IPR Gezgini Fikri Mülkiyet Hakları Bilgi Bankanız

YILDIZ KENTER - (Detaylı bilgi "Ayın sanatçısı" bölümümüzde)

Image
BAY KEATING SİZİ HİÇ UNUTMADIK!
IPR Gezgini elektronik bülteni Kasım sayısı karşınızda.

Siteye Git

IPR Gezgini elektronik bülteninin Kasım 2019 sayısıyla sizleri selamlıyoruz!

 

Bülten için yazdıkça hissediyoruz ki, burada aslında kişisel meraklarımıza, yapmak istediklerimize ilişkin sınırları zorlamaya çalışıyoruz. İçeriğe bakınca edebiyat, sinema, tiyatro, müzik dünyasıyla fikri mülkiyetin kesişim noktaları ve biraz da mizah görülüyor. Bülten ileride neye evrilecek şu anda bizler de pek kestiremiyoruz. 

 

Ölü Ozanlar Derneği'nin, Robin Williams'ın ölümsüzleştirdiği, unutulmaz öğretmeni John Keating'i anmamızın nedeni biraz da bu. Keating'in söylediği gibi:

 

“Kim ne derse desin, sözcükler ve düşünceler dünyayı değiştirebilir.”

 

Merak etmeyin fikri mülkiyetle bağlantıyı koparmayacağız, ama gene de bakalım, dalgalar bizi nerelere götürecek? 

 

Keyifli okumalar!

 

Son not: E-bülten aboneliği için iprgezgini@gmail.com adresine bir e-posta göndermenizi rica ediyoruz.

Sizce Kim Haklı:

Orijinallik, kalıbına uydurulmuş taklitten başka bir şey değildir.

(Voltaire)

Orijinallik için başarısız olmak, taklitte başarılı olmaktan iyidir. 

(Herman Melville)

Bir Telif Hakkı Öncüsü: Charles Dickens

Önder Erol ÜNSAL

Okurlarımız arasında Charles Dickens'ın herhangi bir eserini okumamış kimse yoktur sanırım. Roman türünü sevmeyenler de çocukluklarında, zorunlu ya da değil, bir Dickens eseri ile karşılaşmışlardır.

 

Kendimi Dickens hayranı olarak tanımlayabilirim. Hayranlığım ilkokul yıllarında Oliver Twist ile başladı ve devamı da geldi. Çocukluk yıllarımın korkulu rüyaları "Fagin" ve "Bill Sikes" karakterleri (Oliver Twist) benim için ilk anti-kahramanlar olsa da, en sevdiğim Dickens karakteri ve tüm zamanlar kahramanlarımdan biri,"İki Şehrin Hikayesi"ndeki unutulmaz "Sydney Carton" karakteridir.

Londra ve Paris'te geçen "İki Şehrin Hikayesi", Fransız Devrimi'nin terör döneminde Paris'te son bulur. Sydney Carton, her şeyden çok sevdiği Lucie'nin mutluluğu için, onun idama mahkum edilen kocası Charles Darnay'in yerine geçerek giyotinde ölüme gider. Hikayeyi anlatmayacağım ve detaya girmeyeceğim, ancak Carton karakteri romanda öylesine tasvir edilmiş ve dönüşümü o kadar müthiş şekilde aktarılmıştır ki, insan kendisini onun ebedi bir hayranı olmaktan alamamaktadır. Roman Sydney Carton'un ağzından şu cümleyle biter: "Bu şimdiye dek yaptığım en iyi, en doğru şey ve bu yolun sonu, şimdiye dek hiç bilmediğim kadar güzel, çok güzel bir uyku."

Daha fazla uzatmayacağım, geldiği yaşta halen İki Şehrin Hikayesi'ni okumayan varsa bence okusun.

 

Charles Dickens büyük bir romancıdır, evet tartışmasız!! Peki, Dickens'ın döneminin en önemli telif hakkı savunucularından birisi olduğunu ve bunun için A.B.D.'nde büyük bir mücadele verdiğini biliyor muydunuz?

 

Bilmiyorsanız aktarayım:

 

Charles Dickens, İngiltere'de yaşar ve eserlerini orada yazar. Bununla birlikte, eserleri onu A.B.D.'nde de büyük bir üne kavuşturur. Ancak, o dönemde A.B.D.'nde yabancı yazarların eserlerinin telif hakkıyla korunmasına ve bu tip eserlerin A.B.D.'nde basılması karşılığında yabancı yazarların gelir elde etmesine yönelik yasal bir düzenleme yoktur. Örneğin, Dickens'ın "A Christmas Carol adlı eserinin kopyası, İngiltere'de yayımlandıktan iki hafta sonra New York sokaklarında çok ucuz bir fiyata satılmaya başlar ve Dickens bundan hiçbir gelir elde edemez. Aynı durum, İngiltere'de hakları korunmayan A.B.D.'li yazarlar (örneğin Edgar Allen Poe) için de geçerlidir. Daha köklü bir gelenekten gelen İngiliz yazarlar eserlerinin A.B.D.'nde izinsiz olarak çoğaltılmasına karşı bir mücadele başlatırlar ve Charles Dickens bu mücadelenin bayrak ismi olur.

 

A.B.D.'ndeki mücadeleye geçmeden önce Dickens'ın İngiltere'de de yazar haklarının önemli bir savunucusu olduğu belirtilmelidir. Dickens'ın, Nicholas Nickelby adlı eserinde, romanın kahramanı Nicholas, korsan yayıncılık yapan bir kişiyle konuşur ve korsan yayıncılığı sokak hırsızlığına benzetir. Korsan yayıcının yanıtı kısadır: "İnsanlar yaşamalı, bayım. (Men must live, sir.)" (Nicholas'ın konuşması aşağıda yer almaktadır: "You take the uncompleted books of living authors, fresh from their hands, wet from the press, cut, hack and carve them . . . all this without permission, and against his will; and then, to crown the whole proceeding, publish in some mean pamphlet, an unmeaning farrago of garbled extracts from his work, to which your name as author, with the honourable distinction annexed, of having perpetrated a hundred other outrages of the same description. Now, show me the distinction between such pilfering as this, and picking a man’s pocket in the street: unless, indeed, it be that the legislature has a regard for pocket-handkerchiefs, and leaves men’s brains, except when they are knocked out by violence, to take care of themselves.")

 

Eserleriyle A.B.D.'nde şöhret sahibi olan Charles Dickens, A.B.D.'ne tura çıkar ve tabir yerindeyse bir rockstar muamelesi görür. Dickens 1842 yılındaki seyahatini eserlerinin (ve diğer İngiliz yazarların eserlerinin) A.B.D.'nde telif hakkıyla korunması için bir fırsat olarak görür ve birçok konuşmasında bu konuda lobi faaliyetinde bulunur: "Baylar, kulaklarınıza iki sözcük fısıldamak için yalvarıyorum, Uluslararası Telif Hakları... (Gentlemen . . . I would beg leave to whisper in your ears two words, International Copyrights. I use them in no sordid sense, believe me, and those who know me best, best know that. For myself, I would rather that my children coming after me, trudged in the mud, and knew by the general feeling of society that their father was beloved, and had been of some use, than I would have them ride in their carriages, and know by their banker’s books that he was rich. But I do not see, I confess, why one should be obliged to make the choice, or why fame, besides playing that delightful reveille for which she is so justly celebrated, should not blow out of her trumpet a few notes of a different kind from those with which she has hitherto contented herself.)"   

 

Dickens, A.B.D. seyahatinde İngiliz yazarların Amerika'daki telif hakları konusunda kazanım elde etmek için kendisini parçalasa da başarılı olamaz ve tersine basın özgürlüğünün karşısında bir fırsatçı muamelesi görür. A.B.D.'nde yabancı eserlere yönelik korsan yayıncılık o dönemde anayasal özgürlüklerle ilişkilendirilmektedir ve bu eserlerin yaratıcılarının haklarının korunması veya gelir elde etmeleri gibi bir durum akla dahi getirilmemektedir.

 

Charles Dickens, A.B.D.'ndeki telif hakkı mücadelesinden başarısız biçimde ve biraz da itibar kaybederek İngiltere'ye geri döner. Ömrünün kalan kısmında da A.B.D.'nde basılan eserlerinden gelir elde edemez.

 

Dickens, 1870 yılında hayatını kaybeder ve A.B.D.'nde yabancı yazarların eserlerine telif hakkı koruması ancak 1891 yılında gelir.

 

Charles Dickens'ı hatırlamamıza vesile olan bu yazıyla dikkat çekmek istediğimiz bir diğer nokta, günümüzde uluslararası düzeyde telif hakkı ve genel anlamda fikri mülkiyet korumasının şampiyonu olan ülkelerin, kendi geçmişlerinde farklı ülkelerin vatandaşlarının haklarını korumak konusunda ne derece isteksiz davrandıklarının ve bunu nasıl anayasal özgürlüklerle bağdaştırdıklarıdır.

 

Üzerinde daha çok okumaya ve çalışmaya değer bir mesele öyle değil mi???

 

https://www.charlesdickensinfo.com/life/copyright-laws/

https://creativelawcenter.com/dickens-american-copyright/

https://www.trademarkandcopyrightlawblog.com/2017/01/charles-dickens-and-copyright-law-five-things-you-should-know/

Ayın Sanatçısı: YILDIZ KENTER
BİR YILDIZ KAYMASI…

Özlem FÜTMAN

 

Yıldız Kenter hanımefendi de ebediyete uğurlandı işte…

 

İstanbul’da ilk tiyatroya Kenter Tiyatrosu’nda gitmiştim, o yüzden Kenter Tiyatrosu’nun benim için özel bir anlamı vardır. Belki de biraz bundan dolayı Yıldız Kenter’in vefatını öğrenince sanki geçmişimden bir yaprak kopmuş  gibi hissettim.  O ilk seferden sonra da defalarca kez orada oyunlar izledim, ve evet izlediklerim arasında Kent Oyuncuları’nın sahneledikleri de vardı elbette. Son gidişim ise yaklaşık iki yıl önceydi, oyunu seyrederken bir yandan da mekanın nasılda bakıma ihtiyacı olduğunu düşünmeden edemedim.

 

Yıldız Kenter 91 yıl yaşadı, uzun ve içine çok şey sığan, tiyatroyla dolu bir yaşamı oldu. Kent Oyuncuları ve Kenter Tiyatrosu alanında önemli bir odak görevi gördü, Yıldız Hanım sayısız öğrenci yetiştirdi.

 

Biz onu hep oyunları, ödülleri, yetiştirdiği öğrencileriyle tanıyoruz ama  aslında onun yaşam çemberindeki, artık rahmetli olmuş, iki önemli erkek karakteri de biliyoruz; kardeşi Müşfik Kenter ve eşi Şükran Güngör. (ah Müşfik Kenter, ne güzel bir sesi vardı! İster futbol maçı anlatsın, ister şiir okusun, ne söylese insanda dinleme isteği uyandıran muhteşem bir sesti onun ki)

 

Yıldız Kenter hakkında biraz araştırma yapınca kuru biyografilerle karşılaşıyoruz ve oralarda da çocukluğu-gençliğine dair çoğunlukla pembe bir tablo çizildiğini gözlemliyoruz. Oysa ailesinde insana bir yönden ümit veren fakat diğer yandan da hüzünle dolu bir hikaye var. Yıldız Hanım’ın ölümünü duyunca aklıma çok yıllar evvel Ayşe Arman’a verdiği röportaj geldi, internette o röportajı bulup yeniden okudum; 2007 tarihli bu röportajın linkini yazının sonuna koydum. 

 

Kenter’in aile hikayesi şöyle;

 

Babası Ahmet Naci Bey rönesans prensi gibi yetiştirilmiş bir adam, ailesi varlıklı, dedesi Bağdat kadısı ve babası  Ayan azası. Çamlıca’da bembeyaz saçaklı, işlemeli tavanlı muhteşem bir köşkte yaşıyorlar ve ailesi bu genç adamı, iyi bir tahsil alsın diye İskoçya’ya Glasgow’a yolluyor.

 

Ahmet Naci Londra’da gittiği bir resepsiyonda tesadüfen yanında oturan çok güzel bir İngiliz kadın ile tanışıyor. Kadının adı Olga Cynthia. İkisi birbirlerine aşık oluyorlar. Adam kadından ayrılmak istemiyor ama artık tahsilini tamamlanmış ve ülkesine dönme vakti gelmiş durumda, memlekete dönüp hariciyeci olarak çalışması gerekiyor. Dayanamıyor, gel benle evlen ve ikimiz Türkiye’ye gidelim diyor. Kadın çok mutlu oluyor fakat teklifi reddediyor çünkü Olga’nın ailesinin gezginci bir tiyatro kumpanyası var ve annesi ile babası da oyuncu. Olga’nın babası ölünce, annesi bir başka adamla Avustralya’ya kaçmış ve Olga’yı da anneannesine bırakmış.  Anneanne de 16 yaşındaki bu kızla ben nasıl başa çıkayım deyip onu evlendirmiş. Olga’nın kocası harbe gidip bir daha dönmeyince Olga geride minik oğlu Jack ile kalakalmış. İşte Olga oğulcuğunu bırakamayacağı için Ahmet Naci’nin evlenme teklifini reddediyor.

 

Fakat Ahmet Naci cesur bir adam, "Hiç sorun değil, hiçbir yere bırakmıyorum sizi. Geliyorsunuz. Hemen şimdi. Sen, ben ve oğlumuz, Türkiye’ye gidiyoruz..." diyor.

 

Ama unutmayalım ki bu konuştuğumuz zamanlar işgal yılları. Ruslar, İngilizler, Yunanlılar, İtalyanlar ülkeyi bölmeye çalışıyorlar, zor ve karışık zamanlar.

 

Neyse, yeni evli çiftimiz Çamlıca’ya Naci Bey’in ailesinin yaşadığı köşke geliyorlar ve kabus başlıyor çünkü Naci Bey’in ailesi Olga’yı istemiyor hatta ilk çocukları olduğunda anneanne torununu "Yarısı yavrumun yarısı, yarısı yılan yavrusu!" diye seviyor.

 

Olga her şeye göğüs geriyor, hatta sevdiği adam uğruna kara çarşafa giriyor, Müslüman oluyor ve Nadide ismini alıyor. Londralı Olga Cynthia, oluyor Bandırmalı Nadide... Bandırma nereden mi çıktı? Nüfus idaresindekiler, "Dini Müslüman, adı Nadide, bunun doğum yeri Londra olamaz, yanlış yazmışlardır, olsa olsa Bandırma’dır" diyorlar!!!.

 

O kadar eğitim almış, elbette ki Ahmet Naci Bey’in çalışması lazım; Lozan’da İnönü’nün özel kalem müdürü oluyor. İyi tahsil görmüş, gelecek vaat eden bir genç, fakat orada da işler sarpa sarıyor….


Yeni bir kanun çıkıyor: "Hariciyecilerin karısı yabancı olamaz." diyen. İşte bu Kanun ailenin yaşamını tepetaklak ediyor. Gerçi bu Kanun çıkınca dışişleri mensuplarının çoğu yabancı eşlerinden boşanıp birlikte yaşamaya devam ederek sorunu pratikte çözüyorlar fakat Ahmet Naci "Mesleğimden vazgeçerim ama karımdan vazgeçmem." deyip istifa ediyor. Tabi sonrası hep zorluk, istifadan sonra ıvır zıvır işler yapmak zorunda kalıyor, gazetelerde tercümanlık filan da yapıyor; sonra Ankara’da Ziraat Bakanlığı’nda iş buluyor fakat asıl mesleğinden olması adamın bütün dengelerini bozuyor… onun bozulan dengesi bütün ailenin de dengesini yerle bir ediyor.

 

Aile önce yoksulluğa düşüyor, Yıldız Kenter doğduğunda artık Çamlıca’daki köşkte bütün eşyalar zaten satılmış durumda. O kadar ki yeni doğan bebeği  saracak bez yok, çarşaflar filan yırtılarak çözüm üretiliyor. Zaten sonra köşk de satılıyor.

 

Yıldız Kenter röportajda diyor ki; “Gözümü kapatıp geçmişi düşününce, hep aynı kare geliyor gözümün önüne, bir evden bir başka eve taşınıyoruz, daha ucuz diye. Bir araba tutulur, İngiliz anne öne sürücünün yanına oturur, arkaya da, soba boruları, tel dolaplar filan, tıngır mıngır yeni eve gideriz. Ankara’da ve İstanbul’da hep fakir semtlerde yaşadık. Aile nüfusu da artıyor. Annem güya Türk kadınlarını eleştiriyor, "Aman bunlar da tavşan gibi doğuruyor!" diye. "Ama anne biz de 6 kardeşiz" diye hatırlattığımızda susup, duymazlığa geliyor.”

İşin fena bir başka boyutu da var ; bütün bu olanlar neticesinde yaşadığı depresyon sonucu Ahmet Naci  maalesef alkolik oluyor. İçmediği zamanlarda iyi bir insan,  centilmen bir adamken, içtikten sonra bambaşka birine dönüşüyor.

 

Sefalet içinde yaşıyorlar ama bir yandan da ev yol geçen hanı gibi; sokakta dilenen insanları alıp eve getiriyorlar, sokak kedileri-köpekleri filan evde bakılıyor vs. Değişik bir aile yani, toplumca hafif garipsenen. Mesela bir gün Olga ile Ahmet Naci kavga ediyorlar ve Ahmet Naci bütün aileyi evden kovuyor! Napsınlar, Olga çocukları toplayıp bir arkadaşlarının evine gidiyor. Akşam kalkıp yeniden eve dönüyorlar ama o da ne; Ahmet Naci var olan üç beş parça eşyayı toplayıp kapının önüne yığmış! Komşular soruyor tabi ne oluyor diye; evde badana var da diyorlar!

 

Fakat tüm bunlar Yıldız Kenter’e doğal geliyor, çünkü o düzenin içine doğmuş ve bu alkoliklik durumundan hiç utanmıyor babasına olan sevgisinden dolayı.” İçmediği zamanlar mükemmeldi. Dünyanın en iyi babasıydı. İnanılmaz şefkatli, bilgili, araştıran, yardım eden. Ve 6 ay içmediği zaman olurdu. Sıradışı bir alkolikti. Ama sonra bir başlardı, tut tutabilirsen” diyor röportajda.

 

Diğer yandan tüm olanlara rağmen Olga da hayatı boyunca Ahmet Naci’yi koruyor ve asla bırakmıyor. Hatta İngiliz Sefareti’nden birtakım adamlar gelip “Sizi kurtaralım, İngiltere’ye yollayalım, çocukların eğitimini İngiliz devleti üstlenecek ve sosyal güvenceniz olacak” diyorlar ama Olga adamları  eve bile sokmadan gerisingeri gönderirken diyor ki  "Ben gitmek istemiyorum. Benim çocuklarım Türk. Babaları da Türk. Onlar burada, babalarının yanında büyüyecekler...". Akılla değil elbette ki yürekle verilmiş bir karar bu; tüm bu yaşananlardan sebep görüp Ahmet Naci Olga’yı boşayabilirdi elbette ama boşamıyor, işte Olga’da İngiliz hükümetine sırt çevirerek bunun karşılığını veriyor.

 

Ayşe Arman’ın sorduğu “Peki bu kadar zor durumda olan bir aile, nasıl ayakta kalabildi?” sorusuna Yıldız Kenter’in cevabı şuBir tek cevabı var: Aşk.”

 

Aşağıda Yıldız Kenter’in kariyerinden bahsederken göreceksiniz, kendisi Rockefeller bursuyla Amerika’ya gidiyor. İşte Amerika’ya gitmeden önceki akşam, babasıyla içki yüzünden kavga ediyorlar. "Birkaç sene yokum. Üç beş arkadaşımı veda yemeğine çağırmak istiyorum. Ne olur bu akşam içmesen baba" deyince Ahmet Naci çok sinirleniyor ve Yıldız’a “Cehennemin dibine kadar yolun var. Git, gelmez ol. Gelecek olursan da beni bulma inşallah" diyor. Bu sözler kıymık gibi batıyor Yıldız’ın yüreğine ve kavgalı ayrılıyorlar. Ahmet Naci olanlara çok üzülüyor, oturup Yıldız’a güzel bir mektup yazarak Hayyam’dan alınma bir dörtlükle özür diliyor. Heyhat, Ahmet Naci bu mektubu yazdıktan sonra 61 yaşındayken ölüyor.  Yıldız babasının ölümünde orada değil.

 

Aslında Yıldız Kenter annesinin ölümünde de yanında olamıyor; annesi zatürre gibi bir şey oluyor, hastaneye kaldırıyorlar. Yıldız’ın hastaneye gittiği bir gece “anneniz iyi” diyorlar, ertesi gün Yıldız’ın iki oyunu var ve tiyatrodan arkadaşları da "İyiymiş, hadi gidelim" deyince çıkıp eve gidiyor. O gece annesi ölüyor.

 

6 çocuğunun içinde Olga’nın en az anlaştığı çocuğu Yıldız aslında ama ondan da hiç ayrılmıyor yaşarken çünkü “diğerlerini seviyorum ama sana güveniyorum" diyor.

 

Peki böyle bir aile hayatı Yıldız’ın okul hayatını nasıl etkiliyor? Ortaokuldayken her sene ikmale kalıyor, sürekli geride durmayı tercih eden bir çocuk oluyor. Fakat Konservatuvara girdikten sonra açılıp parlak bir öğrenciye dönüşüyor. Annesi çok tutucu biri, o yüzden babası onu annesinden gizli konservatuvara yazdırıyor. (oysa, kabul edin ki, tam tersi olmasını beklerdiniz değil mi, yani annenin babadan gizli kızını konservatuvara yazdırmasını?)  Annesinin tutuculuğundan dolayı Yıldız, Şükran Güngör ile de gizlice evleniyor zaten.

Nasıl oluyor da Yıldız Kenter tiyatroya başlıyor?

 

İlkokulda okurken Ankara çocuk kulübünde başlıyor tiyatroya ve daha o zaman Konservatuvara gitmeyi kafasına koyuyor. Annesi ve abileri bu fikre itiraz edince de işte  babasıyla gidip gizlice konservatuvara kayıt oluyor. Konservatuvarda çok büyük başarı gösteriyor, hatta sınıf atlayarak 1948 yılında mezun oluyor.

 

12 Aralık 1948'de Ankara Devlet Tiyatrosu'nda Shakespeare'nin Onikinci Gece oyununda ilk kez profesyonel olarak, hem de başrolde, sahneye çıkıyor. Ankara Devlet Tiyatrosunda bir süre çalıştıktan sonra Rockefeller Bursu kazanıyor ve  ABD'de American Theatre Wing, Neighbourhood Play House ve Actor’s Studio’da oyunculuk ve oyunculuk öğretiminde yeni teknikler üzerine çalışmalar yapıyor. Yurda  döndüğünde Ankara Devlet Konservatuvarı'na hoca olarak atanıyor. Fakat 1959'da Muhsin Ertuğrul devlet tiyatrosundan uzaklaştırılınca o da kurumdan ayrılıyor ve Ankara Devlet Tiyatrosu’ndaki 11 yıllık macerası böylece sona eriyor.

 

Akabinde Muhsin Ertuğrul ile bir yıl çalıştıktan sonra Müşfik Kenter ve Şükran Güngör ile Kent Oyuncuları Topluluğu'nu kuruyorlar. 1962’de tiyatro hizmetlerinden ötürü “Yılın Kadını” seçiliyor. Sonraki yıllarda ABD ve İngiltere başta olmak üzere yurt dışında tiyatro üzerine çalışmalar yapmaya devam ediyor.

 

1968 yılı önemli bir yıl çünkü o sene İstanbul Harbiye'deki Kenter Tiyatrosu'nun inşaatı tamamlanıyor ve artık Kent Oyuncuları olarak oyunlarını burada sahnelemeye başlıyorlar. Bence burası çok önemli çünkü bir tiyatro inşa ettirmek ve onu yaşatmak çok ciddi bir iş.

Yıldız Kenter, kariyeri boyunca yabancı ve Türk çok önemli yazar ve şairlerin oyunlarını sahneledi. Shakespeare, Çehov, Brecht, Inoesco, Melih Cevdet Anday, Adalet Ağaoğlu, Necati Cumalı'nın da aralarında bulunduğu yazarların 100'den fazla oyununu sahneye taşıdı.

 

Kenter, 80'li yaşlarının ortalarına kadar sahneye çıkmaya devam etti. Tiyatro oyunlarının yanında yaklaşık 20 filmde ve birkaç televizyon dizisinde de rol aldı. Üç kez “Altın Portakal” ödülüne layık görüldü. Sovyetler Birliği, ABD, İngiltere, Almanya, Hollanda, Danimarka, Kanada, Yugoslavya ve Kıbrıs’ta İngilizce ve Türkçe oyunlar sergiledi.

 

Aldığı sayısız ödül arasında şunlar var;

 

--1984'te Roma’daki İtalyan Kültür Birliğince “Adalaide Ristori” ödülü,

--1989 yılında, Korsika – Bastia Film Festivalinde “Hanım” filmindeki rolüyle “En İyi Kadın Oyuncu” ödülü,

--1991 yılında tiyatro sanatına hizmetlerinden ötürü Uluslararası Lions Kulübünün “The Melvin Jones” ödülü,

--1994'te “Konken Partisi” oyunundaki Fonsla rolü ile “Olağanüstü Yorum” ödülü,

--Finlandiya Dünya Kadın Kuruluşu tarafından yüzyılın en başarılı yüz kadınından biri olarak seçilmesi,

--1995'te Kültür Bakanlığınca, tiyatro sanatına katkılarından ötürü “Onur” ödülü,

-- Tiyatro sanatına katkılarından dolayı “Mevlana Kardeşlik ve Barış Ödülü”,

--1996’da Magazin Gazetecileri Derneği tarafından Ramiz ile Jülide’deki Jülide rolü için “En İyi Kadın Oyuncu” ödülü,

---1997'de Uluslararası İstanbul Festivali tarafından ömür boyu Tiyatro Sanatına katkısından dolayı verilen onur ödülü,

--1998’de Ankara Sanat Kurumu “Yılın Kadın Sanatçısı” ödülü,

--1998 Muhsin Ertuğrul yaşam boyu tiyatro sanatına katkılarından dolayı onur ödülü,

--1998 Cumhurbaşkanlığı Büyük Kültür ve Sanat Ödülü,

---“Martı” adlı oyunda Madam Arcadina rolüyle 1999, Afife Tiyatro Ödülleri – En İyi Kadın Oyuncu ödülü bunlardan sadece bazıları.

 

İki kez Ulvi Uraz “En İyi Kadın Oyuncu” ödülüne, üç kez de aynı dalda Avni Dilligil ödülüne layık görülüyor.

 

Ben Yıldız Kenter’i hep biraz “Ben Anadolu” olarak hatırlayacağım galiba. Kenter’in talebiyle Güngör Dilmen’in kaleme aldığı metni hem Türkçe hem de yurtdışında değişik yerlerde İngilizce oynadığı bu oyunda Kenter   Anadolu tarihini bir kadın figürü üstünden anlatmıştı.

 

Bu yazının sonuna gelirken veda için aşağıdaki resmi seçtim, çünkü Yıldız Kenter-Müşfik Kenter ve Şükran Güngör beraberler artık başka bir dünyada.

Malum, son on yıllarda ülkemizde “Tiyatro öldü” demek biraz “moda” olmuştu. Halbuki tiyatro ancak insan türü yok olduğunda ölür, bence; şekil değiştirir belki, belki mecraları değişir ama tiyatro ölmez ki….Nitekim zaten ölmedi de, her yerde pıtrak gibi tiyatrolar kuruluyor, tiyatro biletleri son yıllarda büyük talep görüyor. Çünkü bazıları tiyatro öldü derken gençler yıllardır derinden ve yılmadan çalıştılar, şimdi çalışmalarının karşılığını alıyorlar ve toplumun da tiyatroya ihtiyacı var.Çünkü birileri tiyatro öldü filan derken, Esra Bezen Bilgin gibi harika oyuncular ışıldayarak gelip doldurdu er meydanını ve halen de tiyatro sahneleri yeni genç yıldızlarla parıldamaya devam ediyor. Demem o ki, tiyatronun ünlü repliği her zaman kendine yer bulur; VE PERDE!

 

Kaynakça:

https://www.sozcu.com.tr/hayatim/kultur-sanat-haberleri/yildiz-kenter-kimdir-iste-turk-tiyatrosunun-duayen-ismi-yildiz-kenterin-hayati/

http://www.hurriyet.com.tr/galeri-yildiz-kenter-kimdir-kac-dogumlu-41376327/2

http://www.turkcewiki.org/wiki/Kent_Oyuncular%C4%B1

http://www.hurriyet.com.tr/ingiliz-g-vur-anayla-sarhos-babanin-muthis-aski-6378063

AB'NİN 200 MİLYON AVROLUK TANITIM BÜTÇESİ

Gonca ILICALI

 

Avrupa Birliği (AB) Komisyonu, AB tarımsal gıda ürünlerinin Birlik içindeki ve dışındaki tanıtım faaliyetlerini finanse etmek için 2020 yılında 200.9 milyon Avro tahsis edeceğini açıkladı.

 

Bu büyük bütçenin ait olduğu tanıtım politikasının ana hatları; sektörün, genişleyen ve gittikçe artan dinamik küresel tarımsal gıda pazarından faydalanmasına; organik ürünler de dâhil olmak üzere, kalite göstergeleri konusunda farkındalığın artırılmasına ve üreticilerin, pazarda karşılaştığı zorlukları aşmasına destek olmak üzere çizilmiş.

 

AB Tarım ve Kırsal Kalkınma Komiseri Phil Hogan, 19 Kasımda yaptığı açıklamada; “AB’nin tarımsal gıda ürünlerinin eşsiz ününün tesadüf olmadığını; tanıtım politikasının sürekli artan bir bütçeyle güçlendirilmesinin, AB ürünlerinin hem iç hem de dış pazarda tanınmalarını sağlamanın yanı sıra, farkındalığı artırarak pazarda karşılaşılan zorluklarla mücadeleyi kolaylaştırdığını; yürürlükteki ticaret anlaşmalarının, yüksek büyüme hızına sahip pazarlara AB ürünlerinin daha fazla ihraç edilmelerini kolaylaştırdığını; AB ve Çin arasında yakın zamanda sonuçlandırılan coğrafi işaretler üzerine kurulu ikili anlaşmanın ise, AB Komisyonunun, üreticiler ve yüksek kaliteli AB ürünleri için fırsat yaratan başarılarından biri olduğunu” söyledi.

 

AB’nin 2020’deki tanıtım bütçesinin yarısından fazlası (118 milyon Avro) Kanada, Çin, Japonya, Kore, Meksika ve ABD gibi yüksek büyüme potansiyeli olan pazarlardaki kampanyalara ayrılmış durumda. Uygun sektörler arasında mandıra ürünleri, peynir, sofralık zeytin, zeytinyağı ve şarap var. Bu kampanyaların, AB tarımsal gıda ürünlerinin rekabet gücünü ve tüketimini arttırması, profilini yükseltmesi ve hedeflenen bu ülkelerdeki pazar payını arttırması beklenmekte.

 

Kampanyalar; hem AB’deki hem de AB dışındaki tüketicileri, coğrafi işaretler ve organik ürünler gibi çeşitli AB kalite göstergelerinden haberdar edecek; bu ürünlerin yüksek güvenlik ve kalite standartlarını, çeşitliliğini ve geleneksel yönlerini vurgulayacak ve ayrıca AB’li tüketicilerin sağlıklı beslenmesine de odaklanarak taze meyve ve sebze tüketiminin artırılmasını teşvik edecek.

 

2020 yılı kampanyalarının teklif çağrıları, Ocak ayında yayımlanacak. Ticari kuruluşlar, üretici organizasyonları ve tanıtım faaliyetlerinden sorumlu tarımsal gıda grupları gibi çok çeşitli kuruluşlar, tekliflerini sunup fon başvurusunda bulunabilecek.

 

“Basit” olarak adlandırılan programlar, aynı AB ülkesinden bir veya daha fazla kuruluş tarafından sunulabilirken “çoklu” programlar; en az iki ulusal kuruluştan ve en az iki üye ülkeden veya bir ya da daha fazla AB kuruluşundan sunulmalıdır.

 

2020 yılı basit programlarının bütçesi 100 milyon Avro, çoklu programlarınki ise 91.4 milyon Avrodur.

 

AB’nin tarımsal gıda ürünlerine yönelik kalite göstergelerine kısaca değinelim ama organik tarımı ayrı bir tarafta bırakalım.

 

Bu göstergelerin ilk sırasında, serbest ticaret anlaşmalarında da gittikçe artan bir rağbet gören “coğrafi işaretler”, yani “menşe adları (designation of origins)” ve “mahreç işaretleri (geographical indications)” gelmekte. Ülkemizdeki koruması, 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunuyla birlikte ilk kez gündeme gelen ve coğrafi işaretlerin aksine, belirli bir coğrafi alan ile bağı bulunmayan, üretim metodu ve/veya ürün terkibi bakımından geleneksel karakter taşıyan “geleneksel özellikli ürün adları (traditional speciality guaranteed (TSG) names)” da AB’nin kalite göstergeleri arasında.

 

Bu konsept içinde olmasına rağmen diğerleri kadar aşina olmadığımız “dağ ürünleri (mountain products)”, dağlık alanlardaki zor doğa koşullarında üretilen ürünlerin özelliklerini vurgulamakta. AB’nin, coğrafi ve meteorolojik zorluklar yaşayan uzaktaki bölgeleri (Fransız Denizaşırı Bölgeleri – Guadeloupe, Fransız Guyanası, Réunion ve Martinik; Azor Adaları, Martinik Adaları ve Kanarya Adaları) için oluşturulmuş “çevre dışı bölgeler (outermost regions)” kalite göstergesi ise, 228/2013 sayılı AB Tüzüğü ile düzenlenmiş olup, belki de hiç karşılaşmadığımız ya da farkına bile varmadığımız aşağıdaki ambleme sahip.  

 

Kaynak: 

https://ec.europa.eu/commission/presscorner/detail/en/IP_19_6287

David Gilmour 70'lerinde Halen Üretmenin Huzursuzluğunu Yaşıyor

Önder Erol ÜNSAL

 

Pink Floyd dahilerden, müzik ve sözün eşsiz kesişimini oluşturan kişilerden kurulu bir gruptu(r). Uzun yıllardır birlikte müzik yapmıyorlar, ama bugüne dek yaptıkları hayranlarına bence çok uzun zaman yetecektir.

 

Pink Floyd'un gitaristi David Gilmour kariyerine uzun süredir solo devam etmektedir. Solo çalışmalarının Pink Floyd kalitesi veya düzeyinde olmasını elbette kimse bekleyemez, ama 73 yaşında halen üretmeye devam etmesi müthiş, aksini iddia etmek sanırım mümkün olamaz.

 

Pink Floyd telif hakkı skandallarının içinde bildiğim kadarıyla hiç yer almamıştır, David Gilmour da öyle. 

 

Bununla birlikte, David Gilmour için baş ağrıtıcı bir dava devam etmektedir; kendisi başlangıçta gerekli tedbirleri almış olmasına rağmen istemediği bir sürecin içinde bulunmaktadır. 

 

Gilmour, 2013 yılında Fransa - Aix-en-Provence tren garında Fransa Ulusal Tren İşletmesi'nin (SNCF) dört notalık cıngılını duyar ve çok beğenir. Hatta Le Parisien dergisine verdiği bir demeçte melodinin kendisinde şarkı söyleme ve dans etme isteği uyandırdığını belirtir.

 

Gilmour, cıngılın bestecisi Michael Boumendil ile temas kurar ve melodiyi bir şarkıda kullanmak istediğini belirtir. Taraflar anlaşır ve cıngıl Gilmour'un 2015 şarkısı Rattle That Lock'ta kullanılır. Şarkının künyesinde her iki sanatçı şarkının ortak yazarı olarak yer almaktadır; buna ilaveten SNCF'den de kullanım için onay alınmıştır.

 

2016 yılında Boumendil, Gilmour'a karşı dava açar; Boumendil'in iddiası Gilmour'un şarkıda cıngılı planladıkları gibi değil, SNCF'nin tren istasyonlarda çalınan kaydını esas alarak kullandığıdır. Boumendil, aralarındaki anlaşmanın Gilmour'a notaları yeniden çalma iznini verdiğini, buna karşın kaydın tamamını ekleme hakkını vermediğini öne sürerek, 450.000 Euro tazminat talep etmektedir.

 

Fransız İlk Derece Mahkemesi, davacının taleplerini reddeder ve Boumendil, Gilmour'un dava masraflarını ödemesi gerektiğine karar verir; ancak Boumendil kararı temyiz eder ve temyiz süreci halen devam etmektedir. 

 

Bakalım dava sonucu ne yönde olacak ve Gilmour 70'li yaşlarında istemeden de olsa içine çekildiği bu telif hakkı davasından sıyrılabilecek mi?

 

https://www.theguardian.com/music/2019/nov/19/david-gilmour-legal-fight-composer-french-sncf-train-jingle-michael-boumendil

 

Fikri Mülkiyet Davasız Klasik Olmaz: Casablanca

Önder Erol ÜNSAL

 

1942 yapımı "Casablanca" filmi Michael Curtiz tarafından yönetilmiştir. Başrol oyuncuları Humphrey Bogart (Rick Blaine), Ingrid Bergman (Ilsa Lund Laszlo), Paul Henreid (Victor Laszlo)'dir. Casablanca unutulmaz bir aşk ve dram filmi olarak klasikler arasında yerini almıştır ve geçen onca yıla rağmen halen hatırlanmaktadır. Unutmamak gerekli, filmin şarkıları da unutulmaz arasındadır ve filmin en bilinen şarkısı "As Time Goes By", Rick'in "Play it again, Sam" repliğiyle de hafızalara kazınmıştır. 

 

Filmin en unutulmaz anıysa, birçoğunuzun bildiği Rick ile Ilsa'nın vedası, yani "We'll always have Paris" sahnesidir.

Bir dünya klasiğinin hiçbir fikri mülkiyet ihtilafına konu olmaması elbette düşünülemez. O zaman anlatalım...

 

1941 yılında Murray Burnett ve Joan Allison, "Everybody Comes to Rick's (Herkes Nick'in Yerine Gelir)" isimli bir oyun yazarlar. Oyun sahneye dahi koyulmadan, oyunun tüm hakları Warner Brothers şirketine 20.000 Dolar karşılığında satılır. 

 

Yazarlar ve Warner Brothers arasında yapılan anlaşmada, yazarların esere ait her tür ve özellikteki şu anda var olan ve gelecekte ortaya çıkacak haklarını Warner'a verdikleri, devrettikleri, sattıkları, transfer ettikleri belirtilmektedir. Buna ilaveten, alıcının eserin adaptasyonlarını edebiyat, drama, sinema, radyı gibi birçok alanda yapabileceği de sözleşmede yer almaktadır. ("... give, grant, bargain, sell, assign, transfer and set over all now or hereafter existing rights of every kind and character 4whatsoever pertaining to said work, whether or not such rights are now known, recognized or contemplated and the complete and unconditional and unencumbered title in and to said work for all purposes whatsoever.

"2. I further give * * * the absolute and unqualified right to use said work in whole or in part, in whatever manner said purchaser may desire, including (but not limited to) the right to make, and/or cause to be made, literary, dramatic, speaking stage, motion picture, photo play, television, radio, and/or other adaptations of every kind and character, of said work, or any part thereof; and for the purpose of making or causing to be made such adaptations or any of them the purchaser may adapt, arrange, change, novelize * * * add to and subtract from said work, and/or title")

 

Warner Brothers, 1942 yılında oyunu Casablanca filmine dönüştürür ve film olağanüstü başarı kazanmakla kalmaz, klasik ve kült bir film haline dönüşür.

 

Warner, 1955-56 yıllarında on bölümlük bir Casablanca dizisi çeker. Bu diziye karşı oyunun yazarları herhangi bir yasal girişimde bulunmazlar.

 

1983 yılında ise Warner beş bölümlük yeni bir Casablanca dizisi yapar. Dizinin ilk bölümünün yayınlanmasından yaklaşık 2.5 ay sonra oyunun yazarları, dizideki karakterlerin haklarının kendilerine ait olması ve bu karakterlerin dizide kullanımının hukuka aykırı olması nedenleriyle dava açar.

Yazarların ana iddiaları; Warner Brothers'ın 1942 yılındaki sözleşmeyi ihlal etmesi, davalının aslında eserin sahiplerine (yazarlara) ait olan hakları kötüye kullanması, davalının yetkisiz kullanım nedeniyle haksız biçimde zenginleşmesi, davalının davacılarla haksız biçimde rekabet etmesi, davalının aslında davacılara ait olan hakların gerçek sahibiymiş gibi davranması, davacılara hak ettiklerinin ödenmemesi, davalının yeni dizisinin kötü kalitesi nedeniyle davacıların haklarının değerinin düşmesi olarak özetlenebilir.

 

Temyiz Mahkemesi'nin kararı davacıların aleyhinedir. Mahkeme, davacıların 1942 yılında yaptıkları sözleşmeyle, orijinal eserden türetilmiş eserler dahil olmak üzere esere ilişkin haklarından vazgeçmiş olmaları nedeniyle davayı reddeder.

 

Sadece 20.000 Dolar karşılığında Casablanca filminin kaynağı olan oyunlarına ilişkin tüm haklarından vazgeçmiş yazarlar, elbetteki hiç sahnelenmemiş oyunlarından türetilecek filmin bir dünya klasiği haline geleceğini o anda bilemezlerdi. Ne diyelim, kasa her zaman kazanır! 

https://scholar.google.com/scholar_case?case=3872775115869609672&hl=en&as_sdt=6&as_vis=1&oi=scholarr

Saçmalardan Seçmeler:

Önder Erol ÜNSAL

 

1- Eğer rejimdeyseniz bu ürün size çok yardımcı olabilir: Yeme karşıtı maske!!

USPTO patentli bir ürün olması size ayrıca güven verebilir.

Ama aynı güven hissi, sizi karşılarında Hannibal Lecter olarak görecek aileniz ve arkadaşlarınız için de geçerli olacak mı, ondan pek emin değilim doğrusu :) 

2- Saçmalık değil bir seçim olsa da, bu bölümde yer veriyoruz.

Dead Kennedys punk-rock grubundan 1980'lere ait bir kaset, üzerindeki bilgiye dikkat:

"Evde müzik kaseti kaydetmek, kayıt (müzik) endüstrisinin kazancını öldürür." şeklinde bir kamu spotu.

Devamında ise Dead Kennedys'e ait not: "Kasetin bu tarafını boş bıraktık, (öldürmeye) yardım edebilirsiniz."

Artık kaset devri kapanmış olsa da, günümüze uyarlamak da mümkün elbette...

Aralık 2019 Yazı Koleksiyonu:
Tom Kabinet Case: Is it possible to introduce “digital exhaustion” under InfoSoc Directive?
Facts AG Szpunar has finally delivered his long-awaited opinion over the questions referred by the District Court of Hague where the Court sought guidance of the ECJ in respect of…

Read more...
SINAİ MÜLKİYET HAKLARINA İLİŞKİN HUKUK UYUŞMAZLIKLARINDA GÖREVLİ MAHKEME
Okumakta olduğunuz yazı, taslak aşamasındayken, sınai mülkiyet haklarına ilişkin hukuk uyuşmazlıklarında görevli mahkemelerin yanında yetkili mahkemelerinde ele alınmasını amaç edinmekteydi. Ancak görev ve yetki konularının aynı yazı içinde ele alınmasının,…

Read more...
Telif Hakkı İhlali Konulu Bir Davanın Duruşmasında Geçen Müzik Videosu Kime Ait Biliyor musunuz?
Dikkatli okurlarımız farkındadır, Eylül 2019’dan başlayarak aylık olarak IPR Gezgini E-Bülteni’ni yayımlamaya başladık. Eylül ve Ekim sayılarının ardından bu ayın sonunda bültenin Kasım sayısı da yayında olacak. E-Bülten için henüz…

Read more...
-Muhafazakar Enstitü- Din, Siyaset ve Eğlence Alanlarında Bilgi Sağlama Hizmetleri İçin Doğrudan Tanımlayıcı mıdır? (USPTO Temyiz Kurulu Kararı)
Son yıllarda ülkemizde eğitim sektöründe çeşitlileşme, özel ilgi alanlarına ve küçük gruplara yönelik eğitimlerde artış gözlenmektedir. Kanaatimce bu halin sosyal medya kullanımdaki artış ve sosyal medya aracılığıyla tanıtım - reklamla…

Read more...
Ayırt Edici Gücü Zayıf Şekil Unsurlarının Benzerliğinin Değerlendirilmesi ve Karıştırılma Olasılığına Etkisi (ABAD Genel Mahkemesi T-149/19)
Karıştırılma olasılığı incelemesinin ana ayaklarından birisi işaretlerin benzerliğine yönelik değerlendirmedir. Karşılaştırma konusu işaretler; kelimeler, şekiller ve bunların kombinasyonları olabilir. Şekillerin benzerliğine yönelik değerlendirme, kelimelerin benzerliğine yönelik değerlendirmeden genelikle daha zordur,…

Read more...
Telif Hakları Alanında Parodi İstisnasının Çerçevesi - Deckmyn v Vandersteen (ABAD C-201/13)
Avrupa Birliği'nde telif hakkı alanında parodi istisnasının çerçevesi, AB Adalet Divanı'nın 3 Eylül 2014 tarihli C-201/13 sayılı yorum kararı ile çizilmiştir. Karar metnine http://curia.europa.eu/juris/document/document.jsf;jsessionid=3ECE038F56897739377DA101E3AE2998?text=&docid=157281&pageIndex=0&doclang=EN&mode=lst&dir=&occ=first&part=1&cid=1308141 bağlantısından erişilmesi mümkündür. 2001/29 sayılı AB…

Read more...
"Decide" Yani "Karar Vermek" Öldürmek midir? Uzmanın İkilemi
Bir kamu kurumunda marka veya diğer fikri mülkiyet hakkı başvurularını inceleyen bir uzmanın başlıca görevi nedir? Yanıt açık: Başvurular veya itirazlar hakkında karar vermek. Aynı yanıt, yargıya yansımış uyuşmazlıklar hakkında…

Read more...
Kelime mi Yoksa Şekil mi Karşılaştırılacak? Yoksa Her İkisi de mi? (Adalet Divanı Genel Mahkemesi T-454/18)
Avrupa Birliği Adalet Divanı Genel Mahkemesi, 10 Ekim 2019 tarihinde kelime unsuru olarak da algılanabilecek şekillerin benzerliğinin değerlendirilmesi hakkında yol gösterici bir karar vermiştir. (T-454/18; http://curia.europa.eu/juris/document/document.jsf?text=&docid=218930&pageIndex=0&doclang=EN&mode=lst&dir=&occ=first&part=1&cid=413598) Alessandro Biasotto, aşağıdaki işaretin…

Read more...
Tıbbi Bant Tasarımı Çerçevesinde Tasarımcının Özgürlüğü Ne Kadardır ve Bilgilenmiş Kullanıcı Kimdir?
Avrupa Birliği Adalet Divanı Genel Mahkemesi (“Genel Mahkeme”), tıbbi plaster (bant) tasarımının hukuki korumasına ilişkin uyuşmazlık hakkında T-560/18 sayılı kararını 24 Ekim 2019’da verdi. Söz konusu karar, tasarımcının tasarımı geliştirmedeki…

Read more...
Facebook Twitter LinkedIn

Tasarım ve Hazırlayan: Önder Erol ÜNSAL

Katkıda Bulunanlar: Özlem FÜTMAN, Gonca ILICALI

Bu bülten IPR Gezgini yayınıdır. (www.iprgezgini.org)

Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.  

Bültene abonelik için iprgezgini@gmail.com adresine bir e-posta göndermeniz gereklidir.    |    Çevrimiçi Görüntüle