Ay: Aralık 2024

WIPO TASARIM KANUNU ANDLAŞMASI KABUL EDİLDİ ve İMZAYA AÇILDI



Geride bırakmakta olduğumuz 2024 yılının, Dünya Fikri Mülkiyet Teşkilatının (WIPO) sonuçlandırıp imzaya açtığı uluslararası andlaşmalar bakımından hayli başarılı geçtiği söylenebilir. Mayıs 2024’te kabul edilen “Fikri Mülkiyet, Genetik Kaynaklar ve Bağlantılı Geleneksel Bilgi Hakkında WIPO Andlaşması”(WIPO Treaty on Intellectual Property, Genetic Resources and Associated Traditional Knowledge), 22 Kasım 2024 tarihinde kabul edilen “Riyad Tasarım Kanunu Andlaşması” (Riyadh Design Law Treaty) takip etti.

“Fikri Mülkiyet, Genetik Kaynaklar ve Bağlantılı Geleneksel Bilgi Hakkında WIPO Andlaşması” hakkında detaylı bilgiyi Mayıs 2024’te IPR Gezgini’nde yayımlanan yazımda vermiştim, bu yazı ise “Riyad Tasarım Kanunu Andlaşması” hakkında bilgi verme amaçlıdır.


11-22 Kasım 2024 tarihleri arasında Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da düzenlenen WIPO Diplomatik Konferansı, üzerinde yaklaşık 20 yıldır çalışılan “Tasarım Kanunu Andlaşması”nın kabul edilmesi gündemiyle toplanmıştı. Diplomatik Konferans başarıyla sonuçlandı ve “Tasarım Kanunu Andlaşması” kabul edilerek imzaya açıldı. Diplomatik Konferans’a ev sahipliği yapan Riyad şehrini onurlandırmak için de andlaşmaya resmi olarak “Riyad Tasarım Kanunu Andlaşması” adı verildi. İngilizce resmi adı “Riyadh Design Law Treaty” olan andlaşmanın, kabule dek geçen süreçte yaygın kullanılan kısaltması ise “DLT” şeklindedir.

DLT’den bahsetmeden önce okurlarımıza genel bir fikir vermek için, fikri haklar alanında WIPO tarafından idare edilen uluslararası andlaşmaların kaba tasnifini yapmak yerinde olacaktır:

A- Sınai mülkiyet haklarının uluslararası tescilini/korumasını düzenleyen WIPO andlaşmaları: Madrid Protokolü, Lahey Andlaşması, Patent İşbirliği Andlaşması, Lizbon Andlaşması gibi.

B- Sınıflandırma alanındaki WIPO andlaşmaları: Nis Andlaşması, Viyana Andlaşması, Strazburg Andlaşması, Locarno Andlaşması gibi.

C- Fikri hakların korumasını düzenleyen WIPO andlaşmaları:

(i) Genel koruma şartlarını düzenleyen WIPO andlaşmaları: Paris Sözleşmesi, Bern Sözleşmesi, WIPO Telif Hakları Sözleşmesi gibi.

(ii) Sınai mülkiyet haklarının korunmasında şekli şartları ve talep edilebilecek dokümanları standart hale getirmeyi amaçlayan WIPO andlaşmaları: Marka Kanunu Andlaşması, Marka Kanunu Hakkında Singapur Anlaşması, Patent Kanunu Andlaşması ve son olarak Riyad Tasarım Kanunu Andlaşması.

Üçüncü kategorinin ikinci alt başlığını oluşturan andlaşmaların en yenisi “Riyad Tasarım Kanunu Andlaşması” olmuştur. Bu alandaki diğer anlaşmaların ikisi marka alanında, birisi ise patent alanındadır. Türkiye bu andlaşmalardan yalnızca Marka Kanunu Andlaşması’na (TLT) 2005 yılından bu yana taraftır ve andlaşmayı uygulamaktadır. Gene marka alanında düzenlemeler içeren Singapur Andlaşması, Türkiye tarafından 2006 yılında imzalanmıştır, ancak onay ve katılım prosedürleri tamamlanmadığı için ülkemiz belirtilen andlaşmanın tarafı ve uygulayıcısı değildir. Benzer şekilde Patent Kanunu Andlaşması (PLT) de 2000 yılında ülkemiz tarafından imzalanmıştır, ancak Türkiye bu andlaşmaya ilişkin olarak da onay ve katılım süreçlerini tamamlamadığından, bu andlaşmanın da tarafı ve uygulayıcısı değildir.



Türkiye’nin, Riyad Tasarım Kanunu Andlaşması Diplomatik Konferansı’na katıldığı konferans dokümanlarından görülmektedir. Katılım sağlanmış olmakla birlikte, Andlaşma metni Türkiye tarafından Diplomatik Konferans’ın sonunda imzalanmamıştır. Dolayısıyla, ülkemizin andlaşmaya katılım niyetinin olup olmadığı şu an için bilinmemektedir. Uluslararası andlaşmaların imzalanması genellikle andlaşmalara katılım niyeti olarak yorumlanabilse de, son yıllarda sınai mülkiyetle ilgili uluslararası andlaşmalarda Türkiye’nin farklı bir tutum takındığı da söylenebilir. Şöyle ki; imzalanmalarının üzerinden PLT bakımından 25 yıl, Singapur Andlaşması bakımından ise 19 yıl geçmiş olmasına rağmen, bu andlaşmaların onay ve katılım süreçleri Türkiye tarafından tamamlanmamıştır. Süreçlerin hangi nedenle sürdürülmediği konusunda herhangi bir açıklama da bulunmamaktadır. Hak sahipleri açısından avantajlı hükümler getiren ve bürokrasiyi olabildiğince azaltan bu andlaşmalara katılım süreçlerinin alanda çalışan sivil toplum kuruluşlarınca takip edilmesi ve en azından bir açıklama yapılmasının sağlanması kanaatimce yerinde olacaktır.

Konumuza yani Riyad Tasarım Kanunu Andlaşması’na (bundan sonra DLT olarak anılacaktır) dönecek olursak, DLT aynı kategoride bulunan diğer uluslararası andlaşmalarla (TLT, Singapur And., PLT) benzer amaçlarla oluşturulmuştur. Bu amaç; andlaşmaya taraf olacak ülkelerin sınai mülkiyet ofislerinin, tasarımların tescili amacıyla yapılan başvurularda ve ilgili diğer işlemlerde isteyebilecekleri belgeleri ve şekli incelemedeki şartları standart hale getirerek ve bürokrasiyi mümkün olduğunca minimalize ederek, tasarım haklarının korunmasını hak sahipleri bakımından daha kolay hale getirmektir.

Bu amaca yönelik olarak düzenlenen DLT 34 maddeden oluşmaktadır, maddeler 1-23 andlaşmanın esasa ilişkin hükümlerini oluştururken, maddeler 24-34 andlaşmanın idaresi, revizyonu, taraf olma, çekinceler gibi andlaşmanın yürütülmesine ilişkin hükümleri içermektedir. Buna ilaveten, DLT’nin 18 maddeden oluşan bir yönetmeliği ve andlaşmanın eki olan bir ilke kararı metni (resolution) mevcuttur.

DLT’nin andlaşma metni ve yönetmelik kapsamında temel olarak düzenlediği hususlar aşağıdaki şekilde özetlenebilir:

  • Tasarım başvurusunda taraf ülke ofislerince istenebilecek belge ve bilgilerin sayılması ve standart hale getirilmesi.
  • Başvurusu yapılan tasarımın gösterimine ilişkin çeşitli şartların düzenlenmesi.
  • Çoklu tasarımlara belirli şartlar dahilinde izin verilmesi.
  • Başvuru tarihinin belirlenmesine ilişkin şartların standart hale getirilmesi.
  • Hoşgörü süresinin taraf ülkeler bakımından 12 ay olarak düzenlenmesi.
  • Süre limitlerinin geçirilmesi halinde telafi yöntemlerinin belirlenmesi.
  • Tasarım yenilemesine ilişkin süreçlerin basitleştirilmesi.
  • Tasarımlar için elektronik başvuru ve elektronik rüçhan belgesi takas sistemlerinin oluşturulmasının benimsenmesi.
  • Yayım erteleme süresinin taraf ülkeler için en az altı ay olacak şekilde düzenlenmesi.

DLT’yi detaylı olarak incelemek isteyen okurlarımız için Andlaşma, Yönetmelik ve İlke Kararı Metnine erişimi sağlayacak bağlantıyı paylaşıyoruz. Andlaşma hükümlerinin tek tek açıklanması bu yazının amacını aştığından düzenlemelerin detaylarını merak eden okuyucularımızın bu metinleri incelemeleri yerinde olacaktır.

Ülkemizin Riyad Tasarım Kanunu Andlaşması’nı kısa sürede imzalamasını, ancak bununla da yetinmeyerek, hem DLT hem Singapur Andlaşması hem de PLT’ye ilişkin onay ve katılım süreçlerini tamamlayarak hak sahiplerinin lehine düzenlemeler içeren bu andlaşmaların uygulamasına başlamasını dileyerek yazımı sonlandırıyorum.

Önder Erol ÜNSAL

Aralık 2024

unsalonderol@gmail.com

YENİ YILIN İLK IPR GEZGİNİ BULUŞMASINI 10 OCAK CUMA AKŞAMI ANKARA’DA GERÇEKLEŞTİRİYORUZ!



Yaklaşmakta olan yeni yılın IPR Gezgini’nin tüm okurlarına, takipçilerine ve yazarlarına mutluluk, sağlık, başarı, barış ve huzur getirmesini diliyoruz.

2024 yılının son günlerini yaşarken, yeni yılın ilk günlerinde, 10 Ocak Cuma akşamı gerçekleştirilecek 2025 yılının ilk IPR Gezgini buluşmasını duyurmaktan mutluluk duyuyoruz. Yeni yılın ilk IPR Gezgini buluşması Ankara’da gerçekleştirilecek ve konsept olarak diğer buluşmalarımızdan farklı olacak.

10 Ocak Cuma akşamı saat 19.00 için planlanan buluşmamız, Ankara Barosu’nun Ihlamur Sokak No:1, Sıhhiye adresindeki ABEM binasının restoran katında gerçekleştirilecek. Buluşmamız yemekli olacak ve önceden belirlenmiş menüler arasından tercihini yapacak katılımcılar kendi seçtikleri menünün ücretini ödeyecek. Buluşma için sınırlı bir kontenjanımız olacak ve 30 kişilik maksimum kontenjan içerisine ilk başvuranlar girecek. Daha önceki buluşmalarda üzülerek tecrübe ettiğimiz, katılım bildirimi yapıp buluşmaya gelmeyenleri mümkün olduğunca engelleyebilmek için, katılacağını bildirenlerden kapora almayı planlıyoruz. Menü, ücret ve kaporaya ilişkin detayları katılım bildirimi yapanlarla ayrıca paylaşacağız. Şunu da eklemeyi isteriz ki; etkinliğin Ankara Barosu’na ait bir tesiste gerçekleştirilmesi, etkinliğe sadece avukatların katılabileceği anlamına gelmiyor, fikri haklar ortak paydasında buluşan farklı kariyerlere sahip IPR Gezgini takipçilerinin etkinliğe katılımı bizi mutlu edecek.

10 Ocak tarihini seçmemizin birinci nedeni, bu tarihin Sınai Mülkiyet Kanunu’nun yürürlüğe girişinin sekizinci yıldönümü olması; ikinci nedeni ise bu tarihin -o güne dek yeni bir gelişme olmazsa- marka idari iptal uygulamasının uygulamaya girememesinin birinci yıldönümü olacak olması.

Aslında tarihler ve yıl dönümleri bahane, asıl amacımız mesleki ve entelektüel birlikteliğimizi, özgür ve gayriresmî ortamlarda paylaşarak mesleki dostluklarımızı pekiştirmek ve daha üretken, yaratıcı, bürokrasiden ve yapaylıktan uzak, makam – mevki endişesi gözetmeyen, dolayısıyla ifade ve eleştiri özgürlüğünü esas alan yatay ilişki biçimlerinin önünü çalışma alanımızda açmak.

Katılmak isteyen takipçilerimiz iprgezgini@gmail.com adresine gönderecekleri e-postayla katılım bildirimlerini bize iletebilirler. Sonraki aşamada ilk 30 kişi arasında yer alan katılımcılarımıza menü, ücret ve kapora bilgilerini e-postayla ileteceğiz.

Katılım bildirimlerini görmek için sabırsızlanıyoruz!

Son olarak; yeni yılınızı tekrar kutluyor ve yazının başındaki dileklerimize ilaveten, yeni yılın fikri haklar alanında bizler ve ülkemiz için daha üretken, yapıcı, olumlu gelişme ve haberleri yanında getiren bir dönem olmasını diliyoruz.

IPR GEZGİNİ

Aralık 2024

iprgezgini@gmail.com

35. SINIF TİCARİ YÖNETİM HİZMETLERİNİN ÜÇÜNCÜ KİŞİLERE DEĞİL ŞİRKET İÇİNE YÖNELİK OLMASI HALİNDE MARKANIN CİDDİ KULLANIMI: ABAD GENEL MAHKEMESİ TERTIANUM KARARI



GİRİŞ

Marka tescil başvurularının kapsamında hizmetler, özellikle de 35. sınıfa dahil “Reklamcılık, pazarlama, iş yönetimi hizmetleri” gibi hizmetler yer alınca, hizmetlerin kapsamını doğru tespit edebilmek ve açıklayabilmek kimi zaman güç olmaktadır.

Giyim alanında faaliyet gösteren, örneğin tişört ve pantolon üreten ve bu tip ürünlerin satışa sunumu hizmetini de veren bir firma, marka başvurusu kapsamında çoğunlukla 25. ve 35. sınıflara dahil mal ve hizmetlere yer vermek istemektedir. 35. sınıfın başvuruda bulunmasının nedeni, ilgili sınıfta bulunan satışa sunum hizmetlerinin korunmasını sağlamak olmakla birlikte, çoğunlukla başvuru kapsamında 35. sınıftaki tüm hizmetlere yer verilmesi artık Türkiye’nin bir gerçeği haline gelmiştir. Dolayısıyla, başvuru ve sonrasında tescilin kapsamında 35. sınıftaki “Reklamcılık, pazarlama, iş yönetimi hizmetleri” de çoğunlukla bulunmaktadır.

Bu tip durumlarda; yayıma itirazda kullanımın ispatı talepleriyle karşılaşan veya marka iptal süreçlerinde markalarının kullanımın ispatlamaları gereken hak sahipleri, konu 35. sınıftaki “Reklamcılık, pazarlama, iş yönetimi hizmetleri” olunca, markanın kullanımını ispatlamak için üretim faaliyetleri kapsamındaki tişört ve pantolonlara ilişkin kendi reklamlarını, bu ürünlerin pazarlanması için yaptıkları kampanyaları ve şirketlerinin yönetimine ilişkin iç faaliyetlerini markanın kullanımını gösterebilecek kanıtlar olarak sunmaktadır.

Oysa ki Nicé sınıflandırması anlamında; “reklamcılık hizmetleri” ile kastedilen bir firmanın kendi ürünlerinin reklamını yapması değil, üçüncü kişilerin kullanımına yönelik olarak reklam ajansı hizmetlerinin sağlanmasıdır; benzer şekilde “pazarlama hizmetleri” de bir firmanın kendi ürünlerini pazarlaması değil, üçüncü kişiler için pazarlama hizmetlerinin gerçekleştirilmesidir; “iş yönetimi hizmetleri” de bir firmanın yöneticilerinin kendi içlerinde şirketin yönetsel faaliyetlerini gerçekleştirmesi değil, üçüncü kişilere yönelik olarak iş yönetimi konusunda profesyonel destek hizmetlerinin sağlanmasıdır.

Bu hususun anlaşılması aslında pek zor olmamakla birlikte, konu belirli aralıklarla sürekli olarak gündeme gelmektedir.

Konunun daha net şekilde anlaşılmasına yardımcı olmak amacıyla, Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) Genel Mahkemesi’nin benzer bir tartışmayı değerlendirdiği 4 Eylül 2024 tarihli “TERTIANUM” kararı bu yazıda ele alınacaktır.

İHTİLAFIN EUIPO SÜRECİ

35. sınıfa dahil “İş idaresi hizmetleri, ticari danışmanlık ve yönetim hizmetleri, personel danışmanlığı hizmetleri, reklamcılık ve pazarlama hizmetleri”ni de kapsayan aşağıdaki markanın tescili amacıyla 2016 yılında Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi’ne (EUIPO) başvuru yapılır.


Başvurunun ilanına karşı 35. sınıfa dahil “İşletmelerin iş ve ticari yönetimi hizmetleri, yani sağlık ve bakım sektöründeki kuruluşların, özellikle huzurevlerinin yönetimi hizmetleri”ni de kapsayan 1995 yılından bu yana tescilli (yenilenmiş) aşağıdaki markanın sahibince itiraz edilir.


Başvuru sahibi, yayıma itiraz gerekçesi markanın kullanımının ispat edilmesini talep eder ve yayıma itiraz sahibi kanıtlarını sunar.

EUIPO İtiraz Birimi, kanıtları incelemesinin neticesinde, itiraz gerekçesi markanın kapsadığı hizmetler bakımından ciddi kullanımının ispatlanamadığına karar verir ve itirazı reddeder. İtiraz Birimine göre, sunulan kanıtlar itiraz gerekçesi markanın huzurevi hizmetleri için genel anlamda (in general terms) kullanıldığını göstermektedir, ancak bu kullanım tescilli olan Sınıf 35’teki hizmetlerin, yani “İşletmelerin iş ve ticari yönetimi hizmetleri, yani sağlık ve bakım sektöründeki kuruluşların, özellikle huzurevlerinin yönetimi hizmetleri”nin kapsamına girmemektedir.

Bu noktada, kısa bir açıklama yaparak, “Huzurevi hizmetleri”nin Nicé sınıflandırmasının 43. sınıfında yer aldığı belirtilmelidir.  


Yayıma itiraz sahibi bu karara karşı itiraz eder ve EUIPO Temyiz Kurulu bu itirazı Ekim 2021’de takip eden gerekçeyle reddeder:

Temyiz Kuruluna göre, meselenin özü itiraz sahibince sunulan dokümanların tescilli marka kapsamındaki hizmetler bakımından markanın ciddi kullanımını gösterip göstermediğidir. Tartışma “huzurevi hizmetleri” etrafında dönmektedir, ancak tescilli markanın kapsamında bulunan hizmetler “huzurevi hizmetleri” değil, “Sınıf 35: İşletmelerin iş ve ticari yönetimi hizmetleri, yani sağlık ve bakım sektöründeki kuruluşların, özellikle huzurevlerinin yönetimi hizmetleri”dir. Kurula göre, tescilli markanın kapsamında bulunan hizmetler, gerçek anlamları (literal meaning) dikkate alınarak değerlendirilmelidir. Gerçek anlam dikkate alınarak yapılan inceleme ise, sunulan kanıtların tescil kapsamındaki hizmetlere ilişkin olmadığını, farklı hizmetlerin kullanımına yönelik olduğunu göstermektedir.

Belirtilen nedenle, Temyiz Kurulu itirazı reddeder ve yayıma itiraz sahibi ihtilafı ABAD Genel Mahkemesi’nin önüne taşır.

GENEL MAHKEME İNCELEMESİ ve KARARI

ABAD Genel Mahkemesi ihtilaf hakkında 4 Eylül 2024 tarihinde T-73/23 sayılı kararı verir.

Yazının devamında Genel Mahkeme kararı, tescil kapsamındaki hizmetlerin kapsamının değerlendirilmesi esasında okuyucularımıza aktarılacaktır.    

Davacının mahkeme önündeki iddiası; EUIPO Temyiz Kurulunun tescilli markanın kullanımına dair sunulan kanıtları yanlış yorumladığı, sunulan kanıtların tescilli markanın kapsamında bulunan hizmetlere ilişkin olmadığı yönündeki tespitin hatalı olduğu, dolayısıyla ulaşılan sonucun da yanlış olduğudur.

Genel Mahkeme, mevzuat ve içtihada yönelik genel bir girişin ardından, incelenen ihtilaftaki ana meseleyi tanımlamıştır:

Tescilli markanın fiili kullanımı huzurevlerinde sağlanan, burada yerleşik kişilere yönelik hizmetlerdir, dolayısıyla bu hizmetlerin son kullanıcının faydasına yönelik hizmetler olduğu kabul edilmelidir. Buna karşılık tescilli markanın kapsamında “Sınıf 35: İşletmelerin iş ve ticari yönetimi hizmetleri, yani sağlık ve bakım sektöründeki kuruluşların, özellikle huzurevlerinin yönetimi hizmetleri” yer almaktadır. İhtilafın çözümü için yanıtlanması gereken soru ise; huzurevlerinin son kullanıcılara, yani orada kalanlara yönelik olarak işletilmesinden ibaret fiili kullanım biçiminin, yukarıda belirtilen 35. sınıfa dahil hizmetlerin ciddi kullanımı olarak kabul edilip edilemeyeceğidir.  

Davacının argümanlarından birisini, hizmetlerin İngilizceye yanlış biçimde çevrilmesi ve dolayısıyla yanlış biçimde değerlendirilmesi iddiası oluşturmaktadır. Bu argüman Mahkeme tarafından kabul edilmemiştir ve yazıda bu yöndeki değerlendirmenin üzerinde durulmayacaktır.

Genel Mahkeme ihtilafın esasına yönelik değerlendirmesinde, öncelikle bir markanın tescil edildiği mal ve hizmetlerin kapsamı yorumlanırken, listede yer alan her terimin bağımsız biçimde, alışılmış ve sıradan anlamı çerçevesinde dikkate alınması gerektiğini belirtmiştir. Buna göre de ilk olarak “Sınıf 35: İşletmelerin iş ve ticari yönetimi hizmetleri” teriminin gerçek-kelime anlamı incelenmiştir.

Davacıya göre, bu terim yorumlanırken kapsamlı biçimde yaklaşılmalı ve marka sahibinin başvuru anındaki niyeti de dikkate alınmalıdır. Dolayısıyla, davacıya göre “işletmelerin yönetimi” ifadesi marka sahibinin kendi işletmesinin yönetimine dair hizmetleri de kapsamaktadır.

EUIPO Temyiz Kuruluna göre ise belirtilen ifadenin gerçek anlamı, marka sahibinin başka işletmelere, işletmelerinin yönetimi konusunda danışmanlık yapması, asistanlık sağlamasıyla ilgili hizmetlerdir.

Genel Mahkeme bu noktada, Temyiz Kurulunun yaklaşımını yerinde bulmuş ve davacının ifadenin kendi işletmesinin yönetimine dair hizmetleri de kapsadığı yönündeki argümanını kabul etmemiştir.

Davacının bir diğer iddiası, Temyiz Kurulunun tespitlerini kendi tescil başvurusunun yapıldığı tarihte geçerli olan Nicé sınıflandırmasının 6. baskısına dayandırması, ancak bu baskının açıklayıcı notlarında 35. sınıftaki hizmetlerin üçüncü kişilere yönelik olduğuna dair açık bir ifadenin bulunmamasıdır.  

Genel Mahkeme, Nicé sınıflandırmasının 6. baskısının açıklayıcı notlarını gözden geçirmiş ve bu notlarda 35. sınıfa ilişkin olarak takip eden açıklamanın yapıldığını tespit etmiştir: “Bu sınıf temelde kişiler veya kuruluşlarca esasen aşağıdaki amaçlara yönelik olarak verilen hizmetleri kapsar: (1) Ticari bir işletmenin çalışması veya yönetimine destek sağlamak, (2) Ticari veya sinai bir işletmenin ticari ilişkilerinin veya işlevlerinin yönetimine dair destek sağlamak, …..”.

Nicé sınıflandırmasının 6. baskısının açıklayıcı notları açıkça göstermektedir ki, 35. sınıfa dahil tartışma konusu hizmetlerin genel niteliği ve doğası, bir profesyonel bir işletme tarafından diğer işletmelere sağlanan o işletmelerin ticari yönetimi ve faaliyetlerine destek (yardım) amacıdır. Bu çerçevede, davacının belirtilen hizmetlerin son kullanıcıya yönelik olduğu yönündeki argümanı da kabul edilmemiştir.

Davacının bir diğer argümanı ilgili hizmetlere başvuruda yer verilirken “Üçüncü kişiler için” ifadesinin kullanılmamış olması nedeniyle, hizmetlerin marka sahibinin kendi firmasına yönelik hizmetleri de kapsadığıdır.

Genel Mahkeme, Temyiz Kurulu yaklaşımını takip ederek bu iddiayı da kabul etmemiştir. Şöyle ki; birincisi 35. sınıftaki hizmetlerin doğası ve amacı yukarıda belirtildiği üzere bellidir ve bunların üçüncü kişilere yönelik olduğunu ayrıca belirtmeye gerek yoktur. İkincisi, markanın ciddi kullanımına yönelik içtihat, markanın kullanımının dışarıya yönelik olması gerektiğini göstermektedir. Bir işletmenin kendi huzurevini idare etmesi kendisine yönelik bir hizmettir. Bu tip bir şirket içi faaliyetin ilgili pazardan pay kazanma amacıyla tasarlanmamış, içe yönelik kullanım olarak kabul edilmesi gerekmektedir. Bu durumda da ilgili faaliyetler markanın ciddi kullanımının ispatlanmasında dikkate alınmayacaktır.   

Davacı son olarak, marka başvurusunun yapıldığı andaki niyetinin dikkate alınması gerekliliğini öne sürmüştür. Buna göre, marka sahibi 1995 yılında markasını tescil ettirirken de yaşlılar için kendi huzurevlerinin işletilmesi ile iştigal etmekteydi ve 20 yıl boyunca markasının kendisini koruduğu varsayımıyla hareket etmiştir. Dolayısıyla, hizmetlerin kapsamının farklı şekillerde de algılanması mümkünken, en absürt sonuca yol açan yorumun tercih edilmemesi gerekmektedir.

Genel Mahkeme bu yöndeki argümanı da, ciddi kullanımın ispatlanması için sunulan kanıtların şirketin iç kullanımına yönelik değil, ticari olarak dışarıya yönelik olması gerekliliği ve Nicé sınıflandırmasının 35. sınıfa ilişkin genel açıklamalarını gerekçe göstererek kabul etmemiştir.

Sonuç olarak Genel Mahkeme; EUIPO Temyiz Kurulunun “Sınıf 35: İşletmelerin iş ve ticari yönetimi hizmetleri, yani sağlık ve bakım sektöründeki kuruluşların, özellikle huzurevlerinin yönetimi hizmetleri”nin yalnızca diğer işletmelere verilen yönetim desteği hizmetleri olabileceği, bu hizmetlerin huzurevlerince orada kalan kişilere yönelik verilen hizmetler olarak yorumlanamayacağı şeklindeki değerlendirmesini onamış ve davayı reddetmiştir.

DEĞERLENDİRME

Yazının başında belirttiğimiz gibi, 35. sınıfa dahil “reklamcılık, pazarlama ve ticari yönetim  hizmetleri” başta olmak üzere, bazı hizmetlerin kapsamının tespit edilmesi veya açıklanması noktasında Türkiye’de de kimi zaman sorunlarla karşılaşılmaktadır. Bahsedilen sorunları engelleyebilmek ve hizmetlerin kapsamını doğru tespit edebilmek adına takip edilmesi gereken başlıca yöntemlerden birisi, bu tip hizmetlerin üçüncü kişilere yönelik olarak verilen profesyonel destek hizmetleri olduğunu en baştan içselleştirmek ve açıklamaktır.

Bu hususa ilaveten, markanın ciddi kullanımına dair genel kabul gören ilkelerin dikkate alınması da zihinlerin netleşmesine yardımcı olacaktır: “Marka mevzuatında “ciddi biçimde kullanma” kavramına ilişkin açık bir düzenleme yer almamasına rağmen, söz konusu kavramla; markadan işlevlerine uygun bir tarzda yarar elde edecek, yani üzerinde kullanıldığı malın veya hizmetin piyasada tanınmasını ve diğer işletmelerin mal veya hizmetlerinden ayrılmasını sağlayacak şekilde ve yoğunlukta piyasada veya piyasaya hitap eden, piyasayı etkileyen yerlerde kullanılması kastedilmektedir.” (Türk Patent ve Marka Kurumu Kullanım İspatı Kılavuzu, s.26) ve “Ciddi kullanım, kullanımı gerçekleştiren işletmenin kendi içindeki kullanımı değil, markanın kapsamında yer alan malların veya hizmetlerin piyasadaki kullanımını (ticari etki oluşturacak kullanımı) gerektirir.” (Türk Patent ve Marka Kurumu Kullanım İspatı Kılavuzu, s.26).

Avrupa Birliği ve Türkiye’de genel kabul gören bu ilkeler çerçevesinde, markanın ciddi kullanımının; tescil sahibi işletmenin kendi içine dönük kullanımı değil, üçüncü kişilere yönelik ticari etki yaratması amaçlanan/beklenen kullanım olması gerektiği açıktır. Yukarıda yer verilen ilkeleri hatırlamak, bu yazının konusu ihtilaf dahil, kimi zaman karşılaştığımız kafa karışıklığı yaratan durumların ortadan kalkmasını sağlayacaktır.

Önder Erol ÜNSAL

Aralık 2024

unsalonderol@gmail.com

TESCİLLİ BİR MARKANIN JENERİK HALE GELMESİNE YÖNELİK DEĞERLENDİRME NASIL YAPILMALIDIR: EUIPO TEMYİZ KURULU “SHAVETTE” KARARI



GİRİŞ

Tescilli bir markanın iptal edilmesine ilişkin gerekçe ve süreçler, Türkiye’de özellikle son birkaç yıldır yoğun biçimde gündemdedir. Ocak 2024’te yürürlüğe giren, çok sayıda talebin konusu olan, ancak fiili uygulamasına dair kararları henüz göremediğimiz idari iptal müessesesi konunun ülkemizdeki popülerliğinin ana nedenidir.

Tescilli markaların iptaline dair gerekçeler Sınai Mülkiyet Kanunu’nun 26. maddesinin birinci fıkrasında yer almaktadır ve bu gerekçelerden birisi de fıkranın (b) bendinde düzenlenmiş: “Marka sahibinin fiillerinin veya gerekli önlemleri almamasının sonucu olarak markanın, tescilli olduğu mal veya hizmetler için yaygın bir ad hâline gelmesi.” halidir.  

Bu durum literatür ve buna ilaveten günlük dilde kısaca “markanın jenerik hale gelmesi” olarak adlandırılmaktadır. Jenerik hale gelmiş markalar hakkında konuya gerçekten ışık tutabilecek ciddi çalışmaların sayısı ülkemizde son derece kısıtlıdır; buna karşın çok sayıda kişi jenerik hale gelmiş markaları kendince örneklendirmektedir. Bunun sonucu olarak da, aralarında düzey farkı gözetilmeksizin birçok basılı çalışma, sunum ve sosyal medya paylaşımında, marka sahibince fiili kullanımı ve tescilli koruması devam eden, üçüncü kişilere karşı etkili biçimde korunan, hakkında jenerikleşme nedeniyle iptal kararı verilmemiş çok sayıda marka jenerik marka olarak ilan edilmektedir. Bu durumun başlıca mağdurları ise; gerçekte jenerik hale geldiklerinin söylenmesi mümkün olmayan, sadece halkın bir kısmının diline yerleşmiş yanlış kullanıma konu olan, ancak ve ancak ileride jenerikleşme tehlikesiyle karşı karşıya olabilecekleri iddia edilebilecek, örneğin Selpak, Nescafe, Hilti gibi markalar ve bunların sahipleri olmaktadır.

Tescilli bir markanın, teknik ifadeyle “marka sahibinin fiillerinin veya gerekli önlemleri almamasının sonucu olarak markanın, tescilli olduğu mal veya hizmetler için yaygın bir ad hâline gelmesi” veya popüler ifadeyle “jenerik hale gelmesi”nin ispatlanması, bunu gösterir delillerin yetkili makamca incelenmesi ve bu yönde karar verilmesiyle mümkündür. Bu yöndeki inceleme ise delillerin ciddi biçimde incelenmesini gerektiren bir süreç çerçevesinde gerçekleştirilmelidir.

İHTİLAFIN ÖZETİ ve EUIPO TEMYİZ KURULU KARARINA DEK SÜREÇ

Okumakta olduğunuz yazı, Avrupa Birliği Fikri Mülkiyet Ofisi’nde (EUIPO) tescilli bir markanın jenerik hale geldiği iddiasıyla iptal edilmesi talebine ilişkin bir EUIPO Temyiz Kurulu kararını aktarmaktadır. 3 Ekim 2024 tarihli karar çok yakın tarihli olması nedeniyle de konu hakkında Avrupa Birliği yaklaşımının daha iyi anlaşılmasını mümkün kılacaktır.  

Kararın alınmasına dek gelişen süreçler aşağıdaki şekildedir:

“Dovo Stahlwaren GmbH” ünvanlı bir Alman firması (kısaca “marka sahibi”), 2014 yılında yaptığı bir başvurunun sonucunda “Shavette” kelime markasını “Sınıf 8: Elektrikli veya elektrikli olmayan tıraş bıçakları ve bunların parçaları, tıraş bıçakları için çantalar ve kılıflar. Sınıf 21: Tıraş fırçaları; tıraş bıçakları ve fırçaları için kaplar.” malları için tescil ettirir.

2018 yılında Belçika’da yerleşik “Sinelco International, BV” (kısaca “iptal talebi sahibi”), “Shavette” markasının, marka sahibinin Belçika, Hollanda, Lüksemburg, Fransa, Almanya, İspanya, İtalya ve Birleşik Krallık’taki fiilleri ve bu ülkelerde gerekli tedbirleri almaması nedeniyle ticarette yaygın bir ad haline geldiğini öne sürmüş ve tescilli markanın iptal edilmesini talep etmiştir.

İptal talebi sahibi iddialarını ispatlamak için çok sayıda kanıtı talebiyle birlikte sunmuştur.

Marka sahibi de sunduğu kanıtlarla talebin yerinde olmadığını iddia etmiştir. Her iki taraf da EUIPO İptal birimi kararı öncesinde birkaç kez daha karşılıklı olarak iddialarını destekleyecek kanıtları sunmuşlardır.

EUIPO İptal Birimi, incelemeyi taraflar arasında aynı markanın hükümsüzlüğü talebiyle yürütülen süreç tamamlanana dek askıda tutmuş ve iptal incelemesini Eylül 2023’te gerçekleştirmiştir.

İnceleme sonucunda EUIPO İptal Birimi, talep sahibinin iddialarını ispatlayamaması gerekçesiyle iptal talebini reddetmiştir. İptal talebi sahibi bu karara karşı itiraz etmiş ve ihtilaf EUIPO Temyiz Kurulu’nun önüne taşınmıştır.

EUIPO TEMYİZ KURULU KARARI VE GEREKÇELERİ

EUIPO Temyiz Kurulu, 3 Ekim 2024 tarihli kararıyla uzun süren ihtilafı sonuçlandırmıştır.

Marka iptal halleri Birlik Marka Tüzüğü madde 58’de düzenlenmiştir ve madde 58(1)(b) tescilli bir markanın, marka sahibinin fiilleri veya gerekli tedbirleri almamasının sonucu olarak tescil edildiği mal veya hizmetler bakımından ticarette yaygın isim haline gelmesi halinde, talep üzerine iptal edileceği hükmünü içermektedir.

Bu tip bir durumda tescilli markanın, bir işletmenin mallarının veya hizmetlerinin diğerlerininkinden ayırt edilmesini sağlama şeklinde ortaya çıkan kaynak gösterme işlevinin ortadan kalktığı ortadadır. Belirtilen durumun, AB Marka Tüzüğü madde 7’de yer alan mutlak ret nedenlerinde düzenlenmiş halden farkı, madde 7’deki ret gerekçesinin başvurunun yapıldığı anda, yani başlangıçta var olması, buna karşın madde 58(1)(b)’deki iptal halinin markanın başvurusunun yapılmasından sonra ortaya çıkmasıdır.

Madde 58(1)(b)’deki iptal halinde, yani markanın jenerik hale gelmesi halindeki iptal durumunda, tescil edilmiş markanın yaygın kullanımı nedeniyle, marka kapsadığı mal veya hizmetler bakımından bunların genel adı (common name) haline gelmekte ve ilgili mal veya hizmetler bakımından ayırt edicilik vasfını yitirmektedir.

Hükmün uygulanabilmesi için iki ana şart bulunmaktadır:

  • Tescilli markanın kapsadığı mal veya hizmetler bakımından genel kullanılan ad haline gelmesi,
  • Bu durumun marka sahibinin fiillerinden ve gerekli tedbirleri almamasından kaynaklanması.

İptal talebi sahibi, iptal talebini tescil kapsamındaki tüm mallara yöneltmiş olsa da, iddiaları incelendiğinde; “Shavette” ibaresinin elle kullanılan, değiştirilebilir bıçak içeren, erkeklerin yüzlerinin ıslak biçimde tıraş edilmesini sağlayan bir tıraş bıçağının, daha da özelleştirirsek bir tür usturanın genel adı haline geldiğinin öne sürüldüğü anlaşılmaktadır. Bu çerçevede, iptal talebine ilişkin olarak iddia ve deliller, usturalar olarak adlandırılabilecek tıraş bıçakları dışındaki malları desteklememektedir.

Temyiz Kurulu sonrasında kamunun ilgili kısmını tespit etmiştir. Kurula göre, ustura kullanacak beceriye sahip erkekler ve berberler, buna ilaveten tıraş malzemeleri ürün grubunun satıcı ve dağıtıcıları kamunun ilgili kesimlerini oluşturmaktadır.

Temyiz Kurulunun devamında incelediği husus ihtilafın özünü oluşturmaktadır: İptal talebi sahibi, markanın jenerik isim haline dönüştüğünü ve bu durumun marka sahibinin fiillerinden veya gerekli tedbirleri almamasından kaynaklandığını ispatlayabilmiş midir?

Bu noktada ilk olarak “marka sahibinin gerekli tedbirleri almaması” kavramı üzerinde durulmuştur. Açıklamaya geçmeden önce; kavrama ilişkin olarak AB Marka Tüzüğü madde 58(1)(b)’de kullanılan terimin “inactivity” olduğu, bunun çevirisinin kanaatimizce “eylemsizlik” olması gerektiği belirtilmelidir. (Article 58(1)(b) if, in consequence of acts or inactivity of the proprietor, the trade mark has become the common name in the trade for a product or service in respect of which it is registered)

AB mevzuatından aktarım olan ulusal mevzuatımızda ise “eylemsizlik” kelimesinin değil, “gerekli önlemleri almama” tabirinin tercih edildiği görülmektedir. (Madde 26(1)(b) Marka sahibinin fiillerinin veya gerekli önlemleri almamasının sonucu olarak markanın, tescilli olduğu mal veya hizmetler için yaygın bir ad hâline gelmesi.)

Ulusal mevzuatımızla uyumu sağlamak adına, bu yazıda “gerekli önlemleri almama” tabirini kullanıyoruz.

“Gerekli önlemleri almama” kavramı; marka sahibinin, üçüncü kişilerin kendi markasıyla karıştırılma olasılığına yol açabilecek işaretlerini engelleme hakkını kullanmaması olarak düşünülebilse de, buna indirgenemez. Bu kavram genel olarak, markanın ayırt edici karakterinin korunması konusunda marka sahibinin yeteri derecede tedbirli olmamasına dair tüm eksiklikleri kapsayabilir. Marka sahibinin satıcıları, markanın tescilli olduğu ürünlere yönelik daha fazla kullanıma teşvik etmemesi de bu kapsamda düşünülebilir. Bununla birlikte, her bağımsız ihtilafta, marka sahibinin hangi önlemleri almasının uygun ve makul olduğu ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Reklamlar, etiketlere uyarı yerleştirilmesi veya sözlük editörlerini ilgili kelimenin tescilli bir marka olduğuna dair kayıtlara sözlüklerde yer verme konusunda ikna etmek de alınabilecek önlemler arasında düşünülebilir.

İncelenen ihtilafta sunulan kanıtlar; marka sahibinin ilgili sektörde faaliyetlerine 1906 yılında başladığını, uzun bir tarihçeye sahip olduğunu, “Shavette” markasının AB tesciline dayanak olan markayı Almanya’da 1984 yılında tescil ettirdiğini, uluslararası marka tescilini 1985 yılında gerçekleştirdiğini göstermektedir.

“Shavette” ibaresinin anlamına ilişkin kayıtlara Duden, Pons, Cambridge English Dictionary, Encliconet, Grand Larousse Encyclopédique, Encyclopedia Britannica, Brockhaus gibi ünlü ve bilinen sözlüklerde rastlanılmamıştır. İptal talebi sahibinin sözlük veya benzeri platformlara ilişkin sunabildiği kanıt; Wikipedia ve çevrimiçi Shavelibrary.com platformlarında “Shavette” ibaresine ilişkin yer alan kayıtlar ve bu kayıtların markanın genel bir ad olarak kullanımını göstermesidir.    

Buna karşın Temyiz Kuruluna göre, Wikipedia internette oluşturan kollektif bir ansiklopedidir ve içeriği her an ve kimi durumlarda ziyaretçilerce dahi değiştirilebilir niteliktedir. Belirtilen husus içtihatta da yer almaktadır ve Wikipedia’da yer alan bilginin kesin olduğu kabul edilemeyeceği gibi, ispat teşkil etme gücü de düşüktür. Aynı durum, bir Wiki platformunu kullanan Shavelibrary.com için de geçerlidir.

Bu tespitler çerçevesinde Kurula göre; “Shavette” markasının rakipler, satıcılar veya distribütörlerce tanımlayıcı biçimde kullanımına marka sahibinin göz yumduğu iddiası yerinde olsaydı, “Shavette” ibaresinin uzun süreli tarihi de dikkate alındığında, tabir bir tür ustura şeklinde bir açıklamayla Avrupa Birliği’nde bilinen, resmi bir sözlükte yerini almış olurdu.  

Ayrıca, kanıtların incelenmesi iptal talebi sahibinin;

  • Shavette ibaresinin marka sahibinin kendisince jenerik kullanımını göstermek,
  • Marka sahibinin, kendi dağıtıcıları dahil başkalarının Shavette ibaresinin tanımlayıcı ve jenerik biçimde kullanımına karşı gerekli adımları atmadığını ispatlayabilmek,

için yalnızca internet kaynaklı kanıtlara dayandığını göstermektedir.

Temyiz Kurulu, marka sahibinin kendisinin Shavette ibaresini jenerik biçimde kullandığı iddiasını, iptal talebi sahibinin sunduğu kanıtlar çerçevesinde incelemiş ve yöndeki iddiaları kararın ilgili bölümlerinde yapılan tespitler çerçevesinde yerinde bulmamıştır.

Takiben, markanın tanımlayıcı ve jenerik kullanımına karşı yeterli adımları atmama iddiası değerlendirilmiştir.

Bu yöndeki incelemeye geçmeden önce; marka sahibinin yüksek düzeyde özelleştirilmiş ürünleri piyasaya süren, mali imkanları sınırlı ve internetteki tüm kullanımlara karşı aksiyon alması beklenemeyecek geleneksel küçük bir firma olduğu yönündeki argümanı dikkate alınmıştır. Buna karşın, iptal talebi sahibi bu argümanın konuyla ilgisinin olmadığını öne sürmektedir.

İptal talebi sahibi, kendisini tarif ettiği şekliyle, saç ve güzellik ürünlerinin üretimi konusunda uluslararası pazardaki lider firmalardandır ve ustura tipi ürünlerin de satıcısıdır. Bu kimliğiyle aynı pazardaki marka sahibinin varlığından ve faaliyetlerinden haberdardır. Buna ilaveten, iptal talebi sahibinin distribütörlerinden bir firma 2017 yılında marka sahibiyle bir ihtilafa dahil olmuş ve marka sahibinin tescilli markasına dayanarak elde ettiği bir ihtarnameyle “Shavette” markasını tıraş bıçağı ambalajlarından kaldırmak zorunda kalmıştır.

Bunlara ilaveten, usturaların nitelikleri ve tehlikeli yapıları gereği, kitle üretimine konu olmayan niş ürünler olduğu da belirtilmelidir. Dolayısıyla, usturaların bu alanda tecrübe sahibi küçük ve uzmanlaşmış işletmelerce üretilmesi makuldür ve bu tip işletmelerin internetteki her kullanıma karşı aksiyon almak için yeterli kaynaklara sahip olması beklenemez.

Ayrıca, tescilli bir AB markası sahibine yüklenen ispat sorumluluğu makul ölçütlerde olmalıdır. Bu yükümlülük, AB hukukunun temel ilkelerinin, adil yönetim ilkesinin parçası olduğu gibi, AB Temel Haklar Şartı’nca da koruma altına alınmıştır. Tescilli bir markanın jenerik hale gelmesi nedeniyle iptal edilmesi yönündeki talep, ilgili marka tescilinin devamına karşı bir somut bir saldırıdır ve her marka sahibinin karşılaştığı genel ve somut bir risk değildir. Bu çerçevede, kaynakları sınırları bir işletmenin usturalara ilişkin olarak internetteki her bir jenerik kullanımı takip etmesi ve buna karşı aksiyon alması beklenseydi, bu durum ayrımcılığın konusu olurdu. Bu tip bir beklenti, AB markası sahibine adil olmayan bir yük bindirilmesi anlamına gelecek ve rakiplerin bunu kötüye kullanması mümkün olacaktır. Bir markayı korumak için o markanın jenerik hale gelmesini engelleyecek makul çaba beklenebilir, ancak hiçbir tarafın uygun olmayan her kullanımı bulması ve onu takip etmesi beklenemez.

Bu hususlara ilaveten, iptal talebi sahibinin, marka sahibinin distribütörü olarak belirttiği üç online satıcının “Shavette” ibaresini jenerik biçimde kullandığı yönündeki iddia da incelenmiştir. İnceleme çerçevesinde, bu üç satıcı marka sahibinin distribütörü değil, internet tacirleridir, dolayısıyla marka sahibinin bu işletmeler üzerinde kontrolünün bulunduğunun kabul edilmesi mümkün değildir.

EUIPO Temyiz Kurulu, marka sahibince sunulan kanıtları da incelemiştir. Bu kanıtlar, marka sahibinin markasını tecavüze karşı korumak için 2016 yılından bu yana sekizi Almanya’da olmak üzere, dokuz ihtilafta aksiyon aldığını da göstermektedir.

Ayrıca, bir marka başvurusunun incelenmesi süreçleri ile bir markanın tescil edildikten sonra marka sahibinin fiilleri veya gerekli önlemleri almaması nedenleriyle yaygın ad haline gelmesi durumları birbiriyle karşılaştırılmaz iki ayrı haldir. Dolayısıyla, bazı ülkelerin “Shavette” marka başvurusunu reddetmesi, bu ret kararlarının gerekçesinin marka sahibinin fiilleri veya gerekli tedbirleri almaması olduğunu gösteremez.

EUIPO Temyiz Kurulu sayılan tüm nedenlerle, aşağıdaki sonuca ulaşmıştır:

Bir markanın madde 58(1)(b) hükmü çerçevesinde iptal edilmesinin birinci şartı, ilgili mal ve hizmetler bakımından markanın ayırt edici karakterini yitirmesi veya genel ad haline gelmesi durumunun, tescilli marka sahibinin fiillerinden veya gerekli önlemleri almamasından kaynaklanmasıdır. İncelenen ihtilafta, iptal talebi sahibinin sunduğu deliller bütün olarak böyle bir durumun marka sahibinin fiillerinden veya gerekli önlemleri almamasından kaynaklandığı göstermemektedir. Bu koşul gerçekleşmediği için, iptal talebine konu markanın ilgili mallar bakımından ticarette genel bir ad haline gelmesine ilişkin sunulan kanıtların ispata yeterliliği incelenmeksizin, iptal talebinin reddedilmesi gerekmiştir.

Sonuç olarak EUIPO Temyiz Kurulu; “Shavette” markasının, marka sahibinin fiilleri ve gerekli önlemleri almaması nedenleriyle ticarette genel bir ad haline gelmesi iddiasıyla yapılan iptal talebini reddetmiştir. Karara karşı Adalet Divanı Genel Mahkemesi nezdinde dava açılıp açılmadığını konusunda şu an için bilgimiz bulunmamakla birlikte, olası davaya ilişkin kararın da aydınlatıcı ve ilgi çekici olacağından eminiz.

DEĞERLENDİRME

EUIPO Temyiz Kurulu kararından kendi adımıza çıkartmamız gereken ders, tescilli markanın kapsadığı mal veya hizmetler bakımından genel ad haline dönüşmesi, bir diğer deyişle jenerik hale gelmesi konusunda verilen örneklerde çok dikkatli olunması gerektiğidir.

Yazının giriş bölümünde belirttiğimiz üzere, her konuda bir örnek verme gayretiyle, birçok basılı eser veya dijital paylaşımda aslında jenerik hale gelmemiş, tescilli biçimde koruması devam eden ve hatta marka sahiplerince yaygın ve etkili biçimde korunan birçok marka jenerik marka olarak ilan edilmektedir. Bu durum hatalı olduğu gibi, bilginin yanlış biçimde aktarılması anlamına da gelmektedir. Mahkeme kararlarına yansımış, itibarlı sözlük veya kaynaklarda ürün adı olarak belirtilmiş ve üzerinde neredeyse uzlaşıya varılmış haller söz konusu olmadıkça; bir markayı sadece halkın bir bölümünün yanlış adlandırmayı kullanması, yerel ağza yerleşmişlik, sanayi ustalarının kısa yoldan markayı ürün adı olarak anması gibi gerekçelerle jenerik marka olarak tanımlamak, kavramları doğru şekilde kullanmamızı ve bilgiyi doğru biçimde aktarmamızı da engellemektedir.

Son olarak; tescilli bir markanın, kapsadığı mal veya hizmetler bakımından genel ad haline gelmesine ilişkin yargı kararı sayısı, Türkiye’de bildiğimiz kadarıyla yüksek değildir. İdari iptal sürecinde benzeri örneklerle karşılaşıp karşılaşmayacağımızı ise gelecek günler gösterecektir.     

Önder Erol ÜNSAL

Aralık 2024

unsalonderol@gmail.com

ALMAN YARGISININ MARKA HAKKININ TÜKENMESİNE İLİŞKİN KURU KAHVECİ MEHMET EFENDİ KARARI – “BİR FİNCAN KAHVENİN KIRK YIL HATIRI VARDIR”



Türk kültüründe iyilik küçük de olsa unutulmaz anlamına gelen “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” sözü vardır. Meşhur Türk kahvesi markalarından biri olan “Kuru Kahveci Mehmet Efendi” hakkında bakalım Alman Nürnberg Yüksek Bölge Mahkemesi hatırımızı koruyan bir karar vermiş mi!

Alman Nürnberg Yüksek Bölge Mahkemesi 29.10.2024 tarihli ve 3 U 881/24 sayılı Kuru Kahveci Mehmet Efendi markasına ilişkin kararında[1] marka hakkının tükenmesine ilişkin önemli tespitlerde bulunmuştur.

Dava Konusu Olay

Türkiye’de yerleşik davacı, aşağıdaki şekil ve sözcükten oluşan uluslararası tescilli markanın (997056) sahibi olup, Türk kahvesi satmaktadır. Davacının markası, diğerlerinin yanı sıra “kahve” ürünleri bakımından Avrupa Birliği’nde korunmaktadır.


Davalı ise Almanya’da bulunan bir gıda toptancısı olup, davacı tarafından üretilen ve Türkiye’de pazarlanan kahveyi Almanya’ya ithal etmekte ve bu ürünleri, özellikle aşağıdaki kahve kutularını, çeşitli perakendecilere tedarik etmektedir.


Davacı, markasını taşıyan kahvenin Türkiye’deki ilk satışıyla marka haklarının tükenmediğini ileri sürerek, davalının kahveyi Almanya’da satmasını engellemeye çalışmıştır. Bölge Mahkemesi, 21.03.2024 tarihli kararında davacıyı haklı bularak davalının Almanya’da kahve ithalatını ve satışını durdurmasına hükmetmiştir.

Bunun üzerine davalı, üst mahkemeye başvuruda bulunmuş ve söz konusu ürünlerin Türkiye’de pazarlanması sonucu markadan doğan hakların tükendiğini savunmuştur.

Nürnberg Yüksek Bölge Mahkemesi Kararı

Nürnberg Yüksek Bölge Mahkemesi tarafından, davacının markasını taşıyan ürünlerin Türkiye’de ilk defa satışa sunulmasının markadan doğan haklarının Avrupa Birliği’nde de tükendiği anlamına gelmediğine hükmedilmiş ve kararda şu gerekçelere dayanılmıştır:

Avrupa Birliği Marka Tüzüğü m. 15/1 hükmü kapsamında (01.01.1995’ten beri yürürlükte olan MarkenG 24/1) tükenmenin, ürünün Avrupa Ekonomik Alanı (AEA) dışındaki ülkelerde -uyuşmazlık konusu Türkiye’de olduğu gibi- piyasaya sürülmesiyle gerçekleşemeyeceği belirtilmiştir. Dolayısıyla marka sahibi, markayı taşıyan mallarının AEA’da piyasaya ilk satışını kontrol etmeye ve AEA dışındaki ülkelerden örneğin Türkiye’den AEA’ya paralel ithalat yapılmasını önlemeye yetkilidir.

Avrupa Birliği Adalet Divanı’nın (ABAD) 16.07.1998 tarihli Silhouette[2] ve 03.10.2010 tarihli Cotty Prestige[3] kararlarına atıfta bulunulmuştur. Divan bu kararlarda, mal ve hizmetlerin serbest dolaşımını sağlamak ve iç pazarın işleyişini korumak amacıyla AB’ye üye devletlerin iç hukuklarında marka hakkının uluslararası tükenmesini öngörmesini, bölgesel tükenmeyi benimseyen AB hukukuna aykırı bulduğunu ve uyumlaştırılması gerektiğini belirtmektedir.

Davalı, Avrupa Ekonomik Topluluğu ile Türkiye arasında Ortaklık Kuran Anlaşma’nın (Abkommen zur Gründung einer Assoziation zwischen der Europäischen Wirtschaftsgemeinschaft und der Türkei) Ek Protokolü’nün 21. ve 22. maddelerinin uyuşmazlık konusu markanın tükenmesine yol açması gerektiğini ileri sürmüştür. Bu Protokol hükümlerinin yürürlüğe girdiği tarihte Alman marka mevzuatında geçerli olan uluslararası tükenme ilkesini de gerekçe olarak göstermiştir.

Protokol m. 21. hükmü uyarınca;

İthalatta miktar kısıtlamaları ve eşdeğer etkiye sahip tüm tedbirler, aşağıdaki hükümler saklı kalmak kaydıyla, Akit Taraflar arasında yasaklanmıştır.

Protokol m. 22 hükmü uyarınca da;

Akit Taraflar, ithalata yeni miktar kısıtlamaları veya eşdeğer etkiye sahip önlemler getirmekten kaçınacaklardır.

Davalıya göre, Alman hukukunda önceden benimsenen uluslararası tükenme ilkesinden, AB Marka Direktifi’nin uygulanması nedeniyle bölgesel tükenmeye geçiş Protokol m. 21 ve 22 hükümleri çerçevesinde yeni bir kısıtlama teşkil etmektedir.

Bunu üzerine mahkeme, Protokol gibi uluslararası anlaşmaların ulusal hukuk ve AB hukukunun üzerinde olduğunu değerlendirmiş, tükenme ilkesinin AEA’da piyasaya sürülen mallarla bölgesel açıdan sınırlandırılmasının, ithalat üzerinde niceliksel bir kısıtlama veya Protokol m. 21 ve 22 anlamında eşdeğer etkiye sahip önlem oluşturduğuna kanaat getirmiştir. Ancak, Protokol hükümlerinin keyfi bir ayrımcılık aracı veya Akitler arasındaki ticarette örtülü bir kısıtlama teşkil etmemesi gerektiğini hemen akabinde vurgulamıştır. Daha sonra da anılan Protokol hükümlerinin uyuşmazlık hakkında farklı bir değerlendirme yapmayı haklı kılmadığını belirterek davalının talebini reddetmiştir. Nihayetinde tükenme ilkesinin AEA’da piyasaya sürülen mallarla sınırlandırılmasının fikri mülkiyet haklarının korunması açısından meşru bir amaç güttüğüne ve orantılı bir tedbir olduğuna karar vermiştir.

Değerlendirme

Fikri ve sınai mülkiyet haklarının sahibine münhasır ve mutlak nitelikte haklar bahşetmesi, serbest ticaret ve rekabet ortamı üzerinde kısıtlayıcı etkiye sahiptir. Bu olumsuz etkiyi telafi etmek amacıyla tükenme ilkesi geliştirilmiştir. Tükenme ilkesi, hak sahibinin ilk satıştan sonra ürünler üzerindeki fikri ve sınai mülkiyet haklarını kullanamamasıdır. Bu ilke, “ilk satış doktrini” olarak da anılmaktadır.

Bölgesel, ulusal ve uluslararası şeklindeki tükenme türlerinden hangisinin tercih edildiği özellikle paralel ithalat üzerinde etkisini göstermektedir. Uluslararası tükenmenin benimsendiği ülkelerde hak sahibinin paralel ithalatı engellemesi mümkün değildir. Esasen hangi tür tükenmenin benimsendiği bir hukuk politikası tercihidir.

6769 sayılı SMK’nın yürürlüğe girmesiyle birlikte, Türk marka hukukunda daha önce benimsenen ulusal tükenme ilkesi terk edilerek uluslararası tükenme ilkesi kabul edilmiştir. Tükenme ilkesinin düzenlendiği SMK m. 152 hükmüne göre “Sınai mülkiyet hakkı korumasına konu ürünlerin, hak sahibi veya onun izni ile üçüncü kişiler tarafından piyasaya sunulmasından sonra bu ürünlerle ilgili fiiller hakkın kapsamı dışında kalır.” Mülga düzenlemede yer alan “Türkiye’de” ibaresine yeni hükümde yer verilmeyerek uluslararası tükenme ilkesinin tercih edildiği ayrıca gerekçede ifade edilmiştir.

Bir AB markasının bahşettiği hakların tükenmesi ise AB Marka Tüzüğü md. 15 hükmünde düzenlenmiştir[4]. Buna göre; “Bir AB markası, sahibine, Avrupa Ekonomik Alanı’nda bu marka altında sahibi tarafından veya onun rızasıyla piyasaya sürülen mallarla ilgili olarak kullanımını yasaklama hakkı vermez.” Bu hükümden Avrupa Ekonomik Alanı kapsamına giren ülkelerde bölgesel tükenme ilkesinin benimsendiği anlaşılmaktadır. Hükümde bahse konu edilen Avrupa Ekonomik Alanı; Avrupa Birliği, İzlanda, Norveç ve Lihtenştayn ülkelerinden oluşmaktadır.

Kural böyle olmakla birlikte, AEA dışındaki bir ülkenin iç hukukunda uluslararası tükenme ilkesi benimsense dahi, topluluk çapında kabul edilen bölgesel tükenme ilkesi birlik dışındaki bir ülkede ilk kez piyasaya arz edilen ürünler hakkında geçerli olacak mıdır sorusu akla gelmektedir. İşte bu soruya inceleme konusu karar kapsamında Nürnberg Yüksek Mahkemesi tarafından birlik içerisine yapılan ithalatın artırılması ve bunun için birlik dışındaki marka sahiplerinin teşvik edilmesi amacıyla olumsuz cevap verilmiştir. Dolayısıyla somut olayda marka hakkı sahibi tarafından Türkiye piyasasında ilk kez arz edilen mallar üzerindeki marka haklarının AEA kapsamında tükenmediği kabul edilmiştir.

Sonuç

Netice olarak, AEA dışındaki ülkelerde ilk kez piyasaya sunulan ürünlerin paralel ithalat yoluyla bölge içerisine sokulması meşru kabul edilmemiştir. Üstelik bu ülkelerin marka mevzuatlarında uluslararası tükenme ilkesinin öngörülmüş olması bu sonuca engel teşkil etmemiştir.

ABAD’ın Silhouette ve Cotty Prestige kararlarına bakıldığında ise, bölgesel tükenme ilkesini benimseyen AB Marka Tüzüğü m. 15/1 hükmünün emredici nitelikte olduğu ve üye devletlerin iç hukuk mevzuatlarının da buna göre yeniden düzenlenmesi gerektiği vurgulanmıştır.

İnceleme konusu kararda; genel kamuoyu için özel önem taşıyan ve daha pek çok dava için açıklığa kavuşturulması gereken hukuk sorunlarını gündeme getirmesi nedeniyle davalının, Alman Federal Yüksek Mahkemesi (Bundesgerichtshof) nezdinde temyiz başvurusunda bulunmasına izin verilmiştir. AB üyesi olan ile olmayan ülkeler arasındaki uluslararası anlaşmaların nasıl uygulanacağı noktasında da bazı tereddütlerin giderilmesi gerekmektedir. Bu itibarla, kanaatimizce, anılan temyiz çerçevesinde ABAD’a ön karar başvurusunda bulunulması emsal karar elde etmek açısından iyi bir fırsat olacaktır.

Sergül BALSEVER

Aralık 2024

sergulturkoglu@gmail.com


DİPNOTLAR

[1] https://www.gesetze-bayern.de/Content/Document/Y-300-Z-GRURRS-B-2024-N-30069?hl=true

[2] https://eur-lex.europa.eu/legal-content/EN/TXT/?uri=CELEX%3A61996CJ0355

[3] https://eur-lex.europa.eu/legal-content/EN/TXT/?uri=CELEX%3A62009CJ0127

[4]An EU trade mark shall not entitle the proprietor to prohibit its use in relation to goods which have been put on the market in the European Economic Area under that trade mark by the proprietor or with his consent.”