeyde farklı sese sahip olmaları, başvurunun ayırt edici olduğu anlamına gelmemektedir. Farklılığın dikkat çekici düzeyde olması gerekir ki, incelenen vakada hal böyle değildir.

Başvuru sahibi ret kararına karşı itiraz eder. İtirazın dayandığı temel gerekçeler; kutunun açılışına ait sesteki sürpriz ve beklenmedik zaman aralığının ve sıradışı derece uzun ses düzeninin göz ardı edilmesi, sesin gazlı içecek kutularının alışıldık sesinden farklı olması, gaz içermeyen içecekler bakımından ret kararının dayanaksız olması ve tüketicilerin dikkat seviyesinin yüksek olmasıdır.

EUIPO Temyiz Kurulu itirazı incelemeye her itirazda olduğu gibi konu hakkındaki genel içtihat ve açıklamalarla başlar. Ayırt edicilik hakkında daha önce pek çok yazıda yer verdiğimiz içtihadı tekrarlamak yerine, doğrudan ses markalarının ayırt ediciliği hususundaki açıklamalara geçiyoruz.

İçtihada göre, ses markalarının ayırt ediciliğini değerlendirirken kullanılacak ölçüt, diğer marka türleri için kullanılacak ölçütten farklı değildir. Bununla birlikte değerlendirme yapılırken, kamunun ilgili kesiminin bazı marka türlerine yönelik algısının diğer marka türlerine yönelik algısından farklılık gösterdiği de dikkate alınmalıdır. Bu bağlamda incelemede, toplumun kelime veya şekilleri marka olarak görmeye alışkın olduğu, ancak sadece seslerden oluşan işaretler için durumun aynı olmadığı göz önünde bulundurulmalıdır. Özellikle, inceleme konusu başvurunun kapsadığı içecekler ve içecek ambalajları piyasasında, ürünlerin ticari kaynağının seslerin yardımıyla gösterilmesi pek alışıldık bir hal değildir.

Bu tip malları sadece bir ses markasıyla satışa sunmak belirli zorluklar içermektedir. Bu tip ürünlerde, ses markasının sadece bir sesten oluştuğu hallerde (yani müzik, nota vs olmayan hallerde), tüketicilerin sesi ürünü satın aldıktan sonra kutuyu açarken duyacakları açıktır. Markaların amacı ise tüketicilerin bilgilenmiş bir şekilde seçim yapmalarını ve olumlu deneyimlerini yeni satın alma işlemlerinde tekrarlamalarını sağlamaktır. Buna karşın sesin, ürün tüketilirken ortaya çıkması halinde, bu ses tüketicilerin satın alma kararını etkileyecek bir referans noktası olarak değerlendirilemez.

İçtihada göre, bir sesin tüketiciler tarafından ticari kaynak gösteren bir işaret olarak algılanması için belirli bir rezonansının veya tanınırlık değerinin bulunması gereklidir; aksi durumlarda ses yalnızca işlevsel bir unsur olarak algılanacak veya sese herhangi bir değer atfedilmeyecektir.

EUIPO uzmanının doğru biçimde tespit ettiği üzere, başvuruya konu sesin malların kullanımına ait bir içsel (ayrılmaz) ses olduğu hallerde, ürün şekillerinden veya bunların ambalajlarından oluşan başvurular için kullanılan değerlendirme kriterleri esas alınmalıdır. Yani ayırt ediciliğin bulunduğu yönündeki tespite varabilmek için, işaretin ilgili piyasadaki norm ve alışkanlıklardan önemli düzeyde uzaklaşmış olması şartı gözetilmeli ve/veya kullanım sonucu kazanılmış ayırt edicilik aranmalıdır. İncelenen vakada böyle bir durum söz konusu değildir.

EUIPO uzmanı kararında, başvuruya konu sesin başvuru kapsamında bulunan mallarla doğrudan ilişkili olduğunu ve ürünlerin kullanımına ilişkin içsel bir ses olduğunu açıklamıştır ve bu tespit yerindedir. Başvuru kapsamındaki içeceklerin tamamının gazlı versiyonları olabileceğinden 29.,30.,32. ve 33. sınıflara dahil içecekler bakımından ayırt edici nitelikten yoksunluk gerekçesiyle verilen ret kararı Kurul’a göre de doğrudur.

6. sınıfa dahil metal içecek kapları veya kaplar malları bakımından da başvuruya konu ses içsel bir özelliktir.

Başvuruya konu ses, gazlı içecek kutularını açarken çıkan sesten genel özellikleri itibarıyla belirgin biçimde farklılaşmamaktadır ve dolayısıyla tüketiciler tarafından ticari kaynak gösteren bir işaret olarak algılanmayacaktır. Başvuru sahibinin iddiasının aksine, başvuruya konu seste, tenekenin açılışıyla bükülmesi arasındaki ara, karşılaştırabilecek sesler dikkate alındığında, sesi çok açık hale getirecek derecede rezonant değildir ve aynı durum ses kaydının uzunluğu bakımından da geçerlidir.

Kurul’a göre ilgili tüketiciler, başvuruya konu sesi ticari kaynak gösteren bir işaret olarak değil, ürünlere ilişkin işlevsel bir unsur olarak algılayacaktır. Bu bağlamda, başvuru kapsadığı tüm mallar bakımından ayırt edici nitelikten yoksundur ve dolayısıyla da başvuru hakkında verilen ret kararı yerinde görülmüştür.

Ses markalarının hangi hallerde marka olabilecek işaretler arasına girebileceğinin tartışmasının ötesine geçerek, ses markalarının kapsadıkları mallar bakımından ayırt ediciliği tartışmasına giren ve bu yazının konusunu teşkil eden EUIPO Temyiz Kurulu kararının, okuyucularımızca da ilgi çekici bulunacağını umuyoruz.

Önder Erol ÜNSAL

Ekim 2019

unsalonderol@gmail.com

Erkek Vücudu Biçimli Parfüm Şişeleri Hangi Halde Karıştırılır? USPTO Temyiz Kurulu Ne Demiş?

Parfüm şişeleri standart parfüm şişesi görünümünden uzaklaştıkları ölçüde, parfümleri ayırt etmek için kelime markaları kadar işlevsel hale gelmektedir.

Parfüm tutkunları, kullandıkları parfümün sadece şişesine bakarak, yani kelime markasını görmeden veya parfümü koklamaya ihtiyaç duymadan, kokunun markasını söyleyebilmeye yetisine çoğunlukla sahiptir. Elbette bu durum, bütün parfüm şişeleri açısından değil, stilize parfüm şişeleri bakımından geçerlidir. Böyle bir halde, stilize parfüm şişeleri birbirlerine benzerse, şişelerin benzerliği nedeniyle tüketicilerin markaları karıştırması olasılığından bahsetmek mümkün hale gelecektir.

Peki, parfüm şişeleri arasında karıştırılma olasılığının varlığından bahsedebilmek için ne düzeyde bir benzerlik aranmalıdır? A.B.D. Patent ve Marka Ofisi (USPTO) Temyiz Kurulu aşağıda yer vereceğimiz kararında bu soruyu erkek vücudu görünümlü parfüm şişeleri açısından vermiştir.

“Coscentra B.V.” aşağıda görseline yer verdiğimiz şekil markasının “parfümler ve esans yağları” için tescil edilmesi talebiyle USPTO’ya başvuruda bulunur. Başvuru tarifnamede; “Marka, malların erkek vücudu şeklindeki ambalajının üç boyutlu görünümünden oluşmaktadır. Sprey başlığını tasvir eden kesik çizgiler markanın parçası değildir. Markanın bir özelliği olarak renk talebi bulunmamaktadır.” biçiminde anlatılmıştır.

USPTO’da yapılan inceleme neticesinde uzman, başvuruyu aşağıdaki tescilli şekil markasıyla karıştırılma olasılığı gerekçesiyle reddeder. Ret gerekçesi markanın kapsamında da “parfümler” yer almaktadır.  Ret gerekçesi markanın tarifnamesi; “Marka, malların ambalajının üç boyutlu şeklinden oluşmaktadır. Şekildeki çizgi kısımlar mavi renk içindir.” biçimindedir.

Başvuru sahibi ret kararına karşı itiraz eder ve itiraz USPTO Temyiz Kurulu’nca 26 Mart 2019 tarihinde karara bağlanır. Kararın tüm metninin http://ttabvue.uspto.gov/ttabvue/ttabvue-79196465-EXA-14.pdf bağlantısından görülmesi mümkündür.

Temyiz Kurulu kararına karıştırılma olasılığı hakkındaki içtihatla başlar. IPR Gezgini’nde bu içtihadı daha önce defalarca yazdığımız için bir kez daha tekrarlamayacağız.

Karardaki ilk tespit, markaların kapsadığı malların aynı olduğuna ilişkindir. Devamında markaların benzerliği hususu detaylıca irdelenir.

Markaların benzerliği incelenirken dikkate alınan temel ilke, markaların yanyana konularak karşılaştırılması suretiyle birbirlerinden ayırt edilip edilmeyeceklerinin test edilmesi değil; oluşturdukları bütüncül ticari izlenim itibarıyla birbirleriyle yeterli düzeyde benzer olup olmadıklarının, bu yolla da malların ticari kaynağına ilişkin karıştırmanın ortaya çıkıp çıkmayacağının değerlendirilmesidir. Markaların benzerliği değerlendirilirken, markalar parçalara bölünerek, bu unsurların farklılıkları değil, markaların bütünsel olarak benzer olup olmadıkları dikkate alınmalıdır. Bu değerlendirme yapılırken farklı unsurların benzerliği göz önüne alınabilir. İncelenen vakada mallar aynı olduğundan, karıştırılma olasılığının varlığı sonucuna ulaşabilmek için markaların benzerliğine duyulan ihtiyaç nispeten azalacaktır.

Başvuru ve ret gerekçesi marka parfüm şişelerinden oluşmaktadır. Normal pazar koşullarında, tüketicilerin markaları yanyana inceleme lüksü genellikle bulunmamaktadır, dolayısıyla tüketiciler karşılaştırmayı yaparken tam ve noksansız olmayan hafızalarından yararlanırlar. Ortalama tüketicinin hafızasının odağında, ürünleri spesifik değil genel izlenimi bulunmaktadır. Bu vakada, ortalama tüketici parfüm satın alabilecek her bireydir.

USPTO uzmanı kararında, her iki markanın da malların erkek vücudu biçimindeki ambalajından oluşmaları nedeniyle görsel, çağrışımsal ve bütünsel ticari algı anlamında benzer olduklarını öne sürmektedir. Başvuru sahibi de, markaların erkek vücudu biçimindeki ambalajlardan oluştuğunu kabul etmektedir, ancak ona göre vücutların biçimi tüketicilerin onları farklı ticari kaynaklardan gelen ürünler olarak değerlendirmelerini sağlayacak derecede farklıdır.

Başvuru sahibi, Britannica Ansiklopedisi’nde yer alan farklı vücut tiplerinden (endomorphic yani yuvarlak şişman vücut tipi; mesomorphic yani kaslı vücut tipi; ectomorphic yani zayıf düz vücut tipi) bahsetmiş;  buna bağlı olarak markalardaki erkek vücutlarının farklılıklarını belirtmiştir. Başvuru sahibine göre, ret gerekçesi markadaki erkek vücudu zayıf fiziğe sahip ve penissiz iken, başvurudaki erkek vücudu kaslı fiziğe ve penise sahiptir. Buna ilaveten; tüketiciler her tür medyada erkek biçimlerini görmeye alışkındır ve tüm erkeklerin aynı fiziğe sahip olmadıklarını bilirler; başvurudaki erkek vücudu şekli kaslı ve daha orantılı iken, ret gerekçesi markadaki erkek vücudu zayıf üst gövde ve orantısız derecede büyük kalçalara sahiptir; tüketici ürünlerinde penis çoğunlukla gösterilmese de başvuruda penis yer almaktadır ve tüketiciler bunu haliyle fark edecektir; ret gerekçesi markada kollar hemen kesilmişken, başvuruda kollar daha uzundur ve dolayısıyla geniş omuzlar belirgin hale getirilmiştir.

Temyiz Kurulu, başvuru sahibinin markaların belirli yönleriyle farklılıklar içerdiği yönündeki iddiasına katılmaktadır; bununla birlikte Kurul incelemesi markaların görsel, çağrışımsal ve bütüncül ticari izlenimi dikkate alınarak yapılmalıdır. Uzman kararında düzinelerce parfüm şişesi şekline yer vermiştir ve bunların hiçbirisi erkek vücudu şeklinden oluşmamaktadır. Ret gerekçesi marka esas sicilde tescillidir ve korumadan muaf tutulan unsur veya kullanım sonucu kazanılmış ayırt edici nitelik içermemektedir. Bir diğer deyişle, ret gerekçesi markanın ticari veya kavramsal olarak zayıf olduğuna ilişkin bir kanıt bulunmamaktadır. Tersine, bütüncül olarak bakıldığında başvuru ve ret gerekçesi marka görsel, çağrışımsal ve ticari algı bakımından birbirleriyle benzerdir. Her iki marka da, tüketicilerce erkek vücudu biçiminde parfüm şişesi olarak anılacaktır. Sonuç olarak Kurul’a göre, markalar arasında benzerlik bulunmaktadır.

Temyiz Kurulu; malların aynı olması ve aynı ticari kanallarda dolaşımda olmasını, aynı tüketicilere hitap etmesini ve markaların görsel, çağrışımsal ve ticari algı bakımından benzer olmalarını birlikte dikkate aldığında, markalar arasında karıştırılma ihtimalinin ortaya çıkabileceği görüşüne ulaşmış ve başvuru hakkındaki ret kararını onamıştır.

Okuyucularımıza bir kez daha hatırlatmak isteriz ki, bu ret kararı yayıma itiraz üzerine verilmemiştir, tersine USPTO resen yaptığı incelemede markalar arasında karıştırılma ihtimalinin bulunduğuna karar vermiştir ve bu karar yukarıda okuduğunuz üzere Temyiz Kurulu’nca onanmıştır.

İçlerinden birisi olmasam da parfüm meraklısı okurlarımızın çoğu gibi ben de, ret gerekçesi markanın Jean Paul Gaultier’in efsanevi erkek parfümü şişesi olduğunu biliyorum. Uzman kararında ret gerekçesi markanın bilinirliğinden, dolayısıyla artırılmış ayırt edici gücünden hiç bahsedilmemesi bana tuhaf geldi diyebilirim.

Önder Erol ÜNSAL

Eylül 2019

unsalonderol@gmail.com

Marka Tarihinden Karanlık Bir Kesit: İnsan Markalama

Türkçe’de karşılığında sadece “Marka” kavramını kullanıyor olsak da, İngilizce’de “Brand” ve “Trademark” birbirlerinden farklı anlamları olan iki ayrı kavramdır. “Brand” bir işletmenin ürettiği mallar veya sunduğu hizmetler için kullandığı ayırt edici isim veya işaret olarak pazarlama, ekonomi, hukuk, davranış bilim, sosyoloji gibi disiplinlerle ilgili genel bir kavramken; “Trademark” bu işaretin yalnızca hukuki korumasıyla ilgili alt bir kavramdır. Bir diğer deyişle, her “Trademark” bir “Brand”dir, ancak her “Brand” bir “Trademark” değildir ve “Trademark” kavramı çok daha sınırlı bir alana ilişkindir.

IPR Gezgini’nde yazdığımız çoğu yazı, markanın “Trademark” boyutuyla, yani hukuki korumasıyla ilgilidir. Okumakta olduğumuz yazı ise, markanın hukuki koruması boyutuna değil, tarih, insan hakları ve hümanizm boyutuna göz kırpacaktır. Daha da ötesinde, marka tarihinden karanlık bir kesiti sizlerle buluşturacaktır.


Kölelik, insanlık tarihinin uzun ve karanlık bir sayfasıdır. Türk Dil Kurumu sözlüğünde köle kelimesinin karşılığı “Savaşta tutsak alınan, yabancı ülkelerden zorla kaçırılıp özgürlükten yoksun bırakılan veya başkasından satın alınan kimse” olarak yer almaktadır. Kölelik bin yıllar boyunca, neredeyse her medeniyet veya devlette yasal bir statüdür ve egemen veya zengin zümrenin doğal bir hakkı olarak görülmüştür. Aydınlanma çağıyla birlikte güçlenen kölelik karşıtı düşünce, 20. yüzyılda en azından hukuki boyutta köleliğe karşı zafer kazanmış ve kölelik statüsü tüm dünyada ortadan kaldırılmıştır. Buna karşın, kölelik bir statü olarak ortadan kalksa da, köleliğin farklı boyutlarda devam ettiği gerçektir ve modern kölelik olarak tabir edebileceğimiz dönüştürülmüş hal, hayatımızın birçok boyutunda karşımıza halen çıkmaktadır. Kölelik tarihi veya modern kölelik kavramı bu yazının konusu olmadığından bu hususları daha da uzatmıyoruz.


Fikri Mülkiyet alanıyla ilgili yazıların çoğunluğu, fikri mülkiyet korumasının güzellemesi ve insanlığın gelişimine ve refahına fiili ve potansiyel katkısı perspektifiyle yazılmaktadır. Elbette, bu perspektif doğrudur ve fikri mülkiyet koruması, insan refahının gelişmesinin bir boyutunu teşkil etmektedir. Bununla birlikte, özellikle patent, telif hakkı gibi koruma alanları kimi yönleriyle kamu sağlığı, bilgiye erişim gibi toplumsal çıkarlarla çatışmaktadır ve fikri mülkiyet koruması bu yönüyle ağır eleştirilere uğramaktadır. Marka koruması alanı bu tip eleştirilerin fazlasıyla konusu olmamakla birlikte, tarihte markanın da karanlık kullanım alanları mevcuttur. Bu yazıda tescilli marka koruması alanıyla ilgisi bulunmayan, ancak markanın daha geniş “Brand” tanımı kapsamına giren insanlık dışı bir kullanım boyutundan bahsedeceğiz.      


Human Branding” yani “İnsan Markalama” veya “İnsan Damgalama” kavramı, “canlı bir insanın derisine, sıcak veya çok soğuk bir demir kullanarak deriyi yakma suretiyle kalıcı bir işareti, sembolü veya süslemeyi işlemek” anlamına gelmektedir. Yazı boyunca “Human Branding” kavramının karşılığı olarak “İnsan Markalama” terimini kullanmayı tercih edeceğiz.

İnsan markalama, birkaç ana amaçla kullanılmıştır:

Birinci kullanım amacı, tarih boyunca kölelerin mülkiyetini veya kölelik statüsünü göstermek amacıyla, köle sahiplerinin sembollerinin (markalarının) veya köleliği ifade eden işaretlerin kölenin vücuduna işlenmesidir.

İnsan markalamanın diğer kullanım amaçları arasında cezalandırma bulunmaktadır ki, tarihte uzun bir dönem boyunca özellikle dini sapkınların ve fahişelerin toplumda ayırt edilmelerini sağlamak için vücutlarında kalıcı izler bırakılması bir cezalandırma yöntemi olarak kullanılmıştır. Günümüzde yasal bir cezalandırma biçimi olmasa da yeraltı dünyasında rakiplerin bu yolla cezalandırılmasıyla da karşılaşılmaktadır. Belirtmeden geçmemek gerekir, 2. Dünya Savaşı sırasında Toplama Kamplarında tutsak edilen kişilerin kollarına esir numaraları dövme tekniğiyle işlenmiştir.  

İnsan markalamanın bir diğer kullanım biçimi ise ait oldukları grup veya cemaati simgeleyen sembolleri vücutlarına gönüllü olarak damgalatan kişilere özgüdür.


Bu yazıda insan markalamanın ticari boyutunu teşkil eden kölelerin markalanmasıyla ilgili kısaca bilgi verilecektir.

Britannica’ya göre köle damgalamaya Antik Yunan’da rastlanmaktadır. Kölelerin vücuduna “Δ” (delta) harfi [doulos (köle) karşılığı olarak] damga yoluyla işlenmektedir. (https://www.britannica.com/topic/branding-identification)

Benzer bir pratik Roma İmparatorluğu’nda da görülmüştür, Romalılar kaçtıktan sonra yakalanan kölelerin vücudunu “FGV”(fugitivus) harfleriyle damgalamaktadır.

Kölenin kime ait olduğunun kolayca ayırt edebilmesi için kölenin vücuduna aidiyet gösteren işaretleri damgalamakla, yaygın olarak Afrika’dan Amerika kıtasına gemilerle köle ticaretinin yapıldığı dönemlerde rastlanmaktadır. Gemilere dolduran yüzlerce köle seyahat bitiminde, bu yolla kolaylıkla sahipleri veya onları satışa sunacak köle tacirleri tarafından ayırt edilmekte ve üzerlerinde taşıdıkları markaların yardımıyla satılacakları pazara, çalışacakları çiftlik veya alanlara transfer edilmektedir.

Kölelerin damga yoluyla markalanmasının bir diğer boyutu ise, özgür siyahilerle köle siyahilerin birbirlerinden ayırt edilmesinin sağlanmasıdır. Köle olarak damgalanan siyahiler, bu yolla özgür siyahilerden ayrıştırılmakta ve özgür siyahilerin hakları(!) korunmuş olmaktadır.

Damgalamanın kullandığı bir diğer alan ise sıklıkla kaçan veya itaatsizlik eden kölelerin damgalanması suretiyle itaatsizlerin hem cezalandırılması hem de vücutlarında taşıdıkları işaretin görülmesi suretiyle onlara daha dikkatli veya sert davranılmasının sağlanmasıdır. Köle markalamaya ilişkin atıflar, 18.,19. yüzyıllarda yazılmış çok sayıda eserde yer almaktadır. Kölenin vücudunda (omuz, alın, yanak, gövde) aynı zamanda kalıcı bir iz olan marka geçen zaman içerisinde, kölenin satış değerini düşüren (vücutta iz bir deformasyondur) bir unsur konumuna gelmiş ve kölenin ekonomik değerinin zarar görmemesi için köle markalama pratiği zaman içerisinde azalmıştır. Bununla birlikte, kölelerin özellikle de kaçan kölelerin cezalandırılması amaçlı köle damgalama pratiği devam etmiştir. (Konu hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyen okurlarımız https://www.encyclopedia.com/humanities/applied-and-social-sciences-magazines/branding-slaves , https://afram101autumn2015.wordpress.com/2015/11/19/marks-of-oppression-the-scarred-identity-of-african-american-slaves-through-human-branding/ bağlantılarını ve bu bağlantılardaki kaynakçayı kullanabilir.)

Marka tarihinin kanaatimizce en karanlık kısmı olan İnsan Markalamanın, günümüzde kalan örnekleri yeraltı dünyasının cezalandırma ve insan ticareti yöntemi olarak kullanım ve bazı kişilerin kendi özgür iradeleriyle bir topluluğa aidiyeti göstermek için kendilerini damgalatmalarıdır. Bu örneklerin dışında İnsan Markalama bir ticari pratik veya yasal bir cezalandırma yöntemi olarak ortadan kalkmıştır.

Kölelik karşıtı mücadelenin fikir babaları, savunucuları ve savaşçıları olan Aydınlanma Dönemi filozofları, Fransız ve Amerikan Devrimlerinin liderleri, dönemin insan hakları savunucuları ve vicdan sahibi insanları olmasaydı, köleler ticari bir mal olarak satılmaya ve alınmaya muhtemelen yüzyıllar boyunca devam edecekti. Ve böyle senaryoda, şu an Nicé Sınıflandırmasının 31. sınıfında nasıl “Canlı hayvanlar” malı yer alıyorsa, köleliğin devamı halinde aynı sınıfta farklı bir mal grubu olarak “Canlı insanlar” da yer alabilecekti. Düşüncesi bile korkunç öyle değil mi?!


Tüm bunlara ilaveten, canlıları damgalama meselesinin günümüzde de devam ettiğinin de altı çizilmelidir. İnsanoğlu başka canlıların vücutlarını hayvan hayatına devam ederken vahşice ve hayvana acı çektirerek damgalamaktadır. Besi ve binek hayvanları üzerinde kızgın ve soğuk demirle aidiyet gösterme amaçlı damgalama yapılmaktadır ve bu damgaların marka işlevi gördüğü kabul edilmektedir. Temennimiz hayvan markalamaya ilişkin bu vahşi pratiğin daha az acı veren yollarla değiştirilmesi ve gelecek yıllarda tamamen ortadan kalkmasıdır.  

Önder Erol ÜNSAL

Ağustos 2019

unsalonderol@gmail.com

Liverpool Futbol Kulübü, Liverpool Şehrinin Adını Marka Olarak Tescil Ettirebilecek mi?

Dünyanın en kaliteli futbol organizasyonunun İngiltere Premier Ligi (EPL) olduğu şu yıllarda tartışmasızdır. EPL takımları arasında Tottenham Hotspur (Spurs) çocukluğumdan bu yana favorimdir. Spurs taraftarlığım ve ötesi Arsenal antipatim, 1985 yılında Trabzon Anadolu Lisesi’nde hazırlık sınıfında okuduğumuz Target ders kitabında geçen bir hikayeye dayanıyor. Yazıyı kişiselleştirmenin suyunu çıkartmamak için hikayeyi burada aktarmamayı tercih ediyorum.

Spurs olmasaydı kimi desteklerdim sorusunun yanıtı ise açık: Liverpool FC, yani Liverpool Futbol Kulübü.

Futbolu en çok takip ettiğim yıllarda Ian Rush, Peter Beardsley, John Aldridge, John Barnes gibi efsane isimlerden oluşan hücum hattıyla zihnime çakılı kalmıştır Liverpool FC. Buna ilaveten taraftarlarının takımla kurduğu özdeşlik ve adanmayla da. Dünyada hangi futbol takımının “You will never walk alone” gibi bir şarkısı olabilir ki zaten? Neyse, Spurs taraftarıyım, ama yükselenim Liverpool FC diyerek bu noktada kesiyorum.  


Liverpool, İngiltere’nin batısında bir liman şehridir ve Birleşik Krallık’ın en önemli ticaret, müzik, spor merkezlerinden birisidir. (Muhtemelen okurlarımız da biliyordur, The Beatles Liverpool’da doğmuş bir müzik grubudur.)

The Beatles – Liverpool Heykeli

EPL’nin en köklü futbol kulüplerinden bir diğeri olan Everton da, Liverpool şehrindendir ve Everton – Liverpool FC maçları, dünyanın bilinen derbileri arasındadır. Bir diğer deyişle, Liverpool FC, Liverpool’un EPL’deki tek temsilcisi değildir ve dahası alt liglerde de Liverpool kökenli başka futbol kulüpleri bulunmaktadır.

Kısa bir yazı için uzun bir giriş oldu farkındayım, ancak yazının ana noktasının iyice anlaşılması için Liverpool’un sadece bir futbol takımının ismi değil, onun ötesinde Birleşik Krallık’ın en önemli ve büyük şehirlerinden birinin ismi olduğunu açıkça ortaya koymak gerekiyordu.


Liverpool FC, 20 Haziran 2019 tarihinde “Liverpool” ibaresinin çok sayıda sınıftaki çok sayıda mal ve hizmet için tescili için Birleşik Krallık Fikri Mülkiyet Ofisi’ne (UKIPO) iki ayrı marka tescil başvurusunda bulunur. Markaların görselinde “Liverpool” kelime unsurunu dışında ek bir kelime veya şekil unsuru bulunmamaktadır; yani markalar yalnızca “Liverpool” kelime unsurundan, bir diğer deyişle İngiltere’nin en büyük şehirlerinden birisinin isminden oluşmaktadır.

Başvurularda yer alan her mal ve hizmet grubunun sonunda “… yukarıda belirtilenler futbol sporuyla ilgilidir veya bir futbol kulübüyle bağlantılı hatıralara ilişkindir” (… all of the aforementioned relating to the sport of football, or being memorabilia in connection with a football club.) veya benzeri ifadeler yer almaktadır. Bu yolla Liverpool FC, tescilin amacının futbol sporuyla sınırlı veya ilgili olduğu alt mesajını vermektedir.

“Liverpool” başvuruları, İngiltere’de ve özellikle Liverpool şehrinde büyük tepkiye yol açar. Şöyle ki, Liverpool FC, Liverpool şehrinin sahibi olmadığı gibi, Liverpool ismi o şehrin yaşayanlarının ortak kolektif mirasıdır.

Liverpool kentinin takımlarından birisi olan Spirit of Shankly taraftarları yaptığı açıklamada: “Liverpool FC için optimistik ve kutlamalarla geçen büyüleyici bir yazın ardından, FSG (Liverpool FC’nin sahibi Fenway Sports Group’un kısaltması) tarafından gerçekleştirilen böylesine tartışmalı ve hasta düşünceli hareketin anlaşılması zordur. Bu tüm taraftar tabanını yabancılaştıracak bir harekettir. Spirit of Shankly futbol mirasımızın küstahça parasallaştırılmasına güçlü şekilde karşı çıkmaktadır. İsim FSG’nin değildir, şehrimizin ismidir, şehrin insanlarına aittir. Bu girişim durdurulmalıdır.” https://www.skysports.com/football/news/11669/11771190/liverpool-face-criticism-over-plans-to-trademark-name

City of Liverpool FC kulübü de tescil girişimine karşı çıkmaktadır: “Liverpool FC’nin yaptığı marka başvurusu çok sayıda kulübü olduğu gibi bizim kulübümüzü de etkileyecektir. Tutkulu ve bağımsız bir futbol kulübü olarak şehrimizin adını kulüp ismimizde kullanmaya hakkımız bulunmaktadır. Liverpool FC’nin kulübümüzün geleceğini tehdit etmek gibi bir niyetinin bulunmadığını anlasak da, başvurunun etkisi bu olacaktır; sadece ahlaki açıdan, hiçbir özel teşebbüsün “Liverpool” isminin sahibi olamayacağını düşünüyoruz, basitçe bu isim onlara ait değildir. Liverpool FC markanın sahibi olursa diğer kulüpler isimlerini değiştirmek veya lisans ücreti ödemek zorunda kalabilirler. Liverpool FC dün bizimle temas kurdu ve bizim veya diğer yerel futbol kulüplerinin bu başvurunun hedefi olmadığı konusunda şifai garanti verdi, biz de elbette kulüp ismimizin hedefte olmadığını kabul ediyoruz. Bununla birlikte, marka tescilinin fiiliyattaki etkisi halka ait kulübümüzün geleceğine yönelik ciddi bir tehdit olacaktır.” https://onefootball.com/en/news/liverpool-fc-face-criticism-for-attempting-to-trademark-the-word-liverpool-en-26497048?variable=20190804 ; https://www.skysports.com/football/news/11669/11771190/liverpool-face-criticism-over-plans-to-trademark-name

Liverpool FC yetkilisi Peter Moore bu tepkilere karşı açıklama yapmıştır, açıklamada aşağıdaki ifadelere yer verilmiştir: “Kulübün savaşı öncelikle kıyı ötesi taklit endüstrisine karşıdır. Yapmaya çalıştığımız şey futbol kulübünü korumaktır, Liverpool kelimesinin sahipliğini elde etmeye çalışmıyoruz. Şu anda kendisini resmi Liverpool FC ürünleri olarak göstermeye çalışan büyük ölçekli taklit üretimin saldırısı altındayız. Tescil girişimimiz yerel futbola veya yerel satıcılara karşı bir saldırı değildir. Hiçbir şekilde onların peşinden koşmayacağız. Onlar isimlerini adil biçimde kullanıyorlar, dolayısıyla korkacakları herhangi bir husus bulunmamaktadır.” Moore buna ilaveten, yerel kulüplerle görüşmelerin devam ettiğini ve onların Liverpool ismini süresiz biçimde kullanabilmelerini sağlayacak yasal bir dokümanın hazırlanması konusunda Liverpool FC’nin çalışmalarının devam ettiğini belirtmiştir. https://www.skysports.com/football/news/11669/11771190/liverpool-face-criticism-over-plans-to-trademark-name

Endüstriyel futbolun yükselişinin ve egemenliğinin farkında olanlar (bu satırların yazarı dahil), Liverpool FC’nin ortalığı yatıştırma amaçlı söylemlerinin fiili gerçek karşısında pek de önemi olmadığını kolaylıkla fark edecektir. Marka tescilinin teorik olarak sonsuza dek devam etme potansiyelinin bulunması da, diğer Liverpool kulüplerinin bu yöndeki endişelerini kanaatimizce haklı kılmaktadır. Olan biten, örneğin İstanbulspor’un kendince haklı gerekçelerle “İstanbul” şehrinin ismini kendisi adına tescil ettirmek istemesine benzemektedir ve “İstanbul” kelimesi de hiç şüphesiz İstanbulspor’a değil, İstanbul’un kendisine veya yaşayanlarına aittir.

UKIPO’nun başvurular hakkındaki incelemesi devam etmektedir ve vereceği kararı bekliyoruz.

Okuyucularımızın konu hakkındaki görüşü nedir, doğrusu merak ediyoruz. Paylaşırsanız memnun oluruz.

PS: Bu yazıyı Trabzon Anadolu Lisesi’nde 34 yıl önce başlayan arkadaşlığımızın onuruna, Trabzonspor ve Liverpool fanatiği dostum Altuğ Hasanbaşoğlu’na ithaf ediyorum.

Önder Erol ÜNSAL

Ağustos 2019

unsalonderol@gmail.com

Ulusal Bayrak ve Telif Hakkı – Avustralya Aborjin Bayrağı Vakası

Ulusal bayraklar, bir ulusun birliğini ve ortak temellerini temsil eden resmi simgelerdir. Bayrakların telif ve çoğaltım hakkının, devlete değil de gerçek veya tüzel bir kişiye ait olması ise sıradışı bir durumdur.

Böylesine sıradışı bir durum Avustralya’da, Avustralya Aborjin bayrağı bakımından yaşanmaktadır. Oldukça şaşırtıcı bulduğum konunun IPR Gezgini okurlarının da ilgisini çekeceğinden eminim.


Aborjinler, Avustralya kıtasının yerli halkıdır. Kıtanın Avrupalılar tarafından 18. yüzyılda “keşfedilmesinin” ardından koloniciliğin karanlık yüzüyle tanışmışlar ve kendi topraklarında ezilen bir halk haline dönüşmüşlerdir. Uzun yıllar süren mücadelelerin nihayetinde topraklarında eşit hakları elde etmişlerdir.

Aborjinlerin çoğunluğu Avustralya Devletinin vatandaşıdır ve devletin resmi bayrakları arasında Avustralya Aborjin bayrağı da bulunmaktadır.

Siyah, kırmızı ve sarı renklerden oluşan bayrakta; siyah renk yerli halkı, kırmızı renk toprağı, sarı renk ise güneşi simgelemektedir.

Bayrak, Avustralya’daki Aborjin merkezlerinde dalgalanmaktadır ve ülkenin Aborjin nüfusunun bayrağı olarak kabul edilmektedir.

Aborjin bayrağı, ilk kez 1971 yılında Ulusal Aborjin Günü gösterisinde ortaya çıkmış ve en ünlüsü 1972 yılında Canberra’daki Çadır Elçilik gösterisi olmak üzere çok sayıda Aborjin protestosu ve mitinginde gittikçe yaygınlaşarak kullanılmıştır. Bayrak 1995 yılında Avustralya Aborjin bayrağı olarak ilan edilmiş ve Avustralya’nın resmi bayrakları arasında yerini almıştır.

Avustralya Aborjin bayrağı, kendisi de bir Aborjin olan Harold Thomas tarafından tasarlanmıştır. Harold Thomas yukarıda yer verdiğimiz Avustralya devletinin resmi internet sayfasında da (https://www.pmc.gov.au/government/australian-national-symbols/australian-flags ) bayrağın tasarlayıcısı olarak ilan edilmiştir. Aynı sayfada Avustralya Aborjin bayrağının telif hakkıyla korunduğu ve çoğaltım haklarının Harold Thomas’a ait olduğu da belirtilmektedir.

Harold Thomas, 1990’lara kadar bayrağın tasarlayıcısı olarak bilinmektedir, ancak 1997 yılında bir federal mahkemenin onu bayrağın yaratıcısı olarak resmen tanımasıyla, bayrağın telif hakkının sahibi olmuştur. Günümüzde Avustralya Aborjin bayrağı ancak kendisinin izniyle çoğaltılabilmektedir.


Thomas, Ekim 2018’de bayrağın giyim eşyaları üzerindeki münhasır kullanım yetkisini dünya genelinde “WAM Clothing” firmasına vermiştir.

WAM Clothing firması, Haziran 2019’da bayrağı giyim eşyaları üzerinde kullanan çeşitli teşebbüs ve kuruluşlara, bayrağın kullanımının durdurulması amaçlı ihtarnameler göndermeye başlamıştır. İhtarname gönderilenlerin arasında giyim eşyalarından elde ettikleri gelirleri Aborjin halkının menfaatlerine adayan kuruluşların bulunması tepkiyle karşılanmıştır.

Aborjinlere ait ve gelirlerini sosyal amaçlı kullanıma adayan bir şirketin yetkilisi, çok öfkeli olduklarını, bayrağı taşıyan giysileri kar amaçlı değil, sosyal amaçlı ürettiklerini, beyazlara ait şirketin münhasır lisans yetkisini aldığını ve tüm karın söz konusu beyaz şirkete gideceğini belirtmiştir.

Avustralya devletine telif hakkı danışmanlığı yapan bir yetkili; Aborjin bayrağının sadece artistik bir eseri olmadığını, ulusal bir sembol olduğunu, özellikle yerli Avustralyalılar bakımından önemli olduğunu belirterek, hükümetin kamu düzeni gerekçesine dayanarak telif hakkını Harold Thomas’tan zorunlu olarak satın almayı araştırması gerektiğini ifade etmiştir. Aynı yetkiliye göre; vaka oldukça sıradışıdır, bayraklar genellikle kamuya aittir, kullanımları belirli protokollere bağlı olsa da ücretsizdir, devletler tarafından yaratılmış veya sipariş edilmişlerdir ve dolayısıyla telif hakları da devletlere aittir, Aborjin bayrağı meselesi sadece Thomas’a bağlı kalmayacaktır, ölümünden sonra da 70 yıl süresince telif hakkı devam edecektir, dolayısıyla bayrağın kamu mülkiyetine geçmesi için yaklaşık 100 yıl geçmesi beklenecektir, dolayısıyla federal devletin konuya bir çözüm bulması zorunludur.

Harold Thomas ve WAM Clothing ise meseleye kendi açılarından yaklaşmaktadır.

Thomas’a göre; Aborjin bayrağını üzerinde taşıyacak mallar için lisans anlaşması yapması kendisinin hukuki hakkıdır, Aborjin bayrağının anlamına ve telif haklarına saygı gösterecek Avustralyalı bir firma bulması yıllarını almıştır ve bu firma da WAM Clothing’tir.

WAM Clothing adına konuşan bir sözcü ise; Aborjin bayrağını giysiler üzerinde kullanmak isteyen tüm kuruluş, üretici ve satıcılara kendileriyle temas kurmaya ve seçenekleri tartışmaya davet ettiklerini, kendileri lisans alana dek Aborjin bayrağını taşıyan büyük miktarda giysi üreten yerel ve denizaşırı tarafların Harold Thomas’a gereken saygıyı göstermediğini belirtmiştir.

Yerli Avustralyalılardan sorumlu bakan Ken Wyatt; telif hakkı ve lisans sorununu çözecek bir yol bulma konusunda umutlu olduğunu, bayrağın Aborjinlerin sembolü olduğunu ve Aborjin olmayanlarca da bayrağa saygı gösterildiğini, bayrağın birleştirici rolünü sürdürecek ve aynı zamanda yaratıcısının haklarına saygı gösterecek bir formül oluşturmayı umut ettiklerini ifade etmiştir.

Ulusal simge niteliğindeki bir bayrağın telif hakkı yoluyla ticarileştirilmesi ve lisans hakkının tek bir firmaya verilmesi kulaklara gerçekten şaşırtıcı ve inanılmaz gelmektedir. Özellikle bayrak ve ulusal semboller konusundaki hassasiyetin çok yüksek olduğu ülkelerde (Türkiye gibi) böyle bir hususun akıldan geçmesi bile ayıplanacaktır.

Aborjin bayrağı meselesini takip edeceğiz. Son aşamada, eserin yaratıcısının telif hakları mı yoksa ulusal hassasiyetler mi baskın çıkacak, biz de gerçekten merak ediyoruz. Tahminimizce bir orta yol bulunacaktır.

Önder Erol ÜNSAL

Temmuz 2019

unsalonderol@gmail.com

Yargıtay Kullanmama Nedeniyle İptal Davaları Hakkında Merakla Beklenen Kararını Verdi

Anayasa Mahkemesi’nin 556 sayılı Markaların Korunması Hakkında KHK’nin 14. maddesini 06/01/2017 tarihinde iptal etmesi ve 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nun 10/01/2019 tarihinde yürürlüğe girmesinin ardından başlayan ve uzun süredir devam etmekte olan markaların kullanım zorunluluğuna ilişkin tartışmalar hakkında Yargıtay 11. Hukuk Dairesi merakla beklenen son sözünü söyledi.


Türk marka mevzuatının ana kaynağını AB’nin konu hakkındaki Direktif ve Tüzükleri oluşturmaktadır. AB’nin bu konudaki en temel düzenlemesi olan 2015/2436 sayılı Marka Direktifi’nin giriş bölümü 31. ve 32. paragraflarında yer alan aşağıdaki ifadeler markanın kullanımı kavramının hangi amaca yönelik olduğunu ve düzenlemenin temel nedenlerini aktarmaktadır:

“(31) Markalar malların ve hizmetlerin ayırt edilebilmesini sağlama ve tüketicilerin bilgi sahibi olarak seçim yapmalarına imkan sağlama işlevlerini, ancak piyasada fiilen kullanıldıklarında sağlarlar. Kullanım şartının varlığı, Birlik dahilinde tescil edilen ve korunan markaların toplam sayısını düşürmek ve bunun sonucunda markalar arasında ortaya çıkabilecek ihtilafların sayısını azaltmak için de gereklidir. Dolayısıyla, markaların tescil edildikleri mallar veya hizmetler için fiilen kullanımlarını şart koşmak ve tescil sürecinin tamamlandığı tarihten başlayan beş yıl içerisinde yukarıda belirtilen şekilde kullanılmamaları halinde iptal edilmelerine imkan sağlamak zaruridir.

(32) Bunun sonucu olarak, bir tescilli marka sadece fiilen kullanıldığı halde korunmalıdır ve tescilli bir marka sahibine, sonraki bir markaya itiraz etme ve onu hükümsüz kıldırma hakkını, sahibi markayı gerçek şekilde kullanmadığı halde sağlamayacaktır…”


Türkiye Cumhuriyeti, markaların kullanımına ilişkin devlet görüşünü Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) Uyuşmazlık Çözüm Paneli’ne Sigaralar için Düz Paketleme (Plain Packaging) konusu hakkında sunduğu görüşte açıklamıştır. (Türk görüşünün, raporun eklerinde https://www.wto.org/english/tratop_e/dispu_e/435_441_458_467r_a_e.pdf bağlantısında C-21 numaralı ek olarak, sayfalar C-70 ila C-74’te (pdf dokümanında sayfalar 214-218) görülmesi mümkündür.)

Türkiye görüşünde paragraf 10 takip eden içeriktedir:

“Türkiye; TRIPS Anlaşması’nın marka sahiplerine kullanım hakkı verip vermediği hususu değerlendirilirken, TRIPS Anlaşması’ndaki marka bölümünün kapsamı dahil olmak üzere konuyla ilgili tüm faktörlerin dikkate alınması gerektiği görüşündedir. “Kullanım” hususunun marka rejimlerinin ayrılmaz bir parçası olması bir olgudur. Kullanım olmadan, markanın -ürünlerin diğer ürünlerden ekonomik bir kazanç amacıyla ayırt edilmesi biçimindeki- nihai amacı gerçekleştirilemez. Bu bağlamda, Türkiye dahil olmak üzere, çoğu DTÖ üyesinin marka tesciline bağlanan haklardan yararlanılabilmesi amacıyla, fiili kullanım şartını getirmesi sürpriz değildir. Buna ilaveten, kullanım olmadan tescil, yeni tesciller için gereksiz bariyer oluşturur ve kullanım olmadan, tescil için harcanan para ve diğer kaynaklar ve bir markanın tanıtımı anlamsız kalır.”

Görüşün 11. maddesinde ise WIPO Fikri Mülkiyet El Kitabı’ndan alıntı yapılarak aşağıdaki ifadelere yer verilmiştir:

“……. Markaları kullanım zorunluluğu getirmeksizin onları tescil yoluyla korumak, ekonomik açıdan hiçbir anlama sahip değildir. Kullanılmayan markalar yeni markaların tescil edilmesine karşı yapay bir bariyer teşkil eder. Marka kanunlarında kullanım şartına yer verilmesi mutlak bir gerekliliktir.”

Görüşün 12. maddesi ise takip eden şekilde devam etmektedir:

“Yukarıda yapılan açıklamaların ışığında Türkiye açısından, bir marka sahibinin kullanım hakkının, marka tesciline içselleştirilmiş bir hak olduğuna inanılması için güçlü gerekçeler mevcuttur. Türkiye, TRIPS hükümlerinin de bu anlayışla uyumlu olduğu görüşündedir.”

Yukarıda yer verdiğimiz görüş, Türkiye’nin DTÖ’ye sunduğu resmi ve uluslararası niteliği bulunan bir devlet görüşüdür. Dolayısıyla, oldukça ciddiye alınması gereken ve devlet olarak marka kullanımına ilişkin anlayışımızı aktaran bir metindir. Metinden anladığımız başlıca husus ise kullanım şartı olmadan marka tescilinin anlamsız olduğunun, Türkiye tarafından devlet görüşü olarak kabul edildiğidir.


Bu noktada, bir an için durup Türkiye’de 6 Ocak 2017 tarihinden başlayan markanın kullanımı kaosunun hatırlanması gerekmektedir:

Bir fikri mülkiyet ihtisas mahkemesi 556 sayılı KHK’nın markanın kullanımı ve kullanılmama halinde iptali düzenlemelerini içeren 14. maddesini iptal talebiyle Anayasa Mahkemesi’ne götürür; Anayasa Mahkemesi 6769 sayılı SMK tasarısı 22 Aralık 2016 tarihinde Meclis tarafından kabul edilmiş, ancak Resmi Gazete’de henüz ilan edilmemişken, kanunun Resmi Gazete’de 10 Ocak 2017 tarihinde ilan edilmesinden sadece 4 gün önce yani 6 Ocak 2017 tarihinde 14. maddeyi iptal eder ve dahası iptal kararının yürürlüğü için geçiş süresi vermez; 6769 sayılı SMK 10 Ocak 2017 tarihinde yürürlüğe girer; 6769 sayılı SMK markanın kullanımı zorunluluğu ve kullanılmama halinde iptal için gerekli düzenlemeleri içerse de, yürürlük tarihinden önceki 4 günlük yasal boşluk gerekçe gösterilerek çok sayıda iptal davası hangi aşamada olduklarına bakılmaksızın reddedilir; 10 Ocak 2017 tarihinden sonraki davaların da 5 yıl süreyle açılıp açılamayacağı konusunda akademik görüşler geliştirilir ve bunlar yıllar boyunca uzun uzadıya tartışılır.

10 Ocak 2017 tarihinden sonraki kullanmama nedeniyle iptal davalarının akıbeti ve dahası 10 Ocak 2017 tarihinden önce tescil edilmiş markaların kullanılması zorunluluğun ancak 2022 yılından itibaren öne sürülebileceği hususları hakkında Yargıtay görüşü nihayet ortaya çıkmıştır. 25 Haziran 2019 tarihli kararın ekran görüntülerini aşağıda sizinle paylaşıyoruz:

Konu hakkında şu ana dek çok sayıda makale yazılıp, görüş öne sürüldüğünden şu an için içeriğe ilişkin bir yorum yapmadan Yargıtay kararını sizlerle paylaştık.

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi; 6769 sayılı Kanunun Meclis tarafından kabul tarihinin 22 Aralık 2016 olmasından hareketle, kanun koyucunun amacının geçmişe etkili olacak biçimde kullanmama nedeniyle markanın iptalini öngördüğünü, Kanunun kabulünden sonra ve henüz yürürlüğe girmesinden önce yürürlük konusunda öngörülemeyen Anayasa Mahkemesi kararı ile ortaya çıkan kanun boşluğunun bu şekilde doldurulması gerektiğini ortaya koyarak, ihtilafın konusu markanın kullanmama nedeniyle iptaline ilişkin Ankara 2. Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi ve Ankara BAM 20. Hukuk Dairesi kararını onamıştır.

Merakla beklenen kararın içeriğini bu satırların yazarı alkışlarla karşılamaktadır.

İlk heyecan geçtikten sonra karar hakkında kanaatimizce olumlu veya olumsuz yönde çok sayıda yorum yapılacaktır. Bu hususta biz de yerimizi şimdiden rezerve ediyor ve sizleri merakla beklediğiniz kararla başbaşa bırakıyoruz.

Önder Erol ÜNSAL

Temmuz 2019

unsalonderol@gmail.com

Sertaç Köksaldı Fikri Mülkiyet Hakları Başarı Ödülü İkinci Sahibini Bekliyor

Boğaziçi Üniversitesi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Koç Üniversitesi ve Özyeğin Üniversitesi; 17-18 Ekim 2019 tarihlerinde İstanbul’da “Üniversitelerde Fikri Mülkiyet Hakları Yönetimi Uluslararası Konferansı”nın dokuzuncusunu düzenleyecek.

“Fikri Mülkiyetin Ticarileştirilmesi: Adım Adım Yol Haritası” ana başlığıyla düzenlenecek konferansın programını http://www.ipconference.boun.edu.tr/ipconference-2019/?p=program bağlantısından görebilirsiniz.

Bu yıl dokuzuncusu düzenlenecek konferansta geçtiğimiz yıl ilk kez “Sertaç Köksaldı Fikri Mülkiyet Hakları Başarı Ödülü” verilmişti. Bu ödülün sahibi de IPR GEZGİNİ sitesi olmuştu. Gururla aldığımız bu ödül hem genç yaşta kaybettiğimiz ve sevgiyle hatırladığımız Sertaç Köksaldı’nın anısına verilmesi hem de ödülün ilk sahibi olmamız nedeniyle bizleri fazlasıyla gururlandırıyor. http://www.ipconference.boun.edu.tr/ipconference-2019/?p=winners

Sertaç Köksaldı Fikri Mülkiyet Hakları Başarı Ödülü hakkında detaylı bilginin ve başvuru koşullarının http://www.ipconference.boun.edu.tr/ipconference-2019/?p=awards bağlantısından görülmesi mümkündür.

Başarılı geçeceğinden emin olduğumuz konferansın düzenleyicilerine teşekkür ediyor, ödülün bir sonraki sahibini şimdiden tebrik ediyor ve hepsinin ötesinde Sertaç Köksaldı’yı bir kez daha sevgiyle anıyoruz.

IPR Gezgini

Temmuz 2019

iprgezgini@gmail.com

Goethe’nin Kemiklerini Sızlatmak mı Sızlatmamak mı? “Fack Ju Göhte” Markası Hakkında Adalet Divanı Hukuk Sözcüsü Görüşü


Düşünmek kolaydır, yapmak zordur ve dünyada en zor olan şey de birisinin düşündüklerini fiiliyata geçirmesidir.Johann Wolfgang von Goethe


Büyük Alman edebiyatçı Johann Wolfgang von Goethe (1710-1782), Faust ve Genç Werther’in Acıları başta olmak üzere birçok eseriyle ülkemizde de bilinmektedir.

Yönetmeni ve ana karakteri (Bora Dağtekin – Zeki Müller) Türk kökenli Alman vatandaşları olan “Fack Ju Göhte” isimli Alman yapımı bir sinema filmi 2013 yılında gösterime girmiş ve Almanya’da büyük gişe başarısı elde etmiştir.

“Fack Ju Göhte” ifadesinin Alman toplumunda yol açtığı doğrudan çağrışımın “Fuck You Goethe” ibaresi olduğu iddia edilmektedir. “Fuck You Goethe” ifadesini Türkçe’ye çevirmeye ihtiyaç duymuyorum, tüm okuyucularımız ifadenin Türkçe karşılığını zaten biliyordur.

Filmin gişe başarısının ardından yapımcı “CONSTANTIN FILM PRODUKTION GMBH” 2015 yılında, “Fack Ju Göhte” kelime markasının tescil edilmesi talebiyle EUIPO’ya başvuruda bulunur. Başvurunun kapsamında çeşitli sınıflara dahil çok sayıda mal ve hizmet bulunmaktadır (örneğin; parfümler, yazılımlar, kırtasiye ürünleri, giyim eşyaları, gıda, telekomünikasyon hizmetleri, film yapımcılığı, spor ve kültür hizmetleri, vd).

EUIPO, başvuruyu Birlik Marka Tüzüğü madde 5(1)(f) uyarınca “kamu düzenine ve genel ahlaka aykırılık” gerekçesiyle reddeder. EUIPO’ya göre; “Fack ju” ibaresi Almanca’da, “Fuck you” ifadesi için argoda kullanılan karşılıktır, “Göhte” ibaresi ise, diğer nedenlere ilaveten 2013 yapımı hit “Fack ju Göhte” filmi nedeniyle, edebiyatçı Johann Wolfgang von Goethe’yi işaret etmektedir. “Fuck you”nun karşılığı olarak algılanacak “Fack ju” ibaresi ise, başka birisinden hoşlanılmadığını anlatan edebe aykırı bir ifadedir.

Başvuru sahibi ret kararına karşı itiraz eder. EUIPO Temyiz Kurulu, ret kararını yerinde bulur ve itirazı reddeder. Temyiz Kurulu’na göre, ret kararında yer verilen tespitlerin doğru olmasının yanısıra, başvuruda yer alan “Göhte” ibaresinin “fack ju” ibaresiyle birlikte kullanımı, dünyaca saygın Johann Wolfgang von Goethe’ye ölümünün ardından aşağılayıcı ve edebe aykırı biçimde hakaret içermektedir. Bu husus da genel ahlaka aykırılık içermektedir.

Başvuru sahibi “CONSTANTIN FILM PRODUKTION GMBH”, Temyiz Kurulu kararına karşı dava açar. Adalet Divanı Genel Mahkemesi 24 Ocak 2018 tarihli T-69/17 sayılı kararı ile Temyiz Kurulu kararını yerinde bulur ve davayı reddeder. Karar metninin http://curia.europa.eu/juris/document/document.jsf;jsessionid=702905396D6CB9D527B7FF9BB1DB2E99?text=&docid=198722&pageIndex=0&doclang=DE&mode=lst&dir=&occ=first&part=1&cid=343653 bağlantısından görülmesi mümkündür.

“CONSTANTIN FILM PRODUKTION GMBH” bu noktada pes etmez ve davayı Adalet Divanı’na taşır.

Adalet Divanı dava hakkında henüz karar vermemiş olsa da, Adalet Divanı Hukuk Sözcüsü Michal Bobek dava hakkındaki görüşünü dün yani 02/07/2019 tarihinde açıklamıştır. Adalet Divanı internet sitesinde görüşe ilişkin olarak yayımlanan basın bildirisi https://curia.europa.eu/jcms/upload/docs/application/pdf/2019-07/cp190086en.pdf bağlantısından görülebilir.

Yazıya basın bildirisindeki ifadelere yer vererek devam ediyoruz:

Hukuk Sözcüsüne göre, Adalet Divanı, Genel Mahkemenin kararını bozmalı ve EUIPO Temyiz Kurulu kararını iptal etmelidir. Markaların amacı tüketicilerin malların ve hizmetlerin kaynaklarını ayırt etmesini garanti altına almaktır. Markaların birincil amacı ifade özgürlüğünü korumak olmasa da, ifade özgürlüğü açık biçimde markalar alanında da yer bulmalıdır. Buna ilaveten, EUIPO’nun birincil amacı, kamu düzenini ve genel ahlakı korumak olmasa da, EUIPO’nun bunların korunmasında rolü bulunmaktadır.

“Kamu düzeni” ve “Ahlakın kabul edilen ilkeleri” kavramları arasında kesişim bulunmaktadır, ancak Hukuk Sözcüsü bunları birbirinden ayırmakta ve değerlendirilmelerinde farklı unsurların dikkate alınması gerektiğini öne sürmektedir. EUIPO, eğer “ahlakın kabul edilen ilkeleri” gerekçesine dayanmak istiyorsa, inceleme konusu işaretin neden bu ilkelere karşı olduğunu ortaya koymalıdır. Daha da önemlisi, bu değerlendirmenin özel bir sosyal bağlamda ortaya konulması gereklidir. Belirlenmiş bir zaman ve toplumdaki genel ahlak ilkelerine ilişkin olarak yapılması gereken EUIPO değerlendirmesini teyit eden veya bu değerlendirmeyi şüpheli hale getiren fiili kanıtlar, incelemede EUIPO tarafından göz ardı edilemez. Bir diğer deyişle, bu değerlendirme sosyal algı ve bağlam dışarıda bırakılarak, yalnızca kelime işareti çerçevesinde gerçekleştirilemez. İncelenen davadaki EUIPO değerlendirmesi bu standartları karşılamamaktadır.

Hukuk Sözcüsüne görüşünün devamında, başvuru sahibi (davacı) “CONSTANTIN FILM PRODUKTION GMBH” tarafından öne sürülen “Fack Ju Göhte” filminin başarısı, filmin ismine yönelik olarak tartışma olmaması, film için usulüne uygun biçimde izin alınması ve genç izleyicilere gösterilmesi, filmin Goethe Enstitüsü’nün öğrenim programına dahil edilmesi gibi faktörlerin, EUIPO ve Genel Mahkeme tarafından yapılan değerlendirmede ne şekilde ele alındığını tartışmıştır. Sayılan faktörlerin hiçbirisi Marka Tüzüğü çerçevesinde yapılan inceleme için sonuca götürücü olmasa da, kamunun ilgili kesiminin ahlaka yönelik algısı hakkında güçlü delil teşkil etmektedir. Bunun ötesinde, EUIPO ve Genel Mahkeme inceleme konusu markanın genel ahlaka aykırılığı hakkında daha ikna edici argümanlar sunabilecekken, bu tip argümanlara kararlarda rastlanılmamıştır.

Hukuk Sözcüsü son olarak, EUIPO Temyiz Kurulu’nun genel ahlaka aykırı bulmadığı bir diğer film ismine ilişkin önceki bir kararına referansta bulunarak (Die Wanderhure (Gezinen Fahişe)), EUIPO’nun önceki kararlarına kıyasla ortaya çıkan yaklaşım değişikliğini kararında açıklayamadığını belirtmiştir.

Netice olarak Adalet Divanı Hukuk Sözcüsü Michal Bobek, “Fack Ju Göhte” başvurusunun genel ahlaka aykırılık nedeniyle reddedilmesi yönündeki EUIPO Temyiz Kurulu kararının iptal edilmesi ve bu kararı onayan Genel Mahkeme kararının bozulması gerektiği yönünde görüş bildirmiştir.

Adalet Divanının bu görüşe uyup uymayacağını şimdilik bilmiyoruz ve kararı takip edeceğiz. Adalet Divanı genellikle Hukuk Sözcüsü görüşlerine uyduğundan, kararın yukarıda yer verdiğimiz görüş doğrultusunda çıkması sürpriz olmayacaktır.

A.B.D. Yüksek Mahkemesi’nin çok benzer bir konuda geçen ay (Haziran 2019) verdiği “FUCT” kararını yazmak içinse enerji toplamaya gayret ediyoruz. Görünen o ki, kime ve neye göre belirlendiği aslında çok da belli olmayan genel ahlak ilkeleri marka camiasını şu günlerde bir hayli meşgul ediyor ve etmeye devam edecek. (Günlük hayatımız bakımından da durum aynı değil mi?)

Goethe’yi de andığımız yazıyı elbette ki, “Işık, daha çok ışık” diyerek bitireceğiz.

Kararları takipteyiz!

Önder Erol ÜNSAL

Temmuz 2019

unsalonderol@gmail.com

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun “Devrim” Kararı Devrimci Bir Karar mı?

Devrim sözcüğünün anlamı Türk Dil Kurumu sözlüğünde “Belli bir alanda hızlı, köklü ve nitelikli değişiklik; İhtilal; İnkılap” olarak aktarılmaktadır. Sözcük siyasal hayattaki anlamıyla siyasi yelpazenin sol yanınca yüceltilmekte, sağ yanı tarafından ise kelimeye genellikle mesafeli yaklaşılmaktadır.

12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından uzun yıllar boyunca devrim kelimesi günlük hayattan neredeyse silinmiş, sakıncalı ve kamusal alanda yasaklı kelimeler arasında yerini almıştır. 20 Mart 1968’den bu yana “Türk Devrim Tarihi” olarak okutulan ders, 12 Eylül darbesinin ardından “Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi” adını almıştır (bkz. http://ataturkilkeleri.deu.edu.tr/ai/uploaded_files/file/fevzi/ataturk_ilkeleri_inkilap_tarihi_mevzuat.pdf). 1985 yılında TRT tarafından kullanımı yasaklanan sözcükler arasında “Devrim” kelimesi de bulunmaktadır (bkz. http://www.butundunya.com/index.php?arsiv=2007/01, s.12-15 Orhan Velidedeoğlu – Yasaklanan Sözcükler).

Türk siyasal hayatının bir diğer askeri darbesi olan 27 Mayıs 1960 döneminde ise “Devrim” kelimesi, 12 Eylül’ün tam aksine kutsanan bir sözcüktür. Öyle ki, darbenin hemen ardından 1961 yılında üretilen ilk yerli otomobile “Devrim” adı verilmiştir. Başına gelen talihsizlikler sonucunda Devrim markalı otomobiller seri üretime geçememiştir. Bununla birlikte, otomobillerin öyküsü kulaktan kulağa aktarılmış, 2008 yılında gösterime giren “Devrim Arabaları” filmi ile “Devrim” markalı otomobiller herkes tarafından bilinir hale gelmiştir. Günümüzde Eskişehir’de “Devrim Arabaları Müzesi” bulunmaktadır ve otomobillerin detaylı öyküsünün, fotoğraflarının ve dönemin gazete haberlerinin http://www.devrimarabasi.com/index.html internet sitesinden görülmesi mümkündür.


“Devrim” otomobilleri 2019 yılında marka alanında verilmiş bir Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararı ile IPR Gezgini radarına takılmıştır. Kararı bana ileten Osman Umut Karaca‘ya teşekkür ederek, kanaatimce bir hayli tartışmalı sonuçlara yol açan kararı sizlerle paylaşıyorum.


Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 14 Şubat 2019 tarihli 2017/118 E., 2019/146 K. sayılı kararının önemli bölümlerinin ekran görüntülerini aşağıda yer almaktadır:

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu önündeki husus bir marka hükümsüzlüğü davasıyla ilgilidir. Türk Patent ve Marka Kurumu, “Devrim” markasını 12. sınıfa dahil mallar, yani kısaca otomobiller dahil olmak üzere taşıtlar ve bunların parçaları bakımından tescil etmiştir.

Tescilli markanın hükümsüzlüğü talebiyle dava açılmıştır. Hükümsüzlük talebinin gerekçesi 556 sayılı Markaların Korunması Hakkında KHK’nin 7/1-h bendidir, yani markanın “kamuyu ilgilendiren, tarihi ve kültürel değerler bakımından halka mal olmuş” işaretler arasında bulunduğu öne sürülerek markanın hükümsüzlüğü istenmektedir. (Aynı hüküm 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nun 5/1-ğ bendinde muhafaza edilmiştir.)

Yerel mahkeme hükümsüzlük talebini reddeder, ihtilaf Yargıtay’a taşınır ve Yargıtay hükümsüzlük talebini haklı bularak markanın hükümsüz kılınması gerektiğini belirtir. Yerel mahkeme direnme kararı verir ve ihtilaf Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’na taşınır.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu yukarıdaki ekran görüntülerinden anlaşılacağı üzere hükümsüzlük kararının yerinde olduğunu tespit ederek, direnme kararının bozulması gerektiğine karar verir.

Hukuk Genel Kurulu kararında; Devrim otomobillerinin öyküsüne kısaca yer verilmekte, otomobil hakkında çekilen filmden, müzeden, ilk “Türk Yapımı” otomobil olma sıfatından bahsedilerek, Devrim otomobillerinin Türkiye Cumhuriyeti sanayi tarihinin bir parçası olması, bu hususun tüm halk tarafından benimsenmesi nedenleriyle, “Devrim” kelimesinin 12. sınıfa dahil tüm mallar (kısaca otomobiller dahil olmak üzere taşıtlar ve bunların parçaları) bakımından kamuyu ilgilendiren, tarihi ve kültürel değerler bakımından halka mal olmuş işaretler arasında bulunduğu, hiç kimsenin tekeline verilemeyeceği ifade edilmiştir.


Kararı bu haliyle, gözlerimiz dolarak, filmi hatırlayarak ve Devrim otomobillerinin hüzünlü hikayesini düşünerek okumamız mümkündür. Ancak, marka tescil sistemini ve kanunun uygulamasını esas alan gerçekçi bir okuma aşağıdaki soruları karşımıza çıkaracaktır:

1- Devrim otomobilleri ilk yerli otomobil olsa da, Devrim kelimesi burada otomobillerin markası olarak kullanılmıştır. Dolayısıyla, Devrim kelimesi projeyi hayata geçirenlerce marka olarak seçilmiştir.   

2- Devrim ibaresi kelime anlamı itibarıyla tarihi veya kültürel bir değer değildir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu da kararı kelimenin anlamı üzerine değil, bir Devrim markalı otomobillerin tarihçesi ve öyküsü üzerine kurmuştur.

3- Bir ürünün o alandaki ilk Türk malı ürün olması, ona otomatik veya dolaylı olarak kamuya mal olmuş, tarihi ve kültürel bir olma sıfatını kazandırmakta mıdır? Eğer öyleyse, ilk Türk deterjanının markası, ilk Türk çayının markası, ilk Türk helikopterinin markası ve diğer benzer işaretler de tarihi ve kültürel bir değer olarak kabul edilerek, hiç kimsenin tekeline verilemeyecek işaretler arasında mı kabul edilecektir?

4- Bir markanın hüzünlü bir öyküye sahip olması ve bu öykünün filminin yapılması veya müzesinin açılması (müzesi olan veya hikayesi belgesel veya sinema filmi haline getirilen çok sayıda marka vardır), o markayı kamuya mal olmuş bir işaret haline mi getirmektedir? İlerleyen günlerde hükümsüzlük davası açan kişinin, yani Devrim markalı otomobilleri 1961 yılında üreten tarafın markayı kendi adına tescil ettirmek istemesi halinde durum ne olmalıdır?

5- Tarihi veya kültürel açılardan kamuya mal olduğu, hiç kimsenin tekeline verilemeyeceği kabul edilen bir işaretin, kamuya mal olma kısmının belirli mal veya hizmetlerle sınırlandırılması doğru mudur? İncelenen vakada, Devrim kelimesinin yalnızca 12. sınıfa dahil mallar bakımından tarihi ve kültürel bir değer olduğu, kamuya mal olduğu tespit edilmiştir. Böyle bir halde “kamuya kısmen mal olma” şeklinde enteresan bir kategori ortaya çıkmaktadır ve kamuya belirli mal ve hizmetler bakımından mal olduğu kabul edilen işaretin, başka mal ve hizmetler bakımından kamuya mal olmadığı sonucuna varılmaktadır. Bu durumda, “Devrim” kelimesi 12. sınıfta yer alan “taşıtlar ve parçaları” bakımından kamuya mal olmuştur, ancak 11. sınıfta yer alan “otomobil farları”, 42. sınıfta yer alan “otomobil tasarımı hizmetleri”, 9. sınıfta yer alan “otomobiller için yazılımlar”, 37. sınıfta yer alan “otomobil bakımı, tamiri hizmetleri” bakımından kamuya mal olmadığının kabul edilmesi gereklidir.

Bu bağlamda, belirli mal ve hizmetler bakımından tarihi ve kültürel bir değer olma ve kamuya mal olma şeklindeki  değerlendirme yerinde ve uygulanabilir içerikte midir?


Kişisel kanaatimiz, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun, “Devrim” kelimesini tarihi ve kültürel değerler bakımından halka mal olmuş bir işaret olarak kabul etmesinin ve kararın üzerine kurulu olduğu gerekçelerin tatmin edici olmadığı yönündedir. Elbette ki, “Türk Devrimi”, “Atatürk Devrimleri”, “Fransız Devrimi” gibi Türk toplumuna veya dünya halklarına mal olmuş değerler bakımından anılan mutlak ret nedeninin ortaya çıktığını kolaylıkla söyleyebiliriz. Ancak, kanaatimizce 1961 yılında marka olarak seçilen “Devrim” kelimesinin, ilk Türk malı otomobilin markası olması, filminin çekilmesi veya müzesinin açılması gibi gerekçeler, kanaatimizce münhasıran “Devrim” sözcüğüne tarihi veya kültürel değerler bakımından halka mal olma gibi bir ayrıcalık bahşetmeyecektir. Buna ilaveten, tarihi ve kültürel değerler bakımından halka mal olma yönündeki değerlendirmenin belirli mal ve hizmetler için yapılabilmesi yönündeki yaklaşım da kanaatimizce tartışmaya oldukça açıktır.

12 Mart 1971’den başlayarak, 12 Eylül 1980’den sonra da yoğunlaşarak neredeyse yasaklı hale gelen “Devrim” kelimesinin, farklı bir bağlamda da olsa, tarihi ve kültürel değerler bakımından Türk toplumuna mal olmuş bir sözcük olarak kabul edilmesi ise kaderin bir cilvesi olarak yorumlanabilir.

Okuyucularımızın karar hakkındaki yorumlarını duymaktan mutlu olacağız.

Önder Erol ÜNSAL

Temmuz 2019

unsalonderol@gmail.com        

Huawei Krizi A.B.D.’nde Patent Tecavüzü Davalarına mı Yansıyacak?

Trump hükümeti, A.B.D.’nde göreve başladığından bu yana, kendi üreticilerini ve iç piyasasını korumak amacıyla farklı ülkelere karşı ekonomik ve yasal tedbirler almaktadır. Bu tedbirlerin bir bölümünün uluslararası yükümlülüklere ve hukuka uygunluğu ise tartışma konusu olmaktadır.

Cumhuriyetçi bir senatör tarafından 17 Haziran 2019 sunulan bir tasarı patent alanında ön gördüğü tedbirler bağlamında, fikri mülkiyet camiasında büyük tartışmalar yaratmaya adaydır.

Reuter Haber Ajansı tarafından yapılan ve https://www.reuters.com/article/us-huawei-tech-usa-senate/senator-rubio-targets-huawei-over-patents-idUSKCN1TI2T3 bağlantısından okunabilecek habere göre; Cumhuriyetçi Parti’nin Florida Senatörü Marco Rubio 17 Haziran 2019 tarihinde Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası (National Defense Authorization Act – kısaca NDAA) için bir değişiklik tasarısı hazırlamıştır. Değişiklik tasarısına göre; A.B.D. hükümetinin belirli izleme listelerinde olan firmalar, patent hakkına tecavüz davaları dahil olmak üzere, A.B.D. patentlerine ilişkin olarak haksızlığın giderilmesi içerikli davaları açamayacaktır.

Tasarı henüz erişime açılmamış olmakla birlikte Reuters tarafından görülmüştür ve Marco Rubio cephesinden habere ilişkin yalanlama gelmemiştir. Tersine Rubio, Twitter hesabında haberi doğrular içerikte bir paylaşıma yer vermiştir.

Marco Rubio’nun tweetinden de anlaşılacağı üzere, tasarının zamanlaması tesadüfi değildir.

Fikri mülkiyet dünyasındaki uluslararası gelişmeleri veya en azından uluslararası gündemi takip edenler, A.B.D. hükümetinin Çin Halk Cumhuriyeti menşeili Huawei firmasına karşı aldığı tedbirlerin farkındadır. Konuyu merak edenler, Ergin Yıldızoğlu’nun BBC Türkçe’de 25 Mayıs 2019 tarihinde yayımlanmış “Huawei krizi ABD ile Çin’in diplomatik soğuk savaşı mı?” başlıklı yazısını https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-48398311 bağlantısından okuyabilirler.

Huawei firması, 12 Haziran 2019 tarihinde A.B.D. menşeili Verizon Communications firmasına karşı A.B.D. patent mahkemelerinde dava açmış ve kendisine ait 238 patentin lisanssız kullanımı nedeniyle, karşı taraftan 1 milyon dolardan fazla tutardaki zararının tazminini istemiştir. (https://www.nytimes.com/2019/06/12/technology/huawei-verizon-patent-license-fees.html )

Marco Rubio’nun tasarısı, A.B.D. hükümeti tarafından izleme listesine alınmış ve A.B.D. aleyhine çalıştıkları “belirlenmiş” firmaların, A.B.D. mahkemelerinde patent tecavüzü dahil bazı davaları açmasını engellemeye yöneliktir ve zamanlaması itibarıyla hedefin Huawei firması ve dolayısıyla Çin olduğu açıktır.

Bu noktada karşımıza açık bir ikilem çıkmaktadır:

A.B.D. on yıllardır, A.B.D. firmalarının uluslararası düzeydeki çıkarlarının korunması amacıyla, patent hakları dahil olmak üzere fikri mülkiyet haklarının uluslararası düzeyde etkili biçimde korunmasını savunmaktadır. Buna karşılık, Trump yönetimi iç pazarı koruma amacıyla (ve elbette başka diğer amaçlarla) çeşitli tedbirler almaktadır. Rubio tasarısının yasalaşması halinde, A.B.D. firmalarının fikri mülkiyet haklarının farklı ülkelerde etkin biçimde korunmasının sağlanması konusunda ikircikli bir tavır ortaya çıkacaktır. Bir tarafta, A.B.D. kendi ulusal çıkarları doğrultusunda izleme listesine alınmış yabancı firmaların patent tecavüzü davası açması engelleyebilecek, diğer yandan ise halen kendi firmalarının farklı ülkelerdeki patent haklarının etkili biçimde korunmasını isteyecektir. Kanaatimizce bu açıklanması ve savunulması güç bir hal olacaktır.

Tasarı henüz görüşülmemiştir; belki görüşülmeden geri çekilecektir, reddedilecektir veya kanunlaşacaktır, bunları henüz bilmiyoruz. Dolayısıyla, yorum yapmak konusunda şu aşamada sabırlı davranmak yerinde olacak. Bununla birlikte Trump yönetiminin çılgınlıkları göz önüne alınırsa, tasarının kanunlaşması kanaatimizce büyük bir sürpriz olmayacak. Eğer durum böyle olursa, gelecek yıllarda Dünya Ticaret Örgütü, WIPO, uluslararası anlaşmalar ve ikili anlaşmalardaki gelişmeleri izlemek oldukça heyecan verecek, bundan hiç şüphe duymuyoruz.

Önder Erol ÜNSAL

Haziran 2019

unsalonderol@gmail.com