Ay: Mart 2025

YAPAY ZEKANIN EĞİTİMİNDE ADİL KULLANIM SAVUNMASI: THOMSON REUTERS V. ROSS INTELLIGENCE KARARI



Amerika Birleşik Devletleri’nde, yapay zeka sistemlerinin telif hakkını ihlal ettiği iddialarıyla ilgili olarak adil kullanım (fair use) savunması bakımından verilecek kararlar uzun zamandır heyecanla beklenmekteydi. Nitekim, Thomson Reuters Enterprise Centre GMBH v. ROSS Intelligence Inc. davasında Delaware Bölge Mahkemesi (“Bölge Mahkemesi”) tarafından 11 Şubat 2025 tarihinde bu konuda ilk karar verildi. Bu kararın yapay zekanın telif hakkını ihlal ettiği iddialarıyla ilgili ileride gündeme gelebilecek olası uyuşmazlıklar bakımından da yol gösterici olabileceği kanaatindeyiz.

Thomson Reuters’a ait olan Westlaw; altmış sekizin üzerinde ülkede kullanılan, çevrimiçi hukuki araştırma hizmeti sunan bir platformdur. Başta ABD ve İngiltere olmak üzere pek çok ülkede Westlaw kullanıcıları bu platform aracılığıyla pek çok kanun, yasal düzenleme ve yargı kararlarına ulaşabilirler. Westlaw’un öne çıkan özelliklerinden biri, “Key Number System” olarak adlandırılan bir numaralandırma sistemi içermesidir. Bu sistem sayesinde bir yargı kararını inceleyen kişi, ilgili hukuki konu ile ilgili verilmiş olan başkaca yargı kararlarını da kolayca bulabilir.

Ross Intelligence (“Ross”), Thomson Reuters’ın rakibi olarak yasal düzenleme ve yargı kararlarına ulaşılabilecek bir platform ile hizmet vermeyi hedeflemiştir. Bunun için ilk olarak Ross, Thomson Reuters ile iletişime geçerek Westlaw’un içeriğini, yapay zeka araştırma aracının eğitiminde eğitim verisi olarak kullanabilmek için lisans almak istedi. Ancak Thomson Reuters, Ross’un rakibi olması sebebiyle bu teklifi reddetti. Bunun üzerine Ross, yapay zeka araştırma aracının eğitilmesi için kullanılacak içeriklerin üretimi için üçüncü bir taraf olan LegalEase ile anlaşma sağladı ve LegalEase, “Bulk Memos” olarak adlandırılan ve hukuki sorulara verilen cevapları içeren derlemeyi hazırlayarak Ross’a sattı. LegalEase, Bulk Memos’u hazırlamak için bu hazırlığa katılan avukatlara, Westlaw’un özet notlarını kullanarak fakat bu özet notları doğrudan kopyalamadan hukuki soruları hazırlamaları yönünde talimat vermiştir. Ross, yapay zeka araştırma aracının eğitiminde Bulk Memos’u kullanmıştır. Bu kullanım sebebiyle Thomson Reuters, Ross’a telif hakkının ihlaline ilişkin dava açmıştır.

Uyuşmazlık bakımından, telif hakkına tecavüzün söz konusu olabilmesi için öncelikle özet notların telif hakkı korumasını haiz olması ve bunun için de orijinallik şartının sağlanması gerektiğinden Bölge Mahkemesi ilk olarak bu hususu değerlendirmiştir. Bölge Mahkemesi, orijinallik için aranan eşiğin çok düşük olduğunu ve minimal düzeyde bir yaratıcılığın varlığının orijinallik şartının sağlanması için yeterli olduğunu Feist kararına atıfta bulunarak tespit etmiş ve dolayısıyla Thomson Reuters’ın özet notlarının orijinallik şartını sağladığına karar vermiştir.  

Ross, yargılamada masum ihlal savunmasına dayanmış,herhangi bir ihlalin söz konusu olmadığını ve masum olduğunu iddia etmiştir. Bölge Mahkemesi kararında masum ihlal savunmasının sorumluluğu değil, yalnızca tazminatı sınırlayacağını ve Westlaw’un özet notlarında olduğu gibi ihlal edilen eserin bir telif hakkı bildirimi taşıması durumunda geçerli olmayacağını açıklayarak bu savunmayı reddetmiştir. Bölge Mahkemesi, Ross’un, Westlaw’un 2243 adet özet notunu ihlal ettiğini belirterek bu ihlal bakımından Ross’un diğer savunmaları olan telif hakkının kötüye kullanımı (“copyright misuse”), birleşme (“merger”) ve doğal akışında gerçekleşmesi gereken sahneler (“scenes à faire”) savunmalarının da başarısız olduğuna hükmetmiştir.

Ross’un yargılamadaki diğer bir önemli savunması ise adil kullanım savunmasıydı. Amerikan hukukunda telif hakkı ihlali bakımından getirilebilecek en önemli savunmalardan olan adil kullanım savunması, Amerika Birleşik Devletleri Telif Hakkı Kanunu’nun 107. maddesinde düzenlenmiştir. Adil kullanım doktrini, telif hakkıyla korunan eserin, telif hakkıyla korunan eserde yer alan fikir veya işlevin kopyalanması amacıyla kullanımını korumak için mevcuttur. Adil kullanım savunması, telif hakkı ihlali kanıtlansa bile ihlal edenin sorumluluktan kurtulmasına imkân vermektedir.

İlgili maddede bir eserin kullanımının adil kullanım teşkil edip etmediğinin tespitinde kullanılacak 4 faktör düzenlenmiştir. İlgili faktörler; (i) kullanımın amacı ve yapısı, (ii) telif hakkıyla korunan eserin niteliği, (iii) telif hakkıyla korunan eserin bütününe göre kullanılan kısmın miktarı ve önemi ve (iv) kullanımın telif hakkıyla korunan eserin potansiyel pazarı veya değeri üzerindeki etkisidir. Amerikan mahkemeleri, adil kullanım savunmasının değerlendirmesinde dört faktörün de önemli olduğunu belirtmekle birlikte, “Harper & Row, Publishers, Inc v. National Enterprises” kararında dördüncü faktördeki pazar etkisinin muhtemelen en önemli faktör olduğuna karar verilmiştir.

Bölge Mahkemesi birinci faktör bakımından yaptığı değerlendirmede, adil kullanım ile ilgili verilmiş ve ABD doktrininde adil kullanım savunmasının şekillenmesinde oldukça etkili olmuş olan “Google v. Oracle” ve “Sony Comput. Ent., Inc. v. Connectix Corp” kararlarına da atıflarda bulunmuştur. Bölge Mahkemesi bahsi geçen uyuşmazlıklarda bilgisayar kodunun kopyalanması söz konusuyken somut uyuşmazlıkta bilgisayar kodunun kopyalanmasının söz konusu olmadığını, Ross’un amacına ulaşabilmesi için Westlaw’un içeriğinin kopyalanmasının makul ölçüde gerekli olmadığını vurgulamıştır. Bu doğrultuda Bölge Mahkemesi, Ross’un, Westlaw’un özet notlarının kullanımının dönüştürücü değil ticari bir kullanım olduğu sonucuna varmıştır ki bu sonuç adil kullanım savunması bakımından aleyhe bir durumdur. Bu kapsamda Bölge Mahkemesi ilk faktör bakımından Thomson Reuters lehine karar vermiştir.

Dönüştürücü kullanım, başka bir amaçla yeni bir şey eklemek ve orijinal ifadeyi değiştirmek olarak tanımlanmaktadır. Bölge Mahkemesi’nin atıf yaptığı “Google v Oracle” davasında; Oracle, Google’ın uygulama programlama arayüzünü (API) oluştururken kodun yapısını ve sırasını kopyalamasının bir telif hakkı ihlali oluşturduğunu iddia etmişti. Yüksek Mahkeme ise Google’ın, farklı ve değişik bir bilgisayar ortamında çalışan yeni görevler koleksiyonu sağladığına ve kullanımının dönüştürücü nitelikte olduğuna karar vermiştir ve bu tespit Google’ın adil kullanım savunmasının kabulünde oldukça etkili olmuştur.

Kararda ikinci ve üçüncü faktörler bakımından Ross’un adil kullanım savunması lehine değerlendirme yapılmıştır. Bölge Mahkemesi ikinci faktör bakımından eserin niteliğini incelediğinde, Westlaw’ın materyalinin ağırlıklı olarak gerçeklere dayalı olması ve o kadar da yaratıcı olmaması sebebiyle, bizim de isabetli bulduğumuz şekilde, bu faktörün Ross’un lehine değerlendirilmesi gerektiğine karar vermiştir. Dolayısıyla yapay zekanın eğitiminde kullanılan eserler bakımından telif hakkı ihlali ile ilgili meydana gelebilecek olası uyuşmazlıklarda bu faktörün yapay zekayı kullanan şirket lehine sonuç verip vermeyeceği belirlenirken kullanılan materyallerin yaratıcılık oranının önem taşıyacağı rahatlıkla söylenebilecektir.

Üçüncü faktör çerçevesinde, bir mahkemenin sadece kullanılan materyallerin miktarını değil, bunların kalitesini ve önemini de analiz etmesi beklenmektedir. Bölge Mahkemesi üçüncü faktör bakımından yaptığı değerlendirmede önemli olanın üretim aşamasında değil, çıktı aşamasında başka eserlerin kullanılması olduğunu belirtmiş ve Ross’un çıktı ürünlerinde Westlaw’un özet notlarına erişilemiyor olması nedeniyle üçüncü faktör bakımından Ross lehine karar vermiştir. Üçüncü faktör bakımından Bölge Mahkemesi’nin yaptığı bu değerlendirme, ileride yapay zekanın eğitimi ile ilgili telif hakkının ihlali bakımından yapılacak değerlendirmelerde, telif hakkıyla korunan eserin bütününe göre kullanılan kısmın miktarı ve önemi tespit edilirken çıktı aşamasındaki verilerin esas alınacağını göstermektedir.

Karar bakımından en önemli faktör olan dördüncü faktör ise telif hakkı sahiplerinin ekonomik çıkarlarına odaklanan faktördür. Bölge Mahkemesi, Ross’un kopyalamasının Westlaw ürününün pazarı üzerindeki olası etkisini incelemiş ve Thomson Reuters’ın söz konusu verileri kendi hukuki araştırma araçlarını eğitmek için kullanıp kullanmadığının önemli olmadığını, yapay zeka eğitim verileri için potansiyel bir pazar üzerindeki etkinin yeterli olduğunu belirtmiştir. İlgili pazar ise hukuki araştırma platformları olarak tespit edilmiştir. Bölge Mahkemesi sonuç olarak Ross’un, Westlaw ile rekabet etmeyi amaçladığı ve aksini kanıtlayamadığı sonucuna varmıştır. Bu sebeple dördüncü faktör bakımından Bölge Mahkemesi, Thomson Reuters’ın lehine karar vermiştir ve adil kullanım savunmasının kabul edilmemesi yönündeki nihai kararı bakımından da en etkili faktör bu olmuştur. Yapay zekanın eğitiminin telif hakkını ihlali ile ilgili ABD’de şu anda devam eden ve adil kullanım savunmasının yapıldığı diğer davalarda ve ileride açılacak davalarda da eserin kopyalanmasının ilgili somut pazar üzerindeki olası etkilerinin ve bir pazar ikamesinin söz konusu olup olmadığının değerlendirilmesi beklenmektedir.

Adil kullanım savunması, yapay zekanın eğitimi ile ilgili ABD’de görülmekte olan davalarda, davalıların başvurduğu savunmaların başında geliyor. Dolayısıyla bir süredir adil kullanım savunmasıyla ilgili verilecek mahkeme kararları heyecanla beklenmekteydi ve bu konuda ilk karar verilmiştir. Delaware Bölge Mahkemesinin, Ross’un kullanımının adil kullanım olmadığı yönünde kararını takip edecek kararlarda da adil kullanımın dört faktörü ile ilgili getirilen yorumlar yol gösterici olabilecektir. İncelediğimiz kararın üretken olmayan bir yapay zeka hakkında verilmiş olması da önem taşımaktadır; zira üretken yapay zekalarla ilgili yapılacak değerlendirmelerde, özellikle kullanımın dönüştürücü olduğu ve pazar ikamesi oluşturma amacı olmadığı sonucuna varılması halinde adil kullanımın mevcut olduğu yönünde kararlar verilmesi ihtimali de mevcuttur.

Fatma KÜÇÜKTUNCAY

Mart 2025

fatmakucuktuncay.94@gmail.com

AVRUPA BİRLİĞİ’NİN COĞRAFİ İŞARETLERLE İLGİLİ TÜZÜĞÜNE İLİŞKİN SON YASAL DÜZENLEMELER – II


BÖLÜM 2

IPR Gezgini’nde 28 Mart 2024 tarihinde yayımlanan yazımızda coğrafi işaret, geleneksel ürün adı ve diğer kalite göstergeleri hakkındaki koruma şartlarını birleştirmek, sadeleştirmek ve güçlendirmek amacıyla uzun ve zahmetli bir sürecin ardından 28 Şubat 2024 tarihinde AB Parlamentosunda kabul edilen 2 Mayıs 2022 tarihli ve 2022/0089 (COD) sayılı Tüzük Teklifini irdelemiştik. 11 Nisan 2024 tarihinde kabul edilen teklif, 23 Nisan 2024 tarihinde yayımlanarak 2024/1143 sayılı Tüzük olarak hayat buldu ancak teklifteki bazı hükümlerde bazı değişiklikler meydana geldi.

2024/1143 sayılı Tüzükle ilgili olarak 15 Ocak 2025 tarihinde yayımlanan dört yasal düzenlemeden üç tanesine, yazımızın ilk bölümünde yer vermiştik. Bu yazımızda ise, hem 28 Mart 2024 tarihli yazımızdan sonraki süreçte meydana gelen önemli değişikliklere hem de 2024/1143 sayılı Tüzüğün 2025/26 sayılı Uygulama Yönetmeliğine değineceğiz.

1- 2024/1143 sayılı Tüzükte, coğrafi işaretler için öngörülen önemli değişiklik ve yenilikler aşağıda özetlenmektedir.

2024/1143 sayılı Tüzükte, aksi yönde ifade bulunmadıkça “geographical indication” kavramı; gıda-tarım ürünleri ve şaraplar için “geographical indication” ve “designation of origin”, distile alkollü içkiler için de “geographical indication” kavramlarına karşılık olarak kullanılmaktadır. (Madde 1)

Yeri gelmişken tekrarlamakta fayda var. Ulusal mevzuatımızda “menşe adı (designation of origin)” ve “mahreç işareti (geographical indication)” kavramlarının ikisini birden karşılamak üzere, yani şemsiye terim olarak “coğrafi işaret” kavramı kullanılmakta olup bu tanımların kapsamlarında, AB’deki kapsamlarından herhangi bir farklılık bulunmamaktadır. Gerek AB yasal düzenlemelerinde gerekse uluslararası alanda “geographical indication” kavramı ise; hem ulusal mevzuatımızdaki “coğrafi işaret” gibi şemsiye bir terim olarak hem de “mahreç işareti” tanımına karşılık olarak kullanılmaktadır. Kullanım yerine ve şekline göre “coğrafi işaret”in mi yoksa “mahreç işareti”nin mi kastedildiğinin anlaşılması mümkündür.    

Kişisel verilerin işlenmesi kapsamında gerçek kişilerin korunmasının temel haklardan olması nedeniyle AB’nin 2018/1725 ve 2016/679 sayılı Tüzükleri uyarınca; 2024/1143 sayılı Tüzüğe dayanarak yapılacak işlemlerde kişisel verilere yer verilmemesi, bunun mümkün olamaması halinde ise bu tür verileri içeren belgelerin, ayrı belgeler halinde sunulması öngörülmektedir. (Gerekçe 10 ve 11, Madde 3)

Özellikle marka olmak üzere bir adın, coğrafi işaret dışında bir fikri mülkiyet hakkı olarak tescili; coğrafi işaret tescilinin iptalinden itibaren bir yıl süreyle yasaktır. Ancak söz konusu fikri mülkiyet hakkı coğrafi işaretin tescilinden önce mevcutsa veya söz konusu marka tescil edilmişse bu hüküm uygulanmaz. (Madde 25(3))

Coğrafi işaretli bir ürünün başka bir ürünün üretiminde bileşen olarak kullanılması halinde söz konusu “işlenmiş ürünün” (processed product) adında, etiketinde ve tanıtım materyallerinde tescilli coğrafi işaretin kullanılmasına ilişkin kurallar; 2024/1143 sayılı Tüzüğün coğrafi işaret koruması (Madde 26), AB amblemleri ve kısaltmaları (Madde 37) ile tüketicilere gıda hakkında bilgi vermeyi düzenleyen 1169/2011 sayılı Tüzüğün Madde 7 ve 17 hükümlerine aykırı olmayacak şekilde oluşturulmuştur. 

Bileşen olarak kullanılan coğrafi işaretli ürünün miktarı, işlenmiş üründe temel bir karakteristik özellik yaratacak düzeydeyse; işlenmiş üründe, coğrafi işaretli ürünle karşılaştırılabilecek başka hiçbir ürün kullanılmazsa ve bileşen olarak kullanılan coğrafi işaretli ürünün yüzdesi etikette belirtiliyorsa bu durumda “işlenmiş ürünün adında, etiketinde veya tanıtım materyallerinde coğrafi işaret kullanılabilecek”tir.

1169/2011 sayılı Tüzüğün Madde 2(2)(e) hükmünde tanımlanan “önceden paketlenmiş gıda (prepacked food)” üreticileri, coğrafi işaretli bir ürünü bileşen olarak kullanıyorsa ve bu kapsamda coğrafi işareti bu ürünün adında, etiketinde veya tanıtım materyallerinde kullanmak istiyorsa, söz konusu coğrafi işaret için onaylı (recognized) bir üretici grubu bulunması durumunda bu gruba, coğrafi işaretli ürünle ilgili “yukarıdaki şartları sağlayan kullanım gerçekleştirdiklerine dair yazılı bildirim”de bulunurlar. Bildirimden itibaren 4 ay içinde onaylı üretici grubu yazılı onay verip coğrafi işaretin kullanımıyla ilgili bağlayıcı olmayan bilgiler de ekleyebilir. 4 ay içinde cevap verilmezse, söz konusu hükümlere uygun şekilde kullanıma başlanabilir.

AB ülkeleri,  kendi topraklarında kurulu önceden paketlenmiş gıda üreticileri için ek prosedürel kurallar belirleyebilir.

Bu madde ile tesis edilen hususlara aykırı olmayacak şekilde, onaylı üretici grubu ve önceden paketlenmiş gıda üreticisi, coğrafi işaretin kullanım şekline dair teknik ve görsel hususları içeren sözleşme yapabilir.

Bu madde, distile alkollü içkiler için uygulanmaz. (Madde 27)

Başvuru yapma hakkına, eski tüzükte olduğu gibi “yasal oluşumuna bakılmaksızın başvuruya konu ürünü üreten üreticilerden oluşan birlik” sahiptir. Oldukça ayrıntılı biçimde düzenlenen üretici grubu konusunda, AB ülkeleri ilave koşullar belirleme yetkisine sahiptir. (Madde 32)

Madde 32’ye ilave olarak AB ülkeleri, “onaylı üretici grubu (recognized producer group)” sistemi benimseyebilir ve bu sadece talep üzerine gerçekleşen bir işlemdir. Konu hakkındaki ayrıntılara Madde 33’te yer verilmiştir.

2- 2025/26 sayılı Uygulama Yönetmeliği, coğrafi işaretler için öngörülen yenilikler ve değişiklikler bakımından genel hatları ile aşağıda özetlenmektedir.

Coğrafi işaret ve geleneksel ürün adı başvuru, AB düzeyindeki değişiklik ve iptal taleplerinden, yetersiz/eksik olanların reddedilmesi için ön şekli inceleme mekanizması kurularak kurnazca/hileli yapılan taleplerin önüne geçilecek ve dolayısıyla AB Komisyonu incelemesinin kolaylaştırılarak hızlandırılması sağlanacaktır. (Gerekçe 5 ve 18)

Yönetmeliğin kapsamı; coğrafi işaretler bakımından tescil başvurusu, AB düzeyindeki değişikliklerin onaylanması, standart değişikliklerin bildirilmesi, iptal, sicilin yönetimi,  “uygunluğun onaylanması (attestation of compliance)” sisteminin kurulması ve etiketleme; geleneksel ürün adı bakımından ise tescil başvurusu, değişikliklerin onaylanması, iptal, sicilin yönetimi, uygunluğun onaylanması sisteminin kurulması ve etiketleme şeklinde. (Madde 1)

Üçüncü ülke başvurularında AB Komisyonuna sunulacak belgelerin, Komisyon tarafından gerektiğinde dijital sisteme kayıt yapılabilmesini sağlamak amacıyla düzenleme yapılabilir formatta olması gerekir. (Madde 2)

2024/1143 sayılı Tüzüğün Madde 15 hükmü uyarınca yapılacak incelemeden önce gerçekleştirilecek şekli inceleme neticesinde, başvuruda bulunması gereken türde bilgi ve belgelerde eksiklik tespit edilirse başvuru yapılmamış sayılarak başvuru yapana bilgi verilir. (Madde 3)

Tek belge (single document); gıda-tarım ürünleri ve distile alkollü içkiler için 2.500, şaraplar için de 5.000 kelimeden fazla olamaz ancak bu eşikler, zorunluluğu kanıtlanan durumlarda aşılabilir. Üçüncü ülke başvurularına ait tek belgelerin ise, kaynaklandıkları ülkelerdeki tescillerine sadık bir içerikte oldukları ve aralarında önemli bir farklılık/uyumsuzluk bulunmadığı garanti edilmelidir. (Madde 4)

  Başvuru veya değişiklik talebi, birden fazla “farklı ürünler (distinct products)” içeriyorsa ilgili şartların, her bir ürün için ayrı ayrı karşılanması gerekir. Hükümde bahsi geçen “farklı ürünler (distinct products)”, “aynı tescilli adı kullanmalarına rağmen piyasaya sürüldüğünde farklılaştırılan veya tüketiciler tarafından farklı ürünler olarak kabul edilen ürünler” anlamına gelir. (Madde 7)

AB Komisyonu tarafından 2024/1143 sayılı Tüzüğün Madde 15 hükmü uyarınca yapılacak incelemede başvuruda değişiklik meydana gelirse ve AB ülkeleri bu değişikliğin, menfaati olan kişiler bakımından ulusal düzeyde gerçekleşen itiraz aşamasında gündeme gelmediğine karar verirlerse bu durumda, ulusal düzeyde ek bir itiraz prosedürü uygulandıktan sonra yeniden düzenlenmiş belgeler AB Komisyonuna iletilir. Böyle bir durumun üçüncü ülke başvurularında gerçekleşmesi halinde başvuru yapan tarafından yeniden düzenlenen tek belge ve şartname AB Komisyonuna iletilir.  (Madde 8)

İtirazda bulunmak için gerekli bilgiler/belgeler arasında, “itiraz kapsamında bulunabilecek kişisel verilerin ilgili taraflara iletilmesi konusunda AB Komisyonuna yetki verilmesi” de yer almaktadır. (Madde 9)

AB düzeyinde gerçekleştirilecek değişiklik taleplerinde üçüncü ülkeler için öngörülen ilave şartlar arasında “üçüncü ülkede ürün şartnamesinin değişikliğe uğramış halinin yayımlanmasına ilişkin atıf”, “talep edilen değişikliğin söz konusu üçüncü ülkede yürürlükte olan coğrafi işaretlerin korunmasına ilişkin kurallara uyduğunun kanıtı” ve vekil tarafından temsil ediliyorsa “vekaletname” yer almakta. Talep sahibinin isim ve iletişim bilgileri AB Komisyonuna ayrıca iletilir ancak iletişim bilgileri, yayımlanan bilgiler arasında yer almaz. (Madde 10)

Standart değişikliklere ilişkin taleplerde talep sahibi AB ülkesi, üçüncü ülkenin veya üretici grubunun iletişim bilgileri talepten ayrı biçimde AB Komisyonuna iletir ancak talep sahibinin adı yayımlanırken iletişim bilgileri yayımlanmaz. Üçüncü ülkelerden yapılan bu tür taleplerde ilave olarak üçüncü ülkenin standart değişikliği onama kararı, tek belge ve şartnamenin değişikliğe uğramış hali ile değişikliğin üçüncü ülkede uygulanabilir nitelikte olduğunun kanıtı istenir. (Madde 12)

 2024/1143 sayılı Tüzüğün Madde 25(1) hükmü uyarınca yapılacak iptal taleplerinde, üçüncü ülkeler için denetimden sorumlu kurum/kuruluş adı belirtilir.

AB ülkeleri ulusal düzeyde iptal prosedürü uygulayabilirken AB Komisyonunun kendi inisiyatifiyle uygulayacağı ve 2024/1143 sayılı Tüzüğün 15(4). maddesine göre itiraza tabi tutacağı iptal prosedürü AB düzeyinde olur.      

2024/1143 sayılı Tüzüğün 25(2). maddesi uyarınca ilgili üreticiler tarafından yapılacak iptal taleplerinde eğer onaylı üretici grubu varsa bu talep sadece bu grup tarafından yapılabilir. Üçüncü ülkelerin resmi otoritelerince sunulacak iptal taleplerinde; ilgili üreticilerin tamamının iptal talebini istediği ve bu durumu kendilerine ilettiğinin beyanı gerekir.

Üçüncü ülke kaynaklı iptal talebi, ilgili üreticilerce doğrudan AB Komisyonuna yapılırsa iptal talebinin tüm üreticilerin ortak iradesi olduğu beyanı ile kendilerini temsilen görevlendirdikleri temsilciye verilen vekâletname sunulması gerekir. (Madde 14) 

2024/1143 sayılı Tüzüğün 22. maddesi uyarınca dijital ortamda ve AB’nin tüm resmi dillerinde oluşturulacak AB Sicili (Union register) kapsamında başvuru, itiraz, tescil, değişiklik ve iptal gibi işlemlere ilişkin kayıtlar yer alacak. Bu sicilin sahibi AB Komisyonu, yöneticisi ise AB Fikri Mülkiyet Ofisi – EUIPO olacak.  

Tescilli adların birden fazla ada, transkripsiyona ve transliterasyona sahip olması durumunda bu adlar “… boşluk / boşluk …” düzenine göre ayrılmış alternatif adlar olarak sicile kaydedilir. (Madde 16)

Geleneksel ürün adlarına ilişkin AB Sicilinin ise hem sahibi hem de yöneticisi AB Komisyonu olacak, diğer bir ifadeyle geleneksel ürün adları bakımından EUIPO’nun görevi bulunmayacak. (Madde 32) 

“Uygunluğun Onaylanması (attestation of compliance)” başlıklı maddede, denetimlere ilişkin kurallar oldukça ayrıntılı biçimde düzenlenmiştir. (Madde 17)

Bu maddede, 2024/1143 sayılı Tüzüğün 45. maddesine atıf ve 45. maddede de aynı tüzüğün 39. maddesine atıf bulunmaktadır. Söz konusu maddelerinin tümünün birlikte değerlendirilmesinden AB ülkeleri için temel denetim prensiplerinin aşağıdaki gibi oluşturulduğu anlaşılmaktadır.

  • Belirli bir coğrafi işaret kapsamındaki herhangi bir faaliyete katılmak isteyen her işletmeci (operator), yetkili makamlara (competent authority), yetkilendirilmiş kuruluşlara (delegated body) veya ilgili gerçek kişilere bildirimde bulunur, AB ülkeleri bu işletmecilerin listesini hazırlayıp güncel tutar. 2024/1143 sayılı Tüzük Madde 2 uyarınca  “işletmeci (operator)”, ürün şartnamesinde belirtilen şartlara ilişkin faaliyette bulunan gerçek veya tüzel kişidir.
  • Piyasaya sürülmeden önce ürünlerin tescile uygunluğunun sağlanması, üreticilerin kendi sorumluluğundadır. (Own control)
  • Üreticilerin kendi sorumluluğunun yanı sıra, ürünler piyasaya sunulmadan önce 2017/625 sayılı Tüzüğün 3(3). maddesinde belirtilen bir veya daha fazla yetkili makam tarafından veya 2017/625 sayılı Tüzüğün II. Başlığı, III. Bölümünde belirtilen belirli resmi kontrol görevlerinin devredildiği bir veya daha fazla yetkilendirilmiş kuruluş veya gerçek kişi tarafından denetlenir. 2017/625 sayılı AB Tüzüğü “gıda ve yem mevzuatının, hayvan sağlığı ve refahı, bitki sağlığı ve bitki koruma ürünlerine ilişkin kuralların uygulanmasını sağlamak amacıyla yapılan resmi kontroller ve diğer resmi faaliyetler hakkında”dır.
  • Üçüncü ülke kaynaklı coğrafi işaretlerde ürün piyasaya sürülmeden önceki kontroller, “üçüncü ülke tarafından belirlenmiş bir veya daha fazla yetkili makam” veya “bir veya daha fazla ürün sertifikasyon kuruluşu” tarafından gerçekleştirilmelidir. 
  • AB Komisyonu, yetkili makamların ve ürün sertifikasyon kuruluşlarının ad ve adresleri dahil olmak üzere üçüncü ülkeler tarafından yapılacak bildirimlere ilişkin uygulama kuralları düzenleyecektir.
  • 2024/1143 sayılı Tüzüğün 38. maddesinde göre kontroller, “coğrafi işarete konu ürünün şartnameye uygun olarak üretildiğinin doğrulanması” ve “çevrimiçi arayüzler dahil olmak üzere piyasada coğrafi işaretlerin kullanımının doğrulanması”dır. Yetkili makamlar, yetkilendirilmiş kuruluşlar ve belirli resmi kontrol görevlerinin devredildiği gerçek kişiler, 2017/625 sayılı Tüzükte öngörülen şartları karşılamalıdır.
  • 2024/1143 sayılı Tüzüğün 38. maddesinde göre yetkilendirilmiş kuruluşlar (Madde 39(3)(b)) ve üçüncü ülkelerdeki ürün sertifikasyon kuruluşlarının (Madde 39(4)(b)) “ISO/IEC 17065 Uygunluk değerlendirmesi – Ürünleri, süreçleri ve hizmetleri sertifikalandıran kuruluşlar için şartlar” veya “ISO/IEC 17020 Uygunluk değerlendirmesi – Muayene gerçekleştiren çeşitli türdeki kuruluşların işletilmesi için şartlar” standartları uyarınca akredite olması şarttır.  
  • 2024/1143 sayılı Tüzüğün 45. maddesinde göre; ürün şartnamesine uygunluğu onaylanan bir işletmecinin talebi üzerine ve ilgili AB ülkesinde uygulanan sisteme bağlı olarak “dijital de dahil olmak üzere uygunluk belgesi alır” veya “yetkili makamlar tarafından tutulan onaylanmış işletmeler listesine kayıt edilir”. Tasdik işlemi ve listeler risk değerlendirmesi uyarınca periyodik olarak güncellenir ve yaptırım otoriteleri, gümrükler vb. kurumlarla talep üzerine paylaşılır.   
  • Üçüncü ülkelerde üretilen coğrafi işaretli ürünler AB’ye ithal edilirken; AB’deki ithalatçının coğrafi işaretli ürünün işletmecisinden talep etmesi halinde, üçüncü ülkenin ulusal kontrol makamı veya sertifikasyon kuruluşu tarafından coğrafi işaretli ürünün işletmecisine verilen sertifikasyonun kanıtı sunulur.

Kâğıt veya elektronik biçimdeki kanıt; tasdik veya yetkilendirilmiş işletmecilerin listesi şeklinde olabilir ve doğrudan ilgili ulusal kontrol otoritesi veya sertifikasyon kuruluşu tarafından da sunulabilir.

Doğrudan AB resmi dillerinden birinde hazırlanan veya bu dillerden birindeki çevirisi eklenmiş biçimde sunulacak kanıt, ürünün pazarlanacağı AB ülkesinde kolayca anlaşılabilecek yazı karakterlerinden oluşmalıdır. Ayrıca ithalatçıya sunulduğu tarihte, üçüncü ülke ulusal yasalarına göre süresi dolmamış olmalıdır.

Coğrafi işaretli ürünün ithalatçısı, yukarıda bahsi geçen sertifikasyon kanıtını gerektiğinde gümrük otoritelerine ve AB piyasasında serbest dolaşım için beyan edilen mallarda coğrafi işaretlerin kullanımını doğrulamakla görevli otoritelere sunmakla yükümlüdür. İthalatçı ayrıca, ticaret sırasında bu kanıtı isteyenlere ve kamuya da sunabilir. (Madde 17(4) ve (5))

2024/1143 sayılı Tüzüğün 50. maddesinde belirtilen tek belgede, coğrafi işareti taşıyan ürün tanımlanırken söz konusu ürünün türü bakımından yaygın olarak kullanılan tanımlamalar ve standartlar esas alınmalıdır. Ancak ürünün tanımlanması, 2024/1143 sayılı Tüzüğün 46. maddesinde belirtildiği üzere, tamamıyla ürünün ayırt edici özelliklerine ve kalitesine odaklanarak ve ilgili ölçü birimleri ile teknik terimler kullanılarak yapılmalı, aynı ürün türündeki tüm ürünler için geçerli olan teknik özelliklere ve ilgili yasal zorunluluklara yer verilmemelidir. (Madde 18)

Hayvansal kaynaklı ürünü konu alan menşe adı başvurusunun şartnamesinde, hayvanın beslenmesinde kullanılan yemin menşe ve kalitesi hakkındaki kurallar açıklanmalıdır. (Madde 19)

Coğrafi işaret şartnamesi; ürünün coğrafi kaynağını kanıtlaması için coğrafi sınırdan gelmesi gereken ürün, ham maddeler, yem ve diğer maddelerle ilgili olan prosedürleri tanımlamalıdır. İşletmeler aşağıdaki unsurları tanımlayabilmelidir.

a) Alınan tüm ham madde ve ürün partilerinin tedarikçisi, miktarı ve menşesi.

b) Tedarik edilen ürünlerin alıcısı, miktarı ve varış yeri.

c) (a) bendinde belirtilen her girdi partisi ile (b) bendinde belirtilen her çıktı partisi arasındaki korelasyon. (Madde 20)

2024/1143 sayılı Tüzük uyarınca AB Komisyonuna yapılacak talepler, AB ülkeleri için aynı tüzüğün 14 ve 58. maddelerinde belirtilen dijital sistem üzerinden, üçüncü ülkeler için de 2025/26 sayılı Yönetmeliğin ekindeki formlar kullanılmak suretiyle e-posta üzerinden sağlanacak. Ancak AB ülkeleri itiraz, iptal vb. taleplerin kapsamlarında yer alabilecek kişisel veriler nedeniyle 2025/26 sayılı Yönetmeliğin 9(1) ve (2), 14, 27(1) ve (2) ile 30. maddelerinde belirtilen belgeleri e-posta ile AB Komisyonuna iletecek. Resmi nitelikteki teknik e-posta iletişiminin sağlanabilmesi için AB ülkeleri, AB Komisyonuna kurumsal nitelikte birim, posta, telefon ve işlevsel e-posta bilgisi sağlayacak ve bu bilgileri güncel tutacak. Bu bilgiler içinde kişisel veri kesinlikle bulunmayacak. AB Komisyonu iletişim bilgilerini gerektiğinde kamuya sunabilecek. (Madde 35)

2025/26 sayılı Yönetmelikte ayrıca, şarap sektörüyle ilgili düzenlemeleri içeren 1308/2013 sayılı Tüzüğe ait 2019/34 sayılı Uygulama Yönetmeliğinde meydana gelen değişiklikler de yer almaktadır. (Madde 38)

2025/26 sayılı Yönetmelikle; gıda-tarım ürünlerindeki coğrafi işaret dahil kalite göstergelerinin korunmasıyla ilgili 1151/2012 sayılı Tüzüğün 668/2014 sayılı Uygulama Yönetmeliği ve distile alkollü içki sektörüyle ilgili 2019/787 sayılı Tüzüğe ait 2021/1236 sayılı Uygulama Yönetmeliği yürürlükten kaldırılmıştır. (Madde 39)

2025/26 sayılı Yönetmeliğin ekinde, 2024/1143 sayılı Tüzük uyarınca yapılabilecek taleplere ilişkin formlar, coğrafi işaret ve geleneksel ürün adı amblemlerine ilişkin kurallar ile geleneksel ürün adı korumasına konu olabilecek ürünlerin sınıflandırması yer almaktadır.

Gonca ILICALI

Mart 2025


KAYNAKLAR

  1. https://eur-lex.europa.eu/legal-content/EN/TXT/PDF/?uri=OJ:L_202401143
  2. https://eur-lex.europa.eu/legal-content/EN/TXT/?uri=OJ:L_202500026

AVRUPA BİRLİĞİ’NİN COĞRAFİ İŞARETLERLE İLGİLİ TÜZÜĞÜNE İLİŞKİN SON YASAL DÜZENLEMELER


BÖLÜM 1

Avrupa Birliği (AB) nezdinde gıda-tarım ürünleri, şaraplar ve distile alkollü içkiler bakımından üç farklı yasal düzenleme uyarınca coğrafi işaret, geleneksel ürün adı ve diğer kalite göstergelerine sağlanan koruma şartlarını birleştiren, sadeleştiren ve güçlendiren 11 Nisan 2024 tarihli ve 2024/1143 sayılı AB Tüzüğü, 13 Mayıs 2025 tarihinden itibaren yürürlükte.

Bilindiği üzere 2024/1143 sayılı Tüzük; bünyelerinde aynı zamanda ilgili ürünlerin piyasa düzenlemesi hükümlerini de barındıran, şaraplar için 1308/2013 sayılı Tüzüğü ve distile alkollü içkiler için 2019/787 sayılı Tüzüğü değiştirirken, gıda-tarım ürünlerine ilişkin sadece tescil ve koruma şartlarını düzenleyen 1151/2012 sayılı Tüzüğü yürürlükten kaldırmıştı.

Uzun süredir merak konusu olan 2024/1143 sayılı Tüzüğün uygulanma şartları ise, 15 Ocak 2025 tarihli AB Resmi Gazetesinde yayımlanarak yayımdan üç gün sonra yürürlüğe giren 30 Ekim 2024 tarihli 2025/26, 2025/27, 2025/28 ve 2025/29 sayılı toplam dört yasal düzenleme ile kesinleşti. Söz konusu yasal düzenlemelerde önemli olduğu düşünülen hususlara, kapsamlarının genişliği nedeniyle iki bölüm halinde yer vereceğiz.

Yazı dizimizin ilk bölümünde üç adet “yetki devrine dayanan tüzük” (delegated regulation), ikinci bölümünde ise 2024/1143 sayılı Tüzüğün 2025/26 sayılı Uygulama Yönetmeliği hakkında bilgiler bulunuyor.    

  • 2025/29 sayılı Tüzük: Distile alkollü içkilerle ilgili 2019/787 sayılı Tüzükten, coğrafi işaretlerin korunmasıyla ilgili hükümlerin çıkarılmasının ardından, 2019/787 sayılı Tüzüğe ait 2021/1235 sayılı Yetki Devrine Dayanan Tüzük yürürlükten kaldırılmıştır. Distile alkollü içkilere sağlanan coğrafi işaret koruması sadece mahreç işareti şeklindedir.  
  • 2025/28 sayılı Tüzük: Şarap sektörüyle ilgili 1308/2013 sayılı Tüzükten, coğrafi işaretlerin korunmasıyla ilgili hükümlerin çıkarılmasının ardından, 1308/2013 sayılı Tüzüğe ait 2019/33 sayılı Yetki Devrine Dayanan Tüzükte bazı değişiklikler yapılmıştır. Şarap sektöründe sağlanan coğrafi işaret koruması hem menşe adı hem de mahreç işareti şeklindedir. 2025/28 sayılı Tüzük ile bu tür ürünlerin şartnamelerinde yer alacak ek şartlar, coğrafi sınırda (demarcated geographical area) üretime ilişkin istisnalar, şarap sektöründe geleneksel terimler için koruma prosedürü ve genel olarak şarap sektöründeki etiketleme ve sunum konularında düzenlemeler mevcuttur.
  • 2025/27 sayılı Tüzük: Gıda-tarım ürünleriyle ilgili 1151/2012 sayılı Tüzüğün yürürlükten kaldırılmasının ardından, 1151/2012 sayılı Tüzüğe ait 664/2014 sayılı Yetki Devrine Dayanan Tüzük yürürlükten kaldırılmıştır. Gıda-tarım ürünlerine sağlanan coğrafi işaret koruması hem menşe adı hem de mahreç işareti şeklindedir.

2024/1143 sayılı Tüzüğü tamamlayıcı nitelikteki 2025/27 sayılı Tüzük esas olarak:

  • Coğrafi işaret açısından: itiraz prosedürüne; AB düzeyindeki değişiklik taleplerine; geçici değişiklikler de dâhil olmak üzere standart değişikliklerin onayı ve bildirilmesine; AB düzeyindeki değişiklikler ile standart değişiklikler arasındaki ilişkiye; tarım ürünlerine ilişkin coğrafi işaretlerde hammaddelerin temin edilmesine;
  • Geleneksel ürün adı açısından: tescil başvurularına; itiraz prosedürüne; ürün şartnamesindeki değişikliklerin onaylanmasına; geleneksel ürün adının, işlenmiş bir ürünün adında kullanılmasına;

ilişkin kuralları düzenler. (Madde 1)

2025/27 sayılı Tüzük genel hatları ile aşağıda özetlenmektedir:

1- Coğrafi İşaret:

— İtiraz Prosedürü: Hem başvuru hem de değişiklikler hakkında 2024/1143 sayılı Tüzüğün Madde 17(1) hükmü kapsamında yapılan itiraz, AB Komisyonu tarafından başvuru yapana veya değişikliği talep edene elektronik yolla bildirilerek, 3 ay içinde itiraz görüşmelerine başlanması konusunda davet edilir.

AB ülkeleri, 2024/1143 sayılı Tüzüğün Madde 17(6) hükmü kapsamında başvuruda meydana gelebilecek değişikliklerin önemli olduğunu ve ulusal itiraz prosedüründe değerlendirilmeyen hususları etkilediğini düşünürse, bu hususlar için ek bir itiraz prosedürü öngörebilir ve bu ek prosedürün uygun şekilde tamamlanmasının ardından itiraz sonucunu AB Komisyonuna iletir. (Madde 2)

— Standart Değişikliklerin Bildirilmesi: 2024/1143 sayılı Tüzüğün Madde 24(5) hükmüyle “standart değişiklik”; “kamu otoritelerince uygulanan zorunlu sağlık ve bitki sağlığı tedbirleri, doğal afet ve olumsuz hava koşulları ile jeopolitik olaylar da dâhil olmak üzere hammadde tedariğini etkileyen istisnai koşulların sonucunda ürün şartnamesinde geçici olarak meydana gelen değişiklik” olarak tanımlanır. Standart değişiklikler AB Komisyonuna, hem AB ülkeleri hem de üçüncü ülkeler için söz konusu değişiklik kararının verilmesini takiben en geç 1 ay içinde bildirilmelidir. Üçüncü ülkeler için bildirim yükümlülüğü, ilgili ülke otoriteleri veya ilgili üretici grubuna aittir. Ayrıca, standart değişikliklerin birden fazla AB ülkesini etkilemesi veya coğrafi sınırın bir kısmının üçüncü ülkeye ait olması durumunda; her bir ülkenin standart değişikliklere ilişkin prosedürü ayrı ayrı uygulaması gerekir. (Madde 5)

2- Geleneksel Ürün Adı:

2024/1143 sayılı Tüzüğün Madde 54 hükmünde belirtilen geleneksel ürün adı şartnamesi, gerekliliği ispatlanan durumların dışında 5.000 kelimeyi geçemez. Bu istisna, 2025/26 sayılı Uygulama Yönetmeliğinin 28. maddesiyle “şartnamede değişiklik talebinin 7.500 kelimeyi geçemeyeceği” şeklinde düzenlenen hükmü için de geçerlidir. (Madde 9)

— İtiraz Prosedürü: 2024/1143 sayılı Tüzüğün Madde 61(1) hükmü kapsamında yapılan itiraza ilişkin prosedür, coğrafi işaretler ile aynıdır. (Madde 10)

Geleneksel ürün adına ilişkin değişiklik talebinin onaylanması sadece, 2024/1143 sayılı Tüzüğün Madde 66(1) hükmünde belirtilen değişiklikleri kapsar. (Madde 11)

— Geleneksel Ürün Adının İşlenmiş Bir Ürünün Adında Kullanılması: 2024/1143 sayılı Tüzüğün Madde 68 ve 70 hükümleri ile tüketicilere gıda bilgilerinin sağlanmasını öngören 1169/2011 sayılı Tüzüğün 7. ve 17. maddelerine halel getirmeksizin, geleneksel ürün adının işlenmiş bir üründe bileşen olarak kullanılması halinde işlenmiş ürünün adında, etiketinde veya tanıtım materyallerinde kullanılmasına ilişkin koşullar aşağıdaki gibidir:

  • İşlenmiş ürün, geleneksel ürün adına konu ürün ile kıyaslanabilir başka bir bileşen içermemeli.
  • Bileşen olarak kullanılan geleneksel ürün adına konu ürün, işlenmiş ürüne esaslı bir özellik kazandıracak miktarda kullanılmalı.
  • Geleneksel ürün adına konu ürünün işlenmiş üründeki bileşen yüzdesi etikette belirtilmeli. (Madde 12)

Gonca ILICALI

Mart 2025


Kaynaklar

  1. https://eur-lex.europa.eu/legal-content/EN/TXT/PDF/?uri=OJ:L_202500029
  2. https://eur-lex.europa.eu/legal-content/EN/TXT/PDF/?uri=OJ:L_202500028
  3. https://eur-lex.europa.eu/legal-content/EN/TXT/PDF/?uri=OJ:L_202500027

Kahve İbaresi Çaylar Yönünden Yanıltıcı Mıdır? – EUIPO’nun Einstein Kaffee Kararı



Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi (EUIPO) Beşinci Temyiz Kurulu, 16 Aralık 2024 tarih ve R 1596/2024-5 sayılı kararında, “EINSTEIN KAFFEE” ibareli ve içecek fincanı içeren marka başvurusunun 30, 33 ve 35. sınıflardaki bazı mal ve hizmetler bakımından tescil edilebilirliğini değerlendirmiştir. Söz konusu karara bu linkten ulaşılabilir.

Uyuşmazlığın özeti

Marka başvuru sahibi Einstein Kaffee Marketing GmbH, Haziran 2023’te aşağıdaki markanın 21, 29, 30, 32, 33, 35, 42 ve 43.sınıflardaki mal ve hizmetler için Avrupa Birliği (AB) markası olarak tescilini istemiştir:


Dosyayı inceleyen uzman, 11 Haziran 2024 tarihinde AB Marka Tüzüğü m. 7(1)(g) kapsamında yani yanıltıcılıktan ötürü markanın tescilini kısmen “çay, yapay kahve, kakao, kakao içeren içecekler (Sınıf 30); çay bazlı alkollü içecekler (Sınıf 33) ve bu içeceklerle ilgili (çevrimiçi) perakende hizmetleri (Sınıf 35)” yönünden reddetmiştir. Uzmana göre, işaretin açıkça yanıltıcı (aldatıcı) niteliği nedeniyle markanın yukarıda sayılan 30, 33 ve 35. sınıflardaki mallar ve hizmetler için tescil edilmesine izin vermek, bunların kahve olduğunu veya içerdiğini ima ederek, bunların doğası, kalitesi veya konusu açısından yeterince ciddi bir yanılma riski yaratacaktır. Zira burada, malların (hizmetlerin konusu olan mallar dahil) kahve olduğu veya kahve içerdiği yönünde açık bir bilgi verilmesine rağmen, reddedilen mal ve hizmetler gerçekte bu özelliklere sahip değildir. Uzman ayrıca, iki kelime arasındaki resme işaret ederek bunun sıcak kahve içeren fincan figürü olduğunu ve bu yanılgı riskini güçlendirdiğini belirtmiştir. 

Marka başvuru sahibi, söz konusu karara itiraz etmiştir. İtiraz dayanaklarını özetlemek gerekirse öncelikle başlı başına yanıltıcı bir anlam taşıyabilecek bir unsurun varlığının, işaretin yanıltıcı bir anlam taşıdığı sonucuna varmak için yeterli olmadığı ve yanıltıcılığın işaretin bir bütün olarak nasıl algılandığına bağlı olduğu savunulmuştur. “Yanıltıcı” unsurun ek unsurlarla birleşimi, bir ürün veya hizmet veya bunların özellikleri hakkında bir ifadeyi iletmekten çok bir şirkete veya bir işletmeye atıfta bulunuyorsa veya işaretin unsurlarının birleşimi, yapay olarak bölünmemesi gereken mantıksal ve kavramsal bir birim oluşturuyorsa, kural olarak, malların ve hizmetlerin bir özelliğini belirten bir mesajı açıkça ilettiğinin varsayılamayacağı öne sürülmüştür. “Einstein Kaffee” teriminin, tüketicilerin yanılmasını ortadan kaldıran kavramsal bir birim oluşturduğu, “Einstein” ibaresinin reddedilen mallar açısından ayırt edici olduğu ve “Einstein kahvesi” adlı bir ürün bulunmadığı belirtilmiştir. 

Ayrıca, piyasada kahve yapraklarından veya kahve çekirdeklerinden oluşan veya üretilen birçok çay ürünü bulunduğu ifade edilmiştir. Örnek olarak, kurutulmuş kahve yapraklarından elde edilen bir çay çeşidi sunan Kontaker Kaffee isimli işletmeye atıfta bulunulmuştur. Dolayısıyla, çay için “kahve” kelimesinin yanıltıcı olmayan bir şekilde kullanılmasının kolayca mümkün olduğu gösterilmeye çalışılmıştır, sonuçta söz konusu çay aslında kahveden üretilmektedir. Mevcut durumda, “kahve” kelimesinin bu nedenle de açıkça yanıltıcı olmadığı iddia edilmiştir. Aynı şekilde çayla ilgili mallar, çay bazlı içecekler yapmaya yönelik preparatlar, çay bazlı alkollü içecekler ve 35. sınıftaki ilgili hizmetler için de bu durumun geçerli olduğu belirtilmiştir. Yapay kahve ürünüyle ilgili olarak da “kahve” kelimesinin yanıltıcı olmadığı iddia edilmiştir. Yapay kahvenin, genellikle “malt kahvesi”, “tahıllardan yapılan kahve”, “meşe kahvesi”, “hindiba kahvesi”, “kahve kahvesi” veya “açık kahve” gibi kahvenin doğasını belirten başka bir ek unsurla birlikte “kahve” kelimesiyle de belirtildiği, dolayısıyla kahve kelimesinin bu açıdan yanıltıcı olarak kabul edilemeyeceği savunulmuştur. Bunun yanı sıra, “kahve” teriminin kakao ve kakao içeren içecekler açısından da yanıltıcı olmadığı iddia edilmiştir. Bunun nedeni olarak, kakao veya kakao çekirdeklerinin bulunduğu birçok farklı kahve ürününün olması gösterilmiştir. 

Son olarak, kelime/şekil markasında temsil edilen fincanın içeriğinin ne olduğunun belirsiz olduğu, çünkü “kahve” ibaresi ile yazılmadığına dikkat çekilmiştir. Başvuru sahibine göre söz konusu fincan kolaylıkla çay veya kakao ile doldurulmuş olabilir. Bu nedenle, kelime/şekil markasında temsil edilen fincanın, markanın kahve veya kahve bazlı ürünler için kullanıldığı izlenimini güçlendirdiği değerlendirmesinde hemfikir olunmasının mümkün olmadığı belirtilmiştir. Tüketicilerin, başvurulan işareti, çay veya kakao dahil olmak üzere çeşitli ürünlerin sunulabileceği bir şemsiye marka olarak anlayacakları öne sürülmüştür. 

Temyiz Kurulu kararı

Temyiz Kurulu, her şeyden önce, yerleşik içtihatlara göre, AB Marka Tüzüğü m. 7(1)(g)’nin uygulanabilirliği kapsamında, mal ve hizmetlerin geçmişini ve tüketicilerin anlayışlarını dikkate alarak, “ilgili tüketicilerin fiilen aldatılması veya yanıltılması” veya “ilgili tüketicilerin yanılma riskinin yeterince ciddi olması” gerektiğini vurgulamıştır. AB Marka Tüzüğü m. 7(2) uyarınca Kurul, ilgili tüketicileri, AB’deki Almanca konuşan halkı, yani Alman ve Avusturyalı tüketiciler olarak tanımlamıştır. 

Bir işaretin yanıltıcı olarak algılanıp algılanmayacağının, ilgili tüketicinin, koruma talep edilen mal veya hizmetle bağlantılı olarak bu işareti nasıl algılayacağı ile ölçüleceği belirtilmiştir. Koyu renk içerikli, dumanı tüten bir fincanın resminin aldatıcılık değerlendirmesiyle başlayarak Kurul, fincanın herhangi bir sıcak içecekle doldurulabileceğini kabul etmesine rağmen, fincanın yanında hemen ‘KAFFEE’ kelimesinin görünmesinin, tüketicilerin fincandaki sıcak içeceği kahve olarak algılamasına yol açacağını ifade etmiştir. Dahası, Einstein Marketing tarafından seçilen fincanın “tipik bir kahve fincanı şekline” sahip olduğu düşünülmüştür. Temyiz Kurulu, bu nedenle ilgili halkın işareti olduğu gibi kabul ederek, kahvenin Einstein adlı bir kişi veya kuruluş tarafından sunulduğunu düşüneceğini tespit etmiştir. 

30. sınıfta reddedilen mallar esas olarak çay ve kakao veya bunların ikameleri ile yapay kahvedir. Bu nedenle, öncelikli olarak genel halkı hedefleyen günlük tüketim için ucuz gıda maddeleri veya içecekler söz konusudur. Bu mallar ayrıca şefler, catering şirketleri ve kantin tedarikçileri gibi uzman bir halk tarafından da satın alınmaktadır. Yine de 30. sınıfta yer alan çay, kakao ve yapay kahve gibi mallar, tüketici tarafından çoğu zaman aceleyle ve hızlı bir şekilde satın alınır; bu durumda tüketicinin dikkat düzeyi yüksek değildir. Bu husus 33. sınıfta reddedilen çay bazlı alkollü içecekler bakımından da aynı şekilde değerlendirilmiştir. 35. sınıfta reddedilen hizmetler, yukarıda belirtilen mallarla ilgili toptan ve (çevrimiçi) perakende hizmetleri olup toptan hizmetler, bu malları toptan satmakla ilgilenen ve ortalamanın üzerinde bir dikkat düzeyi gösteren uzman bir halkı hedeflemektedir. (Çevrimiçi) perakende hizmetleri ise öncelikle dikkat düzeyinin ortalama olduğu genel halkı hedeflemektedir.

Temyiz Kurulu daha sonra kahve, çay, kakao ve yapay kahve ürünlerinin satıldığı yerleri ve koşulları ele alarak tüm bu ürünlerin ya kahve ile aynı raflarda ya da bitişik raflarda satıldığını, bu nedenle bu ürünlere karşı dikkat seviyesi genellikle düşük olan ortalama tüketicinin, açıklamaları veya sağlanan bilgileri dikkatlice analiz etmeden paketlerdeki ayrıntılara kısaca bakmasına ve bunları satın alıp almama konusunda hızlı bir karar vermesine yol açtığını belirtmiştir. “EINSTEIN KAFFEE” işareti ilgili halk tarafından kahve ile ilişkili ürünleri ifade ediyor olarak algılandığından ve çay, kakao ve yapay kahve ürünleri kahve ile aynı raflarda satıldığından, Kurul, bir tüketicinin kahve çekirdekleri içerdiğini umarak bir “EINSTEIN KAFFEE” paketini hemen alıp, aslında çay, kakao veya yapay kahve satın aldığını fark etmesinin oldukça olası olduğunu düşünmüştür.

Buna göre Kurul, işaretin kısmi ret kararı kapsamındaki mal ve hizmetler üzerinde veya bunlar için kullanıldığında ciddi bir yanılma riski oluşturması nedeniyle, uzmanın ilgili işareti tescil etmeyi reddetmesinde haklı olduğunu tespit etmiştir. “Einstein Kaffee”, “Einstein” ve “Kaffee” kelimelerinin birleşiminden başka bir anlama sahip kavramsal bir birim oluşturmadığından, bu iki kelime ayrılmış ve reddedilen işaretteki “Kaffee” (yani kahve) teriminin, reddedilen mal ve hizmetlerin içeriğine veya doğasına yanıltıcı bir şekilde atıfta bulunan tanımlayıcı bir unsur olarak anlaşılacağı sonucuna varılmıştır.

Temyiz Kurulu ayrıca, ilgili işaretin yanıltıcı yorumlara neden olmayan çeşitli şekillerde de kullanılabileceği için, AB Marka Tüzüğü m. 7(1)(g) uyarınca geçersiz sayılmaması gerektiği yönündeki başvuru sahibi iddiasını da reddetmiştir. İşaretin bir bütün olarak açık bir şekilde yorumlanmasının ardından, en azından yeterince ciddi bir yanılma riski varsa, işaretin yanıltıcı olarak algılanamayacağına dair başka şekilde yorumlanabilmesinin mümkün olması önemsiz görülmüştür.

Marka hukuku, pazardaki ürünlerin doğası, içeriği, kalitesi veya temel özellikleriyle ilgili yanıltıcı bilgi verilmesini engelleyerek tüketicilerin korunması için de işlevseldir. Bu nedenle, ortalama tüketici tarafından kahve ile ilgili ürün ve hizmetlere atıfta bulunduğu algılanan bir işaretin çay paketlerinde veya kakao ve yapay kahve gibi diğer başka kahve olmayan ürünlerde kullanılmasına izin vermek, yalnızca tüketicilerin korunması amacına aykırı olmakla kalmayacak, aynı zamanda markaların, işletmelerin veya hatta pazar yerlerinin güvenilirliğini de zedeleyebilecektir.

Alara NAÇAR SEÇKİN

Mart 2025

nacar.alara@gmail.com

MARKA İDARİ İPTALİ İLE İLGİLİ YÖNETMELİK DEĞİŞİKLİKLERİ



Bilindiği üzere, 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nun (SMK) 26’ncı maddesi ile markanın iptaline karar verme yetkisi Türk Patent ve Marka Kurumu’na (Kurum) verilmiştir. Ancak, bu yetkinin yürürlüğü SMK’nın 192’nci maddesiyle yedi yıl ertelenmiş, bu süreçte iptal yetkisinin mahkemeler tarafından kullanılmaya devam edeceği Kanun’da düzenlenmiştir (SMK Geçici Madde 4).

Gelinen aşamada, iptal yetkisinin kullanımına ilişkin olarak Sınai Mülkiyet Kanunun Uygulanmasına Dair Yönetmelik’te yapılan değişiklik 15 Mart 2025 tarihli 32842 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir (Değişiklikler bu bağlantıdan görülebilir.). Bu yazı içeriğinde, sistemin işleyişine ilişkin olarak Yönetmelik ile getirilen temel noktalar değerlendirilmektedir.   

Yönetmelik değişikliği incelendiğinde, esasen Kanundaki düzenlemelerin korunduğu görülmektedir. Buna göre, markanın iptali ilgili kişiler tarafından Kurumdan talep edilebilecektir. Talep, sicilde marka sahibi olarak kayıtlı kişilere veya hukuki haleflerine karşı ileri sürülecektir. Talebin, iptal talep formuyla birlikte yapılması, ücretinin ödenmesi ve SMK 26’ncı maddesinde yer alan iptal sebeplerinden hangisine dayanıldığını içermesi gereklidir.

Herbir iptal talebi tek bir tescilli marka için yapılacaktır. Buna göre, aynı sahibe ait olsalar dahi tek bir başvuru ile birden fazla markanın iptalinin talep edilmesi mümkün olmayacaktır. Yönetmelikle Kanundaki durumun somutlaştırıldığı görülmektedir.

İptal talep formunda; iptali talep edilen markanın tescil numarasının, iptal talebine konu mal veya hizmetlerin, talep sahibinin veya varsa vekilinin kimlik ve iletişim bilgilerinin, iptal gerekçesi ile ücretinin ödendiğine ilişkin bilginin yer alması gereklidir. İptal talebinde eksiklik olması durumunda eksikliğin giderilmesi için talep sahibine bildirim yapılarak bir aylık süre verilecek, eksikliğin tebliğden itibaren başlayacak bu süre içerisinde tamamlanması beklenecektir. Tamamlanmaması durumunda, talep reddedilecektir. Bu haliyle, başvurunun esasen eksiksiz yapılması talep sahibinin veya varsa vekilinin sorumluluğuna bırakılmış, eksikliklerin tamamlanmaması halinde talebin reddedileceği ve ücret iadesi yapılmayacağı hüküm altına alınmıştır. Bu durumda, iptal için yeniden talep yapılması gerekecektir.

Şekli eksiklik içermeyen veya verilen süre içerisinde eksiklikleri tamamlanan talepler işleme alınacaktır. Yönetmelikte, Kuruma ön değerlendirme yapma yetkisinin verildiği görülmektedir. Buna göre, iptali istenen marka tescilli değilse veya marka hakkı bir nedenle sona ermişse ya da kullanmama nedeniyle iptali talep edilen marka 5 yıldan az süredir tescilli ise Kurum tarafından iptal talebinin reddine karar verilecektir. Bu aşamada başkaca bir inceleme ve bildirim yapılmasına gerek olmaksızın talep reddedilecektir.

Yönetmeliğe göre, şekli eksiklik içermeyen veya süresi içerisinde eksiklikleri tamamlanan ve ön değerlendirmeden geçen başvurularda Kurum, iptal talebini marka sahibine bildirir. Bu bildirimle iptal talebine ilişkin cevaplarını ve delillerini sunması için marka sahibine bir aylık süre verilir. Söz konusu bir aylık süre içinde talep edilmesi hâlinde Kurum bir aya kadar ek süre verir. Burada ek sürenin bir ay olarak verilme zorunluluğunun olmadığı, Kuruma bir aya kadar takdir yetkisinin tanındığı görülmektedir. Ek sürenin başlangıcıyla ilgili olarak Yönetmelikte bir düzenleme bulunmamakla beraber, savunma hakkının sınırlandırılmaması bakımından ek sürenin, cevap süresinin bittiği tarihten itibaren başlayacağını değerlendirmek mümkündür. Talep sahibinin başvurusu alındıktan sonra marka sahibine savunmasını sunması için süre verilmekte, akabinde inceleme aşamasına geçilmektedir. Ancak, Kurum gerekli gördüğü takdirde, ek bilgi ve belge sunulması veya bunlarla ve gerekçelerle ilgili açıklamada bulunulması için taraflara bir aylık süre verebilir. Bu yönüyle Kanundaki düzenlemenin Yönetmeliğe de aktarıldığı görülmektedir.

Söz konusu sürelerin Kanundan kaynaklandığı ve hak düşürücü nitelikte olduğu görülmektedir. İleride doğabilecek hak kayıplarının önüne geçilebilmesi için bu süreler içerisinde iddiaların, cevapların, delillerin ve delil listelerinin doğru ve eksiksiz bir şekilde sunulması son derece önem arz etmektedir. Nitekim hak düşürücü süreler içerisinde sunulmayan cevapların ve delillerin Kurum tarafından dikkate alınmayacağı Yönetmelikte açıkça düzenlenmiştir. Bu konuda dikkat edilmesi gereken, sonradan delil sunma imkânının dava aşamasında da mümkün olmayabileceğidir. Nitekim, Kurum tarafından markanın iptal edilmesinden sonra açılacak davanın konusu esasen markanın iptali değil, Kurum kararının iptali talebi olacaktır. Yerleşik yargı uygulamalarından da bilindiği üzere, bu davalarda mahkemeler Kurum kararının hukuka uygunluğunu idari aşamada ileri sürülen iddia ve deliller üzerinden incelenmekte, ilk defa dava aşamasında sunulan delilleri incelemeye esas almamaktadırlar. Bu uygulamaya göre, dava konusu Kurum kararının iptali olduğundan, idari süreçteki hak düşürücü süreler içerisinde sunulmayan delillerin dava aşamasında da sunulamayacağı değerlendirilebilir. Bu yönüyle, idari aşamada ve süresi içerisinde delillerin sunulmasının son derece önemli olduğu bir kez daha görülmektedir.

İptal taleplerinde, iptal şartlarının gerçekleştiğini ispat yükü kural olarak iddiada bulunan yani iptali talep tarafa aittir. Ancak, işin doğası gereği kullanmama nedeniyle iptal taleplerinde ispat yükü yer değiştirmekte ve marka sahibine geçmektedir. Yönetmelikte de buna ilişkin özel düzenlemelerin yapıldığı, markasının mevzuata uygun olarak kullanıldığını ispatlama yükünün marka sahibine yüklendiği görülmektedir. Kullanıma ilişkin delillerin sunulmaması veya yeterli olmaması durumunda Kurum iptal talebini kabul edecektir. Kullanımın ispatı konusunda sunulacak deliller hakkında itiraz aşamasındaki kullanmama define ilişkin düzenlemeye atıf yapılmıştır. Buna göre, Yönetmeliğin 30’uncu maddesi bu taleplerde de kıyasen uygulanacaktır.

Yönetmelikte, incelemenin Kurumda hangi daire tarafından yapılacağı açıkça düzenlenmemiştir. Ancak, genel sistematiğine bakıldığında bu yönde bir düzenlemenin diğer hükümlerde de olmadığı görülmektedir. Bu haliyle düzenlemenin diğer maddelerle uyumlu olduğu değerlendirilebilir. İçeriği itibariyle bu aşamada ilk incelemenin Markalar Dairesi tarafından yapılacağı anlaşılmaktadır. Markalar Dairesi’nin bu kararına karşı diğer kararlarında olduğu gibi itiraz etme imkânı bulunmaktadır. Zira Yönetmeliğin 31’inci maddesi bu konuda da uygulanabilir niteliktedir. Kaldı ki 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 375’inci maddesi de sınai mülkiyet haklarına ilişkin olarak ilgili dairelerin almış oldukları kararlara karşı Yeniden İnceleme Değerlendirme Dairesi (YİDD) nezdinde itiraz edilebileceğini düzenlemektedir. Buna göre de iptal talebine ilişkin olarak daire tarafından verilen karara karşı dava açmadan önce zorunlu idari başvuru yolunun tüketilmesi ve karara itiraz edilmesinin gerekli olduğu değerlendirilmektedir.

Yönetmeliğe göre, Kurum tarafından verilen nihai iptal kararı ilgili sicile kaydedilecek ve Bülten’de yayımlanacaktır. Burada nihai kararlardan kastedilenin, Kurumun iç süreçlerinde kararın nihai hale gelmesi, diğer bir ifadeyle kesinleşmesi olduğu değerlendirilmektedir. Süresi içerisinde itiraz edilemeyen Markalar Dairesi kararları ile itiraz üzerine Yeniden İnceleme Değerlendirme Kurulu (YİDK) tarafından verilen kararların bu kapsamda olduğu değerlendirilmektedir. İptal talepleri Kuruma yöneltileceğinden, son inceleme mercii YİDK olacaktır. Kurul’un kararlarının icrai nitelikte idari işlem oldukları, idare hukuku kapsamında hukuka uygunluk karinesinden yararlandıkları bilinmektedir. Bu yönüyle işlem gereğinin hemen tesis edilmesi gerektiği değerlendirilmektedir. Bu kararlara karşı dava açılmış olmasının varılan sonucu değiştirir nitelikte olmadığı düşünülmektedir. Nitekim idarenin sürekliliği gereği tesis ettiği işlemin gereğini yapma zorunluluğu bulunmaktadır. Buna göre, ilgili dairenin vermiş olduğu kararlara karşı itiraz edilmemesi durumunda 2 aylık itiraz süresinin sonunda, itiraz edilmesi durumunda ise YİDK’nun karar vermesi sonunda oluşacak durumun sicile kaydedilerek Bülten’de yayımlanacağı değerlendirilmektedir. SMK 5 ve 6’ncı maddeleri kapsamında yapılan itiraz incelemeleri dahil Kurum’un tüm işlemlerinde de benzer yönde bir uygulamanın benimsendiği bilinmektedir.

Yönetmelikte iptal ücretine ilişkin olarak, diğer düzenlemelerde olmayan farklı bir uygulamanın benimsendiği görülmektedir. Yönetmeliğin 30/B maddesine göre iptal ücreti, “Kurum ücreti” ve “emanet hesabında tutulacak ücret” olmak üzere iki parçadan oluşmaktadır. Bu ücret, başvuru sırasında tek seferde tahsil edilecektir. “Kurum ücreti” inceleme sonucunda her şartta Kuruma gelir olarak kaydedilecektir. “Emanet hesabında tutulacak ücret” ise iptal talebinin tümden reddedilmesi durumunda sicilde kayıtlı marka sahibine; iptal talebinin tümden kabul edilmesi durumunda ise iptal talebi sahibine ödenecektir. İptal talebinin kısmen kabul veya reddedilmesi durumunda ise bu ücret de Kuruma gelir olarak kaydedilecektir. İade, ilgilisinin talebi üzerine yapılacaktır. Talepte bulunabilmesi için Kurum tarafından nihai kararın verilmiş olması şartı aranmaktadır. Bu kapsamda, yukarıda açıklandığı üzere, Markalar Dairesi kararına karşı süresi içerisinde itiraz edilmemiş olması veya itiraz konusunda YİDK tarafından karar verilmiş olması gereklidir. Kararların bu şekilde kesinleşmesini müteakip on yıl içinde talep edilmeyen ücretler de yine Kuruma gelir olarak kaydedilecektir. Eğer, iptal talebi aşamasında başta belirtilen eksiklikler mevcutsa ve bu eksiklikler süresi içerisinde tamamlanmazsa başvurunun reddedileceği ve ücret iadesinin yapılmayacağı yukarıda ifade edilmişti. Ancak, eksiklik nedeniyle ret durumunda, emanet hesapta tutulan ücrete ilişkin kısmın talebi üzerine parayı yatırana iade edileceği düzenlenmiştir. Söz konusu “emanet hesabında tutulacak ücret”in hukuki niteliği tartışmaya açık olsa da gelinen aşamada mevcut düzenlemelerden farklı olarak iptal taleplerinde iki parçalı ücrete yer verildiği görülmektedir.

Bilindiği üzere, Kanun yürürlüğe girmiş olmasına karşın Yönetmelik daha sonraki tarihte yürürlüğe girmiştir. Aradaki dönemde de iptal taleplerine ilişkin ön başvurular alınmıştır. Bu konuda Yönetmeliğe bir geçici madde konulduğu görülmektedir. Buna göre, Yönetmeliğin yayımı tarihinden önce ön başvuru olarak alınan taleplerde de Yönetmeliğin 30/A maddesine göre eksiklik bildirimi yapılacağı, eksikliklerin süresi içerisinde giderilmesi halinde bu taleplerin de 30/A maddesi hükümlerine göre sonuçlandırılacağı düzenlenmiştir. Yine aynı geçici maddede, bu talepler yönünden 30/B maddesi hükümleri uygulanmayacağı düzenlenmiştir. Buna göre, söz konusu önceki başvurulardan, ücrete dahil olduğu belirtilen “emanet hesabında tutulacak ücret” kısmının alınmayacağı anlaşılmaktadır.

İptal taleplerinin geri çekilmesine Yönetmelikte imkân verildiği ve bu yönde Yönetmeliğin 33’üncü maddesinde değişiklik yapıldığı görülmektedir. Yönetmeliğin 124’üncü maddesinde yapılan değişikliğe göre ise iptal talebinin geri çekilmesi işlemi marka vekili tarafından yapılacaksa bu yetkiyi açıkça içeren vekâletnamenin aslının veya onaylı örneğinin Kuruma sunulması gereklidir.

Sonuç olarak, uzun zamandır beklenen Yönetmelik değişikliği yürürlüğe girmiştir. Yönetmelikle bir yol haritası çıkarılmış olsa da uygulama belirsizliklerinin bu aşamada devam edeceğini öngörmek mümkündür. Bu nedenle, genel ilkeleri belirleyen kılavuzların hazırlanması ihtiyacı olduğu değerlendirilmektedir. Uygulamanın netleştirilmesi ve olası sorunların önüne geçilmesi tüm paydaşların katılımıyla mümkün olabilecektir. Uygulama şekillenirken yargı içtihatlarının ve doktrinin oluşturduğu bilgi birikiminin yol gösterici olarak esas alınması son derece önemli olacaktır. Bu kazanımların korunmasıyla süreçlerin işleyişi daha etkin hale getirilebilecektir.

Gökhan ERGÜL

av.gokhanergul@gmail.com

Mart 2025


iptal.resmigazete

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU’NUN KEMAL SUNAL KARARI ÇERÇEVESİNDE İCRACI SANATÇILARIN MALİ HAK SAHİPLİĞİ


GİRİŞ

5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK) m. 1/B (j) hükmü, eserle doğrudan bağlantılı olan ve eserin topluma sunulmasına aracılık eden kişilere tanınan hakları düzenlemektedir. Bağlantılı haklar kavramı komşu haklar ile film yapımcılarını kapsayan üst bir kavramdır. FSEK’e göre “bağlantılı haklar”, eser sahibinin manevi ve mali haklarına zarar vermeden, komşu hak sahipleri ile filmlerin ilk tespitini gerçekleştiren film yapımcılarının sahip olduğu haklardır.

Eser Sahibinin Haklarına Komşu Haklar Yönetmeliği (KHY) m. 4/1(a) hükmüne göre; komşu hak, eser sahibinin haklarına zarar vermeden ve onun rızası ile bir eseri özgün biçimde icra eden veya icrasına katılan, bir icrayı ya da sesleri ilk defa tespit eden, yayınlayan gerçek ve tüzel kişilerin münhasıran sahip oldukları; icrayı tespit etme, çoğaltma, kiralama, telli-telsiz her türlü araçla yayınlama ve kamuya açık yerlerde temsil suretiyle bundan faydalanma haklarını ifade etmektedir. Aynı Yönetmeliğin m. 4/1(b) hükmünde ise icracı sanatçı, sanat eserlerini ya da folklor eserlerini düzgün biçimde yorumlayan, tanıtan, anlatan, söyleyen, çalan veya dans eden kişiler olarak tanımlanmıştır.

Bağlantılı haklar ve komşu hak sahiplerine dair ayrıntılı bilgi için daha önce kaleme alınan yazımıza https://iprgezgini.org/2021/02/04/fikir-ve-sanat-eserleri-hukukunda-baglantili-hak-sahipleri/ bağlantısından erişilebilir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararında ele alınan uyuşmazlık, dava konusu sinema eserlerinin başrol oyuncusu ve icracı sanatçı statüsünde olan davacıların murisi Kemal Sunal ile bu eserlerin yapımcısı arasında, eserlerin yapımı sırasında imzalanan sözleşmelerin Sunal’ın, FSEK m. 80 uyarınca sahip olduğu mali hakların devri anlamına gelip gelmeyeceği ve bu değerlendirmenin sonucuna bağlı olarak, davacıların, dava konusu sinema eserlerinin salon dışında gösterimi nedeniyle FSEK m. 80 hükmüne dayalı olarak tazminat talebinde bulunup bulunamayacakları noktasında toplanmaktadır.

Bu kararın daha iyi anlaşılabilmesi için öncelikle sinema eserlerinde hak sahipliği ve sinema eserlerinde yer alan icracı sanatçılara[1] ilişkin mevzuat hükümleri ele alınacaktır.

Öncelikle belirtmek gerekir ki bağlantılı haklar, hukukumuzda ilk kez 4110 sayılı 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesine İlişkin Kanun (4110 sayılı Kanun) ile girmiştir. Adı geçen kanun ile FSEK m. 80, 81 ve 82 nci maddelerinde değişikliğe gidilmiştir. Bu değişikliklerle, eser sahibi sayılmayan icracı sanatçılar, fonogram yapımcıları ve bunların tespitleri ile radyo ve televizyon kuruluşlarının yayın ve programlarına belirli haklar tanınarak hukuki koruma sağlanmıştır. Sonrasında ise 4630 sayılı  Fikir ve Sanat Eserleri Kanununun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesine İlişkin Kanun (4630 sayılı Kanun) ve 03.03.2004 tarihli ve 5101 sayılı Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun (5101 sayılı Kanun) ile yapılan değişiklikler sonrasında bağlantılı haklar, güncel hâlini almıştır.

i. Sinema Eserlerinde Hak sahipliği

a. 1952- 1995 arası dönem:

FSEK’in 1 Ocak 1952’de yürürlüğe giren ilk halinde, sinema eserinin sahibi, eseri imal ettiren yapımcı olarak kabul edilmiştir. O dönemde FSEK m. 29 gereği koruma süresi aleniyet tarihinden itibaren 20 yıl ile sınırlıydı.

b. 1995- 2001 arası dönem:

12 Haziran 1995 tarihinde yürürlüğe giren 4110 sayılı Kanun ile sinema eserlerinde eser sahipliği daha geniş bir çerçevede ele alınmıştır. FSEK m. 8 hükmüyle yönetmen, özgün müzik bestecisi ve senaryo yazarı eser sahibi olarak kabul edilmiştir. Ayrıca FSEK m. 29 hükmünde yapılan değişiklikle sinema eserleri için koruma süresi aleniyet tarihinden itibaren 70 yıla çıkarılmıştır. 4110 sayılı Kanun ile yapılan değişiklik sonrasında yapımcı, ancak eserin sahipleriyle yapacağı sözleşmeye göre malî hakları kullanabilecektir.

Bununla birlikte 4110 sayılı Kanun ile FSEK’e eklenen Ek m. 2 hükmüne göre yetmiş yıllık koruma süresinin, 4110 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 12.06.1995 tarihinden sonra alenileşen eserlere, yine sinema eseri sahipliği ile ilgili hükümlerin de bu Kanun’un yürürlüğe girmesinden sonra yapımına başlanan sinema eserlerine uygulanacağı düzenlenmiştir.

Bu durumda hak sahipliği ve koruma süresi bakımından 1995 öncesi ve sonrasında yapımına başlanan sinema eserleri şeklinde ikili ayrıma gitmek gerekmektedir.

ba. 12.06.1995 tarihinden önce yapımına başlanan sinema eserleri:

Buna göre 4110 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 12.06.1995 tarihinden önce yapımına başlanan sinema eserlerini imal ettiren bir yapımcı, mevcut durumda tek başına eser sahibi olarak kabul edilecek ve eser sahipliği yetmiş yıl süre ile koruma altında olacaktır. Zira eser sahipliğine dair FSEK Ek m. 2 hükmünün sadece 12.06.1995 tarihinden sonra yapımına başlanan sinema eserlerine uygulanacağı ifade edilmiştir.  Dolayısı ile 12.06.1995 tarihinden önce meydana getirilen sinema eserlerinde eseri imal ettiren yapımcı, eser sahibi olarak kalmaya devam edecektir.

bb. 12.06.1995 tarihinden sonra yapımına başlanan sinema eserleri:

FSEK Ek m. 2 hükmü dikkate alındığında, 12.06.1995 tarihinden sonra yapımına başlanan sinema eserlerinde, eser sahipleri yönetmen, özgün müzik bestecisi, senaryo yazarı, diyalog yazarı, ve canlandırma tekniğiyle yapılmış sinema eserlerinde, animatördür. Dolayısı ile bu kişiler ancak 12.06.1995 tarihinden sonra yapımına başlanan sinema eserleri bakımından eser sahipliği sıfatına sahip olacaklardır.

Önemle belirtilmelidir ki; FSEK Ek m. 2 son fıkrasında yer alan bu hüküm, sadece sinema eser sahipliğiyle ilgili olarak ihdas edilmiş bir hüküm olup sinema eserlerinde rol alan icracı sanatçıların hakları bakımından herhangi bir kısıtlama içermemektedir.

c. 2001- Günümüz:

21 Şubat 2001 tarihli ve 4630 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikle FSEK m. 8 bugünkü halini almıştır. Günümüzde sinema eserlerinde yönetmen, özgün müzik bestecisi, senaryo yazarı, diyalog yazarı ve canlandırma tekniğiyle yapılmış sinema eserlerinde animatör, eser sahibi olarak kabul edilmektedir. Bu kişiler, eser üzerindeki manevi ve mali haklara sahiptir. Yapımcı ise FSEK m.18 gereği yalnızca eser sahipleriyle yaptığı sözleşmeye dayanarak mali hakları kullanabilecektir.

4630 sayılı Kanun m. 36 hükmü ile sinema eserlerinin koruma süresinin aleniyet tarihinden itibaren yetmiş yıl olduğunu belirtilen FSEK m. 29 yürürlükten kaldırılmıştır.  Dolayısı ile FSEK m. 27 hükmü gereğince, sinema eser sahibinin gerçek kişi olması durumunda koruma süresi eser sahibinin yaşadığı müddetçe ve ölümünden itibaren yetmiş yıl, eser sahibinin tüzel kişi olması durumunda ise aleniyetten itibaren yetmiş yıl olarak belirlenmiştir.

ii. İcracı sanatçıların durumu ve sahip oldukları haklar

a. 1952- 1995 arası dönem:

FSEK m. 80 ilk hali “Ticari maksatlarla imal edilen sinema eserlerinde baş rol alanlar, senaryo sahibi, besteci, rejisör, operatör, koro veya orkestra şefi, solistler, filmi imal eden kimselerden filim ve reklâmlarda adlarının zikredilmesini isteyebilirler.

Birinci fıkrada sayılan kimseler sinema eserlerinin umuma arzı veya radyo yahut buna benzer vasıtalarla yayımı sırasında yapılan reklâm ve ilânlarda da sinema veya radyo işletmelerinden adlarının zikredilmesini istiyebilirler.” şeklindedir. Bu kapsamda icracı sanatçılar sadece isminin zikredilmesini isteyebilme haklarına sahipti. Dolayısıyla 12.06.1995 tarihinden önceki dönemde bir sinema eserinde yer alan başrol oyuncusunun icrası üzerine herhangi bir mali hakkı olmadığından sinema eserinin umuma iletimi, temsili, çoğaltılması ve yayılması üzerinde herhangi yetkisi bulunmamakta, belirtilen 1952-1995 arasındaki dönemde sinema eserinin umuma iletimi, temsili, çoğaltılması ve yayılması üzerinde tek yetkili, eser sahibi olan yapımcı olup bu yetkiler ancak yapımcı tarafından kullanılabilmekteydi.

b. 1995- 2001 arası dönem:

12.06.1995 tarihinde yürürlüğe giren 4110 sayılı Kanun’un 26. maddesi ile değiştirilen FSEK m. 80 hükmünde icracı sanatçılar, ilk defa komşu hak sahibi olarak tanımlanmışlardır. Söz konusu hükme göre, eser sahibinin maddî-manevî haklarına halel getirmemek şartıyla, fikir ve sanat eserlerini özgün bir biçimde icra eden, yorumlayan, icracı sanatçılar, eser sahibinin haklarına komşu hakları vardır. Söz konusu hükümler icracı sanatçılara, adın belirtilmesini isteme gibi manevi haklar ile sanatçının icrasını tespit etme, bu tespiti çoğaltma, kiralama, icranın telli-telsiz her türlü araçla yayınlanması ya da temsili suretiyle faydalanma hakkı gibi mali nitelikte haklar tanınmıştır. 4110 sayılı Kanun ile icracı sanatçıların haklarının, icranın ilk yayınından veya ilk alenileşmesinden itibaren yetmiş yıl süre ile koruma altına alındığı belirtilmiştir.

Ancak, adı geçen kanun ile icracı sanatçılara tanınan haklar, sadece 12.06.1995 tarihinden sonra yapımı gerçekleşen veya alenileşen eserleri üzerinde tanınmıştır. Bu nedenle icracı sanatçılar, 12.06.1995 tarihinden önce yapımı gerçekleşen veya alenileşen sinema eserlerindeki icraları bakımından komşu haklara sahip olamayacaktır[2].

Yine koruma süresinin uzatılmasına dair hükmün de 12.06.1995 tarihinden sonra alenileşen eserlere uygulanacağı belirtilmişti.

c. 2001 – Günümüz

4630 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikle FSEK m. 80 ve devamındaki maddelerde yer alan bağlantılı haklar ve koruma süreleri yeniden düzenlenmiştir. Bu kapsamda icracı sanatçılar, icra sahibi olarak tanınma ve icrasının değiştirilmesini men etme (tahrifat veya bozmaya karşı çıkma) manevi hakları ile icranın tespit edilmesi, icranın canlı verilmesi, temsili; tespitin çoğaltılması, kiralanması ve veya ödünç verilmesi dahil olmak üzere yayılması; radyo-TV, uydu veya kablo gibi telli veya telsiz yayın kuruluşlarında yayını ve yeniden yayını; işaret, ses ve/veya görüntü nakline yarayan araçlarla yayın veya yeniden yayını; dijital ortamda umumun erişimine açma; telli ve telsiz araçlarla umuma iletimi mali haklarına sahiptir.

İcracı sanatçılara tanınan komşu haklar kapsamındaki koruma süresinin başlangıcı 4630 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikle icranın yayınından değil icranın tespitinin yapıldığı tarihten başlayarak, yetmiş yıl devam olacağı kabul edilmiştir. İcra tespit edilmemiş ise bu süre, icranın ilk aleniyet kazanmasıyla başlayacağı da ifade edilmiştir.

4630 sayılı Kanun’un 35. maddesi ile FSEK Ek m. 2 hükmünde değişiklik yapılmıştır. Böylece, FSEK m. 80 ve devamındaki maddeler ile komşu hak sahipliğine dayalı olarak icracı sanatçılara sağlanan korumanın, 4630 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 03.03.2001 tarihi itibariyle T.C. vatandaşı eser sahipleri ve eser sahiplerinin hakları ile bağlantılı hak sahipleri tarafından üretilmiş Türkiye’de mevcut bütün eserler ile tespit edilmiş tüm icralara ve ülkemizin taraf olduğu uluslararası sözleşmelere ve anlaşmalara taraf diğer ülkelerde üretilmiş ve bu ülkelerde koruma süresi dolmadığı için kamuya mal olmamış yabancı eserler ile tespit edilmiş icralara uygulanacağı açıkça düzenlenmiştir. Başka bir ifadeyle icracı sanatçıların komşu haklarının korunması için madde metninde sayılan icralar ve bu icraların uygulandığı sanat eserlerinin, 4630 sayılı Kanun’un yürürlük tarihinde Türkiye’de mevcut olması yeterlidir.

Bu bağlamda, 4110 sayılı Kanun ve Ek m. 2 ile getirilen çift yapıya son verilmiştir. Ek m. 2 hükmünde herhangi bir zaman sınırlaması öngörülmediğinden, koruma süresi devam eden eserler bakımından, icranın tespit edildiği tarih, haklardan yararlanma açısından önem arz etmemektedir[3]. Dolayısı ile, 12.06.1995 öncesi vücuda getirilen eserlerdeki icralar için de icracı sanatçılar, kendilerine tanınan bağlantılı hakların tamamından icralarının ilk tespitinden sonra yetmiş yıl boyunca yararlanacaktır.

Sonuç olarak, 4630 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği 03.03.2001 tarihinden itibaren, icracı sanatçılar 12.06.1995 tarihi önce yapımına başlanan sinema eserleri içerisinde bulunan icralar üzerinde de mali ve manevi haklara sahip olmuştur. Ancak icracı sanatçı, koruma altına alınan icraların sadece yeni kullanımları için hak sahibi olacağından geçmiş kullanımlar için herhangi bir bedel talep edemeyecektir.

İcracı sanatçılara ait hakların devri ve 4110 sayılı kanun ve 4630 Sayılı Kanunlardan önce yapılan sözleşmelerin durumu:

FSEK m. 51 ile mali hakların devir şekline dair olan FSEK m. 52 hükmü, FSEK’in ilk yürürlüğe girdiğinden beri bulunan ve herhangi bir değişikliğe uğramayan maddelerdir. Bu maddeler, komşu haklar bakımından kıyasen uygulanmaktadır.

FSEK m. 52 hükmüne göre mali haklara dair sözleşme ve tasarrufların yazılı olması ve konuları olan hakların ayrı ayrı gösterilmesi şarttır.

FSEK m. 51 hükmüne göre ise ileride çıkarılacak mevzuatın eser sahibine tanıması muhtemel mali hakların devrine veya bunların başkaları tarafından kullanılmasına mütaallik sözleşmeler batıldır. İleride çıkarılacak mevzuatla mali hakların şümulünün genişletilmesi veya koruma süresinin uzatılmasından doğacak salahiyetlerden vazgeçmeyi yahut bunların devrini ihtiva eden sözleşmeler hakkında aynı hüküm caridir.

İlgili hükümlere göre, FSEK kapsamında mali haklara sahip olan bağlantılı hak sahipleri, kendilerine tanınan mali hakları ancak kanuni sınırlar dâhilinde devredebilecektir. Bu kapsamda mali hakların devrine dair sözleşmelerin yazılı olması, devredilen mali hakların tek tek gösterilmesi gerekmektedir.

Ayrıca, tasarrufların yapıldığı tarihlerde mevcut olmayan mali hakların devri mümkün değildir. Başka bir anlatımla FSEK kapsamındaki mali hakların devrine dair sözleşmeler, ancak tasarrufun yapıldığı anda tanınan haklar ve koruma süreleri kapsamında geçerli olarak kabul edileceğinden tasarruf anında mevcut olmayan mali hakların devrine dair sözleşme ve tasarruflar geçersiz kabul edilmektedir. Bu kapsamda, 4110 sayılı Kanun ve 4630 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikler öncesinde bir eser üzerinde henüz sahip olunmayan mali hakların devrini içeren bir sözleşme yapılmış ise sözleşmenin yapıldığı tarih itibariyle icracı sanatçılara tanınmamış olan mali hakların devri geçersiz olacaktır.

Yapıldığı dönemde mevcut olmayan hakların devrini içeren ve bu sebeple FSEK m. 51 gereği batıl olan sözleşme sonrasında aynı hakları devralan üçüncü kişiler de FSEK m. 54/1 hükmünde yer alan ve kıyasen uygulanabilir nitelikte olan “Mali bir hakkı yahut kullanma ruhsatını devre salahiyetli olmıyan kimseden iktisap eden, hüsnüniyet sahibi olsa bile himaye görmez.” hükmü gereğince korunamayacaktır.

FSEK’in Ek m. 2 hükmüyle aynı Kanun 80. maddesindeki düzenleme kapsamında, icracı sanatçılara sağlanan komşu hak sahipliğinden kaynaklanan koruma 12 Haziran 1995 tarihinden önce alenileşen sinema eserleri de dahil olmak üzere, içinde icracı sanatçıların performanslarının bulunduğu tüm eserler, ilk tespit tarihinden itibaren 70 yıl süreyle koruma altına alınmıştır.  Dolayısı ile 12.06.1995 tarihinden önce meydana getirilen ve oyuncunun icrasını içeren sinema eserlerinin, koruma süresi içerisinde tek başına eser sahibi sayılan yapımcı tarafından ekonomik olarak faydalanmaya konu edilme imkânı ortadan kalkmıştır.

Çünkü artık bu haklar sadece yapımcıya ait değildir, hem icracı sanatçının (oyuncu) hem de eser sahibinin (yapımcı) ayrı ayrı çoğaltma, yayma, temsil, umuma iletim hakları bulunmaktadır.

Bu kapsamda 12.06.1995 tarihinden önce meydana getirilen sinema eserlerinden ekonomik anlamda faydalanmak için hem eser sahibi sayılan yapımcıdan hem de icralar üzerinde komşu hak sahibi olan icracı sanatçıdan ayrı ayrı izin alınması zorunlu hale getirilmiştir.

Bu açıklamalar ışığında somut olayı inceleyen YGHK:

  • Davacıların murisi Kemal Sunal’ın dava dilekçesinde belirtilen ve 1975 ile 1990 yılları arasında meydana getirilen sinema eserlerinde icracı sanatçı olarak yer aldığını,
  • Bu kapsamda söz konusu eserlerin sahibi, FSEK Ek m. 2 hükmünün son fıkrası gereğince uygulama alanı bulan ve 4110 ile 4630 sayılı Kanun’lar ile yapılan değişiklikler öncesindeki FSEK m. 8 hükmü uyarınca eseri imal ettiren yapımcı olduğunu,
  • Davacıların murisi Kemal Sunal’ın dava konusu sinema eserlerinin meydana getirildiği tarihlerde gerçekleştirdiği icraları üzerinde, sahip olduğu tek hakkın “…adlarının zikredilmesini…” istemek olduğunu,
  • Ancak daha sonra, 4110 sayılı Kanun ve 4630 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikler ile davacılar murisi Kemal Sunal’ın, FSEK m. 80 hükmünde yer alan mali hakların da sahibi olduğunu,
  • Bu itibarla Kemal Sunal’ın başrol oyuncusu olarak yer aldığı ve 12.06.1995 tarihinden önce meydana getirilen dava konusu sinema eserlerindeki icralarına dayalı olarak FSEK m. 80/I-1-A ve aynı Kanun’un Ek m. 2 hükmü gereğince komşu hak sahibi olduğunu,
  • İcracı sanatçı Kemal Sunal’ın bu kapsamdaki mali haklarının, FSEK m. 82/5 hükmü gereğince eserlerdeki icralarının ilk tespit tarihlerinden itibaren yetmiş yıl süre ile koruma altında olduğunu,
  • İcracı sanatçının söz konusu haklarının, eser sahibi olan yapımcının eser sahipliğinden kaynaklanan haklarından bağımsız olarak aslen iktisap edilmiş olması nedeniyle yapımcı dâhil herkese karşı ileri sürülebilen mutlak nitelikteki haklar olduğunu,
  •  Bu anlamında davacılar murisinin 12.06.1995 tarihinden önceki dönemde meydana getirilen dava konusu sinema eserleri üzerindeki haklarının yapımcının haklarından bağımsız olarak mevcut olduğunu,
  • Kemal Sunal’ın ölümü ile bu mali hakların, FSEK m. 63 kapsamında davacılara intikal etmiş olduğunu,
  • Bunun sonucunda ise, yapımcının, eserden ve icradan ekonomik olarak yararlanılabilmesinin mirasçıların iznine tabi hale geldiğini,
  • Kemal Sunal ile yapımcı arasında, dava konusu sinema eserlerinin yapımında akdedildiği belirtilen sözleşmelerin yapıldığı tarihlerde davacılar murisinin icracı sanatçı olarak herhangi bir mali hakkının bulunmaması nedeniyle, ilgili sözleşmenin sonradan yürürlüğe giren 4110 sayılı ve 4630 sayılı Kanunlarla yapılan değişikliklerle edinilen hakların devrini kapsamadığını,
  • Dolayısı ile mevcut olmayan ve bu suretle devri geçersiz olan hakların, yapımcı tarafından üçüncü kişilere devrini içeren sözleşmelere dayalı olarak üçüncü kişiler tarafından gerçekleştirilen kullanımların FSEK kapsamında korunamayacağını,

ifade ederek Kemal Sunal’ın icracı sanatçı olmaktan kaynaklanan mali hakları üzerinde davalı tarafından gerçekleştirilen kullanımların, davacıların iznine tabi olduğu belirtilmiş ve söz konusu kullanımlar nedeniyle davacıların FSEK m. 80 kapsamında tazminat talep haklarının mevcut olduğuna karar verilmiştir.

SONUÇ

4630 Sayılı Kanun ile, icracı sanatçılar, 12.06.1995 öncesindeki icraları için FSEK m. 80 hükmünde tanınan hakların tamamından, zaman sınırlaması olmaksızın, yararlanır duruma gelmiştir. Ancak, icracı sanatçılar, koruma altına alınan icralarının sadece yeni kullanımları için hak sahibi olacağından geçmiş kullanımlar için herhangi bir bedel talep edemeyecektir. Yine, mali hakların devri bakımından, tasarrufların yapıldığı tarihlerde mevcut olmayan mali hakların devri mümkün olmadığından örneğin 1991 tarihinde imzalanan bir sözleşmeye dayanılarak icracı sanatçının mali haklarının devredildiği kabul edilemeyecektir. Zira o tarihte sinema eserlerindeki icralar bakımından icracı sanatçıların herhangi bir mali hakkı bulunmamaktaydı. Bu nedenle söz konusu icraları içeren sinema eserinin usulüne uygun kullanımı için eser sahibi yanında icracı sanatçıdan da izin alınması diğer bir deyimle FSEK m. 52 hükmüne uygun olarak mali hakların devrine dair sözleşme imzalanması gerekmektedir.

Elif AYKURT KARACA

Mart 2025

elifaykurt904@gmail.com


DİPNOTLAR

[1] Dolayısı ile yazı kapsamında “icracı sanatçı” ifadesi ile kastedilen sinema eserlerinde yer alan icracı sıfatına sahip olan sanatçılardır. Zira 12.06.1995 tarihinden önce, icracı sanatçı hakları bakımından, icranın bulunduğu ortamın önem arz etmekte ve fonogramdaki icralar ile sinema eserlerindeki icralar bakımından icracı sanatçı hakları farklılık göstermektedir.

[2] Merdivan, Fethi,  12.06.1995 Tarihinden Önce Yapımına Başlanan Sinema Eserinde Rol Alan İcracı Sanatçılar İle Sinema Eser Sahibi Sayılan Yapımcı Haklarının Birlikte Kullanımı ve Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 05.04.2016 Gün ve E.2015/6889, K.2016/3668 Sayılı Kararının Değerlendirilmesi,” Ankara Barosu Fikri Mülkiyet ve Rekabet Hukuku Dergisi, yıl: 20, cilt: 21, sayı: 2019/1, s.27.

[3] Merdivan, s.30

PATENT İHLALİ DAVALARINDA SINIRLAR GRİLEŞİYOR: UPC’NİN UZUN KOLU BİRLEŞİK KRALLIK’A ULAŞTI


Karara Konu Uyuşmazlık Özeti

Birleşik Patent Mahkemesi (“UPC”; United Patent Court) güncel kararı ile UPC’yi kuran anlaşmaya (“UPCA”; “Anlaşma”) taraf ve Avrupa Birliği’ne üye olmayan ülkelere sirayet edecek yetkisine dair yorumunu ortaya koymuştur.

Önemli bir içtihadın doğuşuna sebep olan bu uyuşmazlık; FUJIFILM Corporation’ın (“Davacı”), 1) KODAK GmbH, 2) KODAK Graphic Communications GmbH ve 3) KODAK Holding GmbH (“Davalılar”) şirketlerine karşı UPC nezdinde açtığı patent hakkına tecavüz davası ile başlamıştır. Tecavüz iddiası ile karşılaşan Davalılar, Davacının dayanak EP 3 594 009 B1 sayılı patentinin hükümsüzlüğü talebiyle UPC nezdinde karşı dava açmıştır.

Karşı dava üzerine, Davacı, davaya konu patent üzerinde değişiklik yapma talebinde bulunmuştur. Ne var ki, yargılama neticesinde, bu değişikliğe konu istemler de patenti ayakta tutmaya yetmemiş ve patent tümden hükümsüz kılınmıştır. Dayanak patentin hükümsüzlüğü ise hem Almanya hem de Birleşik Krallık bakımından tecavüz taleplerinin reddine sebep olmuştur. Patentin hükümsüz kılındığı Almanya açısından, tecavüzün reddi beklenen bir sonuç olsa da, dayanak patentin halen tescilli olduğu Birleşik Krallık bakımından da tecavüz iddiasının reddedilmesi, kararın dikkat çekici yönlerinden biridir.

Kararın asıl önemli noktası ise UPC’nin Anlaşmaya taraf ve Avrupa Birliği’ne üye olmayan devlet statüsündeki Birleşik Krallık nezdinde gerçekleşen tecavüze dayalı talepleri de karara bağlayabileceğini açıklamasıdır.

Davacının Talepleri

1- Tecavüz: Davacı; Davalıların “SONORA X”, “SONORA XTRA-2” ve “SONORA XTRA-3” (“Dava Konusu Ürünler”) isimli baskı plakaları üzerindeki kullanımları ile Almanya ve İngiltere’de tescilli olan EP 3 594 009 B1 sayılı patentinden doğan haklarının tecavüze uğradığını iddia etmiştir. Davacı, hem Almanya hem de İngiltere’deki tecavüz fiillerinin durdurulmasını ve zararının tazminini talep etmiştir. İhlal iddiası; davaya konu ürünlerin kimyasal içeriği ile ilişkilidir.

2- Hükümsüzlük: Davacı karşı dava kapsamında, hükümsüzlük talebinin tümden reddini talep etmiştir. Mahkemenin aksi kanaatte olması ihtimaline karşı ise patent üzerindeki değişiklik taleplerini sunarak, dava konusu patentin bu şekilde değerlendirilmesini istemiştir.

3- Mahkemenin Yetki Alanı: Davacı, Brüksel Ibis Tüzüğü’nün (Brussels IB Regulation- “Tüzük”) 4. maddesine dayanarak, tüm Davalıların Almanya’da yerleşik olduğu gerekçesiyle UPC’nin mevcut davada Birleşik Krallık bakımından da tecavüz davalarını görme yetkisi olduğunu iddia etmiştir. Nitekim UPC’nin bazı hallerde, Anlaşmaya Taraf Olmayan Üye Devletler üzerinde de yargı yetkisine sahip olması amaçlanmış, bu haller Tüzüğün 71b maddesinde düzenlenmiştir.

4- Davacı, UPC’nin Birleşik Krallık’a dair kalıcı bir hüküm kurma yetkisini reddetmesi halinde ise UPC Usul Kuralları’nın (“RoP”) 118.2 maddesinin kıyasen uygulanması ile, Birleşik Krallık için en azından bir ihtiyati tedbir kararı verilmesini talep etmiştir.

Davalıların Talepleri

1- Tecavüz: 1 numaralı davalı, Kodak Ltd. (Birleşik Krallık) üzerinden satın alarak Almanya’da Kodak ürünlerinin satışını yaparken, 2 numaralı Kodak Ltd. (Birleşik Krallık) için davaya konu matbaa plakalarının üretimini üstlenmektedir. 1 ve 2 numaralı davalılar, Eastman Kodak Company’nin (ABD) doğrudan iştiraki olan 3 numaralı davalının alt şirketleridir.

Davalılar, davaya konu ürünler üzerinde dayanak patentin efektif tarihinden daha önceden beri Almanya’da önceye dayalı ve kazanılmış hak sahipliği olduğunu savunmuş ve tecavüz taleplerinin reddini istemiştir.

2- Mahkemenin Yetki Alanı: Davalı, UPC’nin üye olmayan devlet Birleşik Krallık’ta gerçekleşen tecavüz iddialarını değerlendirip hüküm verme yetkisi olmadığını iddia etmiştir.

Davalıların temel itirazı; Birleşik Krallık Anlaşmaya Taraf Üye Devlet olmadığından, UPCA Madde 34 uyarınca, UPC’nin bu davadaki kararının Birleşik Krallık nezdinde etki doğuramayacağına dayanmaktadır. Zira Tüzüğün 71a ve 71b maddeleri uyarınca, UPC yalnızca “onu kuran belgeye” (yani UPCA’ya) dayanarak ve “bu belge tarafından düzenlenen konular” ile sınırlı şekilde yetkilidir. Ayrıca UPCA Madde 34 uyarınca; UPC’nin uluslararası yargı yetkisi ve yetkinliği, yalnızca ilgili Avrupa Patentinin geçerli olduğu Anlaşmaya Taraf Üye Devletlerin topraklarıyla sınırlıdır. Yine Tüzüğün 24(4) maddesi uyarınca, UPC’nin bir Avrupa Patentinin Birleşik Krallık tescilinin hükümsüzlüğü hakkında bir karar veremeyeceği belirtilmiştir.

3- Hükümsüzlük: Davalı, UPC nezdinde açtığı ile dayanak patentin yeterli düzeyde açıklık, yenilik ve buluş basamağı kriterlerini taşımadığı gerekçesiyle; tescilli olduğu tüm üye devletler bakımından tümden hükümsüz kılınmasını talep etmiştir.

Yargılama Neticesinde Verilen Karar

UPC’nin Düsseldorf ilk derece mahkemesi, 28.01.2025 tarihli ve UPC_CFI_355/2023 kararı ile Davalının yetki itirazlarını reddedip, hem esas hem de karşı davayı değerlendirmiştir. UPC, esas davaya konu tecavüz talebini reddedip, karşı davaya konu hükümsüzlük talebini kabul etmiştir. Karar özetle şöyledir;  

1- Mahkemenin Yetki Alanı: Üye Devlet Almanya’daki tecavüz iddiaları bakımından UPC’nin yetkisine itiraz bulunmamakta olup, bu husus tartışma dışıdır. Karşı davaya konu hükümsüzlük talebi de yalnızca üye devleti (Almanya) içerdiğinden, bu bakımdan da yetki tartışması yapılmamıştır.

UK’de gerçekleşen tecavüz bakımından ise UPC’nin bu talebi değerlendirmeye yetkili olduğu sonucuna varılmıştır. Tüzüğün 4(1) maddesine göre, Üye Devlette yerleşik kişilere karşı Üye Devlet mahkemelerinde dava açılabilir. Davalıların iddialarının aksine, “bu belge tarafından düzenlenen konular” ifadesi, AB üye devletlerinin coğrafi sınırları ile sınırlı olarak algılanmamalıdır. Bu sınır, yetkisini devreden Anlaşmaya Taraf Üye Devletin, Tüzük kapsamında sahip olabileceği yetkiyle sınırlı olacak şekilde yorumlanmalıdır.

Sonuç olarak UPC’ye göre davalının bir Üye Devlette yerleşik olduğu hallerde, UPC dayanak patentin Birleşik Krallık tescili bakımından da tecavüz iddialarını değerlendirmeye yetkilidir. Davalının, dayanak patentin Almanya tesciline karşı hükümsüzlük karşı davasını açtığı hallerde de aynı durum geçerli olup, bu durumda dahi UPC’nin, Birleşik Krallık’taki tecavüz iddialarını sonuçlandırmaya yetkisi bulunmaktadır.

Bu noktada UPC; davacının önerdiği Birleşik Krallık mahkemelerinde açılacak bir hükümsüzlük davasının bekletici mesele yapılması veya Birleşik Krallık mahkemelerinde verilecek olası bir hükümsüzlük kararına bağlı olarak, tecavüz konusunda geçici bir hüküm kurulması gibi alternatif yöntemleri gerekli veya uygun görmemiştir.

2- Hükümsüzlük: Yargılama neticesinde; davaya konu patentin 1-3 ve 6-12 no.lu istemlerinin yeterli düzeyde açıklıktan yoksun olduğu ve geriye kalan 4 ve 5 no.lu istemlerin ise yenilik ve buluş basamağı kriterlerini taşımadığı gerekçesiyle tümden hükümsüzlüğüne karar verilmiştir. Davacının patent üzerindeki değişiklik talepleri de hükümsüzlük sebeplerini aşmak için yeterli görülmemiş ve değişikliğe konu istemlerin de patentlenebilirlik şartlarını taşımadığı kanaatine varılmıştır. Böylece davaya konu patent, tescilli olduğu tüm Anlaşmaya Taraf Üye Devletlerde hükümsüz kılınmıştır.

3- Tecavüz: Dayanak patentin hükümsüz kılınması sebebiyle Davacının patent tecavüzüne dayalı tüm talepleri Almanya bakımından reddedilmiştir.

UPC’nin dayanak patentin Birleşik Krallık tescilini hükümsüz kılma yetkisi bulunmamaktadır ve UK’de de ayrıca bir hükümsüzlük davası açılmamıştır. Yine de UPC, patent ihlali iddialarını karara bağlayabilmek için patentin geçerliliğinin değerlendirilmesinin ön koşul olduğunu bildirmiştir. Davacı her ne kadar, Almanya ve UK’deki dayanak EP patentleri bakımından farklılıklar bulunduğunu iddia etmişse de, bunu somut gerekçeler ile ortaya koyamamıştır. Dolayısıyla, UPC’nin dayanak patentin hükümsüzlüğüne karar verdiği tüm gerekçeler, dayanak patentin Birleşik Krallık tescili için de geçerlidir. Bu durum gözetildiğinde, UK nezdinde hükümsüzlüğüne karar verilemese de patentlenebilirlik şartlarını taşımadığı görüşüne varılan dayanak patentin, Birleşik Krallık nezdinde de ihlal edilmediğine karar verilmiştir. Böylece Davacının tecavüz talebi, UK bakımından da reddedilmiştir. Davacının ihtiyati tedbir talebi de gerekli şartlar sağlanmadığından reddedilmiştir.

Davacının bekletici mesele talebi, Birleşik Krallık’ta açılmış bir hükümsüzlük davası bulunmadığı gerekçesiyle reddedilmiş olup, UPC ayrıca davalıları Birleşik Krallık’ta ayrı bir dava açmaya zorlayacak bir kararın dayanağı olmadığını da eklemiştir.

Son olarak, Davalıların önceye davalı kullanım iddiaları; bu aşamada gerekli görülmediğinden inceleme dışı bırakılmıştır.

Karara İlişkin Yorumlar

Fransa, Almanya ve İtalya’nın da aralarında bulunduğu 24 ülke Anlaşma’ya taraf iken, İspanya, Polonya ve Hırvatistan gibi bazı AB ülkeleri ile Türkiye, Birleşik Krallık ve Norveç gibi AB üyesi olmayan ancak EPC’ye taraf ülkeler Anlaşma’nın dışında kalmıştır. Bu doğrultuda, UPC her ne kadar Avrupa Patentlerinden doğan ihtilafların çözümünde tek yetkili makam olmasa da, belirli özel durumlarda sınır ötesi yetkisini (“long-arm jurisdiction”) kullanarak yetki alanını genişletebilmektedir. Ancak, bu sınır ötesi yetkinin kapsamı yalnızca tecavüz davaları ile sınırlıdır. Anlaşma’ya taraf olmayan ülkeler bakımından hükümsüzlük davalarında ise patentin tescilli olduğu ülkenin ulusal mahkemeleri yetkisini korumaktadır.

Bu karar, UPC’nin uygun koşullar altında yetkisini Birleşik Krallık’a kadar genişletmeye istekli olduğunu göstermesi açısından önemli bir dönüm noktası olarak değerlendirilebilir. Bu gelişmenin uzun vadeli etkileri ilerleyen yıllarda netleşecektir, ancak şimdiden UPC’nin artan önemini ortaya koymaktadır.

Diğer yandan, davalının bir Üye Devlet’te yerleşik olmaması durumunda da Tüzüğün 71b(2)(3) maddesi belirli yetki düzenlemeleri öngörmektedir. Buna göre Avrupa Patentinin, AB üyesi olmayan ancak AB’de mülkiyeti bulunan bir davalı tarafından ihlal edilmesi ve bu ihlalin AB içinde zarara yol açması halinde, eğer ihtilaf davalının mülkiyetinin bulunduğu Üye Devlet ile yeterli bir bağlantıya sahipse, UPC, davacının hem AB içinde hem de dışında uğradığı zararın davalının AB’deki mülkiyetinden tazmin edilmesine karar verebilir. Böylece Türkiye gibi Anlaşma’ya taraf olmayan EPC ülkeleri açısından da, ilgili koşullar sağlanırsa UPC’nin sınır ötesi yetkisi gündeme gelebilir.

Dolayısıyla, bu yazıya konu olan UPC’nin “uzun kolunun”, Türkiye’de yerleşik olup Üye Devletlerden birinde ticari faaliyeti ve mülkiyeti bulunan kişilere de uzanması olasıdır. Pratikte yeni belirsizlikler ve tartışmalar doğurabilecek bu ihtimal, Türkiye’deki patent ekosistemi aktörleri için dikkatle değerlendirilmesi gereken konular arasına girmiştir.

Gözde ÖZEN

gozdeozen94@gmail.com

Mart 2025

GENİŞ KAPSAMLI MAL/HİZMET LİSTELERİ YOLUYLA MARKA TESCİL SİSTEMİNİN KÖTÜYE KULLANILMASI



Marka hukukunun özü ile bağdaşmayan, marka ticareti yapmak, yedekleme veya şantaj gibi saiklerle yapılan marka başvurularının kötüniyetli olduğunu, kötüniyetli marka tesciline hukuk sistemimizin izin vermediğini ve bunun bir ret ve hükümsüzlük nedeni olduğunu biliyoruz. Doğrudan bir rakibe yönelik olarak bu saiklerle yapılmasa dahi salt marka tescil sisteminin verdiği hakların kötüye kullanılması da bu kapsamda değerlendirilebilir mi?

Tek bir ücret ödendiği için düşük maliyetli olduğundan, 35. sınıftaki mağazacılık hizmetleri (satışa sunum hizmetleri) içerisine 1-34 sınıftaki tüm malların veya ilgili-ilgisiz birçok malın yazılması suretiyle markanın tescil edilmesi mümkün olmakla beraber, bu durum marka sisteminin kötüye kullanılması olarak değerlendirilebilir mi?

Benzer yönde bir değerlendirme, 45 sınıftaki tüm mal ve hizmetleri kapsayacak şekilde yapılan bir marka başvurusu için de yapılabilir mi?

Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 20. Hukuk Dairesi’nin 17.09.2020 tarih ve 2019/337 E.-2020/731 K. sayılı onanan kararı, “marka tescil sisteminin kötüye kullanılması”nı engellemeye yönelik olarak önemli bir uygulamaya imkân verecek tespitler içermektedir.

Bilindiği üzere, markalar arasındaki karıştırılma ihtimali değerlendirmesindeki en önemli faktörlerden birini “mal ve hizmetlerin benzerliği” oluşturmaktadır. Karıştırılma ihtimali incelemesinde “mallar” ile “söz konusu malların bir araya getirilmesi hizmetleri”nin benzer nitelikte mal ve hizmetler olduğu, zira mal üreten işletmenin ticari hayatın olağan akışı içinde ürettiği malı satışa da konu ederek ticari mevkiye çıkartacağı karineten kabul edilmektedir. Tersi yorum da mümkün olup, açıklanacağı üzere, bir malın satışa sunumu hizmetiyle o malın da ilişkili mal ve hizmetler olduğu yargı uygulamalarında kabul edilmektedir.

Karardaki uyuşmazlık, özetle; davacı ve davalıya ait markanın benzer olduğu; davacı marka başvurusunun (2016/02717) eşya listesi kapsamında 10. sınıfta yer alan malların bulunduğu, davalının itiraza mesnet markasının (2011/92145) eşya listesinde bu malların yer almadığı, buna karşılık, davalı markasının eşya listesi kapsamında, diğer bir kısım hizmetlerle birlikte 10. sınıfta yer alan malların satışa sunumuna özgülenmiş 35. sınıftaki mağazacılık hizmetlerinin bulunduğu; bu mal ve hizmetler arasında karıştırılma ihtimali bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır.

İlk derece mahkemesince[1], karşılaştırma konusu markalar ve markaların eşya listelerinde yer alan mal ve hizmetler arasında benzerlik ilişkisi bulunduğu gerekçesiyle markalar arasında karıştırılma ihtimali bulunduğu sonucuna varılmıştır.

Kararın istinaf edilmesi üzerine Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 20. Hukuk Dairesi, “herhangi bir malın satışına özgülenmiş mağazacılık hizmetlerinin, o malın üretimine ilişkin bir mal sınıfı ile benzer kabul edilebilmesi için söz konusu markanın o malın satışı için fiilen kullanıldığının ispat edilmesi gerekmektedir (Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 02.12.2019 tarih, 2019/1250 E., 2019/7707 K.). Somut olayda 35. sınıfta yer alan mağazacılık hizmetinin dava konusu başvurunun kapsamında yer alan 10. sınıf mallar üzerinde kullanıldığı iddia ve ispat edilememiştir. Gerçekten de aksinin kabulü, markasını yalnızca tüm malların satışına özgülenmiş mağazacılık hizmetlerinde tescil ettirmiş bir kişinin, fiili kullanımını ispat etmeksizin, markasının aynısının ya da benzerinin tüm mal sınıflarında tesciline engel olabilmesi gibi bir sonucu doğuracağından bu durumun kabulü Dairemizce yerinde görülmemiştir. O halde emtia benzerliğine ilişkin koşul gerçekleşmediğinden… tespitlerine yer vererek ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına karar vermiştir. Söz konusu karar, Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 04.04.2022 tarih ve 2020/7824 E.-2022/2794 K. sayılı ilamı ile onanarak kesinleşmiştir.

Uygulamada 35/5 sınıf mağazacılık hizmetlerinin kapsamına 1-34. sınıf malların tamamının eklenmesi suretiyle yapılan marka başvuruları oldukça yaygındır. Bu tür başvuruların, fiilen, müşterilerin malları elverişli bir şekilde görmesi ve satın alması için “çeşitli malların” bir araya getirilmesi hizmetleri olarak değerlendirilmesi mümkündür.

Yargıtay’ın yerleşik sayılabilecek uygulamasında, 35. sınıfta “çeşitli malların” bir araya getirilmesi hizmetlerinin koruma kapsamı dar olarak yorumlanmakta, mal ile bu hizmetin benzer olduğunun kabul edilebilmesi için davaya konu malları da kapsayacak şekilde tescilli markanın fiilen kullanıldığının ya da bu kapsamda ciddi girişimlerde bulunulduğunun kanıtlanması beklenmektedir.[2] Ancak, söz konusu fiili kullanım şartının 35/5 sınıfta özel olarak sınırlandırılmış ve spesifik olarak belirtilmiş mallar için aranmadığı Yargıtay’ın “1-34 emtia gruplarında yer alan mallar ile 35/06. sınıfta özel olarak sınırlandırılmış malların benzerlik göstermesi halinde her iki sınıfın birbiri ile benzer olarak kabul edilmesi gerektiği,” gerekçesinden anlaşılmaktadır.[3]

Somut olayda, davalının itiraza mesnet markasının 35. sınıfta spesifik olarak sınırlandırılmış 10. sınıf malları da içerir şekilde bir kısım malların satışa sunumu hizmetlerini kapsadığı, bu hizmetle 10. sınıftaki malların doğrudan benzer kabul edilmediği, “çeşitli mallar”a ilişkin uygulamanın benzerinin arandığı görülmektedir. Bölge Adliye Mahkemesi kararıyla marka tescil sisteminin kötüye kullanılmasının engellemesine yönelik önemli bir kriter ortaya konulmaktadır.

Bilindiği üzere marka hakkı sahibi, markasını kullanmakla yükümlüdür (SMK m. 9). Esasen 35/5 mağazacılık hizmetlerine, ticari hayatın olağan akışına aykırı şekilde, geniş kapsamlı malların eklenmesiyle oluşturulmuş markaların ticari hayatta bütünüyle kullanılması mümkün değildir. Bu imkânsızlık fiili veya hukuki sebeplerden kaynaklanabilir. Örneğin satışı için birtakım izin ve özel prosedürlerin yerine getirilmesi gereken malların (ilaç, silah, tütün ürünleri gibi) bir arada satılmasına hukuk sistemi cevaz vermemektedir.  

Gerek Bölge Adliye Mahkemesi kararında, gerekse “çeşitli mallar” yönünden verilen yargı kararlarında, esasen ticaret hayatının olağan akışı içerisinde bir firma tarafından tüm bu malların satışının yapılamayacağı değerlendirilmektedir. Aynı yönde değerlendirmenin 45 sınıfı da kapsar şekilde yapılan marka başvuruları için de yapılabileceğini söylemek kanaatimizce yanlış olmayacaktır.

Ticari hayatın olağan akışında bir firmanın Tebliğ’de yer alan tüm mal ve hizmetlerde faaliyet göstereceğini kabul etmek mümkün değildir. Fiilen kullanılmasa dahi bir markanın 45 sınıfı da kapsayacak şekilde tescil edilmesi durumunda, bu markaya tanınmış bir markadan daha fazla koruma sağlandığını söylemek mümkündür. Zira bu marka ilk beş yıl içerisinde kullanmama def’i ile karşılaşamayacak, tanınmış markanın sahip olması gereken nitelikleri taşımamasına rağmen tescil kapsamı esas alınarak korunacaktır. Diğer bir ifadeyle, SMK 6/5 hükmünde aranan şartların karşılanmasına gerek kalmaksızın, SMK 6/1 hükmü kapsamında tüm mal ve hizmetlerde koruma talep edilebilecektir. Bu durumda, tanınmış markayla ilgili hükmün dolanılmaya çalışıldığını ve tescil sisteminin kötüye kullanıldığını söylemek kanaatimizce mümkündür. Ezcümle yapılacak iltibas incelemesinde de koruma kapsamının fiili kullanım aranarak dar şekilde yorumlanmasının değerlendirilebileceği düşünülmektedir.

Yasal dayanakları noktasında tartışmaya açık olsa da kanaatimizce inceleme konusu karar menfaatler dengesini tesis etme çabasına yönelik tespitler içermektedir. Nitekim sistemin, bir markanın 45 sınıfı da kapsayacak şekilde tesciline veya 35/5 hizmetler bakımından tüm veya geniş kapsamlı malların tesciline olanak sağlıyor olması, kanaatimizce, tescil sisteminin kötüye kullanılmasına imkân vermektedir. Dairenin yaklaşımıyla, geniş kapsamlı tescilleri içeren markaların koruma kapsamı daraltılmaktadır. Karardaki yaklaşımdan, marka tescil sisteminin kötüye kullanılmasının önüne geçme noktasında faydalanılabileceği düşünülmektedir.

Gökhan ERGÜL

av.gokhanergul@gmail.com

Orhan Berkay KARADAĞ

karadag.berkay@gmail.com

Mart 2025


DİPNOTLAR

[1] Ankara 4. Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi’nin 03.12.2018 tarih ve 2017/282 E.-2018/432 K. sayılı kararı

[2] Aynı yönde bkz. Yargıtay 11. H.D. 27/2/2017 tarih ve 2015/12715E. 2017/1112K. sayılı kararı; Yargıtay 11. H. D. 12/9/2019 tarih ve 2018/582E. 2019/5345K. sayılı kararı.

[3] Yargıtay 11. H.D. 5/12/2018 tarih ve 2017/2131E. 2018/7669K. sayılı kararı

AIPPI Türkiye’den Uluslararası Etkinlik: Sertaç Köksaldı 6. Uluslararası Fikri Haklar Semineri



Fikri Mülkiyet Hakları Koruma Derneği (AIPPI Türkiye), 3-4 Nisan 2025 tarihlerinde İstanbul’da “Sertaç Köksaldı 6. Uluslararası Fikri Haklar Semineri”ni düzenliyor.

İstanbul Deniz Müzesi’nde gerçekleştirilecek -aşağıda programını paylaşacağımız- etkinlikte, fikri haklar camiasından yerli ve yabancı önemli isimler konuşmacı olarak yer alacak.

Pandemiden önce uluslararası konukların da katıldığı yüz yüze etkinliklere fikri haklar camiamız çok alışkındı, ancak pandemi sonrasında, ekonomik koşulların da etkisiyle, yüz yüze gerçekleştirilen ve yabancı konukların da davet edildiği etkinliklerin sayısı bir hayli azaldı. AIPPI Türkiye bu sarmalın dışına çıkmayı tercih etti ve iddialı bir program, güncel bir içerik ve tanınmış konuşmacılarla, fikri haklar alanında çalışan herkesi katılıma cezbeden bir semineri bizlerin önüne getirdi. Uluslararası konuşmacıların varlığından bahsetmişken, seminer boyunca İngilizce – Türkçe simültane çeviri hizmeti sağlanacağını da belirtmemiz yerinde olacak.

Katılımcı sayısının sınırlı olduğu etkinlikle ilgili program, kayıt, ücret ve diğer tüm bilgilerin https://ipseminar.aippiturkey.org/ sayfasından görülmesi mümkün. Katılımcı sayısının sınırlı olması, kayıt yaptırmayı atlamama gerekliliğini de yanında getiriyor.

AIPPI Türkiye’ye etkinlik için teşekkür ediyor ve başarılı bir seminer diliyoruz.

3 Nisan 2025, Perşembe – İstanbul Deniz Müzesi
08:30
09:00
Kayıt
09:00
09:30
Açılış Konuşmaları
President of AIPPI Turkish Group
Nazlı KORKUTSecretary General, AIPPI
Prof. Dr. M. Zeki DURAKPresident, Turkish Patent and Trademark Office (TBC)
Açılış KonuşmacısıEmre OĞUZCorporate R&D Director, Beko
09:30
11:00
I. Oturum: Yapay Zeka Işığında Fikri ve Sınai Mülkiyet Hukuku
ModeratörProf. Dr. Hamdi YasamanYasaman Law Firm
Prof. Dr. Fülürya Yusufoğlu BilginGalatasaray University Faculty of Law
Dr. Osman Gazi GüçlütürkGalatasaray University Faculty of Law
Preston RichardEuropean Patent Attorney, Bardehle Pagenberg Partnerschaft mbB
Luiz Henrique O. Do AmaralPartner, Dannemann Siemsen
11:00
11:30
Kahve Arası
11:30
12:30
II. Oturum: Sahtecilikle Mücadele ve Güncel Problemler
ModeratörNükhet Serra CoralPartner Deriş
Hande KarakülahLegal & Scientific Director, L’Oréal
Neil NarrimanGeneral Counsel & Senior Global Director Intellectual Property at PUMA SE
Şule Binnaz Aydın YunusJudge, Istanbul 1st Civil IP Court
12:30
13:30
Öğle Yemeği
13:30
15:00
III. Oturum: UPC’nin 2. Yılı: EPO Uygulamaları Karşısında Yorum Farklılıkları
ModeratörHülya ÇAYLIFounder/Partner, Paragon Consultancy
Bernard LedeboerPartner V.O.
Tjibbe DoumaPartner, Bird & Bird
Barış AtalayFounder, Alfa Patent Stan Advoka
15:00
15:30
Kahve Arası
15:30
17:00
IV. Oturum: Fikri Mülkiyet Hukuku’na İlişkin Uyuşmazlıklarda Alternatif Çözüm Yolları
ModeratörUğur AktekinSenior Partner, Gün+Partners
Heike WollgastHead | IP Disputes Section, WIPO Arbitration and Mediation Center
Banu Eylül YalçınAssociate Legal Officer, Internet Dispute Resolution Section | WIPO Arbitration and Mediation Center
Uğur YalçınerFounder, Yalçıner Patent
Elio De TulioManaging Partner, De Tulio & Partners

4 Nisan 2025, Cuma – İstanbul Deniz Müzesi
09:30
11:00
I. Oturum: Çevrimiçi Marka İhlali
ModeratörZeynep Seda AlhasPartner, Gün+Partners
Guillaume HenryFirst Deputy Reporter General, AIPPI
Klaudia Błach MorysińskaAttorney-at-Law, Patent Attorney, Partner, Zaborski Morysiński
Oya AtaySenior Legal Manager, Hepsiburada
11:00
11:30
Kahve Arası
11:30
12:30
II. Oturum: Patentlerde Tescil Sonrası İtiraz
ModeratörElif Betül AkınHead of Reexamination and Evaluation Department, Turkish Patent and Trademark Office
Oya YalvaçEuropean Patent Attorney Partner, Deriş
Lionel VialEuropean Patent Attorney, Founder, Cabinet Lionel Vial
Volkan HamamcıoğluEuropean Patent Attorney, Founder, Inpera IP
12:30
13:30
Öğle Yemeği
13:30
14:30
III. Oturum : Tasarımlarla İlgili Yasal Güncellemeler: AB Tasarım Reformu ve WIPO Tasarım Hukuku Anlaşması
ModeratörIrmak Yalçıner ÖktemPartner, Yalçıner Patent
Cristiano BacchiniPartner, BMLEX Studio Legale Associato Bacchini Mazzitelli
Chris V. CaraniPartner, McAndrews
Marcus HöppergerSenior Director | Brands and Designs Sector | WIPO
Design Examiner, Turkish Patent and Trademark Office (TBC)
14:30
15:00
Kahve Arası
15:00
17:15
Marka / Tasarım / Eser Farazi Dava
ChairTürkay AlıcaRetired IP Court Judge-Founder, Novus Alıca
MemberProf. Tekin MemişBeykent University Faculty of Law
MemberFethi MerdivanRetired IP Court Judge-Founder, Novus Alıca
PlaintiffMine GünerPartner, Kenaroğlu Law Firm
PlaintiffYaşar K. CanpolatFounder, Canpolat Legal
DefendantGizem KukukAttorney at Law, Dündar Law Firm
DefendantElif Türkan DinçerCounsel, BASEAK
17:15
17:30
Kapanış Konuşmaları


IPR Gezgini

Mart 2025

iprgezgini@gmail.com