|
Özlem FÜTMAN
Yıldız Kenter hanımefendi de ebediyete uğurlandı işte…
İstanbul’da ilk tiyatroya Kenter Tiyatrosu’nda gitmiştim, o yüzden Kenter Tiyatrosu’nun benim için özel bir anlamı vardır. Belki de biraz bundan dolayı Yıldız Kenter’in vefatını öğrenince sanki geçmişimden bir yaprak kopmuş gibi hissettim. O ilk seferden sonra da defalarca kez orada oyunlar izledim, ve evet izlediklerim arasında Kent Oyuncuları’nın sahneledikleri de vardı elbette. Son gidişim ise yaklaşık iki yıl önceydi, oyunu seyrederken bir yandan da mekanın nasılda bakıma ihtiyacı olduğunu düşünmeden edemedim.
Yıldız Kenter 91 yıl yaşadı, uzun ve içine çok şey sığan, tiyatroyla dolu bir yaşamı oldu. Kent Oyuncuları ve Kenter Tiyatrosu alanında önemli bir odak görevi gördü, Yıldız Hanım sayısız öğrenci yetiştirdi.
Biz onu hep oyunları, ödülleri, yetiştirdiği öğrencileriyle tanıyoruz ama aslında onun yaşam çemberindeki, artık rahmetli olmuş, iki önemli erkek karakteri de biliyoruz; kardeşi Müşfik Kenter ve eşi Şükran Güngör. (ah Müşfik Kenter, ne güzel bir sesi vardı! İster futbol maçı anlatsın, ister şiir okusun, ne söylese insanda dinleme isteği uyandıran muhteşem bir sesti onun ki)
Yıldız Kenter hakkında biraz araştırma yapınca kuru biyografilerle karşılaşıyoruz ve oralarda da çocukluğu-gençliğine dair çoğunlukla pembe bir tablo çizildiğini gözlemliyoruz. Oysa ailesinde insana bir yönden ümit veren fakat diğer yandan da hüzünle dolu bir hikaye var. Yıldız Hanım’ın ölümünü duyunca aklıma çok yıllar evvel Ayşe Arman’a verdiği röportaj geldi, internette o röportajı bulup yeniden okudum; 2007 tarihli bu röportajın linkini yazının sonuna koydum.
Kenter’in aile hikayesi şöyle;
Babası Ahmet Naci Bey rönesans prensi gibi yetiştirilmiş bir adam, ailesi varlıklı, dedesi Bağdat kadısı ve babası Ayan azası. Çamlıca’da bembeyaz saçaklı, işlemeli tavanlı muhteşem bir köşkte yaşıyorlar ve ailesi bu genç adamı, iyi bir tahsil alsın diye İskoçya’ya Glasgow’a yolluyor.
Ahmet Naci Londra’da gittiği bir resepsiyonda tesadüfen yanında oturan çok güzel bir İngiliz kadın ile tanışıyor. Kadının adı Olga Cynthia. İkisi birbirlerine aşık oluyorlar. Adam kadından ayrılmak istemiyor ama artık tahsilini tamamlanmış ve ülkesine dönme vakti gelmiş durumda, memlekete dönüp hariciyeci olarak çalışması gerekiyor. Dayanamıyor, gel benle evlen ve ikimiz Türkiye’ye gidelim diyor. Kadın çok mutlu oluyor fakat teklifi reddediyor çünkü Olga’nın ailesinin gezginci bir tiyatro kumpanyası var ve annesi ile babası da oyuncu. Olga’nın babası ölünce, annesi bir başka adamla Avustralya’ya kaçmış ve Olga’yı da anneannesine bırakmış. Anneanne de 16 yaşındaki bu kızla ben nasıl başa çıkayım deyip onu evlendirmiş. Olga’nın kocası harbe gidip bir daha dönmeyince Olga geride minik oğlu Jack ile kalakalmış. İşte Olga oğulcuğunu bırakamayacağı için Ahmet Naci’nin evlenme teklifini reddediyor.
Fakat Ahmet Naci cesur bir adam, "Hiç sorun değil, hiçbir yere bırakmıyorum sizi. Geliyorsunuz. Hemen şimdi. Sen, ben ve oğlumuz, Türkiye’ye gidiyoruz..." diyor.
Ama unutmayalım ki bu konuştuğumuz zamanlar işgal yılları. Ruslar, İngilizler, Yunanlılar, İtalyanlar ülkeyi bölmeye çalışıyorlar, zor ve karışık zamanlar.
Neyse, yeni evli çiftimiz Çamlıca’ya Naci Bey’in ailesinin yaşadığı köşke geliyorlar ve kabus başlıyor çünkü Naci Bey’in ailesi Olga’yı istemiyor hatta ilk çocukları olduğunda anneanne torununu "Yarısı yavrumun yarısı, yarısı yılan yavrusu!" diye seviyor.
Olga her şeye göğüs geriyor, hatta sevdiği adam uğruna kara çarşafa giriyor, Müslüman oluyor ve Nadide ismini alıyor. Londralı Olga Cynthia, oluyor Bandırmalı Nadide... Bandırma nereden mi çıktı? Nüfus idaresindekiler, "Dini Müslüman, adı Nadide, bunun doğum yeri Londra olamaz, yanlış yazmışlardır, olsa olsa Bandırma’dır" diyorlar!!!.
O kadar eğitim almış, elbette ki Ahmet Naci Bey’in çalışması lazım; Lozan’da İnönü’nün özel kalem müdürü oluyor. İyi tahsil görmüş, gelecek vaat eden bir genç, fakat orada da işler sarpa sarıyor….
Yeni bir kanun çıkıyor: "Hariciyecilerin karısı yabancı olamaz." diyen. İşte bu Kanun ailenin yaşamını tepetaklak ediyor. Gerçi bu Kanun çıkınca dışişleri mensuplarının çoğu yabancı eşlerinden boşanıp birlikte yaşamaya devam ederek sorunu pratikte çözüyorlar fakat Ahmet Naci "Mesleğimden vazgeçerim ama karımdan vazgeçmem." deyip istifa ediyor. Tabi sonrası hep zorluk, istifadan sonra ıvır zıvır işler yapmak zorunda kalıyor, gazetelerde tercümanlık filan da yapıyor; sonra Ankara’da Ziraat Bakanlığı’nda iş buluyor fakat asıl mesleğinden olması adamın bütün dengelerini bozuyor… onun bozulan dengesi bütün ailenin de dengesini yerle bir ediyor.
Aile önce yoksulluğa düşüyor, Yıldız Kenter doğduğunda artık Çamlıca’daki köşkte bütün eşyalar zaten satılmış durumda. O kadar ki yeni doğan bebeği saracak bez yok, çarşaflar filan yırtılarak çözüm üretiliyor. Zaten sonra köşk de satılıyor.
Yıldız Kenter röportajda diyor ki; “Gözümü kapatıp geçmişi düşününce, hep aynı kare geliyor gözümün önüne, bir evden bir başka eve taşınıyoruz, daha ucuz diye. Bir araba tutulur, İngiliz anne öne sürücünün yanına oturur, arkaya da, soba boruları, tel dolaplar filan, tıngır mıngır yeni eve gideriz. Ankara’da ve İstanbul’da hep fakir semtlerde yaşadık. Aile nüfusu da artıyor. Annem güya Türk kadınlarını eleştiriyor, "Aman bunlar da tavşan gibi doğuruyor!" diye. "Ama anne biz de 6 kardeşiz" diye hatırlattığımızda susup, duymazlığa geliyor.”
İşin fena bir başka boyutu da var ; bütün bu olanlar neticesinde yaşadığı depresyon sonucu Ahmet Naci maalesef alkolik oluyor. İçmediği zamanlarda iyi bir insan, centilmen bir adamken, içtikten sonra bambaşka birine dönüşüyor.
Sefalet içinde yaşıyorlar ama bir yandan da ev yol geçen hanı gibi; sokakta dilenen insanları alıp eve getiriyorlar, sokak kedileri-köpekleri filan evde bakılıyor vs. Değişik bir aile yani, toplumca hafif garipsenen. Mesela bir gün Olga ile Ahmet Naci kavga ediyorlar ve Ahmet Naci bütün aileyi evden kovuyor! Napsınlar, Olga çocukları toplayıp bir arkadaşlarının evine gidiyor. Akşam kalkıp yeniden eve dönüyorlar ama o da ne; Ahmet Naci var olan üç beş parça eşyayı toplayıp kapının önüne yığmış! Komşular soruyor tabi ne oluyor diye; evde badana var da diyorlar!
Fakat tüm bunlar Yıldız Kenter’e doğal geliyor, çünkü o düzenin içine doğmuş ve bu alkoliklik durumundan hiç utanmıyor babasına olan sevgisinden dolayı.” İçmediği zamanlar mükemmeldi. Dünyanın en iyi babasıydı. İnanılmaz şefkatli, bilgili, araştıran, yardım eden. Ve 6 ay içmediği zaman olurdu. Sıradışı bir alkolikti. Ama sonra bir başlardı, tut tutabilirsen” diyor röportajda.
Diğer yandan tüm olanlara rağmen Olga da hayatı boyunca Ahmet Naci’yi koruyor ve asla bırakmıyor. Hatta İngiliz Sefareti’nden birtakım adamlar gelip “Sizi kurtaralım, İngiltere’ye yollayalım, çocukların eğitimini İngiliz devleti üstlenecek ve sosyal güvenceniz olacak” diyorlar ama Olga adamları eve bile sokmadan gerisingeri gönderirken diyor ki "Ben gitmek istemiyorum. Benim çocuklarım Türk. Babaları da Türk. Onlar burada, babalarının yanında büyüyecekler...". Akılla değil elbette ki yürekle verilmiş bir karar bu; tüm bu yaşananlardan sebep görüp Ahmet Naci Olga’yı boşayabilirdi elbette ama boşamıyor, işte Olga’da İngiliz hükümetine sırt çevirerek bunun karşılığını veriyor.
Ayşe Arman’ın sorduğu “Peki bu kadar zor durumda olan bir aile, nasıl ayakta kalabildi?” sorusuna Yıldız Kenter’in cevabı şu “Bir tek cevabı var: Aşk.”
Aşağıda Yıldız Kenter’in kariyerinden bahsederken göreceksiniz, kendisi Rockefeller bursuyla Amerika’ya gidiyor. İşte Amerika’ya gitmeden önceki akşam, babasıyla içki yüzünden kavga ediyorlar. "Birkaç sene yokum. Üç beş arkadaşımı veda yemeğine çağırmak istiyorum. Ne olur bu akşam içmesen baba" deyince Ahmet Naci çok sinirleniyor ve Yıldız’a “Cehennemin dibine kadar yolun var. Git, gelmez ol. Gelecek olursan da beni bulma inşallah" diyor. Bu sözler kıymık gibi batıyor Yıldız’ın yüreğine ve kavgalı ayrılıyorlar. Ahmet Naci olanlara çok üzülüyor, oturup Yıldız’a güzel bir mektup yazarak Hayyam’dan alınma bir dörtlükle özür diliyor. Heyhat, Ahmet Naci bu mektubu yazdıktan sonra 61 yaşındayken ölüyor. Yıldız babasının ölümünde orada değil.
Aslında Yıldız Kenter annesinin ölümünde de yanında olamıyor; annesi zatürre gibi bir şey oluyor, hastaneye kaldırıyorlar. Yıldız’ın hastaneye gittiği bir gece “anneniz iyi” diyorlar, ertesi gün Yıldız’ın iki oyunu var ve tiyatrodan arkadaşları da "İyiymiş, hadi gidelim" deyince çıkıp eve gidiyor. O gece annesi ölüyor.
6 çocuğunun içinde Olga’nın en az anlaştığı çocuğu Yıldız aslında ama ondan da hiç ayrılmıyor yaşarken çünkü “diğerlerini seviyorum ama sana güveniyorum" diyor.
Peki böyle bir aile hayatı Yıldız’ın okul hayatını nasıl etkiliyor? Ortaokuldayken her sene ikmale kalıyor, sürekli geride durmayı tercih eden bir çocuk oluyor. Fakat Konservatuvara girdikten sonra açılıp parlak bir öğrenciye dönüşüyor. Annesi çok tutucu biri, o yüzden babası onu annesinden gizli konservatuvara yazdırıyor. (oysa, kabul edin ki, tam tersi olmasını beklerdiniz değil mi, yani annenin babadan gizli kızını konservatuvara yazdırmasını?) Annesinin tutuculuğundan dolayı Yıldız, Şükran Güngör ile de gizlice evleniyor zaten. |