Bu yazı 21 Ocak 2026 tarihinde IPR Gezgini’nde yayımlanmış “Avrupa Birliği Adalet Divanı Mio (C‑580/23) ve Konektra (C‑795/23) Kararı (Birleştirilmiş Davalar): Telif & Tasarım Koruması ile Özgünlük Şartı” başlıklı makalenin ikinci bölümüdür.
II. ABAD Kararı
ABAD usul kurallarının (Rules of Procedure of the Court of Justice)[1] 54. maddesine göre, aynı nitelikte ve aynı konuya ilişkin iki veya daha fazla dava, aralarındaki bağlantı dikkate alınarak, yargılamanın yazılı veya sözlü kısmı ya da yargılamayı sonuçlandıran hüküm açısından her aşamada birleştirilebilir. Bahsi geçen C-580/23 ve C-795/23 sayılı davalar da, Mahkeme Başkanı’nın kararıyla yargılamanın sözlü aşaması ve hüküm bakımından birleştirilmiştir.
A. Kural – İstisna İlişkisine Yönelik Açıklamalar
Öncelikle ABAD kararına göre, telif hukuku bağlamında korunmaya değer bir “eser”den bahsedebilmek için eser sahibinin kendi entelektüel yaratımı anlamında özgün bir konu bulunmalıdır. Yaratım yaratıcının kişiliği ile özgür tercihlerini ifade etmelidir. Sadece teknik gereklilikler veya diğer sınırlamalar nedeniyle ortaya çıkmış bir yaratım özgünlük kriterini haiz olamayacaktır.
Buna karşılık, tescilli tasarımlara yönelik 98/71 sayılı Direktif ya da 6/2002 sayılı Tüzük kapsamındaki tasarım koruması açısından gerekli olan kriter yenilik ve bireysel karakterdir. Bu kriter; önceki tasarımlara kıyasla değerlendirilir, farklı bir izlenim yaratacak kadar ayırt edici unsur bulunması halinde tasarım koruması gündeme gelebilecektir.
Tasarım ve telif korumaları birçok açıdan farklılaşmaktadır. Tasarım korumasının amacı, yeni ancak seri üretime elverişli olan konuları korumaktır. Ayrıca, bu koruma sınırlı bir süre için uygulanır, böylelikle rekabet aşırı derecede kısıtlanmaz. Telif hakkına bağlı koruma ise, eser olarak sınıflandırılmayı hak eden konularla sınırlıdır ve süresi çok daha uzundur.
Mahkemenin tespitine göre, farklı amaçları ve nitelikleri dolayısıyla tasarım olarak korunan bir yaratıma telif hakkı koruması sağlanması uygun düşmeyecektir. Her ne kadar 12 Eylül 2019 tarihli Cofemel (C‑683/17, EU:C:2019:721)[2] kararında mahkeme, tasarım koruması ile telif korumasının aynı anda verilebileceğini ifade etmişse de, bu yalnızca istisnai durumlarda söz konusu olabilecektir. Dolayısıyla tasarım açısından sağlanan koruma ile telif hakkı tarafından sağlanan koruma arasında kural ve istisna ilişkisi bulunmamaktadır, bu bağlamda uygulamalı sanat konusunun özgünlüğü değerlendirilirken diğer eser türleri için öngörülen şartlardan daha sıkı gereklilikler uygulanması gerekmez.
B. Özgünlük Kriterinin Değerlendirilmesinde Dikkate Alınması Gereken Hususlara Yönelik Açıklamalar
Uygulamalı sanat eserleri, işlevsel nesneler olmaları bakımından diğer eser türlerinden ayrılmaktadır. Bu yaratımların ortaya çıkışı teknik gerekliliklerden kaynaklanabilecektir. Söz konusu teknik gereklilikler, yaratıcının özgün tercihlerini engellemediği sürece bu yaratımların eser olarak nitelendirilmesine engel teşkil etmeyecektir.
Telif hukuku kapsamında korunan ifadeler değil, ifade ediş biçimleridir. Dolayısıyla yalnızca teknik açıdan farklılaşan yaratımlar telif hukuku kapsamında korunmaz, zira bu durumda fikir ile ifade ayrılmaz bir haldedir.
Ayrıca, bir tasarım veya yaratımın sadece estetik olarak nitelendirilmesi de yaratıcısının özgür tercihlerini yansıttığı anlamına gelmez ve dolayısıyla telif korumasını beraberinde zorunlu olarak getirmez.
Bir yaratımın özgün olarak nitelendirilebilmesi için, bu yaratım yaratıcının kişiliğini yansıtmalı, özgür ve yaratıcı tercihleri ifade etmeli ve bu hususlar eserde görülebilir olmalıdır. Bu durumun eserde görülebilir olması önemlidir çünkü gerekli korumaları sağlayan makamlar neyi koruma altına aldıklarını, üçüncü kişiler ise neyi ihlal etmemeleri gerektiğini bilmelidir. Ayrıca yukarıda belirtildiği gibi, ifade değil ifade ediş tarzı (diğer bir deyişle gözlemlenebilir bir olgu) telif koruması altındadır.
Bir yaratımın telif koruması kapsamına girip girmediğini tespit etmekle yükümlü olan mahkeme özgün ve yaratıcı unsurları tek tek tespit etmelidir. Bunun bir sonucu olarak da yaratıcının niyetleri ve düşünceleri ancak esere yansımış olması (yine gözlemlenebilir bir olgu) halinde dikkate alınabilecektir.
Özgünlük değerlendirmesinde yaratımın müzelerde sergilenmesi gibi dışsal unsurların dikkate alınıp alınmayacağı sorusuna gelinecek olursa, yerleşik içtihata göre, yaratımın tasarlandığı sıradaki tüm ilgili unsurlar dikkate alınmalıdır. Dolayısıyla, dışsal ve yaratımı izleyen unsurlar göz önünde bulundurulmayacaktır.
Yaratıcının mevcutta var olan unsurlardan yararlanması durumu da incelenecek olursa, örneğin yazarın halihazırda mevcut olan şekilleri kullanması, tek başına özgünlüğü ortadan kaldırmayacaktır. Zira söz konusu şekillerin bir araya getirilme biçimi özgün olabilecektir. Bu bağlamda, eser sahibinin, mevcutta korunan bir eserden ilham alması halinde de, yukarıda belirtilen özgünlük koşullarını karşılaması kaydıyla, telif koruması söz konusu olabilecektir.
Her ne kadar daha önce farklı bir yaratıcı tarafından yaratılan, benzer veya aynı konunun var olması, yaratımın özgün olmadığına ilişkin önemli bir gösterge olabilecekse de uygulamalı sanat eserlerinde teknik işlevden kaynaklanan kısıtlamalar söz konusudur. Dolayısıyla yaratıcıların bağımsız olarak benzer veya hatta aynı yaratıcı tercihleri yapmış olması ihtimali gündeme gelebilecektir.
Yaratıcının daha önceki kendi eserlerinden yararlanması halinde ise, yeni eser özgünlük kıstaslarını sağladığı sürece telif korumasına değer olacaktır.
Bu açıklamalar ışığında, yaratımın yaratıcının kişiliğini, onun özgür ve yaratıcı tercihlerini yansıtması halinde “eser”in varlığından bahsedilebilecektir. Teknik kısıtlamalar neticesinde ortaya çıkan veya teknik kısıntı olmaksızın özgürce tercihler yaparak ortaya çıkan ancak benzersiz bir görüntü kazanmamış ve yaratıcısının kişiliğini yansıtmayan tercihler özgün olarak değerlendirilmeyecektir. Bu değerlendirmede yaratıcının niyeti, ilham kaynakları ve hali hazırda mevcut biçimleri kullanmış olması gibi durumlar göz önünde bulundurulabilecektir ancak bunlar belirleyici olmayacaktır.
C. İhlalin Varlığının Tespitinde Dikkate Alınacak Hususlara İlişkin Açıklamalar
Öncelikle ABAD, Infopaq International[3] kararına atıfta bulunarak eserin izinsiz kullanımı eserin nispeten küçük bir bölümünü kapsasa dahi bu kısım eser sahibinin entelektüel yaratımını yansıtıyorsa ihlalin ortaya çıkabileceğini belirtmiştir. Dolayısıyla ABAD’a göre mahkemelerin izlemesi gereken yol, ilk olarak hangi özgün unsurların izinsiz olarak kullanıldığının tespitidir. İkinci olarak bu kullanımın tanınabilir bir şekilde olup olmadığı belirlenmelidir.
Öte yandan, telif hakkı ihlalinin tespitinde iki eserin genel izlenim bakımından karşılaştırılması belirleyici olamayacaktır; çünkü bu kıstas tasarım korumasına yöneliktir. Bir başka ifadeyle, telif hakkı ihlalini tespit etmek için, telif hakkıyla korunan unsurun tanınabilir biçimde yeni yaratımda görülmesi gerekmektedir.
Ayrıca bir yaratımın eser olarak nitelendirilmesi ve telif korumasından yararlanabilmesi için yukarıda belirtilen özgünlük koşullarını taşıması yeterli olup bu korumanın kapsamı, yazarın yaratıcılık derecesine bağlı olarak değişmemektedir.
Divan kararında başka yaratımlardan esinlenilmesi durumunu da değerlendirmiştir. Buna göre, eğer iki eser aynı önceki eserden veya tasarımdan ilham almışsa, yalnızca yeni yaratıcı unsurlar özgün kabul edilecek ve yalnızca bu yeni unsurların kullanılması bir ihlali oluşturabilecektir.
Uygulamalı sanat eserlerinde telif hakkı ihlalini de özel olarak incelemek gerekirse, bu eserlerde teknik sınırlamalar nedeniyle yaratıcılık olasılığı sınırlıdır. Dolayısıyla benzer yaratımlar ortaya çıkabilecektir. Benzer yaratımın varlığı, tek başına telif hakkı ihlaline yol açmayacaktır. Potansiyel bir telif hakkı ihlalinin tespiti için mahkeme, bu yaratımın gerçekten bağımsız olarak oluşturulup oluşturulmadığını eserin yaratıldığı sırada mevcut tüm unsurları da dikkate alarak değerlendirmelidir.
Son olarak belirtmekte fayda vardır ki, Divan’ın kararındaki tespitler çerçevesinde telif hakkını ihlal eden yaratımın sahibinin niyeti, ihlal değerlendirmesi açısından önem arz etmeyecektir.
III. Sonuç ve Yorum
ABAD kararında öncelikle uygulamalı sanat eserleri açısından telif ve tasarım hukuku koruması bakımından bir kural istisna ilişkisi bulunmadığı tespit edilmiştir. Zira aksine bir yorum, telif ve tasarım korumalarının bir arada olabileceği sonucuna ulaştırmaktadır. Oysa kümülatif koruma oldukça istisnai bir durum olup, telif ve tasarım korumalarının farklı amaçlara hizmet ettiği ve söz konusu korumaları haiz olabilmek için farklı şartlar arandığı unutulmamalıdır.
Ayrıca mahkeme tarafından telif hukuku koruması için gerekli olan özgünlük şartı açısından da kapsamlı değerlendirmeler yapılmıştır. Buna göre, bir eserin özgün olarak değerlendirilebilmesi için eser yaratıcının kişiliğini yansıtmalı, özgürce ifade edilmeli ve bu unsurlar eserde görülebilir olmalıdır. Divana göre, telif hakkı ihlalinde ise esas olan genel izlenim açısından benzerlik değil, bir eserin özgün unsurlarının -az veya çok- diğer bir yaratımda tanınabilir olmasıdır. Ayrıca, yaratımda mevcut bir şeklin veya unsurun kullanılmış olmasının doğrudan ihlal anlamına gelmeyeceği de tespit edilmiş olup, bu değerlendirme yaratıcının sınırsız seçeneklere sahip olmadığı gerçeği ve esas olanın ifade değil ifade ediş biçimi olduğu dikkate alındığında oldukça yerinde bir yaklaşımdır. Bunlara ek olarak, sağlanan telif korumasının, eserin özgünlük derecesine göre değişmeyeceği veya sonraki yaratım sahibinin niyeti gibi unsurların telif hakkı ihlalinde dikkate alınmayacağı da belirtilmiştir.
Kararda, isabetli olarak, telif korumasının esas olarak ifadenin kendisi için değil, ifade ediş biçimi için olduğu, dolayısıyla sadece teknik açıdan farklılaşan ürünlerin -bu ürünlerde ifade ile ifade ediş biçimi iç içe geçmiş olduğundan- söz konusu korumaya sahip olamayacağı belirtilmektedir. Ayrıca, ulusal mahkemelerin eserin sonradan müzelerde sergilenmesi veya profesyonel çevrelerde tanınması gibi dış unsurların özgünlük değerlendirmesine etkisine ilişkin sorusuna, bu unsurların belirleyici olmadığı yönünde cevap verilmiştir.
Ancak uygulamalı sanat eserlerinde teknik unsurların genellikle ifade biçimi ile iç içe geçtiği ve hangi unsurların özgün olduğu net bir şekilde ayrıştırılamadığı göz önünde bulundurulduğunda, dış unsurların da dikkate alınmaması bu eserlerin telif korumasına erişimini daha da zorlaştırmaktadır. Oysa, nasıl marka hukukunda zaman içinde bir markanın ayırt edici hâle gelmesi ve koruma kazanması mümkün ise, telif korumasında da bazı unsurlar kullanım ve toplumsal algı yoluyla daha belirgin ve yaratıcı hâle gelebilmektedir. Zira ABAD da, özgünlük incelemesinde yaratıcının esere yansıyan kişiliğinin dikkate alınması gerektiğini belirtmiştir. Dış ve sonraki unsurların hiçbir şekilde dikkate alınmaması, başlangıçta yaratıcının kişiliğini yansıtmadığı düşünülen ancak zamanla profesyonel çevrelerde veya toplumsal algı sayesinde daha görünür hâle gelen unsurların dikkate alınmaması sonucunu doğurabilecektir. Dolayısıyla, özgünlük incelemesinde dış unsurların katı bir şekilde reddinin özellikle uygulamalı sanat eserleri bakımından olumsuz sonuçlara yol açabileceği düşünülebilir.
Güldeniz DOĞAN ALKAN
Ocak 2026
DİPNOTLAR
[1] https://eur-lex.europa.eu/eli/proc_rules/2012/929/oj/eng
[2] https://ipcuria.eu/case?reference=C-683/17
[3] https://curia.europa.eu/juris/document/document.jsf?docid=72482&doclang=en

